Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: ihobunyr
    Bugün: 4
    Dün: 6
    Toplam: 34514

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 430
    Üye: 0
    Toplam: 430

    FrpWorld.Com :: View topic - Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı)
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı) View next topic
    View previous topic
    Post new topicThis topic is locked: you cannot edit posts or make replies.
    Author Message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Tue May 16, 2006 8:48 pm Reply with quoteBack to top

    Sadece bir şamdanla aydınlanan, penceresiz, loş bir odadaki sandalyesinde oturuyor ve ellerini sıkıp kavuşturuyordu. Hayatı boyunca hiç böyle bir çaresizlik hissetmemişti. Bu ona tamamen yabancı bir duyguydu, ama demek ki kaderde bunu yaşamak da vardı.

    Gözlerini yere dikmişti ama yeri görmüyordu bile. Çaresizlik dolu bir sıkıntıyla ellerini oynarken, zihnince onlarca düşünce birbirini kovalıyor, ona olası başka bir çıkış yolunu arıyordu.

    Yoktu. Tanrılar adına, başka bir çaresi yoktu işte! Ya bunu yapıp riski göze alacaktı ya da... Hayır, böyle bir şey söz konusu bile olamazdı. Bu amaç uğruna gerekirse bu riski bile alacaktı.

    Oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı ve adım adım ilerleyerek odanın kapısına vardı. şamdanın kendine bile ancak hayrı dokunan ışığına ihtiyacı yoktu. Onun gözleri zifiri karanlıkta bile gayet net görebilirdi.

    Ama dışarıdaki koridor boyunca koridorun iki yanındaki duvarlara da onar adım arayla meşaleler yerleştirilmişti. Hayır, bu koridorun karanlık olduğunu söylemek gerçekten de haksızlık olurdu. Ama zaten onun gibi önemli birisinin basit bir çalışma odasına bile giden yol böyle aydınlatılmalıydı, öyle değil mi?

    Onun gibi önemli bir kişi... Bu fikir karşısında acı acı gülümsedi, ve yine yavaş adımlarla ilerleyerek koridoru geçmeye başladı.

    Koridor yerini bir yol ayrımına bıraktı. Seçtiği koridor da başka bir yol ayrımına, o da bir başkasına. Böylece labirent gibi koridorların içinde en sonunda varması gereken yere vardı: Lağımlara inen bir koridor.

    Koridoru takip etti. İşte burası gerçekten de karanlıktı. Tek bir ışık bile yoktu, ama karanlık görüş yeteneği sağolsun, hiç de sorun çekmiyordu. Siyah beyaz görüntü ona yetiyordu.

    Lağımların yanına indiğinde lağım boyunca beş yüz metre kadar ilerledi. Sonra aniden durdu ve dönüp yanındaki duvarı yokladı. Zamanla aşınmış, girintili çıkıntılı duvarda eli bir oyukta durdu. Sonra diğer elini boynuna götürdü ve kaftanının içinde boynunda asılı duran madalyonu çıkartıp oyuğa yerleştirdi ve tam bir çevir madalyonu çevirdi.

    Bir sürtünme sesi ve gıcırtı eşliğinde, bir metre kadar ötesinde rahatlıkla girebileceği bir delik açıldı. Madalyonu oyuktan çıkartarak deliğe girdi. Madalyon olmadığı için delik hemen arkasından kapandı.

    İçi rahattı. Dışarıdakine benzer bir mekanizma içeride de vardı. Bu sebeple bu odada kısılı kalmasına olanak yoktu.

    Ona sadık olanlardan bile böyle bir şeyi gizlemek zoruna gidiyordu, ama bunun bilinmesi çok tehlikeliydi. Risk alamazdı. Böyle bir güvenlik önlemi şarttı.

    İç çekerek odayı inceledi. Dikdörtgen şeklinde bir odadaydı ve ilerisinde bir kaide üzerinde bir kutu duruyordu. Kutunun içinde ne olduğu belliydi: Aradığı şey.

    Taş kaideye çeşitli rünler kazınmıştı. Kaidenin üzerini kırmızı kadife bir örtü kaplıyordu. Çrtünün üzerinde de süslü ve yaldızlı kutu bulunmaktaydı. Kaidenin iki yanına birer meşale asılmıştı. Bunlar dışında odada ışık kaynağı yoktu. Odadaki diğer eşyalar-çeşitli büyülü veya değerli şeyleri taşıyan sandıklar, türlü türlü sandalyeler ve koltuklar, büyülü silahların dayandığı askılıklar gibi şeyler-kapı ile kaideye giden yolun iki yanına dizilmişlerdi.

    Derin bir nefes alarak kutuya dik dik baktı ve yumruklarını sıktı. Birkaç dakika öylece bekledi. Sonra adım adım ilerlemeye başladı. Kutuya vardığında elleri onun iradesine karşı koyuyor gibiydi, ama zorlukla da olsa elini cebine attı ve cebinden çıkarttığı anahtarı kutunun kilidine sokup çevirdi. Küçük bir klik sesi ile kutunun kilidi açıldı. Kutunun kapağını yavaşça açtı ve içindeki şeye baktı.

    Bir süre sadece meşale ışıklarını yansıtan o pürüzsüz yüzeyine baktı, sonra ellerini yavaşça uzattı. Yaşlı, boğum boğum olmuş parmakları, tir tir titreyerek onun yüzeyine yaklaştı ve en sonunda iki yanından temas etti.

    Müthiş bir acı zihnini kavururken çeşitli ayartıcı sözler düşüncelerini doldurdu. Canhıraş çığlığı sadece oda içinde yankılanıyordu. Odadaki gölgeler neşeyle tuhaf şekillerde kıpırdandılar ve çekilen ızdırabı selamladılar.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.

    Last edited by Lord Necros on Wed May 17, 2006 8:52 pm; edited 1 time in total
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 8:52 pm Reply with quoteBack to top

    Hancı sıkıntıyla etrafına bakındı. Bu akşam han oldukça sakindi. Bir köşe başında sürekli votka içip gittikçe sapıtan bir grup, sürekli kendi aralarında gülüşüp duruyordu. Orta sınıf bir tüccar, başka bir masada yemek yiyordu. Yolculuk pelerinine gömülmüş, başlığıyla yüzünü gizleyen bir adam, bir köşe başında piposunu tüttürüyordu. Kırmızı bir pelerin giyen, kızıl saçlı ve sakallı, aşırı iri bir adam, bir başka masada oturuyordu ve ısmarladığı geyik budu ile birayı midesine indiriyordu. Hanın eski müdavimlerinden olan birkaç kişi ise, şömine başındaki masaya oturarak hancının yanlarına gelmesini ve onlarla sohbet etmesini bekliyorlardı.

    Elrach Stoneskin, önündeki geyik budundan bir ısırık daha alıp, birasından höpürdeterek aldığı bir yudumla ağzındaki eti ıslatıp yumuşatırken Parlak Mücevher Hanı’nın gerçekten de kendisine söylendiği kadar iyi olduğunu düşünüyordu. Bir karmaşa çıkmamıştı. Hancı gayet düzgün ve ilgiliydi. Ayrıca yemekleri ile birası da harikaydı.

    Elrach, yolculuğu sırasında eski dostu Estabin’in de bu bölgelerde olduğunu duymuştu. Aceleyle çiziktirdiği bir mesajı bir haberciyle ona göndererek onu Parlak Müvecher Hanı’nda beklediğini yazmıştı. Estabin’in bu gece hana gelmesi gerekiyordu. Elrach da onu beklemeye niyetliydi.

    Elrach birasından bir yudum daha alırken hancı yanında belirerek hiç de yılışık olmayan bir gülümsemeyle baktı. “Beyefendi başka bir şey arzu ederler mi acaba?”

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 8:53 pm Reply with quoteBack to top

    Estabin Rockbreaker Sorpigol’un karanlık ve tekinsiz sokaklarında dolaşıyordu. şehre geleli daha yarım saat bile olmamıştı, ama daha şimdiden burayı sevmemişti. Burası kabilesinin kampı veya On Kasaba gibi değildi. İnsanların hepsi derbeder görünüşlü ve çıkarcı bakışlıydı.

    Gecenin soğuk ayazı karşısında Estabin kahverengi pelerinine sarındı. Gördüğü adamların pek çoğunun onun para kesesine göz diktiklerini biliyordu. İri yapısı ve uzun boyu sayesinde şimdiye kadar kendisine karşı bir harekette bulunan olmamıştı, ama Estabin de biliyordu ki karanlık bir sokakta ansızın arkadan uzanıp gırtlağını kesen bir bıçak karşısında en iri savaşçı bile dayanamazdı.

    Sorpigol’e girdiğinden beri izleniyordu. Estabin’in savaşçı içgüdüleri bunu anlayacak kadar gelişmişti. Birisi veya birileri onu izliyordu; ama ne zaman Estabin durup çevresini kolaçan etse hiç de daha önceden gördüğü birisini göremiyordu.

    Estabin üç gün önce bir haberciden bir mektup almıştı. Mektup, eski dostu Elrach’dan geliyordu. Elrach Sorpigol’deydi ve onu üç gece sonra Sorpigol’deki Parlak Mücevher Hanı’nda bekliyor olacağını yazmıştı. Estabin de bunun üzerine rotasını Sorpigol’e yöneltmişti.

    şimdi tamamen yabancı olduğu bu şehirde, Estabin tek başına Parlak Mücevher Hanı’nı arıyordu. Oranın nerede olduğu konusunda en ufak bir fikri bile yoktu.

    Dalgınca bir köşeden döndüğü anda önüne yaşlı, kamburu çıkmış bir kadın çıktı ve bir çanağı Estabin’in burnunun dibinde sallayarak “Yüce tanrılar seni korusun evladım. Bu yaşlı ninenin bu gece karnını doyurması için bir sadaka ver evladım.” dedi.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 8:57 pm Reply with quoteBack to top

    Atını yavaşlatıp çevresinde yükselen alçak binalara bakarken, Juiblex Coebelliantus, cüppesinin balığıyla gizlediği yüzüne kimsenin göremediği bir gülümseme yerleştirdi. En sonunda Sorpigol’e varmıştı.

    Beş gündür yoldaydı Juiblex. Bundan beş gün önce, bir gece Dulbırakan’daki bir handa akşam yemeğini yerken, pelerinin başlığıyla yüzünü saklayan birisi masasına oturmuş, ve ona bir suikastten bahsetmişti.

    Juiblex daha önce de bu tip işlerle uğraşmıştı. Elbette ki bu işler fazlasıyla para isterdi. Sonuç olarak birisini öldürmek kolay değildi, özellikle de o kişi önemli birisiyse.

    “Ne kadar vermeyi düşünüyorsun?” diye sormuştu Juiblex adama. Adamın yanıtı ise “Seni tatmin edecek kadar çok.” demişti ve elini beline atıp bir kese almış ve bunu masanın üzerine koymuştu. “Burada yüz altın var. Yolculuğa hazırlan ve Sorpigol’e git. Orada bin altın kadar avans alacaksın. Ve işi bitirdiğinde on bin altın ve işverenimin bazı süprizleri senin olacak.”

    Juiblex keseyi almıştı hemen. Tekrar adama baktı. Yüzü kesinlikle görünmüyordu. “Hedef kim?” demişti Juiblex. Aldığı tek yanıt ise “Sorpigol’e geldiğinde öğreneceksin.” olmuştu.

    Bununla birlikte adam masadan kalkıp hanın kapısına doğru yönelmişti. Juiblex arkasından seslenmişti. “Sizi nasıl bulacağım?!” diye. Adam bir an durmuştu, geriye doğru bakarak “Biz seni buluruz.” demişti ve handan çıkmıştı.

    Ertesi sabah Juiblex yola koyulmuştu. Ve şimdi en sonunda Sorpigol’e varmıştı işte. şehir, bir gece vakti herhangi bir şehrin olması beklenildiği gibi ıssızdı. Sokaklarda kimseler yoktu. Bazı evlerde ışık yanıyor, bazılarında ise yanmıyordu. Evlerin durumu pek de içaçıcı değildi. Belli ki burası şehrin fakir bir bölümüydü. Sokaklarda kimseler görünmese de Juiblex, Sorpigol gibi bir yerde, özellikle de böyle fakir bir bölümde gölgelerde gizlenen birilerinin olduğundan emindi.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 8:58 pm Reply with quoteBack to top

    Erober Frontsideair esnemesini bastıramayarak ağzını bir karış açtı. İki gecedir uyuyamamıştı. İki gece önce bir adamın paralarını çalmaya çalıştığında birkaç tapınak şövalyesi tarafından suçüstü yakalanmıştı ve uzun süre onlardan kaçmıştı.

    Tanrılar biliyor ya, şövalyeler gerçekten inatçıydı. İki gündür aralıksız onu arıyorlardı, Erober de iki gündür aralıksız onlardan kaçıyordu. Bırakın uyumayı, doğru düzgün dinlenememişti bile.

    Ama ister boğaz keserek ister aşırarak acilen para bulmalıydı. Ailesine düzenli olarak yolladığı parayı yollama vakti gelmişti.

    şimdi bir ara sokağın girişindeki kutuların arkasında gizleniyordu Erober. şehre gelen kafilelerden birisini izliyordu. Son zamanlarda Sorpigol’e ciddi anlamda insan akını olmuştu. Güneyden gelen bu kafileler, türlü yıkım haberleriyle geliyorlardı, ama bu hikayeler o kadar abartılardı ki çoğu kişi bunlara inanmıyordu.

    Kafilede her çeşit insan vardı: Zincir zırhlarını giymiş savaşçılar, yaşlı, fakir kadınlar, küçük çocuklar, marangoz ve demirciler, çiftçiler, diğerlerine göre çok daha endişeli görünen ve keseleri sallanan bir tüccar, kırmızı ve beyaz cüppelerine bürünmüş birkaç büyücü ve iki kadar Oren rahibi.

    Hepsi de şaşkın görünüyordu. Görünen o ki kalacak bir yer arıyorlardı.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:00 pm Reply with quoteBack to top

    George Edmons, onunla beraber ata binmiş, kollarının arasındaki yeğenini gecenin ayazından korumak istercesine peleriniyle sarmaladı. Hiçbir meşale taşımıyorlardı. Yollarını, gökteki dolunayın ışığıyla bulmuşlardı. şimdi George Edmons, elli metre kadar ötelerinde başlayan Sorpigol binalarına bakıyordu.

    “Aaah, Essonya... Sorpigol! Annenle baban seni buraya hiç getirmişler miydi? Eğer getirmedilerse buna şükredebilirsin kızım. İnan bana kesinlikle görmek isteyeceğin bir yer değil. Her türlü itin cirit attığı bir yer.”

    George sessizleşerek Sorpigol manzarasına bakakaldı. Anılarına dalmıştı muhtemelen. Elbette ki saçları kırlaşmış bu adamın burada kimbilir ne gibi anıları vardı ki Essonya’ya burayı o kadar kötülüyordu.

    Beş dakika kadar geçti, soğuk Essonya’nın iliklerine kadar işlemeye başladı. İlkbahar da olsa geceleri hâlâ soğuktu. Essonya amcasını dürtükleyince George kendine geldi. “Ah, özür dilerim kızım. Ne diyordum? Hah, evet. Sorpigol her türlü hırsızın, yankesicinin ve katilin bulunduğu bir yerdir. Burada tarım yapan çok az kişi var ve inan bana onların yaptıkları da uyuşturucu tarımı. şehrin yönetimi göstermelik. Eskiden loncalar yönetirdi burayı. Kısa süre önce Oren Tapınağı bir ihtilâl gerçekleştirerek loncayı yıktı ve liderlerinin çoğunluğunu öldürdü, kalanları ise kaçtı.” George atı dizginledi ve at yavaş yavaş Sorpigol’e doğru ilerlemeye başladı. “Göstermelik yönetim halen bulunuyor. Güç şu anda Oren Tapınağı’nda; ama elbette ki loncayı destekleyen çok fazla insan var. Bu yüzden şehirde asayiş bir türlü sağlanamıyor. Eğer Oren Tapınağı şehri dürüst insanlar için temizlemeye kalkışırsa, şehir nüfusunun çoğunu katletmesi gerekir.”

    George tekrar sustu ve birkaç dakika kadar bekledi. En sonunda at Sorpigol binalarının ilkine ulaştığında George tekrar konuşmaya başladı. “Bu yüzden eğer bir şekilde ayrılırsak, burada çok dikkatli olmalısın Essonya. Herkese kanmamanı öneririm. İyi gözükenler bile kötü olabiliyor.” Bir anlık sessizlikten sonra devam etti. “Eğer sormak istediğin bir şey yoksa kızım, gelecek durağımız Oren Tapınağı. Oren ataerki ihtilâlden hemen önce lonca tarafından katledildi. Tapınak da bunu bahane ederek ihtilâli gerçekleştirdi. şimdiki ataerk benim akın bir dostum, ve bizi buraya o çağırdı.”

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:01 pm Reply with quoteBack to top

    Dolunay ışığı altında Sorpigol’ü izlerken pençelerinden birisini sıktı Xanthroat Maegian. Neden buraya gelmişti? Gerçek kimliğini aramıyor muydu? Hırsızlarıyla, katilleriyle, dolandırıcılarıyla ünlü bir suç şehri olan Sorpigol’de onun ebeveynleri ne arardı ki?

    Derin bir nefes alıp bıraktı. Belki de kaderi buydu. Hiç alakası yokken yüreğinin derinliklerinde onu buraya getiren bir dürtü hissetmişti. Belki gerçek kimliğiyle ilgili bir şeyler vardı burada. Belki de doğru olmayan, düzeltmesi gereken şeyler. Bilmiyordu, ama öğrenecekti.

    Yavaş adımlarla dolambaçlı patikadan ayrılıp şehre doğrudan girmeye karar verdi. Gece vakti dışarıda kalmayı pek istemiyordu. Yine de koşacak, hatta uçacak değildi. Cüssesi bile insanların çoğunun gözünü korkutmaya yeterdi.

    Peki ya kendi cüssesinde kişileri?

    Xanthroat patikanın dışındaki çalıları ve ağaçları aralayarak ilerlerken çalılar aniden bitti ve yerini düzenli bir bitki örtüsüne bıraktı. Bunların aralarında düzenli yollar vardı ve hepsi de eşit aralıktaydı. Burası sanki bir...tarla?

    Ama burada ekili olan bitkileri tanımıyordu Xanthroat. Kapsüllü, tuhaf bitkilerdi bunlar. Marul, domates, salatalık veya başka bir şey değil. Ama bunun ne olduğunu bilmemesi böyle şeylerin olamayacağı anlamına gelmiyordu ya. Xanthroat omuzlarını silkti ve bitkilere mümkün olduğunca dokunmadan ilerlemeye devam etti. Söz konusu iri cüssesi olduğundan bu gerçekten de takdire şayan bir çabaydı.

    Gözlerini bitkilerden ayırmadan ilerlemeye devam ediyordu Xanthroat. İleri bakarsa mutlaka birkaçına veya daha fazlasına zarar verirdi. Yavaş, gerçekten de yavaş adımlarla ilerliyordu. Eğer patikadan gitse muhtemelen şimdiye şehre varmıştı.

    Sonra görüş alanına bitkilerden başka bir şey daha girdi. Bir çift tuhaf, dev ayak.

    Xanthroat içgüdüsel olarak hemen başını kaldırdı ve geriye bir adım attı. Karşısındaki şey köpeğimsi burnuyla bir gnolldu ve yalnız değildi. Arkasında onun gibi dört tane daha vardı. Gnoll, elinde tuttuğu halberde yaslanarak diğer eliyle Xanthroat’ı işaret etti ve homurdanırcasına bir şeyler söyledi. Xanthroat söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı. Bunu anladığı belli olan gnoll bu sefer Ortak Lisan’da sözlerini tekrarladı.

    “Sen buradan defol! Burası bizim! Sen hemen gitmek veya biz seni parçalamak!”

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:02 pm Reply with quoteBack to top

    Kırmızı cüppesine sarınıp üzeri rünlerle ve çeşitli işlemelerle süslü olan asasına dayanan Estalus, kederle derin bir iç çekti. Neden? Onca yer varken Zaradek’i neden burada arıyordu ki? Burası Zaradek gibi bir büyücünün olabileceği en son yerlerden bir tanesiydi. Daha sadece bir saattir buradaydı ve şimdiden iki tane imdat çığlığı duymuştu. Çığlıkların geldiği yere gittiğinde ise hiçbir şey bulamamıştı.

    Sokaklar ıssız olmasa bile tenhaydı ve sokaktaki gözler onu hiç de dostane bir tavırla izlemiyordu. Estalus’un basit hırsız ve katillerle başa çıkabileceğinden hiç şüphesi yoktu, ama hayatı artık boynundaki madalyona bağlıydı. İster istemez dakika başı elini oraya götürüyor ve cüppesinin üzerinde hâlâ yerinde olup olmadığına bakıyordu.

    Cadde ileride iki yan sokakla birleşiyordu. O sokaklara beş metre kala, Estalus sağdaki sokaktan bir imdat çığlığı daha duydu. Yine birilerine saldırmışlardı belli ki.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:03 pm Reply with quoteBack to top

    Mathan Luinwé atının üzerinde gerindi ve Sorpigol’ü inceledi. Böyle rezalet bir yerde güçlü büyülerin bulunması imkansız gibiydi. Acaba ustasını yanlış mı anlamıştı? Daha da kötüsü, babası gerçekten de böyle rezalet bir yerde yaşayacak kadar bedbaht bir adam mıydı?

    Gece olduğu için herkes evlerine kapanmıştı anlaşılan. Sokaklarda kimsecikler yoktu. Atı yavaş adımlarla ilerlerken o yavaş nal sesleri bile sokaklarda yankı buluyordu. Geceleri şehirler sessiz olurdu, evet. Ama bu kadarı da biraz fazlaydı sanki.

    Birkaç metre daha ilerledikten sonra olası sebebi anlayıverdi Mathan. İleriden gelen zırh sesleri vardı ve görünüşe göre birden fazlaydılar. Gözlerini sokağın sonuna odakladığında yan bir sokaktan çıkan üç tane zırhlı kişiyi gördü. Adamlar onu fark eder etmez kılıçlarını çektiler ve hızlı adımlarla ona ilerlemeye başladılar. Bir tanesi daha öne çıkarak boştaki sol elini kaldırarak “Lord Oren adına sana emrediyorum, dur!” diye bağırdı.

    Dolunay ışığı altında parlayan zırhlarının göğüslerinde ve kollarında asılı duran kalkanlarında Oren’in sembolü işlenmişti. Tapınak şövalyeleriydi bunlar görünüşe göre, ve bu bölgedeki asayişi sağlamak üzere devriye geziyorlardı. Bu şehrin kötü ünü düşünülürse insanların sokakta olmamasına şaşırmamalıydı.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:06 pm Reply with quoteBack to top

    Pelerini bir çalının dalına takıldı. Küfrederek pelerini çekiştirerek kendisini kurtarmaya uğraştı. Ama bu sırada kolu da başka bir dala takıldı. Kolunu hızlıca çekiştirip pelerinini kurtarırken ayağı takıldı ve yere düştü.

    Küfrederek ayağa kalkarken Celdar, neden adam gibi yollardan gitmediğini merak ediyordu. Sorpigol’e gizlice girmesinin daha iyi olacağına karar vermişti, evet. Ama o gizlilik bile şu anda çektiklerine değmezdi kesinlikle.

    Tarikatının tanrısı bu diyarda bulunmuyordu, ama bulunmaması çok da önemli değildi. İnananları ona sağlam bir şekilde tapınmaktaydı. Tarikatın öğretileri çok sıkıydı ve inançta kusuru affetmiyordu.

    Birkaç gün önce tarikatın büyükleri toplanmış ve onu yanlarına çağırmışlardı. Karşısında hilal şeklinde dizilen büyükleri gördüğünde Celdar’ın yüreği ağzına gelmişti çünkü bu çok ciddi bir şeylerin olduğu anlamına geliyordu. Ya büyük bir suç işlemişti, ya da çok önemli bir şeye tanıklık edecekti.

    “Kalkın ve yükselin Engerek Savaşçısı Celdar ve silin yüzünüzdeki endişeyi.” demişti tarikatın büyüklerinden bir tanesi. Celdar ayağa kalktığında bir başkası konuşmaya başlamıştı bile.

    “Anakonda Büyücüleri’nin istihâre büyüleri sonucunda, hepimizi bekleyen büyük bir tehlikeyi ve muhtemel bir sonu gördük, Engerek Savaşçısı Celdar.”

    “Uzun toplantılardan sonra, tarikatımızı kurtarmanın bir yolu olduğunu bulduk.”

    “Ama bu yol bizim bile gözlerimizden gizli ve ancak doğrudan araştırılarak bulunabilir.”


    Celdar üç büyüğe de bakmıştı ve yavaş yavaş neler olduğunu anlamaya başladığını düşünüyordu.

    “Sen, Engerek Savaşçısı Celdar, bu görev için seçildin.” dedi ortadaki büyüklerden birisi ve elini salladı. O anda Celdar’ın önünde bir parşömen tomarı belirmişti. “Büyülerimizin bozulduğu bu dönemde görülerimiz bizi ancak yolun başlangıcının Sorpigol’de olduğunu gösterebilirdi. Bu yüzden Engerek Savaşçısı Celdar, Sorpigol’e gideceksin. Orada, güvende olduğun bir zaman bu parşömen tomarını açacaksın ve görevini öğreneceksin.”

    Bununla beraber Celdar kendisini aniden odanın dışında bulmuştu. Bütün gün hazırlanmış ve gece tarikatın gizli karargâhını terk ederek yola çıkmıştı.

    Ve işte en sonunda Sorpigol’deydi. Daha doğrusu oraya ulaşmaya çalışıyordu. Eğer şu lanet çalılar olmasaydı...

    Yaklaşık bir saat süren bir çabanın ardından normalde on dakika sürecek yolu aşmayı başarmıştı ve şimdi de çalıların arasından Sorpigol’ü gözetliyordu. Bağlı bulunduğu tarikat yüzünden şehre gizlice girmek istemesi için yeterince sebep mevcuttu.

    Bir dakika kadar yirmi metre kadar ötesindeki ilk binaları gözetlerken, iki tane zırhlı, atlı bir adamın birbirlerine zıt yönlerde dolaşarak bu bölgeyi devriye gezdiğini fark etti. Tapınak şövalyeleri olmalıydı bunlar. Yaklaşık yüz metre kadar ileride şehre giden asıl yolun girişinde ise beş kadar başka şövalye bekliyordu.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:07 pm Reply with quoteBack to top

    Patlayan alevtopları, cızırdayan şimşekler ve fokurdayan asitler... Hepsinin içinde ölen yüzlerce insan... Yarılıp şehirleri yutan yer... İnsanları, hayal etmesi bile korkunç olan işkencelerle öldüren türlü yaratıklar...

    Ensiferum yolculuğuna çıktığından beri bu kabuslar yakasını bırakmıyordu. Sarsılan araba yüzünden uyanmıştı. Dışarıdan tuhaf kargaşa sesleri geliyordu. Ensiferum ayağa kalkarken yarasının artık neredeyse tamamen iyileştiğini fark etti.

    Evinden uzaklaştığında başıboş bir şekilde gezmişti Ensiferum ve sonunda birkaç goblinin saldırısına uğramıştı. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamayan Ensiferum, geçirdiği şok içinde ancak iki goblini öldürebilmişti, ardından kaçmak zorunda kalmıştı. Ama goblinlerden birisinin oku onu midesinden vurmuştu.

    Kaçarken en sonunda yola varmaya başarmış ve orada yığılmıştı. Güneyden gelen ve Sorpigol’e giden bir kafile onu bulmuştu ve şifacıları Ensiferum’u özenle iyileştirmeye çalışmışlardı. Ensiferum yok boyunca karavanlardan birinde yatmıştı, ama görünen o ki yolculuk sona ermişti.

    Karavandan başını dışarı çıkarttığında zırhlı pek çok adamın kafiledeki insanları sorguya tuttuğunu gördü. Ellerinde kağıtlar ve kalemler vardı. Kafilenin kayıtlarını tutuyora benziyorlardı.

    “Hey sen, aşağı in! İsmini söyle.”

    Ensiferum öbür tarafa baktığında zırhlı adamlardan bir tanesinin elinde kağıtlarla yanında olduğunu gördü. Onu da sorgulamak istiyordu görünüşe göre.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:10 pm Reply with quoteBack to top

    Sorpigol... Onun tarzında yetişmiş birisi için hiç de hoş bir yer değildi burası aslında. O savaş meydanlarında çarpışmaya meyilli bir şekilde yetiştirilmişti, suç dolu bir şehirde boğazını gizlice kesecek bir bıçağa karşı tetikte olacak şekilde değil.

    Yine de Gredix Illumen Sorpigol’e yaklaşırken, savaş meydanlarını hiç de aratmayacak bir hareketlilik yaşayacağını hissediyordu. Böyle bir şehirde savaşacak adamlar asla bitmezdi.

    Dolunay gökte parlarken Gredix Sorpigol’e yaklaşıyordu. Yolu çoktan terk etmişti. Yol oldukça dolambaçlıydı ve mesafeyi uzatıyordu. Hem zaten kanundışı bir şehirde kurallara uyarak yolda yürümenin ne anlamı vardı ki?

    Sorpigol binalarının ilkine vardığında birkaç yüz metre ileride bazı at arabaları gördü Gredix. Tuhaf bir şekilde sessiz ama hızlı olmaya çalışıyor gibiydiler. Bunun dışında sokaklar tenhaydı. Bazı evlerde ışıklar yanarken, bazıları karanlığa gömülmüştü.

    Yakınlarda bir yerde bir çığlık duyuldu, ama nereden geldiği kestirilemiyordu. Bunun üzerine bazı gıcırtılar duyan Gredix, ileride gördüğü arabaların hızlandığını ve aceleyle şehre girmeye çalıştıklarını fark etti. Ve tuhafı, at arabaları yol üzerinden değil, Gredix gibi yaban araziden girmeye çalışıyordu.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Rhonin
    SeçilmiÅ? SavaÅ?çı





    Joined: Dec 27, 2004
    Posts: 478
    Location: Ankara

    PostPosted: Wed May 17, 2006 9:38 pm Reply with quoteBack to top

    Dolunayın ışığı yüzüne vururken dikkatle Sorpigol'ün yollarında yürüyordu..Boğazına dayanacak herhangi bir bıçak,seni paran için tehtit etmeleri veya biri seni boğazlamak için atıldığında bu tür şeyler kent için pek de garipsenecek şeyler değildi..Kendisini rahatsız hissediyordu ama bunca insan bunca gerizekalı kendisini korkutabilecek kadar akıllı değildi..Bazıları hariç..

    Gecenin karanlığında işlenen binlerce suçu düşündü Gredix içinden.Artık alıştığı şeylerdi bunlar ölümler,insanların hayatta kalma çabaları her şey artık normal geliyordu Gredix'e ama bu kendisinin bunları engellemeyeceği anlamına gelmiyordu..

    Gecenin sessizliğini bozan gıcırdamalar kulağına iliştiğinde etrafa baktı..Cüppesinin başlığını kafasına geçirmiş bir şekilde etrafına bakındı..Gizlenmek..Burada yaşamanın hayatta kalmanın tek yolu güç ve gizlilik..İlerideki at arabalarına baktı..Ne taşıyor olabilirlerdi ki veya gecenin bu saatinde ne yapıyorlardı..

    Kendisi gibi yoldan değil başka yerden gitmeye çalışıyorlardı ki bu gayet normaldi çünkü gecenin bu saatinde yoldan yürümek biraz saçmalıktı..Hırsızların,kiralık katillerin dolaştığı bu iğrenç kentte yoldan yürümek...Gredix kendini hazırladı.Gecenin karanlığında kaybolmayı planlıyordu ama o anda kulağına bir çığlık geldi.

    Gredix o sakin donuk bakışlarıyla bekledi ve sesin geldiği yönü hesaplamaya çalıştı..Herşeyi hatırladığından emin olduğu anda yolun karanlık kısımlarından yürüyerek çığlığın geldiği sokağa doğru yol aldı.Koşarak gitmiyordu bu kendisini tuzağa daha rahat düşmesine neden olurdu bu yüzden sadece koşar adımlarla ama bir o kadar da dikkatli bir şekilde ilerliyordu Sorpigol un lanetli sokaklarında..

    _________________
     Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yaÄ?murun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
    Back to top View user's profileSend private messageMSN MessengerICQ Number
    AZaZ3L
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Mar 20, 2006
    Posts: 117

    PostPosted: Wed May 17, 2006 10:53 pm Reply with quoteBack to top

    Juiblex,atını yavaş ve dikkatli bir şekilde ilerletiyordu.Her şey için tetikte olmalıydı..gölgelere asla güven olmazdı...

    Sokaklardan biran önce uzaklaşmak için yoğun bir istek duydu içinde,Yolculuktan sonra baya bi yorgun düşmüştü,güzel bi banyo ve uyku hatta gücü kalırsa belkide bir kadın..
    Bir an dikkatinin bozulduğunu hissetti,atının üstünde doğruldu..

    Gördüğü ilk düzgün görünümlü hana girmeye karar verdi ama atı içinde bi yer bulsa fena olmazdı...Açıkta bırakılırsa atın birkaç aileye akşam yemeği olacağının farkındaydı.....

    _________________
    http://www.travian.com.tr/?uc=tr2_22747
    Back to top View user's profileSend private message
    demarch
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Oct 07, 2005
    Posts: 63
    Location: kimsenin bulamayacaÄ?ı cennetimden

    PostPosted: Thu May 18, 2006 12:01 am Reply with quoteBack to top

    Çalıların onu sakladığının farkındaydı Celdar ama bir şekilde Sorpigol denen bu yere girmesi gerekiyordu. şövalyelerin onu görüp gereksiz sorular sorması ise hiç istemediği birşeydi. Tekrar, atlatması gereken muhafızlara baktı. Devriye gezenlerin eninde sonunda onu göremeyecekleri bir yere gideceklerini biliyordu ama esas girişte duran 5 kişi ne olacaktı? Beklemeye karar verdi Celdar, en azından şu devriyeler gidene kadar. Daha sonra tıpkı avına yaklaşan bir yılan gibi sessizce ilerlerdi . Başka bir giriş daha yok mu diye kontrol etmediğini farkettiğinde ise kendi kendine kızdı. Yine de çok zaman kaybetmişti ve o ilk binaların gölgelerine kadar süzülmek zorundaydı..
    Back to top View user's profileSend private message
    Display posts from previous:      
    Post new topicThis topic is locked: you cannot edit posts or make replies.


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.44 Saniye