Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: Shatargat
    Bugün: 0
    Dün: 0
    Toplam: 33538

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 13
    Üye: 0
    Toplam: 13

    Kara Gül'ün Masalı




    I. FRPWorld Kısa Öykü Yarışması Birincisi Öykümüzdür.



    “Güneşin, altın yapraklar üzerinde ışık oyunları oynadığı, rüzgârın hışırdayan çalılıklar arasında gezinip şarkılar söylediği, sevgililerin el ele ağaçlar arasında gezinip meraklı bakışlardan kaçındığı bir sonbahar değildi. Sonsuz gökyüzünden düşen damlalar huzur bahşetmiyordu. Toprak kokusu tatlı bir etki bırakmıyordu insanın içinde, etrafta meraklı meraklı gezinen alaycı sisten iz yoktu.
     Fakat böyle olmasını isterdim.
     Bir masal bu şekilde başlamalı değil mi? Bir masal, bir ressamı ama bir adamdan daha kör edecek güzellikler taşımalı. Prenslerin prenseslerle evlenmeleri gerekir, kara bir ölümle yok olmaları değil. Bahtsız çocukların şansları dönmeli, ama kader kitapları kandan bir mürekkeple yazılmışsa nasıl mümkün olacaktı ki bu? Yardıma gelen kişi bir iyilik perisi olmalı, böyle yazar Külkedisi masalında. Peri yerine Al Kanatlı Azrail size gülümsediğinde buna ‘masal’ denilebilir mi? Âşık çocuğun üstüne yağan gül yaprakları pembedir bir masalda, kara değil.
     Külkedisi bana yalan söyledi.
     Gri bir yolun ötesinden alacakaranlıkta duyulan bir arp sesinin çağrısıyla gelir masalın pembe bulutu. Ancak, bu kez gelen ölümün kahkaha atan gölgeleri, pençelerini uzatıyorlar bana. Onları çağıransa deliliğin acı dolu çığlıkları… Benim çığlıklarım…
     Hayır, bu bildiğiniz gibi bir masal değil…”

     Odasının duvarlarındaki ejderha resimleri, olmayan dünyaların haritaları değildi onu özel yapan. Ya da masasının üzerindeki Blind Guardian CD’leri değildi. Rafında fantastik kitaplar sıralanıyordu ama o tarz kitapları alıp da okumayan ahmaklar vardı dünyada. Dersteyken bile mırıldandığı şarkılar da, bir ressam ustalığıyla çizdiği resimler de bir kızı özel yapmaya yetmezdi.
     “O halde nedir bu kızı özel yapan?” diye düşündü genç adam perişan bir halde.
     Evliyalar şehri Bursa’da, İhsaniye’de bir site binasının yola bakan ikinci kat penceresinden içerisi son derece net görünüyordu. Akşam karanlığının çöktüğü bir saatte orta boylu, zayıf, genç bir kız, loş odasında, açık bilgisayarın başında oturuyordu. Kumral yüzü bilgisayarın monitöründen gelen ışıkla yıkanmış, bembeyaz parıldıyordu. Hafif bir müzik sesi eşliğinde hayallerle boğuşmaktaydı bu kız. Acı dolu anılar aklına hü***** ederken, ruhunda açılmış yaralardan sızan kanla yazı yazmaktaydı, gümüş kaplı bir ajandaya. Minik bir ejderha çiziminin hemen altında kaleme aldıkları, ıstırapla haykıran ruhunun sözleriydi. Fakat kız son derece sakin görünüyordu. Hatta neredeyse huzur görebilirdi, görmeden bakan gözler kızın sakin tavırlarında. Sadece kendisi kadar özel bir insan fark edebilirdi kızın içindeki kaosu ve yine sadece kendisi kadar özel biri dindirmeye yardımcı olabilirdi kızın ruhunun en derin yerlerine kadar işlemiş o ıstırabı.
     Ve o özel kişi kız için ne kadar uzaktaysa da, aslında o kadar yakındaydı.
     Kızın değerli göz yaşları süzülüyordu çalan şarkıya eşlik ederken. Elinin titremesi yazı yazmasına mani oluyordu ama yine de direniyordu kız. Artık son satırlarıydı zaten, ruhundaki kan boşalırken satırlar sona erecekti ve kızın duyguları yerini bir süreliğine boşluğa ve hissizliğe bırakacaktı.
     -“Seninle olmaya…”
     Kız, kalemi bıraktı ve sesi, hıçkırıklarını önlemek için ağzına götürdüğü elinde boğuldu. Gözyaşlarının akmasına izin verdi. Göğsündeki ağrı nefesini kesti, kız, ölümün örtüsüne bürünmek için dua ediyordu, ancak yaralı ruhu sıkı sıkı tutunmuştu o hasta bedene. Tarifsiz bir acı dolaşıyordu vücudunda. Kız, acının tüm yaşamını emdiğini hissediyordu. Çaresizce, titreyen bedenini önlemeye çalışıyordu. Gözyaşları görüşünü bulandırırken, kızın gözünün eline tek bir görüntü geldi.
     Kollarında yatan, yaşamın yavaşça çekildiği, kasılan bir beden…
     Karanlıktan üzerine yağan kara gül yaprakları…
     Ağlama nöbeti fark ettirmeden sona ererken kız başını kaldırdı ve az önce yüzünü gömdüğü ellerinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Titreyen eliyle kalemini aldı ve gözyaşlarıyla ıslanıp buruşmuş sarı sayfaya son cümlesini yazdı.
     “Bedeli sadece cehennemse, intihar konusunda bu kadar tereddüte ne gerek var?”
     Bir kıpırdanma duydu, pencere pervazına sürtünen yumuşak bir şeydi sanki. Kız irkildi. Kızıl saçlarını yavaşça omuzlarının arkasına atıp meraklı ve ürkmüş gözlerle pencereye baktı. Dışarısı karanlıktı. Tek gördüğü karanlığın içinden monitörün ışığıyla parıldayan kendi yüzünün yansımasıydı. Dikkatle dinledi ancak fırtınanın savurduğu yağmur damlalarının pencereyi dövmesinden başka ses yoktu etrafta. Pencere, hafif bir gıcırtıyla aralandı, ürpertici bir esinti doldu içeriye. Kız titredi. Ayağa kalktı ve tereddütle pencereye yöneldi.
     Bir hışırtı daha. Kız böyle hafif bir sesten neden korktuğunu merak etti. Muhtemelen, ıslak ve üşümüş bir güvercin pencere pervazına konmuş ve mandalı açık pencereyi yanlışlıkla ittirmişti. Altı üstü kuşu kovalayıp pencereyi kapatacaktı. Bir adım attı. Bu kez yükselen dehşet verici, tiz bir sürtünme sesiydi. Kız dehşetle ürperdi. Tereddütteki bedeni olduğu yerde durmayı tercih ediyordu. Oysa ki kız, korkudan öte bir merakla biraz daha yaklaşmaya zorladı kendini. Bir gölge vardı dışarıda, kız bunu görmekten çok hissetti. Korkakların içinde aniden büyüyen, ahmakça bir cesaretle bakıyordu pencereden dışarıya. Gölge, bir güvercine ait olamayacak kadar büyüktü ve sanki şekilleniyordu.
     Bir insan sureti…
     -“Nehir?”
     Işıklar aniden yanarak kızın göz kapaklarını delerek beynine girdiler adeta. İsminin söylenmesiyle yerinde sıçrayan kız, ani dehşeti yenip ardına döndü ve kapı eşiğinde duran annesinin endişeli gözleriyle karşılaştı.
     -“Karanlıkta ne yapıyorsun kızım?”
     -“Yazı yazıyordum anne…” Nehir başka bir şey söyleyemedi.
     -“Hıı…” Annesinin bu ‘hıı’ları ünlüydü. Tasvip etmeme nidası. “…tamam o zaman. İçerisi buz gibi olmuş. Camı kapa da sofraya gel.”
     -“Tamam.”
     Odasındaki kasvetin eriyip gitmesine yardımcı olan ışığa şükretti Nehir. Annesi odadan çıkınca, aklı düşüncelerle karmakarışık olan kız pencereye döndü, dalgın dalgın elini mandala uzatıp mandalı çevirdi.
     Pencere açıldı.
     Nehir soluğunu tutarak elini dehşetle geri çekti. Pencerenin az önce açık olduğuna yemin edebilirdi. Hayal görmüş olamazdı, annesi de onaylamıştı içeri dolmuş olan soğuğu. Korkuyla sarsılan kızın eli gayri ihtiyari boynundaki gümüş ejderha kolyesinin üzerine kapandı. Rahatlatıcı serinliği terli avucunda hissedince derin derin nefes aldı Nehir. “Yazı yazarken dalıp gitmiş olmalıyım.” Diye düşündü. İflah olmaz bir hayalperest olduğunu kabul ediyordu. Dönen başını tutup sandalyesinin arkalığına tutundu ve kısa bir süre içinde kendine geldi. İçini çekti ve ajandasını kapatmak için masaya döndü. şok içerisinde son yazdığı cümlenin altına bir cümle daha yazılmış olduğunu gördü. Başını ateş bastı ve yere yığılırken etrafı zindan kesildi… Kırmızı mürekkeple yazılmış eğik bir yazı:
     “Cehennemde sonsuza dek arasam da seni bulamam.”

     Çok genç ve narin yapılı bir adam, İhsaniye’de bir site binasının yola bakan ikinci kat penceresinden aşağı atladı. Bunu yaparken adeta süzülmüştü havada, uzun pelerini hışırdamış ve gerisinde dalgalanmıştı. Sessiz bir iniş yaptı, bir gölge kadar sessiz. Fırtınanın rüzgârında savrulan pelerinine sıkı sıkı sarındı ve kahverengi gözlerinde keder dolu bir özlemle başını az önce önünde durduğu pencereye çevirdi. Kapkaranlık olan pencereden şimdi davetkâr bir ışık taşıyordu dışarıya. Genç adam omuz silkti. O sadece yalnızlığın acısıyla kavrulmakta olan bir ruhtu fakat geri gelecek, gelmeye de devam edecekti; kısacık ömründe bulduğu en özel kızı yalnız bırakamazdı. Yemin etmişti yalnız bırakmamaya.
     Avucunun içindeki tılsıma baktı. İnce bir düşünce, biraz el becerisi ve büyük bir sevgiyle yapılmış, kehribar rengi boncukların kartal tüyleri ile deri bir ip yardımıyla bağlandığı, resimli bir tılsımdı bu. Böyle bir tılsımın genç adamın hoşuna gidebileceğini ancak o kız bilebilirdi, onun kadar özel bir kız.
     Tılsım ne koruyucu bir dua ile kutsanmıştı, ne de üzerinde bir büyü vardı. Fakat genç adamın üzerindeki etkisi muazzamdı. Tılsıma öyle büyük bir sevgi yüklenmişti ki, genç adam tılsımı avucunun içinde tuttuğu sürece kendini güvende hissediyordu. Önceden bu kadar büyük bir aşkın sadece var olabileceğini düşünürdü… Ama zaten olaylar da masal gibi gelişmişti…
     Henüz dün gibi hatırlıyordu karanlıkta yalnız başına oturup ağladığı saatleri, dün gibi anımsıyordu karanlığın içinden ellerini tutup onu kurtaracak ışığı bulmaya gittiği rüyaları. O rüyalardan hep elleri bomboş dönmüştü. Yüreğini kül edip aklını öldürmeye çalışan bir acı ile savaşmıştı karanlığın içinde ve sahte ışığın dünyasında yaşadığı gerçeklerin hiç yardımı olmamıştı. Ve ölüm kapıya gelip dayanmıştı…
     Yürüdüğü o kapkara diyarda düşüncelerinin önü ölümün ince örtüsü ile kapandığında görmüştü ışığı. Işık, rahatlatıcı bir şarkı söyleyerek ona doğru yürümüştü, eliyle ince perdeyi aralamıştı, karanlığı acımasızca katledip genci boş ellerinden tutmuş ve kendine doğru çekmişti.
     Gözleri ışığa alışıp gerçeklere açıldığında elinden tutanın bir kız olduğunu görmüştü. Kendi içinde de karanlığı barındırıp acı ile olgunlaşmış bir kızdı bu. Kızıl saçların güneşin altında alev alev parıldayan kız, elinde kendi yaptığı tılsımla tutuyordu genç adamın elini. Tılsımı onun elinde bırakıp kendini geri çekmişti. Genç adam onu sıkı sıkı kucakladı. Bu, ikisinde de büyüyen arzuların yankısıydı sadece.
     Kaç saat o şekilde kaldıklarını ikisi de anımsayamamıştı daha sonra. Gerçekler tarafından uyandırıldıklarında havanın karardığını ve öfkeli bulutların yağmur bırakıyor olduğunu fark etmişlerdi. O saatler boyunca ruhlarının birbirlerininkine değmesini istercesine sımsıkı sarılmışlardı, birbirlerinin kulaklarına şarkılar fısıldamışlar, nazikçe öpüşüp uzun süredir aradıkları huzuru bulmuşlardı.
     Ve şimdi genç adam o huzuru geri istiyordu…
     Derin bir hüzünle içini çekti. Bir şimşek esmer tenini ve kahverengi saçlarını aydınlattı. Gök gürültüleri uzaklardan yavaşça yürüdüler ve kederle dolu gencin acı çekmesine sebep oldular. Genç, siyah pelerinine daha sıkı sarındı ve kara gökyüzünün altında, kara bir gecenin içine doğru yol almaya başladı. Aklında da tek bir düşünce:
     “Ona acı çekmemeyi öğretirsem, belki onu yürüdüğü kara yoldan döndürebilirim.”
     Lakin bu hiç kolay olmayacaktı. Bir ruhun acı çekmemeyi öğrenebilmesi için büyük bir ıstırapla ıslah olması gerekiyordu. Genç adamın en büyük korkusuysa kızın aklına mukayyet olup olamayacağıydı. Her ne kadar özel olursa olsun, böyle bir sınava her akıl katlanamazdı.
     Ancak kızı özel yapan hayalperest olmasıydı.
     Genç, deliliğin kolay kolay fark edemeyeceği kadar geniş bir hayal dünyasının beklentisi ile rahat bir nefes alarak gecenin gölgelerine karıştı.

     -“Hayır! Hayır!”
     Nehir, kollarına düşen uzun boylu, siyahlar içindeki genci güçlükle yakaladı.
     -“Göktuğ!”
     Gözyaşları yüzünden süzülüyordu. Elini gencin göğsündeki kan fışkıran yaraya bastırdı.
     -“Yardım edin! Yardım edin!”
     Nehir’in sesi karanlık sokakta yankılanmadı bile, sadece sessizliğin içinde eriyerek yok oldu. Çaresizlikten çılgına dönen kız yardım için yalvardı. Nefesi kesiliyor, korkudan kriz geçiriyormuşçasına titriyor, gencin kasılan bedenini kollarıyla sıkı sıkı sarmaya çalışıyordu.
     -“Göktuğ! Konuş benimle!”
     Kızın hıçkırıklarına kayıtsız kalamayan Göktuğ, ölüm döşeğinde bile sevgilisini sakinleştirmek istercesine bakıyordu Nehir’e. Konuşmak istedi, fakat tek yapabildiği kan kusmak oldu. Nehir, hıçkırıklarla sarsılan göğsüne yasladı Göktuğ’un başını.
     -“Canım, ölme! Sakın ölme!”
     Göktuğ son kasılmalarını yaşayan bedenini doğrulttu. Kahverengi gözlerini Nehir’in aynı renkteki gözlerine dikti. Konuşamayacağını anladığından uğraşmadı, kan sızan dudaklarını oynatmadı bile. Nehir dehşet içerisinde sevgilisine bakarken Göktuğ, tüylü ve boncuklu bir süs tutan sağ elini kızın ipeksi, kızıl saçlarına götürdü. Okşarken hafifçe gülümsedi. Sonra gözleri kaydı ve düşünceleri bilinmeyen bir boşlukta kaybolurken, ölümün soğuğu bedenini ele geçirmeye başladı. Kaskatı kesilmiş eli yana düştü.
     Nehir acıyla feryat etti. Acı dolu feryatlarını hiçbir kulak duymadı. Kız, gözlerini isyankârlıkla gökyüzüne kaldırdı ve gördüğü şeye hayret etti.
     Kara gül yaprakları…
     Sıçrayarak uyanan Nehir bir an için nerede olduğunu anlamakta zorlandı. İçeri dolan gün ışığının aydınlattığı odasını görmek içini rahatlattı. Doğrulup yatağının içinde oturunca terden ve gözyaşından sırılsıklam olduğunu fark etti. Bunu önemsemedi.
     Haftada en az üç kere gördüğü bu kâbus da pek önemsenecek bir şey değildi onun için. Göktuğ’un sokak ortasında para isteyen bir tinerci tarafından bıçaklanarak öldürülmesinin üzerinden yedi ay geçmişti ve Nehir, hemen hemen her gece kabuslarında yeniden yaşadığı bu gerçeğe uyum sağladığını düşünüyordu. Gördüğü her kâbusun ruhundaki yaraları deştiğinin de farkındaydı aslında ve inatla reddediyordu bu gerçeği. Onun için tek gerçek Göktuğ’un artık bir ölü olduğuydu.
     Peşinden gitme vakti de çoktan gelmişti…
     Kalkıp, en sevdiği metal grubunun en karamsar şarkıları eşliğinde simsiyah giyinerek, annesinin kahvaltı yapmadığı yönündeki tüm itirazlarına rağmen evden çıkması yalnızca birkaç dakika almıştı. Trenle yaptığı –önceden çok sevdiği- sıkıcı bir yolculuktan sonra gönlünde rahatsız edici bir huzurla kendisi için dünyanın en özel yeri olan, şehrin göbeğindeki yeşil tepeye tırmanmak onu hiç yormamıştı. Aksine, az sonra tadacağı duygunun fevkaladeliğine kendini kaptırıp kaybolmak için sabırsızlanıyordu. Bir kitapçı dükkanı olarak kullanılan üç katlı, ahşap yapının önündeki minik tepenin üzerine kendini atarak şehir manzarasına dalıp gitti. Uzun tırmanışından sonra sıklaşan nefesi yeniden düzene girdiğinde çantasından çıkarttığı gümüş kaplı defteri açtı ve yazmaya başladı.
     “21 Kasım, Cumartesi ve benim için tüm isteğime rağmen yine yağmur yağmıyor. Ben yine kutsal toprağımın üzerinde, düşünmek denen kutsal ibadetimi yerine getiriyorum fakat artık beni duyacak veya görecek bir Tanrı yok engin göklerde…”
     İstemsizce süzülen gözyaşlarını elinin tersiyle silip devam etti.
     “Belki sonsuza dek acı çekeceğim, ateşli kazanlarda haşlanıp karanlık çukurlarda acıya terk edileceğim ama, eğer bu dünyanın benim için sona ermesine yarayacaksa kendi çağırdığım ölümüm neden çözüm olmasın?
     Bugün buraya yine kendimi boşluğa bırakmaya geldim… Bu kez, başarmaya yeminliyim…”
     Defterini özenle yanına bıraktı. Rüzgârın sayfaları çevirmesini önemsemedi ve tepenin en ucuna kadar ilerledi. Uzun uzun seyretti şehri ağlayarak. Ejderha şeklindeki kolyesini öptü ve sıkı sıkı tuttu avucunun içinde. Aklı düşüncelerden arınmıştı ve gözleri acının bitişinin getireceği huzurun hayaliyle kararmıştı. Tam kendini boşluğa bırakacağı sırada bir erkek sesi duydu.
     -“Nasıl da dilerdim, nasıl da dilerdim burada olmanı…”
     Nehir’in tüm dikkati altüst oldu. Başka bir insanın, hem de dünyayı umursamıyormuşçasına şarkı söyleyen bir insanın önünde rahat rahat intihar edemezdi. Bu münasebetsizin kim olduğunu görmek için arkasına döndü.
     Bulduğu tek şey soğuk esen rüzgârdı.
     Nehir ürperdi ve bu ürpertinin soğuk yüzünden olduğunu zannetmiyordu. Aklına hiçbir düşünce getirmemek için kendini zorladı ve işi bir an önce bitirmek için odaklandı. Az sonra bu dünya sona ermiş olacaktı, artık rüzgârın uzaklardan taşıyacağı şarkı sözlerinin önemi olmayacaktı. Yine de korkuyla titremesine engel olamıyordu. Kollarını hafifçe iki yana doğru açtı. Derin bir nefes alıp tüm dünyaya boş verdi. Hayaller bir kez daha gözünü kararttı.
     O anda aynı ses, aynı şarkıya devam etti ve bu kez kızın kulağına fısıldamıştı.
     -“Biz sadece iki kayıp ruhuz, bir akvaryumda yüzen…”
     Nehir korkuyla sıçradı ve tökezleyip ayağını boşluğa attı. Hem de hiç hazır değilken!
     Boşluktaki bir anlık kaymadan sonra düşme korkusunun dehşet verici hissi ardından, kolundan tutup onu hızla geriye çeken bir güç hissetti. Nefes nefese kendini çimenliğin üzerine attı. Kalbi yerinden sökülüyormuşçasına çarpıyordu. Başı dönüyordu. Çantasının durduğu yere doğru geri geri süründü ve sırtüstü uzanıp kulaklarındaki uğuldamanın geçmesini bekledi. Neredeyse, bu kez neredeyse ölecekti. Yaşadığı korku aklına ölmek için hazır olup olmadığı düşüncesini getirdi. Bu düşünceyi hızla aklından uzaklaştırarak kurtarıcısını görmek için ardına baktı.
     Bomboş… Tepenin üzerinde Nehir’den başka kimse yoktu.
     Nehir, dehşet içerisinde titredi ve mide bulantısını umursamamaya çalıştı. Belli ki bir kurtarıcı meleği vardı, ya da belki de rüzgara hükmedebiliyordu Nehir, veya bir mucize ile Tanrı, varlığını kanıtlamak istemişti. “Komik” diye düşündü son fikrine gülerek. Yedi aydır mucizelere inanmıyordu.
     Ama ya şarkı?
     Nehir’in hatıraları kıpırdandı. Göktuğ’un omzuna yaslıyordu başını, Göktuğ gülümsüyordu. Solistin sesine çok benzeyen sesiyle eşlik ediyordu arka plandaki, şimdi uzaktan duyuluyormuş gibi gelen şarkıya. Nehir huzurla gözlerini kırpıştırıyor ve yavaşça, sessiz bir uykunun içine kayıyordu.
     Nehir sarsıldı. O şarkı Göktuğ ile onun şarkısıydı. Nehir’e, ancak Göktuğ’un kollarındayken bulabileceği o huzuru bahşeden şarkıydı. Ve ancak Göktuğ o şarkıyı az önceki kadar huzur verici söyleyebilirdi.
     Nehir, başını ellerinin arasına alıp dizlerini karnına çekerek oturdu ve sakinleşmeye çalıştı. Korkuyordu, yalnız olmaktan, acı çekmekten korkuyordu. İçindeki o kapkara boşluktan korkuyordu, ölümden korkuyordu yaşamdan olduğu kadar. şimdi de Göktuğ’dan korkuyordu ve içinde büyüyen, onun geri dönebileceği yönündeki saçma sapan umuttan.
     İleri geri sallanıyor ve sükûneti arıyordu. Sanki kafasının içindeki sesleri susturmaya yardımcı olabilirmiş gibi, saçlarını yolarcasına çekiştirdi ve başını kaldırdı. Elini cebine atıp yumruk yaparak çıkarttı.
     İki minik hap tam avucunun ortasında duruyordu.
     Hiç düşünmeden hapları yutan Nehir, etkiyi beklerken defterini kucağına aldı. Tam kalemini eline aldığı sırada rüzgârın çevirerek açtığı sayfa dikkatini çekti. Eski bir tarihte söylenmiş sözler. Gözünün ilişmesiyle okuyuverdiği satırlar Göktuğ’a aitti.
     “Ne olur, artık ağlama. Ben acılarını uzak tutmaya geldim…”
     -“Göktuğ…” Yedi aydır ağzına almadığı bu isim onu ürküttü. Esen rüzgar iliklerine işledi ve fısıltıyla karışmış bir tıslamayı taşıdı. Nehir, sözcükleri anlayamıyordu fakat bu ses bu dünyaya ait olamazdı. Gözyaşlarını serbest bırakıp akmalarına izin verdi.
     -“Yedi aydır kâbuslarımda seninle yaşıyorum…”
     Nehir’in bu sözleriyle birlikte rüzgâr kesildi. Kızın titremesi önce azaldı, sonra dindi. Haplar etkisini gösteriyor olmalıydılar. Nehir, günahtan yaratılmış bir cennete doğru düşmeye başladığını hissetti. Dört bir yan, etrafında dönmeye başladı. Kayıtsızlık ve korkusuzluk aklını ele geçirirken Nehir belli belirsiz gülümsedi ve yitirilmemek için çabalayan bilincine lanet etti. Bir an önce kaçmak istiyordu dünyadan. Yavaşça kendini çimenliğe bıraktı. Derin bir okyanusa benzettiği gri gökyüzünü izlemeye başladı. Gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı. Çevresindeki seslerin hiçbirini duyamıyordu şimdi. Kocaman, loş bir boşluğa düşerken görmekten en çok korktuğu şeyi gördü.
     Üzerine yağan kara gül yaprakları…
     Dehşetle derin bir nefes aldı ve büyük bir gayretle doğrulup oturdu. Dünya çevresinde dönmeyi bırakmıştı. Tüm sesler sanki geçici bir şekilde sağır olmuş gibi boğuk geliyordu. Her yer bulanıklaşırken Nehir’in dikkati yalnızca sakin sakin yağan kara gül yapraklarının üzerindeydi. Gözlerini ovuşturdu fakat görüntü silinmedi. Büyük bir umutsuzluk kararttı Nehir’in yüreğini. “Hayır.” Diye fısıldadı başını iki yana sallayarak. Çevresine bakındı. şehir kapkara bir dumanla örtülüyordu. Her bir gül yaprağının düştüğü yerde yapraklarının arasından kan sızan kara güller açıyordu. Nehir, ellerini başının iki yanına bastırdı. Gözlerini kapadı ancak görüntünün aklını ele geçirmesine engel olamıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlayıp yardım için çırpınırken beklenmedik bir şey oldu ve yardım geldi.
     Nehir, kendini kaybederken arkasında bir kıpırdanma hissetti. Toprağın ezildiğini duydu ve ölen çimenlerin taze kokusunu aldı. İki soğuk el dehşetten irileşmiş gözlerinin üzerine kapandı ve tatlı bir baskıyla Nehir’i arkasına yaslanmaya zorladı. Nehir sevgi dolu, yumuşak bir kucakta buldu kendini. Huzur dolu, yoğun bir karanlıkla kaplandı etrafı. Bir mırıldanma sesi hemen arkasındaydı. Nehir, üzerine bastıran uyku mahmurluğunun keyfini çıkarttı. İpeksi, düz saçları yüzünde hissetti. Bir süre o şekilde kaldıktan sonra karanlığın parmak ucunda yürüyerek uzaklaştığını ve ellerin çekilip sıcak kucağın soğumaya başladığını fark etti. Yavaşça geriye doğru kaykılarak çimlerin üzerine uzandı. Yüzünde gözyaşlarına karışmış bir gülümsemeyle gökyüzünü seyre daldı.

     Kendine gelmeye başladığında kalın mantosuna rağmen oldukça üşümüştü. Havanın hemen hemen kararmış olduğunu fark etti. Lodosun dağıttığı bulutlar arasındaki tek tük yıldızlar Nehir’e göz kırpıyorlardı. Nehir doğruldu. Kollarını esneterek oturdu ve tutulmuş boynunu açmaya çalıştı. Neler yaşadığını düşünebilmek için biraz zaman tanıdı kendine. Son derece garip bir düştü, hayatı pek çok gariplik tarafından istila edilen bir hayalperest için bile, ve oldukça gerçekçiydi. Bu tarz sorulardan hep korkmuştu Nehir. Fakat şimdi başına gelince bilinmeyene olan korkusu azalmıştı.
     -“Haplar yüzünden olsa gerek.” Diye söylendi. Gerçi bu kez sentetik morfinin etkisinin ne kadar kısa sürmüş olduğunu fark edebilecek kadar açıktı bilinci. “Belki de bünyem etkisine alışmaya başladı. Daha güçlü şeyler denemeliyim.”
     Güçlükle ayağa kalktı. Sendeledi ama ayakta durmayı başardı. Siyah çantasını taktı ve tepeden inip Kitapevi’nin şirin –ve biraz da gotik- binasını inceledi. Hatıralar hücuma geçince hemen gözlerini kaçırdı ve beyaz tırabzanlardan aldığı büyük yardımla uzun merdivenleri inmeye başladı.

     Nehir’in kısa bir süre önce indiği tepeden alacakaranlık göğüne karşı kara kara dikilen bir siluet izliyordu gidişini. Kullandığı haplar yüzünden Nehir’in bedeninin ölüyor olduğunu hissediyordu. Acı çekercesine titredi. Ona yıllarca uzunluktaymış gibi gelen bir süre öncesini kesin bir netlikle anımsamaktaydı. Uyarıcılar bir yana, ne kötülüklerin anası, ne de sinsi kara nefes yaklaşabilirdi güçlü Nehir’in yanına. Tüm içki partilerinde Nehir, elinde kolasıyla bir köşede oturur ve arkadaşlarının Yeşilaycılıkla ilgili şakalarına –ustalıkla- gülüp geçerdi. Partinin sonunda dimdik ayakta kalan hep Nehir olurdu, arkadaşlarına çeki düzen verir, ıstıraplarını hafifletmeye yardımcı olur ve bunu büyük bir keyifle yapardı. Sabah olunca hepsinin yüzlerine pis pis güler, dalga geçip kahkahalarla yerde sürünür ve dostlarının şakalarından intikam alırdı. Kimse kızmazdı Nehir’in bu tavrına, içkiden nefret ediyor diye kimse dışlamazdı onu. Hatta tüm dostlarının içinde kendilerine bile itiraf edemedikleri bir saygı uyanırdı Nehir’e karşı.
     şimdi siluet soğuk ve sert rüzgârın dalgalandırıp savurduğu kara pelerinine sarınırken acıyla fark etti Nehir’in üzerine çökmekte olan kara ölümü. Tertemiz, ışıl ışıl kız, kınadığı o balçıkla kaplı kara diyara üçüncü adımdan girerek kararmaya başlamıştı. Ve hepsi Göktuğ’un suçuydu.
     “Göktuğ.” Diye düşündü siluet aklı karışarak. Tepenin üzerindeyken Nehir bu şekilde seslenmişti. Siluet, bir kez daha, yıllar öncesine ait tozlu hatıralarını karıştırdı. Öyle uzun bir süre geçmişti ki bu ismi duymayalı. “Göktuğ… Göktuğ…”
     Siluet vakur bir edayla başını kaldırıp gökyüzünü seyretti.
     -“Elbette…”

     Nehir tökezledi. Bir zamanlar adliye olan yere ne zaman sağ taraftan girse tökezlerdi zaten. Her türden insanın gelip bedava oturabileceği bir yerdi ve gerçekten de her türden insan bulunuyordu burada. Kulaklıklarından en sert müziğin yükseldiği –uzun saçlı tipler, kendilerini karamsarlıktan arındırabilmiş rock dinleyicileri, henüz bir tarz oluşturamamış özentiler, yaşlısı, genci… Burası hep bir ağırlık oluşturmuştu Nehir’in üzerinde ve sınırından girdiği andan itibaren sanki iki el omzundan aşağı bastırıyormuş gibi hissederdi. Kent müzesinin çirkin duvarını aydınlatan projektörlerin önünden geçerken sağda solda oturmuş tek tük insanları kara siluetler olarak görüyordu. “Bu soğukta ne işiniz var burada?” diye düşündü asabice ve güçlü, beyaz –ve kutsallıktan bir hayli uzak- ışıklardan bir an önce kurtulabilmek için hızlı hızlı yürüdü.
     Taş döşeli açıklığın merkezindeki iki büyük ağacın ortasında durup etrafına bakındı. Çevredeki bakışların farkındaydı fakat umursamamak için kendini zorladı. Gençlerin “Gotik” diye adlandırdığı bir iki kişiyi arıyordu. Bir zamanlar mezarlıklarda oturup dünyaya lanetler okudukları, hayattan bezip saatlerce acıdan ve ölümden bahsettikleri için Nehir’in de pek çok kişi gibi küçümsediği o insanlardan biri olmuştu şimdi o da. Birkaç gotik arkadaşı vardı önceden, uyuşturucudan hoşlanmayan tiplerdi bunlar. Ama içlerinden birisi Bursa’daki malın en iyisini pazarlardı. Onunla tanıştığı geceyi aklına getirmemeye çalıştı Nehir.
     Tereddütle durmuş etrafına bakınırken kendisine ismiyle seslenen biri tarafından kucaklandı:
     -“Bu saatte burada ne işin var, kuzen?”
     -“Alp!”
     İşte yakalanmak istediği son kişi.
     -“Hiç! Eve gidiyordum, belki birilerine rastlarım diye buraya uğradım.”
     -“Sıkıntılı mısın?”
     Alp, gerçekten endişeyle sormuştu bu soruyu. Göktuğ onun en yakın arkadaşıydı ve onun ölümüyle çok derinden sarsılmıştı.
     -“Her zamanki halim.” Diyebildi Nehir, sadece. Tepede yaşadıklarına değinmek istemiyordu.
     -“Bizimle takıl istersen.” Dedi Alp, kuzenine bakan gözlerinden derin bir hüzün ve acıma duygusu okunuyordu. “Ben halamı arar, söylerim…”
     -“Sağ ol kuzen.” Diye lafı ağzına tıktı Nehir, kuzeninin. “Eve gitsem iyi olur. Haftaya iki vizem var.”
     Alp anlayışla başını salladı. Üniversite yollarını geride bırakalı iki yıl olmuştu.
     İki kuzen sarıldılar ve selamlar yollayıp ayrıldılar. Göktuğ’un ölümünden beri Alp’le vakit geçirmek Nehir’e acı verir olmuştu, Alp de bunu anlayışla karşılıyordu. Bir insanın hayatta en sevdiği kişiyi kaybetmesinin, ruhun derinliklerinde açacağı iyileşmez yaranın nasıl acı vereceğini bilmese de, gerçekçilikle tahmin edebiliyordu. Kuzeninin ardından bakan Nehir onun, dostlarıyla birlikte uzaklaştığını görünce hafifçe titreyip geniş basamaklara doğru yürüdü. Neyse ki kuzeni, Nehir’in gözlerindeki sabırsızlığı ve bedeninin soğuk bir ter getiren tehlikeli bir ateşle yanmaya başladığını fark etmemişti.
     Basamağa varan Nehir duraksadı. En alt basamakta oturup beklerdi onu Göktuğ, her zaman. Sanki yine oradaydı…
     Ayağa kalkacak, yavaşça kıza doğru yürüyecek, yanağına özlem dolu bir öpücük kondurup güçlü kollarıyla bedenine sımsıkı sarılacak…
     Nehir içinde soğuk bir kederle başını iki yana salladı ve basamakların yanından geçti. Cılız bir ateşin başında duran, siyahlar giymiş üç gencin arasındaki uzun boylu, ürpertici zarafetteki güzel kıza hitaben:
     -“Merhaba.” Dedi. “Yardımına ihtiyacım var.”

     Hayır, bu Nehir olamazdı.
     Bir zamanlar mantosunun iç cebinde penalar ve küçük resimcikler, çantasında fantastik kitapların en kalınlarından taşıyan bir kız vardı. Sonra, bir gün bu kızın hayatta en sevdiği insan ölüp gitti ve kız mantosunun iç cebinde en kalitelisinden mal, çantasında ise gazete kağıdına sarılı bir şişe votka taşımaya başladı... Bir de, bu kız kendini öldürmeye çalışıyordu.
     Nehir hızlı hızlı yürürken soük terler boynundan aşağı süzülüp ürpermesine neden oluyor, attığı her adımda dizleri titriyordu. “Ölmek için bundan iyi durumda olamazdım herhalde.” Diye düşündü. “Bu kez olay sağlam, uyuşturucu komasından geberip bu zalim dünyanın yüzüne tükürebilirim.” İntihar etmek için en uygun yerin; arkadaşlarının hep içmeye gittiği mezarlık olacağını düşünmüştü. Aslında mekanın pek bir önemi yoktu. Tek dileği evelin bir an önce gelmesi, bu dünyanın son bulmasıydı.
     Tam köşeyi döndüğü sırada iki güçlü kol tarafından alıkonuldu.
     -“Nehir? Üzgün görünüyorsun bebeğim.”
     Kendisine bakan yeşil gözler hayatta en nefret ettiği insana aitti.
     -“Kaan! Bu garip, değil mi? Bu günlerde çok sık çıkıyorsun karşıma.”
     Kaan’ın çekici sırıtışı yüzünde belirdi. Nehir tanıyordu bu sırıtışı. Göktuğ’u bulmadan önce, arkadaş kalarak ayrılana kadar bu sırıtışıyla tavlamıştı Nehir’i. Nehir tamamen farklı insanlar olduğunu düşündükleri için ayrılmışlardı fakat Kaan, Göktuğ öldüğünden beri bazen hala sevgililermiş gibi davranıyordu. Nehir, bir zorba olan bu adamın kemerine sıkıştırdığı tabancayı farketti gergin bir şekilde.
     -“Bu gece işin var mı canım?”
     Kızın cevabını beklemeyen Kaan, Nehir’i karanlık bir ara sokağa çekip hiç bir söz söylemeden dudaklarına yapıştı, kızın kendisini şiddetle itmesini aldırmıyordu.
     -“Uzak dur benden Kaan. Neyin var senin?!”
     -“Esas senin neyin var?”
     Nehir dehşetle donup kaldı. Bu ses Kaan’a ait değildi. Sokak lambasının ışığında durmuş kendisine bakan kişinin Kaan’la alakası yoktu. Bu gözler, bu zarif yüz hatları...
     -“Göktuğ?” diye fısıldadı Nehir.
     Kaan haince sırıttı. Kız hayal görüyordu.
     -“Göktuğ ya!” Kıza şiddetle sarıldı ve yeniden Kaan’ı karşısında gören Nehir, kendisini zorla öpmeye çalışan genç adamın kollarında çırpınmaya başladı.
     -“Bırak beni piç! Bırak!”
     Yankılı bir ses ikisinin de donup kalmasına sebep oldu. Soğuk bir ses, tıpkı ölüm gibi...
     -“Sana bırak dedi.”
     Bir dehşet hissi her deliğe hakim oldu. Kaan, titreyerek belindeki Revolver’ı çıkarttı ve karanlık sokağa doğrulttu.
     -“Kimsin sen? Sana ne?”
     Beyaz bir el belirdi karanlıkta. Kaan elindeki silahı düşürdü ve boğazını tuttu. Nefes almaya çalışırken yere düştü. Nehir’in dehşetle büyümüş gözleri önünde çırpındı ve gırtlağından sesler çıkardı. Bir-iki dakika geçmeden de ölümün soğuğuyla kaskatı kesildi.
     Nehir çığlık atarak bakışlarını karanlığa çevirdi. Gölgelerden çıkan, orta boylu genç adamı görünce korku içine işledi. Uzun, düz saçları iki yanına dökülen, esmer, yakışıklı bir yüz, siyah ve uzun bir pelerine sarınan sağlıklı, zarif bir beden ve kahverengi gözlerin derinliklerinde yatan bilgelik...
     Nehir, korku dolu bir hissin soğuk su gbi başından aşağıya aktığını hissetti. Aklına gelen ilk şeyi yaparak diz çöktü ve yerdeki tabancayı alıp Göktuğ’un görüntüsüne doğrulttu. Bir şeyler söyleme gereği duyuyordu ancak kelimeler gelmiyordu diline. Göktuğ’un yüzündeyse derin bir şefkatin izleri vardı. Büyük bir özlemin acısının işlediği gözlerle bakıyordu sevdiği kıza.
     -“Git.” Dedi Nehir, zorlukla çıkan bir sesle. Göktuğ sadece gülümsedi ve kıza doğru bir adım attı.
     Nehir, kontrol edemediği bir titremeyle tabancayı mantosunun geniş cebine sokup kendini sokağın karanlığından dışarı attı ve koşarak aşağı inmeye başladı. Tek kurtuluşu ölümdü ve aklındaki tek düşünce mezarlıktı. Çevresindeki bakışları, kendisini işaret eden elleri görmezden gelip loş bir sokağa saptı. Eski, taş bir merdivenin dibine çöktü ve soluklanmaya çalıştı.
     -“Ne istiyorsun benden, Göktuğ? Çektiğim acılar yetmedi mi?”
     -“Nehir?” Kız ‘yine ne var’ dercesine dönüp merdivenin tepesine baktı. Ne kadar karanlık olursa olsun, karşısındaki yüzü hemen tanıdı. Bir zamanlar en yakın dostuydu, kardeşiydi; herşeyiydi, bir erkek uğruna kalbini kırıp, br kerede silerek terkedip gidinceye kadar...
     -“İyi misin?” Bir de ona iyi olup olmadığını soruyordu, gösterecekti ona nasıl olduğunu.
     -“Ah! Demek beni hatırlıyorsun!” Öfkeyle ayağa kalktı. Birilerinin canını yakmayı hiç bu kadar istememişti. “Sağlığım konusunda seni aniden endişelendiren ne? Benimle konuşmaya nasıl cür’et edersin?” Cebindeki tabancayı çıkarıp ürkmüş kıza doğrulttu. “Adımı nasıl o pis ağzına alıp kirletirsin, sürtük?”
     Nehir merdivenleri tırmandı. Kızın, Nehir hakkında ileri geri konuşan sevgilisinin de orada olduğunu görüp daha da öfkelendi. Tabancanın horozunu çekip ikisini de tehdit etti.
     -“Bir daha sizi burada görürsem öldürürüm, ikinizi de! Hemen gidin buradan! Defolun!!”
     Kız ve sevgilisi hiç direnmeden toparlanıp gittiler. Nehir, yerdeki içki şişelerini onların üzerine tekmeledi. Gittiklerinden emin olunca da merdivenin kenarındaki kırık dökük çitin hemen ardındaki mezarlığa baktı. İnce bir pus mezartaşlarının arasında geziniyor, yabani bitkiler soğuk rüzgarla sallanıp tehditkarca hışırdıyordu. Nehir, sükunetin tadına vardı ve defterini çıkarıp kalemini eline aldı.
     “Ölümle yaşam arasındaki kılıçtan köprünün hemen kıyısındayım ve ölmek için bir mezarlığı seçiyorum. İronik, değil mi? Ama ironi olmasa hayat var olabilir miydi?
     Önemi yok artık. Çünkü az sonra, hayat yalanı benim için son bulacak ve yalanlar tiyatrosu olan dünyada tek gerçek olan ölümün ağırlığı altında ezilerek yok olacak.”
     Hapları ve votka şişesini çıkardı. Mermi yuvası Colt tipi tabancalara benzeyen Revolver’ı inceledi uzun uzun. Ölümünün rock efsanelerine benzemesini istemiyordu. Ani ve parlak bir fikirle silahın beş mermisini çıkarttı. Haplardan birini büyük bir votka yudumunun yardımıyla, kavrulan boğazı yüzünden yüzünü buruşturarak yuttu ve içinde tek mermi kalan tabancanın mermi yuvasını rastgele çevirdi.
     Yaşamıyla rus ruleti oynayacaktı.
     Tabancanın namlusunu başına dayadı. Gözlerini sımsıkı yumdu ve tetiği çekti.
     Silah patlamadı.
     Titreyerek tabancayı bırakan Nehir bir hap daha alıp votka şişesini başına dikti. Mermi yuvasını rastgele çevirdi ve namluyu yeniden başına dayadı. Büyük bir gerginlikle, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş gözlerni yumdu. Tetiği çekti.
     Patlamadı.
     Nehir defalarca, defalarca tekrarladı. Haplar bitmiş, kız votka şişesinin sonuna gelmişti. Fakat silah patlamıyordu. Hafif bir sarhoşlukla başı dönerken kendini çok yorgun hissetti.
     -“Boşuna tekrarlama sevgilim.” Diye geldi bir ses, yanıbaşından. “Ben buradayken o silahın patlama olasılığı çok düşük.”
     Nehir öfkeyle silahı fırlattı. Yorgunca omuzlarını düşürdü.
     -“Seni çok özledim aşkım.” dedi bitkin bir sesle. “Beni neden terkettin?”
     Göktuğ, perişan haldeki Nehir’in tam karşısına diz çöktü. Gözlerini onunkilere dikti.
     -“Biliyosun canım.” Dedi derin bir hüzünle. “Seni ben terketmedim. Seni seviyorum.” Gözleri yaşlarla doldu. “Seni seviyorum. Nasıl terkedebilirdim?”
     Nehir de ağlıyordu. Sevgilisinin yüzünü seyrederken ruhu acıyla sarsılıyordu. Ellerini uzattı.
     -“Göktuğ...” Genç adam kızın ellerini tuttu. “...seni seviyorum... İzin ve öleyim.”
     -“Hayır.” Dedi Göktuğ. “Hayır. Sen upuzun, mutlu bir hayat yaşayacaksın. Ecel seni gelip bulana kadar.”
     -“Göktuğ...” Nehir hıçkırıklara boğuldu. “...Ne olur? İzin ver!”
     Göktuğ, başını hayır anlamında sallayarak güçlü kollarıyla sardı kızı.
     -“Hayır, akım.” Diye fısıldadı. “Hayır...”
     Nehir de sevgilisine sarıldı, sıkı sıkı. Huzu dolu bu yumuşak kucağı nasıl da özlemişti. Hafifçe titremeye başlayınca şoka girmekte olduğunu anladı.
     -“Bak, sevgilim.” Dedi gülümseyerek. “Bak, işte ölüyorum...”
     Her taraf daha koyu ve sessiz bir karanlıkla örtülürken sevgilisinin sesini duydu.
     -“Hayır, aşkım. Seni bu kara ölümden korumaya geldim.”
     Kızı uzun, siyah ve ölümün örtüsü gibi ince peleriniyle sarmaladı. Nehir, bedeninin uyuştuğunu hissetti. Göktuğ, kızın yüzüne doğru eğildi. Dudakları son kez kavuşurken Nehir, rahatlatıcı bir serinliğin tüm bedenine yayıldığını hissetti. Serinlik oganlarına geçti, kemiklerine işledi, vücudunun tüm boşluklarına dolup ruhunu aradı. Ve ruhundaki kaosu bulduğunda, Nehir parlak bir ışığın, içindeki karanlığı boğduğunu hissetti. Göktuğ, kızı yavaşça yere bıraktı. Alnına sıcak bir öpücük kondurdu.
     -“Elveda, aşkım.”
     Siyah pelerinine sarındı ve gecenin karanlığına karışıp yeniden gölge oldu.

     -“Göktuğ! Göktuğ!”
     Nehir, çığlık çığlığa uyandı ve sıcak, loş odasındaki yatağının içinde doğruldu. Bir süre etrafına bakınıp mezarlığı aradı, odasında olduğunu anlayınca da büyük bir rahatlamayla gevşedi.
     Dışarıda yağan yağmuu duyabiliyordu, sessizliğin getirdiği bir huzur vardı odada. Akşam üstü olmalıydı, hava yeni kararmış gibiydi. Kollarını geriye atıp bir kedi gibi gerindi. Eliyle komidinin üstünü yoklayıp cep telefonunu aradı. Bulduğunda, hayretle kapalı olduğunu gördü. Pin kodunu girerken odanın içinde bir kıpırdanma hissetti.
     -“Uyandın mı canım?”
     -“Göktuğ, sen misin?” Nehir, yatağının içinde oturdu.
     -“Lütfen.” Dedi Göktuğ, yatağının kenarına oturup. “Korkma. Dinlen. Annen yorgun düşüp bayıldığını söyledi.”
     Nehir, titreyeek sevgilisine sarıldı. Başını onun göğsüne yasladı. Göktuğ, sakin sakin başını okşuyordu Nehir’in.
     -“Kabus mu gördün?”
     Nehir, daha sıkı sarıldı Göktuğ’a.
     -“Korkunçtu...”, dehşetle fısıldıyordu. Kabusun hatıralarını yaşıyordu hala. “S-sen öldürülmüştün ve b-ben de...”
     Göktuğ ağlayan sevgilisini nazikçe susturdu.
     -“Tamam canım, tamam. Sadece bir kabustu. Bn buadayım, bak.”
     -“Evet.” Dedi Nehir, biraz sakinleşerek. “Evet, buradasın.”
     Göktuğ, Nehir’in titreyen elini eline alıp dudaklarına götürdü. Nehir, sevgilisinin elindeki tılsımı farketti, onu hala taşıdığını düşünerek mutlu oldu.
     -“Nehirciğim...” dedi Göktuğ sevgiyle. “... senden bir şey rica edeceğim.”
     -“Ne istersen, canım.”
     Nehir, Göktuğ’un yüzünü görmeye çalıştı. Alacakaranlığın fethettiği odada Göktuğ yalnızca kara bir şekilde. Göktuğ içini çekti ve:
     -“şey...” Kendini nasıl ifade edeceğini bilemiyor gibiydi. “Kendine çok iyi bak.”
     -“Tamam, bu o kadar da zor değil.” Daha sıkı sarıldı sevdiğine Nehir. “Fakat neden söyledin şimdi bunu?”
     Göktuğ, derin derin içini çekti.
     -“Bir sebebi yok. Sadece endişelendim senin için.”
     Kızın yanağına masum br öpücük kondurdu.
     -“Kabusumu dinlemek ister misin?” diye sordu Nehir, Göktuğ’un simasına bakarak.
     -“Vaktimiz yok canım. Zamanımız kısıtlı.”
     -“Biraz, biraz daha kal yanımda.” Nehir, anlam veremediği bir şekilde ürkmüştü bu sözlerden.
     -“Keşke sonsuza kadar kalabilsem yanında...” dedi Göktuğ.
     -“İyi misin, canım?”
     Göktuğ elini yüzüne götürdü.
     -“Ben iyiyim.” Nehir, elini yeniden tutan elin ıslanmış olduğunu farketti. “Bana söz ver.” Diye devam etti Göktuğ. “Sen de iyi olacaksın.”
     -“Göktuğ, n-neden böyle konuşuyorsun? Benim için endişelenmene gerek yok. Ben iyiyim.”
     -“Özür dilerim, canım. Endişeliyim işte.” İçini çekti. “Sen bana bakma.”
     Göktuğ kalkı ve yatağın yanında diz çöktü. Yüzü, kızın yüzüne çok yakındı. Solukları karışıyordu.
     -“Seni seviyorum.”
     Göktuğ’un bu sözü, Nehir’i dünyanın en mutlu nsanı yaptı.
     -“Ben de seni seviyorum.”
     Dudakları birbirlerininkine değdi. Sıcak, samimi bir öpücüktü bu.
     Göktuğ, sevdiğinin saçını okşayarak doğruldu.
     -“Dinlen, sevgilim” diye fısıldadı kızın kulağına. Sonra kızın elini ellerine aldı. “şunu benim için tutabilir misin?”
     Nehir, Göktuğ’un verdiği tılsımı sıkı sıkı tuttu. Göktuğ, Nehir’in dudaklarının kenarına kondurduğu son bir öpücükten sonra ayağa kalktı ve odanın kapısına yürüdü. Kapıdan çıkarken duraksadı ve gözyaşları koridodan gelen cılız ışıkta parıldarken dönüp sevgilisine gülümsedi. Sonra da kederle omuzlarını düşürüp odadan çıkarak kapıyı kapadı.
     Nehir bir süre karanlıkta sakin sakin yattı. Uyku mahmurluğu hala üzerindeydi ve kabusun hatıraları uzakta kalmıştı. Göktuğ’u ne çok sevdiğini düşünürken tılsımın üzerine bir öpücük kondurduğu sırada telefonu çaldı.
     Huzurlu sessizliği aniden yaran telefon melodisi, Nehir’in yerinde sıçramasına sebep oldu. Nehir, mahmurluktan sıyrıldı ve titreyen eliyle telefona uzanıp kimin aradığına baktı. Arayan Alp’ti. Nehir, nedenini hiç bilmediği bir telaşla açtı telefonu.
     -“Nehir? Neredesin? Saatlerdir arıyorum.”
     -“Baygın düşmüşüm yorgunluktan. Telefonum kapanmış. Sen iyi misin?”
     -“Boş ver beni.”
     Alp’in sesi hayli ağlamaklı çıkmıştı.
     -“Bir sorun mu var?” diye sordu Nehir, nefes nefese.
     Alp sessizleşti. Onun derin derin nefes alıp verdiğini duymasa, Nehir telefonun kapandığını zannedebilirdi. Aklı dehşetle dolarken kalbi hıla atmaya başladı.
     -“Göktuğ...” dediğini duydu Alp’in, kısık bir sesle.
     -“Ne? Ne!”
     -“... ö-öldü...” Nehir dehşetle nefesini tuttu. Elini ağzına götürerek titremeye başladı. “Sokakta bıçaklanmış.” Diye bitirdi Alp, cümlesini ve bir süre sadece hıçkırıkları duyuldu.
     -“Olamaz!” dedi Nehir, aniden, sinirden gülümsemeye başladı. “Bir-birkaç dakika önce bu-buradaydı... Benimleydi!”
     -“Sen neden bahsediyorsun, Nehir?” dedi Alp, hayretle. “Doktor şimdi çıktı. Göktuğ son iki saattir ameliyatta...”
     Telefonu elinden düşüren Nehir, Alp’in sözlerinin devamını duyamadı. Yattığı yerde şiddetle sarsılmaya başladı, açlarını yolup dehşet çığlıkları attı. Kalbi yerinden sökülüyor, gözlerinden kan akıyordu sanki. Çığlıklarının ardı arkası kesilmedi.
     Karanlığa karışıp dört bir yana dağılan çığlıklar... Deliliğin çığlıkları...

     “Ölümün kucağındaki karanlık beni aşkımdan ayırdı ve hiçbir aşk masalına benzemez benim masalım.
     Gerçekten isterdim bu masalın gökten düşen üç elma ile sona ermesini.
     Fakat düşen hep insanlar olur...”
     Kız, tehlikeli bir sessizlik ve ifadesizlik içindeydi. Kalemi bıraktı. Kalkıp, tepenin ucuna kadar yürüdü. Gri gökyüzüne baktı. Rüzgarda savrulan kara gül yaprakları selam verdiler kıza. Kız hiç önemsemedi.
     Ve kendini boşluktan aşağı bıraktı.


    Word belgesini indirmek için tıklayınız.








    Yağmur "Elamshin" Telorman

    Copyright © FRP World © Fantezi Edebiyat ve FRP sitesi Tm haklar sakldr.

    Yaynlanma:: 2006-05-31 (5809 okuma)

    [ Geri Dön ]
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.59 Saniye