Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: ecomulyz
    Bugün: 1
    Dün: 11
    Toplam: 36670

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 257
    Üye: 0
    Toplam: 257

    FrpWorld.Com :: View topic - Sonsuz Güneşin Koruyucuları: Kadim Işığı Ararken...
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     Sonsuz Güneşin Koruyucuları: Kadim Işığı Ararken... View next topic
    View previous topic
    Post new topicThis topic is locked: you cannot edit posts or make replies.
    Author Message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 9:58 pm Reply with quoteBack to top

    Güneş batarken Cervantes atının üzerinde geriye döndü ve son kez On KasabaÂ?ya baktı. Kasabayı muhtemelen son görüşüydü bu. Binalar gelmekte olandan kurtarılamazdı; ama en azından insanlar kurtarılabilirdi.

    Konvoyun artçıları da önünden geçerken Cervantes insanların gözlerine baktı. Korku, umutsuzluk ve yeis gördü. Terk ettikleri evleri, yatakları ve oyuncakları için ağlayan çocuklar gördü. Kayıplarının tesellisini birbirlerinde arayan aileler gördü. Genç bir adam, kolunu nişanlısının omzuna dolamış, onu avutmaya çalışıyordu. Annesinin kucağında götürülen küçük bir kız çocuğu, evinde bıraktığı oyuncak bebeğini isteyerek ağlıyordu. On Kasaba halkından tek bir kişi bile en azından sağ kalacağı için gülümseyemiyordu. Cervantes onları suçlayamazdı. Salgın ve peşi sıra yaşananlar yüzünden halk bitap düşmüştü.

    Azalin, Apocalyspe, Yeminer... Tüm bunların suçluları onlardı. Cervantes kendini tutamadan içinden okkalı bir küfür salladı. Bu halk her şeyini kaybetmişti. Ama OrenÂ?e şükürler olsun, en azından hayattalardı.

    Cervantes atının dizginlerine asılarak kızıl alacakaranlığın altında ıssızlaşan On KasabaÂ?ya sırtını döndü.

    ***

    Borular... Boruların sesleri batan güneşin kızıla boyadığı göğe yükseliyordu. Toprak, yere çarpan binlerce ayak ile titriyordu. Çavuşların emirler yağdırdığı böğürtüler ise ağaçların, tepelerin, kayaların arasında yankılanıyordu. On KasabaÂ?ya yıkım götüren ordu yürüyüşteydi. Binlerce, binlerce ork, goblin, hobgoblin ve böcayıdan oluşuyordu. Ordunun taşıdığı sancaklar değişmişti. Bir zamanlar, kadim bir siyah ejderhanın sancaklarını taşıyorlardı. şimdiyse sancaklarına ApocalypseÂ?in sembolü olan delirmiş şeytan işlenmişti. Eskiden kadim ejderha EchberiatosÂ?un olan, artık ApocalypseÂ?in olmuştu.

    Ordu On KasabaÂ?yla aralarındaki son tepeyi aştı. Urgonosh zirveye ayak bastığında önünde uzanan manzaraya baktı: KarathasÂ?ın ordusunun mağlup edildiği, kadim savaş alanı. Corax ve KarathasÂ?ın ordularının karşılaştığı, KarathasÂ?ın büyük bir mağlubiyet aldığı, kadim savaş alanı. Sanki ölenlerin acı dolu feryatlarını duyabiliyor, havadaki kan kokusunu alabiliyordu Urgonosh. Herhalde savaş alanının anılarına fazla dalmış olacaktı ki ancak sırtına bir şaplak yediğinde kendine geldi. Keşiş böcayı öfkeyle döndü ve bu saygısızlığı yapanın suratını göçertmek için yumruğunu kaldırdı. Karşısında TrushÂ?u görünce yumruğu havada kaldı. Trush hiçbir şey söylemedi. Sadece ileriyi işaret etti.

    Urgonosh tekrar savaş meydanına baktığında ordunun ön saflarının oraya varmış olduğunu gördü. Aynı zamanda...ön saflarda sıra dışı bir hareketlilik vardı. Hatta sadece sıra dışı değil aynı zamanda garipti de. Çünkü ön saflar resmen yürüyüş düzenini bozup, geri çekiliyorlardı. GnorhaÂ?nın orada olması lâzımdı. Neler oluyordu? Urgonosh böğürerek boruların çalmasını emretti. Borular farklı bir tonda çaldı ve ordu durdu, ama ön saflar hala hareket halindeydi ve karmaşa içindeydi. Urgonosh öfkeyle tepeden inmeye başladı. Trush da onu izledi.

    İki böcayı tepeden fırtına gibi inerken Gnorha çoktan bir grup orkla tartışmaya başlamıştı bile. Ordunun orta saflarından iki diğer böcayı de hızla oraya geliyordu. Dört böcayı da GnorhaÂ?nın yanına hemen hemen aynı anda vardılar. Hepsi de cesur ama ahmak bir ork komutanının söylediklerini duymuştu.

    Â?Biz gelmek sizinle... Hayır!.. Geri döner biz... Siz götürmek biz ölüm, savaş diil!Â?

    UrgonoshÂ?un yüzü bu sözleri duyduğu gibi öfkeyle çarpıldı. Apaçık isyandı bu.

    Â?Peki ya siz?Â? dedi Gnorha sakince, çevresinde toplanmış diğer orklara. Hepsi de onaylarcasına başlarını salladılar. Gnorha bakışlarını UrgonoshÂ?a, sonra da TrushÂ?a çevirdi. Trush başını evet anlamında salladı.

    Â?Olması gereken olacak. *O*Â?nun iradesi gerçekleşmeli.Â?

    Gnorha cevap vermedi. Sadece isyankâr orklardan birisini gırtlağından tutup kaldırdı. Drejjesh ve Ghuzz da orklara atılırken Urgonosh çoktan ikisini enselerinden tutup kaldırmıştı bile. Sadece Trush sakince duruyordu. Orkların eski kumandanları olan isyankârlar bir anda yakalanınca çevredeki orklardan öfke dolu haykırışlar yükseldi. Ama orklar, liderleri ölünce tutunamazlardı ve şu anda böcayıların ellerinde sımsıkı tutulan liderlerinin akıbetleri ölümden çok daha kötüydü.

    Trush yavaş adımlarla kalabalığı yardı ve öne çıktı. Bir orktan bir mızrak aldı ve ordunun on metre kadar önüne çıktı. Mızrağı hışımla yere sapladı. Sonra da çıkarmadan arkasında sürüklemeye başladı. Ne orklar ne de ön saflarda bulunan goblinler ve hobgoblinler onun ne yaptığını anlayabilmişti. Ama böcayılar biliyorlardı.

    Trush en sonunda durdu. Mızrağı yerden çıkarttı ve bir kenara fırlattı. Ellerini kaldırdı, başını geriye attı ve bir böğürtü kopardı. Bununla birlikte Urgonosh, Gnorha, Drejjesh ve Ghuzz, taşıdıkları orklarla birlikte TrushÂ?ın yere çizdiği şekle yaklaştılar. İsyankâr orklar dehşet içinde bu şeklin bir pentagram olduğunu gördüler. TrushÂ?ın bir kez daha ellerini kaldırmasıyla birlikte orkları ve goblinleri kabaca iterek öne pek çok böcayı çıktı. Hepsi de iyi silahlanmışlardı. Zırhlarına lider beşlinin muhafızları olduklarını gösteren armalar işlenmişti.

    Muhafızlar birkaç mızrağı birbirlerine bağlayarak birkaç tane mızrak demeti yaptılar ve bunları pentagramın çevresine sapladılar. İsyankârları soyup ellerinden ve ayaklarından bunlara bağladılar. Orklar kaçmak için debelendilerse de sadece birisi kaçmaya yaklaşabildi. Ama o da UrgonoshÂ?un sağlam yumruğuyla gerisingeri böcayıların kucağına uçtu.

    Orklar artık çığlık çığlığa yardım dileniyorlardı. Muhafızlar saygılı bir şekilde geriye çekildiler. Gnorha, Drejjesh ve Ghuzz da onların peşi sıra giderken Urgonosh bir an daha oyalandı ve TrushÂ?a baktı. Sonra onları takip etti.

    Trush belinden süslü bir tören hançeri çıkarttı. Hançerin kabzası bir iblisin başına benzetilmişti. Hançerin dalgalı bıçağı ise bu iblisin ağzından çıkan diliydi.

    Â?*O*Â?na karşı gelenler, cezalarını ruhlarıyla ödeyecekler!Â?

    Trush isyankâr orkların tek tek el ve ayak bileklerindeki damarlarla boyunlarındaki damarları kesti. Kesikler derin değildi. Birden değil, uzun sürecek bir ölüm vaat ediyorlardı. Akan kanlar ise tam altlarından geçen pentagramın kazılmış çizgilerini dolduruyordu.

    Orkların bilinçlerini yavaşça kaybedip sessizleşmeleri gerekirken her geçen an çığlıkları artıyordu. Tören hançerini çıplak orklardan birinin vücudunun kanla lekelenmemiş bir kısmına sürerek temizledi ve kemerine geri koydu. Bu sefer muhafızlardan birinin saygıyla uzattığı bir orağı aldı ve yavaş yavaş, her isyankârın karınlarının altını enlemesine yardı. Bağırsakların baskılarıyla yaralar açıldıkça, leş gibi bir koku ve bağırsakların uçları da dışarı sarkmaya başladı. Orkların çığlıkları artık tiz haykırışlara dönüşmüştü.

    Orağı tekrar muhafıza teslim eden Trush, pentagramın tam ortasına geçti ve ordunun kalanına sonsuzmuş gibi gelen bir süre boyunca bekledi. Kanlar akmaya, kokular yayılmaya, organlar sallanmaya, çığlıklar atılmaya devam etti. Ta ki isyankârların vücutlarında hiç kan kalmayana kadar.

    Orduyu en çok korkutan bu olmalıydı. Çünkü vücutları kupkuru kalmış olan orklar halen canlıydı ve var güçleriyle haykırıyorlardı. Pentagram tamamen kanla dolmuştu. Bununla birlikte Trush bir kez daha orkları tek tek dolaştı. Elini hızlıca orkların göğüslerine gömüp kalplerini çıkardı. Garip yanı ise TrushÂ?ın elleri kan olmamıştı ve orkların göğüslerinde delik oluşmamıştı. Trush insanın kanını donduran bir soğukkanlılıkla halen atmakta olan kalpleri, haykıran kurbanlarının ağızlarına tıktı. Sonra yeniden pentagramın ortasına geçti. Tören hançerini çıkarttı ve onu iki eliyle kavrayarak yukarı kaldırdı.

    Â?*O*Â?nun arzusu engellemez! Engelleyenlerin ruhları artık *O*Â?nundur!Â?

    Bu sözlerle birlikte kan dolu pentagram alev aldı. Alevler yayılarak mızraklarda asılı duran orkların bedenlerini ele geçirdi. Artık banshee çığlıklarını anımsatan haykırışlar karşısında tüm ordu kulaklarını tıkadı. Sadece Trush sükûnetle cayır cayır yanan pentagramın ortasında duruyordu.

    Â?*O*Â?nun gücüne tanık olun!Â?

    Ve aniden, bu sözlerle birlikte, hayali bir iblisin devasa, korkunç görüntüsü alevlerin arasından yükseldi ve orduya baktı. Korkak goblinler, leş kokulu hobgoblinler, orklar ve böcayılar korkuyla yere kapaklandılar. Ama geleni bekleyen Urgonosh, Drejjesh, Ghuzz ve Gnorha, muhafızlarla birlikte saygıyla diz çöktüler.

    Başladığı hızla bitti her şey. Alevler, Apocalypse, isyankâr orkların cesetleri, kan dolu pentagram... hepsi bir anda yok oldu. Sadece açıklığın ortasında Trush duruyordu.

    Â?Ben *O*Â?nun seçilmişiyim! Onun iradesinin temsilcisiyim! Bize karşı gelen, ona karşı gelmiş olur!Â?

    Ordudan bir onay mırıltısı yükselirken Trush kendinden memnun bir şekilde gülümsedi. Bu iş bitmişti. Urgonosh da doğrulurken bir ork çekinerek ona yaklaştı.

    Â?Gece varcaz.Â? diyebildi sadece. Urgonosh memnun bir şekilde sırıttı. En sonunda bu gece bitecekti.

    ***

    Horcoel... Horcoel neredeydi acaba? Veya Harbormm? Veya VÂ?ladhek? Neredeydi şimdi tapınak şövalyeleri? Neredeydi şimdi adaletin koruyucuları? On KasabaÂ?yı yüzüstü bırakıp gitmişlerdi! Peki neden?

    Cervantes omzunu tutan bir el hissetti. Dönüp baktığında SlachÂ?ın yanında olduğunu gördü. Düşüncelere ne kadar uzun süre daldığını bilmiyordu. Çoktan karanlık çökmüştü. Ay yoktu. Gökyüzü fırtına bulutlarıyla kaplanmıştı. Korkan halkın arasından çok az cesur kişi meşale yakmaya cesaret edebilmişlerdi. Diğerleri kör topal veya arada bir çakan, uzak bir şimşeğin anlık ışığıyla ilerliyorlardı.

    Cervantes huzursuzdu. Bu normal bir huzursuzluk değildi çünkü tanrısından kaynaklanıyordu. OrenÂ?in büyük bir huzursuzluk ve tedirginlik içinde olduğunu, hatta korktuğunu hissedebiliyordu. Bu kendisi için kaynaklanan bir korku değildi, masumlar için duyulan bir endişeydi. Ama bu endişe On Kasaba halkı için değildi. Daha geneldi. Çyle ki On Kasaba halkı şu anda çok önemsiz kalıyordu.

    Cervantes yıllardan beri ilk defa kendisini yalnız ve kaybolmuş hissetti. Hayır, tanrısı onu terk etmemişti. OrenÂ?in kutsallığını hâlâ hissedebiliyordu. Ama tanrısı dikkatini başka bir yöne yöneltmişti, yaklaşmakta olan savaştan çok daha önemli bir şeye. Cervantes, OrenÂ?in bu savaşta ona pek yardım edemeyeceğini anlıyordu. Onun için savaşabilirlerdi. Onun için ölebilirlerdi. Seçilmişinin yardım haykırışlarına bir nebze cevap verebilirdi. Ama o kadar, sadece o kadar.

    Çnlerindeki askerin taşıdığı meşalenin titrek ışığı altında CervantesÂ?in yüzü olduğundan çok daha yaşlı ve yorgun görünüyordu. Slach onun yüzündeki kederi, tedirginliği ve umutsuzluğu gördü. Cervantes, daldığı düşüncelerinin ortasında, gerçek duygularını gizleyip, güven ve inanç dolu bir yüz ifadesi takınası gerektiğini unutmuştu. Slach bir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu zaten. Sadece, güven verircesine bir kez daha, daha sertçe, CervantesÂ?in omzunu sıktı ve son elini yavaşça geri çekti.

    Bir şimşek daha, bu sefer çok daha yakından, çaktı ve SlachÂ?ın gözlerinin önüne stratejik bir manzara serdi.

    Sarp dağlar vardı önlerinde. Yüksek değillerdi, ama sarplardı. Bu da düşmanın onlara arkadan saldırmasını olanaksız kılıyordu. Dağların eteklerinde tek tük binalar vardı. Belki yanılıyor olabilirdi, ama SlachÂ?a birkaç mağara ağzı görmüş gibi geldi.Böylece halk da savaş sırasında saklanmış olacaktı. Mağaralarla evlerin arasında sağlam görünen, küçük bir kale vardı. Ama burası...feci derecede savunmasız göründü onun gözüne. Sanki halk burada ölüme mahkum olmuş gibiydi. Slach o anda karar verdi: Buradan gidecekti.

    Â?AhÂ? dedi Cervantes ve Slach hemen ona döndü. Seçilmişin yüzünde artık yorgun, ama nispeten daha huzurlu bir tebessüm vardı. Â?Geldik.Â?

    Â?Demek burası...Â? diye mırıldandı Slach, askerlerden birisi koşa koşa CervantesÂ?e yaklaşırken.

    Â?Lordum! Lordum!Â? Asker, CervantesÂ?in önünde soluklanmaya çalıştı. Cervantes bu genci tanıyordu. Seçilmiş, kasabaya geldikten sonra kendini OrenÂ?e adayan genç bir rahipti bu.

    Â?Lordum, kasaba muhafızlarının bir kısmı...yoklar...gitmişler!Â?

    CervantesÂ?in yüzündeki tebessüm hızla solarken haberi duyanlar arasında onaylamaz mırıltılar yükseldi. Askerlerin bir kısmı birbirlerine karanlık bakışlar attı. Slach, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine tahsis edilen atı CervantesÂ?in yanına sürdü.

    Â?Lordum,Â? diye sordu usulca Â?kaçaklar mı?Â?

    Cervantes bir şey söylemedi. Sanki bu haberi bekliyormuş gibiydi. Sadece geriye, artlarında bıraktıkları yola baktı. Sanki bu karanlığa ve onca mil uzaklığa rağmen, On KasabaÂ?yı görebiliyordu.

    Â?Hayır,Â? diye fısıldadı OrenÂ?in seçilmişi Â?şehitler.Â?

    ***

    Maximillian, On KasabaÂ?lı bir yetimdi. Hiç kimsesi yoktu. Sokaklarda büyümüştü. Kasaba halkından bir şeyler çalarak sürdürüyordu yaşamını. Tüm bunlar Oren inananlarının On KasabaÂ?ya gelmesiyle değişmişti. şövalyeleri gören Maximilan, o gün kendine bir amaç edinmişti. O günden bugüne kasaba muhafızlarının arasında görev yapıyordu. Daha henüz on altı yaşındaydı, ama çoktan muhafızların arasında kendine yer edinmişti bile. Kasaba muhafızları onu getir-götür işleri yapan bir yamak olarak değil, kendilerinden birisi olarak görüyorlardı.

    Maximillian pek çok badire atlatmıştı: Salgın, kasabanın cehenneme çekilişi, şimdi de bu. O da tıpkı diğer gönüllüler gibi kasabada kalmıştı. Nereye gidecekti ki? Hayatından başka hiçbir şeyi yoktu. Çzerindeki silahlar bile muhafızlardan ödünç alınmıştı. Burayı terk ederek yeni bir hayata sahip olamayacaktı. Dolayısıyla o da tıpkı diğer vatanseverler ve onun gibi çaresizlerle birlikte kasabada kalmıştı. Binlerce kişilik orduya karşı topu topu elli kişi On KasabaÂ?yı savunacaktı.

    Kasabada kıymetli pek bir şey kalmamıştı. Halk hemen her şeyi alıp götürmüştü. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan On Kasaba, artık bir hayalet şehirdi. Her taraf karanlığa gömülmüştü. Tek ışık, Maximillian gibi ana caddenin iki yanındaki evlerde konuşlanmış kasaba muhafızlarının arasından tütün içenlerin, tütün yakmak için kullandıkları çakmak taşlarından çıkıyordu.

    Maximillian caddenin sonlarına doğru bir evdeydi. Tüm askerler ilk katların pencerelerini ve kapılarının arkalarını kapatmışlardı. Herkes ikinci katta gelen orkları oklamak için bekliyordu. Kasabayı çeşitli tuzaklarla kaplamışlardı. Muhafızların arasında bekleyen tek büyücü, bir ilüzyonistti. İlüzyonist de tüm tuzakları görünmez yapmıştı. Orkların, tuzakların farkına varmaları söz konusu bile değildi.

    Maximillian, nöbet yerini paylaştığı diğer askerlere baktı. Biri oldukça yaşlı ve kıdemliydi. Sakince bir parça kuru ekmeği kemiriyordu. Muhtemelen son yemeğiydi bu. Ama hiç de ölümün gelmesine üzülüyor gibi değildi. O yıllardır bu görevdeydi. Kasabayı savunurken ölmek onun için bir şeref sayılırdı.

    Maximillian bir diğerine baktı. Kasabada kalan tek kadındı Kontes. Orta yaşlardaydı. Çok aksi ve haşin olduğundan hiç evlenememişti. Evinin yok olacağını öğrendiğinde öfkesinden deliye dönmüş ve burada kalmaya karar vermişti. Kılıç kullanabiliyor muydu kimse bilmiyordu. Ama kasabadaki çoğu kişi tokat ve yumruklarının son derece kayda değer olduğunu bilirdi.

    Binadaki son kişi ise MaximillianÂ?dan birkaç yaş küçük bir oğlandı. O da, Denial da, tıpkı Maximillian gibi yetimdi. Kasabanın demircilerinden birisi onu yanına çırak olarak almıştı. Ama demirci, CervantesÂ?in çağrısını duyunca panik içinde eşyalarını toplamış ve kaçmıştı. Çırağı ise kasabada kalakalmıştı. Gidecek bir yeri veya kimsesi yoktu. Bir asker de değildi. Vücudunu sıkan bir zincir zırh ile başına büyük gelen bir miğfer takmıştı, muhtemelen demirhanede bulabildiği en sağlam eşyalar. Korkuyla titreyen ellerinde ise hep demir dövmekte kullandığı çekiç vardı. Yayını ise duvara dayamıştı.

    Maximillian başını pencerenin pervazına yaslanıp dışarıyı izlemeye koyuldu. Derin bir iç çekti. Ne hale gelmişlerdi böyle? Peki ya kendi ölümlerinden sonra ne olacaktı? Kasaba kurtarılacak mıydı? Halkı yeniden huzur dolu yaşamına dönebilecek miydi?

    MaximillianÂ?ın düşünceleri, caddenin çok ilerisinde gördüğü karaltılarla bölündü. Maximillian hızla doğruldu ve gözlerini ovalayıp bir daha baktı. Evet, hareket eden karaltılar vardı. Orklar en sonunda gelmişlerdi.

    Maximillian sessiz el kol hareketleriyle diğerlerini uyardı. Çekicini büyük bir tangırtıyla düşüren Denial hariç hepsi hızlı ve sessizce yaylarına oklarını yerleştirip pencerenin kenarlarında hazırlandılar.

    Gnorha, ön saflardakilerin arkalarında sessizce izlerken garip bir şeyler olduğunu biliyordu. Bunu UrgonoshÂ?a anlatmaya çalışmıştı. Kasaba zifiri karanlık olmamalıydı. Halkın gürültüsü olmalıydı. Nöbetçiler olmalıydı. Uyarı çanları olmalıydı. Bu büyüklükte bir ordunun görülmeden gelebilmesi imkânsızdı. Ama Urgonosh dinlememişti. Baskın yapma emri vermişti.

    Gnorha daha fazla yaklaşmadan goblinleri ve hobgoblinleri öne sürmüştü. Bir tuzak olmalıydı şüphesiz. Onları açığa çıkmaya zorlamalıydı.

    Maximillian sessizce bekledi. İlk tuzak çalışınca ateş açacaklardı. Herkes -insan, orc, böcayı ve diğerleri- bir şeyler olması beklentisindeydi. Ama henüz hiçbir şey olmuyordu.

    İlk goblin caddenin sonuna ulaştı ve bir hayret nidası kopardı. Ayağı bir şeye takılmıştı. Goblin neye takıldığını göremedi. Son hatırladığı şey önünden gelen sivri şeylerin ona çarpması oldu.

    Görünmezliği bozulan ve sivri, demir kazıklarla kaplanmış bir kütük havadan kavis çizerek en öndeki goblin saflarına çarptı. Goblinler acı dolu çığlıklarla geriye savrulduklarında yaylım ateşi başladı.

    Beş dakika bile geçmemişti ki cadde tıka basa goblin ve hobgoblin ölüleriyle dolmuştu. Gnorha başka çaresi kalmayınca orkları ve böcayıları caddeye sürdü. İlk ork caddeye adım attığı anda bir ateş top patladı ve öndeki orkları kavurdu. Kalanlar ise ilerleyemeden caddenin girişini kapatan bir ateş duvarıyla kalakaldılar.

    Gnorha öfke içinde binaların pencerelerinden sallandırılan iplerle, pek çok askerin caddeye indiğini ve On KasabaÂ?nın içlerine doğru gittiklerini gördü.

    Maximillian tüm hızıyla koşuyordu. O eskiden bir hırsızdı bu yüzden hızlı koşmaya alışıktı; ama yanındakiler değil. Kısa sürede üzerindeki ağırlığa rağmen diğerlerini geride bırakmıştı. İlüzyonist en öndeydi. Tuzakların nerede olduğunu hatırladığı için onlara liderlik yapıyordu.


    Bir saat geçmişti. On Kasaba artık mancınıklardan fırlatılan alevli kayalar yüzünden cayır cayır yanıyordu ama hala ayaktaydı. Kasabalıların henüz kayıpları yoktu. Ama hepsi de biliyordu ki geriye çok az tuzak kalmıştı. Daha fazla geriye çekilemezlerdi. Tüm muhafızlar şu anda kasaba meydanında toplanmıştı. Orklar henüz görüş alanlarına girmemişlerdi. Okları çoktan biten kasaba muhafızları, ellerinde silahlarıyla bekliyorlardı. Maximillian, yanında DenialÂ?ın, öncekinden daha da beter bir şekilde titrediğini fark edince üzüldü. Böyle bir ölümü hak etmiyordu, hiçbiri hak etmiyordu. Eğer en azından onu buradan kurtarabilseydi...

    Bir kadın çığlığı hepsinin de dikkatini başka bir yöne çekti. Meydana nâzır bir evi vardı KontesÂ?in, ve ev şu anda yanmaya başlamıştı.

    Â?EVİİİİİİİİİİİM!Â? diye bir haykırışla Kontes koşmaya başladı. Arkadan pek çok muhafızın küfrettiğini duydu Maximillian.

    Â?Merak etmeyin, ben onu getiririm.Â? dedi Maximillian ve yanındaki DenialÂ?ın kolundan tuttuğu gibi onu da sürükleyerek KontesÂ?in peşinden koşmaya başladı. Belki bu vesileyle çocuğu kurtarabilirdi. Kontes kapıyı kırarcasına açtı ve içeri daldı. Birkaç saniye sonra da Maximillian ve Denial içeri girmişti. İşte o anda borular duyuldu. Ork ordusunun tamamı hücuma geçmişti. Maximillian arkasını dönüp meydana baktığında, orkların en sonunda muhafızlara hücum ettiklerini gördü. Muhafızlar ise gruplara ayrılarak sokaklara dağıldılar. şanslarının böyle daha fazla olacağını düşünüyorlardı herhalde. Gerçi dağılabilecekleri pek yer kalmamıştı ya...

    Maximillian kapıyı çarptı ve kiliti taktı. Ardından da kapının yanında duran askılık, dolap gibi şeyleri kapının arkasına ittirdi. Etrafına bakındığında duman yüzünden bir şey göremediğini fark etti. Sadece bir merdiven, evet yukarı çıkan bir merdiven görmüştü. Maximillian, şiddetle öksüren DenialÂ?ı kolundan tuttuğu gibi merdivene sürükledi. Alt katı kaplayan duman burada daha azdı. Maximillian duraksamadan en yakın kapıdan içeri atladı ve kapıyı kapattı. Kontes de o odadaydı.

    Â?Neden geldiniz buraya? Burası benim evim! Çıkın evimden!Â?

    Maximillian öfkeyle cevap vermek için derin bir nefes aldı ama KontesÂ?in yüzünü görünce olduğu yerde dondu ve KontesÂ?in gözlerine baktı. Tek gördüğü deliliğin anlamsız parıltısı oldu. Dilinin ucuna kadar gelen acı sözleri yuttu. Kadını idare etmesi gerekecekti.

    Â?Çzür dilerim hanımefendi. Bizi Nyissa Baronu yolladı. Size övgülerini yolluyor. Güzelliğinizin eşsizliği oralara kadar yayıldı. En kısa sürede sizi ziyaret etmek istiyor. Kabul ediyor musunuz acaba?Â?

    Ateşin tahtaları kavurduğu evde bir anlık bir sessizlik oldu. Dışarıdan çeliğin çeliğe çarpma sesleri, savaş naraları ve ölüm çığlıkları duyuluyordu. Kontes en sonunda utangaçça gülümseyerek cevap verdi.

    Â?Evet, elbette. Ne zaman konutumu şereflendirirler acaba?Â?

    MaximillianÂ?ın içinde mutlulukla bir balon şişti sanki. İşe yarıyordu.

    Â?Biz oraya geri döner dönmez yola çıkacak. Hemen geri dönmeliyiz o yüzden. Ama ön kapınız kilitliydi. Başka bir kapı var mı acaba?Â?

    Â?Evet, evet, mutfakta bir kapı daha var. Benimle gelin.Â?

    Kontes odadan fırladığı gibi merdivenlerden indi. Maximillian ve Denial da onu izledi. KontesÂ?in mutfak olduğunu iddia ettiği bir duman bulutunun içine girdiler.

    Â?İşte burası. Gelin gelin, durmayın.Â? dedi Kontes ve kapıyı açtı. Kapı açılır açılmaz duman dışarı hücum etti. Maximillian ve Denial öksürerek dışarı çıktılar. Ama Kontes garip bir şekilde gayet rahattı.

    Â?Evet, şimdi gidin ve barona haber...AAAH!Â?

    Kadının göğsünü bir mızrak delip geçerken manyakça bir kahkaha duydular. Kadın sertçe yere düşerken, iri yarı bir böcayı gördüler.

    Gnorha, MaximillianÂ?ın kapıyı kapatışını görmüştü ve onları avlamak için gizlice eve girip dumanların içinde saklanmıştı. şimdi de KontesÂ?i öldürmüş, şimdi de Maximillian ve DenialÂ?ın karşısına dikilmişti. Ama bir haykırışla sırtına saplanan bir kılıç, dikkatini arkasına çekti. Yaşlı bir muhafız onun peşinden gelmişti ve şimdi ikisi de dövüşüyordu.

    Gnorha KontesÂ?in cesedine saplı olan mızrağı tek hamlede çıkartıp muhafıza attı ama humafız hızla yana çekilerek kurtuldu. Gnorha öfkeyle büyük kılıcını çekti ve sonra da sadistçe muhafıza sırıttı. İnsanı tek bir hamlede biçmek için devasa kılıcını sağına çekerek kendi etrafında 20 derece sağa döndü bu sırada..Tek bir hamlede bu zayıf ırkın temsilcilerini bitirecek ve kanlarını
    ApocalypseÂ?e sunacaktı..Tek bir hamle..

    ''Hyaargghhh..''

    Güçlü bacak kaslarından da destek alan böcayı hızla kılıcını sağ alttan sol yukarı çapraza yöneltti..Ve sırıttı..Acaba daha önce nice canlar almış kılıcı bu zayıflarında işini bitirirken
    suratlarındaki son ifade nasıl olmuştu..

    ''Çtannnkkk''

    O sırada kılıcın bir metale çarpma sesi duyuldu ve koca kılıcın çizdiği ölümcül daire durdu..Ama nasıldı bu imkansızdı..

    Böcayı kılıcını savururken yumduğu gözleri hamlesi durdurulduğunda açtı ve önünde battal kılıcı ile araya girmiş yaşlı muhafızı gördü..Adamın yüzünden ter boncukları akıyor ve dişlerini
    sıkıyordu. Battal kılıç ile büyük kılıç ufak yıldırımlar çıkartarak birbirine sürtünürken böcayı büyük kılıcıyla daha güçlü bastırmaya başladı..''Sen'' dedi hırıltıyla..''Acı çekerek öleceksin''
    Bu sırada böcayının inanılmaz kas gücüne karşı koyamayan yaşlı muhafız kılıcı ile hala büyük kılıcı bastırmaya çalışarak dizleri üzerine çöktü..Yararsızdı..Ve yaşlı kolları o kadar çok ağrımıştı ki..

    Kılıcını büyük kılıcın etrafında döndürüp üzerine getirdi ve böcayının gücünü ona karşı kullanarak büyük kılıcı mutfak zeminine çarpmaya zorladı..Böcayının bir anlık afallamasıyla ayağa kalkıp iki adım geri çekilmişti..


    ''Etrafını sarın!!'' dedi yaşlı muhafız genç askerlere..Hep birlikte bu ucubeyi haklayabiliriz..

    Ancak askerler o kadar korkuyorlardı ki..Böcayının 1,5 metreyi aşan kılıcının ucu durdukları yerde bile sanki her an canlarını alabilecek gibi geliyordu onlara..

    ''Size diyorum askerler..Etrafını sarın..''

    Askerler sadece titrediler ve titrek elleri ile kılıçlarını göğüs hizasında tuttular..Ama nedense ayakları hareket etmiyordu..

    Kılıcını yerdeki zeminden bu sırada kurtarmış olan böcayı hızlı bir böğürtüyle kılıcını tekrar alttan yukarıya yaşlı adamı ikiye biçecek şekilde savurdu..Daha önce de savaşlarda pişmiş olan muhafız bu saldırıyı
    nedense karşılamak için oldukça zorlanmıştı..Battal kılıcını ileri doğru uzattı ve kılıçların çarpışma sesi duyuldu..''Hnngh'' dedi yaşlı adam bu sırada..Her karşılamada kolu sanki kopacak gibi oluyordu..Nefes almaya vakit bile bulamadan böcayı kılıcını bu sefer yukardan aşağıya indirdi..Yana doğru çekilemeyeceğini fark eden yaşlı adam dar mutfağın şansına tükürüp kılıcını yukarıya kaldırdı..Ama her şey o zaman olmuştu..

    ''Aaaaaaaaahhh...''

    Yaşlı muhafız kılıcını düşürerek sağ eliyle sol omzunu tuttu..Bu seferki saldırı çok güçlüydü..Omzunu çıkaracak kadar güçlü..

    ''Yoo hayır..'' dedi böcayı..''Çlüşün bu kadar çabuk olmayacak..''

    Yaşlı muhafız sağ eliyle kılıcının kabzasını tutmaya çalışırken güçlü bir el onu zincir zırhının yakasından tuttu ve havaya kaldırdı..

    Maximillian kendine gelir gelmez DenialÂ?ın titreyen vücudunu kapının önünden çekti ve sokak boyunca koşturdu. Attığı her adımda sanki böcayının ensesini nefesinde hissediyordu. Panik bedenini ele geçirmişti. İki metre, bir metre, birkaç adım... En sonunda sokaktan fırladılar. Doğruca bir ahırın yanına çıkmışlardı. Maximillian bir an umutla doldu ama neredeyse anında söndü. Ahırda at olamazdı. Hepsi kasaba terk edilirken alınmıştı. Peki ne yapacaklardı? Nereye gideceklerdi. Cevap, kişneyen bir attan geldi. Maximillian, DenialÂ?ı unutarak ahıra daldı. Bir at oradaydı. Kara yelesi, kahverengi teninin üzerine yayılmıştı. Soylu görünümdeydi ve...eyerliydi!

    Â?Ama...nasıl?Â? diye sordu Maximillian kendi kendine Denial içeri girerken. Genç yamak daha içeri girer girmez ata değil başka bir tarafa bakarak bir şaşkınlık nidası koyuverdi.

    Â?Ne?Â? diye sordu Maximillian aksilikle.

    Â?Görmüyor musun?Â? Denial belli ki sadece kendi gözlerinin gördüğü bir şeye bakıyordu. Â?Ne kadar da güzel. Hanımefendi burada ne arıyorsunuz? şehir istila altında. Kaçsanıza.Â? Denial bir süre sessiz durdu. Â?Peki hanımefendi. Arzuladığınız gibi yapacağım.Â?

    Maximillian bir DenialÂ?a, bir de baktığı boşluğa bakıp durdu. Neler olduğunu anlamıyordu ama üstemeledi. Atın üzerine çıktı ve sonra da DenialÂ?ı çekiştirdi. Genç yamak oturur oturmaz Maximillian atı mahmuzladı ve at hızla dışarı fırladı. Denial ahırdan çıkmadan önce geriye dönüp haykırdı.

    Â?Kendinize dikkat edin madam!Â?

    Maximillian dışarı çıktığında on kadar muhafız hala canlarını dişlerine takıp dövüşüyorlardı. Yerde sadece birkaç muhafızın cesetleri vardı. Diğerleri düzenli bir şekilde ara sokaklara dağılmış olmalılardı. Maximillian atını muhafızların dövüştüğü orklara doğru sütdü. Orklar atlıyı görünce bir an şok oldular ve sonra kaçışmaya başladılar. Muhafızlar da bir sevinç narası atarak ara sokaklara karıştılar.

    Maximillian bununla birlikte atını On KasabaÂ?nın kuzeyinden çıkan caddeye sürdü. Hiç ork yoktu. Tek bir tane bile. At caddede koşturmaya devam ederken Maximillian çıkışa çok yakın olduğunu fark etti. Birkaç metre sonra kasabadan çıkmış olacaktı. O zaman güvende olacaktı.

    Ama aniden, çıkıştan önceki son sokaktan iki böcayı fırladı. Maximillian atın dizginlerine asılarak onu durdurdu. Bir anlık şaşkınlığın ardından böcayılar böğürerek saldırıya geçtiler. MaximillianÂ?ın tam arkasından gelen pek çok başka böğürtü de, ona orkların yetiştiğini işaret etti. Buraya kadardı, bitmişti. Ama en azından ikisi de dövüşerek ölmelilerdi.

    Â?Yüce Oren, beni yalnız bırakma.Â? dedi Maximillian ve kılıcını çekti. Â?GELİN VE BENİ ALIN SERSERİLER!Â?

    Orklar böğürerek onlara hücum ettiler.

    Aniden yüzlerinde korku dolu bir ifadeyle donakaldılar. Kendi kaba dillerinde bir şeyler böğürüyorlardı ama Maximillian anlamıyordu. Çnündeki böcayılar ve arkasındaki orklar korkuyla kaçmaya başladılar. Maximillian atı tekrar mahmuzladı ve kaçışan böcayıları arasından kasaba dışına çıktı. Atı durdurmaya cesaret edemedi. At koştu ve koştu ve koştu...Ta ki Limerik OrmanıÂ?nın kıyısına gelene dek. Maximillian atı orada durdurdu ve dönüp On KasabaÂ?ya, ömrünün geçtiği yere baktı. şimdi bir çapulcu ordusuna teslim olmuştu. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan kasaba, şimdi alevlere teslim olmuştu. On Kasaba artık yoktu.

    Maximillian ancak şimdi nasıl olup da kaçabildiğini düşünebiliyordu. Orklar bir şeyden korkmuşlardı. O şey her ne ise orklar kaçmışlar ve Maximillian ile DenialÂ?ın yolunu açmışlardı. Oren duasını duymuştu. Ondan yardımını esirgememişti.

    Â?Teşekkür ederim Oren. Hep senin için savaşacağım.Â? dedi. Atını döndürdü ve kuzeye doğru yanında Daniel ile yola koyuldu.

    Bu sırada, On Kasaba yıkıntılarında beş böcayı da taaruz başladığından beri ilk defa bir araya gelmişlerdi.

    Â?Kasaba tıpkı tahmin ettiğim gibi terk edilmişti, ama yine de arkalarında bizi oyalayacak artçılar bırakmışlar.Â? dedi Gnorha sinirli bir şekilde. Â?Böyle olacağını söylemiştim. En baştan mancınık atışlarını yapıp kasabayı ateşe verseydik bunca kaybı vermemiş olacaktık.Â?

    Â?Artık olan oldu. Uzatmanın bir anlamı yok!Â? diye atıldı Urgonosh hiddetle ve konuyu değiştirmeye çalıştı.

    Â?Gnorha haklı olduğu kadar Urgonosh da haklı. Olan oldu artık. Asıl sorunumuz başka.Â? dedi Trush huysuzca. Sözleri Drejjesh tarafından kesildi.

    Â?Ben korkusuzca savaşırım! Ama az önce hissettiklerim benim bile kanımı dondurdu! Ben benzeri bir korkuyu sadece tek bir varlıktan, *O*Â?dan hissettim. Peki ya o neydi? *O* bize öfkelenmiş olamaz, değil mi?Â? Drejjesh sorarcasına TrushÂ?a baktı.

    Â?Hayır. *O*Â?nun memnuniyeti hala bizimle. Ama burada olması gereken katliam yaşanmadı. *O*Â?nun bana gösterdiğine göre, şu yöne kaçmışlar.Â? Trush kuzeyi gösterdi. Â?Eğer *O*Â?nun onayını kazanmak istiyorsak, kaçan kasabalıları bulmalıyız. Ve o korkuya gelince...Â? Trush bir süre sustu, sonra devam etti. Â?Daha önceden de şüphelendiğim gibi. Bunu bekliyordum. Çfkesi büyük, cevabı tez oldu. Bize ayak bağı olacak. Bir şekilde ondan da kurtulmamız lazım.Â?

    Beş böcayının da yüzleri karardı. Sonra hepsi de kararlı bir şekilde başlarını sallayarak onayladılar.

    Artık alevlerin dumanlarıyla şimşeklerin ışıklarının bile kesildiği On KasabaÂ?da seher borusu çalıp, ordu kamp kurmaya hazırlanırken birkaç ork birliği hala ara sokaklara dağılan direnişçileri bulmaya çalışmalarına devam ediyordu.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:00 pm Reply with quoteBack to top

    Aniden alevlerle kaplı bir kasaba gördü VÂ?ladhek. Daha birkaç saniye önce şehit ile konuşuyordu, sonra anlam veremediği bazı sözler söylemişti şehit. şimdiyse buradaydı. Ya gece çökmüştü ya da alevlerden çıkan duman göğü kaplamıştı. Bir dakika! Alevler? Yanan bir kasaba?

    VÂ?ladhek gözlerini ovuşturup tekrar baktığında anlayabilmişti. Burası... Burası On KasabaÂ?ydı! Dahası, alevlere boğulmuştu. Kendi çevresine bakındığında On KasabaÂ?nın çıkışında bir yolda durduğunu fark etti. Kasaba, yangına rağmen sessizdi. Çok uzaktan bazı ork böğürtüleri duyar gibi oldu VÂ?ladhek. Gitmesi onun için iyi mi olmuştu? Yoksa şimdi ölmüş mü olurdu? Yada gitmesi sadece kasaba halkını bir nebze daha savunmasız mı bırakmıştı?

    Horcoel Baator VÂ?ladhekÂ?in tam arkasında belirdi. Tanrılar şahit olsun gerçekten kusabilirdi. Teleportasyon iğrenç bir histi. Görüntü dalgalanmıştı ama asıl kötüsü vücudunun hiçbir acı hissetmeden de olsa binlerce, milyonlara minik parçaya ayrıştığını hissetmiş olmasıydı. Parça pinçik olmuş mavi pelerini sırtında dalgalanırken Horcoel bir an için dengesini kaybetti ama hemen toparladı.

    VÂ?ladhek arkasındaki hareketi görünce hemen döndü ve tam arkasında HorcoelÂ?le göz göze geldi. Tam o anda HorcoelÂ?in yanında başkaları da belirdi. Kırmızı cüppelere bürünmüş bir drow, Bembeyaz kanatları ve masum yüzüyle göz kamaştıran bir yarı melek, mızmızlanan bir cüce, bir yarı elf ve en sonda da sırıtarak ortaya çıkan beyaz cüppeli bir büyücü.

    Yılmax daha önce hiç teleportasyon yaşamamıştı. Ama HorcoelÂ?in aksine bu onun çok hoşuna gitmişti. Büyüyle uğraşan birisi olarak büyünün kendisine yararlı olan etkilerinden her zaman haz almıştı. HorcoelÂ?in aksine, onun vücudu milyonlarca minik parçaya ayrılırken eğer ağzı kalabilseydi sırıtıyor olacaktı.

    Gümüşyüz gözyaşlarıyla yanan On KasabaÂ?yı süzdü. Tanrısı ona acı çeken masumlarla ilgili görüler göstermişti. Bir şeylerin olacağını tahmin edebiliyordum. Ama görünen o ki geç kalmışlardı.

    Harbormm daha ThorgoriathÂ?a varır varmaz Mygnor ve Eldarin tarafından toplantıya alınmıştı. On KasabaÂ?ya yürüyen ordunun tek tanığı oydu. Onun gördükleri sayesinde Çelik Kardeşliği bugün On KasabaÂ?ya yardıma gelmişti...ya da On KasabaÂ?dan geriye kalanlara.

    Finrod tıpkı Yılmax gibi büyünün etkisinden hoşlanmıştı. Kendi becerisinden bu kadar yüksek bir büyüye daha önce hiç maruz kalmamıştı. Acaba bu büyüyü yapacak kadar güçlenebilecek miydi? Düşünceleri bir anlığına önündeki korkunç manzarayı unutturdu. Ama sonra kendine geldiğinde yangına teslim olan kasabayı fark etti.

    Eldarin çevresine bakındığında bazı kişilerin ortalarda olmadığını anında fark edebildi. Mygnor orada değildi tıpkı MaelthrachathÂ?ın ve VilthasÂ?ın da orada olmadığı gibi. Büyü de bir sorun mu çıkmıştı acaba?

    Onlar düşüne dursun, tanrıların öfkesi gökten çığlık çığlığa yere çakıldı. Sonları mı gelmişti acaba?!

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:01 pm Reply with quoteBack to top

    Hastlisch saatlerce uçuyordu. Evet, uçuyordu. Kendi icadı olan bir aygıt ile uçuyordu. Oturduğu koltuk oldukça rahattı ve yürümekten çok daha hızlıydı. Ayrıca teleportasyonun verdiği o rahatsız edici duygu da yoktu. Ama açık konuşmak gerekirse, tepesinde dönen pervane biraz fazla gürültü yapıyordu.

    Aygıtının tarifini kimseye vermezdi Hastlisch. Neden versindi ki? Nasıl olsa hiç kimse anlattığından bir şey anlamayacaktı. O yüzden o da boşu boşuna nefes tüketmiyordu.

    Ah, şu ilerideki ışıklar On Kasaba olmalıydı. Savaş arefesinde oldukları düşünülürse oldukça cıvıl cıvıldı. Böyle parlak ışıkları şenlik ateşi yakmışçasına yakmak her saldırı altındaki şehrin harcı değildi.

    Hastlisch uçuş sırasında gözüne taktığı bu kirli gözlüklerden kurtulmak isterdiç Görüşünü son derece bozuyorlardı. Ama o gözlükler olmazsa rüzgar yüzünden gözünü hiç açamazdı.

    Hastlisch gittikçe On KasabaÂ?ya yaklaştı. En sonunda öyle bir mesafeye geldi ki o pis, yalancı gözlükler bile gerçeği ondan saklayamaz oldular. Gördükleri şenlik ateşleri değildi. On Kasaba yanıyordu.

    Hastlisch gözlerini önündeki manzaradan alamazken aniden her yer karanlığa büründü. Gnom mucit son derece kirli bir dumanın içinde öksürüp duruyordu. Göremiyordu, nefes alamıyordu, ve en kötüsü aygıtın kontrolünü kaybetmişti!

    Pervanenin ritmi bozulup aygıt hızla aşağı düşerken Hastlisch hala dumanla boğuşuyordu. Zaman zaman deneylerinden birisi ters giderken bu dumandan çıkardı. Ama hiç bu kadar çok olmamıştı.

    Aygıt en sonunda duman bulutundan çıktığında Hastlisch düşüyor olduğunu fark etti ve telaşla kumanda koluna asıldı. Ama ne yaptıysa da aygıtı yükseltemedi. Ancak sola doğru kaymasını sağlayabildi.

    Ve o anda, tek bir anda, HastlischÂ?in aklına yepyeni bir fikir geldi. Aygıttan çok daha büyüğünü yapar ve altına kovalar koyarsa, böyle büyük yangınları söndürmek için kullanılabilirdi.

    Ama uzun düşüş, muhteşem fikri mucidin zihninden çıkardı. Gnom, çığlıklar atarak büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Daha doğrusu aygıt çakıldı. Hastlisch, koltuğuyla birlikte havada süzülüyordu. Bu acil durum koltuğuna eklediği paraşüt adını verdiği bir sistemle kendini kurtarmıştı. Koltuk yere indiğinde Hastlisch hızla yıkıntılara koştu. Aygıt parçalanmıştı ama en azından aşırı sağlam kutuya koyduğu buluşları sağlamdı.

    GnomÂ?un aklına düşüşünü gören birilerinin olup olmadığı geldi birden. Çevresine bakındığında az ileride karaltılar gördü. Birileri mi vardı ne? Pek iyi göremiyordu.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:09 pm Reply with quoteBack to top

    Slach, kendisine tahsis edilen midilliyle birlikte güneye doğru yol alıyordu. On Kasaba halkı sığınaklarına güvenle vardıklarında, kimseye bir şey söylemeden ortadan kaybolmuştu. Sessizlik sarmıştı çevresini. Uzakta alevlerin kızıl parıltıları bulutlara vurmuştu. On KasabaÂ?nın yandığını anlamak için üstün bir zekaya ihtiyaç yoktu.

    Söze ihtiyaç yoktu. Yapılması gerekeni yapmıştı. Halk orada kendini savunabilecekti. Kimsenin ona ihtiyacı olmayacaktı. Slach kararlılıkla midillisini Limerik OrmanıÂ?na geri sürdü. Tam bu sırada ağaçların arasından birisi fırlayınca korkuyla irkildi. Ama sonra bunun sadece bir kadın olduğunu fark etti...korkunç derecede güzel ama ölümcül bir yara almış bir kadın. Kadın korkuyla ona bakarak kendini yere attı. Dudaklarından kan kabarcıkları çıkartarak fısıldadı.

    Â?Y...Yardım...Â?

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:10 pm Reply with quoteBack to top

    Azazel göğe yansıyan kızıl parıltıyı görür görmez büyük bir yangın olduğunu anlamıştı. Doğanın Tapınağı yakınlarında yolculuğuna çıktığından beri rastladığı ilk kötü alametti bu. Adımlarını hızlandırdı, On KasabaÂ?ya doğru yaklaşmaya başladı. Buraya doğru yürüyüşte olan bir ordunun haberini duymuştu. Ama ordunun bu kadar çabuk gelmesini beklemiyordu. Birkaç dakikalık bir yürüyüşün ardından kasabanın doğusuna vardı. Hiç sağ kalan yokmuş gibi gözüküyordu. Gerçi uzaklardan ork böğürtüleri geliyordu ama...

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:11 pm Reply with quoteBack to top

    Dioraveni uzun, çok uzun zamandır yoldaydı. Macera tutkunu bir prensesti, ama yolculuğa çıktıktan birkaç gün sonra belki de bu tutkusunun büyük bir hata olduğunu düşünmeye başlamıştı. Tutkusundan başka bir becerisi yoktu. Ateş yakamıyordu, avlanamıyordu, yiyecek bulamıyordu. Açtı, susuzdu, yorgundu ve inanılmaz derecede kirlenmişti.

    Gece çoktan çökmüştü ama artık yorgunluktan geceyi ve gündüzü ayırt edemez olmuştu. Sadık atı HeavenbreezeÂ?in üzerinde uyuyakalmak üzereydi. Atın onu nereye götürdüğünü umursamıyordu artık. Ama şırıldayan suyun sesini duyduğunda, ata kocaman bir öpücük vermeyi istedi.

    Çılgıncasına attan inip kendini kocaman, ve hızlı bir nehrin sularından içmeye bıraktığına atın da aynı şevkle içtiğini fark etti. Heavenbreeze her ne kadar sarayda yetiştirilmiş olsa da yine de doğal içgüdülere sahipti. Bu da onu suya getirmişti.

    Biraz daha canlanmış hisseden Dioraveni, su tulumunu doldurduktan sonra tekrar HeavenbreezeÂ?in sırtına yerleşti. At tekrar yoluna devam etti. Yarım saatten az zaman geçmişti ki Dioraveni ileride bir köyün ışıklarını gördü ve HeavenbreezeÂ?i oraya doğru sürmeye başladı. At köye yaklaştıkça, Dioraveni de köyün arkasında akan nehrin de arkasında kocaman bir arazi ve o arazinin sonunda dağın eteklerine kurulu bir kaleyi fark etti. En sonunda karnını doyurabileceği ve temizlenebileceği bir yere gelmişti galiba.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:12 pm Reply with quoteBack to top

    On Kasaba mültecileri en sonunda kaleye girmişlerdi. Askerler ve mülteciler şimdi kalenin güvenli surlarının arkasında bekliyorlar ve dinlenip yorgunluklarını atmaya çalışıyorlardı. Sadece Cervantes, kalenin en yüksek yerinde durmuş, güneyden bulutlara vuran kızıllığı seyrediyordu. Orada kendilerini feda edenleri düşünüyordu. Acaba sağ kalabilmişler miydi? Esir mi düşmüşlerdi? Çlümleri çabuk mu olmuştu? Kaçabilmişler miydi? Cervantes bilmiyordu. Tanrısı ona bunu bahşetmiyordu. Vatanları için veya halklarının güvene kavuşması için kendilerini feda eden o savaşçıları düşünen Cervantes, kendini daha fazla tutamadı ve gözleri doldu.

    Ne kadar süre orada şehitleri düşünüp ağladığını bilmiyordu. Ama en sonunda yanından telaşlı bir ses duydu ve kendine geldi.

    Â?Lordum?!Â?

    Genç bir tapınak şövalyesi dehşet içinde güneydeki kızıllığa bakıyordu.

    Â?Evet, On Kasaba yanıyor.Â? diye cevapladı Cervantes.

    Bir süre sessizlik yaşandı. En sonunda tapınak şövalyesi rahatsız olmuş bir şekilde sordu.

    Â?Efendim, emirleriniz nelerdir? Ne yapmalıyız?Â?

    Cervantes o anda sorumluluklarını hatırlayıverdi. Çlenlerin yasını tutmaya vakti yoktu. Onlar OrenÂ?in yolunda şehit düşmüşlerdi. şimdi yaşayanlarla ilgilenme vaktiydi.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:13 pm Reply with quoteBack to top

    Nakh-thl Elrich, çalıların içine iyice sindi. ManastırÂ?dan ayrıldığında büyük bir ork ordusunun söylentilerini duymuştu. Uzun zamandır onları takip ediyordu. On KasabaÂ?ya kadar gelmişlerdi. şimdiye kadar hiçbirini öldürme şansı olmamıştı. Ama istila sırasında birbirlerinden ayrılırlarsa... Böyle saklanmaktan nefret ediyordu. Ama şimdilik buna mecburdu.

    Az ileride kasabadaki sınır evlerinden birinin yanından çıkan iki ork gördü. Görünüşe göre bir adamın cesedini yağmalıyorlardı. Kahrolası yaratıklar yok yere bir can daha almışlardı belli ki.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Thu Dec 01, 2005 10:14 pm Reply with quoteBack to top

    Ilyamain, eski dostu olan bir griffonun üzerinde uçuyordu. Bu hissi özlemişti. Uzun zamandır tapınakta kalmış ve hiç uçmamıştı. Sevinçle çığlık attı kör rahibe. Ama Koruyucu onunla aynı fikirde sayılmazdı. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, inleyip duruyordu. Ilyamain onu sıkıca tutuyordu. Düşmesine olanak yoktu. Yine de o bir köpekti ve ayaklarının toprağa basmasını tercih ederdi.

    Griffon ilk başlarda gayet mutluydu. Ama kuzeye doğru ilerledikçe huzursuzlanmaya başladı. Ilyamain eski dostunun huzursuzluğunu gayet net hissedebiliyordu. Nedenini anlayabiliyordu çünkü kendisi de huzursuzdu.

    Aniden onu boğacak gibi bir dumanın içine girdi. Hiç durmadan, ciğerlerini patlatırcasına öksürmeye başladı. Nefes alamıyordu. Koruyucu da ondan iyi bir halde değildi. Griffon ise öfkeyle kişnedi ve hızını arttırarak yükseldi. Dumanları altında bırakarak Ilyamain ve KoruyucuÂ?yu tekrar temiz havaya bıraktı. Ilyamain havanın oldukça nemli olduğunu hissediyordu. Bulutların içinden uçtuklarını anlaması için bir zaman geçmesi gerekti.

    Griffon yükselmeye devam etti. En sonunda bulutları da aşağıda bırakarak ay ışığında uçmaya devam etti. Yıldızlar pırıl pırıl parlıyordu. Çok yazıktı ki Ilyamain bunları göremiyordu.

    Solunumu düzelince Ilyamain sakinleşti ve derin nefes aldı. Kısa süre sonra da KoruyucuÂ?ya sarılarak uyuyakaldı.

    Uyandığında rüzgarın saçlarının arasından geçişini hissetmiyordu. Yere inmişlerdi. Griffon yanında huysuzca kıpırdanıyordu. Kurtarıcı ise hırlayıp duruyordu. Ilyamain bir an neden hırladığını anlayamamıştı. Sonra bazı sesler duydu.

    Â?Gördün mü? Gökten geldi o kuşla. Çnce askerler ve mülteciler, şimdi de bu.Â? dedi bir kadın sesi.

    Â?Olacak şey değil. O köpek de yaklaştırmıyor ki bize ona! Yaralı mı acaba. Baksanıza öylece yatıyor.Â? dedi bir erkek.

    Â?Sanmam. Çzerinde kan göremiyorum. Ama bayılmış olabilir.Â? Başka bir erkek diğerini cevapladı.

    Ilyamain nerede olduğunu ve başında kimlerin olduğunu bilmiyordu. Ne yapmalıydı?

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Darkgnome
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Jan 31, 2004
    Posts: 3918
    Location: Ankara

    PostPosted: Fri Dec 02, 2005 1:40 am Reply with quoteBack to top

    İlk başta neler olduğunu anlayamadı. Yere çarpışı sert olmamıştı. Ejder kanadı nereye düşmüştü. Duman kesinlikle çok koyuydu. Bu dumanda nefes aldığına bile şaşırıyordu. Göz gözü görmüyordu. Ejder kanadı da onun daha eski model ağabeylerinin arasına gitmişti. Diğerlerinden daha fazla hizmet etmiş aracının arkasından nasıl bir tören düzenleyeceğini düşündü. Ama ilk önce tören için bu inanılmaz derecedeki koyu dumanın içinden Ejder kanadını bulmalıydı.

    Aklına ejder kanadını yaparken yaşadığı anıları geldi. Sonuncusunu yaparken HaroldÂ?ın ona nasıl yardım ettiği ve SchönÂ?ün Ejder kanadını kıskanıp ta saldırması. Schön... evet schön adında bir baykuşu vardı ve dumanlara girmeden biraz önce yanında uçuyordu. Schön.... SCHÇN!

    Â?SCHÇÇÇÇÇÇÇÇÇN!Â?

    Dosyu etrafta yoktu. Dostunun bir paraşütü de yoktu. Bir şahin dahi Schön kadar iyi uçamazdı. HastlischÂ?in uçuş konusundaki merakını zaten kendiliğinden uçma yeteneğine sahip olan SchönÂ?de paylaşıyordu ve schön hiçbir kuşun uçamayacağı kadar iyi uçardı. Ama bu dumanların arasında yüksek bir duvara çarpmışta olabilirdi.

    Â?SCHÇÇÇÇÇÇÇÇÇN!Â?

    Gnomun kalbi durmuştu sanki. Çlüyor muydu ne! Evet ölüyordu sanki ruhunun içinden çıktığını hissetti ve sanki kalbi göğsünü parçalayıp dışarı çıkmaya çalışıyordu. Ama asıl olan her aynının uyuşmaya başlamasıydı. Gözleri kanla dolarken, gnom gözlerindeki kanı silmeye çalıştı ve bir anda etrafı daha iyi görebildiğini fark etti. Kafasında hemen bir tahlil yaptı. Buraya düşmeden önce Ejder kanadını sürüyordu ve aracını sürerken hep gözüne gözlük takardı.

    *Gözlük tabii ya*

    Hastlish gözlüğün camlarını alnına dayadı ve etrafı daha iyi görebildiğini gördü. İlk gördüğü ise üstüne gelen iri bir taş parçası oldu. Guruuuuk gibi bir ses geldi. Bu SchönÂ?ün sesiydi. GÂ?sinin basıklığından ve UÂ?sunun yayvanlığından yada ona benzer bir şeyinden Hastlisch SchönÂ?ün sesini nerede olsa tanırdı. Gözlerini açtı ve SchönÂ?ün omzuna konduğunu gördü.

    Â?Evet tabii ki Ejder kanatları düştü. Sanırım mekanik bir arıza oldu.Â?

    Guuuuuk

    Â?Hayır efendim ben dumanların içine dalmadım tabii ki. Rüzgar benim üstüme doğru dumanı üflemiş olabilir ama ondan çok önce oluşan bir mekanik aksaklık yüzünden ben kontrolde zorlandım. Duman olmasa çakılmazdım ama duman kocaman bir binayı çok geç fark etmeme sebep oldu ve ben son anda kurtulabildim.

    Guuuuk Guk!

    Â?Saol, İyiyim! Ama benim yaptığımı bu kadar abartmana gerek yoktu.Â?

    Ardından Yıkıntıların arasındaki aracını gördü. Hemen yanına gitti ve kanatların ikisinin de oldukça eğrilip büküldüğünü ve kuyruğun ileride bir yerde kopmuş olduğunu fark etti. Yen, taktığı pervane ise görünürlerde yoktu. Zaten o pervanenin çokta yararlı olabileceğini düşünmemişti. Bu işe zararlı başlamıştı. Hem de oldukça zararlı. Bu zararı nasıl kapatabilirim acaba diye aklında bir hesap yapmaya başladı. Sırf kasabadakilere yardım getirebilmek için aracından olmuştu. Yanında getirdiklerini biraz daha pahalıya satsa herhalde bir şey demezlerdi. Zaten zaman bunu gerektirirdi. Fakat kasabalılar neredeydi? Müşterileri demi gitmişti yoksa? Buraya boşuna mı gelmişti yani?

    Aracının yanındaki alet çantasına baktı. Aracı için işe yaramazdı ama hala güzel aletlerdi bunlar. Sonra ateşler içindeki çuvalını hızla çekti. Bu olmadan hiçbir şeyi taşıyamayacağını biliyordu. Etrafta kimsenin olup olmadığına baktı ve ileride birilerinin olduğunu fark etti. Çuvalının içine tekrar elini attı ve bir spreyleyici çıkarttı ama beyaz olanın olduğunu gördüğünden tekrar elini çantanın içine daldırdı ve

    Â?Aptal!Â?

    derken tekrar elini dışarı çıkarttı. Çstünde bir kırmızı boyayla alev deseni çizilmiş siyah renkte başka bir spreyleyiciyi çıkarttı. Sonra tekrar çuvalın içine elini daldırdı ve uzun bir boruyu çıkarttı. Borunun ucunda etrafı bir tozla kaplanmış bir tel uzanıyordu. Spreyleyici şöyle bir salladıktan sonra dolu olduğunu anladı ve ucuna boru kısmını geçirdi. En son olarak çuvalın içine elini daldırıp çıkarttığında, ikiye katlanmış bir dairenin ortasına gerilmiş bir bez ve diğer tarafından deriden bir borunun çıktığı çıktı bir alet çıkarttı ve bunu spreyleyicinin dış kısmına bağladı. Arta kalan kısmını da spreyleyicinin yanındaki çengele tutturdu.

    Kara dumanla kirlenmiş sakalının altından arsız bir çocuğun hain sırıtışı geçti ve buna HastlischÂ?in kıkırdamaları eşlik etti. Schönde sanki Guklamaları ile HastlischÂ?e eşlik ediyordu. Hastlisch pompayı bir iki kere itmeyi denedi ama daha önceden zaten hazırlanmıştı bu alet. Ne olur ne olmaz diye gözlüklerini temizleyerek normalde durmaları gereken yere, gözlerinin önüne geri geçirdi.

    Yanında yanmakta olan ateşlerden birine borunun ucunu tutu ve borunun ucu birden alev aldı. Belki de HastlischÂ?in ağzı bu yangınla kurumuş olmasaydı sakalları ağzından akan salyalarla ıslanabilirdi. Bundan zevk aldığı belliydi.

    Artık hazır olduğuna göre ilerideki grubu karşılamaya hazırdı.

    Guuuk!

    Â?Evet belki de sen önden gidip kimler olduklarına baksan daha iyi olur. Ben şuradaki molozların arkasında kalacağım. Sakın görüleyim falan deme!Â?

    Shön, HastlischÂ?in omzundan ayrıldı ve grubun olduğu yere doğru kanat çırpmaya başladı.

    _________________
    Göz alıcı tepenin yerinde artık binalar yükseliyor. Büyük, ulu; ama büyüleyici mi? Sislerin ardından ıÅ?ıÄ?ı daha net görürdüm, Å?imdi, kalabalıÄ?ın içinde, koca bir boÅ?luktayım.
    Eskisi kadar zevk vermese de, son bir kez daha!
    "
    Back to top View user's profileSend private messageMSN Messenger
    Gorath
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Mar 22, 2004
    Posts: 2057
    Location: Meleran

    PostPosted: Fri Dec 02, 2005 6:35 am Reply with quoteBack to top

    Çzgürdü bir kez daha. Gözleri görmesede bu duyguyu tatmak gerçekten çok güzeldi. Saçları rüzgarda özgürce uçuyor ve uzun zamandır ilk defa etrafında ne olduğunu merak etmiyordu. Hayatı boyunca halkı için elçilik yapmış olan İlyamain için bu duygu eşsizdi. Kollarının arasında ki kurtarıcıyı sıkıca tutuyor ve kendisini son zamanlarda hiç olmadığı kadar güçlü hissediyordu.

    O uzun uçuşun bir anında, yorgunluğun üzerine çöktüğünü hissetti ve uykuya daldı. Yaklaşıyordu. Rüyasında hiçbir şey yoktu. Sadece yaklaşan bir şey... Ne olduğunu bilmiyor, göremiyordu. Eskiden rüyalarında en azından görürdü. Ama şimdi oda olmuyordu. Yaklaşan şeyi göremiyordu. Yaklaşan tüm bedenini ve ruhunu sarıp onu içine alana kadar göremedi. Sonrasında ise... Gözleri açıldı...

    Onca ses bir anda üzerine hücum edince, uyku sersemliğinin de etkisiyle neye uğradığını şaşırdı. Ama sonrasında altında ki Albentuna ya dokundu ve "Yardımın için sağol sevgili dostum." diyerek onun inmesi için yere çöken Albentuna'nın üzerinden indi ve neredeyse yere indiği anda yanında kendisine sürtünerek varlığı ile onu rahatlatan kurtarıcıyı hissetti. Elini köpeğin başına koyarak "İyi misin oğlum?" diye sordu ve o anda köpekten iç rahatlatan bir ses geldi.

    İlyamain rahatlayarak başını salladı ve şimdi çevresini yeniden saran sesleri anlamaya çalışarak başını yan çevirdi. Ama anlayamadı. O Griffondan inene kadar sürekli konuşan halk onun iniş anında bir anlık susmuştu ama şimdi hep bir ağızdan yeniden konuşuyorlardı. Sesler adeta birbirine karışıyordu.

    Kör kız bir an bekledi ve sol elindeki sopası ile yerden destek alarak dinledi. Havada uçmayı severdi ama uçuş sonunda ki her zaman üzerine çöken yorgunluğu da hiç sevmezdi. Yinede huzurluydu. şimdi etrafında ki onlarca sese bakarsa ilgi odağı olmuştu anlaşılan ama buna rağmen huzurluydu.

    En sonunda konuşmaya karar verdi. Ne diyeceğini bir an bilemedi ama ardından nerede olduğunu sorarak başlamaya karar verdi. Çünkü karşısında ki kimselere nasıl hitap edeceğini bilemiyordu. Karşısında ki kişilerin ne tarz kimseler olduğunu dahi bilemiyordu...

    "Nerede olduğumu öğrenebilir miyim acaba?" diye sordu kalabalığın üzerinde sesini olabildiğince yüksek ama kibar bir tonda tutmaya çalışarak.
    Back to top View user's profileSend private messageSend e-mailICQ Number
    Eldarin_






    Joined: Dec 20, 2006
    Posts: -27
    Location: Yolcu

    PostPosted: Fri Dec 02, 2005 12:34 pm Reply with quoteBack to top

    Lord Oren, Savaş Efendisi. şehitlerimizin ruhları seninle olsun. Onlara cennetinin melek kanatlı kapılarını sonuna kadar aç ve Adalet'in Hisarında ölümsüz kanun muhafızlarının, büyük savaş efendilerinin yanına al.

    Onlar kesin adalete, ölüme, korkusuzca yürüdüler. Onlar ki en korkusuz olanlar, onlar ki en azimli, en gözükara olanlar. Bizler, hala hayatta olan kulların, savaş meydanlarında dizkapaklarımız çürüyene kadar savaşacağız. En yüksek ruhlar için, Efendi Oren Dautry nin emri ile şehit olanlar için savaşacağız. Bu dünyadaki güzel olan, iyi olan herşeyi koruyabilmek adına, güçlü düşmanlarla yüzleşeceğiz.

    Andım olsun, ölüm zamanım gelene kadar onlardan cezalandırabileceğim kadarını cezalandıracağım. Gerek savaş meydanında gerek kanun meydanında...


    Cervantes kayalık sırtların ardına bakmaktaydı. Düşman oradaydı işte. Buraya da geleceklerdi. Orkların iz sürme konusunda başarılı olduklarını biliyordu. Burayı bulmaları için hiç zorlanmayacaklardı.
    Yine de Efendi Oren onlara bu toprakları göstermişti. Sırtlardan aşağı bakıldığında yüzlerce metre uzanan tümsekli çukurlu alan görülebiliyordu.

    Bir savaş meydanı... Acı da olsa, bu meydanlık alan insanın aklına başka birşey getirmiyordu.

    Sonra genç şövalyeye döndü Cervantes. ağzının yanlarında ç.izgiler belirmişti. Yanakları kızıl kızıldı.

    "Orada iflah olmaz bir tehdit var. şu durumda daha geriye gidemeyiz. Bu halkı iyiden iyiye zorlar. Çlümlere sebebiyet verebiliriz. Ki düşmanı burada karşılarsak onlara verebileceğimizden fazla zaiyat verebiliriz. Gerekli teknik desteği sağlayabilirsek tabiiki.

    şu mağaralar. şimdi gidip o mağaraları araştıralım. Başka bir grupta sırtları tümüyle araştırmaya koyulsun.

    Ve bana elimizde bulunan silahlı kuvvetler ve lojistik konusunda detaylı bir rapor hazırlamanı bekleyeceğim en kısa süre içersinde. "

    Sonra Cervantes yanında taşıdığı ufak çantadan bir parşömen çıkardı. Seri bir şekilde ismini yazıverdi, altına nişanını bıraktı.
    "Ben ise kayalık sırtlara dikilmiş şu binaları inceleyeceğim."
    Yavaşça olduğu yerden kalktı, omuzlarını dikleştirdi. Kalede kendisi için ayrılmış odaya gidip zırhlarını kuşanacaktı, Lord Oren in armağanını Bloodseeker ı alarak evlere doğru yol alacaktı...

    _________________
    Bu kullanıcı siteden ayrılan fakat forum düzeni açısından mesajlarının durması gereken kullanıcılar için ayrılmıÅ?tır. Kullanıcı kesinlikle yoktur. Sorumluluk ve yükümlülükleri site yönetimindedir
    Back to top View user's profileSend private message
    Horcoel_Baator
    SeçilmiÅ? SavaÅ?çı





    Joined: Oct 22, 2004
    Posts: 673
    Location: BoÅ? boÅ? gezindigi Ankara sokaklarından..

    PostPosted: Fri Dec 02, 2005 12:48 pm Reply with quoteBack to top

    ''V'ladhek??'' dedi Horcoel şaşırmış bir ses tonuyla..Gruptan ayrıldı ve tapınak şovalyelerinin lideri iken birliğinde şovalye ilan ettiği silah arkadaşının yanına ilerledi..

    Çlüm ve ardından gelen sessizliğin estirdiği rüzgarla irkilen yarımelf kurak toprağı çatırdatarak sağına ve soluna birer adım atarak etrafına bakındı..Aman tanrım diye geçirdi içinden..O gönderildi gönderileli burada neler olmuştu..

    ''Binalar yanıyor'' dedi gözlerini açarak paladin..Alevlere dikti gözlerini..Alevler..Çlümün dansını sergileyen merhametsiz ve boğuk alevler..Gözlerinden ufak yaş damlaları akarken içi öylesine acıdıki..Bir an dizleri üzerine çöküp ağlayacak gibi oldu..Herşey sessizleşmişti sanki..Sanki..Sanki kalp atışlarını duyabiliyordu artık..Rüzgarın getirdiği is ve kan kokusunu koklayabiliyordu sanki..Acı çeken masumların ruhlarının son çığlıklarını duyabiliyordu sanki..Acıyla yumruklarını sıktı..Çlenler yerine kendisinin ölmüş olmasını diledi..Ama ne önemi vardıki..DİLEKLERİN NE ÇNEMİ VARDI? KENDİLERİNİ CEHENNEME SÇRDÇKLERİNDEN DOLAYI TANRIDAN İNTİKAM ALMAK İSTEYEN DÇşMÇşLER HERZAMAN ''TANRI''NIN MASUM YARATILARINA ZARAR VERMEK ONLARA ACI ÇEKTİRMEK İSTEYECEKTİ..

    Amaçsızca çektirilen acılar..Sadece hırs ve intikam uğruna..Güç uğruna..Zevk uğruna..Dişlerini sıktı..Sinirlerine hakim olmalıydı..Onlardan intikam almayı düşünürse onlardan bir farkı kalmazdı..PALADİNLER DÇşMÇşLERİN EYLEMLERİNİ DURDURMAK İÇİN ORTAYA ÇIKMIşLARDI..ONLAR KADAR GÇÇLÇ OLMASALARDA İNTİKAM DUYGULARINI YENEREK ONLARDAN DAHA ASİL OLDUKLARINI KANITLAYAN VARLIKLAR..KENDİLERİNİ TAMAMEN MASUMLUğA VE SAFLIğA DOğRUYA VE AYDINLIğA ADAYAN VARLIKLAR..Ve Biliyordu bir paladin saldırgan olmamalı kılıcı sadece masumiyeti savunmak amacıyla savurmalıydı..Biliyordu..Ama böyle bir durumda sinirlenmemek elde değildi..Gerçekten elde değildi..

    O kadar masum insan..O kadar masum..diye tekrarladı zihninden..Sadece yaşamak isteyen sadece yaşamak..Ne zararları vardı TANRI AşKINA NE ZARARLARI?..Ufak tefek eğlenceleri ve alışkanlıkları olan o kadar masum insan..Neredeler.. HEPSİ NEREDELER..NEDEN ESKİDEN NEşEYLE GÇLEN ÇOCUKLARIN YÇZLERİ şİMDİ BALTA YARALARI İLE TANINMAYACAK şEKİLDE NEDEN NEYDİ GÇNAHLARI NEYDİİİİİİİİİİ!!!!!!!NEDEN BU KATLİAM NEDEN!!!!

    Nedenmiydi..''Apocalypse'' nin katliamını ve kaosunu tüm dünya ile tanıştırmak içindi..Tüm o acıların nedeni kendini kaosun ve merhametsizliğin içine kaptırmış ve onunla birleşmiş bir varlığın sapkın amaçları uğruna idi..Tüm o işkence edilen insanlar..Apocalypsenin iğrenç sancagında sallandıgını düşündüğü masum insanları düşündükçe ona olan nefreti gittikçe artıyor kalbi kanını hızla pompalıyor..şu ana kadar adaleti ve ışığı dağıtan elleri kötülüğü ezme hissi ile pozitif enerji ile doluyordu..

    ''LANET OLSUN SANA APOCALLLLLYPSEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEE'' dedi içinden ölülere ve yanmış binalara bakarak..''BİRGÇN ALDIGIN HER MASUM RUHUN CEZASINI ÇEKECEKSİN BENİ DUYUYORMUSUN..BİRGÇN HEPSİNİ ÇDEYECEKSİN..''

    Belkide Illyranın kendi boyutuna geri dönmesi onun için en iyisi olmuştu..şu anda yanında olmasını istemezdi..Kalbinde herzaman olacaktı ama şu anda yanında olup bu manzarayı görmüş olmasını istemezdi..Duraksadı ve tek eliyle gözyaşlarına boğulmuş gözlerini kimseye belli etmemeye çalışarak sildi..Çlen masumlar için tutulacak yası sonraya tutacaktı..şimdi zaman kalan masumlar için savaşma zamanıydı..

    Ardından V'ladhek e döndü..Buraya geldiklerinde tek canlı gördükleri o olduguna göre cevabı ancak o bilebilirdi..Nede olsa o gönderildiğinde de V'ladhek kasabada kalmış ve kasabayı savunacak tapınak şovalyeleri arasında yerini almış bekliyordu..En azından Horcoel böyle düşünüyordu..Harbormm un da Onkasabadan ayrılışı kendisinin sürülüşü..Geriye Cervantes ve V'ladhek i bırakmıştı anlaşılan..''SÇYLE BANA V'LADHEK''Dedi acıyla karışık sinirle..'' BURADA NELER OLDU?? LORD CERVANTES NEREDE..??SAVAşI KAYBETTİKMİ TÇM O MASUM CANLAR KAOSUN KANLI ELİNE TESLİMMİ OLDU SEN NASIL KURTULDUN?? ANLAT BANA!!! ''

    Gözlerini eski tapınak şovalyesinin üzerinde gezindiren paladin V'ladhek inde üstünde artık kendisi gibi oren sembolleri olmadıgını gördü..Yani artık Oren inancını taşımıyordu..Bu nedemekti ve nasıl olmuştu..Yoksa diye geçirdi bir an zihninden..Kendi yaşamı için Onkasaba halkına ihanet edip düşmanla bir mi olmuştu..Ama şovalye V'ladhek i tanırdı..O böyle birisi değildi..Zamanında Oren ona tapınak şovalyelerini sınarken insanların içini görme yetisi vermişti..Ve V'ladhek in içinde masum insanları ne olursa olsun arkasında bırakabilecek bir düşünce kırıntısı bulunmamaktaydı..

    Sadece sinirli bir şekilde parmağı ile V'ladhek i işaret etti..''Seninle sonra bu konuyu tartışacağız Sör V'ladhek..''dedi resmi bir şekilde..''Ve bana herşeyi anlatacaksın..Neler oldugunu..Nasıl sağ kaldıgını..Ve tapınak şovalyeliğini nasıl bıraktığını..Ben Oren e inancımı kaybetmemden dolayı sürüldüm..Adalet e inanıyordum ama Çlüm ve savaş bana gittiçe ters gelmeye başlamıştı..Birini yargılarken öldürmekten çekiniyordum..Başka bir ceza verilmeli diye düşünüyordum..İyi yoldan..Bir paladin böyle olmalı diyordum kendi kendime..Oren ise bana iyi-kötü yol ayırt etmeden tarafsız yargılamam gerektiğini ve hakedeni ölümle hakedeni yaşamla cezalandırmam gerektiğini fısıldıyordu..Ben yaşam ışık ve adalet e inanıyordum..Oren in oluşumlarından birinin tam tersine inanırken nasıl onun tapınak lideri olabilirdimki?..Ama sen..Evet sen V'ladhek..Senin nasıl tapınak şovalyeliğini bıraktığını merak ediyorum..Ve insanlar orada can çekişirken burada böylesine dikilmeni..Eminim ilginç bir hikayedir..''

    Hafif bir volta attı ve grup ile V'ladhek arasında ikişer adım gidip gelmeye başladı..Ardından kasabayı işaret etti diğer eli ile..

    ''Orada hala sağ kalmış insanlar olabilir..Ve öyle bir durum varsa onlara yardım etmemiz gerekir..Dışarda olması gerekenden daha az..''Yutkundu ve duraksadı söylemek istemediği bir kelime çıkacaktı ağzından..''Çlüler..görüyorum..Hala yaşayanlar olmalı..Biryerlere saklanmış olabilirler..Belkide Lord Cervantes sonunda savaş ve ölüm merakını yenip daha önceden ona önermiş olduğum gibi halkı ''Güvenli'' bir yere götürmüş olabilir..Ama yinede her ihtimale karşı kasabayı kontrol etmeli..Canlı birileri varmı diye..''

    ''Bu sırada akla gelen ilk soru şu..Düşman hala içerdemi..Ve burada tam olarak neler oldu..''

    ''Belkide aramızdan birisi bunu biliyordur..''

    Düşünceli bir biçimde arkasını döndü paladin..

    ''Haa Sör V'ladhek??''

    _________________
    ''No matter what I do, no matter how hard I try,
    the ones I love will always be the ones who pay..''
    Back to top View user's profileSend private messageMSN Messenger
    Rhonin
    SeçilmiÅ? SavaÅ?çı





    Joined: Dec 27, 2004
    Posts: 478
    Location: Ankara

    PostPosted: Fri Dec 02, 2005 3:11 pm Reply with quoteBack to top

    Horcoel'in tavrını pek anlamamıştı ama haklıydı çünkü bazı şeyleri bilmiyordu arkasına döndü ve şehrin harab olmuş yıkılmış haline baktı...Evler yanıyordu artık etrafta kasaba diye birşey kalmamıştı lanet olası Apocalypse lanet olası mahvetmişti şehri heryeri yakmıştı..İnsanları masum insanları katletmişti nedensizce insanları acımadan yoketmişti...Etrafta birsürü ölü bedenler vardı hepside pislikler tarafından öldürülmüştü..Kadınlar..Çocuklar...

    V'ladhek silah arkadaşına baktı konuşmasından biraz afallamıştı " Ben..Senin Lord Oren tarafından sürüldüğünü duyduğumda bundan vazgeçtim dostum O zaman vazgeçtim Lord Oren'den...Ben bu insanları böyle asla bırakmam bunu iyi bilirsin * şehre göstererek * eğer bunun olucağını bilseydim terkedermiydim ben seni aramak için gittim 10 kasabadan çünkü Lord Oren'in adaletsizlik yaptığını düşündüm asla bir insanı bu halde bırakmam dostum asla ve şimdi de bırakmayacağım..." gözleri dolmuştu ve sinirliydi o kadar insan katledilmişti...Büyük bir yıkım gerçekleşmişti ama bunu durdurucaktı hayatıyla ödese bile bunu durdurucaktı...

    V'ladhek iç çekti dostu onu yanlış anlamıştı...Doğruldu ve arkadaşına bakarak " şimdi eğer beni anladıysan cevabım evet hala orclar içeridedir bu savaştan sonra tekrar hareket edecek kadar aptal değillerdir emin ol büyük ihtimal toparlanıyorlardır... " V'ladhek sessizliğe boğuldu şehire döndü ve orada yaşananları düşündü ve yaşanacak olanları...

    _________________
     Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yaÄ?murun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
    Back to top View user's profileSend private messageMSN MessengerICQ Number
    Finrod_Isilra
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Jan 22, 2005
    Posts: 166

    PostPosted: Fri Dec 02, 2005 3:17 pm Reply with quoteBack to top

    Yanan kasabaya bakdı gri gözler yanan et kokusu ciğerlerine doluyordu ama kendinden geçmişcesine alevlerden gözlerini ayırmadı kendi ülkesinin alevler içindeki görüntüsü gelmişdi gözlerinin önüne sendeledi ve bir kaç adım geriye gitti sonra zorlada olsa gözlerini alevlerden alıp toprağa eğildi ve eğürmeye başladı...

    Toprakdan başını kaldırdığında kendini daha iyi hissediyordu ama alnına dökülen uzun saçları terden ıslanmışdı kendini toparlıyarak doğruldu gözlerini ilerdeki bir toprak parçasına sabitlemişdi...

    ''Bu sırada akla gelen ilk soru şu..Düşman hala içerdemi..Ve burada tam olarak neler oldu..''

    gözlerini toprak parçasından ayırıp paladin e bakdı...

    "-Büyük ihtimalle canlı çıkan birileri vardır alevden daha çok duman var gerçi canlıları nasıl göreceğiz bilmiyorum ama şehri ufak bi keşfe çıkmalıyız"

    _________________
    purometos, bir hırsız
    tanrıları soymuÅ?,
    ateÅ?i çalmıÅ?
    yanar gazı,
    sen misin purometos!..
    kafkas daÄ?larında bir
    kayaya çakılmıÅ?,
    karaciÄ?erine de iki kartal,
    vur, allah vur!..
    Back to top View user's profileSend private message
    Display posts from previous:      
    Post new topicThis topic is locked: you cannot edit posts or make replies.


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.53 Saniye