Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: ecomulyz
    Bugün: 1
    Dün: 11
    Toplam: 36670

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 267
    Üye: 0
    Toplam: 267

    FrpWorld.Com :: View topic - On Kasaba Muharebesi (RP Ekranı)
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     On Kasaba Muharebesi (RP Ekranı) View next topic
    View previous topic
    Post new topicThis topic is locked: you cannot edit posts or make replies.
    Author Message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Fri Jul 21, 2006 1:30 am Reply with quoteBack to top

    Zehiran Tuuker, Albertuna’nın eyerine asılarak dik durmaya çalıştı. Yaşlı kadın bu savaşa daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu. Echberiathos’la mücadelesi uzun zaman önce öngörülmüştü zaten; ama pek çok ork şamanına ve ardından da bir ejderliçe karşı mücadelesi değil. Ne kadar güçlü olursa olsun, onun da bir sınırı vardı.

    Yaşlı kadın hem babası hem de annesi tarafından kutsanmıştı. Bir kâhin olan annesinden psişik yetenekleri, bir yarı gümüş ejderha olan babasındansa doğuştan büyüye sahip olan kanını almıştı. Normalde önünde pek fazla kimse duramazdı; lâkin büyü ağının bu kadar dengesizleştiği bir zamanda Zehiran babasından gelen güçleri kullanmayı göze alamıyordu. Savaşını hep zihin gücüyle devam ettirmişti. Ama zihin gücünün de sınırı belliydi. Kadının başına ciddi bir ağrı saplanmıştı. Yaşlı kadın biliyordu ki eğer zihnini daha fazla zorlarsa bir nöbet geçirebilirdi. Albertuna iyi bir hayvandı, ama onu tutamazdı. Zehiran bu yükseklikten yere çakılırdı.

    Cydanor ise doğrudan, alevtopunu ona fırlatan Zehiran’a doğru geliyordu. Yaşlı kadın gülümsedi. Ejderliç muhtemelen onun zihinden gelen bir enerji topu olduğunu anlamamıştı. Çnemli değildi zaten.

    Bu kemik yığını ejderhaya binen iğrenç suratlı büyücü havaya semboller çizmeye başladığında ejderliçi çevreleyen büyücülerle birlikte Zehiran da onun bir büyü denemesine giriştiğini biliyordu. Yaşlı kadının bu konuda korkusu yoktu. Griffonların bazılarında büyücüler bulunuyordu ve bunlar, o ucubenin büyüsünü engelleyebilirlerdi. Zehiran’ın asıl derdi, ejderhanın açılmakta olan ağzıydı.

    Bu sırada Darcalus ve Gümüşyüz, aşağıda savaş meydanında duruyorlar ve yukarıdaki dövüşü seyrediyorlardı. Eğer havadaki çarpışma kaybedilirse bu savaşı daha fazla sürdürmenin gereği olmazdı. Griffonlar hepsini bitirirlerdi zaten.

    Cydanor’un ağzı sonuna kadar açıldı. Kemikli ağzının dibinde oynaşan elektrik dalgalarını gördü Zehiran. Zihnini kullanabilirdi ama bu onu krize sokardı. Hiçbir şey yapmayıp ölebilirdi. Veya...mistik büyüyü kullanabilirdi.

    Başka çaresini olmadığını anlayan yaşlı kadın, havaya ilk şekli çizerken dudaklarından kadim büyü dilini oluşturan ejderha lisanının ilk sözcükleri dökülmeye başladı.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Fri Jul 21, 2006 1:32 am Reply with quoteBack to top

    İlk başta parlak, masmavi bir ışık, ikinci bir güneş gibi parladı ve göğü aydınlattı. Ardından kalın perdeden bir gürültü duyuldu.

    Ve kadim tapınak, inanılmaz bir kuvvetli infilak etti.

    Işık, gökte uçuşan vrockları ve örümcek yiyenleri yakarak kömürleştirirken, bir anda tüm civardaki gözler o yöne çevrildi.

    Dağlar, bir heyelandan da öte bir hareketle vadiye kayıyor, onu kapatıyorlardı.

    Binalar teker teker patlayarak yıkılıyordu. şok, herkesi ele geçirmişti. Zehiran büyüsünün sözlerini unutmuş, Cydanor şimşeğini geri yutmuş, Troller büyüsünü bırakıp aval aval bakmaya başlamıştı.

    Cervantes ilk patlamayı duyduktan sonra dönüp bakmadı. Atını iyice mahmuzladı. Hayvan böğürerek kendisini cümle kapısından dışarı attı. Bir yandan Cervantes, önünde oturttuğu Peter’e bir zarar gelmemesi için onu sımsıkı sarmıştı.

    Orklar, böcayılar ve diğer yaratıklar dehşet içinde böğürüyordu. Kaçacak bir yer arıyorlardı. Bazıları kaleye doğru koştu. Bazıları geldikleri yere doğru. Bazıları ise cümle kapısına doğru. Triceratops ise patlamayla ürküp kontrolden çıkmıştı. Hizmetinde olduğu ordunun askerlerini çiğneyerek kendisine güvenli bir yer arıyordu. Hatta ilk kez beşli bile kontrollerini kaybetmişlerdi.

    Devasa kale kendi içine göçerek çöktü ve koca bir toz bulutu kaldırdı. Kalenin sırtını yasladığı dağ ise büyük bir gümbürtü ve deprem yaratarak molozların üzerine yıkıldı. Bütün vadi bir anda mutlak bir yokoluşa sürüklenmişti.

    Surlar patlayarak yıkılırken, Cervantes atını birkaç kez daha mahmuzladı ve Peter’le kendisini fırlayan kayaların menzilinden çıkartmaya çalıştı. At muhtemelen hayatında hiç koşmadığı kadar hızlı koşuyor ve ağzından köpükler çıkartıyordu.

    Drejjesh öfke dolu bir böğürtüyle koştururken aniden patlayan bir evin şiddetiyle, vücudunun ön tarafı parçalandı ve tanınmaz hale geldi.

    Gnorha yetenekliydi. Zor şartlar altında hayatta kalmak üzere eğitilmişti. Yıkılan evlerin üzerine çıkıyor, çukurlara giriyor, siper alıyordu. Fırlayan kayalardan burnu bile kanamamıştı henüz. Yıkılan bir evin altında bir çukurluk görünce hemen oraya saklandı. şimdi sağlam bir yerdeydi ve kayalar üzerinden geçip gidiyordu. Durum artık ölüm kalım anına geldiğinde herkes kendi başının çaresine bakmalıydı. Gnorha, Ghuzz gözlerinin önünde sivri bir kaya ile yere mıhlanıp son nefesini verirken bile keyifle sırıtıyordu.

    Sonra nereden geldiği belli olmayan bir uğultu duydu Gnorha. Uğultu ve gümbürdeme... Ne olduğu konusunda henüz bir fikri yoktu. Ama bir şeyi çağrıştırıyordu ona. Sanki... Sanki...

    Heyelan!

    Daha ne olduğunu bile anlayamadan saklandığı yerin üzerinden koca bir toprak kütlesi geçti ve Gnorha’yı diri diri gömdü. Kaldığı yer ona mini minnacık bir alan bırakıyordu. Normalde üzerini koruyan evin koca kalın, moloz duvarı, tonlarca toprağın ağırlığıyla çatırdamaya başlamıştı.

    Gnorha çaresizliğin verdiği bir panikle torağı tırmalayarak kazmaya çalıştı. Buradan çıkmalıydı. Lanet yerde hava bitebilirdi ve buradan çıkmalıydı. Buradan çıkma-

    Bir çatırtıyla birlikte duvar parçalandı ve toprak, Gnorha’nın son boşluğunu da aldı. Böcayının kemikleri ağırlıkla kırılırken ciğerlerindeki nefes de çıktı. Yaşıyordu, ama nefes almamaya çalışıyordu. Hava yoktu sadece toprak... Sadece toprak... Gnorha dayanabildiği kadar dayandı. Refleks olarak gözleri faltaşı gibi açıldı ve derin bir nefes çekti. Ciğerlerine kum ve toprak dolarken çırpınmaya çalıştı, ama havasızlıktan gelen bir karanlık üzerine çökene kadar ağırlık yüzünden kılını bile kıpırdatamadı.

    Trush inançlıydı. *O*’na inanıyordu. Hep onun öğretilerini izlemişti ve onu hayalkırıklığına uğratmamaya çalışmıştı. *O*’na, içinde kaos barındıran birisine zıt bir şekilde sadakatle hizmet etmişti. Bu durumda Trush yalnız kalmayacaktı. Emindi ki Apocalyspe onu kurtaracaktı.

    Kendi içinde tuhaf bir transa giren kaos seçilmişi, arkasından gelen bir böğürtü duydu. Vahşi bir böğürtüydü. Beklediği gibi, Apocalyspe onu buradan kurtarmaya gelmişti. Gözlerini açan Trush arkasını döndü ve *O*’nu kucakladı.

    Koca bir kaya parçası aynı yönden hızla geldi ve sert bir darbeyle Trush’un kafatasını parçaladı. Kan ve beyin parçaları etrafa yayılırken böcayının cesedi yere yığıldı.

    O böğürtünün gerçek sahibi ise Urgonosh’tu. Çfkesi, Drejjesh’i bile kıskandıracak kadar büyük olan böcayı, eğitiminin ve bedeninin verdiği gücü sonun kadar kullanıyordu. Kendisine gelen kayaları hızlı yumruklarıyla parçalıyor ve hayatta kalıyordu. Apocalyspe’i cezbedecek bir katliam vardı çevresinde. Koca ordusu yok olmuştu ama o hâlâ ayaktaydı. İnatla dövüşüyordu. Kazanacaktı!

    Ama Urgonosh’un bile bir sınırı vardı. Heyelan başladığında kelen koca bir kaya kütlesi, Urgonosh’a çok sert çarptı ve böcayının kemiklerini kırarak onu ileri fırlatıp yere mıhladı. Urgonosh en son öfke ve intikam dolu bir nefretle haykırdı. Sonra üzerini kapatan toprak, sesini boğdu.

    Her şey bittiğinde, bütün vadi kapanmıştı. Sanki orada asla bir şehir olmamış gibiydi. Koa bir toprak ve kaya yığını, terk edilmiş şehrin üzerini kaplamıştı.

    Bazı kaya parçaları, eğimli araziden Wholkom Lejyonu ve On Kasaba Muhafızları’nın üzerine doğru yuvarlanıyordu ama ciddi bir tehlike yaratmayacakları belliydi. En sonunda güvenli bir mesafeye kadar uzaklaşan Cervantes atını durdurdu. At büyük bir minnettarlıkla bu molayı kabul etti ve nefes nefese kaldı.

    Cydanor ise dehşet dolu gözlerle olanı biteni izledi. “Tanrılar aşkına! Buradan gidiyoruz!” dedi ve griffonların şaşkınlığından faydalanarak kanatlarını hızla çırptı ve iyice yükseldi. Sonra da yönünü batıya çevirip hızla uzaklaşmaya başladı.

    Yürüyen ölü ordusundan arta kalanlar, Gümüşyüz ve Lord Darcalus Shadowbane ise şaşkın bakışlarla olanı biteni izliyorlardı.

    Tüm savaş alanına birkaç dakikalık bir sessizlik çöktü.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Fri Jul 21, 2006 1:36 am Reply with quoteBack to top

    “Uyan!” diye emretti aynı ses.

    Karanlık hâlâ oradaydı, ama sessizlik değil. Aslında her yerde tuhaf bir sessizlik vardı, ama o ruhun sesi, sükûneti bölüyordu.

    “Uyan dedim. Korkma, hepsi geçti.” diye diretti ses.

    Dekotta, zorlukla gözlerini açtı. Kapkaranlık bir yerdeydi. Sadece uzaktan, günışığı geliyordu. Ama buraya pek etkisi yoktu. Burası karanlıktı.

    Her yer sessizdi ama nerede olduğunu bilmiyordu. Işığın geldiği yönden gelen bir hava akımı ile hafifçe titrediğinde çıplak olduğunu anladı. Yavaşça doğruldu.

    Bir mağaradaydı muhtemelen. Dışarıdan gelen sabah güneşinin ışığıydı. Çldüğünü sanmıştı ama yaşıyordu. Ve tuhafı, hiçbir acı hissetmiyordu. Elleri ile çıplak bedenini yokladığında, hiçbir iz bulamadı. Sapasağlamdı.

    “Ayini yaparsan güvende olacağını söylemiştim.” dedi ruhun sesi. Ortalıkta görülmüyordu, ama sesini duyabiliyordu Dekotta. Yalnız tuhafı, ses dışarıdan gelmiyordu. Ses zihninin içindeydi.

    “şaşkınsın ve korkuyorsun. Biliyorum. Ben, senin içindeyim. Benle sadece düşüncenle bile konuşabilirsin. Benden korkma. Sen, senden beklenenden daha fazlasını başardın. Tapınak ve içindeki gerizekalılar yok oldular. Hâlâ vadidesin. Seni tapınağa getiren taşın bulunduğu anıtmezardasın. Bak.” dedi ruh ve Dekotta o anda içeridekileri görebildiğini fark etti. Gerçekten de o anıtmezardaydı. İki yanına dizilmiş sıra sıra mezarlar bulunuyordu.

    “Aklında pek çok soru olduğunu biliyorum. Ama sana öncelikle kötü bir haberim var: Sadakatle hizmet ettiğin efendin, Çlülerin Efendisi Yeminer, artık yok, öldü!”

    Bu haber, Dekotta’nın başından aşağı kaynar suların dökülmesi gibi bir etki yapmıştı. Ses bir süre susarak Dekotta’nın yas tutmasına izin verdi. Sonra devam etti.

    “Ayinde gerçekleşen tek birleşme sen ve ben arasında oldu. Korkma, seni ele geçirecek değilim. Efendin artık yok, ama onun sana bahşettiği gücün benzerini ben sana bahşedebilirim. Artık gücün yeniden sende olacak. Diğer rahiplerin aksine sen büyünü yapabileceksin. Lâkin dikkat et, mistik büyü kullanıcılarını son birkaç saattir kısıtlayan engeller senin için de geçerli.

    Savaşın tarafları değişti. Artık dışarıda bir ölüler ordusu ile On Kasaba Muhafızları ve müttefikleri Wholkom Lejyonu savaşıyor. Ama savaş hiç de önceki gibi umutsuz değil. Bütün vadi yok oldu ve orklar toprak altında kalarak can verdi. Yine de bu mağara sağlam kaldı. Buradan çıkıp özgürce gidebilirsin. Ve nereye gidersen, ben de seninle geleceğim.

    Tüm ekipmanın tapınaktaki patlamayla birlikte yok oldu; ama bu mezarlarda kuvvetli eşyalar vardır. Çıplaklığını dert etmene gerek kalmadan kendini burada donatabilirsin. Mezarların korunmalarını dert etme. Bunlar bizlerin mezarlarıydı ve tapınak yok olduğunda geriye sadece ben kaldım. Sana aralarında benim mezarım da olan birkaç mezarı önerebilirim. Oradakiler senin için biçilmiş kaftandır.

    Aklında sorular olduğunu biliyorum Dekotta. Bunları bana sorabilirsin. Ama hepsinin cevabını alacağını garanti edemem. Ama şunu iyi bil: Biz, artık biriz.”


    Ruh sustu. Dekotta aniden tuhaf bir hisle birkaç mezarın onu çektiğini hissetti. Ruhun vaadettiği mezarlar bunlar olmalıydı. Bunun dışında her şey sessiz ve dışarıdan gelen ışık dışında karanlıktı.

    Dekotta, zihninin derinliklerinde onun varlığını hissedebiliyordu. Onun tam olarak ne olduğunu öğrenmeyi denemek için onun anılarına inmeyi deneyebilirdi ama şimdiden biliyordu ki bu ruhun iradesi çok kuvvetliydi. Eğer isteseydi Dekotta’nın bedenini kolaylıkla kontrol edebilirdi. Sadece tek bir isim kapabilmişti Dekotta, ama bu ismin de kime ait olduğundan emin değildi.

    Xilkeros...

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    dekotta
    KutsanmıÅ? KiÅ?i





    Joined: Apr 10, 2005
    Posts: 233

    PostPosted: Fri Jul 21, 2006 6:26 am Reply with quoteBack to top

    Dekotta bedenini sarsan, zihnini bulandıran bu ayinin hiçde iyiye işaret olmadığını anlamıştı. Çemberdeki ruhlar feryat figan etmiş birine lanet ediyorlardı.

    "Kahretsin " diye düşündü Dekotta ve ne tür bir kazık yediğini düşündü. "Acaba bu da bu diyarı kilitleyen varlığın bir oyunu mu ?" ilk aklına gelen düşünceydi. "Olabilir mi ?" diye düşünürken bedenini saran acı dayanılmaz boyutlara ulaştı ve tüm düşüncelerini ondan alıp çok uzaklara, ölümün karanlık sahillerine götürdü.

    "Bir ümit, bu işten sıyrılmak için bir ümit olabilir miydi ?" ardından sa... karanlık.


    Çlüm rahibi "uyan" sözünü duyduğunda bir an bedenine dolan bilinçle şaşırıp kaldı, ne hareket edebiliyor, ne de düşünebiliyordu. Bedenine yeniden gelen bilinç bir anlık ölüm rahibini bilinçsiz kılmıştı.

    “Uyan dedim. Korkma, hepsi geçti.” dedi aynı ses. Bu ses biraz tanıdık mı gelmişti ne ?

    Yaşıyordu, evet yaşıyordu ve yaşıyor olmanın bilinci bir anda Dekotta'nın benliğini sardı ve zorla gözlerini açabildi. Hem yaşıyordu, hem de bedeninde hiçbir yara izi, zedelenme olmadığı halde yaşıyordu.

    "Demek bu işte kazık yiyen ben değilim " diye düşündü Dekotta keyifle ve de sesi tanıdı. Bu ses onu ayin odaısna götüren, eğer birisi bedenimi avatar seçerse onu isterim diye düşündüğü kendisi gibi karanlık olan ruhtu. Ama neredeydi ?

    Bir anda sesin kendi içinden geldiğini anlamak Dekotta'nın paniklenesine neden oldu. Kahrlası bir avatara dönüşmüştü !!

    Ama bu da uzun sürmedi, Dekotta bilinçsiz bir avatara dönüşmediğini kolayca anladı, az öncekini düşünebilmesi bile bunu kanıtlıyordu. Ruh bir ortaklık teklif etmişti.

    Yaşama karşı ortaklık, Dekotta'nın bedeninde, onun sermayesiyle. "Varsın olsun " dedi Dekotta kendi içerisinden. Bu düşündüklerinin ruh tarafından da hissedilebildiğinden emindi.

    Ardından ilk yıkıcı haber geldi, Lord Yeminer... Lord Yeminer yok olmuştu. Bunu duymak kimseye bağlanmadığı kadar bağlandığı yüce varlığın yok olduğunu duymak bir an Dekotta'nın zihnine ve bedenine bir tokmak gibi çarptı. Bir an haberin şoku ile bilinçsizce sarsıldı Dekotta. İçini tarif edilemez bir hüzün kaplamıştı.

    "Lordum..."

    Dekotta'nın bu hüzünden ayılması tam anlamı ile ne zaman mümkün olurdu bilinmez ama bu şaşkınlık halinden kurtulması çok uzun sürmemişti. Çünkü ruh kötü haberin ardından iyilerini sıralayarak akıllıca bir adım atmıştı. Dekotta'nın kaybettikleri geri gelmişti. Artık tekrar güçlüydü ve daha da önemlisi kaynağı bizzat kendisi idi.

    İçerisindeki varlığı düşündü Dekotta, neydi ? Neden yokolmakta olan bu dünyaya geçmek için bu kadar çaba sarf etmiş, birçok ruhun gücünü emmişti. Dekotta hayatı boyunca kötülük yaparak, insanların ve adı sayılmayacak daha birçok ırkın ardından kötü oyunlar çevirerek yaşamış. Bazen bir korkak gibi kaçmış, bazen kahramanlar gibi savaşmış ama her şekilde hayatta kalmıştı. Bunun nedeni düşmanlarını ve dostlarını anlayabilmesi idi. şimdi bedenini paylaştığı bu kutsal varlığı da anlamalıydı.

    Karanlık rahibin bu konuda teorileri şimdiden oluşmaya başlamıştı. Bu diyarın şamantik ruhlarıydılar, ve içerisindeki de onlardan birsiydi. Bu diyarla birlikte yok olmak zorunda olanlardan birisi.

    "Sen de kaçış yolu arıyorsun " diye düşündü Dekotta, "ruhunun bağlandığı bu diyardan bir kaçış yolu ve bunun için diğerlerinin de güçlerini çaldın. şansın artsın diye ?"

    Karanlık rahip böyle düşünüyordu. Rahip zihnini incelerken karanlık ruh sessiz kalmış, onunla çok az şey paylaşmıştı ama bunlardan en değerlisi bir isimdi.

    Xilkeros...

    Xilkeros ona yeni silahlar ve güçler vaadetmişti ve Dekotta bunları almakta gecikmeyi hiç mi hiç düşünmüyordu. Kendisini çeken mezarlara doğru ilerledi ve her birini tek tek açıp içerilerindeki işe yarar herşeyi yağmaladı. Yaşamak için güçlü olmak gerekiyordu ve şimdiye kadar olduğu gibi Dekotta yaşamak için herşeyi yapacaktı.
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Fri Jul 21, 2006 9:58 am Reply with quoteBack to top

    Peter Cervantes in fikrine karşı çıkmak istedi. Ama her şey sona yaklaşırken neyin doğru neyin yanlış olduğundan çok da emin değildi. Kafasındaki karışıklık o nedenle itiraz etmek isteyen sesi çok çabuk bastırdı.

    Cervantesin atıyla ileriye doğru giderken önündeki savaşı bir yandan izliyordu.

    Karşı ordu nehirden ne olduğunu anlamadığı birlikleri geçiriyordu. Aslında insanlara benziyorlardı ama çok yavaşlardı. Çstelik karşılarındakiler onlara ok atıyorlardı ama adamlardan çok azı yere düşüyordu. Çstelik bir çoğunun alevlerle tutuşmuşm olmasına rağmen.

    Aklına geldiği Dünyadaki bir hikaye geldi. Bir adanın halkının yeniden özgür olmak için kendilerinden çok güçlü silahları olan düşmana karşı kullandığı bir silah. Sanıyordu ki oradaki isim zombiydi. Peki bunlar da zombi olabilir miydi?

    Sonra aklına nehir geldi adamlar nehrin üzerinden gidiyordu. Demek ki nehir bir şekilde kapatılmıştı.

    Gelen orduyu yönetenlerin gerçekten becerikli olduğunu düşündü Peter. Düşünceleri akan suların çıkardığı sesle bölündü. Nehir tekrar akıyordu. Suların karşı ordu askerlerinin büyük bölümünü yok edişini izledi.

    On kasaba ordusu bir şekilde yeni düşmanlarını uzaklaştırmayı başarmıştı. Gerçi arkadan gelen boru sesleri eski düşmanın yenide saldıracağını gösteriyordu.

    Bir ejderha kükremesi işitince yine ileriye döndü. Kafasından acaba o ejderhanın dönüp dönmediği geçti. Ama bu farklıydı. İlk bakışta fark görülebiliyordu. Sanki bu ejderha o kadar zayıftı ki. Peter onun ölü olduğunu düşünecekti. Sonra ejderhanın üzerindeki adama gözü takıldı. Birisi bu ejderhayı kontrol ediyordu.

    Karşısındaki düşman bir ejderhayı kontrol edebiliyordu. Bu düşünce kafasında bir süre diğer sesleri bastırdı. Sonra o garip kadının bu ejderhaya da saldırdığını gördü. Ejderhanın acı dolu çığlığı nasıl olduğunu anlamasa da kadının bir şekilde saldırdığını gösterdi. Ejderhanın çevresi yeni ordunun uçan hayvanlara binmiş askerleri tarafından sarılıyordu.

    Ejderha ağzını açtı. Peter ateş püskürtecek diye düşündü. Ama çok kısa bir an aslında bir iki saniye düşünse ne olduğunu anlayacağı başka bir şey gördü.

    Ama bir iki saniyesi olmadı. Arkadan parlayan bir ışığı hissettiğinde birden aklına tapınak geldi. Ayin tamamlanmış olmalıydı.

    Aniden geri döndüğü zaman hızla uzaklaştığı muhtemelen çoğu ölmüş onkasabalıların son sığınağında meydana gelen kasou gördü. Askerler çılgınlar gibi kaçıyordu. Yukarı baktığında koskoca dağların kudan yapılmış gibi çökmeye başladıklarını gördü. Karşı orduyu meydana getiren tüm ırklar panik içinde her yöne dağılıyorlardı.

    Peter ve Cervantes henüz yıkımdan uzaktaydılar ama o an için Peter'e yıkım sanki tüm diyarı saracak gibi geldi. Sanki kaçış yoktu.

    Orkların ve ismini bilmediği diğer yaratıkların nasıl bir panik yaşadıklarını gördü. Acıyla gülümsedi. Katliamın ordusu adeta katlediliyordu. Bu kendi halkını katletmeye gelmiş ve bunu da başarmış tüm canlılar için içinde kendisini boğulacak gibi hissettiren bir üzüntü duydu.

    Yeni bir ses duyunca o yöne döndü. Savaşı izlediği kale yıkılıyordu. Kalenin hemen altında koşan bir adam dikkatini çekti. Bu o adamdı. Horcele meydan okuyan , sonra da ejderhayı kovalayan adam.Adamın hızla çukura girip saklandığını gördü. Bir böğürtü dikkatini çektiğinde öbür yana döndü. Başka bir yaratık üzerine gelen kayaları parçalıyordu. Yanında başka bir yaratıksa adeta transa geçmiş gibi duruyordu. Bir kaya üzerine gelirken kollarını açtı ve kaya onu parçaladı. Az sonra öbür yaratık da çok büyük bir kaya tarafından yaralanıp yana düştü. Ardından dağın üzerinden toprak sanki son darbeyi vurmak ister gibi akmaya başladı.

    Hızla tüm vadiyi örttü. Savaş sırasına ön plana çıkan iki komutan da muhtemelen ölmüşlerdi.

    Sonra sessizlik sanki kulaklarını yırtar gibi ortalığı kapladı. Peter yok oldu diye düşündü en başta. Onkasaba denebilecek son yerde yok oldu. Onlarca insan ya da isimleri her neyse işte yok oldu. Bu yeni katliam bir süre önce meydana gelenden daha az acı değildi. Çstelik bu defa toprak herkesi öylesine derine gömmüştü ki. Peter umud olmadığını tüm varlığı ile hissediyordu.

    Büyük kortucu komutanların da sonu böyle olmuştu demekki. Bunlar olmak zorunda mıydı diye düşündü Peter? Bütün bunlar diyarın yok oluşunun başlıngıcı mıydı? Çzellikle son yıkım. Aklına tapınaktaki adam da geldi. Onun sağ olup olmadığını düşündü. Sonra olayın ilk şoku birden yerine başka bir şoka bıraktı. O adam ölüm rahibi olduğunu söylemişti dedi yüksek sesle. Çlüm rahibi dedi Cervantese dönerek. Oren de Çlümün Tanrısı değil mi? Eğer yıkıma neden olan o ayinse? Tüm bu yıkım Oren in işi miydi?

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Logan
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Apr 29, 2004
    Posts: 1963
    Location: Gölgelerin İçinden,Kan Kusturmaya Geldim

    PostPosted: Sun Jul 23, 2006 9:25 am Reply with quoteBack to top

    Gümüşyüz etrafina baktiğinda etrafta kaos vardı. Yanan kızaran insanlar patlıyan ölümiyenler.Ejderlich bir an önce o kuşatmadan kurtulmalı idi.

    Etrafa ölüm kusmaya devam etmeli idi. Gümüşyüz kendisini göremeyen bir grifindor kestirdi gözüne ona doğru uçarken Onu görmiyecekti....

    Tekrar kanatlarını açıp havalanmaya başladı büyük bir hızla hedefine uçmaya başladı. kalkanını kılıcını çekti.belki yok olacakti ama efendisini o şekilde bırakamazdi.


    Rp dışı Not : geçikme için özür dilerim.

    _________________
    Ã?LÃ?M NEREDEN VE NASÄ°L GELÄ°RSE GELSÄ°N!!! Savas NaÄ?ralarmız kulakdan kulaga yayilacaksa ve silahlarimiz elden ele gececekse ve baskalari silah sesleriyle,savas ve zafer narâlariyla cenazelerimize agit yakacaksa Ã?LÃ?M HOS GELDÄ° SEFFA
    Back to top View user's profileSend private messageSend e-mailMSN Messenger
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Sat Jul 29, 2006 9:42 pm Reply with quoteBack to top

    Darcalus dehşet içinde karşısındaki manzaraya bakıyordu. Ordusunun çoğu bir anda parçalanmış ve insanları arada kıstırmayı düşündüğü orklar, heyelan sonucu toprak altında kaybolmuşlardı. Daha da kötüsü, Cydanor kendisini kuşatan griffonları patlamadan doğan şaşkınlık sırasında atlatarak kaçmaya başlamıştı!

    Darcalus bunun anlamını çok iyi biliyordu. Ejderliçin gidişi, griffonları serbest bırakacak ve griffonlar da tüm güçleriyle artık tek tehdit unsuru olarak kalan, Darcalus’un parçalanmış ordusuna saldıracaklardı.

    Darcalus bir an yanından fırlayan bir şekil gördü ve bunun Gümüşyüz olduğunu anladı. Gerizekalı ne demeye saldırıyordu ki griffonlara?! Her neyse, bu, Darcalus’a istediği fırsatı yaratacaktı.

    Lord Darcalus Shadowbane iyi bir komutan ve zorlu bir savaşçıydı, ama imkânsız anlarda yenilgiyi kabullenip çekilmeyi de bilirdi. Gümüşyüz’ün aciz saldırısının griffonlara kaybettireceği en fazla birkaç saniyeyi değerlendirmeliydi. Kılıcını kaldırdı ve “Pekala sizi aciz piçler! Gerçi çekilin! GERİ ÇEKİLİN!” diye böğürdü.

    Ordusu asla yeterince hızlı olup bu açıklıktan kaçamazdı. Muhtemelen hepsi katledilecekti. Ama Darcalus’un bunu izlemeye hiç niyeti yoktu. Karabasanını hemen geriye döndürdü ve onu mahmuzlayarak ileri atılmasını sağladı. Buradan kurtulması gerekiyordu. O, sağ kalacaktı. İntikamını er ya da geç alacaktı.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Sat Jul 29, 2006 9:43 pm Reply with quoteBack to top

    Gümüşyüz griffonlara doğru uçarken, ejderliçin patlamanın griffonlar üzerinde yarattığı şaşkınlıktan faydalanarak fırladığını gördü. Ejderliç ve üzerindeki Troller son hızla batıya doğru uzaklaşıyorlardı. Gümüşyüz havanın ortasındayken boşu boşuna griffonlara saldırdığını fark etti.

    şoku atlatan griffonlar dörtlü savaş pozisyonlarını aldılar. Gümüşyüz, gökte yirmi dokuz tane griffon seçiyordu. Bu griffonların yirmi tanesi, yani beş grup Cydanor’un peşine düştü. Sekizi, yani iki grup, gökte aniden yönlerini değiştirdi ve Gümüşyüz’e doğru dalışa geçti. Sadece biri, tek biri orada, havada asılı duruyordu.

    İki grup da Gümüşyüz’ün iki yanına geçerek ona doğru hızla ilerliyorlardı. Gümüşyüz iki grubun birer griffonunun eyerinin iki kişilik olduğunu ve burada bir savaşçının yanısıra bir büyücünün de bulunduğunu fark etti. Büyücüler büyülerine çoktan başlamışlardı. Artık Gümüşyüz’le en yakın griffonun arasında on metreden az bir mesafe vardı.

    Büyücüler büyülerini tamamladılar. Aniden griffonlardan birisi oldukça yavaş hareketler etmeye başladığında büyücünün yüzündeki şaşkınlıktan, Gümüşyüz bunun, bozulan büyü ağının bir oyunu olduğunu anladı. Sonra aniden diğer büyücünün elinde bir tabak kızarmış biftek ve bir su testisi belirdi.

    En azından büyü ağı bugünlük Gümüşyüz’ün yanındaydı.

    Gümüşyüz o anda griffonların bu olaylar yüzünden yavaşladıklarını ve toparlanmaya çalıştıklarını fark etti. şu an insiyatif ona geçmişti.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Sat Jul 29, 2006 9:44 pm Reply with quoteBack to top

    Zehiran Tuuker, patlamanın ardından ejderliç kaçması üzerine şükretti. Gerçekten de başka bir şey yapacak durumda değildi. Ejderliç uzaklaşırken griffon binicileri peşine takıldı, ama Zehiran, griffonların ona rakip olamayacağını biliyordu. Muhtemelen az sonra geri dönecekler ve aşağıdaki yaşayan ölülere saldıracaklardı.

    Yaşlı kadın titreyerek bir nefes aldı. Bu tip şeyler onun yaşındaki birisi için çok ağırdı. İyi bir uykuyu hak ettiğini düşünüyordu. Aşağıya bakan Zehiran, On Kasaba Muhafızları ile Wholkom Lejyonu’nun birleştiğini gördü. Sonra keder dolu gözlerle vadiye baktı. Ne acıydı ki kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Hepsi ölmüştü. On Kasaba’dan geriye sadece bir avuç erkek kalmıştı, bir de son savaşta saflarına katılan bir grup kobold.

    Zehiran derin bir iç çekti ve Albertuna’ya aşağı inmesini fısıldadı. Daha fazla havada kalmak istemiyordu. O mağaralarda ölen sahibesini hatırlayan griffon inledi ve yavaş yavaş yere süzülmeye başladı.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Sat Jul 29, 2006 9:49 pm Reply with quoteBack to top

    Cervantes tuhaf, keskin bakışlarla yıkıntıları izlerken, Peter’in başını okşadı. Birkaç dakika hiçbir şey söylemedi ve Peter’in düşünmeye devam etmesine izin verdi. Sonra aniden, tam Peter’in artık cevap alamayacağını düşündüğü anda konuşmaya başladı.

    “Bu Oren’in işi olamaz genç adam.” dedi. “Oren, ölüm tanrısı olabilir, ama aynı zamanda adalet ve savaş tanrısı da. Savaşın sürmesini istemek onun doğasında var olan bir şey. Ama bu...bu sadece bir yıkım ve savaşı bitiren bir şey. Hayır çocuğum, bu Oren’in işi değil. O hiçbir savaşa bu çapta müdahale etmez.” Cervantes durdu ve gözleri buğulandı. “Çstelik...bir süredir Oren’in varlığından uzağız. Onu hissedemiyoruz. Ona sesimizi duyuramıyoruz.” Cervantes’in sesi kesilirken gözünden bir damla yaş akıp yanağında süzülmeye başladı. Sağ elini yumruk yapıp göğsüne koydu ve başını eğdi. Titreyen bir sesle “Baba...” diye fısıldadı.

    “şimdi yas tutmanın zamanı değil, Lord Cervantes!” diye çınladı Zehiran’ın sesi. Cervantes’in ve Peter’in kafaları, sol taraflarına döndü ve Albertuna ile yere inmekte olan Zehiran’ı gördüler. “Bu insanlar ailelerini kaybettiler ve yapacak hiçbir şeyleri yok. Asker olamazlar çünkü bu insanlar ya çiftçi, ya tüccar ya da başka bir şey. O koboldlar dahi ancak madenci olabilirler. On Kasaba’ya dönemezler çünkü kadınları ve çocukları olmadan kendi başlarına yaşayamazlar. Sonunda dağılır giderler. Komutan olarak sorumluluğunuz burada sona eriyor Lord Cervantes, ama yönetici olarak sorumluluğunuz yeni başlıyor.”

    Cervantes gözünden akan yaşları sildi ve tuhaf bir öfkeyle Zehiran’a baktı. “Ne yapmamı istiyorsunuz hanımefendi? Toprağı kazıp ailelerini hayata mı döndüreyim?! Hem de Lord Oren’e ulaşamadığımı bile bile mi diyorsunuz bunları?!”

    “Hayır.”
    diye yanıtladı Zehiran. “On Kasaba artık yok. Bunu kabullenin, Lord Cervantes, ve bu insanları yeni bir şehre götürün. Yaşayabilecekleri ve uyum sağlayabilecekleri bir yere.”

    Cervantes atının dizginlerini çekti ve at, yönünü Zehiran’a doğru döndürdü. “Mesela? Bunu dediğinize göre aklınızda bir fikir olmalı madam.”

    Zehiran başını salladı. “Aslına bakarsanız yok, Lord Cervantes; ama bu insanları bir süre Wholkom Lejyonu’nun karargâhında ağırlayabiliriz sanırım. Bu sırada da onlara uygun bir yer araştırırız. Deniz kıyısında oldukça hoş yerler var örneğin.”

    Cervantes bir süre bunları düşündü ve sonunda başını ağır ağır sallayarak onayladı. “Lejyonun kumandanıyla konuşacağım.” dedi. “Umarım bize yardım eder.”

    “Edecektir Lord Cervantes. Eğer onu kimse çağırmadan buraya geldiyse, edecektir.”
    dedi Zehiran gülümseyerek.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Sat Jul 29, 2006 9:55 pm Reply with quoteBack to top

    Ruh, sessizliğini korudu ve Dekotta’nın eşyaları bulmasını bekledi. Kara rahip, birkaç mezarın mermerini kırarak içinden ruhun buyurduğu eşyaları çıkarttı.Birkaç dakika sonra Dekotta yeni eşyalarını giymişti bile. Dekotta artık elinde iri hatlı, siyah kabzalı ve bıçağında boydan boya rünler bulunan bir kılıç tutuyordu. Kılıç, kaybettiğini hiç aratmıyordu. Yine ruhun duyurduğu üzere giydiği zırh, vücudunu tam olarak kaplıyordu. Zırhın göğsünde, omuzlarında dirseklerinde ve dizlerinde tek tük rün yapıları göze çarpıyordu. Tıpkı kılıç gibi bu zırh da kapkaraydı. Yine Dekotta bir başka kolsuz cüppeyi giyinmişti ve bu da giysilerinin kalanı gibi simsiyahtı.

    Ve hepsinin ötesinde, ruh bir şey için ısrar etmişti: Bir zamanlar Yeminer’in madalyonunu taşıyan boyuna başka bir madalyonu geçirmesi. Madalyondaki sembol, etrafı karmaşık kızıl ışın demetleriyle çevrelenmiş, karanlık bir küreydi. Sembol, Dekotta’ya hiçbir şey ifade etmiyordu. Sembolün kime ait olduğunu çıkartamamıştı.

    “Evet, çocuğum. Sen karanlığın yolunu izleyen birisisin. Bu zırh, yolunu kuvvetlendirecek. Işığın yolunu takip edenlerin güçlerini kesecek. Korkma, çünkü bu zırhın gücü daha önceden tespit edildi.

    Kılıcın, kullanmaya aşikâr olduğun negatif enerjiyle kaplı. Düşmanlarının canından can alacak olan bir kılıç. Savaşlardaki en büyük dostlarından birisi olacak.

    Giydiğin cüppe ve madalyon ise bana ait, Dekotta. Madalyon, yolunu izlediğim tanrının sembolüdür. Onu yanında taşı. O tanrı artık kayıp olsa da, halen gücünün geçerli olduğu yerler mevcuttur.”


    Dekotta yavaş adımlarla tünelde ilerleyip ışığa çıkarken, içindeki ruhun keyfini hissedebiliyordu. Dekotta’yı uzun zamandır olduğundan daha kuvvetli kılmıştı bu ruh. Ama her nedense Dekotta’nın bu eşyaları sorgusuz sualsiz giymesi de hoşuna gitmişti.

    Dışarısı rezil bir haldeydi. Dekotta önceden epey yüksekteydi ve tüm kaleyi izleyebiliyordu. şimdi ise burası çok az yüksekte kalmış bir yerdi. Toprak tüm vadiyi doldurmuştu.

    “Yolumuz uzun çocuğum. Seni yok olmaya yüz tutmuş olan bu diyardan hemen kurtarabilmek isterdim, ama diyarı kuşatan kalkanı delmek benim gücümün ötesinde. Bu yüzden seni alternatif çıkışlara yönlendireceğim.

    Efsaneye göre Cthol Murgos ile Makval arasındaki dağlarda bir ayna varmış. Ayna, diyarın kadim yıllarında büyük gücü olan bir büyücü tarafından yaratılmış. Bu aynanın başka boyutlara geçit açma kudreti varmış.

    İşte bu aynayı aramalısın çocuğum. Oraya gitmeli ve bu aynayı aramalısın. Ancak böylece, bu diyardan ve yok oluştan kurtulabiliriz.”


    RP Dışı Not: Arkadaşlar, bu sizin yazacağınız son tur. Bir sonraki yazacağım şey bitiş turu olacak ve günahıyla sevabıyla On Kasaba Muharebesi'ni bitirmiş olacağız. O yüzden bu turdaki yazacaklarınızda lütfen toparlayarak yazın. Çünkü fazladan bir tur daha olmayacak. Smile

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    dekotta
    KutsanmıÅ? KiÅ?i





    Joined: Apr 10, 2005
    Posts: 233

    PostPosted: Thu Aug 03, 2006 8:17 am Reply with quoteBack to top

    Dekotta mezarlardan aldığı giysileri giydiğinde kendini çok daha güvende hissetti. Çıplak olmak karanlık rahibin hiç hoşuna gitmiyordu ama onu güvende hissettiren daha önemli şeyler vardı. Varlığına alışmakta zorlanacak olsa dahi bedenini paylaştığı varlık da kendisini bir şekilde güçlü hissetmesine neden oluyordu.

    Yeniden dua edip güç alabilecekti ve bu onun için en değerli zırhtan bile daha değerliydi. Kudretine tekrar kavuşmuştu...

    Dekotta mezardan aldığı kılıcın ve de zırhın tam da istediği gibi olduğunu fark etti. Karanlık güçlerle donanmış kudretli silahlar ve zırhlar. Gerçi renkleri Dekotta'nın canını hiç sıkmıyor değildi. Bu kadar karanlık giysiler giyerek içsel varlığını saklamasına imkan yoktu çünkü giysileri adeta ne olduğunu haykırıyordu. Bu durumda içsel varlığını gizlemenin çok fazla bir anlamı olmayacaktı.

    "Neyse, hiç yoktan iyidir, en azından avantajım var" diye düşündü ve bu nahoş renk meselesini bir kenara bıraktı.

    Bir madalyon takmasını istemişti ruh, daha önce kendisinin de taktığını idda ettiği bri madalyon !

    Dekotta bu bilgiyi aldığında ufak çaplı bir şok yaşadı. şamantik bir ruhun bir madalyon takması, mezarının olması !! "Burada farkında olmadığım birşeyler mi dönüyor acaba ?"

    Bedenini paylaştığı varlık hakkında daha fazla bilgi sahibi olmalıydı. Eğer eskisi gibi Yeminer inananı olsaydı bu çok kolay olurdu. Tanrı ve şamantik ruh ile ilgili bilgiler kesinlikle bilgeliğin lordunun tapınağında bulunurdu.

    Kendi kendisine baktı rahip koridorda ilerlerken. "Ne oldum şimdi ben ? Başka bri tanrının rahibi mi ? "

    Bu soruya cevap vermek oldukça zordu. Artık Lord Yeminer'in bir inananı olmadığı kesindi. Onun madalyonunu çıkarmış başka bir madalyon takıyordu. Gerçi artık Lord Yeminer'in bunu umursayacağını da düşünmüyordu. En son "sanırım kendi kendine yeter bir adam ve ruh oldum" dedi ama kendi espirisine kendi bile gülmedi.

    Koridorda ilerlerken sessizlik içersinde bir sonraki adımının ne olacağını planlıyordu, çok fazla seçeneği yok gibiydi ve hepsinin de hedefi aynıydı.

    Yapılması gereken iki şey vardı:
    -Bu çökmek üzere olan lanet diyardan bir an önce kurtulmak.
    -Bedenini bilerek ve isteyerek paylaştığı bu ruhun ve bu ruhun bir zamanlar inandığını söylediği ve şu anda kolyesini taktığı bu tanrının kim ya da ne olduğunu öğrenmek. Tanrı bir süreliğine bekleyebilirdi ama ruhun keşfedilmesi kendisi için oldukça önemliydi.

    Koridoru bitirip de dışarı çıktığında olayı tam anlamıyla anlamaya başlamıştı. Birkaç saat ya da dakika önce yerle bri olan tapınak oldukça yüksek bir konumdaydı ama şimdi neredeyse yerle ayı hizadaydı, yer çökmüş ve de çevredeki herşey yok olmuştu. Biraz önce kendisinin yaptığı ayinin buna neden olduğunu düşünmek hem içten içe bir gurur hem de ufak bir suçluluk duygusuna neden olmuştu ama Dekotta'nın bu ikinci gereksiz duyguyu uzun süre taşımaya niyeti yoktu.

    Eserine baktı ve içten içe ufak bir kahkaha atıp çevresine bakındı. Bu esnada ruh bir kez daha konuşmuştu. O da en az Dekotta kadar bu diyardan kurtulmak istiyordu ve bunun için Dekotta'ya yol gösterecekti.

    "Bunu seve seve kabul ederim " dedi kendi kendine ve ruhun bahsettiği yeri biliyor muyum diye düşüncelerini gözden geçirdi. Her ne kadar biraz tehlikeli de olsa artık buhar olup dolaşabilirdi ya da daha kesin bir yöntemle çevreden bir at çalıp yoluna gidebilirdi.

    Dekotta çevresine bakındı, canlı kişiler, at ya da yolculukta ona yardımcı olabilecek herhangi birşey bulmak için ortalığı koloçan etti. Hatta mümkün olursa birkaç yandaş bile bulabilirdi kendisine. Diyar bu aralar çok tekin biryer değildi ve kendisini koruyacak birkaç yandaş, işlerini görecek ayakçılar da hiçde fena olmazdı. Ne de olsa onlara bu diyardan kurtuluş vaatedecekti.
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Thu Aug 03, 2006 3:30 pm Reply with quoteBack to top

    Peter birkaç dakikalık suskunluk sırasında etrafına bakındı. Maxin orada olup olmadığını bir süre aradı. Sonra geri çekilen orduya baktı. Çbür ordu kendilerine saldıran ordu da çekiliyorsa o zaman savaş bitmiş gibiydi.

    Yukarıdan gelen bir sesle irkildi. Çstünde kaçan ordunun son bir üyesini kıstırmış gibiydiler. Bu uçan yaratık her neyse zaten kötü bir haldeydi. Peter adamın burnun kırık olduğunu sandı bir an. Ne olursa olsun yaratık hala meydandaydı. Belki başaracağına inanmadığı için kaçmıyordu.

    Cervantes konuşunca yine ona döndü. Sessizce ikilinin konuşmasını dinledi. Savaş bitmişti. Her yan sessizdi. Sanki tüm felaketler artık geride kalmış gibiydi. Gerçi geriye yalnız bir kalıntı kalmıştı. Tıpkı Oren cehenneminden sonra kalan onkasabanın öncekinin kalıntısı olması gibi.

    Yine de Peter felaketlerin bittiğini sanmıyordu. On kasabaya saldıran yeni tanrı büyük bir darbe yemiş olmalıydı. Yine de tapınakta daha başka bir tanrıdan da söz edilmişti. Tüm diyarı yok etmeye çalışan bir tanrıdan. Peter bu sessizliğin bozulup daha da kötüsünün olmasından korkuyordu. Ama en baştan zaten izlemeye karar vermemiş miydi. şiir yazmak ve son olanları anlatmak isterdi. Ama şimdi yapılması gereken başka işler geliyordu aklına.

    Çste baktı savaş hala sürüyordu. Cervantese ve kadına dönüp şu üstteki son askere teslim olmasını önersek daha doğru olur sanırım dedi. Zaten çok kötü durumda gibi. Sonra içindeki son umudu dile getirdi. Acaba mağralara sığınanlardan sağ kalmış olanlar olabilir mi her şeye rağmen. Baksak mı acaba?

    Sözleri bitince yere hafifçe eğilip sazını kaldırdı. Olanlar direncini yitirmesine neden olmuştu. Eğer şovalye hayır derse bunu kabul edecekti.

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Logan
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: Apr 29, 2004
    Posts: 1963
    Location: Gölgelerin İçinden,Kan Kusturmaya Geldim

    PostPosted: Fri Aug 11, 2006 5:53 pm Reply with quoteBack to top

    Gümüşyüz. onlar için bir şetlerin ters gittiğinin farkına varmış ve bu durumdan faydalanmak istercesine Dişlerinini sıkıp havada uçan yaratığa doğru ilerlemeye başlamıştı amacı grifindoru değil üstünki insanlara zarar vermekti,
    ilk hedef olarak büyücüyü kestirmişti bile gözününe...

    ARtık bu savaş kaçamıyacağı ya dewam ya ölüm savaşı olacakti onun için.

    _________________
    Ã?LÃ?M NEREDEN VE NASÄ°L GELÄ°RSE GELSÄ°N!!! Savas NaÄ?ralarmız kulakdan kulaga yayilacaksa ve silahlarimiz elden ele gececekse ve baskalari silah sesleriyle,savas ve zafer narâlariyla cenazelerimize agit yakacaksa Ã?LÃ?M HOS GELDÄ° SEFFA
    Back to top View user's profileSend private messageSend e-mailMSN Messenger
    Lord Necros
    BaÅ?büyücü





    Joined: Apr 29, 2005
    Posts: 1916
    Location: Necropolis

    PostPosted: Mon Aug 21, 2006 9:33 pm Reply with quoteBack to top

    “Yürü! Yürü hadi!”

    Lord Darcalus Shadowbane, sürekli karabasanının dizginlerini şaklatıyor, karabasanını daha hızlı koşması için zorluyordu. Ne kadar zorlasa da, karabasan daha hızlı gidemiyordu. Çlüm şövalyesi çok nadiren geri çekilirdi, ama burada savaşmaya devam etmesi mutlak bir bozgun anlamına geliyordu. Aslında her halükârda bu bir bozgundu. Askerlerinin kaçabileceğini hiç sanmıyordu. Ama en azından kendi hayatını kurtarabilirdi.

    Başını hafifçe çevirerek arkasını yokladığı zaman ölüm şövalyesi, onu takip eden kimsenin olmadığını gördü. Griffonların büyük çoğunluğu ejderliçin peşine düşmüştü. Küçük bir kısmı ise o aptal Gümüşyüz ile havada didişiyorlardı. Piyadeler ve süvariler ise hâlâ nehrin öbür yakasında oldukları için, Lord Shadowbane’in geriye kalan bir avuç askeri kaçma fırsatını bulmuşlardı. Kim bilir, belki de Darcalus bu mücadele bittiği zaman hâlâ birkaç hizmetkâra sahip olabilirdi.

    Yine de Gümüşyüz küçük de olsa bir grup griffon binicisi için tek lokmalık bir şeydi. O yüzden pek vakitleri yoktu. Darcalus buradan hemen uzaklaşmalıydı.

    “Koşmayı boşver, alçaktan uç çabuk!” diye haykırdı Darcalus karabasanına, yavaşça önüne dönerken. Karabasan bir an yavaşladı ve sıçradı. Sonra da havada asılıkaldı. Yerden bir metre kadar yüksekte, koştuğundan çok daha büyük bir hızla uçuyordu karabasan. Çyle ki griffonlar bile muhtemelen ona yetişemezdi artık.

    Darcalus, karabasanının yönünü Limerik Ormanları’ndan arta kalanlara yönlendirdi. Eğer askerlerinin bir parça zekaları varsa, Darcalus’u burada bulmaya çalışırlardı. Gerçi Darcalus orada da fazla kalamazdı. Muhtemelen doğudaki dağlara çekilip toparlanacaktı. Sonra ise...

    İntikam.

    _________________
    All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

    Power demands sacrifice.
    Back to top View user's profileSend private message
    Display posts from previous:      
    Post new topicThis topic is locked: you cannot edit posts or make replies.


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.47 Saniye