Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: MarinaTrac
    Bugün: 14
    Dün: 46
    Toplam: 84660

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 1819
    Üye: 0
    Toplam: 1819

    FrpWorld.Com :: View topic - New York Günlükleri
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     New York Günlükleri View next topic
    View previous topic
    Post new topicReply to topic
    Author Message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Sun May 02, 2010 9:14 pm Reply with quoteBack to top

    Manhattan'ın En Kuytu Meydanı Washington Meydanı...

    şimdi arkadaşlar kuytu kelimesi de tabii tuhaf bir kelime... Çst Manhattan turistlerin neredeyse hiç uğramadığı bir yer olduğu için belki kuytu sayılabilir. Ama klasik New York'u düşünürsek, yani şehrin merkez bölgelerini. Sanırım Washnington Meydanı en kuytu meydan...

    Aslında bakarsanız bu meydan bir üniversitenin, NYU nun binalarının çevresine kurulmuş. Aşağı (güney) tarafında NYUnun meşhur kütüphanesi var. Yaklaşık 14-15 katlı kütüphanenin ortasında boş avlu gibi bir alan var. 15 katın tamamını da girişten görebiliyorsunuz. Cam bölmelerin içinden katlarda çalışan kişiler görülebiliniyor. Çok etkileyici bir sahne, her girdiğimde birkaç saniye durup izliyorum.

    Meydana gelince... Etrafında hiç dükkan yok... Eh bir iki dakika yürüme mesafesinde var. Parkta bir şeyler satan seyyar arabalar da oluyor. Diğer meydanlarda da müzik yapılıyor. Ama aynı anda binbir türlü şey de olduğu için müziği adam gibi dinleyemiyorsunuz. Yani New York stili onca diğer sesin yanında müziği dinliyorsunuz. Ama burada sadece müzik aynı anda birden fazla müzik de olsa sadece müzik var.

    Bunun dışında ders çalışan ya da oturup dinlenen üniversiteliler, ki ben de en azından teorik olarak onlardan biriyim, meydanda en çok görülebilen insan türü. Arada turistler de geliyor. Burası, 1600lerde Hollandalıların Afrikalı Amerikalılara verdiği bir alanmış. Belli bir süre çalışan Afrikalı Amerikalılar özgürlüklerini kazanıp eskiden bu meydanın yerinde olan gölün etrafına yerleşiyormuş, bilmiyorum turistleri çeken ne özellikleri var. Tabii NYU da başlı başına çekiyor olabilir turistleri...

    Meydanla ilgili en son söylenecek şey belki Beşinci Bulvarın başladığı nokta olması ( yani İngilizcesi Avenue Türkçesini tam bilmiyorum ) Bulvar dümdüüüüz taa Harlem'e kadar gidiyor. Yani yürüyerek sanırım bir buçuk iki saatlik yol... Ama yolun sonunu Washington Meydanından baktığınız mı görebiliyorsunuz, çünkü bulvar hiç kıvrılmıyor.

    Meydanda İstanbulda surların ortasındaki kapıları andıran bir tür anıt, şehir kapısı ya da tak var. Bu tak beşinci Avenue nun bir tür girişi gibi... Açıkçası takın ortasından beşinci Avenue çok güzel görünüyor. Ki Empire State de bu Avenue nun üzerinde olduğu için, onu da bu parktan görmek mümkün... Ki zaten Empire State benim New Yorkta görmeyi en çok sevdiğim bina...

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Thu May 06, 2010 12:42 am Reply with quoteBack to top

    Times Meydani Saldiri Atlatti

    Turk gazetelerini takip ettigimden ben de gormemisim ama bu gun New York gazetelerinden uzun uzun okudum. Meger saldiri atlatmis bizim New York un meydani... Eh New Yorkta bu kadar konusulan bir sey, yine siyasi tartismalara yol acmamak umudu ile gunluge yazayim dedim...

    Ilk olarak yazmak istedigim, okudugum gazetede yazan New York Polis Mudurunun soyledigi cumle... Jack Bauer olayi 24 dakikada cozerdi ama gercek Dunyada 56 saat iyi bir sure... Efendim nedir 56 saat derseniz bomba yuklu kamyonun Times Meydanina park edilmesinden kamyonun soforunun yakalanmasina kadar gecen sureymis... Bu arada Times Meydani bosaltilmis, meydana robotlar falan sokulmus, bomba etkisiz hale getirilmis ( artik kirmizi kablo yesil kablo meselesi oldu mu bilmiyorum ) bu isi itfaye yapmis bu arada... Ki New York sehrinde itfaye ile polis arasinda rekabet oldugu icin de sanirim polis biraz itfayenin one cikmasindan hoslanmamis. ( Obama da bugun itfayeye tesekkur etti kahramanliklari icin )

    Bu arada gazete de polis mudurunun soylediklerini duzeltmis, Jack Bauer aslinda 24 dakika degil 24 dort saatte cozerdi diye.. Gerci 24 saatte Jack Bauer tek bir olay degil uc dort olay cozuyor en az.... Yani mesela Nukleer Bombayi etkisiz hale getiriyor, kizi ile yasadigi aile sorununu cozuyor, Suriye ile ABD arasinda cikacak savasa engel oluyor... Ve de tum bunlarin sonunda terfi bile etmiyor adamcagiz ( yoksa ediyor mu ilerki bolumlerde onu bilmiyorum )

    Neyse olayi verdikleri ilk sayfada bunun olmasi New York'ta buyuk bir tehlikenin atlatilmasindan hemen sonra bile insanlarin espri yetenegini kaybetmedigini bir kere daha bana gosterdi. Eh tum bunlar olurken ben dersler icin proje hazirliyordum, New Yorkta benim gibi olaydan haberi bile olmayan insan sayisi bence epey fazladir... Bu sehirde birbirinden ayri onca Dunya var sonucta...

    Bugun Times Meydanina gidip oglen yemegi yedim. Topu topu etkileyici sekilde aydinlatilmis bir dort yol agzi olan "sozde meydan"da ( ama New Yorklular duymasin ) en az 100 polis arabasi vardi... Eee 100 polis arabasi olunca zaten meydanin yarisini kapliyorlar... Bir de insanlar eskisi gibi meydana gelince de gun ortasinda bile epey bir trafik olustu meydanda... Ilk defa da New Yorkta resmi kontrol noktalari disinda polisin kimlik kontrolu yaptigini gordum...

    Neyse ne diyelim, New York ve New Yorklulara gecmis olsun... Times Meydani benim de gidip geldigim yerdir. Bana da gecmis olsun mu? Eh olsun diyeyim... : ) ) ) Cok mu mutevaziyim yoksa...

    Ama simdi bana bir sey olsa benim siirlerimi ozlerdi herkes sonucta di mi ama? ? ? ?

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Sat May 08, 2010 2:08 am Reply with quoteBack to top

    En Dokuntusunden En Luksune New York Apartmanlari

    Arkadaslar, daha once bir yerde var miydi da esinlenilmis midir bilmem, ama New York ta apartman denen sey 1840larda Irlanda ve Almanyadan onbinlerce kisinin bu sehre goc ettigi yillarda baslamis.. O zamanlar efendim iki katli mustakil, tuvaleti disarida evler varmis...

    Ama gocmenler artinca insanlar bu evlerin birkac aile birlikte tutup farkli odalara yerlesmisler ( Sanirim benzer bir durum 70ler Istanbulunda da yasanmis )

    Sonra evlerin sahipleri demisler ki, yahu bu kadar musterimiz var biz bu iki katli sirin evleri yikalim yerine apartmanlar dikelim be yav...

    Boylece ilk apartmanlarimiz sekiz dokuz katli sekilde kurulmuslar. Ancak ev sahiplerimiz eskisi gibi tuvaletleri disariya koymus. Her apartmana da bir ya da iki tuvalet koymus..

    Eeee gocmen sayisi daha da artinca bu defa iki ufak yatak odasi bir mutfaktan olusan evlere dokuz on kisili aileler yerlesmeye baslamamis, yetmemis bir de ayni ufak eve tekstil atolyeleri ( Sweetshop ) kurmayi denemisler... Bir apartmanin icinde ( dokuz katta toplam ) 1000 kisinin yasadigi zamanlar olmus... Eh ODTUde 100 kisilik katta bazen 5-6 tuvalet yetmezken tabii 1000 kisiye iki tuvalet epey az oluyor.

    Insanlar tuvalet ihtiyaci icin legenimsi bir alet ( Chamber Pot ) kullanir sonra da pencereden boca ederlermis ki, o donemi ( 1840-1910 ) arasi donemi anlatanlar biraz da nereden nereye der gibi keyifle anlatirlar...

    Sonra ne olmus derseniz.. En basta su olmus. Evlerle ilgili yonetmelik cikarmis bizim New York Sehir Belediyesi, once her evin disari bakan penceresi olsun demis, sonra her katta tuvalet olsun demis ( yani yuz kisiye bir tuvalet dusuyor, eh yine de tabii bizim meshur legenin kullanimi surmus ) Sonra daha da olmaz her evin icinde tuvalet olsun demis ki, bunu dedigi 1920lerde zaten ABD gocmenlerin girisini buyuk olcude yasakladigi icin zaten cok da musteri yokmus bu derme catma evlere cogu ev sahibi evlerini elden gecirmek ve masrafa girmek yerine evi bosaltmayi tercih etmisler.

    Neyse bu evler bugun hala duruyor ve evet oldukca da pahali sayilacak fiyattan kiralaniyor.

    Bu arada yine 1850lerde yapilan efsanevi bir apartman var. O yillarda ve sanirim daha 20-30 yil boyunca turunun tek ornegi.. Dakota Binasi... Bu binayi Central Parkin hemen yaninda yapmislar Cok Pahali oteli andiran bir binaymis zamaninda kimse oturmaz burada demisler, ama eh en zenginler degil ama orta ust sinif denen en zenginlerden biraz daha az zenginler oturmuslar. Uzun sure parkin batisinda tek basina dikilmis Dakota sonra yanina ve daha sonra da asagi Manhattan a benzer luks apartmanlari yapmislar. Yani ozellikle Dakotanin bir baska unlu yani, John Lennon un bir sure yasadigi ve onunde olduruldugu bina ki John Lennonun esi hala burada yasiyormus.

    Dakota onu parmakliklarla kapli kapida mesale benzeri bir sey yanan kale malikane arasi bir bina bugun...

    Eh boyle pahalimsi binalar ozellikle kentin asagi bolumlerinde bolca varlar. Cogunun onunden gecerken girisine bakinca yok burada insanlar oturuyor... Binalarin da tuhaf isimleri var. Kartallarin Binasi gibi ( bilmemne Building seklinde yani) Yani benim kaldigim binanin bile eh ufakca bir pansiyonun resepsiyonuna benzeyen bir girisi vardi ve burada surakli oturan bir amca vardi... Ama asagi Manhattan da sokaklarin ortasinda oturma amacli apartmanlarda bunun olmasi gerekiyor.

    Ucuncu grup apartmanlar benim simdi oturduklarim. Simdi sehir buyuyunce orta siniftan olanlar icin de mustakil evde oturmak anlamsiz ve pahali hale gelmis en azindan Manhattandakilar icin.. Veeee ne yapmislar? Butun mustakil evleri ( yani neredeyse butun ) yikmislar ve aralarinda bosluk olmayan binalar ve apartmanlar yapmislar. Bu dedigimi 1900ler 1930lar arasinda yapmislar. Bu donemin binalarina Brownstone deniyor. Kahverengi kirmizi gibi farkli renklerde tuglayi andiran taslardan yapilmis binalar cogunlukla 8-9 katlilar... Eh asansorleri var... 1950lerden sonra bir kismi gocmen, ve gelir duzeyi nisbeten dusuk kisilerce tutulmaya baslanmis... Ki ben de iste geliri dusuk olup bu Brown Stone larda yasayanlardan biriyim bugun... : ) ) )

    Simdi ozellikle orta sinifin da apartmanlarda yasamasi New Yorkta devrim yaratmis. Orta Sinif da camasirlarini evde yikayamayacagina gore ya apartmanlar camasirhaneler yaratmislar asagi katlarinda ya da camasir yikama yerleri olusmus. Gecen apartmanda ben camasirhaneye giderdim, bu seferkinde makine var alt katta apartmanin alt katinda yikiyorum ( ama camasirhaneye gitmenin de ayri tadi vardi vallahi : ) ) Bunun yaninda yeterince parasi olanlar camasirlarini yikatmak icin birilerini tutmaya baslamis... Boylece degisik bir hizmet sektoru olusmus camasir makinesi sektorunun yanisira...

    Evet gunumuz New Yorku ile gecmis arasinda gidip geliyoruz. Son durak 50liler, 50lilerde hukumet Ikinci Dunya Savasindan donen askerlerin barinma sorununu cozmek icin dev kirmizi binalar yapmis.. Bunlardan sehrin asagisinda olanlarin bile iclerinde kendilerine ozgu park alanlari var ve mutis binalar... Evlerden birinin icine de girdim genis ve ferah evler.... Bu binalar ozellikle Harlem de ama guneyde de bolca bulunuyor, cogunlukla da tek tipler... Yanlarinda Wondergul Comunity yaziyor bolca, boyle yazanlar cogunlukla nisbeten gelir duzeyi az olanlarin kaldiklari...

    Bu binalarin bir ornegi Konficyus Plaza.... Bunu Cinliler yapmis. Yapip yapmamayi tartisirken de garip bir sekilde eger Cinliler demiryollarini yaptiysa ( ABD demiryollarinda cogunlukla Cinliler calismis ) biz de bu binayi yapariz demisler... Bunu bana anlatan Cinli Amerikali arkadasima yahu bunu diyenler de Cinli degiller mi dedim ama suskun kalip gulumsemeyi tercih etti..

    Simdi bu binalarin Harlem taraflarindaki 70lerdeki hali cok ic acici degilmis. Cunku 70lerde kira bedellerinin belli miktari gecmesi yasaklanmis... Ev sahipleri de binalara bakim yapmamaya baslamislar, hatta bir bolumu binalarini yakmis... Simdi de Harlem taraflarindaki biraz bakimsiz gorunuyor, ama kiralar sanirim biraz yukselmis eskisine gore daha iyiymis binalar... Zaten kira kontrolu meselesi bu sehrin en oncelikli meselelerinden sanirim.

    Eh bir New York gunlugunun daha sonuna geldik...

    Sevgili Gunluk,

    Ben ufak gnom Firble olarak bir baska gunde seninle bulusmayi dilerim acikcasi aslina bakarsan yani... ]

    Neyse fazla uzatmayayim ( saat 10 okuldan kovacaklar ) gorusuruz... : ) )

    Ama

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Fri May 14, 2010 7:16 pm Reply with quoteBack to top

    Ilkbaharda Central Park

    Arkadaslar ozellikle bu ilkbahar boyunca Central Park benim en cok gidip geldigim mekan haline geldi.

    Bunun elbette cok basit bir nedeni var. Evim Central Park in hemen karsisinda... Yani aslinda eylul ayinin sonundan beri evim Central Park in karsisinda ama eylul ayinin ev arama kaosu sonra da dersleri aman yetistireyim derdi icinde Central Parkta cok vakit gecirmemistim.

    Kisin ise Central Parkta oturmak icin soguktu. Aslinda Harleme bakan bir buz pateni pisti vardi ama ayagimi kirarim sefil olurum New York hastanelerinde deyip cesaret edemedim ki bunu yazmistim.

    Yine de kisin da Central Parkta ne olacak bu Firblenin hali diye dusune dusune cok yurudum. Dusunurken de o sogukta parka gelenlerin yanindaki kopeklerle de muhatap oldum. Yani oyle cok muhatap olmadim ama yanibasimda bel hizama gelen bir kopegin olmasi bile bazen korkutuyor beni...

    Neyse ilkbahar geldi cicekler acti, efendim yanibasimdaki park biraz daha kiymetlendi tabii... Bu arada parkta duzenlenen bedava turlar varmis onu da ogrendim, park hakkinda biraz bilgi edindim.

    Simdi efendim, ben New Yorka geldigim ilk aksami da parkin yanibasindaki bir hostelde gecirmistim. Hostelden cikip sola dondugumde yanimdaki yesil alanin Central Park oldugunu fark ettigimde, anaaaaa burasi Central Parkmis girelim bakalim ne var icinde gibi bir duygu ile parka daldim.

    Ama parkta yururken ben teknoloji harikasi boyle muazzam gorsel bir seyler ariyordum ve bulamadim... Eh sonra parkin guney bolumlerine gittim nisbeten heykeller, bir ufak meydan olsa da bir de kale olsa da yine acikcasi hayal kirikligina ugramistim...

    Ama efendim en bastan yanlis dusunmusum megerse.... Ben parka girince yahu agac var su var, gol var bu kadar midir bu park demistim. Oysa parkin ana amaci da zaten beni doganin ya da hic degilde bir koyun ortasinda oldugumu zannetmeme vesile olmakmis.

    O kadar ki aslinda agaclar parkin en dis bolumlerinde bile binalari kapatacak sekilde dikilmis, ama New York un binalarinin yuksekligi artinca eh agaclar bazi yerlerde binalari kapatamamislar, ama parkin bazi bolumlerinde hakkaten ormanin ya da bir koyun kiyisinda hissetmek mumkun olabiliyor.

    Ki sehirde gecirdigim bir yilin sonrasinda acikcasi parka yeniden girdigim de eskisine gore ben de cok guzel bulmustum parki...

    Simdi parki benim yakinimdaki bolumu, yani Harlem Bolumu cok turistik degil, e ama iyi ki de degil, gosteri yapanlar, heykel heykel gezip bilgi alanlar yok... Eeee aslinda parka renk katan baska seyler de yok, ama Latin Amerikalilar gibi acayip renkli bir grubun hep ugradigi bir bolum oldugu icin parkin kuzey bolumu, e parka oynamak ya da dinlenmek icin gelmis kisiler bile parki renklendirebiliyorlar.

    Bizim tarafin en unlu yeri Harlem Goleti... Koyumsu gorunmesi amaclanmis bir golet.. Yaninda efendim 19. Yuzyil Ingiliz Kasaba binalarini andiran bir bina var. Buradan olta kiralanip golette balik tutulabiliyor, amma tuttugunuz baligi sonra geri golete birakmak gerekiyormus... Nasil oluyor o demeyin benim de aklim ermiyor.

    Bu arada goletin ustunde buz pateni yapilan bir mekan var ki yazin da havuz oluyormus... Vallahi bir girip size de yorum yazmayi dusunmuyor degilim.

    Goletin kenarinda ozellikle kayalarin uzerine oturmak cok guzel oluyor. Dedigim gibi gelip gecenler, oynayan cocuklar, oturmaya gelen yaslilar cok renkli... Yakinlarda bir hastane var sanirim oradaki hastalari da getiriyorlar bazen parka....

    Goletin guneyin de tepeler var. Daha arkada da su ormanin ortasini andirmasi gereken bolum var. Buralarda ufak selaleler, yukariya tirmanan patikalar, kucuk dereler var ki, ozellikle dere kiyisina oturup bir seyler yemek zevkli oluyor...

    Eh bu defalik kendi evimin civarindaki Central Parki anlatmis olayim. Daha ileride Central Parkin baska yerlerini de anlatirim.

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Sat May 15, 2010 8:32 pm Reply with quoteBack to top

    Central Park'ın Panayırımsı Güney Bölümü...

    şimdi tabii panayır kelimesi göreceli bir kavram... Ama belki de tasarlayanlar bu amaçla tasarlamış olmasalarda, şehrin en hareketli bölümünün dibindeki bölümün de en renkli bölüm olmasını doğal karşılamak lazım...

    Parkın tam güneyi zaten, türlü türlü resimler yapan ressamların, ki eğer oturup adamın resmini yapmasını beklerseniz bu resim sizin resminiz de olabilir, yiyecek içerecek, otantik eşya ( 1900lerin New Yorkuna ait eşyalar) , yiyecek satıcıları ve elbette at arabaları bu bölümün başlıca ögeleridir.

    Efendim at arabasına gelince... Bu at arabaları 19. yüzyıl zenginlerinin gözde araçlarından birisi imiş. Ama Central Park öncesinde New York zenginlerin şehrin kirli kalabalık caddelerinde at arabası seyahatinden hiç keyif alamıyormuş. Dolayısı ile park yapılırken, yahu arabamızı sürecek şöyle güzel bir yol yapın parka demiş zenginlerimiz ve de yol da yapılmış...


    Bu yol bugün koşucular, bisikletçiler ve evet hala at arabaları tarafından kullanılıyor. Parkın içinden geçerken alt geçitler sayesinde yürüyüş yapanların genellikle yoldan karşı karşıya geçmesine gerek kalmıyor.

    Yani şimdi parkın güneyinde bisiklet de kiralamak mümkün, ama at arabaları kendini 19. yüzyıl zengini hissetmek isteyenler açısından daha göze çarpan bir seçenek, ama laf aramızda New Yorkta belediye başkanının da içinde bulunduğu ciddi bir grup bu at arabalarını yasaklatmak istiyormuş.

    Neyse parkın güney bölümünde hemen iki adımda gidip oturabileceğiniz, sakin bir gölet var ki, aslında bu gölet parkın bir bakıma kendini kanıtlamak için yarattığı bir şeymiş... Yani Manhattanın en kalabalık yerinden iki adım ötede size kendinizi köyde hissettiririm demek istemiş parkı tasarlayan amcalar.

    Biraz daha yukarı çıktığınızda, uzanıp yatabileceğiniz kayaları, düz alanları ağaçlık yerleri geçersek, eh dikkat çeken bir buz pateni pisti var.... Diğer yazıda anlattığımı kuzeydeki pistti bu güneydeki pist... Ama bu güneydeki pist yazın havuz değil, eğlence parkı oluyor... Yani çok teknoloji harikaları yok daha çok klasik atlı karınca tarzı şeyler var... Zaten parkın civarında 19. yüzyılı çok seviyorlar.

    Kuzeye doğru çıktıkça, önce satranç oynanan bir tesise rastlıyorsunuz... Yani ben hiç içine gidip satranç oynamadım ne yazık ki o nedenle çok iyi bilmiyorum. Daha sonra da Dairy denilen yine Viktorya tarzı ( efendim Viktorya İngilizler için bir bakıma bizim Kanuni Dönemi gibi bir dönem, o nedenle o tarzı sever genelde İngilizler ve Amerikalılar ) kasaba binasını andıran bir binaya geliyorsunuz ki, bu bina parkla ilgili her tür broşür hediyelik eşya kitap ayrıca bitki tohumu hayvan bakma klavuzu gibi ilginç şeyleri satın alabileceğiniz bir yer... Zamanında burada çocuklara taze süt de verirlermiş. Vallahi şimdi olsa ben içerdim ama artık yok.

    Biraz batıya giderseniz Koyun Düzlükleri denilen, aslında bana çok da etkileyici gelmese de yine de nedense New Yorkluların çok sevip gurur duydukları bir yer var.... Efendim bu düzlükler ilk başta askeri gösteriler için tasarlanmış, ama parkı tasarlayanlar çok da askeri gösterilerden hoşlanmıyormuş ( en baştan şart koşulmuş bir gösteri alanı olsun diye mecburen tasarlamış adamcağızlar ) Adamlar askeri gösteriler yapılmak istendiğince olabildiğince yok bugün olmaz, yok dün yağmur yağdı gibi bahanelerle ertelemişler gösterileri... Ta ki 1863te ABD İç Savaşın en gergin anında adama abi sen istesen de istemesen de gösteri yapacağız diyorlar. Adam da bir şey diyemiyor... Ama sonra diyor ki madem öyle ben de alana koyun doldururum bi daha da gösteri falan yapamazlar...

    Ve hakkaten de dolduruyor. Bu koyunların da sütünü işte Dairy de satıyor. 1860lardan 1930lara kadar bu alan koyunlara ayrılıyor. Sonra koyunlar Brooklyn e yollanmışlar. Koyunların ağılları da bugün lüks bir lokantaya çevrilmiş. Yeşillerin Ortasındaki Taverna adı da ( Tavern in the Green ) Eh eskiden koyunların otladığı yerde de şimdi insanlar uzanıyor, top frizbi falan gibi oyunlar oynuyorlar. Buranın yanında da bir atlı karınca... Bildiğimiz atlı karınca zaten ismi de Bildiğiniz Eski Atlı Karınca ingilizcede... Yani ABDliler çok pratik anlayacağınız...

    Hmm bir de doğu tarafında Hayvanat Bahçesi var ama o ayrıca anlatılmaya değer bence yani.. : ) ) ) şimdilik burada keseyim. Sonuçta Central Parkı bir çırpıda bitirmek olmaz di mi ama? ? ? ?

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Sun May 16, 2010 5:25 pm Reply with quoteBack to top

    Central Park ın Merkez Bölümü... Yani bir nevi Gösteri Merkezi...

    Efendim şimdi Central Parkı yapan mimarlarımızın bir istekleri bizim parkın bir bölümünde yürürken diğer bölümünü görmememiz böylece yürürken sürekli süprizlerle karşılaşmamız, keşfetme merakı ve güdüsü ile park içinde dolaşmamızmış... Çzellikle şu at arabası bisiklet yollarının altından geçen geçitleri iyi kullanıyorlar bu amaçlar, bu köprülerin altından geçenler diğer tarafı göremiyorlar. Ancak geçtikten sonra öbür tarafı görmek mümkün oluyor. Böylece alt geçide gelince ne yapıyoruz? Ne var öbür yanda diye merak içine giriyoruz. Çbür tarafa geçiyoruz. Sonra biraz yürüyüp yeni bir alt geçide geliyor doğal olarak onu da merak ediyoruz. Ve böyle böyle bütün Central Park ı boydan boya geçiyoruz... : ) ))

    Neyse Parkın geometrik olarak olmasa da insanların gösterdiği ilgi açısından merkez olan bir bölgesi var. Diğer yorumda bahsettiğim binaları geçtikten sonra bu merkezin civarına geliyorsunuz ve hemen hemen her yerden bu parkın merkezi denilebilecek yer görülebiliyor.

    Ne görülüyor derseniz, nisbeten geniş onbeş yirmi metre genişliğinde etrafında heykeller olan bir yol. Bir de ağaçlar bu yolun tepesini kapatıyor ki, yazın ve sıcakta bu cidden çok hoş oluyor. Efendim bu yolun iki yanındaki ağaçlar özel ağaçlarmış. Amerika Elm i diyorlarmış. Sanırım Freddynin Elm Sokağına da isim veren ağaç. Çünkü efendim bu ağaç gelişmeye başladığında dalları sağa ve sola doğru iki elin parmaklarını andıran şekilde uzuyor ve ağaç böylece çok geniş bir alanı, mesela 20 metre genişliğinde bir yolun üstünü kapatabiliyor. Ağacın dalları biraz Freddynin meşhur eldivenini andırıyor.

    Ama bu ağaçlar nesli tükenmek üzere ağaçlarmış. Doğal ormanlarının çoğu Hollanda Hastalığı denen hastalık nedeni ile yok olmuş, bu nedenle parktaki ağaçlar özenle korunuyormuş...

    şimdi bu alanın ağaçlarla kaplı olması heykelleri falan da tabii güzel ama asıl ilgi çekici yanı o değil. Efendim burası ilkbahardan başlayarak bir tür gösteri merkezi gibi her yanında şarkı söyleyen, jimnastik, sihirbazlık, müzik gösterisi yapan, hatta kimi zaman tiyatro oynayanlar var. Yani genellikle sevdiğim bir gösteri mutlaka oluyor. Bir sinema ücreti kadar da para veriyorum. Çünkü cidden saygı duyuyorum emeklerine... Bir de çok değişik farklı ülkelerin ve farklı müzik tarzlarının konserleri oluyor. Açıkçası benim de içimden bir türkü söylemek geliyor. Bilmiyorum belki yazın yaparım. Bir kafa dengim olsa muhtemelen şimdi de yapardım. : )) ) )

    şimdi bu yolun sonuna kadar yürüyünce yine parkın mimarlarının çok sevdiği sürprizlerden biri ile karşılaşıyoruz. Çnümüze bir tür alt geçit çıkıyor. Bu alt geçit öncelikler ve sonrakilerden daha büyük, çinilerle süslenmiş, sanırım yapan mimar İslami mimariden esinlenmiş...

    Alt Geçitten çıkınca bir de ne ile karşılaşalım?

    Çncelikle üzerinde bir melek heykeli olan böylece su sesi duyup kendimizi bu güzelliğin içinde kaybetmemizi sağlayan bir çeşme... Efendim bu Central Park ın en sevilen eserlerinden birisi. Çeşmedeki melek Kutsal kitapta geçen bir melekmiş, çölün ortasında yarattığı bir su kaynağı ile hastalıkları iyileştirmiş. New Yorka da Central Park ile benzer zamanlarda şehrin kuzeyinden temiz su getiriliyor. Böylece daha önceki 200 yıl boyunca her 20 yılda bir şehirde paylayan ve şehir nufusunun ciddi bir bölümünü öldüren hastalıklar eskisi kadar görünmemeye başlıyor. Bu heykeli de şehre suyun gelişi anısına yapmışlar.

    Neyse Çeşmenin ötesinde bir göl... Daha öncekilerden daha geniş bir göl üstelik.... Central Parkın ikinci büyük gölü sanırım. Arka taraf yemyeşil.... Batı yakasında bir tepe var ki, eh mimarlarımız o tepeyi gördüğümüzde içimizde tepeye tırmanma isteği doğsun istiyorlarmış. Gölün doğu yakasında uzaklarda bir bot evi var. Buradan bot kiralanabiliniyor. Ki ben kiraladım. Ama sevgilisi ya da çoluğunu çocuğu ile bota binmeyen tek başına binen bir ben vardım, ve ilginç oldu.

    Neyse gölün arkasında koyun ağılından bozma restoranın dışında parkın ikinci lüküs restoranı var. Ama restoranın arkasında hamburger patates tarzı nisbeten ucuz bir şeyler de satılıyor. Ama tabii bi o muhteşem manzarayı seyrederken bunu görmüyoruz.

    Bu manzarayı niye tasvir ettim? Çünkü efendim bu manzara parkın ana temel, insanların mimariye duyduğu hayranlığın doruğa ulaştığı yer olması gereken yermiş.... Söylemeye gerek yok tabii gerek çeşmenin civarı gerek göl kıyısı boyunca gösteriler konserler devam ediyor. Eh benim açımdan da ana ilginç unsur birbirinden farklı insanlar da olsa parkın en renkli yeri burası....

    Yine de parkı tasarlayan amcalar burada işimizin bitmesini istememiş sonuçta tepeye ( ramble diyorlar oraya ) tırmanmamızı istiyorlar... Tepeye tırmandıktan sonraki bölümünden teee ilk başta anlattığım parkın kuzey ormanının girişine kadar bir sonraki yazıda anlatayım... Gerçi benim sağım solum belli olmaz bakarsın onu da bölerim...

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Sat May 22, 2010 4:57 am Reply with quoteBack to top

    Kapımın Çnündeki Latin Amerika Festivali

    Geçen haftasonu pazardı... Sanırım hayatım boyunca ilk defa kapımın önünde bir festival olduğunu gördüm. Yani Bursadan İstanbula oradan da ODTÇye uzanan yıllarımı düşünüyorum... Hayır sanırım başka görmedim.

    Catboy ile mesajlaşıyor bir yandan da meşhur makalelerimden birini yazmaya çalışıyordum. Dışarıda Latin Amerika müzikleri çalınmaya başladı. Sabahleyin kapının önünde Ekvadorluların arabaları vardı. Ben de festivali Ekvadorluların yaptığını sanıyordum. Meğer Latin Amerikanın çoğu ülkesi dahilmiş. Böyle festivallerde zaten birbirinden farklı rengarenk pek çok ülkenin bayrağı oluyor. Ben içlerinden en azından Porta Riko yu seçebiliyorum.

    Brazilya olsa onu da seçerdim, ama diğer Latin Amerika Çlkelerinin resmi dili İspanyolcayken, Brazilyanın Portekizce olduğundan tam Latin Amerika gibi değil Brazilya.

    Neyse bir saat çalıştıktan sonra çok da çalışamıyorum bari inip bakayım dedim, zaten Latin Amerikalıları özellikle Porta Rikoluları çok severim.

    Biraz bizim okul müsamereleri gibiydi, çocuk çocuk, kimisi 4-5 yaşlarında görünüyordu, son derece sıkıntılı şekilde bizim sokağın başında bekleşiyordu. Çzerlerinde Latin Amerika özellikle meşhur Meksikanın uzun şapkaları, Kızılderilileri andıran giysileri vardı...

    Çnlerinde arkalarında rengarenk boyamış tuhaf aksesuarları, mesale üzerlerinde meyve sebze heykelleri olan arabalar.

    Bir tarafta da kimi gruplar yürüyüşe katılıyor, yürüyeşe katılan kimi gruplar bir aksaklık yüzünden duruyor, diğerleri de onlar yüzünden bir saat bekliyordu...

    Yalnız bir defa dans etmeye başladıklarında Latin Amerikalıların bütün sıkıntıları geçiyor, bu açıdan bizim gibiler. Dansları da... En azından bu tür festivallerdekiler çok çok hareketli...

    Ben de böyle bir saat kadar onları izledikten sonra bari Latin Amerika yemeği yiyeyim deyip Porto Riko Lokantasına gittim... Döndüğümde yürüyüş bittiğinden de çalışmama devam ettim.

    Eh böyle kapının dibinde yürüyüşün olması biraz tuhaf gelebilir tabii... Ama burası New York kapının önünde herşey olabilir. Biraz da bunu göze alarak hatta isteyerek burada yaşamak lazım. Sonuçta kapının dibine kadar gelen, pijamalarınla izleyebileceğin bir Latin Amerika dans gösterisinin de olması aslında güzel bir şey....

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Wed May 26, 2010 4:09 am Reply with quoteBack to top

    Manhattan'ın En Çcra Köşesinden Yeni Döndüm

    Evet arkadaşlar... Ayaklarım hala ağrıyor. Duş aldım üzerime tatlı bir yorgunluk dene şeyden çöktü. Sonuç olarak şu anda evimin olduğu yerden Manhattan ın neredeyse üçte birlik bölümünü geçecek şekilde yürüdüm. Eeee zaten bulunduğum yerden Manhattan ın kuzey ucuna kadar olan mesafe Manhattan ın üçte biri olduğu için de Manhattan ın neredeyse en kuzey ucuna ulaşmış oldum. : ) ) )

    şimdi arkadaşlar kızmayacağınızı umarak bulunduğum konumu sokak numaraları ile yazacağım. Sokak numaraları büyüdükçe daha kuzeye çıkmış oluyorum. şimdi Manhattan ın eğer bir fareye benzetirseniz ( Benzetme bana ait değil ) kuzeydeki bölümü farenin kuyruğudur. Boyuna göre epey uzun ve incedir. Turist rehberlerinde yer almaz. Ya da yer alsa da resmen Manhattanın içindeki bu bölgeler Manhattan ın dışında muamelesi görür, görmekle de kalmaz Manhattan ın dışında bir yere gidelim denildiğinde bile ilk tavsiye edilen yerlerin arasına giremez...

    Elbette yolumun ilk bölümü bu kategoriye dahil değil...

    Yolu çoğunlukla bildiğim bir cadde olan Broadway üzerinden yürüyerek aldım. Broadway Manhattan ın en aşağısıdan başlayan, Wall Street in dibinden geçen... Sonra kentin en meşhur meydanlarının civarında bazen de tam üstünde yer alan, mesela Broadway tiyatrolarını ismini veren, Emperi State in dibinden geçen bir cadde.

    Ama tüm bunların ötesinde Manhattan ın taaa en altından en üstüne kadar çıkıyor ve çıkmakla kalmıyor, bir köprü bağlantısı sonrasında Manhattan ın kuzeyindeki Bronks ilçesini de geçiyor, şehrin dışına çıkıyor, ve kuzeye doğru daha ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre mesafe boyunca gidiyor. Yani New York şehrinin etrafını bir ya da birkaç defa dolaşabilecek uzunlukta bir cadde.

    Neyse dolayısı ile üzerinden gitmek bir bakıma daha emin hissettiriyor insana kendini.. Ama evimden dışarı çıkıp Broadway e çıkınca ( 110uncu caddede) ilk karşıma çıkan Kolombiya Çniversitesi... Sonra 125 inci cadde civarında Broadway Harlem e dalıyor. Tam 125 inci cadde de Cotton Clup denen bir yer var..

    Burası çok ünlü bir Jazz Klubu imiş. 1920lerde ilk açıldığı günlerde bir Afrikalı Amerikalı Mahallesinin ortasında olmasına rağmen sadece beyazlar girebiliyormuş, üstelik de çalanların da çoğu Afrikalı Amerikalı olduğu halde...

    Çok ufacık, hani ilk gördüğünüzde çok da önemli demeyeceğiniz bir yer... Ama Harlemin bütün meşhur mekanları öyle... Hani derler ya biraz içlerine kapanmışlar sanki... Ama yine de Harlem bir şekilde kendini tanıtmayı başarıyor... Oysa Manhattan ın yukarı bölümü bunu bile yapamıyor.

    Daha yukarı daha yukarı çıktıkça ilk gözünüze çarpan... Ucuz lokanta ve bakkalımsı dükkanların sayısı artıyor. Ama her 100 200 metrede bir yine de nisbeten daha düzgün masaları olan lokantalar da oluyor. Ama oturup bir şey içeceğiniz yer iyiden iyiye az... Çstelik de dışarıda bir şey içebileceğiniz yerler de çok fazla değil..

    Ucuz kıyafet, ucuz CD, ucuz elektronik eşya gibi şeyler satan dükkanlar hızla artıyor. Etrafınızda gürültü ile çalışan iş makinaları daha bir özensiz çalışıyorlar... Ama hakkını yemeyelim, kentin kalbi Times Meydanın da bile çok da özenli değiller. : ) ) İnsanlar dışarıda bulabildikleri her yere oturuyorlar. Yani ben de oturabilmek istiyorum, ama sonuçta sanki daha bir herkes birbirini tanıyor... Ben kendimi daha bir ait değilmiş gibi hissediyorum... Dolayısı ile de kendimi bir yere ait değilmiş gibi hissettiğimde yaptığımı yapıyorum yürüyorum.

    140 ve 150inci cadde arası Hamilton Tepeleri... Hamilton New Yorklu meşhur bir iktisatçı, 1700lerin sonlarında yaşamış, ABD merkez bankasının kurulmasını savunmuş, kendisine hakaret eden bir adamla duello yapmış ve öldürüşmüş, mezarı Wall Street in biraz ötesinde... Eh Wall Street in iktisatçılara saygısı var. : ) ) )

    150inci caddeyi aşında Manhattan ın kuyruk bölümüne geliyoruz. Buralar Hamilton Tepelerinden biraz daha yüksek, dolayısı ile bir gnom için özellikle sağa sola girip yokuş inip çıkarken yorucu bir yol. Bu bölgenin adı da Washington Tepeleri.. Manhattan da üstelik de bir Broadway oyununun geçtiği mahalle de olsa bilinmiyor ve insanlar gitmiyor.

    Washington Tepelerine ulaştığımda sol yanımda nehir biraz bizim İstanbul Boğazını andırıyor. Karşı taraf yemyeşil, yani sonuçta karşısı New Jersey eyaleti, onların da New York un karşısında bir Jersey City si var ama New York kadar büyüyememiş şehirleri, dolayısı ile Manhattanda 150inci caddeden New Jerseye bakınca balta içinde kimsenin yaşamadığı bir ormana bakıyormuş gibi hissediyor insan..

    Çbür yana gelince... Bu yanda Harlem Nehri var da... Burası zamanında etrafı fabrikalarla kaplı kirli bir nehir olduğunda çok bu nehri sergilemeyi sevmiyorlar, nitekim 150inci caddede insanların yaşadığı bölgenin ucunda bir park var, parkın ağaçları Harlem Nehrini kapatıyor, Nehri görmek için yerleşim bölgelerinden uzaklaşıp nehrin aşağısına inmek lazım.. Eee onu da yapmadım. Hadi itiaf edeyim korktum.

    150inci cadde de bir de Hispanik Kültür Merkezi var. Doğrusu hem binayı hem de içini çok sevdim. Bina bizim Alman Lisesini andırıyordu. Etrafında eh nisbeten derme çatma evler var. ( Alman Lisesinin de vardı. ) Bir köşesinden nehir gözüküyor. ( Bizim de bir köşeden Marmara gözükürdü. ) Hani bir de bizim topçu teyzelerimiz vardı derme çatma apartmanlarda futbol oynayanlara top satarlardı, onları da aradım ama sonra dedim, okul değil ki burası kim topçu teyzeden top alacak? ? ? ?

    Neyse bina acemice yapılmış, aslında çok ilginç birçok mimari ögenin iğreti şekilde eklendiği bir bina havasına sahip ( bizim okul da öyleydi ) İçindeki türlü şeyler, mezar taşlarından tutun, kapı tokmaklarına, günlük kullanılan eşyalara, mesela tabaklara, kıyafetlere ve de resimlere kadar, çok ilginç ama küçücük açıklamalarla biraz üst üste yığılmış izlenimi veren sergilenen bir sürü nesne var müzede...

    Dolayısı ile... Eh bir amatör sanat hastası olarak müzenin amatörlüğünü çok sevdim... Ama yine de orada da, nesneleri inceleyip İspanyolca yorumlar yapan kişiler kendimi yabancı hissetmeme neden oldu, ve kendimi yabancı hissettiğimde yaptığımı yaptım. Yola devam ettim.

    170inci caddeye doğru gelindiğince Washington Tepelerinin en ilginç bölümüne geliniyor. Burada iki cadde kesişiyor. Tam kesiştikleri yere de Kolombiya bir tıp okulu kurmuş sağ olsun... Sonuç olarak bu bölge eh biraz daha eli yüzü düzgün bir bölge daha aşağıya göre... Hatta oturup bir şeyler içecek bir kafe bile var..

    Ben biraz deli biri olarak kafeye girip bir şeyler içmek yerine daldım ara sokaklara.... Bu bölgedeki eski ve meşhur bir binayı aradım. Morris Jummel Evi...

    Efendim bu ev George Washington un karargahıymış. Geroge Washington New Yorkta son derece başarısız olduğundan sürekli girdiği çatışmaları kaybediyor geri çekiliyormuş, ama İngiliz komutanın da Amerikan Kıta ordusuna şöyle bir son saldırı yapıp savaşı bitirmeye hiç niyeti yokmuş. Nasıl olsa hiç şansları yok, bari biraz şu isyan uzasın da ben de komutanlığın tadını çıkarayım diye düşünmüş sanırım. Ki Fransa Amerikan İsyancılarının yanında savaşa girmese de sanırım pek şansları da yokmuş.

    Neyse Manhattan da son direndiği nokta Washington tepeleri... Burada karagah olarak kullandığı evi de korumuşlar. Bembeyaz hiçbir özelliği yok gibi görünen bir ev. Etrafında park yapmışlar. Bir çeşmesi de var, su içmek için yapılmış birçok çeşmeden su içen birisi olarak, Manhattandaki bildiğimi çeşme suyundan çok daha güzel bir su olduğunu yazabilirim. Eve girmeyi denedim. Ev terk edilmiş gibi duruyordu ama kapı kendiliğinden açıldı. İçeride kimse yoktu... Eşyalar odalarda sanki 1700lerin sonundaki gibi duruyordu. Derken merdivenlerden gelen bir gıcırtı sesi duydum ve aşağıya......

    Hayalet değil müzenin görevlisi indi.. Efendim ev salı günü kapalıymış.. Kapıyı da açık unutmuşlar, nazikçe dışarı davet etti beni ben de çıktım... Ama belki müze görevlisi sandığım kişi hayalet olabilir. : ) ) )

    Neyse bu güzel deneyimin sonrasında... Evet gittim kafede oturup bir şeyler içtim. Sonra hadi devam dedim çıkmaya... 170lere gelince yeni bir değişim yaşadım... Efendim 170inci cadde Manhattan dan New Jerseye geçebileceğiniz tek köprünün ( makul miktarda tünel var gerçi aşağı Manhattanda ) olduğu yer. Dolayısı ile yaklaştığınızda tepenizde beliren bir üst yol ve o yolun üzerinden geçen çok sayıda araba nasıl bir yere geldim hissi uyandırıyor. Yanı başınızda New York tarzı sanki 9 10 yaşlarındaki bir çocuğun metal çubukları üst üste koyup yaptığı bir köprü izlenimi uyandıran Washington Köprüsü var.. Ben bu köprünün altına da gitmiştim ama üstten ilk defa görmüş oldum böylece.. Köprünün hemen yanında bir de ufak bir otobüs terminali yapmışlar, hazır yanı başında New Jerseye geçecek yol varken...

    Neyse köprünün bulunduğu bölümü geçince, ben Brodwayden ayrıldım. Ayrıldım çünkü... Hudson kıyısındaki evler birden New Yorkun en kötü mahallerinde birinden en iyilerinden birine geldiğim izlenimi uyandırdı. Yani tahtadan yapılmış şirin müstakil evler, dar sokaklar, muhteşem Hudson Manzarası, inanılmaz bir şey ama tertemiz sokaklar insanda ister istemez bu izlenimi uyandırıyor. Yani Aşağı Manhattan da da az sayıda böyle bölge var. Ama buralarda asıl gürültülü karmaşık ve kirli şehir bir şekilde ben buradayım diyor. Ama burada Manhattandan çıkmadan şehri gerçekten terk ettiğinizi hissettiren bir yere geliyorsunuz ki gerçekten sevdim çok sevdim...

    Ama özellikle hafif taşra havası veren bu yerde daha da kendimi ait hissetmedim, dolayısı ile devam ettim yoluma...

    Geldim yolun son bölümüne sanırım 175-180 arasındaki caddeden Manhattanın kuzeyinin en meşhur yerine geliyorsunuz. Yani ille de Kuzey Manhattan da bir yere gideceğim, yani orayı görmeden edemeyeceğim nereye gideyim derseniz size oraya git derler..

    Bahsettiğim yer Tyron Kalesi Parkı... Bu park bahsettiğim mahallenin hemen yanında ilk girdiğimde, Central Parktan kesinlikle daha güzel dedim. Bir defa daha sessiz, ağaçlar çiçekler insanlar daha bir sakin gerçekten dinlendiklerini hissediyorsunuz... Nehir Manzarası eh suyun işin içine girdiği çoğu yerde olduğu gibi büyüleyici.. Parkın tam ortasında bir Orta Çağ Manastırını andıran bir bina var, burası bir müze... Orta Çağ Avrupası Manastırındaki mekanları canlandırmışlar. Cloisters diye geçiyor. Cidden çok etkileyici duruyor, özellikle de nehre hakim bir tepede olması cidden Orta Çağ kalesi havası vermiş.. Ama içine girmedim... Başka bir gün sırf o için gelip girerim dedim, gelirsem onu da yazarım...

    Neyse sonra manastırdan aşağı doğru inmeye başladım. İnerken Central Parkı özlediğimi hissettim bir an, ve tam da neyi özlediğimi de sanırım anladım. Evet burası daha sessiz ve sakin... Ama binbir farklı şeyin içi içe geçtiği bir Central Parkın turistik olmayan kuzey bölümünde bile o parka ait olmak çok daha kolay... Sanırım bir süre bile olsa bir yere bir şeye, bir kişiye ait olmayı çok özlemişim ve bu özlem bir şekilde kendini gösteriyor.

    Neyse aşağı indiğimde yine evleri biraz eski duran ama temiz bir sokağa indim. 200üncü cadde... 15 cadde daha gidince Manhattan bitiyordu... Ama yorgundum hemen yakınımda metro vardı. Başka zaman dedim metroya bindim eve döndüm...

    Bu da böle bir macera oldu... Açıkçası iyi oldu... Manhattan ın daha önce gitmediğim son yerine gidip iyi kötü bir macera yaşamış oldum. Başka bir zaman o gidilmemiş son 15 caddeyi de gidip Manhattan ın en ucuna kadar da gitmiş olurum diye düşünüyorm. Yaparsam da buraya yazarım yine..

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Sun May 30, 2010 2:22 am Reply with quoteBack to top

    Harlemde Sokak Basket Maçı

    Kısa bir deneyimdi, aslında daha uzun da kalmak isterdim ama hem hava kararıyordu, hem de kendimi yine biraz o ortama ait hissetmedim.

    Neyse izlediğim maç turnuva idi. Aslında bizim lise turnuvalarımızı andırıyordu, Harlemin meşhur uzun eski görünümlü toplu konut apartmanlarının ortasında 80lerin Türkiyesinde yaşadığım şeylerin çoğu oradaydı. 5-6 yaşında çocuklarını çocuk parkında oynatmaya gelmiş anneler. Daha büyükçe birbirlerinin saçını çeken, oynayan, gülen, ağlayan daha büyük çocuklar. Basket sahasının hemen yanındaki masalarda oturan bir yandan maça bakıp bir yandan sohbet eden teyzeler, derme çatma kurulmuş bir hoperlör ve ses tesisatı ile maçı anlatan adam... Salata, şiş kebab gibi geleneksel yemekleri maçı izleyenlere satan, bizde piknikte mangal başında oturanları andıran satıcılar.... Elbette maçı kazandıklarında, kaybettiklerinde, takım oyuncularından top istediklerinde, arkadaşlarına kızdıklarında neredeyse benim ortaokuldaki basket maçlarında defalarca gördüğüme benzer tepkiler veren basket oyuncuları....

    Yani aslında basket oyuncuları 18-20 kusur yaşlarında gözüküyorlardı. Ve elbette etrafta bulunanların çoğu zenciydi, ama bunlar ufak ayrıntılar sonuçta...

    Benim hoşuma giden, genellikle insanların tek başlarına yaşamayı tercih ettiği, binlerce, onbinlerce insanın bir araya geldiği zamanlarda bile bir birliktelik duygusunu hissetmediğim ve zaman zaman eh çok da kötü gelmese de zaman zaman benim canımı da sıkabilen New York havası burada Harlemdeki bu basket maçında yoktu.

    şu vardı, Türkiyeden farklı olarak, 10lu yaşlardan 20li yaşlara kadar erkek çocuklarına ve gençlere baktığımda insanların yüzlerinden birbirlerine karşı tavırlarından sanki duygularını göstermekte biraz çekindiklerini hissettim, yani sanki biraz daha sert gözükmeye çalışıyorlardı. Bu tabii Türkiyede de var ama burada sanki daha fazla gibi geldi.

    Ama ne olursa olsun güzel bir deneyimdi açıkçası... Eh ilkbaharın son akşamlarından birinde güzel de bir anım olmuş oldu böylece... Bir yandan da 80li yıllardaki yaşamıma da bir parça dönmüş gibi hissettim.

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Tue Jun 01, 2010 1:09 am Reply with quoteBack to top

    New York un Beldelevere Kalesi ve Etrafı

    Araya girmiş iki yazının sonrasında Central Parkı gelen olarak tarif eden yazıları bitireyim dedim, tabii parkın dibindeyken burasının yine yazılarıma konu olma ihtimali var.

    Bunu yazdıktan sonra geçen yazıda kaldığım yerden devam edeyim. Gölün kıyısındaki tepenin üzerine çıkarken, ağaçlar etrafımızı sarıyor, ne şehri ne de parkın kalanını göremiyorsunuz ki bu kendinizi ormanda sanmanız için özel olarak yaratılmış bir durum. Tam anlamı ile yukarı çıktığınızda ise bir kale ile karşılaşıyorsunuz ki bu kale tamamen eğlence amacı ile yapılmış bir kale. Biraz Orta Çağ biraz Disney Kalelerini andırıyor. Kenarında OrtaÇağ Müziklerini andıran müzikler çalıyorlar. Burası New York şehri hava sıcaklığının ölçüldüğü yermiş. Aynı zamanda kuş gözlemi yapanlar zaman zaman geliyorlar.

    Bir defa vahşi kuşların tanıtıldığı bir gösteri vardı kalede... Karga, Baykuş, Kartal, şahin gibi kuşlar tanıtıldı. Ki kuşların gerçekten getirmişlerdi. Getirdikleri kuşlar sanırım bir nedenle doğada yaşayamayan kuşlarmış. Kuşları okşattılar da, hayatımda ilk defa karga okşadım mesela... Yani aslında diğerlerini de ilk defa okşadım da en çok karga beni etkiledi, hani hep çirkin gelen bir kuştur bana ama yakından bakınca çok güzel göründü gözüme..

    Kalenin üstünden mütiş bir manzara var... Hemen kalenin altında Kaplumbağa Göleti var ki, burada 10 15 metre yukarıdan yani kalenin üstünden bile görülebilen boylarının bir bir buçuk metreye ulaştığını tahmin ettiğim yani en azından bana dev gibi görünün kaplumbağalar var. Hemen yazayım. Gölete inip kaleye bakıldığı zaman kale daha bir muhteşem gözüküyor, yani sanki ulaşılması zor bir kayanın üstüne inşaa edilmiş gibi, ama elbette hafif sağa dönüp de yukarı çıkınca rahatça ulaşılabiliyor.

    Daha ileride de uzuun bir oyun sahası var. Dümdüz yeşil bir alan ve bu alanın kenarlarında baseball denen tuhaf oyunun sahaları var. Yani İlkbahar boyunca izledim, en sonunda kurallarını öğrendim. Biri topu atıyor, öbürü sopa ile vurup koşuyor, topu atan takımın oyuncuları ellerinde topla koşanı sobelemeye çalışıyorlar. Koşanın ise üzerinden geçti mi puan aldığı çizgiler var. Sobelenmeden olabildiğince çok çizgiyi geçmeye çalışıyor. Yani bu kadar karmaşık bir oyunun, bir de bu kadar ekipmanla oynanması bana bu ABDli çocuklar tuhaf dedirtti, yani bir plastik top dört adet sokakta bulunan taşla oynanabilen gözünü sevdiğimin futbolu diye düşündüm. Tabii ABDliler için bizim futbolumuz Soccer, futbol da onlar için biri elinde koşarken diğerlerinin koşanın üzerine atladığı spor dalı.

    Neyse parkın daha ilerisinde dev bir su havuzu ki New York şehrinin suyu burada depolanıyormuş ve ilerisinde öncekine benzeyen bir büyük oyun alanı daha var. Sonrasında da bizim ormana varılıyor...

    Bu arada doğu ve batı yakalarında da birkaç ilginç şey var. Doğuda çocukların botlarını yüzdürdüğü Conservatory Water denen bir yer var ki, buranın önünde bir binada yaşayan meşhur bir şahin varmış. Yani bu şahin yıllar önce binaya ilk defa yuva yapınca, binanın altından geçenler bundan çok memnun olmadığı için yuvayı kaldırmayı denemişler, ama hayvan hakları savunucuları isyan etmiş. Sonuç olarak yuva yerinde kalmakla kalmamış, bugün de binanın hemen gerisinde söz konusu şahinin ki adı Pale Male, fotoğraflarını satan, ayrıca onu gözlemek isteyenlere teleskobumsu bir şeyler kiralayan kişiler var. Yani şahinin fanatik klübü bile varmış.

    Bunun dışında bir de Mısırdan getirdikleri bir Obeliks var ki... Efendim New Yorklular 1800lerde Avrupa şehirlerinde meydanlarda duran Obeliksleri çok kıskanırmış, yani Obeliks olmadan Dünya şehri olunmaz diye düşünmüşler, neyse ki Mısırla iyi ticari ilişkileri varmış. 1880lerde bir Obeliksi hediye olarak almışlar ve buraya getirmişler.

    Batı yakasında ise kesinlikle en ilgimi çeken yer Strawbery Fields ya da Çilek Bahçeleri denilen yer... Burası John Lenonun oturduğu binanın tam karşısında ki bina aynı zamanda onun öldürüldüğü yer. Yani Beatles ı oldum olası severim, ayrıca bu alanın insanı dinlendiren bir havası var onu da seviyorum. Hemen her zaman da Beatles şarkıları çalan bir gönüllü oluyor.

    Bunun dışında tabii Delacort Tiyatrosu var ki, burası bina olarak bir şeye benzemeyen kalenin hemen aşağısında bir yer. Ama kimi zaman ünlülerin de oynadığı, bilet almak için 8-9 saat kuyrukta beklenilen efsanevi bir yermiş. Bir gün ben de bu efsanevi kuyrukta beklemeyi düşünüyorum. Eğer bekler ve tiyatroyu izlersem mutlaka burada yazarım.

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    catboy
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Jan 19, 2007
    Posts: 3268
    Location: Izmir

    PostPosted: Tue Jun 01, 2010 1:14 am Reply with quoteBack to top

    ben okuyorum ve ilgiyle takip ediyorum sadece araya yorumlarım girip de bütünlüğü bozsun istemiyorum ama her bölümünü ilgiyle okuyorum günlüklerin belirtmek istedim Smile
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's website
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Tue Jun 01, 2010 1:50 am Reply with quoteBack to top

    İstediğin zaman yorum yazabilirsin kardeş... Hani özellikle şunu yap dediğiniz şeyler olursa da yapabilirim. Ne de olsa göründüğü kadarı ile bu şehirde yaşadığım son aylarım. : ) )

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Wed Jun 02, 2010 7:52 pm Reply with quoteBack to top

    Bir OFF BROADWAY Tiyatrosu Macerasi

    Yazdigimi zannediyordum. Yazmamisim, yahu ben bugun New Yorktan ayrilsam bir bir yil yazacak kadar ek malzeme var elimde sanirim. Neyse konuya geleyim...

    Arkadaslar Broadway Tiyatrolarindan daha once bahsetmistim. Eh epey bir de Broadway Tiyatrosuna da gitmisimdir. Off Broadway bu sehrin New Yorkun dusunce mantigini cok guzel aciklayan bir terim. Ozetle Broadway Tiyatrolari sanirim 5000e varan belki gecen tiyatrolar ve bu tiyatrolari ozellikle her cuma cumartesi aksami dolduramayan oyunlar hizla silinip gidiyor. Bu haftada en az bir 20000 ayda 100 bin izleyici demek ki bana muazzam geliyor. Bu kosullarda da 10 yil gibi sahnede kalabilmek mutis bir sey bir Broadway tiyatrosu icin ( ki yapanlar var )

    Gelelim yazinin konusuna Off Broadway tiyatrolarina.... Off Broadway kelime anlami ile, Broadway disi demek, yani Broadway tiyatrolari disindaki tiyatrolar anlamina geliyor. De adamlar tamam Broadway tiyatrolari meshur ama bunun disindaki tiyatrolar icin niye terim yaratmis diyebilirsiniz... Bunun hikayesi 1930larda ( 60larda daha da abartili bir hikaye var o bir sonraki mesajimda ) efendim 1930lareda 1800lerin o abartili, gorkemli, ve laf aramizda biraz da yapmacik bulunan kulturunden sikilan New Yorklularimiz, demisler ki, biz sevmiyoruz Broadway tiyatrolarini, yeni bir tiyatro akimi yaratiyoruz. Bu akimin icinde hisseden tiyatro topluluklarina da Off Broadway adini veriyoruz. Efendim aradan gecen 80 yil itibari ile izleyici miktari 100 200den 500 1000 e kadar degisen tum gosteriler Off Broadway adi altinda toplanmakla kalmamis. Yani ortak ozellikleri olmayan bu oyunlar sanki tek bir Off Broadway markasi temsilcisi imis gibi sunulmaya baslanmis...

    Simdi bu oyunlarin icinde Stomps gibi sahnede cop tenekesi kutulari, mutfak aletleri gibi birbirinden tutan nesnelere vurarak ses cikaran, ya da sahnenin ustune alti cam bir zemin olan bir havuz kuran ve yukariya bakip adamlarin havuzda dans edislerini izleyebileceginiz tuhaf gosteriler de var, Broadway Tiyatrolari gibi olabildigince teknolojiden faydalanan oyunlar da, daha nasil desem isin sov bolumunden cok oyunun anlami ile, ya da oyuncularin konusmalari ses tonlari hareketleri ile oyunu ilginc yapanlar da...

    Simdi bu oyunlarin icinde gittigim en ilginc oyun Off Broadway in en uzun suredir oynanan oyunuydu... Efendim ben bu oyunu bir New York kitabindan gordum. 60larda ilk defa oynanan, yani elli yildir oynanan bir oyunmus. Cocukken oyunu goren dedeler, torunlarini gotururler falan diyordu. E ben de gideyim dedim, Sullivan adinda bir cadde uzerindeymis iyi hatirliyorum. Caddeye gittim, efendim onlarca yil orada olan tiyatro yok. Eee herseyin bir sonu varmis kismet banaymis dedim ve dondum.

    Meger efendim, oyun Times Meydanina yakin bir tiyatroya tasinmis, neyse Times Meydanina gorunce cok heyecanlandim, tiyatro binasina gittim, Beyoglunda gun ortasi bombos tiyatrolar gibiydi, yaslica ve bana karsi cok anlayisli bir kadin vardi, sagolsun ogrenci oldugumu indirim de yapti hem de o aksama bilet verdi, en on siranin bir arkasi...

    Neyse oyun gunu geldi... Ilk diyecegim cok samimi bir oyun... Gerek sahne gerekse mesela oyun arasinda durulan yerler mutis samimi, yani 1000 kisilik bir sahne en az ama sanki es dost seyrediyormussun gibi geliyor. Oyun birbiri ile komsu bir kizla oglanin askini anlatiyor. Adi Fantasticks... Oyunda bir de hikayeyi uzaktan anlatan ama oyunun da icine bazen giren bir adam var... Kizin ve oglanin babasi... Yani tum karakterler muazzam.... Sarkilar muazzam... Ellerindeki bir avuc malzemeyi oylesine kullaniyorlar ki hareketlilik ve etkileyicilik acisindan Broadway tiyatrolarinin cogundan daha iyi buldugum bir oyundu...

    En guzeli oyundan ayrilirken 60 yil boyunca oyunu oynayanlarin resimleri idi... Boyle hani cok begensen de yahu tutmaz her halde dedigin tarzda bir oyun ve bu kadar uzun suredir oynanmasi insanin cok hosuna gidiyor... Yillardir oynayan farkli oyunculari izlemek de...

    Neyse bu da benim icin baska bir New York maceralarindan biri idi... Acikcasi en guzellerinden de birisi idi..

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Androner
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Jan 07, 2004
    Posts: 808
    Location: istanbul

    PostPosted: Thu Jun 03, 2010 7:52 am Reply with quoteBack to top

    yeni başladım okumaya. Çok güzel yazmışsın, eline sağlık. büyük bir kısmını okudum (8. sayfanın yarısına kadar). çok akıcı ve samimi bir yazı dilin var, ama tabii çok okumaktan yoruldum ben Smile

    yanlız rpg kitaplarıyla ilgili bir şey görmedim. var mı satılan özel bir yer, hangi sıklıkta bulunabiliyorlar (sadece büyük kitapçılarda mı örneğin).

    mevsim nasıl? sık yağmur, kar vs yağıyor mu? rüzgar çok mu?

    _________________
    [img]http://images.quiz.wegame.com/production/personalities/34/badge.jpg[/img]
    Back to top View user's profileSend private messageSend e-mailMSN MessengerICQ Number
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Thu Jun 03, 2010 3:13 pm Reply with quoteBack to top

    Hmm bir sonraki bolumu bunun uzerine yapayim o zaman.. Ama RP kitaplari ile Cizgi romanlari falan birlestiririm.

    Mevsime gelince.. Yani bir iki yerde sanirim mevsimle ilgili iki uc sey vardi... Aslinda sicakliklar Istanbuldaki civarda... Ama sicakligin kendisi oynamasa da ruzgar sicakligi acayip asagi ve yukari oynatabiliyor. Mesela New York tarihinde meshur bir kar firtinasi var Agustosun ortasinda 1888 senesi idi sanirim. Yani kar firtinasi olmasa da agustosta havanin epey soguk hissedildigine tanik oldum. Topu topu bir hafta sonra da sicaktan kacacak yer aradigim da oldu...

    Kisinda kar yagip da disarida elimdeki en kalin palto ile usudugum bir gunden uc dort gun sonra havanin disarida rahatlikla dolasacak kadar isindigi oldu..

    Hmm bir de sunu yazmak lazim, firtina oldu mu tam oluyor burada... Buradaki gibi gurultulu simsek sesini ben Turkiyenin hicbir yerinde duymadim...

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Display posts from previous:      
    Post new topicReply to topic


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.98 Saniye