Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: Shatargat
    Bugün: 0
    Dün: 0
    Toplam: 33538

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 276
    Üye: 0
    Toplam: 276

    FrpWorld.Com :: View topic - Grimburg
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     Grimburg View next topic
    View previous topic
    Post new topicReply to topic
    Author Message
    dwaxer
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: May 21, 2007
    Posts: 6687

    PostPosted: Sun Feb 10, 2008 11:58 am Reply with quoteBack to top

    .
    Grimburg

    Grimburg şehrinde özel bir gün yaşanıyordu. şehir ahalisi merkezdeki sosyete pazarında değil de, batı surlarının dibindeki hayvan pazarı denilen meydanda toplanmaya başlamıştı. Hayvan pazarının diğer adı da idam pazarıydı. Her ayın ilk gününde, surların dibindeki iki darağacında, ölüm cezasına çarptırılmış mahkumların asılması adettendi. Ama bugün ayın ilk günü değildi ve iki emektar darağacının yanına üç tane daha inşa ediliyordu. Aslında ustalar işini bitirmiş, halatların ve yağlı ilmeklerin sağlamlığını kontrol ediyorlardı.

    Aldo Zukkaban, yakışıklı yüzünü saklamak ister gibi kukuletasının gölgesine sığınmıştı ve iyice sarındığı pelerini, üzerine giydiği yada taşıdıkları hakkında ipucu vermiyordu. Başına ödül konan herkes gibi, ortalıkta görünmek yerine kıyıda köşede takılmayı tercih etmişti. Gözleri fıldır fıldır, paranoyak bir hassasiyetle kalabalığı süzüyordu. Hoşnutsuzlukla yüzünü buruşturdu, rüzgarın hafifçe yön değiştirmesi hayvan pazarının ağır kokusunu vurgulamıştı. Burayı sevmiyordu, bu şehri sevmiyordu.

    İdama daha iki saat olmasına rağmen meydan iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı bile. Dedikodulara bakılırsa kral da gelecekmiş idamı izlemeye. Hah, Thumbar Zubin’in, şehrin kuzeyindeki, kale gibi sarayından çıktığı nadir görülürdü. Fakat gelirse de muhakkak yanında bir ordu kadar adamla gelirdi ki, o zaman bu meydanda adım atacak yer kalmazdı.

    Aldo meydanda turlayan dörderli, iki grup muhafız tespit etti. Hepsi de zincirden zırh giymişler, kılıç ve kalkan kuşanmışlardı. İdam sehpalarının hemen arkasındaki surlarda ise en az sekiz okçu daima görüş alanında duruyordu. Bugün güvenlik her zamankinden sıkıydı. Genelde burada kefalet -yani rüşvet- ödeyemeyen adi suçlular asılırdı. Ama bugün asılacak olanlar farklıydı ve beşini de aynı anda idam edebilmek için marangozlar tutulmuş, hiçbir masraftan kaçınılmayarak gıcır gıcır üç darağacı daha yaptırılmıştı.

    Aldo’nun gözleri, kalabalığın içinde kendi gibi ihtiyatlı tipler olduğunu farketti. Bazıları tek tek, bazıları ikili, üçlü gruplardı. Hepsi de kukuletalı, pelerinli, muhafızlardan uzak duran gizli saklı tiplerdi. Hayır efendim, bunlar yankesici filan değildi. Aldo, hırsızlar derneğinin bir üyesi olarak, taa uzaktan bir yankesicinin kokusunu şıp diye alırdı. Kalabalığın içinde dolaşan bu kişiler, birbirlerini tanıyorlarsa bile doğrusu hiç açık etmemişlerdi. Ama belli ki idam edilecekler için gelmişlerdi, ya seyretmek için ya da...

    Aldo, bugün burada olay çıkacağını hissediyordu. Zaten zor olan görevi, bu yabancılar yüzünden iyice tehlikeye girebilirdi.

    Aldo Zukkaban, çevresindeki tiyatro seyretmeye gelmişçesine neşeli bir heyecan sergileyen kalabılığı, küçümseyerek seyretti. Burayı sevmiyordu, bu şehri, Grimburg’u sevmiyordu.
    .....................................
    Grimburg, yüzyıllar önce Sis Denizi’nin güneyindeki kıta Azaros’dan kaçan.; azılı suçlular, arananlar ve göçe zorlanan insanlar tarafından kuruldu. Başlangıçta eli silah tutup, düşmanlarını acımasızca katledebilenlerin, bilek gücüne dayalı hiyeraşisi ile yönetilen bir kasabaydı. Zaten Grimburg’un anlamı zalim kasabadır.

    Image

    İç çatışmalara, savaşlara, yakıp yıkma ve yağmalamalara rağmen Grimburg, yok olmadığı gibi, yüzyıllar boyunca yavaş yavaş gelişerek büyük bir şehir, hatta krallık oldu. Gerçi ufak bir krallık, kuzeyinde doğal bir sınır oluşturan Kara Dağlar’a kadar olan bölüm –insanların iddiasına göre- Grimburg Krallığıdır. Ancak insanlardan çok önce bu topraklarda olan madenci cüceler, yaşı belli olmayan gnomlar ve kadim zamanlardan beri ormanın efendileri olan ölümsüz elfler, insanların, bu sonradan gelip, kaşla göz arasında toprağa konma, olup bittisine, pek de hoş gözlerle bakmamaktadırlar. Yine de doğanın renkli bir cilvesi sonucu bir birine yakın düşmüş ama ilişkileri mesafeli ırklar arasında şimdiye kadar hatırı sayılır bir savaş olmadı.

    Image
    Image

    ....................................
    Kral Thumbar tahtından sessizce oflayarak doğruldu. Bugün ülkenin çeşitli yerlerinden gelen halkının şikayetlerini dinlemesi gerekiyordu ve karşısındaki ihtiyar giderek sabrını zorluyordu. Kendini tanıtıp Lokhtar' ın kuzeyinden geldiğini söyledikten sonra, sanki nefes almadan konuşmaya başlamıştı; zor geçen kışı nasıl atlattıklarını, buğday stoklarının ne kadar azaldığı, üstüne kurtların karlı dağlardan inip hayvanlara nasıl zarar verdikleri... Kral bir müddet sonra kendi icadı olan 'açıkgöz' tekniğini kullanmaya başlamıştı. Elini çenesine dayayıp gözleri adamın üstüne dikti ve dikkatle dinliyormuş gibi yaptı. Ara sırada "hımmm" ya da "demek öyle" diyerek, karşısındakini dinlediği izlenimi daha da arttırdı. Bunu gören ihtiyar daha şevkle konuşmaya başlamıştı. Kral artık zihnini oyalayacak kadar düşünecek birşey kalmayınca dikkatini tekrar karşısındakine verdi. Tanrı aşkına bu adam kaç saattir konuşuyordu?!

    " Bunlar yetmezmiş gibi yüce kralım, baharın gelmesiyle öküzlerimizi beslenmeleri için kırlara saldık, ama sonra baktık ki; öküzlerin çoğu eksik!
    Ortadan öyle şak diye kaybolmaları imkansızdı. Acaba büyü mü dedik? Ama son ikiyüzyıldır Lokhtar' da tek büyücü görülmemişti. Neyseki kolculardan biri izleri takip etmeyi akıl edip sonuna kadar gitti. Cevabımızı bulmuştuk. Çküzler hala buz tutmuş haldeki Mavidüş Gölü'nün üstünden yüreyek Güney Lokhtar' a geçmişti. Zaman kaybetmeden biz de aynısını yaptık." İhtiyar sonunda biraz soluklanmak için durup tekrar krala baktı. Kraldan devam et işareti alınca tekrar konuşmaya başladı.

    " Evet, biz de aynısını yaptık. Güney Lokhtar' a geçtik, ama sürülerimiz onlarınkiyle karışmıştı. Durumu izah ettiğimizde anlamamazlıktan gelip bunların kendi sürüleri olduğunu idda ettiler. İşte kralım bu konuda sizden acil yardım istiyoruz."

    "Peki, ama öküzlerin size mi onlara mı ait olduğunu nasıl anlayacağız? "

    "Aslında anlaması zor değil. Kuzey Lokhtar' daki öküzlerin tırnakları arasındaki açıklık güneydekilere göre daha fazladır ve güneydekilerin boynuzları kuzeydekilere göre daha büyük ve kıvrıktır."

    "En kısa zamanda sorununuz halledilecek" dedi kral bezgin bir halde ve sevinçten gözleri parlayan ihtiyarın arkadaşları olduğu insanların yanına gidişini ve kucaklaşmalarını izledi.

    Sıkıntılı bir şekilde sıradaki şikayet sahibini beklerken gelenin bir ulak olduğunu görünce şaşkınlığını gizleyemedi.

    " Kralım, idam törenine ulaşmanız için arabanız hazırlandı. "

    Tabii ya, bugün bir de gitmesi gereken bir idam töreni vardı. Kral Thumbar sarayından çıkmaktan hiç hoşlanmazdı, üstelik pazar yerinin leş gibi tezek koktuğundan emindi. Yanına biraz mendil ve birkaç şişe parfüm alması gerekiyordu.

    Hazırlıklarını yapıp sıkıntıyla arabasına doğru ilerlerken gözü koruluğa takıldı. Aklına öğretmeni Terenas geldi. Bu korulukta ders işledikleri günleri hatırladı, eski anılara dalıp gitti.

    " Terenas, sence kral olmak zor mu? Babamı bazen çok yorgun görüyorum"

    "Hiçte zor değil Thumbar, tüm yapman gereken istediğin emirleri verip, balolarda güzel leydilerle dans etmek."

    "Kulağa hoş geliyor doğrusu."

    Thumbar anılardan bugüne tanımadğı bir sesle geri döndü.

    "Efendim herşey hazır, sizi bekliyoruz."

    "Heh! Yapmam gereken tek şey emirler verip, güzel leydilerle dans etmekmiş! Ben kral olmadan ve işin aslını anlamadan önce öldüğün için şanslısın Terenas. Yoksa kafanla gövden kesin ayrı yerlerde olurdu!" diye söylendi ve arabaya binerken düşünmeden edemedi. Acaba Lokhtar' ın öküzleri dans edebilir miydi?
    ...........................
    Günün özelliğinden dolayı Tomi de genele uyup, istemeyerekte olsa kalabalığa katılmıştı. Grimburg' da altıncı günüydü, kendine sosyete pazarını mesken edinmişti. Adı üstünde sosyete pazarı; kısa zamanda karlı iş, ama bugün nerdeyse soylular ve her tabakadan halk batı surlarına, hayvan pazarına akın ediyordu. Madem öyle, ben de bu sürüye katılırım o zaman.

    Hayvan pazarına yaklaştıkça, rüzgar yönünü değiştirip kendine doğru estiği her seferde kokudan dolayı, istem dışı suratını ekşitiyordu. Lanet hayvanlar iyi çalışmışlar ! İşe başlamadan önce son kontrolleri yaptı. Çstünde son moda, asillere ait kıyafetler vardı, saçı düzgün taranmıştı ve son olarak eline doğru üfleyip nefesini kokladı. Kendi kendine " başla bakalım Tomi " deyip pazara girdi.

    Gözüne hemen kıyafetlerinden zengin oldukları belli olan bir kadın ve yanındaki küçük kız takıldı. Pazar muhafız kaynadığı için rahatça gezebiliyorlardı, fakat Tomi basit bir yankesici değildi. Adımlarını hızlandırıp başka bir tarafa bakıyormuş gibi yaparak, kadına fazla şiddetli olmayan bir şekilde tosladı. Biraz şiddetli olmuş olsa da neyseki kadını elinden tutarak düşmesini engelledi.

    " Affedin beni leydim, acelemden dolayı sizi farkedemedim ki böyle bir güzelliği görmemem pek nadir olur. "

    Kadın bu komplimandan hoşlandığı bariz bir şekilde kıkırdayarak " hiç sorun değil beyefendi" dedi. Tomi hızını yeni almaya başlamıştı hemen yanındaki küçük kızı göstererek " ve bu küçük hanımefendi de kardeşiniz olmalı" diye komplimanını devam ettirdi. Kadın bu iltifattan öyle hoşlandı ki yanaklarının kızarmaya başladığını gizleyemedi.

    "Bu küçük hanım, kızım olur. Onikisine yeni bastı."

    "Küçük hanım, emin olun ki; birkaç sene sonra delikanlılar peşinizde kuyruk olacak ! " dedi Tomi ve kızın sol yanağını okşadı ve "Adım Aedelas Magna, Grimburg' ta yeniyim. " diye kıvırdı.

    "Ben Aegwynn Drathir, ve bu küçük hanımefendi de kızım Alleria," kız eteğini biraz kaldırıp başını hafif eğerek bir revarans yaptı.

    " Çyleyse tanıştığımıza memnun oldum Leydilerim" dedi Tomi, "umarım tekrar görüşürüz." ve kadının elini tutup kibarca öptü.

    " Ve siz küçük hanım, delikanların canlarını yakmamaya özen gösterin" diyerek kızın bu sefer öbür yanağını okşadı. Dişerinin hepsini gösterecek şekilde gülümsedi ve göz kırpıp yanlarından ayrıldı.

    İyice kuytu bir yer bulduktan sonra, sırayla ganimetleri kontrol etmeye başladı. Leydi Aegwynn' den bir çift yüzük ve küçük Alleria' cıktan bir çift küpe. "Ne? Hayır küçük kız üzülüp ağlamanın bir anlamı yok. Tomi amcanın da doldurması gereken bir midesi var " diye kendi kendine söylendiktan sonra idam törenini izlemek için yavaş yavaş önlere doğru ilerledi.
    ....................................
    Hayvan pazarının, şehre uzanan dar sokaklarından birinde, yaşlı bir adam, sopasına yüklenerek büyük bir çabayla yol alırken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu. "Peh, hayvan pazarıymış. Böyle bir iftira duymadım. O kadar zavallılar ki bu iğrenç kokunun kendilerinden geldiğini kabul etmek istemiyorlar." Yaşlı adam bir an durdu ve sokağın köşesine gölge bir yere gizlendi. Bir iki sözcük mırıldandı ve elindeki peçeteyi salladıktan sonra burnuna götürdü."Imm.. Böyle daha iyi. şimdi şu delikanlıyı bulalım."

    Acımasız bir şehirde, yetim olmanız ya da kör olmanız, söylediğiniz bir şarkı yüzünden boynunuza ilmiğin geçirilmesine engel olamaz. Hele ki bu şarkının içinde, dolaylı yoldan krala hitap ediyorsanız. Gözüne koyu renk bir kumaş sarılı halde, elleri ayakları kelepçeli, idam alanına kadar sürüklendi Kan ismindeki genç adam. Çzerine tükürdüler, yiyecek ve hayvan pisliği fırlattılar. Onu çok az kişi tanırdı. Ailesi şehre geldiği gün onu doğurmuş, gözlerinden kanlar boşalan çocuğu lanetli diye sokaklara bırakmıştı.

    Fakat o, Grimburg gibi bir şehirde, şansının yardımıyla hayatta kalmayı başarmıştı.

    Tabi, şimdiye kadar.
    ..................................
    Aldo Zukkaban hızlı hızlı yürürken, gördüğü bir olay üzerine çok kıymetli zamanının bir dakikasını feda etmeye karar verdi. Asilzadeler gibi giyinmiş bir adamın yanına yaklaşarak, aniden bileğinden yakaladı. Adam yankesiciydi.

    Asilzade kılıklı yankesici; siyahlar içindeki, kukuletalı adamın bileğine yapışmasıyla, bir an şaşkın kalakaldı.

    Birkaç saniye bakışmadan sonra Aldo adamın kulağına eğilerek: “Bu şehirde yenisin galiba, derneğe kayıt olmadan iş yapanın elini keserler!” dedi. Ve adamın cevap vermesine fırsat tanımadan yoluna devam etti. Garnizona gidiyordu, hızlı hızlı yürüdü.

    2.Garnizon, batı surlarının güney kısmındaydı. İdam pazarına yakın olduğu için infaz edilecekler, bir gün önceden buraya transfer edilirdi. Grimburg şehrinin asıl zindanları ise kralın sarayının altındaydı. Zaten orası saraydan çok kaleye benzediği için geceleri acıyla inleyen yada işkence altındaki mahkumların çığlıkları yadırganmıyordu.

    Garnizonun gözaltı koğuşu, yer altında rutubetli bir koridor ve koridorun iki yanında sıralanmış dörder adet demir parmaklıklı bölmeden oluşuyordu. Bölmelerin arasında duvar vardı ama koridora bakan taraf tamamen demir parmaklık olduğu için mahkumlar birbirlerini rahatça işitebiliyorlar, karşılarına denk gelen hücreleri görebiliyorlardı.

    şimdi koridorun sonundaki karşılıklı iki hücrede, birbirine bağırıp duran, küçük boylu iki adam vardı.

    “Salak bücür! Hep senin yüzünden geldi, bunlar başımıza!” diye bağırdı cüce ırkından olan adam. Tordek Ungart, cüce ırkının bütün temel özelliklerine sahipti. Bir insan çocuğu kadar boyu olmasına rağmen, barikat gibi geniş gövdesi, sağlam kasları, göbeğine kadar kızıl sakalı ve çakmak çakmak gözleriyle oldukça tehlikeli gözüküyordu. Asabiydi, önce vurup sonra konuşmayı tercih eden bir yapısı vardı. Gülmediği zamanlarda sinirli gözükürdü. Baltası ve zırhı alınmış, bilekleri kalın bir zincir ile bağlanıp, büyük bir kilitle tutturulmuştu. Çküz gibi kuvvetli olmasına ve şiddetli öfkenin motivasyonuna rağmen zincirleri koparamadı. Mosmor olmuştu.

    “Çylemiii? Neden benim suçum oluyormuş bakayım?” diye yüksek ses tonuyla cevap verdi, gnom ırkından olan adam. Fonkin Ningel, gnom ırkının bir özelliği olarak Tordek’ten de kısaydı, üstelik ince yapısı yüzünden onu arkadan gören kesinlikle çocuk zannediyordu. Ama yüzündeki, yüzyirmi yaşın olgun çizgileri ve patlıcan iriliğindeki burnu çocuk olmadığının ispatıydı. İllüzyonist ve kimyacıydı, ayrıca mekanik bilimine de yatkındı. Esprili ve şakacı bir yapısı vardı ama birazdan asılacağı için şu anda pek havasında değildi.

    “Bu uyuz şehire gelmek senin fikrin değil miydi?” diye bağırdı Tordek.

    “Ulan krala küfür eden ben miydim?”

    “Bi kere ben krala değil, muhafıza söylediydim o kelimeyi.”

    “’Senin kralının da, senin de...’ şeklinde kurduğun cümleyi mi diyorsun? Onu, muhafız seni, kral adına tutuklamak istediğinde söylemiştin. Ama daha öncesinde, kral adına ayak bastı vergisi istediler diye ‘kralın şeyimi yesin’ demiştin, yanlış hatırlamıyorsam. Bide...”

    “Neyse, olan oldu. Böyle ölümü mü bekliycez burda. Hazır muhafızlar da ortada yokken, senin şu gözbağcı numaralarından yap da çıkalım buradan! şu kelepçeleri de çözüver bi zahmet, o kralın köpeklerini benzeteyim biraz.”

    Fonkin, “Oldu canım, emrin olur.” diyerek, parmaklıkların arasından sıyrılıp hücresinden çıktı. Bunu gören Tordek keyifli bir kahkaha attı. Aslında bu parmaklıkların arası, Fonkin’in minik bünyesine göre oldukça genişti. Ancak muhafızlar onları buraya getirirken, rahat durmayan Tordek ile ilgilenmekten bunu farketmemişti. Çstelik usta bir illüzyonist olan Fonkin kıyafetini şişirerek ve ışığı, gölgeyi kullanarak, askerlere, kendini olduğundan iri göstermeyi başarmıştı.

    “Durun!” dedi yaşlı bir ses, “bunu yapmak istediğinizden emin misiniz?” Fonkin sesin sahibinin çapraz hücredeki uzun beyaz sakallı bir ihtiyar olduğunu gördü.

    “Konuşan da kim?” diye sordu Tordek sabırsızlıkla.

    “Büyücü tipli bir bunak,” dedi Fonkin. Yaşlı adama “neden, kaçmayıp kendimizi mi astıralım?” diye sordu.

    “Bakın benim kaçışım ayarlandı bile, olay çıkarıp işimi bozmayın.”

    “Hadi yaaa?”

    “Ne diyo bunak herif? Yahu bırak gevezeliği de benim kapının kilidini aç!” dedi Tordek. Koca kafasını parmaklıkların arasına sığdırarak, diğerlerini görmeye çalışıyordu.

    “Sizi geride bırakmam, merak etmeyin hep beraber kaçacağız” dedi yaşlı adam.

    Başka bir hücreden ahenkli bir erkek sesi duyuldu: “Benim halkımdan da, beni kurtarmak için gelenler olmuştur. Bir Elfin insanların elinden, üstelik törenle asılması, halkım tarafından kabul edilemez. Böyle bir cüretkarlığın sonucu savaş olacaktır.”

    “Kim o, kimmiş, elf mi dedi?”

    “Evet, zarif duruşu, güzel sesi ve sivri kulaklarına bakılırsa, bu bir elf.”

    “En güzeli benim planım” dedi ihtiyar adam, “böylece savaş da çıkmaz. Sabırlı olun, adamlarım kurtaracak hepimizi!”

    Tam bu sırada koridorun ucundaki kapıdan açılan kilitlerin sesi geldi. Fonkin derhal hücresine geri döndü. İçeriye bir sürü muhafız girdi ve başlarındaki adam konuştu: “Asılma zamanı! Hah hah ha!”
    .................................
    Kral, arabasında sıkıntı içinde yol alıyor, zaten sıcak olan bugünde neden dışarı çıkmak zorunda olduğunu düşünüyordu. O olmadan da idam töreni gayet iyi olabilirdi. Havada sallanıp yüzleri morarak, dilleri ağızlarından fırlamış insanları görmek ilgisini çekmezdi; üstelik sıcak ve kokulu bir ortamda olanları hiç. Arabada oluşan pis kokudan pazara geldiğini anladı, zaten bir kaç saniye içinde durdular. Dışarı adımını atar atmaz alkış ve tezahürat sesleri boşluğu doldurdu. Kral hizmetkarlara bir işaret yaptı ve yiyecek dolu sepetler halka doğru savruldu ve sonra çavuşa dönüp sordu "Hazırlıklar tamam mı? " Çavuş evet anlamında başıyla onaylayınca Kral " hemen biterilim bu işi de bir an evvel saraya döneyim" dedi. Kanunları kendisi koymamıştı, bilmem kaç yüzyıl önceki atasının marifetiydi bunlar hep ve o zaman beri adet olmuştu Grimburg' ta. Manyağın biri sallanarak ölen insanlar görmek istedi diye şu çektiğim eziyete bak!

    "Askerler çabuk olsalar iyi olur, ne bekletmeye ne bekletilmeye tahammülüm yok!"
    ...................................
    “Bugünkü idamlar, bardağı taşıran son damla olabilir, sevgili kraliçem!” dedi, Kral’ın bütçe ve ticaretten sorumlu yardımcısı Archibald Matierlis. Kraliçe Rosanne Maria Zubin ile yaptığı bu gayriresmi toplantıda, Kral’ın baş danışmanı, astroloji uzmanı, büyücü kahin Thoxilius Korbon’un da bulunması, biraz moralini bozmuştu. Tabii ki kraliçe ile başbaşa görüşmek gibi bir riske girmesi söz konusu olamazdı ama bu pis büyücünün entrikaları, sözleri çarpıtıp, kehanetlerle süsleyip, insanın kuyusunu kazması, her zaman mümkündü.

    Nitekim: “Yani, Kral’a saygısızlığın cezası, ölüm olmamalı mı sizce?” diye araya girdi Thoxilius.

    “Kral’a saygım sonsuzdur!” dedi Archibald. Geride, hafif kamburu çıkmış, ince uzun bir yılan gibi duran Thoxilius’a bakarken, gözlerindeki hiddeti gizleyememişti. Pislik, nasıl da çarpıtıyordu söylediklerini. Tekrar kraliçeye dönerek: “Ancak, Kara Dağlar’ın ardındaki memleketler ile ticaretimizin kesilmesi, hatta savaş tehlikesi mevcut! Bugün asılanlar arasında, bir cüce, bir gnom ve üstelik bir de elf var” sayın hazretleri.

    “Gnom mu? O da nedir?” dedi kraliçe. Siyah saçlı, yeşil gözlü güzel bir kadındı ve anlayamadığı bir şey duyduğunda gözleri kırpışır, zarif alnında bir, iki çizgi olur, bu da güzelliğine değişik bir boyut katardı.

    Archibald, konunun birden sapmasına sinirlendiyse de, bu sefer belli etmedi. “Gnomlar, tıpkı cüceler gibi kısa boylu ama ince, değişik bir ırktır. Ve yine tıpkı cüceler gibi dağların içinde yaşarlar ve uzun ömürlüdürler. Kendilerini göstermeyi pek sevmedikleri için bulunmaları güçtür. Neşeli, ve pek şakacıdırlar. En çok da cüceler ile alışverişte bulunurlar, belki iki ırkın da taş, maden işçiliği ve kuyumculuk konusunda usta olmasından, belki de boylarının birbirlerine yakın olmasından. Hah hah.”

    “Aaa, keşke görseydim ayol, merak ettim şimdi!”

    Birden Archibald’ın gözlerinde bir kurnazlık kıvılcımı parladı. “Henüz geç değil efendim! Hemen yola çıkarsak idamdan önce yetişebiliriz. Hatta ben hemen bir ulak yollayayım, kraliçenin geldiğini haber alan kral hazretleri, muhakkak bekliyecektir sizi.” Thoxilius’a kaçamak bakış attı. Kahinin bu plana itiraz edeceğini düşünmüştü ama Thoxilius’un sesi çıkmadı.

    “Ay, bilmem ki,” dedi Kraliçe.

    Tam bu sırada “Anne, anne!” diye bağırarak Prenses Alara girdi. “Ay toplantı mı yapıyordunuz?” diyerek durdu. 18 yaşında, cıvıl cıvıl bir kızdı. Kumral saçları dışında, güzellikte annesine çekmişti.

    “Kızım gnom görmek istermisin?” dedi Kraliçe Rosanne.

    “Gnom mu? Evet, evet isterim!”

    “Tamam o zaman gidiyoruz!” dedi Kraliçe, ayağa kalkarak. “Acele edelim! Siz geliyor musunuz Thoxilius?”

    “Elbette, elbette majesteleri!” dedi büyücü. Yürürken yerlere sürünen cübbesiyle taş zemin üzerinde kayıyormuş gibiydi.

    Archibald, derhal Kral’a, Kraliçe’nin idamı izlemeye geldiğini haber vermesi için bir ulak gönderdi. En hızlı atı almalıydı ve uçarak gitmeliydi ulak. Sonrada Kraliçe’nin arabasının hazırlanması talimatını verdi: Çabuk, çabuk, çabuk... Bu aptalca, Grimburg’un sonunu hazırlayacak idamı, bu saatten sonra durdurmak mümkün olabilir miydi?
    ........................
    Tomi şaşkınlığını üzerinden atıp, bileğini ovuşturarak söylendi "Kırsaydı bir de! İki kişi çarptım topu topu; bir tam bir yarım hatta! Tamam bugünden öncekilerle oniki ediyor, ama kim sayıyor ki?" Lonca'nın yerini öğrenip gitmeye karar vermişti ki; kargaşadan ve yükselen tezahüratlardan dolayı bu fikrini erteledi. Kral pazara teşrif etmişti sonunda. Hizmetkarların yiyecek dolu sepetleri savurmasıyla kargaşa daha da katlandı. Zenginler yavaş yavaş kaçışırken alt tabakadan olanlar birbirini çiğnemeye başladı; daha fazla yiyecek için kadınlar çamurla karışık tezek içinde yuvarlanıyor, erkekler birbileriyle boğuşuyor, çocuklar ağlıyordu. Herkes tatmin olana kadar karışıklık devam etti.

    Tomi de şansına bir somun ve koca bir salam yakalamıştı; ikisini ısıra ısıra yoluna devam etti. Kral cömertmiş. Etrafına bakınıp "Kimden öğrenebilirim acaba" diye düşündü. Pazardaki kargaşada meslektaşlarına ulaşmak uzun sürebilirdi, lonca'yı bulması gerekiyordu. Neyseki gözüne köşede dilenen yaşlı kadın takıldı; adresi bilebilirdi. Saçları iyice beyazlamış, yüzü kurumuş,gözleri kapalı ve kalan son bir kaç dişi de iyice sararmıştı, Tomi " Bu şey canlı mı? " diye düşünmeden edemedi.

    " Yaşlı kadın, biraz yardımına ihtiyacım var. "

    " Fakire bir sadaka. "

    " Yaşlı kadın... "

    " Fakire bir sadaka. "

    " Hey eski ayakkabı, Hırsızlar Loncası' nı bulmam gerek, biliyorsan yerini söyle! "

    " Fakire beş altın ya da başkasından öğrenirsin. "

    " Nasıl? "

    " Fakire beş altın ya da başının çaresine bak. "

    " Seni pörsümüş soyguncu müsvettesi, seni... "

    " Fakire on altın. Ya ver ya da sövmeyi bırakıp başkasından öğren, yoksa sana giderek pahalıya patlar. "

    " Acelem olmasa sana gösteriridim! Al paranı, ötmeye başla! "

    " Sihirli kelimeyi unuttun. "

    Tomi bir an sinirden patlayacağını düşünsede kendini kontrol edebilmeyi başardı.

    "Lütfen!"

    "Beyaz Midilli sokağı, sondan üçüncü bina. Mavi renkli olan."

    Tomi uzaklaşırken tekrar aynı cümleyi duydu "Fakire bir sadaka." Sanırım bu sefer beni kastediyor.

    Neyseki zorlanmadan buldu binayı, şimdi tek sorun içeri girmekti; kapıya yavaşça iki kere vurdu.

    "Kimsin? Ne istiyorsun? "

    Tomi'nin akıllı bir cevap vermesi gerliyordu, neyseki daha önceden deneyimi vardı.

    "Geceleri başkaların konutlarında, gündüzleri başkaların ceplerinde hakkını arayan basit biri."

    "Demek bizdensin, bekle."

    Kapı açıldı, Tomi' nin karşısında orta boylu, karga burunlu başı hafif kelleşmeye başlamış bir adam vardı.


    "şehirde yeniyim, kaydımı yaptırmaya geldim."

    "Adresimizi nereden öğrendin?"

    "Birkaç sokak aşağıda dilenci bir yaşlı kadından."

    "Hahahha! Bizim Miranda. Söyle bakalım ne kadar çarpıldın?

    "On altın."

    "Vaay, normalden çok fazla. Anlaşılan ihtiyarı çok kızdırmışsın."

    "Biraz işte."

    "Neyse, buralarda hırsızlardan başka birkaç kişi bilir burayı, içlerinden biride Miranda."

    "Evet, artık burdayım ve biran evvel kaydımı yaptırmam gerek."

    "Aferin, genelde kayıtsız çalışmak pek akıllıca değil. Ee tek elle hırsızlık yapmak, nasıl desem; pek kolay olmasa gerek."

    "Aklımın ucundan bile geçmedi." diye kıvırdı Tomi ve hala sızlayan bileğine bakıp yutkundu.

    "Hemen şu sağdaki odada kaydını yaptırabilirsin."

    "Teşekkürler."

    Tomi kapıyı açıp odaya girdiğinde "burası loncaya ait bilgilerin depolandığı yer olmalı" diye düşündü, ama odanın birinci katta ve bu kadar kolay bulunması ihtimalini düşününce bu fikirden vazgeçti. Odanın ucunda masasında oturmuş ufak tefek bir adam vardı. Adama yaklaştıkça şaşırmaya başladı; burnunun üstünde gözlerinin önüne yerleştirilmiş camdan yapılmış yuvarlak iki şey vardı. Nedense bu şeyler adamın gözlerini olduğun kat kat büyük gösteriyordu ve bu komikti.

    " İyi günler. Kaydımı yaptırmak istiyorum "

    " Ad soyad? "

    " Tomi Rawenclaw "

    " Baba adı? "

    " Hiç bi fikrim yok açıkcası, "

    " Baba adı hiç bi fikrim yok, evet kayıt ücreti olarak beş altın rica edeyim. "

    " Ne?! "

    "Amme hizmeti yapmıyoruz burada, beş altın lütfen. "

    " Yalnız üstümde hiç param kalmadı, çalıntı mal bozdurabilir miyim "

    " Normal değerin üçte biri "

    " Çüşşş! "

    " Bu şehirde çaldığın malı burada satmamızı beklemiyosun heralde; nakliye, satın alacak kişiyi bulmak ve diğer hizmetleri düşünce kalan bu. "

    " Bana kalacak bir yer de lazım. "

    " Grimburg' ta çok güzel hanlar var. "

    " Param yok dedim ya! "

    " Varoşlarda uyuyacak yerler vardır sanırım. "

    " Hadi ama! Burada kalamaz mıyım? Eminim yukarılarda konaklamak için odalarınız vardır. "

    " Diğer şehirlerin loncalarından gelen konuklarımız için sadece. "

    "Ben de başka şehirden geldim sayılırım! "

    " Maalesef, az önce Grimburg' un resmi, kayıtlı hırsızlarından biri oldun. "

    " Burada konaklamamın bir yolu olmalı? "

    " İki altın. "

    " Haa? "

    " Günlük iki altın. Az öncede dediğim gibi amme hizmeti yapmıyoruz. "

    Tomi dişlerini sıkmaktan kırılacağını hissetti, "tamam bunları bozdurun ve harcamaları kesin, " bugünün hasılatını istemeyerekte olsa adamın avuçlarına bıraktı.

    " Paranızın üstü gelecek hafta salı günü elinize ulaşır. Odanız üçüncü katta soldan ikinci kapı. "

    " Ee anahtar? "

    " Pardon? Hırsızların cirit attığı bir binada kapınızı kilitlemeyi mi düşünüyorsunuz "

    " Sadece şaka yaptım " dedi Tomi gülümsemeye çalışarak, bir anlık dalgınlığına gelmişti.

    Yukarı çıkarken elleri boşalmış ceplerinde kendi kendine söyleniyordu. "Bu şehre alışmakta hiç zorluk çekmeyeceğim, zira işin gidişatına bakılırsa halkın çoğu zaten hırsız! "
    .........................
    Gözleri kapalı adam, idam [yada öncelikle işkence] edileceği alana çıkartıldı. Kalabalıktan inanılmaz bir tezahürat yükseldi. Cellat Bora, yada halkın tanıdığı ismiyle Karınyaran elleri havada, yüzünde maskesi, merdivenleri çıktı. O gözükünce büyük bir haykırış patlayıverdi. Cellat, bir elini indirerek diğeriyle sessiz olun işareti yaptı. Bu adam sahnedeyken, kraldan daha etkili bir şekilde halkı susturabilirdi. "İdam, birazdan başlayacak. Ona kadar sessiz olun. Yüce kralımız, buraya gelene kadar kimsenin kellesi uçurulamaz !"

    "Tanrım..." diyordu içinden Kan. "Tanrım bana yardım et. Senin yolundan hiç şaşmadım Tanrım. Henüz hazır değilim. Lütfen bana yardım et." Ne acıdır ki cellat, adamın ettiği duanın son kısmına kulak misafiri oldu. Halka haykırdı. Kafir p.ç, kellesinden olcaanı anlayunca duaya başladı. Senin tanrını ... ulan ben. Cellat bunları söylerken dizini, diz çökmüş adamın çenesine geçirdi. Halk arasından büyük bir tezahürat koptu. Bir kaç kişi ellerindeki yiyecekleri adama fırlattılar.

    "Taam taam susun. Kral gelene kadar belki kelle alamam ama biraz işkencenin kimseye zararı olmaz." dedi Karınyaran ve lakabını almasına yol açan muameleyi yapmak üzere yere yıkılmış adamın üzerine yürüdü. Bu sırada kolunun arkasından uzanan bir zincir ve zincirin ucuna bağlı kanca, gaza gelmiş halkı çılgına çevirmeye yetti.
    ...............................
    Aramil Liadon, idam pazarının hezeyan mertebesinde heyecan içinde olan kalabalığı arasından, insanlara çarpmaktan umutsuzca sakınarak yürürken, kukuletasını çekiştirerek, elf olduğunu belli eden kulaklarını ve gözlerini gizlemeye çalıştı. Ancak insanlar, idam platformu üzerindeki, celladın kör mahkuma uyguladığı işkence oyununu seyretmeye o kadar dalmıştı ki, onu fark edecek durumda değildiler. Nöbetçi muhafızlar bile, kör ozanın hırpalanmasını seyredip, gaddar kahkahalar atıyordu.

    Aramil, kendi gibi kukuletası ve pelerinini örtünmüş başka bir elf olan Soveliss Amakiir’in yanına geldi. “Hala bunun olacağına inanamıyorum. Laucian’ı idam edecekler mi gerçekten?”

    “Etrafına bir baksana kardeşim, bu yaratıkların kör bir gence yapılan işkenceyi seyrederken, yaşadığı heyecanı, zevki görmüyor musun?” dedi Soveliss. Gözlerinde alışılmadık şekilde hiddet vardı.

    “Bunun iki halk arasında bir savaşa sebebiyet vereceğini akıl edemiyorlar mı?” dedi Aramil. Pelerinini düzeltti. Soveliss gibi o da pelerinin altında yay ve oklarını saklamıştı, bir de kısa kılıç.

    “Evet sevgili Aramil, görünüşe göre kana susamış bu insanlar, savaşın dehşetinden sapkın bir zevk duyacaklar. Ama eğer Laucian Nailo bu savaşta ilk ölen olacaksa, büyük ihtimalle ikinci ölen elf ben olacağım. Çünkü Laucian idam edildiği anda, benim okum da insanların başı olan Zubin denilen Kral’ı vuracak!”

    İki adam da geriye dönüp, ötedeki Kral Zubin’e baktılar. Kral geçici olarak inşa edilmiş tribünün üzerindeki tahtında oturuyor, zevkle idam platformundaki gösteriyi seyrediyordu.
    .....................
    Kral, Karınyaran'ı ayakta alkışlıyordu. Yapılan işkence onu fazlasıyla tatmin etmişti. Ancak sıcak ve iğrenç kokudan tiksinmiş, ve sırada daha pek çok idam olduğu için sabırsızlanmıştı. "Göz bandını çıkar şunun da gözlerini görelim." diye emir verdi cellata. Bora, çıplak ve kıllı göbeğini kaşıyarak sırıttı. Yere tükürdü ve karnının yarısı açılmış adamın üzerine yürüdü. Ellerini göz bandına uzattığı anda acıyla kıvranmakta olan adam dişlerinin arasından fısıldadı. "Yerinde olsam bunu yapmazdım." Cellat bir an şüphe etti. Krala dönüp baktı. Kral elini "hadi hadi" dercesine salladı.

    "Kralım, kralım." Yaşlı bir adam krala haykırdı. Elinde bir mendil vardı ve kötü kokuyu uzaklaştırmak için yüzünde tutuyordu. Kral sorgularcasına baktı adama. Aralarında uzun bir mesafe vardı. "Majesteleri, bu adamın suçunu öğrenmek istiyorum." Herkes şaşkınlıkla adama yöneltti bakışlarını. Yasalara göre halktan herhangi birisinin krala bu şekilde soru sorması serbestti ama yüzyıllardır hiç kimse, kralı bu şekilde sorguya çekmemişti.

    Kral, kendinden gayet emin bir şekilde ayağa kalktı. Fısıldaşmaları susturdu ve yaşlı adamın yüzüne bakarak konuştu. "Bu adam, halka açık bir alanda bir şiir okudu."

    Bir şiir mi? Lanet olsun, diye geçirdi içinden yaşlı adam. Keşke suçu bu kadar büyük olmasaydı.

    Bir anda pazar alanındaki halk çılgına döndü. Nefret sözcükleri haykırıldı işkence edilmiş adama. Hatta birkaç kişi, korumaları aşarak kendi elleriyle Kan'ı boğmaya kalktılar. Cellatın hırlayan yüzünü görünce bir iki adım geri attılar.

    "şiir okumayı bırakın, uyaklı iki cümle kurmak bile Grimburg şehrinde ölüme sebebiyet verir. şimdi, başka herhangi bir sorunuz yoksa, yapacak daha çok iş var yaşlı adam."

    Yaşlı adam geri çekilerek kalabalığın arasına karıştı. Bu olayı kendi yöntemleriyle halletmesi gerekiyordu.

    Cellat Bora, "Çldür ! Çldür ! Çldür !" sesleri arasında, kraldan son bir onay alarak, baltasını, haykıran adamın kafasına indirdi. Tek bir hamlede kelleyi vücuttan ayırdı. Tüm bu yaşananlar arasında, gözbandını çıkartmayı unutmuştu.
    ......................
    Aldo Zukkaban, sur boyunca -mahkumların idam pazarına götüreleceği en kestirme yoldan- hızlı hızlı yürüyerek, neredeyse 2.Garnizona varmıştı. Artık garnizonun kapısını ve önündeki nöbetçileri görüyordu. Birden, kırık dökük, iki katlı bir eve yanaştı. Kapıyı çaldı, önce üç kez, sonra iki ve üç kez daha. Bu arada 2.katın penceresinde birini görür gibi oldu. Kapı açıldı ve Aldo, gölge gibi süzüldü içeriye.

    “Nerde kaldın?” dedi, kapıyı açan kadın. Charlotte Maxim, sözde fahişelik yapan, aslında müşterilerini ilaçla uyutup soyan güzel hırsızlardandı. Adam uyandığında, eğer soyulmayı hazmedemeyip kadının peşine düşerse, bulsa bile hırsızlar loncasının koruması altındaki birine bulaştığına bin pişman olurdu. Çstelik güzel kadın kendini rahatça koruyabilecek kadar hançer kullanmasını da biliyordu. Ama nadiren, Charlotte de adamdan hoşlanırsa, aldığı paranın hakkını fazlasıyla verirdi.

    Aldo kadına aldırmayarak üst kata çıktı. Sokağa bakan bu büyük oda, oldukça kalabalıktı. Hepsi de üniforma gibi beyaz gömlek, deri yelek, yeşil pantalon ve yeşil pelerin giymişlerdi. Çç pencerenin de başında ikişer adet kadın savaşçı, ellerinde çifter çifter arbaletler kurulmuş, hazır bekliyorlardı. Ortada duran, yedi erkek savaşçının ise kılıçları ve ufak kalkanları vardı. Ve bir de liderleri olduğu belli olan kadın. Zarif, ince kılıcı, kadife şapkasından taşan temiz kumral saçları vardı. Bakışları etkileyici, hareket ve tavırları o elbisenin altında sağlam kasları olduğunu belli eder nitelikteydi.

    Naome Exidion, Işık Savaşçıları örgütünün teğmenlerinden biriydi ve bugün buraya idama mahkum olmuş amcası Theodor Exidion’u kurtarmaya gelmişti.

    “Bu kadar mısınız? 14 kişi” dedi Aldo, biraz sıkıntılı.

    “Evet,” dedi Naome.

    “Muhafızlar zırhlı olacak.”

    “Sen kafanı bunlara yorma Aldo. Sen dönüş yoluyla, gizli geçitlerle ilgilen. Kaçış yolunda bir aksilik çıkmasın da.”

    “Merak etme herşey ayarlandı. Bu evin bodrumundaki kapıdan, kanalizasyon tünellerine geçeceğiz. Arkamızdan da geçidi çökerteceğiz tabii. Ancak şimdi ödemeyi görmem lazım.”

    “Peşinatını aldın ya! Gerisini şehirden çıktığımızda alacaksın!”

    “Biliyorum sadece görmek istiyorum, emin olmak için.”

    Güzel savaşçı çakmak çakmak parlayan gözlerini Aldo’dan ayırmadan, gizli cebinden bir taş çıkardı ve yakışıklı hırsıza uzattı. Sağ eli, her an kötü bir süprize hazır olacak şekilde kılıcının kabzasındaydı.

    Aldo taşı hemen inceledi. Oldukça büyük ve değerli bir elmastı bu. Bir an şeytanlar Aldo’nun kulağına birşeyler fısıldadıysa da, genç adam onları dinlemedi. “Tamam,” dedi ikna olarak ve taşı Naome’ye geri verdi.

    “Vakit geldi!” dedi, pencere kenarında pusuya yatmış okçulardan biri. “Çıkıyorlar!”
    ........................
    Cıvık İstiridye Hanı, liman caddesinin göbeğindeydi, öyle ki rıhtıma yanaşan gemiler, sokağa bakan pencerelerden rahatça görünebiliyordu. Azmış, gözü dönmüş denizcileri kendine çekmek için, oldukça iyi bir yer tutmuştu yani. Liman bölgesinde en iyi para kazanan hanlardan biriydi.

    Hancı “baba” Harpo, yirmi seneden beri hanını, sinsi gözlerden, aç ellerden korumuş, aslında iyi yürekli biri olmasına rağmen, kendini ve ekmek teknesini korumak için gerektiği zaman acımasız olmayı bilmişti. Bugün de her zaman olduğu gibi işinin başındaydı. Ama barı rekor derecede boştu, bomboştu yani. Bütün müşteriler, yosmalar, hırlılar, hırsızlar idam pazarına gitmişti, hatta korumaları Botto ile Gans bile! Salak herifler, bir de fedai olacaklar, tam da soyulmaya müsait bir günde hanı korumasız bırakıp gitmişlerdi. Çivili kalın sopasının, tezgahın altındaki her zamanki yerinde olup olmadığını kontrol eden Harpo, bomboş salondan geçerek kapının önüne çıktı. Aslında pek nadiren olan bu tenhalık, ona alışık olmadığı bir huzur vermişti, bunu kendine itiraf etmekten korksa bile.

    Birden gemiler tarafından gelen potansiyel bir müşteri gördü. Sırtında çantası, şapşal şapşal etrafına bakınan, sarışın, güzel yüzlü bir delikanlıydı. Harpo, belli ki yabancı olan genç adamın, liman meydanı bu kadar boş olmasaydı, çoktan çarpılacağını düşündü. “Buyrun! Buyrun beyim, en kaliteli ve en ucuzu burası!” diye bağırarak, adamın dikkatini hana çekti. Bu şapşalın biraz yönlendirilmesi gerekiyordu.

    Genç adam gülümseyerek hancıyı takip etti. “Burası çok sakin bir yermiş” dedi.

    “Ohhoo, siz idam gününe denk geldiniz, yoksa iğne atsan yere düşmez buralarda.”

    “İdam mı?”

    “Yabancı olduğun pek belli, güneyden, Azaros’tan mı geliyorsun? Bira mı, şarap mı içersin?”

    “şarap olsun. Evet Azaros’tan geliyorum, off deniz yolculuğu berbat bir şey.”

    “Buyur bakalım şarabını, ben hancı Harpo, baba da derler bana. Hoşgeldin o zaman Azaroslu!”

    “Sağol Harpo! Ben de Lorenzo Exidion, memnun oldum.” dedi genç adam ve çantasını yandaki tabureye yerleştirirken, üstteki örtü hafifçe kayarak mandoline benzer bir çalgı gözüktü.

    Harpo birden ciddileşerek, “müzik aleti mi o? Yoksa sen de diyar diyar dolaşıp, insanlara şarkı söyleyip, masal anlatan ozanlardan biri misin?”

    “Evet dostum, çalgı çalar, müzik yaparım, kafiye düzer, şiir yazarım, dünyayı dolaşır, diyar diyar gezerim.” Lorenzo çalgısını çıkarıp tıngırdatmaya başladı. şevke gelmişti. “Azaros’tan çıktım yola, ne dinlenme ne de mola, lay lay lom...”

    “Hoop, hoop, hooop! Kes!” diye müdahale etti Harpo. “Deli misin? Çabuk kaldır onu ortadan!”

    Lorenzo bozulmuştu. Çalgıyı kaldırırken, “sesimi mi beğenmedin?” diye sordu.

    “Bak delikanlı biliyorum burada yenisin ama hiç kimse sana Grimburg da şiir söylemenin, hatta kafiyeli konuşmanın yasak olduğunu ve cezasının ölüm olduğunu söylemedi mi?”

    “Herhalde şaka ediyorsun, benimle dalga geçiyorsun!”

    “şaka değil, hem de hiç değil. Hatta bu saatlerde bazıları, idam ediliyor şiir yazdı, okudu diye!”

    “Deliliktir bu ama, şiir yazan adama, takdir yerine idama...”

    “şşşşşşşşştt! Bu kelimelerin, seni anında ipe götürür yada cellada. şanslısın ki bana rastladın da, başkası olsa, üç kuruş ödül için hemen ispiyon ederdi seni. Tavsiyemi dinle kapa çeneni, hakim ol kendine ve diline!”

    Genç şairin morali bozulmuştu ve hala şüpheyle bakıyordu hancıya.

    “Hikayelerini anlatmak için yanlış yeri seçtin dostum” dedi Harpo, “umarım geri dönecek kadar paran vardır. Bir tavsiye daha: Buralarda yankesici, hırsız boldur. Dikkat et de çarptırma kendini.”

    “Ben aslında babamın son vasiyeti üzerine, büyük amcamı bulmaya geldim buraya, Theodor Exidion’u.”

    “Theodor Exidion mu? Hımm, bu isim hiç de yabancı gelmedi bana, tanımıyorum ama yakın zamanda bi yerden duydum sanki.”
    ..............................
    Grimburg’un eşkiya soylu Kral’ı Thumbar Zubin, kendisi için hazırlanan platformda idam öncesi işkenceyi seyrederken; bir yandan da, bu güruhun ortasına gelmekle riske girip girmediğini düşündü. şüphe suratını ekşitti ve buruşturdu. Neredeyse midesinde bir yanma hissedecekti ki; geçici tribünün etrafına dizilmiş zırhlı askerler, surlardaki okçular ve sağa sola dağılmış muhafız devriyelerine tekrar göz gezdirdiğinde içi rahatladı. Bu sıkı güvenlikte kimse yanına yaklaşamazdı bile. şu kendilerine “Işık Savaşçıları” diyen örgüt piyasaya çıktığından beri Kral da hafif -ama gittikçe artan- paranoya belirtileri vardı.

    Birden bir atlı yıldırım gibi geldi kalabalık meydana. Kral’ın bulunduğu yere yanaşırken “çekilin, çekilin!” diye bağırmıştı. Thumbar’ın ödü patladı, korkudan kalbi küt küt attı. Bir an bir suikast girişimi olduğu gelmişti aklına ama gelen bir haberciydi. Haberci attan düşer gibi indi ve koşarak kendini Kral’ın önüne diz üstü attı. Sanki at ona binmiş gibi nefes nefeseydi. Bir an boş bulunup korkmuşluğunu belli etmemiş olan Kral Zubin, gözlerini haberciye dikerek mırıltılar halinde küfür etti. “Konuş!” dedi sonunda.

    “Majesteleri Sayın Kralım! Sevgili Eşiniz Kraliçe Hazretleri, Kızınız ve Bakanlarınızla birlikte idamı izlemek üzere yola çıktılar efendim!” dedi ulak.

    Kral, mırıldanmaya devam ederek, eliyle ulağa çekilebilirsin işareti verdi. Suratı asılmıştı.
    ...........................
    .
    Back to top View user's profileSend private message
    Display posts from previous:      
    Post new topicReply to topic


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.56 Saniye