Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: Shatargat
    Bugün: 0
    Dün: 0
    Toplam: 33538

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 41
    Üye: 0
    Toplam: 41

    Eski Hikaye




    I. FRPWorld Kısa Öykü Yarışmasında Üçüncü Olan Öykümüzdür.


    Baharın Heybeliada topraklarına ulaştığı gün, ada sakinleri henüz uykularındaydı. Dalgalar yavaşça adanın kıyılarını döverken, güneş ellerini insanlara yeni yeni uzatmaya başlamıştı. Adanın en yüksek tepesinin, yani Değirmentepe’nin üzerinde uçuşan martılar, kendilerince adaya göz kulak oluyorlar, sanki yüzyıllardır yaşadıkları yeri yabancılardan koruyorlardı. İşte o gün, yani baharın ilk günü adada büyükbaba diye tanınan Ulaş Bey, tek katlı, beyaz boyalı evinden çıkıp sokağa ilk adımını attı. Henüz güneş insanların uyanması için gözlerini tam olarak açmamıştı. Ama büyükbaba, adanın diğer insanlarına pek benzemezdi. O, adada olduğu ender günlerde -ki kendisi hep uzun gezilere çıkardı ve kimse nereye gittiğini pek bilmezdi- sabahın ilk ışıklarıyla ayağa kalkar, adanın ruhunu koluna takar ve sahili gezerdi. Güneş insanlar için bir anlam taşıdığında ise, çoktan evine dönmüş olurdu. Büyükbaba yine diğer günlerde olduğu gibi sahili ve ormanı gezdi. Yeni açan çiçeklerin arasında dolaştı ve sonra evinin yolunu tuttu. “Yine kahvaltıyı muhteşem hazırlamışsın büyükbaba,” dedi Onur. Kısa, kömür karası saçları beyaz pamuk gibi yanaklarına dökülüyordu. Kocaman gözleri her zamanki gibi sevgi doluydu. On ikisine daha iki ay önce basmıştı Onur. Büyükbabasının ona doğum gününde aldığı deniz kabuğundan kolye boynundaydı. “Kahvaltını iyi yap bakalım genç adam. Bugün adanın bilinmezliklerini gezeceğiz seninle,” dedi büyükbaba ve cam sürahiden doldurduğu büyük bir bardak suyu midesine indirdi. “Kimse senin kadar hızlı ve çok su içemez büyükbaba. En büyük sensin!” Odanın içini yaşlı adam ve torununun gülüşleri kapladığında, artık güneş yavaş yavaş insanoğluna sinirlenmeye başlıyordu. Kahvaltı bittikten sonra Ulaş Bey ve torunu dışarı çıktılar. Adanın içinden geçerlerken, oranın yerlileri onları selamladı. İçlerinden bazıları büyükbabaya sarılıp, onu gördüklerine çok sevindiklerini söylerken, bazıları da ona yeni yolculuğunun ne zaman başlayacağını soruyordu. Onur, büyükbabasının yılın büyük bölümünde, yanında olmamasından hiç hoşlanmıyordu. Ama adam, bunun gerekli olduğundan ve geçimlerini sağlamak için gitmesi gerektiğinden bahsediyordu. Onur artık buna alışmıştı ama hiç kimse bundan hoşlandığını söyleyemezdi. Her ne kadar büyükbabasından ayrı kaldığı zamanlarda komşu Sophia Hanım’da kalıp, arkadaşı ile vakit geçirse de, onun için yaşlı adamın yokluğu asla doldurulamazdı. Annesi ve babası onu küçük yaşta terk ettiğinde, büyükbaba onun her şeyi olmuştu. “İşte geldik genç adam. Burası ormanın ve deniz kokusunun buluştuğu yer. Burası adanın en büyülü yeridir. Sakın kimseye buradan bahsedeyim deme,”dedi ve kırışıklarla dolu suratına neşeli gülümsemesini iliştirdi. Onur da kafasını sallayarak büyükbabasını onayladı. Çimenlerin üzerinde oturup sırtlarını iri ağaçların gövdelerine verdiler. Karşılarında, biraz uzakta deniz vardı. Rüzgar onlara doğru estiğinde, denizin tüm kokusu ve ruhu sanki büyükbaba ve torunun içine akıyordu. Bir süre hiç konuşmadan oturdular. Sonra Ulaş Bey, yanına getirdiği büyük sürahiden bir bardak su daha içti. Geri kalan bir miktar suyu da kafasından aşağıya boşalttı. “Hava oldukça sıcak,” deyip gülümsedi. Onur da ona katıldı. Ama Onur’un canı su istemiyordu. Hatta hava bile ona o kadar sıcak gelmiyordu. Gün hızlı bir şekilde akarken, büyükbaba ve torun da ona ayak uydurdu. Birbirleriyle vakit geçirdiler, oyun oynadılar ve bu büyülü yerin tadını çıkardılar. Artık akşam olmuştu. Onur gitme vaktinin geldiğini düşünürken, büyükbaba aniden konuşmaya başladı. “Beni dinle bakalım. Bugün sana anlatacak bir hikayem var.” Adam bunu söyler söylemez Onur’un suratı asıldı ve kafasını önüne eğdi. Küçük adamın böyle mutsuz olması hikayelerden veya masallardan hoşlanmamasından kaynaklanmıyordu. O biliyordu ki, büyükbaba ne zaman ona bir hikaye anlatsa, o gece giderdi. O gece yola çıkar ve uzun zaman da dönmezdi. “Yani yine gideceksin,” dedi sesi yavaşça esen rüzgarın içinde kaybolurken. Dedesi kafasını evet anlamında salladı ve Onur’un yanına yaklaştı. Küçük adama sıkıca sarıldı. “Gitmem lazım. Bunu biliyorsun. Geç...” “Evet geçinmek için. Bunu biliyorum,” dedi araya girerek. Büyükbaba devam etti. “Bugün sana anlatacağım hikaye aslında bir sır. Bir gizem,” dedi Onur’un gözlerinin içine bakarak. Onun efsanelerden ne kadar hoşlandığını çok iyi biliyordu. “Gerçek bir efsane mi? Önemli bir sır mı?” dedi sesini alçaltarak. Sanki biri onları dinliyormuş gibi etrafına bakındı. Büyükbaba evet anlamında kafasını salladı. “Hadi anlat. Bu sırrı bana ver. Emin ol bunu hiç kimseye söylemem. Söz!” “Bunun için denizler ve okyanuslar adına yemin etmelisin. Çünkü hikaye onlar hakkında. Tabii başka şeyler hakkında da.” “Söz büyükbaba.. Söz.. Anlat hadi!” Ve yaşlı adam hikayeyi anlatmaya başladı. Beyaz saçları rüzgarla dans ederken, tok sesiyle gizi şimdi torununa bahşediyordu. “Bizim zamanımızdan farklı bir zamanda ve yaşadığımız topraklara henüz çok kişi adım atmamışken, eski bir uygarlık vardı. Bu uygarlık, kendi dünyasındaki insanları, değişik ırkları ve tanrılarıyla evrendeki boşluğu dolduruyordu. Gökyüzü, bizim dünyamızdaki gibi maviydi orada da. Dedim ya çoook eski zamanlarıydı dünyanın. O zamanlar gökyüzünü başka gezegenler süslüyordu. Bu gezegenlerden en çok sevileni Arkluh adı verileniydi. Orada yaşayan insanlar için gezegen, bereketi ve bolluğu simgeliyordu. Ona bir tanrıçanın adı verilmişti. Kendi takvim sistemlerinde bu gezegenin kızıllaştığı bir dönem vardı. O gün tanrıça sayesinde toprak daha güzel bir hal alır, sular yükselir, deniz içindeki balıkları ve diğer yararlı yiyecekleri insanların kıyılarına bırakırdı. O zaman insanlar Arkluh adını hep bir ağızdan haykırırlardı. Gezegene ismini veren tanrıçayı kimileri gördüğünü söylüyordu. Görenler onun uzun ve altından saçlarının ışıltısından bahsediyor, vücudunun güzelliğine bakanlar ise o günden sonra kendilerini inzivaya çekiyordu. Ama en büyük tanrılardan biri olan Arkluh’un bir başka özelliği daha vardı. Onu görenler ayrıca sırtındaki büyük bir sepetten bahsediyorlardı. Bu sepetin içinde insan tohumlarını taşırdı tanrıça. İnsan ırkının devamı onun sepetinin içindeki tohumlara bağlıydı. O, insanlar ışıklar kapandıktan sonra birbirlerine yaklaştığında tohumlarını üzerlerine serpmese; soyların devamı kesinlikle sağlanamazdı. Bu yüzden bu tanrıçanın önemi çok büyüktü. Bu tanrıça adına dünyanın dört bir yanında tapınaklar kurulur, onun tapınağına çeşitli hediyeler bırakılırdı. Diğer tanrı ve tanrıçalar adına kurban armağan edilirken, bu tanrıçaya bir adak sunulmazdı. Çünkü insanoğluna, yaşamının devamını armağan eden tanrıçaydı bu. İnsanlar ona olan inançlarını hediyeler sunarak gösteriyordu. “Tam olarak ne kadar zaman önce büyükbaba?” diye sordu genç adam. Merakı gözlerinden dışarıya fışkırırken. “Çok uzun seneler önce. Henüz insanoğlu şimdiki gibi gözükmeden önce.” “Oooooo. O zaman baya uzun seneler önce olmalı,” diye ekledi ve efsaneyi dinlemeye devam etti. “O dünyada insanlar yaşamlarını devam ettirirken, yaşanan kötü olaylar karşısında hemen tanrılara sığınırlardı. Sığındıkları tanrılardan birisi ise, kahramanlık tanrısı Holundar’dı. O, inanılmaz vücudunun üzerine giydiği metal zırhı, koca kalkanı ve devasa kılıcıyla figürize edilirdi. On kollu ve sekiz bacaklı öfke tanrıçası Lokhana ve bakışlarıyla insanları eriten ejderha tanrı Serith bu tanrılar arasında en bilinenleriydi. Eğer köyleri vahşi kurt sürüleri basarsa, hemen bu tanrıların tapınaklarına gidilir ve onlardan yardım dilenilirdi. O zamana kadar tanrılar, insanlara hiç yardım etmemezlik yapmamıştı. Çünkü insanlar, her yardım karşılığında tanrıların tapınaklarına gidiyor ve onlara kurban veriyordu. Bu döngü binlerce yıldır böyle devam etmişti. O dünyada yaşayanlar, kötülük nedir bilmez ve hep dostça vakit geçirirlerdi. Tanrıça Arkluh insan tohumunu yeryüzüne serptiğinden beri insanlar birbirlerini hiç öldürmemişti. Henüz insan eli bir başka insanın kanını dökmemişti. Buna sebep de yoktu zaten. Zorluklar tanrılar tarafından hallediliyordu bu diyarlarda. İnsanların korktuğu tek bir şey vardı. O da kara tanrı Gurr’du. Onun adının bu dünyada anılması yasaklanmıştı. Efsaneye göre eğer Gurr’un adı anılırsa, o zaman kara tanrı yeryüzüne iner ve kara kanını masum insanların kanıyla karıştırırdı. Ama artık insanlar onun adını bile unutmuştu. Ne onun adını hatırlayan vardı ne de kara tanrının lanetli efsanesini. Eski Dünya her zamanki güzel günlerinden birini yaşıyordu. Kızıl gezegenin parlama vakti yine gelmişti. İyi ve dürüst insanlardan oluşan halk, deniz kenarına inmeye başladı. Biliyorlardı ki o gün, hasatın artacağı ve insanoğlunun yeryüzüne yayılacağı günlerden biriydi. Aslında o gün, onlar için başka bir şey daha ifade ediyordu. Bereket tanrıçası yıllar önce bir köylüye gözükmüş ve ona kara bir tarihten bahsetmişti. Tanrıça o tarihte aralarına bir karanlığın süzüleceğinden ve eğer o karanlığı bulamazlarsa, kötü günlerin yaklaşacağından söz etmişti. Aslında o günün korkulan bir gün olması gerekiyordu; fakat köyden hiç kimse köylü Not’un dediğine inanmadı. Tanrıçanın en sevdiği günün, yani hasat zamanının, kötü bir gün olacağına inanmak istemediler. Köylünün söylediklerine aldırış etmediler. O günün sabahında, Not aynı şeyleri tekrarladığında, onu dinlediler ama yine de önemsemediler. Köylü de en sonunda yıllar önce gördüklerinin hayal olduğuna kendini inandırdı ve bu konu onun için bile artık kapanmıştı. Yine halk birbirine gülümseyerek işlerini yapmaya koyuldu. Denizciler okyanusa açılıp, derinlerden gelen hediyeleri kabul etti, tarım işçileri de kutsal topraklarını eşelemeye başladı. Yine kızıl gezegenin hediyeleri dolup taşmaya başlamıştı. O yıl da hasat, geçen yıllar gibi muhteşem olmuştu. Gece olduğunda, bütün köy halkı elde ettiği yiyecekleri hiç kendilerine saklamadan köyün ortasına getirecek ve onları eşit olarak paylaşacaktı. Bu her sene böyle yapılırdı. Tarım işçileri toplamayı bitirdiler ve köyün ortasına mallarını yığdılar. Denizden gelecekler de bir bir gözükmeye başlamıştı. En sonunda bir kişi haricinde tüm köylü buluşma yerine geldi. şimdi herkes, o gelmeyen köylüyü bekliyordu. Aslında bu zaman hiç şaşmazdı. Köylüler meraklanmaya başlıyorlardı. Akıllarına Not’un söylediği kara haberler geliyordu. Köylüler geç kalanı beklerlerken, denizci son ağını da aldı ve kıyıya doğru yelken açtı. Topladığı şeylere hiç bakmıyordu. Ne de olsa bütün malı eşit olarak paylaşacaklardı. Ama birden gözü ağına takılan bir şeye çarptı.Tüm kıpırdayan ve can çekişen balıkların arasında, ona doğru parlayan farklı bir şey vardı. Bu, etrafı altın çerçevelenmiş bir resimdi. Bir yağlı boya tabloydu. Adam hemen onu ağların arasından çıkardı ve eline aldı. “Ne kadar da güzel,” diye içinden geçirdi. Tabloda bir adam vardı. Gölgesi çok karanlıktı. Bu adam eskiden anlatılan birisine benziyordu. Bu daha çok kara tanrı Gurr’a benziyordu. Adam bir anda ağzından o ismi dışarı bırakıvermişti. Ama bundan habersizdi. Köylü birden, resmin kendisine gelen bir hediye olduğunu ve böyle bir güzelliği paylaşmaması gerektiğini düşündü. İşte o zaman gök gürledi. Köylüler olacaklardan habersiz denizciyi beklerken, tablodan çıkan eller denizciyi içine çekti. Denizci tablonun içine girerken, kara tanrı da dışarı çıkı. Gemi kıyıya yaklaşırken, kara tanrı adamın şeklini almıştı bile. Günler Eski Dünya’da hızla akarken, artık bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. İnsanlar birbirlerine eskisi kadar iyi davranmamaya ve topladıkları ürünleri kendilerine saklamaya başlamışlardı. Bu, en kutsal günlerde bile böyle oluyordu. İnsanların değişimine Not şahit oluyordu. Ama diğerleri bunun farkında bile değildi. Not onlara tanrıçanın alametinin gerçekleşmeye başladığından bahsediyor; ama yine de kimse onu dinlemiyordu. Kara tanrının denizci kılığıyla yeryüzüne inmesinin üzerinden tam dört sene geçmişti. Yine kutsal hasat günüydü. Ama artık işin kutsal olan kısmını halk umursamaz olmuştu. Nedense köyün ortasına gelen mallar günden güne azalıyor, ama insanlar git gide şişmanlıyordu. Yıllardır köyleri kahraman ve savaşçı tanrılar tarafından kurtarılıyor; ama insanlar uzun zamandır onların tapınaklarına gitmiyordu. Artık tapınaklar başka işler için kullanılıyordu. Kutsal mekanlar neredeyse ahırlaştırılmıştı. Bu fikir de denizciden gelmişti hiç şüphesiz. Kutsal hasat günü sona ererken, insanlar artık evlerine dağılmıştı. Denizin kıyısında sadece Not kalmıştı. Düşünceli bir tavırla ufka bakıyordu. O sırada aniden karşısında bir şey belirdi. Bu bereket tanrıçası Arkluh’tu. Altın saçları geceyi aydınlatıyordu. “Bugün yok oluşunuz başlayacak. Bugün benim yas tutma zamanım gelecek. İnsan ırkının yeryüzünden silinme zamanı yakın. Gece ilk yağmur damlası dünyanıza süzülürken bekle. Bırak o suratına damlasın. O ben olacağım. O benim gücüm olacak. O damla son şansınız olacak.” Ve tanrıça bunları söyledikten sonra kayboldu. Not hayretle olanlara bakıyordu. Korkusu bir kat daha artmıştı. Uzun bir süre orada ağladı sonra koşarak evine gitti. Köy sessizdi. Korkutucu bir sessizlik hakimdi. Tanrıça gökyüzündeki evine dönerken, daha önceden gördüğü şeyler gerçekleşti. Diğer tanrılar insanların yaptığı ahlaksızlık sonucunda, tanrıçanın insan tohumlarıyla dolu sepetini parçaladılar. İnsanların yaptığı kötü şeylerden tanrıçanın sorumlu olduğunu söylediler. İnsanoğlunun sonu işte böyle geldi ve o zamandan sonra Arkluh ağlamaya başladı. İlk damlası yeryüzüne süzülürken, Not da onu bekliyordu. Böylece tanrıçanın gücünün bir kısmı ona geçti. Ama tanrıça ağlamaya devam etti. Geceler ve günler boyunca. Günler ve haftalar. Deniz yükselmeye başladı. Bütün bitkiler öldü. Toprak küçülmeye, ağaçlar ölmeye başladı. Bütün insanlar çıldırmışçasına etrafta dolanıyordu. Tek bir kişi ise onlara uzaktan gülüyordu. Denizci. Artık su iyice yükseldiğinde, Not bütün köyü, civardaki en yüksek tepede topladı. Orada konuşmaya başladı. Onlara insanoğlunun yok olacağından; ama isteyenlerin yaşama olasılığının var olduğundan bahsetti. Not, tanrıçanın gücü sayesinde isteyenleri yarı balık yarı insana dönüştürerek, Yeni Dünya’nın deniz kızları ve deniz oğlanları yapacaktı. Buna ilk önce herkes karşı çıktı. Not, tanrıların sinirinin geçene kadar bu şekilde yaşamalarının iyi olacağından, elbet tanrıların bir gün kendilerini affedeceğinden bahsetti. Denizci ise, insanları hala tanrılar aleyhine kışkırtıyordu. Günler boyu tartışmalar yaşandı. Tanrıçanın gözyaşları dünyayı dolduruyor, şiddetli esen rüzgarlar ise büyük dalgalar yaratarak civar köyleri yok ediyordu. En sonunda köyün yarısı denizciye, yarısı ise Not’a inandı. Not’a inananlar yeni oluşan dünyada, deniz kızları ve oğlanları diye anılmaya başladılar. Tanrılar onları asla affetmedi. Asla tekrar tam olarak insan olamadılar. Sadece yüz yıllar sonra belli zamanlarda insan gibi gözükebildiler. Diğerleri, yani denizciye inanalar ise, oluşan büyük kasırgalar ve seller sonucunda öldü. Böylece kara tanrı yeni oluşan dünyanın efendisi oldu. Sular çekildiğinde kendi insan ırkını yarattı ve yeni yarattığı kendine has bu insanlar dünyada yaşamaya başladı. Yeni oluşan bu insan soyu deniz kızları ve oğlanlarını birer efsane zannederek büyüdü.” Öykü sona erdiğinde Onur, büyükbabasına bir süre meraklı gözlerle bakmayı sürdürdü. “Onlar gerçek mi yani büyükbaba? Onlar gerçekten varlar mı?” diye sordu merakla. “Bir sonraki gelişimde genç adam, sana onlar hakkında daha çok şey anlatacağım. Ama unutma, bu bir sır olarak aramızda kalmalı, yoksa eski tanrıları sinirlendirebilir ve okyanusun hışmını üzerimizde bulabiliriz.” Sonra yaşlı adam ayağa kalktı. Üzerine yapışan çimen ve toprak parçalarını temizlemeye başladı. Onur ise oturduğu yerde hikayeyi düşünüyordu. “Nasılsınız bakalım?” diye bir anda belirdi Sophia. Büyükbaba kadını selamladıktan sonra bir süre onunla konuştu. Bu sırada Onur sanki aralarında değil gibiydi. Kadını gördüğünde, eski üzüntüsü kendisini yenilese de büyükbabasının ona verdiği sır içini mutlulukla sarıyordu. “Bu sefer çok geç kalma. Geldiğinde bana anlatacak bir hikayen var,” dedi. Sophia onları izliyordu ama ikilinin konuşmaları ona yabancıydı. Büyükbaba, torununu emin ellere teslim ettikten sonra sahile doğru yürümeye başladı. Dolunay gökyüzünde adamın attığı adımları dikkatle izliyordu. Adam, üzerindeki yolculuk eşyalarını çıkardı ve onları her zaman gizlediği kayalıkların arasına yerleştirdi. Gece o kayalıklarda kimse olmazdı. Adımlarını denizin soğuk suyuna doğru atıp ayaklarını suya soktuğu an, derin bir nefes aldı. Bir süre avuçlarına aldığı suyu vücudunda gezdirdi. Ayın şaşkın bakışları altında adamın vücudundan dökülen sular parıldıyordu. Kum sanki onu daha önceden tanırmışçasına ayaklarının çevresinde dolanıyor, ona hoş geldin diyordu. “Gece ve kutsal ışığın huzurunda sana sesleniyorum Arkluh. Senden evine girmek için izin istiyorum. Ben Not. Senin gücünle yaşam bulan.” Adamın sesi rüzgarın da yardımıyla kıyıda bir süre dolaştıktan sonra ağaçların arasına girdi ve oradan başka diyarlara gitmek üzere kayboldu. Denizin tuzlu suları adamı evine davet ediyordu. Onu adeta içeri çekiyordu. Not, Yeni Dünya’da anılan ismiyle büyükbaba, kendini sulara bıraktı. Bir iki kulaç attıktan sonra suya daldı ve gözden kayboldu. Not gözlerini tekrar açtığında Marmara Denizi’nin kalbindeydi. Vücudu her saniye değişim içerisindeydi. İnsana özgü bedeni gri-mavi pullarla kaplanırken, saçları derinliklerde kayboldu. Balıklar ondan ilk başta kaçarken, yeni görüntüsüyle şimdi onun yakınında yüzmek için yarışıyorlardı. Boğazın gizemli suları içinde bir deniz oğlanına dönüşen büyükbaba, şimdi çok uzaklardaki krallığına doğru yola çıkmıştı. Bir süre sonra yukarıdaki gürültülü vapurların sesini duymaz oldu. Vakit aktıkça denizin içindeki insan pisliklerini görmez oldu. Zaman onu kucakladıkça, yukarıdaki dünya ile tüm iletişimini kopardı ve denizin içinde denizin bir parçası oldu...


    Öyküyü Word dökümanı olarak indirmek için tıklayınız.








    Göktuğ "Eliathor" Canbaba

    Copyright © FRP World © Fantezi Edebiyat ve FRP sitesi Tm haklar sakldr.

    Yaynlanma:: 2006-05-31 (5472 okuma)

    [ Geri Dön ]
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.80 Saniye