Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: inipani
    Bugün: 16
    Dün: 14
    Toplam: 37011

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 318
    Üye: 0
    Toplam: 318

    FrpWorld.Com :: View topic - 6. FRPWORLD HİKAYE YARIşMASI (Eserler)
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     6. FRPWORLD HİKAYE YARIşMASI (Eserler) View next topic
    View previous topic
    Post new topicReply to topic
    Author Message
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:29 pm Reply with quoteBack to top

    Sonuçları açıklamamız gecikecek... Ama sizi bugün eli boş göndermeyeceğiz. Neticeler açıklanana kadar yarışmaya katılan hikayeleri okuyabilirsiniz. Böylece jürilerin işinin ne kadar zor olduğuna da belki biraz hak verirsiniz diye umuyorum.

    Herkese iyi okumalar.

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:31 pm Reply with quoteBack to top

    ANKA'NIN KÇLLERİ

    Zuko'nun Hikayesi...

    Giriş...
    Sessizlik her taraftaydı...
    Stanr gezegeninde doğan iki güneşin de gökyüzünde olmadığı, günün nadir durumlarından biriydi... Ve kimse bu dakikaları boşa harcamazdı; harcayamazdı. Herkes uyumaktaydı; birisi hariç...
    Gezegenin deliliğiyle ünlenmiş bilim adamı Her’r Grenas uyumuyordu, çünkü bildiği şeyler vardı.
    “Biliyorum; ama nasıl açıklayacağım?” diye fısıldadı geceye...

    Bölüm 1: Teori

    Her’r hızla sokakta koşmaya başlamıştı. Kırk yaşını aşmış ve hafif göbekli birisi için zor bir işti ama biliyordu ki vakti azdı. Hızla çift gölgelerin düştüğü taş döşeli sokakta ilerleyişini sürdürdü. Yönetim gökdelenine gitmeliydi. Stanr gezegeninin üstüne kurulmuş on dört ülke ve yaklaşık yüz şehrin tamamından görülürdü safirlerle süslenmiş kara gökdelen. Bir tasarım ve yapı harikasıydı. Aslında yüzlerce yıl önce çizilmiş birkaç planın üstüne modern bir tasarım ekleyince oluşmuştu ama istediği kadar eski olsun, gökdelen nefes kesiyordu.
    Her’r terlemişti – gezegenin de ismini aldığı Stanley Güneş Sisteminin çift güneşini gören birkaç gezegen için terlemek oldukça normaldi. Elindeki sayfaları da koşarken karıştırıyordu ve bir yandan da kendisine niçin bir Hellias 4098 almadığı için kızıyordu. şimdi tüm bilim adamları Hellias kullanıyordu; yani bir yere ulaşmak için Hellias’ı kullanmak, kişinin kendi alnına ‘Ben bir bilim adamıyım’ yazmasıyla eşdeğerdi. Uçan-araç sınıfının son modeli ve gözdesiydi.
    Ve şimdi sadece koşarak Gökdelen’e ulaşmaya çalışıyordu.

    Çç saat sonra...

    “Dinlemek zorundasınız Lord Aslin. Bu sefer gözlemlerim tam; deneylerle de ispatlamış durumdayım. ON GÇN SONRA İKİ GÇNEşİMİZ BİRBİRNE ÇARPACAK!”
    “Sesini yükseltme Her’r.” Sesin sahibi aslında Stanr gezegeninin merkezi ülkesi Lemarn’ın da sahibi sayılırdı.
    “Anlamak istemiyor musunuz? Cerna Alfa ve Cerna Beta’ya en yakın gezegen biziz. Bu çarpışma zaten binlerce ışık yılı boyutundaki bir alanı kapsayacak ki biz bu etkinin merkezine en yakın konumdayız.” Her’r ısrar etmek zorundaydı.
    Lord Aslin omuz hizasındaki kır saçlarını kulaklarının arkasına aldı ve onun bir elf olduğunu belirten sivri kulakları ortaya çıktı.
    “Bak Her’r, endişeni anlıyorum ama bunu Cerna Konseyine bir kez daha sunamam. Ne kadar ispatlamış olsan da Konsey bu konuyu bir kez daha konuşmak istemeyecektir.
    “Siz bilirsiniz lordum; siz korkunç patlamanın etkisinde önce eriyip sonra da iyonlarınıza ayrılırken sizi izliyor olacağım...”

    Bir saat sonra – şehirde bir lokantada...

    “Her’r amca sana inanmak isterim tabii ama bunun mantıklı bir açıklaması yok ki,” diye bir itiraz yükseldi mönünün ardından. Mönü inince kısa kahverengi saçlı ve yeşil gözlü, kirli sakallı, yirmili yaşlarında birisinin yüzü göründü.
    “Her şeyin mantıklı açıklaması herkese yapılmaz ayrıca bu konudaki açıklamalarım çok fazla terim içeriyor; her kelimeden sonra size açıklama mı yapayım ?”
    “Tamam, peki anladım ama senin kaçış planın ne?” dedi Croh’an, az önce konuşan gençti.
    “Evet biz senin planını öğrenmek istiyoruz. Yani kaçmak için bir plan kurmuşsundur herhalde... Deneriz, eğer gerçekten dediğin gibi bu bir sonsa, kıyamet eğer koparsa kurtulmuş oluruz. Yok gerçekleşmezse eğer bunların hepsi, bir uzay gezintisi de fena olmaz,” diyen bir dişi sesiydi. Loren Croh’an’ın kız arkadaşıydı ve sevgilisinin aksine o bir yarım elfti; insan değildi.
    “Evet kaçış planım hazır Loren, eğer dinlemek istersen İkinci Karanlık Vakitte gel,” diye yanıtladı Her’r onu.
    Lokantadaki yemeklerine daha farklı konular üzerine konuşarak devam ettiler ve ayrıldılar.

    İkinci Karanlık Vakit – Her’r’in Laboratuarı...

    “şimdi,” diye başladı bir ses ve elektronik bir tablanın üstündeki eller de ona eşlik etti, “eğer teorime göre hareket edecek olursak tam dokuz gün ve birkaç Vakit var kıyametin kopmasına. Elimin altında bir Ghesto 3097 var ki canavar gibi çalışıyor. Sezyum Tüketimli iki büyük İyon motoru var ve bu bizi yeterince uzaklaştıracaktır; uzaklaştırmasa da benim ona son iki yılda geliştirip eklediğim kalkanlar patlamanın şiddetinden gemiyi ve dolayısıyla bizi korur.”
    “Anlıyorum ama hala ben bu teoriye inanmak istemiyorum. Stanr niye yok olsun ki.?” Loren üstelemeye devam ediyordu.
    “Tamam kızım, sana birkaç belirti göstereceğim,” diye yanıtladı Her’r.

    Bölüm 2 : Belirtiler...

    “Cerna Alfa ve Cerna Beta arasındaki uzaklık Birinci İkizler Vakti ile İkinci İkizler vaktinde eşit olmak zorundadır. Çünkü ikisi de yörüngelerine ilerlerler ve biz de ilerleriz. Yani aslına bakacak olursan bu bir kanundur. Hangi Astronomi uzmanına sorarsan sor.”
    “Ee?” dedi Loren.
    “Vakitlerdeki uzaklıkları ölçüp bana rapor et bakalım...”

    Ara Bölüm : Kütüphane

    Croh’an eski ve tozlu kütüphanede elindeki fenerle ilerliyordu. Aslında Stanr’ın bir kara delik tarafından yutulup tam bulundukları noktaya gelmesi onun için hiç tesadüf değildi ama bu olay onun etki sınırını birazcık –3000 sene kadar- aşıyordu.
    “Bunun içinde büyü var, eminim,” derdi Croh’an hep.
    Ve şimdi kendisi eski kütüphanede, binlerce yıllık tozu barındıran kitapların arasında kaybolmuştu. Burası Stanr’ın tarihindeki en eski bina olarak bilinirdi.
    Honmus adlı ırk diğer galaksilerden gelip onlara teknolojiyi öğretene kadar eski medeniyet önemini sürdürmüştü ve büyücüler, rahipler yaşamaya devam etmişti. Ama artık yok denecek kadar azlardı.
    Croh’an eski sanatı sürdürebilen nadir kişilerdendi. Ailesinin genlerinde bu mevcuttu ama Croh’an’ın çok da sergilemek istediği söylenemezdi. şimdi ise eski kütüphanede büyü kitaplarını arıyordu.
    Sayfalardaki kara örümcekler gibi duran harfleri okuyarak uzun saatler geçirdi ve bu saatlerin karşılığını aradığını bularak aldı.

    Birinci İkizler Vakti – SODEC Gökyüzü Araştırma Merkezi

    “Uzaklıkları ölçtüm Her’r amca,” dedi Loren telefonda. “Tamam bir kopyasını daha alırım, tamam SODEC’in datalarına da kaydederim. Tamam.”
    Ona biraz az gibi gelmişti bu ölçtüğü mesafe. Yani gökyüzüne bakınca o kadar az olduğunu düşünmüyordu insan...


    Birinci Karanlık Vakti – Her’r’in Laboratuarı

    “Biliyordum, artık eminim. Bunu Cerna Konseyine yeniden sunabileceğim.” Her’r’in sesi neşeyle çınlıyordu. “Baksana Cerna Alfa ve Cerna Beta’daki değişimler gözle bile görünebiliyor.”
    Her’r’in asistanı Gromen, ona ‘deli’ dercesine bakıyordu.
    “Hayırdır Çstat Her’r?” dedi genç kız. Daha yüz yaşına bile gelmemiş bir elfti ve hayatın ışığıyla parlayan gözleri ile aynı tondaki siyah saçları vardı.
    “Baksana, artık bu yaklaşanın kıyamet olduğunu tüm Stanr’a duyurabileceğim,” dedi Her’r.
    “Eğer yanlış anlamazsanız üstat, size bir şey soracağım,” dedi Gromen.
    “Söyle bakalım, merak ettim ne diyeceğini…” Her’r ona merakla bakıyordu.
    “Çstat sizden başka Astronomi bilgini yok mu bu gezegende? Yani bunu başkalarının da fark etmiş olması gerekmiyor mu?” Gromen’in de şüpheleri olduğu çok açıktı.
    “Ah Gromen, şüphesiz ki benden çok daha ileri derecede teknolojik aletlerle donatılmış bilim merkezleri vardır. Ama yılın bu zamanı Cerna Konseyi bile tatilde; anlayacağın ilgilenen kimse yok…”
    “Ama bu biraz saçma değil mi Çstat?”
    “Tabi ki saçma, ama Konsey’in emirleri bu doğrultuda olduğu sürece Konsey’e bağlı bilim adamlarının tatil yapmaktan başka bir çaresi yok.”
    “Anlıyorum,” dedi elf.


    İkinci İkizler Vakti – SODEC Gökyüzü Araştırma Merkezi

    “şimdi uzaklığı yeniden ölçüp Her’r amcaya bunun imkansız olduğunu ispatlayacağım,” diye mırıldandı Loren kendi kendine.
    Çlçümleri alırken bir yandan da Stanr’ı aydınlatıp ısıtan çift güneşe bakıyordu. Ama ne yazık ki iki güneşin renginin belirgin bir şekilde alışıldık turuncu-kırmızı renginin daha koyu bir kırmızıya, hatta kahverengiye dönüyor olduğunu fark etmedi.
    “Tamamdır,” derken eline de sonuçları almıştı.
    Ama baktığı rakamlar onun küçük dilinin midesine doğru kaçmasına neden olmuştu.


    Aynı dakikalarda – Her’r’in Laboratuarı

    “Anlıyorum kızım, peki,” dedi Her’r. Birazdan sonuçlar onun bilgisayarına gelecekti.
    Bir kısa ‘bip’ sesinden sonra gelen iletiyi kontrol etmeye başladı.
    “Olamaz, bu iki şey birbirine çok fazla hızla yaklaşıyor; vaktimiz tahminlerimizden de az!” diye haykırdı.
    Sonra Gromen’e seslendi, “Gromen, hemen bana bunların raporlarını yaz. İkinci Karanlık Vakti bitmeden Konsey’i toplatmış olmak istiyorum.”


    Ara Bölüm : Kütüphane

    Croh’an kitapları taramayı sürdürüyordu. Aradığını on kadar kitapta bulmuştu uzun saatlerin sonunda ve şimdi de o on kitabı incelemeye başlamıştı.
    Bulduğu güçlü sihir ona planlarında yardımcı olacaktı kuşkusuz…



    İkinci Karanlık Vakti – Cerna Konseyi Toplantı Odası

    “Saygıdeğer konsey üyeleri,” diye başladı Her’r söze. “şimdi size bazı kanıtlarla önümüzdeki beş gün içinde gerçekleşmesini beklediğim Cerna Alfa ve Cerna Beta adlı iki güneşimizin çarpışması olayını anlatacağım, dinlediğiniz için şimdiden teşekkürler.”
    Tam iki saat boyunca Her’r elindeki kanıtlarla Konsey üyelerine kanıtlarıyla beraber olayı anlattı.
    Lord Aslin toplantı bittiğinde onu odasına çağırmıştı.
    “Her’r, artık sana inanmak istiyorum ama Konsey üyeleri buna pek inanmadılar. Hala üç, beş ve dokuz ay önceki kıyamet teorilerin akıllarında. Bu sefer ne yapabileceksin?”
    “Bilmiyorum ama eğer inanmazsanız yok olacaksınız…”


    Bölüm 3: Kaçış Planları

    Croh’an kütüphaneden çıktığında elinde birden fazla büyü vardı ve hangisini yapacağı konusunda şüpheleri vardı. Stanr üzerinde eski sanatı danışabileceği pek bir kimse kalmamıştı ama birisini tanıyordu.

    Eş Gölge Vakti – Her’r’in Laboratuarı

    Güneşler tam tepedeydi ve hava inanılmaz sıcaktı. Her’r laboratuarında Ghesto 3097‘i geliştirmeye devam ederken bir yandan da laboratuarındaki İyonize Soğutma Sistemlerini geliştirdiği için kendisini tebrik ediyordu. Eğer bu gemiyi daha iyi bir şekilde çalışması için geliştirirse, uzaydaki olası tehlikelere karşı kendilerini daha emniyette bulacaklardı.

    Eş Gölge Vakti - şehrin dışında bir yerler

    Croh’an şehir dışına doğru alevli kaykayı ile hızla gidiyordu. Kahverengi saçları ise kaykayın hızının etkisi ile dalgalanıyordu. Altındaki kaykay amcasının son icatlarındandı ve saatteki hızı uçan bir aracın hızına eşdeğer sayılırdı.
    Aradığı ise bir işaretti…

    Yirmi dört saatlik bir günün altı vaktinin üçüncüsü gelmişti – Birinci İkizler vakti. İlk Vakit isimsiz Vakitti, ikincisi ise Eş Gölge Vaktiydi – gölge büyüklükleri 4 saat boyunca eşit kalırdı. Ççüncüsü ise Birinci İkizler Vaktiydi, iki güneşin farklı açılardan göründüğü Vakit. Sonrasında Birinci Karanlık Vakti gelirdi, Cerna Alfa ve Cerna Beta Lemarn’da görülmez olurdu. İkinci İkizler Vakti’nde ise yeniden görünen iki güneş, İkinci Karanlık Vakti’nde tekrar batardı.
    Ve artık Stanr gezegeninin vakti iyice daralmıştı. Her’r’in ispatlarına güvenen Cerna Konseyi, bu bilgiyi tüm gezegene aktarmada zaman kaybetmemişti. şimdi ise kaçış planları kuruluyordu. Gezegen üstündeki on dört ülkenin, özel ve tüzel kişilere ait uzay gemileri artık Konsey’in emrine sunuluyordu.
    Ve de Her’r bir kahraman ilan edilmişti. Artık gezegeni terk etmek için Her’r’in söyleyeceği tek bir söz bekleniyordu.


    Bölüm 4: Eski Sanat

    şehir dışındaki ormanlarda dolaşmaya çıkmıştı ve bu dolaşmalar kütüphanede bir zamanlar okuduğu kitaplardaki hikayeleri anımsatıyordu ona. Bir zamanlar Stanr’ın nasıl bir yer olduğunu biliyordu Croh’an, doğa ile canlıların iç içe olduğu ve yavaş yaşlanan elf ırkının daha fazla olduğu bir Stanr…
    Ama artık sayıları azalmıştı; tüm gezegen üzerinde bin kadar kalmışlardı… Eski sanatı uygulayabilenlerin çoğu da elfti...
    Büyük annesinin anlattığı hikayeler geliyordu yavaş yavaş Croh’an’ın aklına. Elfler ve insanların birlik olup eskinin orkları ve trollerine karşı verdikleri çetin savaşlar... şimdi ise sadece Tarih Müzesi’nde birkaç ork ve trollün dondurularak saklanmış bedenleri vardı.
    Croh’an düşündükçe aklına daha karmaşık düşünceler geliyordu... Honmus ırkı neden insanlara ve elflere teknolojiyi öğretmişti?
    Croh’an kaykayını durdurdu. Birinci karanlık vakti yaklaşıyordu ve artık o bilgeyi bulması gerektiğini hissediyordu – vakti azalıyordu. Cerna Alfa veya Cerna Beta’nın ışıkları dört saat boyunca gezegene ulaşmayacaktı ve bu karanlık saatte o bilgeyi bulabileceğinden pek de umutlu değildi Croh’an – tabi bilge onu bulmazsa…

    Birinci Karanlık Vakti – Her’r’in Laboratuarı

    Her’r Ghesto 3097’yi geliştirmeyi tamamlamıştı. Artık iyon motorlu uzay gemisinin çok güçlü iki elektromanyetik kalkanı vardı.
    “Cerna Alfa ile Cerna Beta gibi üç yıldız daha çarpışmaya katılsa bu etkiye dayanabilecek gücü var,” diye mırıldanmıştı Her’r bitirince.
    Sol taraftaki duvara doğru yürüdü ve duvara monte edilmiş geniş cihazın dokunmatik ekranına dokundu.
    “Lord Aslin, sizin gemileriniz hazır durumda mı?” diye seslendi ekrana.
    Geniş ekranda Lord Aslin belirdi ve ardından yaşlı elf Her’r’e gemiler hakkında bilgi vermeye başladı.
    “Elimizde tam yirmi bir tane üçlü mekik var. Bu demektir ki tüm şehri alabileceğiz. Ama teknik ekipmanlar ne derece yeterli bilemem. Bak dinle, ona göre gel hemen emrine vereceğim adamlarla gemileri geliştirmeye başla; dediğine göre vaktimiz az...”
    Her’r başı ile onayladı.
    “Tüm gemiler antihidrojen topu kontrolündeki proton-antiproton çarpışması enerji kaynaklı çift motorlara sahip. Aynı zamanda birer manyetik kalkanları da var ama en son bakımları üç sene önce yapıldı.” Elf durumdan pek de memnun görünmüyordu.
    “Anlıyorum, gelip baksam iyi olacak; motorlar iyi görünüyor da kalkanlara eklemeler yapılabilir,” dedi Her’r.
    “Haklısın ama bizi de suçlama; nereden bilebilirdik ki mekiklerin hepsinin kullanılmasının gerekebileceğini ?”
    Her’r, ekranı kapatıp kendisini almasını beklediği Hellias’ın yolunu gözlüyordu.


    Birinci Karanlık Vakti – şehrin Dışı

    Croh’an karanlık çökerken bir ağaca yaslandı. Dört saatlik bir zaman dilimi boyunca karanlık olacaktı ve o şehrin dışındaki kötü şöhretli ormandaydı.
    Arkasından, önünden, sağından ve solundan sesler gelmeye başladı.
    En sonunda çıldırmak üzereydi ki karşısına bir kadın çıkıverdi.
    “Kime baktın?” dedi kadın çatlamış sesiyle. Yüzü kırış kırıştı ve ak saçları artık keçeleşmişti. Çzerinde grileşmiş bir elbise ile siyah bir pelerin vardı. Croh’an’ın en sonunda dikkat edebildiği kulakları ise beklediği gibi sivriydi.
    “Sana, yaşlı bilge, sana,” diye yanıtladı genç, kadının sorduğu soruyu.
    “Nedenmiş?” yaşlı kadının kırışık suratı sorunun etkisi ile daha da kırıştı.
    “Yakında burası yok olacak, ama düşündüm ki sen ölmemesi gereken birisin. Ayrıca sana ihtiyacım olan bir konu var. Seni gemimize alacağım ve sen de bana yardım edeceksin...” dedi Croh’an.
    Kadın Croh’an’a yaklaşarak fısıldadı, “Çnce planı anlat...”

    İkinci İkizler Vakti – Stanr Uzay Hangarı

    “Siz, kalkanları buraya getirin, siz de monte etmek için dediklerimi yapın!” Her’r’in sesi hangarı dolduruyordu.
    21 tane üçlü mekiğe birer tane daha elektromanyetik kalkan eklemek zordu ve bir de git gide yaklaşarak birleşen iki güneşin sıcaklığı da bu işi kolaylaştırmıyordu.
    Tam üç saatin sonunda tüm gemiler ikinci kalkana da sahipti artık ve kalkış için doğru vakti bekleyeceklerdi – o vakit çok da uzak değildi...

    İkinci İkizler Vakti – Croh’an’ın Evi

    “Adın ne ?” dedi kadın Croh’an’a.
    “Croh’an, ya senin?” diye yanıtladı Croh’an.
    “Nherin,” dedi yaşlı elf. “Neyse, planın gerçekten çok güzel ama bazı hataları mevcut. Bir kere o büyüyü yapabilmek için iki büyücüye ihtiyaç duyulur. İkinci büyücüyü bulabilecek misin?”
    “O benim,” dedi Croh’an.
    “Bak sen, demek eski sanatı uygulayabiliyorsun...” Yaşlı kadının kırışık suratında bu kez şaşkınlık vardı.
    “Evet, ama hızlı olmalıyız; vaktimiz az. Söyle bana, planı gerçekleştirmeme yardımcı olacak mısın?”
    Elf biraz düşündükten sonra kafasını sallayarak, “Seninleyim delikanlı...” dedi.

    İkinci Karanlık Vakti – şehir

    “Herkes İkinci İkizler Vakti’nde gemilere binmek için Kara Gökdelen’in önünde toplansın!” Bu ilan tüm şehirde çınlamaktaydı.
    Ve şehirde büyük bir koşuşturma başladı. Stanr, tarihinin en büyük macerasına hazırlanıyordu, çünkü gezegen üstündeki on dört ülkenin hepsi vatandaşlarını uzaya kaçırıyordu.
    Lord Aslin ve Cerna Konseyi bu plana Anka Planı adını koymuşlardı.
    Her’r’e bu isim biraz saçma gelmişti, sonuçta planın binlerce yıl önce yaşamış bir kuşla ne alakası olabilirdi ki?
    “Herhalde o da uçuyor diyedir,” diye mırıldanarak eşyalarını toparlamaya başladı. Kendi gemisi Ghesto’ya binecek yolcuları ayarlaması için yeğeni Croh’an’a talimat vermişti ve Loren de ona yardım edecekti kuşkusuz. Yeniden kafasını eşyalarının arasında gömdü.

    İkinci İkizler Vakti – Croh’an ve Loren’in Yanı…

    Croh’an elindeki listeyi kontrol ediyordu ve mekiğe binecek insanlar geldikçe elindeki kalemle elektronik tablaya tikler atıyordu. Loren ise gelenlere yer ayarlıyordu.
    Son kişi de geldiğinde, Croh’an bir ‘oh’ çekti.
    “Loren,” diye seslendi elfe, “şimdi biz Nherin ile büyünün hazırlıklarını yapacağız; sen burayı idare edebilecek misin?”
    “Tamam Croh’an, sen git bitir işini, burayı bana bırak…”
    Croh’an Nhern’in yanına, eve dönerken Loren de Her’r ve Croh’an’ın arkadaşları ile ilgilenmeye başladı.


    İkinci İkizler Vakti’nin Sonları – Croh’an’ın Evi

    Nherin salonun ortasındaki kazanın kenarına ellerini koydu.
    “Nerede yakacaksın ateşi delikanlı?”
    “Ateş mi? Elektronik ısıtma yöntemleri var, onunla halledeceğim,” diye yanıtladı Croh’an.
    Nherin kafası karışık bir halde Birinci Karanlık Vakti’nde topladığı otlar ve diğer malzemelerle ilgilenmeye başladı.
    “Başlayalım,” dedi ardından. Croh’an malzemeleri belli miktarlarında doğru sıra ile kazanın içindeki suya atarken Nherin ise kazanı karıştırıyordu.
    İksir ilk başlarda renksizdi, ilk birkaç otla beraber rengi koyu bir kırmızıya dönüştü; malzemeler eklendikçe rengi açıldı ve en son sarıya döndü.
    Geriye üç bileşen kaldığında iksir sarı bir şekilde parıldıyordu.
    Elindeki turkuaz taşını kazana attığında sanki içine mavi mürekkep damlatmış gibi bir mavilik yayılmaya başladı sarı iksire ve iksirin rengi alelade bir yeşile dönüştü.
    Zeytin dalını iksire eklediğinde ise yeşil biraz daha tonlarına doğru kaymaya başladı.
    En sonunda üç çift zümrüt kelebeği kanadı eklediler ve iksir tam olarak tarif edilemeyecek bir yeşile dönüştü.
    Croh’an iksire baktıkça başı dönüyordu çünkü iksir sanki tüm doğayı içinde barındırıyordu.


    Bölüm 5 : Kaçış Vakti :

    Artık vaktin geldiğine inanıyordu Her’r çünkü tüm insanlığı riske atamazdı. Lord Aslin’le bağlantı kurup gemilerin hareket etmesi için emir verilmesini söyledi.
    Ve böylece başladı Anka Planı’nın son bölümü...
    Stanr üzerindeki on dört ülkenin tüm uzay mekikleri aynı anda kalkışa geçtiler. Kimyasal, elektrotermal, elektrostatik, elektromanyetik, güneş ışınımlı, nükleer ya da parçacık tepkimeli motorlar...
    Tüm gökyüzü gemilerle doluydu; herkes Cerna Alfa ve Cerna Beta’nın aksi yönüne doğru gidiyordu.
    En başta ise Her’r’in Ghesto’su vardı.

    Saatler Sonra – Uzay

    “Çarpışma için son saatler,” dedi Her’r. Zaten Cerna Alfa ve Cerna Beta’ya bakanlar bile iki güneşi embriyonun çift blastomerli evresine benzetiyordu. Aslında aynı düzlemde değillerdi; zaman geldiğinde sadece bir tarafları çarpışarak nihai patlamayı tetikleyecekti.
    Her’r ise şimdi uzay araştırmaları için bir tarafı özel olarak filmli tasarlanmış camdan çarpışmaya doğru giden iki güneşi izliyordu...

    Çarpışmaya On Dakika Kala – Nherin ve Croh’an’ın Yanı :

    “şimdi, delikanlı, beni dikkatle dinle,” diye başladı Nherin söze. “Bu şişenin içindeki çok özel bir iksir.” Bir yandan da elindeki şişeyi gösteriyordu.
    “Biliyorum Nherin, ama nasıl işleyeceği konusunda bazı şüphelerim var,” dedi Croh’an.
    “Bu iksir Varoluş İksiri’dir,” dedi Nherin. “şimdi şu iki lanet güneş çarpışırken tüm evreni bir çeşit yok oluş dalgası etkisine alacak ve bizim sevgili gezegenimizle onun diğer tüm komşuları yok olacak. Tabi yüksek teknolojiye sahip gezegenler kurdukları ‘bilmemne’ kalkanları ile kendilerini korurlar ama diğer gezegenlerimiz böyle bir imkandan mahrum. Biz Stanley Güneş Sistemi’ni yok olmaktan kurtaracağız...”
    “Hayır,” diye karşı çıktı Croh’an. “Ben ondan bahsetmiyorum. Nasıl kullanacağız?”
    “Haa, öyle desene...” Nherin gülümsemeye başladı. “İksiri ellerimize döküp seninle önceden çalıştığımız hareketleri yapacağız.”
    “Ne zaman başlarız?”
    “Birazdan,” diye yanıtladı Croh’an’ı Nherin.

    Çarpışmaya Beş Dakika Kala – Her’r ve Loren’in yanı

    “şimdi bu ikisi çarpıştığında çok yüksek miktarlardaki radyoaktif parçacık tüm sisteme yayılacak ve dokunduğu maddelerde bozunumlara yol açacak. Kuşkusuz çarpışma noktasından gezegenlere ulaşana kadar geçen zamanda tepkimeye girecekler ve etkilerini arttırmış bir halde yollarına devam edecekler...”
    “Anlıyorum Her’r amca,” diye karşılık verdi Loren, Her’r’in açıklamasına.

    Çarpışmaya Beş Dakika Kala – Nherin ve Croh’an’ın Yanı

    “Hazırız, başlayalım,” dedi Nherin.
    Yeşilin değişik tonlarına bürünen iksiri önce daha geniş bir kaba döktüler ve ellerini daldırdılar.
    “Ah,” dedi Croh’an. İksir anında elini kaplayıp yarı katı bir forma bürünmüştü.
    Nherin de ellerini iksirle kapladığında yan yana durdular. İkisi de bu hareketleri daha önce birçok kere çalışmışlardı.
    Ayaklarını birleştirip avuçları öne dönük şekilde ellerini uzattılar. Sonra ellerini çapraz uzatıp ilk büyülü sözleri söylediler.
    “Dshar-us koler ileth!”
    Croh’an iksirin ısındığını hissedebiliyordu.
    Sonra ayaklarını omuz hizasında açıp ellerini yumruk yaptıktan sonra iki yana bıraktılar. Parmak uçları üzerinde yarım daire çizerek döndükten sonra sol elleri öne, sağ elleri arkaya gelecek şekilde uzattılar. Ellerini yavaşça açarken ikinci büyülü sözleri söylüyorlardı.
    “Dshar-la perann ger!”
    Son herketler daha basitti; ellerini serpercesine sağdan sola üç kere ve soldan sağa üç kere hareket ettirdikten sonra son büyülü sözler döküldü dudaklarından.
    “Dshar-ken lesan harn!”
    Son sözler tam çarpışma anında söylenmişti...

    Çarpışma Anı

    Her’r filmli camdan Cerna Alfa ve Cerna Beta’nın çarpışmasını izliyordu. Çnce birbirlerinin içine doğru girdiler ve çekim kuvvetlerinin etkisi ile iyice birleştiler.Artık çarpışmanın bitip etkilerin gözlenme zamanıydı. Hidrojen çekirdekler çekim kuvvetlerine daha fazla dayanamayıp birleştiler ve evrene radyoaktivite dalgaları yayılmaya başladı.
    Herkes bu anı bekliyordu ve tüm gemilerdeki elektromanyetik kalkanlar açıldı.
    Kahverengi renkli iki güneşin çarpışması ile oluşan parçalar evrene yayılırken renkleri de değişiyordu ve böylece evrene bir renk denizi hakim olmuştu.
    Ve Nherin ile Croh’an’ın yaptığı büyü de tam bu ana denk gelmişti. Tüm parçacıklar yavaşça yeşile dönüşmeye başladı – iksirin yeşiline...
    Ardından önce radyoaktif parçacıklar vurdu gezegenleri, ardından da yeşil dalgalar...

    Çarpışmadan Sonra :

    Croh’an, Nherin, Loren ve Her’r Stanley Güneş Sistemi’nden geriye kalanları ya da yeni oluşanları izliyorlardı. Gezegenlerin her birine yeni birer ad vermek gerekiyordu çünkü hiçbirisi tanınabilir halde değildi.
    “Gezegenlerin ismini bilmem ama ben isim verilecek iki şey biliyorum,” dedi Loren. Bir yandan da eliyle Cerna Alfa ve Cerna Beta’nın çarpıştığı yeri gösteriyordu.
    İki yıldızın çarpıştığı yerde kızıl alevlerle yanan yeni tek bir yıldız vardı.
    “İnanmıyorum, bu yıldız ‘O’ sınıfı, yani en güçlü yıldızlardan birisi oluştu az önce; ve biz de buna tanıklık ettik...” dedi Her’r.
    Croh’an ile Nherin birbirlerine gülümsediler.
    “Adı Anka,” dedi Loren. “Anka’nın Külleri Sistemi’nin merkez yıldızı Anka...”

    Lord Aslin’in sesi tüm gemilerde yankılandığında dördü de Anka’yı seyrediyorlardı...
    “Gemileri yeni gezegenimize indirin... Yapılacak iş çok...”

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:33 pm Reply with quoteBack to top

    AVCI'NIN DǺǺÇ

    Lydronk'un Hikayesi


    Avcı, olmayan suretini yaşlı adamın üzerinde şişirdi. şimdi, görülmese de, vücudu çok görkemli duruyordu. Yaşlı adamın Beden’i kayıtsızdı Avcı’nın varlığına; ama Ruh’u bu gücün burada olduğunu biliyor, kaçmak istiyordu. “Basit bir Av,” dedi Avcı kendi kendine. Duyulmayan sesi her yeri sarsmıştı. “Bir Ruh ve bir Beden… Normalde olanın ötesine geçemez,” dedi. Yaşlı Ruh, herhangi bir Av gibi değildi. Daha güçlüydü. Daha farkındaydı. Fakat onun kaçmasını engelleyen bir şey vardı: Beden’i. Ruh’u kaçabilirdi ama bu Beden’in yok olması demekti.
    Ruh çırpınıyordu ama Beden bu çabaya tamamen kayıtsız kalmıştı. Oysa hayatında ne kadar çok takip etmişti Ruh’un izlerini! Bu uyarılar şimdi bir fayda sağlamıyordu. Avcı, Beden için yoktu, Ruh için vardı.
    Ruh, Beden’in içindeki son çırpınışlarına aralıksız devam ediyordu. Avcı ise sadece gülüyordu. Kahkahası duyulmadığı halde yaşlı adamın oturduğu koltuğu yerinden sallıyordu. Beden sadece bunu, Ruh ise Avcı’nın yaptığı her şeyi hissedebilirdi.
    İhtiyar, titremeden rahatsız olup koltuğundan kalktı. Ruh bunu yapmamasını söylemişti ama Beden hâlâ kayıtsızdı. Sanki ikisi inatlaşıyordu da Beden ne için inatlaştığını bilmiyordu. İhtiyar şömineye doğru eğildiğinde, Ruh son kez titredi. Bu titreyişi Beden de hissetti ve kısa bir süre her şeyi Ruh'un gözünden gördü. Avcı'nın Pençe'si şöminenin içindeydi, alevin bir parçası gibi. Beden sonunda bunu fark edebilmişti.
    Yaşlı adamın bütün vücudunu alevler kaplamıştı şimdi. Adam yanıyor ve bağırıyordu. Avcı ise keyifle seyrediyordu. Birazdan, Kıyamet’i görecekti. Tanrı’ya ve Evren’e neler yapacağını bu adamın gözünden, onun bakış açısıyla görecekti. Ve gördü de. Çnce, her yer alev aldı. Gecenin bu geç saati bir anda günün en aydınlık vakti gibi olmuştu. Alevler her yeri sarmıştı fakat hiçbir şey küle dönmüyordu. Alevler yakıyor ama zarar vermiyordu. Adam böyle düşünüyordu demek Tanrı’nın ölüşünü. Manzara, Avcı’yı tatmin etmişti. Kahkahalarını bu kez adam duyabiliyor ama kahkaha atanın Avcı olduğunu bilmiyordu.
    Fakat bir an, her şey durdu. Durdu ve uzun süre öyle kaldı. Avcı bile kahkahalarına son vermişti. Kıyamet durmuştu ve öyle kalmıştı! Avcı, bir takım patlamalarla, bir şeylerin sönmesiyle veya başka şeylerle son bulan Kıyametler görmüştü ama hiç aniden duran bir Kıyamet görmemişti. Bu adamın yorumu garipti, bir yanlışlık vardı.
    Sonunda, ihtiyar göremez oldu. En azından Beden’iyle göremiyordu ama Ruh’u bütün hisleri açıklıyordu adama. Sonunda Kutsanmıştı adam. şimdi Tanrı’nın ona layık gördüğü iki yerden birine gidecekti: Cennet ya da Cehennem...
    Avcının aklı ise adamın ‘yorumu’ yüzünden karışmıştı ve her şey ona manasız gelmeye başlamıştı. Bir an durakladı, saçma düşünceler zihninde dolanıyordu ve onu olduğu yerde beklemeye itiyordu. Beklemenin işini kolaylaştırmayacağında karar kıldı. Bunu kendi başına çözemeyecekti, Tanrı'yla görüşmesi daha iyi olurdu. Sonunda düşüncelerinden sıyrılıp bir başka Av'a doğru süzüldü.

    Hisleri ona nereyi gösterirse oraya giderdi Avcı. ‘İzleri’ takip ederek yeni bir Av bulması hiç zamanını almazdı. Daha doğrusu bu onun hiç zamanını almazdı: Avcı’nın bir Av’dan öbürüne süzülüşü insanlar için günler, haftalar ya da yıllar alıyordu ama Avcı için bunlar sadece dakikalardı. Çzellikle nüfusun azaldığı şu sıralarda Avlar arasında yıllar geçiyordu. Bu yıllar Avcı’nın kozmik var oluşu için ancak dakika olabiliyordu tabii.
    Yeni Av’ını gören Avcı, acımasız bir kahkaha attı. Bu genç adamın eşini ondan almıştı beş yıl önce. Adam, eşinin Ruh’unun Beden’ini bırakmasını izlemişti.
    Bir kez karşılaşmıştı Avcı’yla. O yüzden Ruh’u ve Beden’i arasındaki ilişki daha sağlıklıydı. Bir kez Avcı’nın işine tanık olduğu için kendisine daha çok dikkat ediyordu. Fakat bu onun bir Av olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
    Adam, Avcı’nın burada olduğunu sezmişti. Yaşlı adamın aksine bu adam Ruh’unu dinleyebiliyordu. Hızla kaçacak yer aramıştı. Ruh, bu paniğin nedenini biliyordu ama Beden bilmiyordu. Bu tarz davranışlar paranoyakların sergileyeceği cinstendi. Adam Avcı’nın yaklaştığını hissettiğinde böyle korkaklaşıyordu. Hâlbuki saklanmak boşunaydı, kimse Avcı’nın Pençe’sinden kaçamazdı. Bunu denemek, düşünmek bile Avcı’yı sinirlendirmeye yeterdi.
    Bu Av da bir istisna değildi, kaçmayı denemesi Avcı’nın sinirle tıslamasına yol açmıştı. Ruh da, Beden de duymuştu tıslamayı. Ruh bunu yapanın Avcı olduğunu, Beden ise sadece bunun kötü bir şey olduğunu biliyordu. Fakat ikisi için de ortak bir yanı vardı tıslamanın: sonun yakınlığını belli ediyordu.
    Beden, bu tıslamayı gaz kaçağı diye yorumladı. Bu kanıya varmak, adamın paniğini azaltmadı. Ruh ise bunu Avcı diye yorumluyordu hâlâ; fakat gaz kaçağının farkındaydı. Gaz kaçağı Avcı’nın işiydi sonuçta.
    Adamın başı dönmeye başlamıştı. Elini ağız ve burnuna kapayarak umutsuzca pencereye yöneldi. Attığı ilk adım, dengesini kaybetmesine yol açmıştı. Adam şimdi yanındaki masaya dayanmış, güç bela duruyordu. Masanın üzerinde fark ettiği şey, adamın dehşetine dehşet kattı: sigara. Sigarası hala yanıyordu adamın. Çlümünün sigaradan olabileceğini kestirebilmişti, hatta Ruh’u ondan kurtulması gerektiğini söylüyordu adama. Fakat asla aklına gelmezdi ki sigara bir patlamaya yol açsın.
    Adam sigarasını hemen kaptı. Hızla, paniğin etkisiyle bilemeden elinde söndürdü sigarayı. şimdi bir acı, avuç içinden başlayıp bütün vücuduna yayılıyordu adamın. Adam bir adım daha atacaktı ki, ayağını kaldırması yere yapışmasıyla bir oldu. Adam pes edecek gibi değildi, yoluna sürünerek devam edecekti. Avcı bu çabayı izliyordu, belki de şahit olduğu en eğlenceli Kıyamet olacaktı bu.
    Adam kablosundan tuttuğu telefonu şiddetle çekti. Telefon yere düşmüştü. Bir eli hala burnu ve ağzını kapatıyordu adamın, öbür eliyle ise hızla bir numara çevirdi. “Destansı bir çaba... İşe yaramayacağını bilmek kötü, değil mi?” diye dalga geçti adamla Avcı. Ruh, onu duyabiliyordu, Beden ise hayal kurduğunu sanıyordu. Adam kendini sakinleştirmeye çalıştı ama bütün çaba, adamın aradığı yerin telefonu açmasıyla boşa gitti. Adamın haykırdığı adres güçlükle seçilebiliyordu; ama karşıdaki her kimse, adamın dediklerini anlıyordu.
    Telefonun kapamasıyla adam tam olarak yere yığıldı. Eliyle ağzını bile kapatamıyordu artık. Ve bir anda her şey adamdan uzaklaşmaya başladı. Adamın bir iki santim önündeki telefon, Avcı gözlerini dikmiş, kayan eşyaları izliyordu. Son anda, her şeyin yok olacağı anda etrafa karanlık çöktü. Ani bir karanlıktı bu, ve ters bir Kıyamet’in göstergesiydi.
    Adamın Ruh’u yavaşça Beden’i terk ediyordu. Çok yavaşça. Beden, bilincini kaybettiğini sanıyordu ama Ruh, artık tamamen özgür olacağını biliyordu. Beden’i tam terk edecekken, koluna bir şeyin yapıştığını hissetti Ruh. Korku içini doldurdu. Yoksa cehenneme mi gidecekti?
    Kafasını çevirdiğinde gördüğü figür, düşüncelerini onaylar gibiydi. “Henüz gitmiyorsun...” dedi Avcı. Tam bir biçime bürünmüştü şimdi. Koca bir yaratıktı, kara deriliydi ve kıpkırmızı gözleri vardı. Kaşları yerine, kaşa benzer bir biçimde gelişmiş boynuzları vardı. Ayakları toynaklıydı ve yanıyorlardı. Dört parmaklı elleri de alev alevdi. “Seninle konuşacaklarım var, Av...”
    Adamın Ruh’u başını öne eğdi ve bir an öyle kaldı. Fakat sonrasında, başını kaldırdığında gözleri inanılmaz bir ışık yayıyordu ve omzunun hemen altından kanatlar çıkmaya başlamıştı. Neredeyse Avcı’yla aynı boydaydı Ruh. Avcı’ya göre son derece sıradan bir vücudu vardı. “Beni bırak, Avcı ve başka bir Av ara, seninle sonra görüşeceğiz, şimdi değil!”
    Avcı kahkaha attı. Ağzını açık tuttuğu her an alevler Ruh’a çarpıyordu. Kahkaha kesildiğinde, Avcı derin bir nefes aldı. “Bilge bir ruh demek! Bana çok yardımın dokunacak... Sonra görüşme konusuna gelince, ben işimi şimdi halletsen daha iyi olur!” dedi.
    Ruh ise cevap veremeden yok oldu. Avcı ikinci kez baktığında, Beden’in de artık orada olmadığını fark etti.

    Dünya’da nüfusun iyice azaldığı bu günler insanları birliğe değil birbirlerini yok etmeye itiyordu. Çünkü azalan tek şey nüfus değildi. Kaynaklar, nüfustan bile hızlı bir şekilde azalıyordu. Elbette bir otuz yıl öncesine göre daha iyiydi durum: yeni yöntemler kaynakların azalmasını bir engelleyebiliyorlardı. Fakat gözden kaçırılan nokta, yeni yöntemlerin de kaynak kullandığıydı. İnsanlar kârlı çıkıyordu elbet; ama planlandığı ve söylendiği kadar değil...
    Avcı, odanın köşesinde durup adamın konuşmasını dinliyordu. Artık sırıtmıyordu. Son Avları hiç normal Kıyamet görmemişti. Bu durum onu garip bir şekilde rahatsız ediyordu. Bulabildiği en sakin yer buydu, rahatlıkla düşünebileceği tek yer. Başka yerlerde insanlar telaşlı, heyecanlı ya da sinirliydi. Pek azı sakindi.
    Buradaki insanlar da çok sakin değillerdi, telaşlılardı ama diğerlerine göre daha az yayılmıştı bu telaş onların içlerinde. Zaten şu an, kesinlikle sıkılmışlardı. Hiçbir şeyi düşünecek gibi değillerdi. Avcı da gerçekten sıkılmıştı. Nüfus, konuşan adamın da dediği gibi iyice azalmıştı ve ordular doğrudan savaşmak yerine strateji kuruyorlardı. Çünkü yeterince iyi planlanmamış bir savaş, çok sayıda milleti tarihe gömebilirdi. Fakat bu sıkıntı yakında sona erecekti... Hatta şimdi bitecekti, izler Avcı’yı buraya çekmişti; ama tek bir kişi için değil. Son savaş verilecekti. İnsanlar için son savaş verilecekti...
    Avcı, gürültülü bir şekilde ofladı. Bir anda, herkes durup pencereye baktı. Kimse dumanı görmemişti ama çok yakında zaten kendileri duman olacaktı. Bina duvarına bir şey sertçe çarptı, tok bir patlama sesi geldi ama bu ses bir insanın konuşma sesinden yüksek değildi. Çlümcüldü, evet ama bunu kesinlikle belli etmiyordu.
    Bir anda, odadaki insanların bedenleri ‘erimeye’ başladı. Daha çok havaya karışır gibi gözüküyorlardı. Avcı, bu sefer daha farklı bir şey yapacaktı. Bunların cennete gitmelerine de izin vermeyecekti, cehenneme de...
    Soyulmuş Beden’inden çıkmaya çalışan Ruhlardan birini yakaladı. Pençe, Ruh’a doğru süzüldü. Avcı, Kıyamet’i göremeyeceği için üzülmüyordu. Aksine, bunları zaten kıyameti görmemek için yapıyordu. Doğduğu andan beri yeterince kıyamet görmüştü Avcı. Hayatı bir kıyametti, hayatının ötesi ise insanları –ve diğerlerini- kıyametleriyle yüzleştirmekle geçmişti. Eğer bunlara bir son verilecekse, bu son şimdi verilecekti.
    Avcı, Ruhları içine çekerken hiç acımamıştı. Bundan sonra da acımayacaktı. Artık Kıyamet yoktu, artık endişe yoktu... Artık Dünya da olmayacaktı, içinden yaşam sömürülmüş onlarca gezegen de... Bu boşluk, Avcı’nın amacıydı. Fakat her amaç gibi, buna ulaşmak da çaba gerektiriyordu. Ki şu anki durumda çaba, Dünya’da son kalan Ruhların tüketimi demekti. Dünya’daki Ruhları yok etmeye ise, şu odada kalan son Ruh’u yok ederek başlayabilirdi.
    Ruh, tedirgin bir şekilde masanın öbür tarafında duruyordu. Avcı’dan en uzak olabileceği yer ona göre orasıydı. Avcı, masaya baktı. Gerçekten uzun bir masaydı. Ayakları mat demirdendi, ayakların üzerinde ise cam duruyordu. Dikkatli gözler, masanın iki parçadan oluştuğunu anlayabilirdi. “Neden kaçmadın, Ruh? Artık seni bağlayan bir vücut yok...” dedi
    Avcı, küçümseyip korkutuyordu adamı.
    Ruh sessiz kaldı. “Demek öyle, hayatı seviyorsun ha?”. Ruh bunun üzerine Avcı’ya korkuyla baktı, içinden geçenleri sezebiliyordu bu karaltı... “Hayat seni bir yere götürmez... Hele şuan, hiç şansın yok... şuraya bak!” dedi Avcı, biçimsiz vücuduyla pencereden dışarısını işaret ederek. Sonra devam etti: “Birazdan orada olacağım... Evrenin yok oluşunu izlerken işimi yapacağım. Ben emrettiğimde, kurşunlar bir vücudu delecek. Ve ben tekrar emrettiğinde, bir yerden seken kurşun onu atan kişinin beynini delip geçecek. Binlerce hayat böyle son bulacak; biri hayatta kalacak. Hayatta kalan hem lanetlenmiş, hem kutsanmış olacak...”
    Avcı bir an durdu ve sonra devam etti, “Görünüşe bakılırsa,” diye başladı lafına, sonra bir kahkaha patlattı. “Bu kişi sen değilsin. Çzgünüm, Beden yoksa hayat da yok...”. Avcı’nın Pençe’si bir anda biçimlendi. En azından, bir uzuv gibi göründü. Yavaşça ilerliyordu ama arkasında kalan her yere ölüm hükmediyordu, önündekiler ise ‘arkasındakilere’ katılacaktı zaten. Pençe Ruh’a ulaştığında bir an durdu. Sonra, Ruh hızla Pençe’ye karıştı...

    Avcı, savaş meydanına iner inmez on ruh toplamıştı bile. Savaşta kimse Avcı’yı fark etmiyordu. Hereksin yoğunlaştığı tek şey vardı: ölümü yaymak. Avcı bu çabayı alkışlıyordu. Onun her alkışı bir kurşunu silahtan çıkartırken, bir başkasını derinin altına gömüyordu. Savaş çok sürmeyecekti: asker sayısı azdı, silahlar ise çok yıkıcıydı. Bu demek oluyordu ki, Dünya yakında üzerinde yaşam olmayan bir gezegen olacaktı.
    Avcı’nın tahminleri bir ölçüde doğruydu. Savaş çok uzun sürmemişti. Ve hayatta kalan bir insan vardı, bir Ruh. Tek, bilge bir Ruh. Avcı’nın bir kere hayatını almayı denediği genç adam, hâlâ canlıydı. Gerçi gençliğini kaybetmişti; ama adamın anıları yerli yerinde duruyordu. Artık, haftalar sonra, adamın Ruh’u da Beden’i de Avcı’yı kabullenmişti. Adam tedirgindi, evet ama eskisi gibi çığlıklar atmıyordu.
    “Beni neden öldürmüyorsun?” diye sordu adam, Avcı çok güçlü görünüyordu. Pençe bir kez kapandığında adam yok olurdu. Avcı sakince cevap verdi: “Henüz değil... Seni öldürmek için, ölmen gerek. Ben işin Ruh’la ilgili kısmını hallederim, ‘Tanrı’ ise geri kalanını.” Bir an duraksadı, son kahkaha attı: “Merak etme, yakında kurtulacaksın...”
    Adam gözlerini kıstı. Fısıltı gibi bir sesle sordu: “Nesin sen?”. Avcı ise normal bir şeymiş gibi cevap verdi: “Bir Ruh, o kadar. Bir insandım, Çyle yaşadım ve öyle öldüm. Evrendeki ilk ölüm benimkiydi... Ama öldükten sonra Ruh’um cennete ya da cehenneme gitmedi...”. Adamın gözleri hala kısıktı. Avcı devam etti: “Tanrı’dan ise intikam alıyorum. Onun yarattığını bozarak, üzerine kendiminkini kurarak...”
    Uzun süre bir sessizlik oldu. Avcı sonunda ağzını açtı: “Gitme vakti, Vasallus...”. Adam gözlerini kızgın güneşe rağmen sonuna kadar açtı. Pençe uzandı ve adamın ruhunu yakaladı. “Sen ilk olacaksın...”

    ‘Kutsal’ bir ses etrafı sardı. “İlk olduğunu sanıyorsun demek? Doğru değil... Fakat son olacaksın!”. Avcı iç çekti, biçimini o korkunç, iblisimsi varlığınkine çevirdi. Tek bir farkla, bu sefer, insanın düşünebileceğinin ötesinde korkunçtu ve bu korkunçluğunun gerçekten fiziksel görünüşüyle alakası yoktu. Yaratık kükredi: “Merhametini göster, Tanrı. Adil bir dövüş istiyorum!”
    Bu sefer, ses kahkaha attı: “Bense, dövüş istemiyorum!”. Bu sırada, Avcı’nın önünde biçimsiz bir figür ortaya çıktı. “Beni rahatlıkla yenersin... Senin yapabildiklerini ben yapamıyorum!” dedi ses, güçlü bir şekilde. Bu sefer sesin kaynağı ‘etraf’ değildi, figürdü.
    Avcı, yine kükredi: “Zaten hep böyle olmadı mı? Sen merhameti temsil ettin, ben acımasızlığı. Sen yaşamı, ben ölümü kutsadım!”. Figür, biraz daha belirgin bir biçim haline gelmişti. “şimdi, ölümün, acımasızlığın ve düşmanlığın hükmettiği kendi evrenini mi kuracaksın?”.
    Yaratık, toynaklarından birini yere sertçe vurdu. Yer bunun üzerine çatladı. Çatlaklar, inanılmaz bir soğukluk yayıyordu. Avcı: “Evet, senin yaptıkların neyse, onların tersini yapacağım!”. Tanrı’nın figürü, başını öne eğip iki yana salladı: “Demek ki artık Tanrılar ve Avcılar kısır bir döngünün içinde kalacaklardı... O zaman korkarım, bencilliğim beni doğru bir harekete itmiş...” dedi ve başını kaldırıp devam etti: “Bu normal bir şey, Avcı... Nasıl bir evren yaratırsan yarat, hep senin yarattığın evrenle, seninle çelişen biri Avcı olacak!”
    “Ve bu masala inanacağım ha!” dedi Avcı, öbür toynağını da yere sertçe koydu, çatlaklar genişlemişti şimdi. Tanrı sakince cevap verdi: “İnan ya da inanma, yaşayacaksın. Daha doğrusu, yaşayamayacaksın. Sırf başka bir Avcı yerimi almasın diye güçsüz bir evren yarattım... Bütün gezegenleri sömürmüş olsan bile, kendi gerçekliğini yaratmayacaksın...”
    Avcı, toynağını yine bir adım öne, sertçe koydu: “Yalan!”. Tanrı ise, iyice belirginleşmişti artık, sırıttı: “Çğreneceksin ki, Avcı, gerçek kıyamet seni yaşamın değilmiş, her şeyin patlaması hiç değilmiş! Gerçek kıyamet, boşluktur. Ki bu senin karşına çıkan tek şey olacak!”

    Avcı, hızla koşarak Tanrı’yı devirdi. Sonra, tekrar biçimsiz haline dönüşerek Pençe’siyle onu yakaladı. “Yanılıyorsun... Gerçek kıyamet-” lafını tamamlayamadan, bir gürleme her tarafı sardı. Binlerce gezegen patladı, evren alev aldı. Bunlar olurken Avcı: “Düşündüğümden çok daha zayıfmışsın!” diyordu. En sonunda geriye sadece boşluk kalmıştı. Boşlukta ise, tamamen aciz Avcı vardı: amaçsız ve kabiliyetsiz Avcı...

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:34 pm Reply with quoteBack to top

    BİR AKşAM

    Edmond'ın Hikayesi

    Genç adam, dar sokaklardan birisinde hafif korkarak ilerliyordu.Çünkü her an karşısına para isteyecek 4-5 serseri çıkması olasıydı.Aslında hepsini dövecek güce sahipti.Fakat bir silaha karşı koyacak güce değil.Akşam vakti her şeyden korkulurdu.

    Fakat tahmin ettiği gibi olmadı.Eve sağ salim varabilmişti.Mutlu bir şekilde kendisini yatağa attı.Henüz evlenmemişti, evlenmeyi de düşünmüyordu.Zaten çok büyük bir ihtimalle yakın zamanda bir savaş çıkacaktı, kendisini askere çağıracaklardı.Geride birisini bırakmak, isteyeceği son şeydi.Aslında birisini seviyordu, ama ona kıyamıyordu.Çünkü onunla evlenecek olursa, ve onu geride bırakmak zorunda kalırsa, kendisini affetmezdi.

    Çnce bir duş aldı, çünkü korkudan terleri sırtına yapışmıştı.Ardından bilgisayarının başına geçti.İşini yapmaya koyulmuştu yine.Fakat son kez yapıyordu bunu.

    Dışarıdan bir çığlık yükseldi.Fakat bir insan çığlığına benzemiyordu.Kadın çığlığı olsaydı titreşimli gelirdi, oysa bu ses, havayı titreştirerek gelmiyordu.Sesin bir canlıdan çıkması mümkün değildi.Tizdi ve aşırı yüksek sesliydi.Yalnızca ben mi duyuyorum bu sesi diye düşünerek balkona çıktığında ise, nutku tutulmuştu.

    Hem Güneş görünüyordu, hem Ay.Güneş, normal boyutunun 7-8 katı gibi görünüyordu. Ay ise Güneş ile aynı boydaydı.Güneş batma eşiğine gelmişti, ufukta görünüyordu şimdi.Ay işe göğün tavanından sanki, Güneş’e doğru yaklaşıyordu.

    Ay hafif hafif Güneş’in önüne doğru geçiyordu.Edgar, ayın üzerindeki bütün kraterleri görebiliyordu sanki.Ay, Güneş’e yaklaştıkça kararması gerekirdi.Çünkü güneş ışığını alamazdı.Oysa ay Güneş’e yaklaştıkça parlıyordu.Ve Güneş, Edgar’ın hiç beklemeyeceği gibi kararıyordu.

    Edgar neden sonra balkona çıkma amacını hatırladı.Çığlığın kaynağına bakmaktı.Oysa çığlığa dair bir şey göremiyordu.Bütün insanlar dışarı çıkmıştı.Güneş ile Ayı seyrediyordu.Ay Güneş’e doğru geliyordu fakat, Güneş hiçbir şekilde kıpırdamıyor, kararıyordu.

    Ve Ay, Güneş’e dolunay şeklinde değdiğinde, müthiş bir ses yükseldi, Edgar’ın az önce duyduğu çığlık, şimdi bütün camları indirmişti.Yer sallanıyordu hafif hafif.Sanki sallanan depremlerde olduğu gibi bir toprak parçası değildi, sallanan bütün Dünya idi.Çünkü yer o kadar sallanmasına rağmen, hiç kimse üzerinde bir etki yapmıyordu.Sallanma bütün insanlar ölene kadar sürecekti.

    Sonra Ay Güneş’in önüne geçti.Gökyüzü simsiyahtı, fakat ay, muntazam bir şekilde parlıyordu.Ay o an, ışığını Güneş’ten değil, kendi içinden alıyordu.Çzerindeki kraterler, ayın üzerindeki birer göz gibiydiler.İnsanlar o siyah gözlere bakmaktan kendisini alamıyorlardı.

    Ve sonra işin can acıtan kısmı başlamıştı.Gökyüzü bir anda bembeyaz oldu, kimse ne olduğunu anlayamadan, gökte kırmızı yağmur damlaları belirdi.Çstlerine doğru geliyordu.Fakat yağmur damlaları yaklaştıkça, gök kırmızı-beyaz bir hâl aldı.Yağmur damlaları artıyordu.

    Ve damlalar insanların üstüne düşmeye başladı.Ateş çıkarmıyorlardı belki, ama öylesine yakıyorlardı ki, insanlar simsiyah oluveriyorlardı.Kapalı mekanlara üşüştü herkes.

    Edgar bütün bu olayları seyrederken, insanların çığlığını duyarken, ağlamıyordu, gülmüyordu, gözleri açılmış, neye uğradıklarını anlar gibi olmuştu.Dünya’nın sonu.

    Edgar şok olmuş bir hâlde arkasını döndü.Eve girmeye karar vermişti.Balkondan içeri attığı ilk adım, onun belki de bilinçli attığı son adımdı.Evde birisi vardı.Ve o kişi, Heidi idi.Hayatını seve seve feda edebileceği tek insandı.

    “Heidi….” Gülümsemiyordu, yüzündeki o şok olmuş ifade, hâlâ duruyordu.

    “Evet Edgar, seni almaya geldim!”

    Edgar bilinçsizde Heidi’ye yaklaştı.

    “Peki nereye?”

    Heidi gülümsedi.

    “Biliyorsun Edgar, tanrının yanına.”

    Edgar durdu.Yaklaşmayacaktı.O Heidi değildi.O Azrail’di.

    Heidi’nin uzun, sarı saçları bir anda siyaha dönüşmeye ve kısalmaya başladı.Saçları başında bir kapşon olmuştu artık.Çstündeki mavi elbise siyaha dönüşüyordu.Gül yüzü, bembeyaz yüzü bir anda soldu, masmavi gözleri ise artık simsiyahtı.Gözünün akı yoktu, tamamıyla simsiyahtı.Bir şeytana benziyordu.

    Edgar durdu.Çlecekti az sonra, Azrail’den kaçamazdı, bunu biliyordu.

    Azrail ona yaklaştıkça geri geri gittiğinin farkında bile değildi.Azrail ağır adımlarla geliyor, o ise hafif hızlı bir şekilde geri gidiyordu.Balkona tekrar çıkmıştı.Arkasını döndü.Yerde binlerce ölü vardı.Aslında milyonlarca ölü vardı, fakat o yalnızca bin kadarını görebiliyordu.Ve yağmur, hâlâ yağıyordu, üstelik yerdeki bütün cesetler simsiyahtı.Hiçbir bina zarar görmemişti.

    Sonra yanında Azrail’in durduğunu ve balkondan aşağısını seyrettiğini fark etti.Artık Azrail’in yüzünü göremiyordu, fakat gözleri yine de siyah bir şekilde parlıyordu.Sanki siyah fosfor gibiydi.

    Sonra sallantısı şekil değiştirdi.Artık gerçek bir deprem oluyordu.Çnce durduğu binanın depremde yıkılmayacak kadar güçlü olduğunu hatırladı.Fakat depremin şiddetini unutuyordu

    Toprak olduğu gibi yan yatıyordu.Bulunduğu binayla birlikte yan bir şekilde yere düşerken çığlık atmak istedi, fakat mümkün değildi.Tam yere çakılacakken, Azrail onu tutmuştu.Baygınlık geçirdi.

    Artık yeni bir çığlık başlamıştı.Bu kez titreyerek ve sert geliyordu çığlık.Bir erkek çığlığının daha sert hâli.Fakat hâlâ insandan çıkmışa benzemiyordu.Çığlığı duyuyordu ama gözlerini açamıyordu.

    'Savaş gürültüleri, savaş haberleri duyacaksınız. Korkmayın sakın! Bunların olması gerek, ama bu son demek değildir… Sona kadar dayanan kurtulacaktır…Göksel Egemenliğin müjdesi tüm uluslara duyurulacak ve SON o zaman gelecektir.' (1)

    Aklına İncil’den bu sözler gelmişti.Sonra çığlığı da anladı.İsrafil’di bu!Bir Müslüman olmadığı hâlde, aklına Kur’an’dan ayetler geliyordu.

    “Sur'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler.”(2)

    O an, hayatını boşa harcadığını fark etti.Ve sonsuza dek ki mabedini.

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:36 pm Reply with quoteBack to top

    BÇYÇMÇş de KÇÇÇLMÇş

    Artemis Entreri'nin Hikayesi


    Kararı o verdi. Zaten hep o verir. Bize fikrimizi sorsa da, hep kendi dediğini yapar. Bu konuyla ilgili çeşitli teorilerimiz var. Bir arkadaşım bir gün şöyle söylemişti.

    -Aslında bir gün, içimizden birisi ona gerçekten iyi bir fikir söylüyor ve o da bunu uygulamaya karar veriyor. Fakat, içimizden birisinin fikrini kullandığını bilmemizi istemiyor. Bu yüzden de o fikri bulan kişiyi “yok ediyor”.

    Tabii ki bu son iki sözcük tüylerimi diken diken ediyor. Çünkü “yok olmak” söz öbeği, evrenden tamamen kaybolmak, aslında hiç var olmamak demek. Dostlarınız sizi hatırlamaz, zaman tümüyle değişir, varlıklarda öyle. Peki bunu yapmaya gücü var mı? Elbette… Biz melekler, ona sonsuz bir saygı duyarız, (duymak zorundayız.) ve biraz da korktuğumuzdandır ki, her isteğini yerine getiririz.

    Onun ismi ‘şeytan’ ve yeryüzünün dokuzmilyondokuzyüzbindokuzyüzdoksandokuzuncu defa yok oluşu için bizden bir fikir talep ediyor. Ben ise, fikrimin fazla değişik ve güzel olmamasına özen göstererek (özellikle şeytanın sevmeyeceği türden) bir fikir atıyorum ortaya. şöyle söylüyorum. “İnsanlar iyilik yapmadıkları takdirde ölsünler.” Gözleri parlayarak bakıyor bana ve bir kahkaha atıyor. “İyilik yapmayan ölsün mü? Tam tersi daha güzel olmaz mıydı sevgili meleğim? Bu kadar saf bir fikir daha duymadım ben.” Utançtan yüzüm kıpkırmızı kesiliyor ve oradan ayrılıyorum.

    Çlmediğim için şanslıyım çünkü ‘şeytan’, bir bakıma benim fikrimi kullanıyor. –Sanırım hala bu satırları ‘düşünebildiğime’ göre, dostumun teorisi çürümüş demektir.— şeytan, benim fikrimi biraz değiştirerek kötüler konseyine oylamaya sunuyor. Son derece gaddarca olan bu fikrin babası olmak beni üzüyor. Oylama %100’le kabul görüyor. (Arkadaşımın teorisine göre milyonlarca seferdir %100 oy olmasının sebebi, ret oyu verenlerin “yok olması”.)

    Yeryüzünün son yok oluş biçimi için şu fikir hayat buluyor: (Böyle yazınca –düşününce- bir garip oldu.) Yeryüzünde meydana gelen herhangi bir kötü eylem, gezegenin küçülmesine yol açacak. Gezegen küçüldükçe, yaşanacak yer kalmayacak, canlılar azalacak. Ta ki, tek bir kişi kalana kadar. Zamanın sonuna kadar yeryüzü, artık o tek kişinin emri altında, sonsuza kadar var olacak.

    Ve bunun durduramadılar. Kendi yok oluşlarına sebebiyet vermesine rağmen, insanoğlu bunu durduramadı. İçlerindeki kötülük hiçbir zaman dinmedi ve nesilden nesle aktarılmaya devam etti. Birkaç yüzyıl içinde diğer dokuzmilyondokuzyüzbidokuzyüzdoksansekiz defa olduğu gibi bu seferde yeryüzünün sonu geldi. Gittikçe küçülen gezegen insanlara dar gelmeye ve bu sebeple yaşanacak yer kalmayınca da birbirlerini öldürmeye kadar vardı. Kötülük kötülüğü doğurdu, iyilikler ise zamanla yaşlanıp yok oldu. İnsanoğlu kendi kendini yok etti ve bu güzel planıyla ‘şeytan’ kılını bile kıpırdatmadan bir başarıya imza atmış oldu.

    Yeryüzünün sonu geldiğinde ve mini minnacık bir gezegen haline dönüştüğünde üzerinde tek bir küçük canlı vardı. Olan biten her şeyden habersiz bir şekilde yaşıyordu minik gezegeninde. Canından çok sevdiği, her gece üşümesin diye üzerini fanusla kapattığı minik bir çiçeği, son macerasından bulduğu, çiçeğine zarar vermesin diye kutunun içinde sakladığı küçük bir koyunu vardı. Oturmuş bir resim çiziyordu. Dıştan ve içten fil yemiş bir boa yılanı resmiydi bu. Gülerek baktı resmine. Daha 5 dakika önce izlemesine rağmen tekrar özlediği için oturduğu iskemlesini çevirerek günbatımını izlemeye koyuldu. Küçük bir gezegene sahip olmanın avantajıydı bu. İstediğiniz zaman günbatımını izleyebiliyordunuz. İsmi Küçük Prens’ti bu çocuğun ve hayatının sonuna kadar küçük kaldı, mutlu yaşadı.

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:37 pm Reply with quoteBack to top

    DEUS EX MACHINA

    Grenoille'in Hikayesi

    … zamandan iki yüz yıl önceydi. Genç adam melon şapkasını yağmurun ıslattığı sokağın bir köşesine fırlattı ve nereden çıkardığı belli olmayan yeşil şapkasını başına geçirdi. Deri ayakkabılarını çıkardığında sandaletleri meydana çıktı. Bacaklarını gerdi ve zıpladı, havaya yükselişiyle aynı anda şapkasının ve sandaletlerinin iki yanında minik beyaz kanatlar peydahlandı. Ve kanatlar adama tüy muamelesi yaptılar. Sonra bir kuzgun stratosferi aşmak üzere olan adamın ensesini gagaladı; başka bir kuzgun adamın elinde tuttuğu mühürlü mektubu kaptı. Gökkuşağının yedi rengi semada yay çizerek ortaya çıktı ve göz açıp kapayıncaya kadar adamla ve kuzgunlarla birlikte kayboluverdi.

    Gökyüzünün gökyüzünde, bilinmeyen yükseklikteki saraylarında dört tanrı yaşardı. Kadim zamanlarda yeryüzünün en ünlüleriyken şimdilerde kendi aralarında okey çevirmekten başka işleri kalmamıştı. Unutulmuşlardı, yaşlılar evine terk edilmiş gibiydiler. Egoları uzun zamandır yerlerde sürünüyor; günleri birbirlerine iltifat edip etmemeyi düşünmekle geçiyordu. Biçimsizdiler aslında ama insan hayal gücünün eseri olan biçimlerini benimsemişlerdi. Böyle birbirimize daha samimi görünüyoruz diyorlardı. Zeus istekasındaki taşlarına bakarken aynı anda ak sakalını sıvazlamakla meşguldü. Geç kaldı. Diğer üç tanrı istekalarını yeşil örtü serili masaya devirirken o hala sakalını sıvazlamakla meşguldü. Hile yapıyorsunuz, diye homurdanırken arkasında dikilen gözü yaşlı Hermes’ı yanına çağırdı. Hugin ve Munin adlı kuzgunlar Odin’in iki omzuna konmuşlardı. Odin elindeki zarfı özenle açtı. Solunda bulunan keçi başlı Enki kollarını göğsünde kavuşturmuş uyuluyor; sağında bulunan şahin başlı Horus’un gözleri fıldır fıldır dönüyordu.
    Buraya gelin beyler, dedi Odin. Tek gözünde tanrısal olmayan bir endişe vardı. Zeus beyaz giysisinin eteklerini toplayıp Odin’in yanına giderken diğerleri mektuba kafalarını uzatmakla yetindiler sadece.

    Sevgili tanrılar,
    Orada olduğunuzu biliyorum. Eğer biz insanlar gibiyseniz biraz sonra söyleyeceğim karşısında kuvvetle muhtemel dehşete düşecek, depresyona girecek, hatta ve hatta intihar etmeye yeltenip kendinizi bir kısır döngünün içine sokacaksınız. Ne yazık ki sizler öldünüz insanlar için. Dua istediniz, kurban istediniz, saygı istediniz ama karşılığında ne verdiniz. Hiç! Siz bir hiçsiniz, o zaman yoksunuz. Bir zamanlar vardıysanız bile artık öldünüz.
    F.

    Tanrıların huyları kurusun! Kahkahalara boğuldular Odin mektubu okumasını bitirdiğinde. Sonra telaşlandılar. Temkinle yaklaşmaya karar verdiler. İnsanlar isimlerini anmıyordu çünkü onları öldü mü biliyorlardı? Mektubu gönderen kişiyse onların varlığından haberdardı ve onlara siz öldünüz diyordu. Olacak iş değildi, onlar yaşıyordu. Ne yaşaması hep vardılar; yaşamak insanlara özgü bir kavramdı. Gerçekten yaşamıyorlardı o zaman, insanların yaşamayan bir şeyi ölü olarak algıladığı düşünülürse pekâlâ ölüydü bu dört tanrı. Odin boynuzlu miğferini masaya koyup buzdan saçlarını kaşıdı. Ne demek istiyor şimdi bu, ölü müymüşüz biz? Dedi.
    Enki ciyaklayarak Tanrı aşkına bu F. de kim, dedi ve soruyu kendine yönelttiğini fark ederek sustu. Zeus avucundaki elektrik küresini itekliyor, aynı anda sakalını sıvazlıyordu. Dostlar, bu mektubu gönderen her kimse haklı. İnsanlar için bizler çoktan ölmüşüz. Yüzyıllardır neden adlarımızı yakarmadıklarını merak ediyorduk. Nedeni belli: yeni tanrılar edinmişler kendilerine.
    Horus duvarsız odada yankılanan sesiyle Zeus’un lafını böldü. Ya da hepsi ateist oldu! Hiçbir işe yaramadığımızı düşünüyorlarsa neden yeni tanrılar edinsinler ki?
    Saçmalama Horus, dedi Zeus. Elindeki elektrik küresi yok olmuştu. İnsanoğlu hep inanır, durmadan inanır. Cebinde para varsa bizleri kullanır; eğer para yoksa bu sefer biz de avuntu arar, cebinde para olanlara beddua okur. Bize inanmayı ne zaman bırakırlar biliyor musun? Kendilerini evrenin merkezinde kabul etmekten vazgeçtikleri zaman.
    Odin sessizce gülümsedi, Enki alkışladı Zeus’un sözlerini. Zeus utangaç bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sizce bizden ne istiyor olabilirler? Yemek? Sevgili? Yoksa cennet mi? Cennet tabi ya, bunu vaat ettiğimizi hiç hatırlamıyorum.
    Buz saçlı tanrı sitemkârca öksürdü. Zeus Ah! Dedi. Valhalla! Kusuruma bakma, unutmuşum. Ama sadece savaşçılarını aldığını sanıyordum?
    Bir şeyler ayarlayabiliriz, dedi Odin. Uzun süre önce bunun pek adil olmadığını düşünmüştüm. Bir şeyler yapabiliriz. Salonu genişletip kapıların sayısını arttırırız.

    Zeus Olimpos dağındaki sarayında yıldırımlarla yıkanırken,
    Odin her gece olduğu gibi Loki biçimli umacılar tarafından ziyaret edilirken,
    Enki tezgâhında kile insan şekli verirken,
    Horus sol gözünü ovalarken zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmediler. … zaman sonra tenis topu Hermes’ın alnına çarpıverdi. Odin pardon, diye bağırdı. Seni görmedim. Hermes homurdandı. Kimse onu görmüyordu ki… Hermes şuraya, Hermes buraya. Ne elem vericiydi kendisi hakkındaki onlarca efsaneden sadece “haberci” oluşunun gerçek olması.
    Zeus gökyüzünden izlerken insanoğlundan öğrendiği bir hareketi Odin’e yaptı. Odin pek rencide olmuşa benzemiyordu, o da Zeus’a küfretti, küfür Zeus’un annesi Rheia’ya gitti. Bengisu’da duş alıp Dionysos’un Zeus’un baldırına hürmeten onlara verdiği şaraptan içtiler.
    Ortam ciddileşti birden.
    Onu bunu bırakın da, dedi Zeus. Cidden bu tatili fazla abarttık. Baksanıza insanlar bizi unutmuşlar. Biliyorsunuz bizim zamanımızda bir sürü efsane vardı; erotik, vahşi bir sürü efsane… Ama hepsinde başrolde biz vardık, yani o efsanelerin kimselere zararı dokunmuyordu. Kimse birbirini kesmiyordu bize bağımlılıklarını göstermek adına. Bir insanoğlunun benim Dio’yu baldırımdan çıkarttığım gibi kendi oğlunu baldırından çıkartmaya çalıştığını hatırlamıyorum. Ya da seni ele alalım Odin… Kimse sana inanıyorum diye bir gözünü çıkarmaya, kartal olacağım umuduyla bir uçurumdan atlamaya kalkmamıştır. Tamam, belki bir kere yapılmış olabilir bu son dediğim.
    Demek istiyorum ki bizler zararsızdık, bazımız savaş düşkünü bazımız kadın düşkünüydü. Bazımız da kendini halka adamıştı tamamen. Gazabımız korkunç sanıldı hep. Zeus’un gazabı şöyledir böyledir: Gelip görsün aptal insanlar, Zeus tenis oynuyor, sizin icat ettiğiniz oyunu. Zeus şu kadar kadını yatağa atmıştır, dünya umurumda olmamıştır; sana ne! O zaman tanrı olmamın ne anlamı var?
    Yoksa çok mu insansı geldik onlara, çok mu renkli? Çok mu romantik? Onlara hayattan fazlasını mı bahşetmeliydik? Hiç sanmıyorum. Bir de onlara cennet inşa edip onların cennetteki eksikliklerden dert yanmalarını çekemem. Ne dersiniz?
    Odin Ragnarok, dedi. Yumruğunu masaya vurdu ve masa somut anlamda un ufak oldu. Horus sessiz kalmayı yeğledi. Enki bağırdı. Hepsini boğalım, yalancı Utnapiştim’i de aralarına atıp suyla boğalım hepsini.

    Zeus gözlerini kıstı ve olabildiğince uzaklara baktı. Güzel bir kadın… Görüntüyü yok etmek için başını iki yana salladı. Çok haşince yaklaşımlar bunlar. Hele sen Enki! İnsanları kendinin yarattığını iddia ediyorsun, kendi eserini bu kadar kolay yok etmek kolay mı? Yapıcı olmalıyız, yıkıcı değil. Dünyaya inip neler olduğuna bakmalı ve ona göre karara varmalıyız.
    İyi, dediler. İyi, iyi, iyi… Dört uzunca halat gökyüzünün gökyüzünün gökyüzünden iniverdi tanrıların önüne. Tanrılar halatlara tutunup aşağı doğru kaymaya koyuldular. Geçen üç dakikanın ardından tanrıların orduları dağıtan dinozorları dümdüz eden ayakları yeryüzüne değdiler. Dünyaya dağıldılar, sırf neler olup bittiğini anlamak için, nelerin değiştiğini, nelerin aynı kaldığını anlamak için. Tarihe baktıklarında mektubun ellerine ulaşmasından bu yana yüz yıldan fazla geçtiğini gördüler. Elbette dünya tarihine göre.
    Odin bir gözünde korsan bandı, paçavralar içinde Amerika’ya,
    Enki çekik gözleri ve kısacık boyu, elinde oltayla Japonya’ya,
    Horus Amazon Ormanlarının derinlerine,
    Zeus ise yaşlı seyyah kılığında Türkiye’ye gitti.

    Odin, İskandinavların kendilerine mal ettiği hiddetin vücut bulmuş hali, savaş ve bilgelik tanrısı, bir gözünü bilgelik uğruna feda etmiş olan tanrı. New York sokaklarında ona acıyan bakışlar arasında bir ayağını sekerek dolaşırken Asgard’ı özlediğini fark etti. Halbuki daha … saat geçmişti.
    Kiliseye girdi tanrı. İnsanlar Pazar günleri buralara uğramaya bayılıyorlardı. Hıristiyan diyorlardı kendilerine. Çarmıha gerilmiş bir adam vardı, saygı duyuyorlar, hatta daha da ileri gidip ona tapıyorlardı. Baba, oğul ve kutsal ruh. Besbelli baba tanrıydı, kutsal ruh insanın da bu ilahiyata kendini katma çabasıydı; peki bu İsa kimdi? Odin’in tanımadığı yüzlerce ismi olan bu tanrının oğlu da kimdi? Kafasına takmadı; sonuçta onun da onlarca oğlu vardı. Ama bu tanrı kimdi? Nerede yaşıyordu? Neden insanlara kutsal kitap gönderme gereği duyuyordu? İncil… Tanrısal duruyor, öfke patlamaları, sevgi gösterileri, öğütler… Ama şu masallar da yok mu? Enki şu kitabı görmeli. Yalancı Utnapiştim’in adı olmuş Nuh.
    Kiliseden çıktı Odin. Kafasında tek bir soru işareti vardı? Bu kitabı kim yazmıştı? Yabancı bir tanrı, bir insan ya da aralarından biri? İlk seçenek kendileri için tehditti, ikinci seçenek hiç yoktan kıyamet sebebiydi, üçüncü seçenekse ezele kadar savaş demekti. Katolik Kilisesini arkasında bırakan Odin New York Halk Kütüphanesi’ne gitti. Ve meşhur tanrının bütün isimlerini öğrendi. Her dilde, her kitapta başka bir isim.

    Allah, God, Yehova, Ahura Mazda…

    Zeus İstanbul’da bir barın kapısından çıktı. Kollarıyla iki kadını sarmalamıştı, sarhoştu. Sakallarını kesmiş, lahana saçlarını siyaha boyamıştı. Gaipten gelen bir limuzin Zeus’un önünde durdu ve tanrı kızları arabaya itekledi. Bu gece müstehcen oyunlar oynamak istiyordu bu kadınlarla. Belki bu genç kadınları müthiş güçleri çılgına çevirebilir, pantolonunu indirmesine bile gerek kalmazdı. Yoo! Bu gece oyunu aynı insanlar gibi oynayacaktı. Zeus kendini limuzine, kadınların kucağına attı ve ardından kapı kendiliğinden kapanıverdi. Zeus’un isteği dışında, içerde oturmakta olan Odin’in isteğiyle.
    Sen Amerika’da değil miydin? Dedi Zeus. Cümleleri toparlaması uzun sürüyordu. … kadar kısa bir sürede kendini düzeltti. şimdi tanrı Zeus’tu. Biraz içmişim, kızlar iki tane istersen… İstemiyorsun tamam. Odin (?) şeklinde bir hamlede bulundu. Limuzinin iki yanındaki kapılar açıldı ve kızlar kucaklarında yatan Zeus’un altından kayarak kapılardan dışarı fırladılar. şoför koltuğundaki Enki gaza bastı. Tavan camından içeri süzülen bir şahin derin koltuklara konduğunda Horus’a dönüşüverdi. Süper plan, dedi Odin. İç, eğlen, insan kadınlarla yat! Biz neler olduğunu soruşturalım, planın asıl sahibi eğlensin. İnsanlar yeni bir tanrı keşfetmişler, ama ne keşif! Zalim ama bağışlayıcı, sabırlı ama aceleci, mutlu ama öfkeli ve kendini çok iyi gizliyor. Yazdığı kitapları inceledim, üslubu hep değişiyor. İlginç metaforlar kullanıyor. Ben de şairim ama bu tanrının yazdığı son kitap tam bir şaheser. Karşıma çıkarsa sırf benden iyi olduğu için ona savaş ilan etmek zorunda kalabilirim. Enki sen neler öğrendin?
    Enki boynuna asılı fotoğraf makinesiyle fotoğrafını çekti Zeus’la Odin’in. Ben, dedi. Japonya’da gördüm ki insanlar mutlular. Biraz da yorgun. Kültürleri ve tanrıları kendilerine has. Laf aramızda binlerce tanrıları var. Sürüsüne bereket. Ama nedense hiç kavga çıkmıyor bu tanrılar arasında. Bizi tanıdıkları söylenemez. Kendi yarattığımın dilini anlamak bile … dakikamı aldı ve hiç bizim adımıza rastlamadım bu konuşmada.
    Sıra Horus’a geldi. Hala bir umut var, dedi gülümseyerek. Amazon’da kabileler buldum. Tanrıları yok, neden yaşadıklarından bile bihaberler. Güneş’e falan tapıyor olabilir tıpkı öncekiler gibi. Ama bu halledilir. Dönüşte Mısır’a da uğradım. Ancak turist rehberleri hatırlıyor beni. Sanırım sizleri de öyle.
    Zeus piposunu yakmış tüttürüyordu. Ağzının kenarından fırlayan boğuk sözcüklerle şimdi ne yapacağız? Dedi. Ya eğlenmemize bakacağız, ya da durumu ciddiye alıp işleri düzeltmeye çalışacağız, diye yanıtladı Odin.

    Bir tanrı için dünyevi bir mekânda eğlenmek bir metafordan ibaretti. Tanrılar dünyaya ayak bastıklarında şarkı söyleyerek, kriket oynayarak, birilerine küfrederek eğlenmezlerdi. Onların eğlence yolu dünyayı, tatmin olmazlarsa evreni darmadağın etmekten ibaretti. Kumdan kaleyi yapan küçük çocuk da onlardı, kum da onlardı, kaleyi yıkan adi kişi de onlardı.
    Durumu ciddiye almak ise görülmüş şey değildi. Kendi yarattığınız size isyan edecek, hiçbirinizi beğenmeyip şirke koşacak ve siz de şımarık mahlûkatınızı dize getirmek için uğraşacaktınız. Tanrılar hep bir ağızdan buna “Görülmüş şey değil,” diyorlardı. Kırk iki kere evreni yok edip tekrar yarattılar ama kıyamet senaryolarının hiçbirinde “Hadi şimdi şunların beyinlerinin tanrı uydurma kısmını kapatalım,” demediler. Bunun yerine yok ettiler. Çünkü yok etmek istiyorlardı, mikrokosmostan makrokosmosa efsanevi kıyametler serisinin her bir bölümü onlar için uzun vadeli bir hayalin parçasıydılar. Güzel bir uyku çekecek kadar uzun süre bekliyorlar ve güne aynı patikada sabah koşusu yaparken başlarken “şimdi de evreni yok edelim,” diyorlardı. Alın size Tanrıların hayat felsefesi. Yarat, yok et.
    Oflayıp pufluyor tanrılar. Değişiklik istemedikleri yüzlerinden belli. Geçen seferki gibi mi yapacağız? Korkutup kaçacak delik mi aratacağız onlara? Dedi Enki. Zeus ilahi bir bakış attı ortama. Gökten inip sorunlarını kökten halledeceğiz. Aynı Yunan tragedyalarındaki tanrılar gibi. Ama biz kendi yöntemimizle halledeceğiz. Ve bu sefer dünyayı kökten kaldırmıyoruz. Sonra dağları falan yaratmak oldukça yorucu oluyor.

    Masmavi gök desenli perde ağır ağır açılıyor.

    Ayrı bulutların üzerinde insan siluetinde dört tanrı göze çarpıyor. Çırılçıplaktı hepsi de. İnsanların karşısına kaçınılmaz sondan önce anadan üryan çıkmaya bayılırlardı. Bellerine bağladıkları halatları kontrol ettikten serbest düşüşe geçtiler. Ancak yüzüstü asfalta çarpınca durabildiler. Çzerlerini silkelerken tanrılardan biri gökyüzünü kızıla döndürmeyi ihmal etmemişti. Gökte şimşekler çakıyordu. Durmak bilmeyecekmiş gibi görünen bir yağmur başlamıştı.
    Horus’un bizzat tasarladığı onlarca ufo şehirlerin üzerinde gösteri yaptılar döne döne. Zeus’un yıldırımlarıyla gökdelenler meşale oldular. Odin’in baltası Çzgürlük Heykeli’nin kafasına indi. Enki’nin suları Afrika’yı kapladı, çorak kıtayı yeşerterek boşuna umutlandırdı. Bir planör kuyruğunda beyaz puntolarla kıyamete hoş geldiniz yazan İngilizce bir pankartla tüm dünyayı dolaştı.
    Ve dört tanrıyı gören önce Ateistler oldu. Milyonlarca tanrıtanımaz altlarında yeryüzü alevler içinde çatırdarken göğe yükseldiler, Agnostikler hep bir kuşku vardı içimde diye homurdansalar da tanrıları ikna edemediler. Hepsi bir topaç oldular gökyüzünde. Her yerinden kol bacak kafa fırlayan insan derisinden bir tenis topu…
    Zeus (?) benzeri bir hareket yaptı ve yeryüzünde kalan inançlılar da yükseliverdiler göğe. Diğer tenis topundan üç kat daha büyüktü inançlılardan oluşan.
    Gökyüzünün derinliklerinden gelen cırtlak bir ses, Enki’nin sesi, şimdi, dedi. şimdi iki top çarpışacak ve… İşte sağ kalanlar ne yapacağını biliyorlar.

    Tanrılar insanlarla eğlenirken Hermes yeryüzünde, alevlerin arasında geziniyor; yanmayan yapıları ve ağaçları tutuşturarak kıyamet atmosferini sağlıyordu. Elindeki lirini attı yolun bir kenarına fırlatılmış saksafonu eline aldı. Pirinç çalgıya dokunmasıyla çalmasını öğrenmesini bir oldu. Bariton sesli saksafonuyla kıyametin tema müziğini icra etmeye koyuldu.

    Gökyüzündeki iki topacın gölgesi İstanbul’un üzerine biri büyük biri küçük iki tane gölge düşürmüştü. Kediler ani gelişen olaylardan tedirgin olup köşe bucak kaçışmışlar; köpeklerse gökyüzündeki topaçlara havlamaya koyulmuşlardı. Çoğunun sahibi iki bin on iki metre yukarıdaydı.
    Horus gökyüzünden güneşi kaptığı gibi ayla üst üste getirdi, güneşle ay birleşiverdi. Dünyanın ışığı kesilmişti şimdi. Yer sarsıldı, dünyanın çekirdeğinden gelen lavlar açılan yarıklardan fışkırdı. Boyadı insanlığın kalelerini.

    İstanbul’un üzerine musallat olan iki tenis topu tanrılar tarafından aşağı bırakıldılar. Çarpışmaya on saniye…
    Sizce doğru olan bu mu? Dedi Horus.
    Çarpışmaya dokuz saniye…
    Elbette doğru olan bu, kesinkes bir Çdem ve bir Havva sağ kalacaktır, dedi Zeus.
    Çarpışmaya sekiz saniye…
    Ya o Çdem gökkuşağı rozetli biri çıkarsa, ya da çocuklarının ensest ilişkiye girmelerine göz yummak ne kadar doğru? Dedi Enki.
    Çarpışmaya altı saniye…
    Geriye dönmeliyiz, dedi Odin.
    Çarpışmaya beş saniye…
    Hem de en geriye, yeterince eğlendik, dedi Zeus.
    Sessizlik.
    Çarpışmaya iki saniye…
    Yarın brunch’a gelin bize. Hera biraz delidir falan ama sizi seviyor. Aynı bizlerin şu aşağıda kıvranmakta olanları sevdiğimiz gibi. Severiz de döveriz de.

    Odin’in yüzü siyah balonu üflemekten acayip bir şekil almıştı. Bu yeterli mi Diye sordu arkadaşlarına. Yeter, dedi Zeus. Nasıl olsa günün birinde patlayacak, hala bu patlama olayına bir çözüm bulamadık.
    Keşke geçen kıyamette sağ kalan olsaydı! Son kalan kadından umutluydum ama kendi kendine hamile kalmasını beklemek saçmalık olurdu, bir tanrı için bile saçmalık! Dedi Horus. Odin balonun ucunu bağlayıp bıraktı ve siyah balon Zeus’un nefesinin rüzgârıyla uzaklara savruldu.
    Bu sefer yıldızlarla gerçek adımızı yazalım evrenin her yerine. Bizi unutmaları imkânsızlaşır, tabii bu sefer de başları eğik yürümeyi tercih etmezlerse.

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:39 pm Reply with quoteBack to top

    HERC-Ç MERC

    Tempus Rahibi'nin Hikayesi

    556. Y.S. (Yıkımdan Sonra) yılıydı, M.S. 2777’de gerçekleşen 4. büyük harbin 556 yıl sonrasıydı. Küreselleşen gezegenin içinde insan, başını alıp giden teknolojiye rağmen ilkel safahatını yaşıyordu. On binlerce hücreli gökdelenlerin içine karınca sürüsü gibi doluşmuş bu ırk katliamların yer aldığı savaş haberlerini takip ederken, insanüstü varlıkların savaşı başlamıştı. Savaşın yönü Tanrı’yı, melekleri, insanları ve cinleri tehdit edecek şekilde değişiyordu. Bazıları kıyametle ve kaderle oyun oynuyorlardı.

    Yahudiler... Ne işler karıştırdıklarından haberi yoktu milyarların, tarih boyunca olduğu gibi. Hamleleri Tanrı’nın planlarının ötesineydi. Milletlerinin cennetteki ebedi hayatını sağlamaya çalışıyorlardı. Tanrı’yı kandırmaları, meleklerle savaşmaları gerekiyordu. Planları işliyordu ve diledikleri gerçekleşirse insanlığı sonsuz cehennem bekliyor olacaktı.

    Y.Ç. 2. y.y.’da din savaşları gerçekleşmiş, sonraki süreç boyunca Hıristiyanlık ve Müslümanlık popülaritesini tamamen kaybederken Yahudiler hiç zarar görmemişti. Altı yüzyıl boyunca İsrail Cumhuriyeti tüm Ortadoğu’yu ele geçirmişti. Bu Yahudiler eski inançlarına sadık gerçek Yahudiler değillerdi. Sapmışlardı, baştan bir din yazmışlardı, sadece isimleri aynı kalmıştı.

    İlahi dinlerin ve eski inançların unutuluş pınarı Lethe tarafından yutulduğu, kıyametin yaklaştığı bu zamanlarda insanların inançları değişmişti. Satanist liderler şeytanla konuşup yazdıkları(?) kitaplar çıkartmışlar, dallanıp budaklanan inanç popülerliği ve etkisiyle en güçlü inançlardan olmuştu. Birçok saçma ve modern felsefe, din, inanış türetilmiş, insanlar tapınma, sığınma duygularını bunlarla tatmin ederken şeytan büyük savaşta öne geçmişti.

    Kıyamet yaklaşıyordu ve her şeyin kutsal kitaplarda yazıldığı gibi olup olmayacağını kestirmek zordu. Kurtarıcı Mesih’in, İsa’nın yeryüzüne geleceği biliniyordu. Peki, Tanrı’nın işine karışan insanların, insanlığı cehenneme sokmaya çalışan şeytanın ve hizmetkârlarının, tüm bu kargaşanın içinde kendine yer arayan türlü cinlerin arasına gelecek İsa bu kadar kısa sürede neler yapabilecekti?

    ***

    Niecrafeg Hiassularibenhem, Himalaya dağlarındaki cin şehrinde, Yüce Djinnus Mor Alev’in huzuruna çıkmayı bekliyordu. Masmavi alevlerle parıldayan vücudu, tapınağın enerji kıvrımlarında geziniyordu. Enerji ağındaki dalgalanmayla irkilip geçiş izninin geldiğini anladı. Huzura girerken yavaş hareket etti, fiziki dünyaya yaptığı gezilerden tanıdığı jetlere eş bir hızla –bu ışık hızına ulaşabilen cinler için epey yavaştı- çıktı huzura.

    Bu saygı dolu hareketi takdir etti Mor Alev, standartların dışındaki mor renkli bedeni güçlü bir enerji yayıyordu. Aralarında ince, parlak bir iletişim hattı oluştu. Bilge Djinnus Mor Alev, seçilmiş sözlerini aktardı Niecrafeg Hiassularibenhem’e:

    “Ey soyumun alevini taşıyan, yüce tapınağın hizmetkârı! Savaş başladı, kıyamet yakındır. şeytanlar cinleri kendi saflarına çekiyorlar, çekemediklerini katlediyorlar. Melekler zayıf insanlar için ve Tanrı’nın isteği için savaşırken enerji düzlemi İblis’in eline geçiyor. Tapınak ve inançlı cinler adına konuşuyorum ki boyun eğmeyeceğiz, lakin yenmeye de gücümüz yetmez.

    Sana bahşedilmiş ruhu kullanmanın zamanı geldi. Senden başka 32 cinin taşıdığı gibi, sen de Mesih’in ruhundan bir parça taşıyorsun. Gerekli olan bu parçanın bir eşini taşıyan insanoğlunu bulmandır, onunla bütünleşmelisin. Madde düzleminin kapıları artık açık, fiziksel düzleme geçiş yap. Ne olursa olsun Tanrı’nın dileğinin gerçekleşmesini sağla. O der ki: “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Bu bir ortaklık, şeytana ve yandaşlarına karşı… Yolun açık olsun İsa’nın ruhunu taşıyan.”

    Niecrafeg bir şey diyemedi, bağlantı kopunca tapınaktan ayrılıp yakınlardaki geçide gitti. Araması ve birleşmesi gereken bir insanoğlu vardı. Kıyametin intizamı için çalışmalıydı ve nasıl yapacağını bilmiyordu. Asırların verdiği soğukkanlılıkla yola düştü. Geçitten, gücünün giderek azalacağı madde düzlemine geçerken kendisindeki İsa’nın ruhunun eşini taşıyan insanın görevinde ona yardımcı olabilecek birisi olmasını umuyordu.

    ***

    Magnus Elk Laine sanal gerçeklik cihazının bağlantılarından kurtularak sandalyesinde esnedi. Tuvaleti gelmiş, acıkmıştı. Burada, eski adı Heinola olan Finlandiya 7. siteleşmesindeki 34. binanın 8750 numaralı odasında, hayat sıkıcı ve soğuktu. İhtiyaçlarını giderdikten sonra yürüdü, pencereden dışarıya baktı. Bu işten ve hayattan nefret ediyordu. Bina dolaşın sistemi ile ihtiyaçlarını gideriyor, VRC (sanal gerçeklik konsolu) ile para kazanıyor, insan yüzü görmüyordu.

    Evdeki çoğu eşya gibi plastik olan sandalyesine tekrar oturdu. Sanal gerçekliğe bağlanmadı, eski moda monitörünü yeğledi. Monitördeki griliğe, dijital hiçliğe bakıyordu. Bu grilik 7. siteleşmenin gökyüzünde de vardı, kullanılmayan karayolları ve binalarında da…

    Bilgisayarını çalıştırmadan, amaçsızca gözlerini monitöre dikmişken arkasında birisinin varlığını hissetti. Bu tuhaf bir histi, çok tuhaftı. Hırsızlığa geçit vermeyecek dev çelik kapıların varlığıyla çelişiyordu bu his. Çrperdi, korktu. Bu alışılmadık, beklenmedik duygu –korku- bir anda gelince bünyesi aşırı tepki vermişti. Nefes alışı hızlandı ve terledi, arkasına döndüğünde her zamanki odası duruyordu karşısında. Garip bir şey yoktu. Ama korku dolu zihniyle ve hayal gücünün etkisinde kalmış bakış açısıyla daha boğucu, daha ürkütücüydü.

    O his yine geldi. Tam arkasında birisi vardı, sanki onu takip ediyor, birkaç adım berisinde duruyordu. Hızla döndü. Aynı his… Tekrar döndü, kuyruğunu kovalayan bir köpek misali. Sonra koşarak banyo ve tuvalet işlevindeki hücreye girdi. Korkusunu yenebilmek için hücredeki aynanın karşısına geçip ardına baktı. Hiçbir şey yok gibiydi. Derin bir nefes alıp kendisine gülecekken fark etti. Sanki bir yanık gibiydi veya bir parlaklık. Tuhaf şekle odaklanamadı, baktığı yerden kaçıyordu sanki. Tekrar delirme sürecine girecekti, bir dur demeliydi.

    Sinirle hıçkırıp tüm gücüyle vurdu aynaya, parçalanan aynaya bakmadan kaçtı odadan. Korkuyordu, 8750.’den dışarı çıktı. Odaları bağlayan geçitin iki ucunun da sonu gözükmüyordu. Sarı ışık yayan lambalarla aydınlatılmış koridorda kimse yoktu. Sol tarafı seçip yürümeye başladı. İki tarafında da aynı tip kapılar vardı. 8748, 8746, 8744… Magnus sakinleşince, hayal gördüğünü ve doktora gitmesi gerektiğini düşündü.

    Kendi ayak seslerine eşlik eden ayak sesleri duyduğunu zannetti. Durduğunda, zannının doğru olduğunu anladı çünkü tıkırtılar giderek artarak geliyordu şimdi kulağına. Arkasına döndüğünde uzaktan yaklaşan silueti gördü. İleriden bir kadın geliyordu. Yaklaştığında onu süzdü. Güzel kadındı. Mavi renkli gözleri, pürüzsüz açık renkli teni ve koyu renkli saçları vardı. Mavi elbisesi sarı ışığın altında parlayıp, yeşil hayaller yaratıyordu Magnus için. Kadın müthiş kokuyordu.

    Çzerine doğru geldi kadın, iyice yakınlaştı. Hiçbir şey söylemedi, duygusuzdu yüzü. Onu öptü. Ve bir kere daha öptü, bırakmadı sonra. Magnus onu 8759’ye doğru götürürken ve onunla tek vücut olup şehvet içinde kaybolurken, birleşme isteği ve çiftleşme hazzı içgüdülerinin korku dolu uyarı çığlıklarını hissettirmedi gence.

    ***

    Elli dört milyar nüfuslu kıyamet öncesi dünyasında Niecrafeg’in seçilmiş eşiyle karşılaşıvermesi pek olası değildi. Bu yüzden cin ırkının mavi alevli üyesi sabırla dünyanın çevresini onlarca kez dolaştıktan sonra Kuzey Avrupa dolaylarında aradığını buldu. Karanın her yerine serpilmiş uzanan göllerin arasındaki devasa bloklarda hissetti nabız gibi atan Mesih ruhunu. İkisinde de aynı parçaları vardı ruhun, birleştiklerinde Mesih’in bir parçasını oluşturacaklardı. Djinnus’un dediğine göre 33 tane cin-insan olmalıydı kutsal ruh parçalarını taşıyan.

    Soğuk tiksindirici bloğa girip odayı buldu. “8750, Magnus Elk Laine” Demek adı buydu. İçeri girdi, izlemeye başladı. Genç adam etrafa karamsarlık, umutsuzluk ve inançsızlık saçıyordu. Kendisinden ne kadar da farklıydı. Cin, Mor Alev’in izinden gidiyordu. Asırlar önceden kalma ilahi dinlerin takipçisiydi, inançlı sayılırdı.

    Paylaştıkları kutsal nefesten olsa gerek Magnus onu fark etti. İnsanoğlu korktu, garip tepkiler verdi. İnsan zaaflarını ve davranışlarını değerlendiren Niecrafeg, kötü cinlerin eğlence için başvurdukları bir yöntem kullanmaya karar kıldı. Cezbedici bir insan dişisi suretine büründü. Issız ve uzun koridorda –insanlara göre uzun- amaçsızca yürüyen Magnus Elk’in karşısına çıktı. Seviştikleri sırada –ki işin bu kısmıyla ne ilgileniyor ne de bundan zevk alıyordu- ruhu kadın cismini terk etti. Mavi alevler dans ederek gencin içine aktı. Cinin yaşam özü sis kıvamındaki insan ruhuyla karşılaştı. İçinde İsa Mesih’in ruh parçalarını barındıran ruhlar önce çatıştılar, sonra karıştılar ve kucaklaştılar.

    Davetsiz misafir, ev sahibine üstün geldi. Niecrafeg birleşen ruh parçalarının gücüyle dolup taştı. Cin, bedene alışırken ve gencin karmaşık ruhunu anlamaya çalışırken acele etmesi gerektiğini biliyordu. Zira bu boyutta uzun süre kalamazdı, üstelik ırksal güçlerini kullandıkça bu süre kısalırdı. Bir şeyler yapmak istiyorsa acele etmesi gerekliydi, durum karışıktı ama Niecrafeg Hiassuleribenhem umutluydu.

    Binadan inmek üzere yürümeye başladı. Sonra güldü, “Yürümekmiş… Bir insana benzemeye başladım” diye düşündü. Gideceği, ışınlanacağı yeri düşünüp güçlerini kullanarak harekete geçti. Bir nefeslik süre içerisinde 7. Siteleşme ulaşım istasyonundaydı.

    ***

    Magnus Elk Laine uyandığında Gökdelen 666 taşıyıcı jetinin içinde buldu kendisini. İnsanlar uçağı hızla boşaltıyorlardı. Vücut yapısına göre şekil değiştirebilen rahat koltuğundan boş bakışlarla kalkarken evi, en son üzerinde çalıştığı iş, izlendiğini düşünüp korkması birer birer zihnine doluştu. Bütün bunları gözden geçirdiğinde burada olmaması gerektiğini anlayıp şaşırdı. Koridorda karşılaştığı mavi elbiseli bayanla yaşadığı cinsel ilişkiyi anımsadığında ise büsbütün tedirginleşip panik yaptı. Bir şeyler çok yanlış gidiyordu, Magnus niye uçakta olduğunu bile bilmiyordu, muhtemelen o kadın bir şeyler yapmıştı.

    Midesi bulanıyor ve başı ağrıyordu. İçinde bulunduğu karışıklık da huzursuz ediciydi. Teoriler üretmeyi bırakıp uçaktan inerken, Yahudilere özgü küçük takkelerden takmış bir adama buranın neresi olduğunu Yeni İngilizce denilen ortak dünya diliyle sordu. Kipalı adam bir süre duraksadı, şaşırdı ve sonra:

    “Jerusalem tabiî ki de.” Dedi, sonraki sözlerini homurdanarak söyledi. Kudüs’ün kalabalık ulaşım istasyonunun gürültüsü arasında yitip gitti bu seri homurtular. Magnus için şu an, burasının Kudüs olmasının önemi yok gibiydi, ne de olsa evine dönecekti. Ardından şaşırdı bu peşin kararına.

    Kudüs, nam-ı diğer Jerusalem dünyanın en büyük şehriydi. Binlerce yıl önce kurulmuş şehir merkezi denizden 100 km içeride olsa da, bir liman kenti görevi görebilecek kadar büyümüş ve genişlemişti şehir. Magnus nasıl olduğunu bilmiyordu ama işte bu şehre, Kudüs’e gelmişti. Evine gitmek istiyor ama aynı zamanda oradan çekiniyor, burada kalmak onu yine rahatsız ediyordu. Oysa bu şehri ne çok görmek istemişti hayatı boyunca. Parası vardı buraya gelebilmek için ama hiç cesaret edip de yolculuğa çıkamamıştı.

    Baş ağrısı, bulantı, duygusal karışıklık düşünmeyi ve karar vermeyi zorlaştırıyordu. Kargo bölümünde eşyası olmadığını öğrendi, cüzdanı yanındaydı neyse ki. Amaçsızca yürürken omzunda hissettiği temasla irkildi. Arkasını döndüğünde üniformalı bir güvenlik görevlisi karşısında duruyordu.

    “Bu bölgeyi terk etmenizi rica edeceğim, burası yolcu indirme-bindirme bölgesidir. Sizin can sağl…” derken Magnus elini kaldırarak sözünü kesti. Aynı zamanda karnından gelen sancı da Magnus’un sözünü kesti, “Tamam” diyecekken sözcük acı bir çığlığa dönüştü. Koluna giren görevli bölgenin dışına kadar ona eşlik etti.

    Biraz olsun toparladığında görevliye kalabileceği bir otel olup olmadığını sordu. Elbette vardı ama o bariz bir şekilde yardım istiyordu. Görevli anlamıştı, bileğindeki elektronik cihaza dokundu ve kafasını kaldırıp batmakta olan güneşin büyülü renklerini saldığı Kudüs göğüne baktı. Yükseklerde birçok hava taşıtı süzülüyordu. İkisi aniden inişe geçti, birisi tam önlerinde durdu. Genç, görevliye teşekkür edip taşıta bindiğinde aniden havalanan taşıt kısa zamanda müthiş bir yüksekliğe ulaştı ve durdu.

    Taksilerde iletişim, kameralar ve ekranlarla gerçekleştiriliyordu. Bu uygulamanın bazı suçların önüne geçtiği söylense de Y.S. 6. y.y insanlarının aralarına elektronik devrelerle ve metal duvarlarla koydukları mesafenin canlı kanıtıydı. Magnus şehir merkezine de antik kente de yakın olan orta seviye bir oteli ekrandaki haritada işaretledi. Taksi izin isteyip otelin tepesine indiğinde kredi kartını çekip indi.

    Bir süre sonra, nihayet odasındaydı. Yumuşak bir yatağı, tuvaleti ve yemeği vardı. Magnus düşünmeyi, endişe etmeyi, plan kurup sorular sormayı bıraktı. Kendisini, onu çağlardır değişmemiş, kirlenmemiş rüyalar diyarına çağıran uykunun iyileştirici ve sakinleştirici kucağına attı.

    ***

    Cin, güçlerini kullanarak Kudüs’e uçabilirdi ama bunu yapmadı. Ele geçirdiği insan bedeninde kaldığı sürece gücü azalacaktı ve zamanı azdı. Fiziksel boyutta kalma süresini uzatmak amacıyla sadece ulaşım istasyonuna kadar ışınlanıp ilk Kudüs uçağına bindi. Oraya gitmek Mor Alev’le konuştuğundan beri aklına gelen yegâne seçenekti. Birkaç binyıl önce bu durumda olsa, Vatikan’a, Mekke’ye, İstanbul’a gidebilirdi. şimdi Kudüs ve Vatikan ayaktaydı sadece. İstanbul, Avrupa-Asya savaşlarında çok güzel köprü görevi görmüş, savaş meydanı olarak kullanılan tüm Anadolu’yla aynı kaderi paylaşmış, harap olmuştu. Mekke, İslam iç savaşında yok olmuştu. Bazı Müslüman gruplar Kâbe’nin kutsallığını reddedecek derecede sapmışlardı.

    Hâlihazırda ayakta olan Vatikan, Satanistler tarafından yakılmış, şeytanın insan müritlerinden bazıları buranın zenginliklerine el koyup burayı kaleleri yapmışlardı. Kısacası oraya da gidemezdi. Böylece ilahi dinlerin kutsal saydığı, antik şehrin hala korunduğu kente doğru yola çıktı.

    Uçak iniş yaptığında, gücünün azaldığını hissedince kontrolü insana bırakıp gücünü onunla konuşmak için sakladı. İnsan hastalıklı bir halde hareket edip otel odasına yerleşirken cin kaderini düşünüyordu. Gücü bittiğinde ruhu uçup gidecekti, ölecekti yani. Enerji boyutuna geçemezdi, insan ölebilirdi. Hem ölmeyecek olsa bile görevi bu boyutta olduğundan kalmalıydı.

    Çstat Djinnus’un sözlerini düşünüp kararını onayladı. İnsana dünyanın durumunu, kıyameti ve görevini anlatacaktı. Ruhu göçüp gittiğinde, İsa’nın ruhunun insanda kalmasını ümit ediyordu. Çyle olmalıydı, perçinlenmişti o ruh parçaları çünkü. Cinin dumansız alevden bedeni ise kesinlikle insana bağlı kalacaktı. Böyle olacağını başka cinlerden duymuştu.

    Tek umudu, Magnus’u bu görevi yapmak üzere ikna etmekti ki kendini feda etmesi işe yarasın. Fiziksel boyutta kalıp, en küçük enerji kırıntısına tutunmaya çalışarak ölmenin ne denli acı verici olduğunu bilse de Tanrı’nın isteği için katlanabilirdi. Fedakârlığının karşılığında dünyadan büyük cennetlerin hayalini kurarken genç uyandı. Cin uzun süre ne diyeceğini düşündü, sonra kalan yaşam enerjisini kullanarak gencin ruhuna, beynine, iradesine seslendi.

    ***

    “Merhaba, dinle ve sakin ol.” Magnus bu sözleri duyduğunda, dönüp durmakta olduğu yatağından fırladı, dikkat kesildi. Kimin konuştuğunu, nerden seslendiğini anlamaya çalıştı. “Kimsin? Neredesin?” soruları, bildiği ama tanımlayamadığı tuhaf gerçekliği inkâr edip yerine mantıksal bir gerçek koymak için sorduğu ümitsiz sorulardı. Evet, o kadınla seviştiğinden beri yaşadığı tuhaf olaylar sırasında bedenini paylaşan birisi olduğunu sezmiş, ama bu sezgiyi kabullenememişti.

    İlk defa konuşan ve gerçekliğini gence kanıtlayan ses kendi ağzından konuşuyordu. Dahası onun içine sesleniyor, cümleler kendi bünyesinden çıkıp bedenini sarıyor, her anlatılanı kusursuzca anlamasını sağlıyordu. Delirdiğini düşündü, şaşırdı ve bu karmaşa midesini bulandırdı. Karşı çıkmadı ama sustu, dinledi.

    Bilimsel bilgiye değer verip mantığıyla hareket eden, doğaüstü olaylara inanmayan birisiydi. Sesin saçmaladığı görevleri uygulamayacaktı. Susmasını bekleyip psikologa gitmeye karar verdi.

    ***

    Cin gence her şeyi anlatmaya çalıştı. Çlemlerin kaderi, savaş, Mesih’in ruhu, cinle adamın kesişen kaderi, kıyametin rayından çıkarılmaya çalışılması, sonucunda oluşacak ebedi vahşet… Anlatırken muhatap zihni yokluyor, soruları yanıtlıyordu.

    Genç bunları peri masalı olarak gördüğü için inanmıyor, hem de inandığı takdirde alması gereken sorumluluklardan dolayı inanası gelmiyordu. Seçilmiş ve kurtarıcı olma vaadi ise cezbediciydi. Genç kararsızdı.

    Cinin gücü tükenmişti, can çekişme safhasındaydı. Gencin başarabilmesi için cin güçlerini kullanmayı öğretmesi gerekiyordu. Ne de olsa onun bedeninde kalacak olan kendi bedeni ceset olmayacak, insan tarafından kullanılabilecekti. Bunları anlatacak zamanı kalmamıştı ve yapması gereken bir iş daha vardı.

    Son enerji parçacığını insan üzerine yaptığı, onun sadece bir insan olarak görünmesini sağlayan gözbağı büyüsünü kaldırmak için kullanabildi. Magnus bir cin-insan olarak görünmeye başlarken, Niecrafeg ruhu göçüp gitti bedenden.

    ***

    Magnus vücudunu saran yanma ve karıncalanma hissiyle acı çekerken, uzun süredir konuşan yaşlı ve kudretli sesin daha acı olan çığlığını duydu. Rahatladı bir an, sonra çelişkide kaldı. Ve yanmanın acısıyla banyoya koştu. Bir ayna vardı içeride. Suyun sıcaklığını 4 dereceye ayarlayıp sabırsızlıkla beklerken aynaya baktı. Son günlerde yaşadıklarının etkisiyle yamulmuş bir yüz, ifadesiz bakan şişmiş gözler bekliyordu. Aslında tipini umursamıyordu.

    Aynada kendisini bekleyen aksini asla tahmin edemezdi. Masmavi alevlerin gözlerinden saçıldığını, kulaklarından ve burun deliklerinden fışkırdığını görünce ağzı açık kaldı. Bu mavi ışık tırnaklarında, göğsünde ve saçlarında da belirgindi.

    Bu yeni görünüşüne inanamıyordu, suyu açık bırakıp odaya girdi, yatağına uzandı. Mavi elbiseli kadın, Kudüs’e gelişi, ses, kıyamet hikâyeleri, mavi ışıklı bedeni… Çstelik konuşan kişi bunlara açıklamalar getirmişti. Semavi olaylar anlatıp görevler vermişti. Bunları hazmedemedi, gözlerini yumdu, uyudu.

    Uyandığında karnını doyurdu, duş alıp dışarıyı seyre daldı. Gökdelenlerin arasındaki açıklık alanda yerden bitme antik, taştan yapılar vardı. Kendisine cin diyen iç sesin söylediğine göre oraya gitmeliydi. Magnus artık bazı şeyleri kabullenmişti, burada kalıp iyice delirmek istemediği gibi sorularına cevap arıyordu.

    Akşama doğru umutla, değişen vücuduyla ve yeni hayatının alışılmadık idrakiyle, antik Kudüs’ün yolunu adımlamaya başladı.

    ***

    Kudüs gibi kalabalık bir şehirde bulunmasına rağmen karayolundan yürürken az insanla karşılaştı. Beş-on katlı ilkel binalar boy gösterdiğinde sağda solda deri ceketli, silahlı gruplar gördü. Ona korku ve şüpheyle bakarlarken birisi kolundaki saate bir şeyler fısıldıyordu. Magnus umursamadan, yavaşlamadan ilerledi. Neredeyse gelmişti, eğer burada tek bulacağı küflenmiş eski tapınaklar olursa Finlandiya’ya dönmeye karar vermişti.

    Antik kentin girişinden biraz önce, güneş batarken yolda cüppeli, elinde ince siyah asasıyla bir adam karşısında belirdi. Gözleriyle onu tartarken sordu:

    “Sen kimsin ve bu savaş alanında ne işin var?” dedi, onu süzdü, “Bir melez olduğun belli, lafı geveleme!”

    “Bir cin bana dedi ki, daha doğrusu bir iç ses, kıyamet vakti gelmiş ve ben Tanrı’nın rızasının gerçekl…” diye safça cevap verirken, üzerine doğru cızırdayarak gelen alev topu sözünü kesti. Yana çekildi, bunu beklenmedik bir hızla yapmıştı. Alev topu yavaş çekim ilerliyordu, asasını sallayarak bir şeyler haykıran adam da öyle. Alev topu eski, taştan bir duvara çarparak dağıldı.

    Magnus büyünün gerçek olduğunu öğrenmişti, adamın sağından yay çizerek koştu. Deminki hız gösterisini yine sergiliyordu. Arkasından şimşekler ve ışıklar onu yakalamaya çalışırken o, hızla kaçıyordu. Adamı ve korkunç büyülerini atlattığını düşündüğünde durdu. Gördüklerine inanamadı, mavi ışıklı bedeninden bile etkileyiciydi karşısındaki manzara.

    Hatırladı, savaş alanı demişti büyücü. Cin ise kıyamet öncesi savaştan bahsetmişti. Meleklerin ve şeytanların savaşı… İnsanların ve cinlerin de karıştığı son kader muharebesi…

    ***
    Antik kentin çevresini ve gökyüzünü kaplayan yarım küre şeklinde şeffaf ve soluk bir parıltı vardı. Bu görüntüyü daha ilginç kılan ise kürenin içinde süzülen düzinelerce silik nokta ve parıltının etrafında birbirine çarpıp kıvılcımlar saçan büyük, kanatlı varlıklardı.

    Uğultularla birlikte etrafında cüppeli siluetler belirdi. Büyüleriyle onu vurmaya çalışırlarken o koştu. Hayır, koşmuyordu. Süzülüyordu, müthiş bir hızla. Hatta… Uçuyordu. Bunu düşündü ve birden zıplamasıyla, eğik bir rota çizerek kendisini metrelerce yüksekte bulması bir oldu.

    Uçmanın keyfini çıkartmasına zaman yoktu. Parıltılı yarım küreye doğru ilerliyordu. Kanatlılar büyüyordu yaklaştıkça, artık cinin anlattıklarının birçoğunu kabullenmişti. Hepsine inansa dahi soruları olacaktı, bu yüzden devam etti. Yüzüne çarpan rüzgârdan veya yeni gerçeklerin kabulünün verdiği karmaşadan olsa gerek bir an dalıverdi. Kendisini istemeden, ikili çarpışmaların birinde buldu.

    Yaratıklar kendisini fark edip ona yönelinceye kadar aval aval izledi. Birisinin simsiyah derisi vardı. İçinde yanan ateş, renk değiştiren akkorları körüklüyordu. Kafasındaki ve derisindeki çatlaklardan irin, duman, kan ve alev fışkırıyordu. Diğeri uzun süre bakılamayacak kadar parlaktı. Işıktan hareler güç dalgaları yaratarak etrafında dönüyordu. İkisinin de ne olduğunu anlayan Magnus, onların kendisi kadar hızlı olmadıklarını şaşırarak fark etmişti.

    Cesaretini toplayıp, kendisine bakan şeytanın üzerine uçtu, ona hamle şansı verdi. şeytan saldırdığında hızla çekildi. Bunu bir defa daha yaptı. şeytan onun işini bitirip meleğe dönmek istiyordu. şeytanın karanlık hizmetkârı bezdi, fiziksel saldırıyı bırakıp, büyücünün söylediklerine benzer, karanlık ve korkunç sözler haykırmaya başladı.

    Hava güçle çatırdarken ve karanlık bulutlar toplanıp zifiri duman şeytanı sararken melek atılıp elinde cisimlendirdiği ışıktan kılıçla yaratığın kafasını kesti. Kem güç dağılıp büyü bozuldu. Magnus meleğe baktı. Büyüktü, daha büyük olan ise yaydığı saf, iyi güçtü. Gözü alışıp onu biraz görebildiğinde kanatlarını, narin vücudunu ve temiz ipek elbisesini seçti. Kemerinde büyük bir savaş borusu asılıydı. Çrperdi, saygıyla sordu:

    “Kimsin?”

    “Ben İsrafil’im. Baş meleklerden İsrafil, kıyametten sorumluyum. Senin kim olduğunu da biliyorum. İsa’nın ruhunu hissediyorum,” dedi ve gülümseyerek kürenin içindeki topluluğu gösterdi.

    “Onlar Mesih’in ruhunun diğer parçalarını taşıyan cin-insanlar,” dedi Magnus onaylama bekleyerek.

    “Çoğunuz buradasınız, meleklerin çoğu burada. İşin kötüsü şeytanların ve onların kendilerine Yahudi diyen hizmetkârları da…”

    Bir süre sustular, melek sabırla bekliyordu. Magnus’un aklında sorular vardı. Toparlamaya çalıştı. “Peki, bu Yahudilerin ve şeytanların amacı ne? Biz ne yapacağız ve siz ne yapacaksınız?” dedi, “Peki Tanrı ne yapıyor?” demek istese de korkusundan sustu.

    “şeytanın on binlerce yıldır amacı aynı, ilk isyanından beri: İnsanları saptırıp Tanrı’dan uzaklaştırmak, cehenneme sürüklemek. Tanrı’yı yenmek gibi bir umudu var. şeytan Yahudilerle antlaşma yaptı. Yahudilerin cennetin kapısından geçmelerine izin verecek. Onların soyları cennete giderken, şeytan tüm dünyayı ve yaşamışların ruhlarını ebedi bir cehennemle buluşturacak. Cennetin kapısı ise Süleyman Mabedindedir. O da aşağıda,” diyerek aşağıya süzüldü İsrafil. Genç, meleği takip etti.

    “Siz Mesihsiniz, işleri yoluna sokacaksınız. Biz, sizi ve cennetin kapısını koruyacağız ki her şey O’nun dilediği gibi gerçekleşsin. Kitaplardaki gibi…”

    Magnus cevaplarını almıştı, “şimdi ne yapacağız?” diyecekti ki melek devam etti:

    “Tanrı ise her şeyi izliyor ve biliyor. O en muktedir zat. Her dilediği olur ve olacakları bilir,” dedi İsrafil. Magnus onun düşüncelerini okumasına şaşırmıştı, daha çok şaşırdığı durum anlatılanlardaki çelişkiydi.

    “Madem dilediği oluyor ve olacakları biliyor, niye onun istekleri için savaşıyoruz?” diye sordu büyük cesaretle.

    İsrafil gülümsedi. “Bu senin için önemli ve benim için, hepimiz için. Yani asıl sorman ve ardından teşekkür etmen gereken onun ihtiyacı olmamasına rağmen neden bizi yaratıp bunları yaşattığıdır.”

    Genç bunları enine boyuna tartamadı. Zamana ihtiyacı vardı anlamak için. Derken İsrafil batan güneşi işaret edip konuştu:
    “Güneş batıyor, üç gün doğmayacak. Çç gün sonra batıdan doğacak. Tatlüaş-şemsi min mağribihâ. Güneşin battığı yerden doğması kıyamet alâmetlerindendir.“
    Magnus az zamanları olduğunu anladı. Parıldayan küreden içeri girerlerken gerekeni yapmaya hazır olduğunu ama kıyametten de korktuğunu fark etti. Kendisini önemli ve işe yarar hissetti. Varlıkların kaderi onların ellerindeydi ama görünüşe göre onları yazacak bir tarihçi kalmayacaktı üç gün sonra.

    ***

    Tarih kokan taştan binalarının üzerinde havada durup konuşan, amaçsızca süzülen ve savaşı izleyen Mesihler grubuna katıldı. Sohbet edip, tartışan, meleklere sorular sorup vaaz dinleyen farklı renklerde ışıklara sahip Mesihlerin bunları oldukça sıradan davranışlarmış gibi yapmalarına şaşırdı. Kendisini yalnız, dışlanmış hissetti. Hayret etti sonra kendisine, öğrenecek, düşünecek onca şey varken nereden çıkartmıştı böyle çocukça duyguları.

    Bekleyip izledi. Yanına gelip “Hoş geldin” diyenler oldu. Sevindi ama kafasını şişiren, çok konuşan birkaçını kovdu. Kibar olmayı önemsiyor değildi. Çok az zamanları kalmıştı. Uzun ömürlü arkadaşlıklara imkân yoktu artık. Kıyametin yakında kopacak olmasını bilmesinin büyük şanssızlık olduğunu düşündü.

    Aklına sorular, saçma düşünceler ve ilkel korkular doluşurken bir meleğin gelip onlara görev vermesini diledi. Burada uzun süre kendisiyle baş başa kalırsa çıldıracaktı. Bir meleğin sözlerine kulak kabarttı.

    “O günü ve saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba'dan başka kimse bilmez.”

    Sözleri düşündü, İsrafil’in belirttiği alameti yanlış yorumladığını düşündü. Kıyamet kesinlikle üç gün sonra kopar kanısı yanlıştı, kimse bilemiyordu tam zamanını. Ama sonuçta yakında kopacaktı ve iki gün önce veya sonra olmasının pek de bir önemi yoktu.

    Adamakıllı sıkılmış, sabırsızlanmıştı. Uzun boylu, altın rengi ışık saçan birisiyle tanıştı. Adı Arthur’du, İngiliz polisiydi. Fazla konuşmuyor, konuştuğunda kısa cümleler kuruyordu. İkisi öylece kararan gökteki savaşı izleyerek dertleştiler.

    Gruptaki herkes sabırsızlanmıştı. Bir kişilik eksiğin kaldığı söyleniyor, o kişi umutla bekleniyordu. Magnus’la Arthur sayıları gittikçe artan şeytanların melekleri zorladıklarını görüyorlardı. şeytanlardan birisi yanlışlıkla parlayan kalkana çarptığında veya bilinçli olarak üzerine atıldığında devasa güç patlamaları gerçekleşiyor, ortalık aydınlanıyordu.

    Son kişi geldiğinde etrafında büyük bir Mesih ve melek çemberi oluştu. Magnus, çoğu ruh taşıyıcısı gibi geleni merak edip, kıskandı. Arthur’la birlikte çembere ışınlandıklarında kıskançlığın yerini hayranlık aldı. Yeni gelen, beyaz ışık saçıyordu. Meleklerle yarışırcasına saf, nurani beyaz… İsmini söylemedi, geldiği yeri sorduklarında “Beytülahim” dedi. Kimse orayı bilmiyordu. Melekler gülümsediler.

    ***

    Magnus ile Arthur savaşı izleyip yorum yaparak, bazen de kıyametle ilgili felsefe yaparak vakit geçiriyorlardı. Savaş dengeli gidiyordu. Sayıca çok olan şeytanlar sürekli harcanıyor, az sayıdaki melekler nadir kayıp veriyorlardı. Magnus bir meleğin düşüşünü gördükçe üzülüyordu.

    “İsa tapınaktan çıkıp giderken, öğrencileri, tapınağın binalarını O'na göstermek için yanına geldiler. İsa onlara, “Bütün bunları görüyor musunuz?” dedi. “Size doğrusunu söyleyeyim, burada taş üstünde taş kalmayacak, hepsi yıkılacak!”” Ayetler okumakta olan meleğin sözünü kesen ve savaşın sesini bastıran, havada taklalar ve çığlıklar atarak gelen yeşil bir alev topuydu. Alev topu yavaşlayıp, yere doğru usulca düşüşe geçti. Konuşan melek hızla uçup onu tuttu.

    Melek hareketsiz yeşil alevi tutar vaziyette beklerken ıslık çaldı. Temiz ve kısa iki üç nota havada yankılandı. Kalkanın üzerinden bulundukları yere üç büyük melek inişe geçti. En parlaklarından üçü… Melekler yavaşlamak ve yön değiştirmek üzere havayı kanatlarıyla titrettikçe etrafa semavi ezgiler yayılıyordu. Çndeki yaklaştı ve yeşil alevi tutan meleğe neler olduğunu sordu. Magnus onu tanımıştı, İsrafil’di. Arkasındaki ikisi ise tanışamadığı ama duyduğu Azrail ile Mikail olmalıydılar. Muzdarip bir yüzle dolaşan ölüm meleği ile etrafında minik şimşekler çakan doğa güçlerinin meleği…

    Melek İsrafil’e cevap verdi:

    “Bu yeşil cin kalkanı görememiş, çığlıklar atarak buraya kadar uçtu.”

    “İçinde hatırı sayılır bir kötülük olsaydı, yaşamıyor olurdu. İyi geçmiş kalkandan,” dedi İsrafil. Cini kucağına aldı. “Söyle, niye geldin?” Cin konuşmadı, İsrafil’den yayılan iyileştirici gücün etkisiyle havada durabilecek hale geldiğinde elini kaldırdı. Elinde beliren küçük tahta kavalı meleğe verip, yavaş ve temkinli hareket ederek geldiği yere gitti.

    İsrafil kavalı eline aldığında sesler duyulmaya başladı. Başkası tarafından anlaşılamayan bu nağmeler aslında meleklerin cinleri kullanarak kurduğu güvenilir bir iletişim yöntemiydi. İsrafil kalkanın dışındaki meleklerden birisini –ki kendisi kadar büyük ve parlaktı- çağırıp onunla konuştu. Herkes onu izliyordu, merakla bekleyen kalabalığa döndü:

    “Cebrail, şeytan’la savaşmış ve yaralanmış. şu anda Akdeniz’deymiş. Buradan ayrılmamızı istiyor. Afrika içlerine, Nil’in kaynağına gitmemiz emri geldi.”

    İsrafil’in sözleri kısa ve özdü. Türlü endişeler meydana getirse de sorgulanmadı. Biraz sonra otuz üç Mesih, Kudüs’ün savunucusu üç baş melek ile bir grup savaşçı melek kalkanın dışında savaşan şeytanlara görünmemeye çalışarak şehirden çıktılar.

    ***

    Akdeniz’in açıklarında küçük bir adanın üzerinden ilerlerken adada gerçekleşen savaşa dikkat kesildiler. Uçaklar ortalığı birbirine katıyor, toplar patlıyor, füzeler ateşleniyordu. Dikkatler oradayken, Cebrail ileriden, zorla kendini idare ederek yaklaştı. Melekler onu fark ettikleri anda etrafını sardılar. Kanatlarının içi ona dönük, etrafını kaplayıp şifa güçlerini Cebrail’e aktardılar.

    Cebrail iyileştirici ışıkla dolup kendine geldiğinde aşağıdaki savaşa baktı. “Kàle, elkatl, kıyamet yaklaştığında, öldürmek çok olacak.” İsrafil ona bakıp kıyamet alametlerinden daha önemli konular olduğunu belirtircesine, “Cebrail, sana ne oldu? Kudüs’ü ve cennetin kapısını savunmasız bıraktık. Nil’in kaynağına niye gideceğimizi de anlamadım.”

    “Ben, Vatikan’da şeytan’la karşılaştım. Orası öyle bir yere dönüşmüş ki, iyiliği ve güzelliği emen karanlık bir deliğe dönmüş. Günahkâr ve pis… Yenecektim ama prensleri de saldırdılar. Kudüs’ü dert etme. Nil’e ise… Görevini yerine getirebilmen için gidiyoruz yüce İsrafil,” dedi ve sustu Cebrail.

    Pek az konuşan Azrail, “Hadi yola koyulalım,” derken Mesihlerden birisi, “Lanet olsun o şeytan’a,” dedi. Meleklerden aniden yükselen tövbe nidaları, hayret çığlıklarına karıştı. Azrail lanet okuyan adama yönelerek:

    “O dediğini sakın, bir daha deme!” Dili tutulan adam geveledi.

    “şeytan’a bile mi? Peki ne diyeyim?” Azrail korkan adamı rahatlatmak için hafifçe tebessüm etti.

    “Evet, ona bile. Cennette bizi eğittiği güzel günleri tekrar görmesini dileyebilirsin. Bu mümkün olmasa bile dile. İyi niyet, Mesih’in ruhunu taşıyan, iyi niyet…”

    ***

    Melekler cinler kadar hızlı hareket edemiyorlardı. Mesihler onların hızına ayak uyduruyordu ve kafile, Cebrail’in bildiği yol doğrultusunda Nil’in kaynağına ilerliyordu. Pek azı üzerlerinden şimşek hızıyla geçen cini gördü. Cin’in hareket ederken ardında bıraktığı iz ise göğün bir ucundan öbür ucuna kadar varıyordu. Melekler şaşkınlıkla durunca Mesihler meraklandı. Mikail açıklama getirdi.

    “Kızıl bir cin, şeytanın şeytan olmadan önce mensup olduğu klandan. Neredeyse hepsi kıyamet savaşında onun saflarına katıldılar. Bizi fark ettiyse ve Kudüs’ten ayrıldığımızın da farkına varmışlarsa peşimize düşerler.”

    “Umarım fark etmemiştir,” diye mırıldandı Magnus. Korkmuştu, yanında dört tane baş melek olduğunu kendisine hatırlatıp rahatladı. İsrafil’e sakince yaklaşıp sordu:

    “Cinlerin tek yapabildiği hızlı olmak mı? Doğrusu sana hızımla yardım etmiştim ama şeytanlarla savaşabilmek isterdim.” İsrafil hayretle cevapladı. “Sana bahsetmediler mi? Her cin kendi rengindeki alevleri celbederek düşmanlarına saldırabilir. Yine de bu bir şeytanı öldürmeye yetmez, zaten sizden savaşmanızı da beklemiyoruz.” Magnus sevinmişti, aciz kalmayacaktı o cehennem yaratıklarına karşı.

    Afrika içlerine girdiler, kollara ayrılan nehrin kaynağına doğru ilerlerken Cebrail’i izlediler. Vardıklarında Cebrail işaret etti, herkesi toplayıp ortalarına geçti. “Harut ve Marut adlı iki melek Babil’de insanlara sihri öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Yazdıkları büyü kitaplarının birinde cennetin kapısının Kudüs’te olduğu anlatılıyor, oraya nasıl girileceği söyleniyordu. Hz. Süleyman kitapları sandığa koyup kilitledi, binlerce yıl sonra kitaplar Yahudilerin eline geçti. Büyüyü öğrendiler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!

    Cennet kapısı mevzusunu öğrenince Tanrı’yı aldatmayı düşünüp şeytanla anlaştılar. Burada Tanrı’nın oyunu devreye girdi. şeytan’ın isminin manası komplo kuran olabilir ama bu sefer ona oyun oynandı. Cennet’in kapısını Kudüs’te zannediyorlar. Eğer gerçekten orada olsaydı ve Yahudiler izinsizce cennete girselerdi, Tanrı’yla olan savaşını kazanan şeytan da yaşamışlara ve yaşayanlara sonsuz vahşeti bahşedebilirdi. Onlar kandırıldı demiştim, cennetin gerçek kapısı burada Nil’in kaynağındadır.”

    Bir gölün kenarındaki dağın ortalarında bir plato vardı. Kayalıkların arasından, Nil’in kaynaklarından şırıl şırıl akan su ince kollar halinde akıp gidiyor sonra tek geniş bir kolda birleşiyordu. Sayısız uygarlıkların oluşumuna sebep olan bu nehrin herhangi bir kolunun kaynağı olan bu nehrin demek ki Tanrı için ayrı bir önemi vardı.

    Küçük derelerin etrafından aktığı platodaki ağaçsız alana indiler. Geniş bir düzlüktü burası. Cebrail yerden çok az havalanıp topluluğa baktı. “Burası, Çdem’in dünyaya indirildiği yerdir,” diye belirtti. İsrafil, Cebrail’e hitap ederek, “İnsanlığın başlamasına sebep olduğu gibi yıkımına da sebep olacak bu yerde şimdi ne yapacağız?”

    “Bekleyeceğiz, sana emir gelene kadar.” diye yanıtladı Cebrail. Magnus kendisinin olacaklara nasıl bir etkisi olacağını anlamamıştı ama beklemek gerekti. Bu olayı kurgulayan Tanrı’nın kendilerine bir unvan verip sorumluluk yüklemesinin bir amacı olmalıydı.

    ***

    Güneş batı ufkunda gözüktüğünde, kuzeydoğudaki ormanda nöbet tutan melek feci bir haberle çıkageldi. şeytan yerlerini öğrenmişti, gruplar halinde geliyorlardı. Yanlarında uçarak gelen Yahudi büyücüler vardı. Melekler sarsıcı haberi metanetle karşılayıp hazırlandılar. Saldıran ilk saflar yaklaşamadan yok edilse de, iblislerin ve büyücülerin sayıları arttıkça Mesihlerin çevresine kurdukları çemberi daraltmak zorunda kaldılar. Saldırı, Mesihler tarafından panikle ve korkuyla karşılanmıştı. Hepsi durup, meleklerin verdiği savaşı hayranlıkla izliyorlardı.

    Cebrail açık mavi renkteki büyük kılıcıyla düşmanları biçerken, İsrafil Magnus’un daha önce gördüğü beyaz ince ışık kılıcını kullanıyordu. Mikail’in şimşekleri kullanarak yarattığı yıkım büyüktü. Melankolik baş melek Azrail ise elleriyle düşmanların ruhlarını çekip alıyor, şikâyetçi olduğu görevini şimdi büyük bir zevkle ve hırsla yerine getiriyordu.

    Melekler ne kadar iyi savunma yapsalar da açıklar kalıyor, bazen bir düşman Mesihlerin yanına kadar geliyordu. Mesihler iki adet şeytanı ve üç büyücüyü, etraflarında durmaksızın dönüp rengârenk alevlere boğarak yok ettiler. Gruptaki meleklerden bazıları düşmüş, düşmanın sayısı ise sonsuza ulaşmıştı.

    Magnus Kudüs’tekine benzer bir kalkanın çok işe yarayabileceğini düşündü. İsrafil’e seslenip bunu söylemek istiyordu ama devasa bir şeytan prensiyle dövüşen meleğin durumu rahatsız edilmesine imkân vermeyecek kadar kritikti. Başka bir prensi kükreyerek doğramış, yeni bir düşman arayan Cebrail’i gördü. Adını haykırarak onu çağırdı. Arthur şaşırdı ve ne yaptığını sordu, Magnus umursamadı. Cebrail’e Kudüs’teki kalkanın nasıl oluşturulduğunu sordu.

    “Onu yapmaya sadece Tanrı’nın gücü yeter. Bu güce aracılık eden ise yalnızca baş meleklerin birliği veya bir peygamber… Tabi ya! Tanrı seni kutsasın İsa hazretlerinin ruhunu taşıyan. Bir araya gelip O’ndan bunu isteyin. Bu gücü içinizde hissettiğinizde düşmanların önüne geçecek kalkanı şekillendirebilirsiniz. Siz bütün olarak bir Tanrı elçisisiniz ne de olsa, bu güce aracılık edebilirsiniz.”

    Magnus herkesin Cebrail’i dinlediğini biliyordu, açıklama yapmadı. El ele tutuşup Tanrı’dan kendilerini korumaları için güç istediler. Rengârenk ışık saçan bedenler halkası, göksel güçle dolup taştı. Mesihler titrediler, gücü yarım küre şeklinde bulundukları yere yaydılar. Oluşan kalkanın silik dış hatları güçlendi ve kendine özgü kutsal aurasıyla parlamaya başladı.

    Hayret içinde kalıp moral bulan meleklerin her biri onlarca düşmanın arasına atıldı ve düşmana büyük zayiat verdiler.

    ***

    Güneş batıdaki gölün üzerinden doğuyordu. Yavaş yükseliyordu ama tüm endamıyla çıkmasına az kalmıştı. Düşmanın sonsuz gözüken ordusu her yeri sarmıştı. Melekler kanatlarını çırpacak yer bulamıyorlar, karanlığın içinde birer birer kayboluyorlardı. En sonunda otuz üç Mesih, aydınlanmakta olan gökyüzünü göremez olduklarında İsrafil hariç tüm melekler şeytanın ordusunun içinde kaybolmuşlardı. İsrafil hüzünlü bir yüzle kalkanın içerisini girdi.

    “Ben kalmak istedim ama Cebrail reddetti. Buraya girmemi istedi.” İsrafil kendisini suçlu hissediyordu. Sonsuz gibi gözüken uzun bir süredir Tanrı’ya birlikte hizmet etmişlerdi. Kudüs’ün de düşmüş olabileceğini düşündü. Orada diğer iki baş meleği bırakmışlardı. Geriye tek İsrafil kalmıştı. Karanlık ordu tarafından güç kalkanının içinde kapana kısılmış halde… Emrin gelmesini bekliyordu, kıyameti koparmayı bekliyordu.

    Çfkeyle, azalmayan bir azimle kalkana saldırmakta olan düşman saflarının bir kısmı aniden dağıldı. Açılan kısımdan içeriye güneş ışığı doluşurken, şeytan’ın gelmesiyle karanlık duvar yeniden örülmüş oldu. Baş meleklerden büyük, saldıran ordunun tamamından karanlık, kötü ve ölümcül gözüküyordu.

    Elini kaldırdı, yokluktan beliren balta uçlu mızrağıyla güç kalkanına saldırdı. Muhtemelen kanla boyanmış kırmızı, tahta bir sapa ve duman tüten siyah çelikten ağza sahip silahın etkisiyle güç kalkanı çatırdadı, titredi ve bir anlığına yok oldu. Düşmanın her neferi, darbenin başarısı sonucu sevinç çığlıkları atıp kükredi. Kalkan tekrar yok olduğu takdirde içeriye girmek üzere gerildiler. şeytan da gerildi ve hızlı, keskin bir darbe daha indirdi. Kalkan titredi ve şeffaflaştı ama varlığını korudu, bir dahaki saldırıyla ise birçok düşmanın girebilmesine olanak vererek yok oldu. Kalkan tekrar belirdiğinde geçmekte olanlar ışıklar saçarak infilak ettiler. İçeriye girebilenler ise saldırıya hazır Mesihlerin alevleriyle yandılar. Ateşe karşı ateş…

    İsrafil çömelmiş vaziyette duruyor, dualar ve ayetler okuyordu. Dostlarının acısıyla ağladı. Değdiği yeri canlandıran iki parlak gözyaşı damlası düştü toprağa. Mesihler, canla başla mücadele eden cin-insanlar, onun etrafını sardılar. İsrafil’in emri beklediğini ve onu korumaları gerektiğini biliyorlardı. İsrafil’i canları pahasına korumaya hazırdılar. şeytanın indirdiği yeni bir darbe, küreyi yok etmese de saf güçten oluşan kalkanın bir kısmını yardı. şeytan orayı iyice genişletmeye çalışırken, Mesihler umutsuzluğa ve korkuya kapılıp İsrafil’e baktılar.

    “Yücâu bicehennem. Tükàdü biseb'îne elfi zimâmin. Yetmiş bin dizginle cehennem çekilerek getirilir mahşer halkının yanına.” İsrafil kendinden geçmişti. Eli kemerindeki boynuz şeklindeki savaş borusundaydı. Eli Sur’un üzerindeydi ama emir daha gelmemişti.

    şeytan genişlettiği yarığın içinden geçip İsrafil’in yakınlarına yere kondu. Hizmetkârları da içeri girerken Mesihler şeytan’la İsrafil’in arasına girdiler. şeytan hırıldadı. “Çekilin!” Tir tir titrese de kıpırdamadı hiçbir Mesih. şeytan farklı bir yöntem izledi. Otuz üçünün de aklına girip onlara cenneti sunduğunu söyledi. Kendisine katılmalarını telkin etti. Bazıları zombi gibi ona yaklaşmaya başladılar. Arthur da bunlardan biriydi. Magnus onu tokatladı, “Sen ne halt ediyorsun? Eğer birlik olup saldırırsak İsrafil başarabilir. Kendine gel!”

    şeytana direnen Mesihler etki altında kalanları geri çevirirken şeytan saldırmaya hazırlandı. İsrafil’in sesi etraftaki tüm varlıkların duyabileceği kadar kudretli, ama dostlarının acısından titrekti. Yıllar önce Hz. İsa’ya Cebrail’in aktardığı kıtayı haykırıyordu:

    “O günlerin sıkıntısından hemen sonra,
    Güneş kararacak,
    Ay ışığını vermez olacak,
    Yıldızlar gökten düşecek
    Ve göksel güçler sarsılacak.”

    Mesihler, sesin verdiği moralle bir araya gelip alevler saçarak şeytan’a saldırdılar. Dönen bir gökkuşağı misali uçuyor, derisini yakarak etrafa kor parçası ve duman saçılmasına sebep oluyorlardı. şeytan silahını yere atıp büyü heceleri okudu. Kara büyünün sözleri, baş meleğin kutsal sözlerine karıştı.

    şeytan’dan çıkıp etrafına, değdiği her şeyi cayır cayır yakan siyah lavlar fışkırdı. Yaralanıp dağılan Mesihler yere saçıldılar. Magnus taklalar atarak yuvarlandı. Kötü yanmıştı ama bayılmadan önce göz ucuyla İsrafil’e bakabildi. Melek mutlulukla kanat çırpıp gökte yükselirken Sur’u dudaklarına götürdü. Magnus da mutlulukla gülümsedi, başarmışlardı.

    ***

    İsrafil Sur’a üfledi. Kıyamet emrini taşıyan sedalar tüm dünyaya ve uzaya yayıldı. Yıkım zamanının geldiğini anlayan varlıklar, görevlerini yerine getirmeye başladılar. Dağlar parçalanıp yeryüzüne yağıyor, levhalar depremlerle çatlarken fışkıran lavlar yeryüzünü kaplıyordu. Okyanuslar serbest kalıp karaları işgale çıktılar. Simsiyah bulutlar semayı kaplayıp korkunç şimşeklerle dünyayı salladılar. Tiz soğuk bir ses, şimdiye kadar çalınmamış bir nota havada yankılanıp duyanların canlarını alıyordu. Kıyamet tüm şiddetiyle kopmuş, kopuyordu.

    İsrafil Sur’a üflemeye devam ederken Tanrı’nın kudretini tam manasıyla gördü. Neredeyse her şey yok olduğunda semavi düzleme geçti. Sur’a, mahşer meydanında tüm ruhları toplamak üzere ikinci kez üfleyecekti emir geldiğinde.

    Yerkabuğu derinliklere göçerken sıcak lavlar dünya yüzeyini kaplıyordu. Kesintisiz, her yere yağan yağmur atmosferi duman ve buhara boğuyordu. Sayısız bitki ve hayvanın çok çok uzun zaman boyunca yaşadığı, insanların binlerce yıl üzerinde gezindiği topraklardan eser yoktu artık. Tek görünen, Tanrı’nın katıksız kuvvetiydi.

    “Gök ve yer ortadan kalkacak, ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır.”
    (Matta 24:35)

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:40 pm Reply with quoteBack to top

    KARANLIK ÇAğIN SONU

    Dwaxer'in Hikayesi

    “Ancak asit yağmurları başladığında, bir terslik olduğunu anladılar.”
    - Tiq Otally -

    Savaş, her zaman vardı. Kuraklık zaman zaman oldu. Kıtlık ise -ve salgın- dedelerin hatırladığı bazı karanlık dönemlerde olmuştur.

    Elfler daima diğerlerini aşağı gördüler. Cüceler güvensiz ve aksiydi. İnsanların ise doğaya bile saygısı yoktu. Yani kaos gelmeden önce de dünya güllük gülistanlık değildi.

    Kutsal Toprak savaşları elli yıldan fazla sürmüştü. Her ırktan onbinlerce asker ve sivil hayatını kaybetti. Ortada doğru düzgün ordu ve orduyu besleyecek halk kalmadığında mecburen barış geldi. Herkes kendisini galip ilan etse de aslında herkes kaybetmişti. Ve uğruna savaştıkları kutsal topraklar ölenlerin kanlarıyla lanetlenmişti. O ölü topraklarda asla bitki yeşermeyecek.

    Savaş biteli henüz iki yıl olmuştu ki ancak bilge gözlerin farkedebileceği gariplikler başladı. Toprak çoraklaştı, ekin vermedi. Sular karardı ve acılaştı. Nehirler ya kuruyor, ya da yataklarından taşıp sele dönüşüyorlardı. Av hayvanı bulunamaz oldu. Doğanın renkleri solmuştu. Çiçekler açmıyor, arılar bal yapmıyordu. Havada daima kesif kokular vardı, rahat nefes almak bile mümkün olmuyordu.

    Herkes lanetlerden bahsediyordu. İnsanlar bütün bunların kötü büyü işi olduğuna inanmaya başlamıştı. Ama şüphelendikleri büyücüler de neticede Tanrı değildiler. İnsanlar evlerine kapandı; birbirlerinden bile tedirgin oluyorlar, korkuyorlardı. Korkmakta da haklıydılar; artık geceleri dışarı çıkanlar kaybolmaya başlamıştı. Dışarıdan gelen ulumalar, havlamalar, böğürmeler ve çeşit çeşit canavar sesleri uyumaya imkân vermiyordu.

    Çyle bir zaman geldi ki herkesin yüreğinde korku vardı ve mutlu hiçbir kişi kalmamıştı. İşte o gün geldiğinde Doğa Ana bütün felaketlerini aynı anda gönderdi. Volkanlar patlamaya, ormanlar yanmaya başladı. Aralıksız depremlerle yeryüzü sallanırken, topraklar yarılıyor, derin uçurumlar oluşturup çevresindekileri yutuyordu. Göktaşları da volkan patlamalarına eşlik ediyordu. Ardından korkunç fırtınalar başladı ve koyu yeşil bulutlardan yağan yağmur suyu değil, asitti. Çlüm yağıyordu göklerden. Bir yerlere sığınamayanlar korkunç acılar çektiler.

    Bütün gün boyunca süren felaketlerden sonra ortalık durulur gibi oldu. Ve sonra güneş karardı. Her yeri gölgeler kapladı. Devasa yarıkların içinden hortlayan ölüler, canlılara olan nefretlerini kusmak için çıktılar. Gerçek savaş şimdi başlıyordu işte: Yaşayanlar ile namevtler savaşı!

    Namevtler; ölüp çürüyenler ve lanetli bir tılsımın etkisiyle tekrar dirilenlerdi. Zombiler, iskeletler, yarısı çürümüş cesetler namevt ordusunun öncüleriydi. Beyinsiz kuklalar, görünmeyen bir el tarafından idare ediliyor gibi yürüyorlar, hastalıklı ayaklarıyla bastıkları toprakları zehirleyerek geliyorlardı. Korku nedir bilmiyorlardı ve canları yanmıyordu.

    Namevtler önlerine çıkan canlıları parçalayıp öldürdüler. Çlenler de daha sonra onlara katılıyor, böylece zaten çok kalabalık olan hortlaklar ordusu her geçen saat daha da genişliyordu. Onyıllar boyunca savaşlarda zamansız ölmüş yiğitler, -kimbilir hangi kara büyünün etkisiyle- işte şimdi mezarlarından fırlamışlar ve tüm canlı hayatına son vermek olan nefret dolu görevlerine başlamışlardı. Herkesin hesap vereceği kıyamet zamanı gelmişti.

    Ama son bir ümit ışığı Zaphir Kenti’nden parladı. İnsan Kral Bolkar Dementor sarayının kulesinden karanlık ve kararmakta olan ufukları seyrederken, yardımcıları ona şehri terk edip uzaklara kaçması için adeta yalvarıyorlardı. Gölgelerle kararmış güneşin paslı soluk ışıkları altında Kral, tunçtan bir heykel gibiydi. Dementor, kaçması için yalvaran yardımcılarını bir el işaretiyle susturdu. “Dünyanın sonu geldiyse eğer, ne faydası var kaçmanın, korkakça yaşanmış birkaç günden başka? Uğruna ölmeye değmeyecek bir hayatı, yaşamaya değmez! Hiçbir şey için yaşamaktansa, onurlu yaşamak için öleceğiz!” dedi Kral.

    Dementor’un gözlerindeki ifadeyi gören bütün adamları, hayatlarını onun için feda etmeye hazır hissetti kendini. Eli silah tutanlar çabucak toparlandı. şövalyeler atalarından kalan tılsımlı silah ve zırhlarını kuşandılar. Bu arada Kutsal Işık rahipleri de ordunun arasına karışmıştı; namevtlere karşı askerlere cesaret vermek, lanete karşı kutsalı manevi kalkan olarak kullanmak bu rahiplerin işiydi.

    Savaş başladı. Namevtler insanların karşısında böcek sürüsü gibi kalabalıktılar. Çlülerin duyguları olsaydı, herhalde onlara karşı duran insanların çılgınca cesaretlerine hayret ederlerdi. Ancak onların duyguları yoktu. Çarpışma çok şiddetli başladı ve şiddetli devam etti. Kral ve yanındaki şövalyelerin tılsımlı kılıç ve baltaları, tarlada buğday biçer gibi biçiyordu namevtleri. Beden parçaları havalarda uçuşuyordu. Ama yaratıklar gövdelerinden önemli parçalar eksik bile olsa saldırmaya devam ediyorlardı. Kutsal rahiplerin bulunduğu yerlerde oluşan ışık patlamaları, bazen namevtleri gerçek ölüye çevirip yere seriyor, bazen yanlarındaki askerlerin zihinlerine manevi bir koruma sağlıyor, bazen de yaralanan askerlere mucizevi bir şekilde şifa verip iyileştiriyorlardı.

    İnsanlar cesaret ve başarıyla savaşıyordu ancak yine de herkes kendilerinden yirmi kat fazla olan düşmanı yenemeyeceklerini biliyordu. Fakat birden beklenmeyen bir şey oldu: şavaş naraları eşliğinde sol kanattan cücelerin, sağ kanattan da elflerin ordusu katılmıştı savaşa! Farklı ırklar göz göze geldiklerinde artık dost olduklarını onaylayan selamlaşmalar yaşandı. Ve karanlığın ordusuna karşı tarihe geçecek bir destan yazdılar! Kazandılar!

    Namevt ordusu tamamen yok edilmek üzereyken hayalet ejderha Furk, tam da Kral Dementor’un önüne geldi. Bir bakışıyla sıcakkanlı herhangi bir canlının korkudan kanını dondurup, aklını kaçırtabilecek bu yaratığın niyeti Kral’ı öldürmekti. Hayalet Ejder’e sıradan silahlar işlemezdi ama Ejder bir canlıya dokunduğunda onun ruhuna dokunurdu. Pençeleri bir vuruşta insanın zihnini parçalar, sonsuza kadar felç ederdi.

    Ejder hamlesini yapmadan biraz önce, Kralın ardında duran Kutsal Işık Tarikatı’nın başrahibi Olaf Irondome en güçlü koruma büyüsünü yaptı. Fosfor mavisi bir ışık küresi Kral’ı sarmalamıştı. Ejder ileri atılıp hayalet pençesini savurduğunda, korkunç darbenin ruh parçalayıcı etkisi bu koruma duvarında patladı; manevi kalkan işe yaramış, Dementor bu saldırıdan zarar görmemişti. Kral bu yakınlaşmayı fırsat bilip kutsal kılıcı Ligata’yı Ejder’e savurdu, bu esnada kılıcın yapısına işlenmiş tılsımı harekete geçiren sözleri söylemişti. Bir hayalet bile kutsallığın gücüyle yok olabiliyor ve bir ejderha gerçek bir kralın kılıcıyla tek vuruşta hayatını kaybedebiliyordu.

    Sağ kalanlar etraflarını süzerken, güneşi kapatan kara bulutlar yavaş yavaş dağılmaya başladı. Bütün savaşçılar “Zafer! Zafer! Zafer!” diye bağırıyordu. Cüce dilinde, Elfçe ve Ortak Dilde sevinç naraları atıldı, şükür duaları edildi. Herkes artık yeni bir çağın başladığını düşünüyordu; namevt orduları yok edilmiş, dünya kurtulmuştu. Bundan sonra artık barış içinde yaşamalıydılar. Bu savaş hepsine ders olmuştu, çünkü savaşırken dövüştükleri namevtlerin -her ne kadar kolay tanınmaz halde olsalar da- bir zamanlar savaşlarda can vermiş kendi soydaşları olduklarını idrak etmişlerdi.

    Derken bir deprem oldu. Birkaç saniyelik sarsıntı sevinç gösterilerini durdurmuştu. Ve ardından gelen birkaç deprem daha, her şeyin henüz sona ermediğinin habercisi gibiydi sanki. Herkes suspus olmuştu. Deprem artık durmaksızın devam ediyor, savaş alanın birkaç yüz metre ötesinde toprak ikiye ayrılarak muazzam genişlikte bir yarık oluşturuyordu. Devasa yarık büyümeye devam ettikçe içinden kızıl kızıl ışımalar kendini belli etmeye başladı. Ateşin ışığıydı bu! Yer altından yükselen kocaman kaya parçaları, uğursuz adalar gibi, kaynayan lavın üzerinde yüzüyordu. Artık hava bunaltıcı derecede ısınmıştı.

    Ve sonunda, devasa ateş çukurundan yaratıklar çıkmaya başladı; iblisler, şeytanlar, sürüngenler, ateş yaratıkları ve üç başlı cehennem köpekleri adeta kum gibi fışkırıyordu. Hemen hepsinin de gövdeleri kızıl kızıl yalazlanıyordu. Ardından yarasa kanadı gibi deri-zarla kaplı kanatları olan, boynuzlu ve kuyruklu, insan formuna benzer iblisler gelmeye başladı. Çoğu havalanıp uçuyorlar, ardlarında alevden izler bırakıyorlardı. Bunların erkekleri çok çirkin ve göbekli, dişileri ise ölümcül güzellikteydi. Boyutları çeşit çeşitti. Küçük olanları da vardı, insan kadar olanı da ve kocaman olanları da vardı. Çukurun içinden birkaç dakika içinde dışarıdaki ordunun en az iki katı büyüklükte bir ateş ordusu çıkagelmişti.

    Alevler içindeki orduyu gören çoğu insan kaçmaya yeltendi ama krallarının bir heykel gibi dimdik durduğunu gördüklerinde mevzilerini korudular. şimdi iki ordu karşı karşıya duruyordu. İnsanların yüzünde ümitsizlik okunuyordu, ateş yaratıkları ise sivri dişlerini göstererek sırıtıyorlardı. Havada kesif bir kükürt kokusu hakimdi.

    En sonunda ateş çukurundan devasa büyüklükte korkunç bir kafa gözüktü. Kocaman boynuzları, fildişi boyutunda sivri dişleri, insan başından büyük kırmızı yılan gözleri olan kafa, yavaş yavaş yükseliyordu. Burun deliklerinden dumanlar tütüyordu. Yükseldikçe korkunç gövdesi de ortaya çıkmaya başladı. Kararmış gövde, bir kas abidesiydi adeta. Ellerindeki tırnakların her biri bir kılıç iriliğinde ve keskinliğindeydi. Bu yaratık iblislerin devi, Baş İblis, şeytan olmalıydı. Gemi yelkeni kadar kanatlarını şöyle bir silkelediğinde iğrenç koku herkesin burnunun direğini kırdı. Baş İblis hâlâ yükseliyordu; en yüksek ağaçlardan bile daha yüksekti. İnsan ırkından birçok kişi bu manzarayı görünce hüngür hüngür ağlamaya başladı. Baş İblis tamamen yükseldiğinde artık toynaklı ayakları da göründü. Aniden arkasından kuyruğunu öne doğru, -adeta avına atılan bir yılan misali- uzattı ve kuyruğunun ucundaki kocaman mızrak başını insan askerlerden birine sapladı. Herkes dehşete düşmüştü. Gövdesine kuyruğun ucu girmiş askerden kanlar fışkırıyor, hâlâ ölmemiş adam, korkunç çığlıklar atarak çırpınıyordu. Devasa İblis adamı çekti ve ağzına atarak hemencecik yedi.

    Bu sırada Kral Dementor’un yanındaki Başrahip Olaf yanaşarak “Majesteleri şimdi ne yapacağız?” diye sordu. Kral Dementor’un gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Çleceğiz,” dedi.

    Gökyüzü değişik bir kızıla döndü. Ufukta yanarak düşen göktaşları görünmeye başladı. Bunlar birazdan başlayacak meteor sağanağının habercisiydiler. Yirmi adam boyundaki dev İblis, pis pis sırıttı ve gök gürültüsünü andıran sesiyle “baş belası insanlar; bir türlü cehenneme gitmek bilmediniz, ben de mecburen cehennemi size getirdim,” dedi.

    SON

    “Her son, yeni bir başlangıçtır!”
    - T. Otally -

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:42 pm Reply with quoteBack to top

    KIYAMETİN DÇRDÇNCÇ BOYUTU

    Dwaxer'in Hikayesi

    “Kıyamet alametleri bunlar!”

    Yetmişlik teyze bu sözleri sarfederken boncuk gözlerini devirerek bankta yanında oturan diğer teyzeye biraz ötedeki adamı işaret etti. Adam ayakta durmuş huşu içinde İstanbul Boğazı’nı seyrediyordu. İnce uzundu; üzerinde siyah tişört ve kot pantolon vardı. Teyzeler bilmese de adam Hristiyan âleminde sıkça tasvir edilen Hazreti İsa figürünün çok benzeriydi. Uzun saçları, ince sakalı, o yüz, o mahzun ve ermiş bakışlarla tıpkı İsa’ydı. Ama fazlası da vardı; kollarında ve yüzünde egzotik sembol dövmeleri doluydu. Çzellikle yanak ve şakaklarındaki işaretler, ayrıca alnının tam ortasındaki güneş dövmesi, yetmişlik teyzeleri yadırgamanın doruğuna ulaştıran ayrıntılardı.

    “Tövbe, tövbe! Başımıza taş yağacak, azmış bunlar, azmış!” diye cevap verdi diğer yetmişlik teyze.

    Bu sırada parkta dolaşan üç delikanlı, dövmeli adamın önünde durdu ve “tipe bak, satanist bu kesin!” şeklinde laflar atıp gülmeye başladılar. Ama İsa tipli adam bunların hiçbirisini duymuyor gibi bir yüz ifadesi takınmıştı. Gençlerden biri biraz daha yanaşıp “lan satanist! Kafan iyi mi senin?” dedi ve yaptığı esprinin gururuyla arkadaşalarına döndüğünde hep birlikte güldüler.

    Bir anda, hemen yanlarında başka bir adam belirdi. Çyle ansızın gelmişti ki, kimse onun yaklaştığını görememişti bile. Sanki oraya ışınlanmış gibiydi. Bu da İsa tipli adam gibi uzundu ama aynı zamanda genişti de. Siyah deri pantolon giymişti ve üzerindeki kıpkırmızı tişört, muazzam kasları tarafından yırtılmadığına göre oldukça esnek olmalıydı. O kasları gören biri rahatlıkla adamı Dünya vücut geliştirme şampiyonu zannederdi. İki, hatta üç kişi iriliğindeydi. Sanki hayatını solaryumda geçirmiş gibi yanık bronz tenliydi. Ağaç kütüğü gibi kalın boynunun üzerinde saçsız kocaman bir kelle taşıyordu. Ve bu adamın da tıpkı diğeri gibi -yüzü dahil- vücudunun açıkta kalan kısımlarında bir sürü sembollerden oluşan dövmeleri vardı.

    Adam fırıncı küreği gibi eliyle İsa’ya yanaşan gencin suratını bir basket topu tutar gibi kavradı. Kocaman el, delikanlının suratına bir ahtapot gibi yapışmıştı. Ne olduğunu anlamayan genç panik halinde kurtulmaya çalışıyordu. Gencin iki arkadaşı adama bağırıp çağırmaya, küfür etmeye başladılar. Parktaki herkes olaya dikkat kesilmişti.

    İsa hâlâ denize bakıyordu ama artık bozuk bir yüz ifadesi vardı. Bakışlarını manzaradan ayırmadan “gulyabanisin sen, neden beni takip ediyorsun?” dedi.

    Gulyabani gülerken ve konuşurken, ses tellerinden gelen enerji bir kaplanınkiyle eşdeğer titreşimler yaratıyordu. “Gulyabani mi? Ben İblis diyeceksin sanmıştım! Asıl sen kendine bak; popüler sembolizmin ilahı gibisin!.. Acınası arkadaşım; kurtarmaya geldiklerin, sana saldırmaya başlamış!” dedi.

    “Senden başka saldırgan yok İblis! Bırak çocuğu da evine dön!”

    “Çyle mi dersin!”

    Bu sırada çocuklardan biri sustalısını çekip İblis’e doğru salladı. “Bırak ulan, bırak!” diye bağırıyordu. Gerçekten de arkadaşı suratını kapatmış el yüzünden belli ki nefes almakta zorlanıyor, panik halinde çırpınıyordu. Ancak var gücüyle kurtulmaya çabalasa da başarılı olamıyordu. Bıçak tehdidine karşı İblis’in tepkisi gülmek oldu. Derken sustalı bıçak iri yapılı adamın çocuğu tutan kaslı koluna girip çıktı. İblis “ne yani beni mi öldüreceksin?” diyor hâlâ gülüyordu. Bu sefer sol eliyle de bıçaklı genci omuzundan yakaladı. Ççüncü genç ise adamın arkasından tekmeyle saldırmıştı. Omuzunu kaptırmış olan çocuk bıçağı ard arda İblis’in tişörtünün altından bile belli olan baklava şekilli karın kaslarına saplamaya başladı. Saplıyor, saplıyor, saplıyordu. Ama kan gözükmedi.

    İblis tekrar İsa’ya döndü: “İşte bak, kurtarmak istediklerinin halini gör!” dedi. Parkta birkaç bayan çığlık atarak kaçışmış, insanlar gruptan uzaklaşmıştı. İsa morali bozuk şekilde sahil boyunca hızlı hızlı yürümeye başladı. Bu arada biraz ötedeki bankta oturan iki yetmişlik teyze titreye titreye kalkıp olay yerinden uzaklaşma telaşı içindeydiler. Hâlâ yumruk, tekme ve bıçak darbeleri almakta olan İblis bu sefer yaşlı kadınlara dönerek “başınıza taş yağacak teyzeee!” diye bağırdı ve kahkahalarla güldü.

    ***

    Atilla Karaduman’ın içinde bulunduğu asansör, yerin onmetrelerce altına doğru harekete geçtiğinde, genç bilim adamı klostrofobik bir endişeye kapılmaktan kendini alamadı. Oldum olası yeraltına sıkıştırılmış tesislerden hoşlanmazdı. Ama gelmiş geçmiş en önemli bilimsel deneyde çalışacak grubun arasına seçilmiş olmanın gururu bütün zorlukları unutturabilirdi. Bunu düşününce gülümsedi. Avrupa’nın göbeğinde yerin onmetrelerce altındaki bu -üstün teknoloji ürünü- devasa tesiste, atom-altı parçacıkları, hızlandırılmış anti-madde protonlarını birbirleriyle çarpıştırıp, evrenin oluşumuna dair çok önemli deneysel bilgiler elde edeceklerdi. Ve bu muazzam olaya şahit olacak bir avuç insandan biri olacaktı Atilla.

    Asansörün kapısı açıldığında ünlü Alman bilim adamı Uwe Eisenmeister ile karşılaştı. Alman Profesör, Atilla’yı görünce gülümsedi. “Ah genç meslekdaşım günaydın! Büyük patlamaya hazır mısın, hazır mısın kara delik oluşturmaya?” dedi.

    ***

    Taylan Demir üniversitenin kantininde yanında arkadaşı Cem ile otururken, dersleri sadece dinleyerek sınıfı geçtiği lise yıllarına özlem duydu. Çniversiteyi geçen sene kazanmış, bilgisayar programcılığı bölümünde okuyordu. Ertesi günkü sınav için kitap karıştırıyorlardı. Kantin her zamanki gibi kalabalıktı. Etraftaki gençlerin muhabbet uğultusu yüzünden ortam pek de ders çalışmaya elverişli değildi. Zaten Taylan’ın aklı başka yerdeydi. İçinden bir his dünyada ders çalışmaktan daha önemli şeyler olduğunu söylüyordu. Nitekim kapıdan içeri Çiğdem girdi.

    Çiğdem, Taylan ve Cem’in sınıf arkadaşıydı. Çocukları görünce beyaz dişlerini göstererek gülümsedi ve masaya doğru yürümeye başladı. Taylan’ın iç organlarından yayılan heyecan titreşimleri yüz kaslarının seyirmesine sebep olmuştu. Yine de zorlukla sırıttı ve “günaydın Çiğdem, naber?” diyebildi. Geçen hafta baş başa sinemaya gitmişler, koskoca cumartesi gününü birlikte geçirmişlerdi. Yine de arkadaşlığın ötesine geçip geçmedikleri henüz belli değildi. Taylan kızın da kendisinden hoşlandığını biliyor ama nedense biraz fazla yakınlaşmaya kalksa korkuyla karışık bir heyecan duyuyordu. Ya terslerse!.. Terslemezdi gerçi ama, ya terslerse!.. Çstelik aynı sınıfta okuyorlardı.

    Çiğdem oturduktan sonra biraz sohbet ettiler ve genç kız Cem’e “çay alsana bize!” diye rica etti. Cem uzun çay kuyruğuna giderken Taylan ve Çiğdem başbaşa kalmıştı. “Nasıl, hazırlandın mı sınava?” diye sordu genç kız.

    “Ben... Yok yaa, aklımı toparlayamıyorum bir türlü.”

    “A-aa neden?”

    “Bilmiyorum... Yani biliyorum da... Neyse boşver, yarına kadar vaktimiz var nasıl olsa, gerekirse sabahlarım.”

    Çiğdemin gözleri parladı. Elini, çocuğun masadaki kolunun üzerine koyarak “ne düşünüyorsun ? Söyle, içine atma lütfen!” dedi.

    Taylan kızla gözgöze geldi. Dünya umurunda değildi artık. “Çiğdem ben...”

    “Evet Taylan?”

    “Ben sana... yani seni...” Birden dünyanın bütün sesleri susmuş gibi tedirgin edici bir sessizlik oldu. Ortamın gürültüsüne alışkın kulaklar için bu oldukça dikkat çekiciydi. Taylan kafasını kaldırdığında masanın başında dikilen uzun boylu, siyah tişörtlü, metalci İsa tipli bir adamla karşılaştı. Çevredekiler de bu adama bakıyordu, o yüzden kantindeki bütün muhabbetler kesilmiş, bir anlık bir sessizlik olmuştu. Tabii bir saniye sonra herkes İsa tipli adamı konuşmaya başladı, çünkü adamın açıkta kalan her yerinde egzotik dövmeler vardı. Yüzüne bile yaptırdığına göre dövme manyağı olmalıydı ve giysilerinin altında da bu dövmelerden olduğunu tahmin etmek zor değildi. Çte yandan kantindeki neredeyse bütün kızlar, dünyayı umursamayan bu boylu boslu deli adamı çekici bulmuş, zihinlerinde -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- böyle bir adamla birlikte olsalar toplum içindeki durumlarının nasıl olacağını hesaplıyorlardı.

    Dövmeli İsa, Taylan’ın önündeki kitapları işaret ederek “artık bunlara çalışmana gerek yok, Dünya’nın sonu geldi,” dedi.

    ***

    Taksim’in arka sokaklarında Ferit Çalık, -namıdiğer Bitirim Ferit- zor anlar yaşıyordu. Karşısındaki üç tinerciden ikisi bıçak, biri de falçata çekmişti. Sarı gözleri zombi gibi bakıyordu; belli ki “çekmişlerdi.” Soygun amaçlı bir saldırı değildi bu; muhakkak bir düşmanı Bitirim Ferit’i bitirmek için bu bağımlıları parayla tutmuştu. Bu alemde sivrilmeye gör, olacağı budur işte.

    Ferit teke tek olsa rahatça dağıtırdı rakibini, hatta iki kişiyi bile halledebilirdi ama üç kişi, üstelik uyuşturucudan hissizleşmiş serserilerin ellerinden hiç kesik almadan kurtulması mucizelere bağlıydı.

    Birden devasa bir gölge, gölgelerin arasından çıktı. Goril iriliğindeki adam tinercilerden ikisini kafalarından tutup birbirine tokuşturdu. İç parçalayan kemik çatırtıları eşliğinde fışkıran beyin lapaları arnavut kaldırımına saçıldı. Adam tavaya yumurta kırar gibi kırmıştı kafaları. Ferit gün gelip de düşmanına acıyacağını rüyasında görse inanmazdı doğrusu. Bu arada diğer genç küfürü basarak bıçağını iri adamın kalbine sapladı. Adam ise hırıltılı bir kahkaha attı. O gülüş... Yırtıcı bir hayvanın kükremesi gibi insanın içini titretiyordu. Adam tenis raketi gibi kocaman elinin tersiyle bağımlı genci ötedeki eski binanın duvarına yapıştırdı. Sonra gülerek yavaş yavaş Bitirim Ferit’e doğru yaklaşmaya başladı. Yüzü dahil her yerindeki muhteşem dövmeler adamı daha da ürkünç gösteriyordu. “Ferit, Ferit farkındasın değil mi; kıçını ben kurtardım, yoksa postu deldirecektin!” dedi.

    Ferit dehşete düşmüştü. Genç adam kolay kolay tırsacak birisi değildi ama karşısındaki izbandutun sıradan bir insan olmadığını çoktan anlamıştı. Adamın göğsüne saplı bıçağa takılmıştı Ferit’in aklı; gerçi kan gözükmüyordu ama bu iyi haber mi yoksa kötü haber mi ondan da emin değildi. Tanımadığı bu adam cehennem zebanisi gibiydi. “Zebella gibi!” diye düşündü Ferit. Neden sonra adamın kendisine adıyla hitap ettiğini idrak etti. “Sen de kimsin?” diye sordu.

    Adam göğsüne saplı bıçağı çekip çıkardı ve fırlatıp attı. Bu hareketi eğer Ferit’i etkilemek için yaptıysa, başarmıştı. “Bana ‘Kâhin’ diyebilirsin Ferit. Ben geleceği gören kişiyim. Ve yakında kıyametin kopacağını görüyorum,” dedi.

    ***

    Atilla Karaduman genç yaşta dünyanın önde gelen fizikçileri arasına girmenin haklı gururuyla öğlen yemeğini yemek üzere tesisin bahçesine çıktı. Elinde sandviçi ve içeceği vardı. Yer altında çalıştıktan sonra öğle yemeği aralarında temiz havaya çıkmak iyi geliyordu. Güzel bahçedeki çimenlikte banklardan birine oturdu. Yemeğini yerken ötede Profesör Eisenmeister’i görmüştü. Yaşlı fizikçi, genç bir hintliyle tartışıyor gibiydi. Hintli olan heyecanlı heyecanlı “Profesör büyük bir hata yapıyorsunuz! Bu boyutlarda bir deneyin ortaya çıkaracağı graviton miktarı kütle-çekimsel dalgalanmayı aşırı fazda tetikleyecektir!” gibi şeyler söylüyordu. Adamın özetle demek istediği; deney sırasında oluşacak kara-deliğin etrafındaki maddeleri içine çekecek kadar güçleneceği ve bunun geri dönülmez bir reaksiyonu başlatacağıydı.

    Aslında bu Atilla’nın da aklını kurcalayan bir teoriydi. Ancak bu olasılık bilim çevrelerinde “dikkate alınmayacak kadar küçük bir ihtimal” olarak değerlendiriliyordu. Yine de benzer küçük çaplı deneylerde bile kısacık ömürlü minik kara deliklerin oluştuğu bilinen bir gerçekti. Çok kaba tabirle; var olan enerjinin yok olması gibi, doğa kanunlarına aykırı bir olay gerçekleşiyordu ve kaybolan madde ya da enerjinin “Paralel Evren” denilen varlığı henüz ispatlanmamış uzay boyutlarına kaçtığı düşünülüyordu. Ancak, -teorik olarak- Kara Delik bir kez güçlenir ve büyümesine devam ederse; artık ışığı bile çekebilecek kadar güçlü kütle-çekim kuvvetine ulaşana kadar çevresindeki her şeyi emerdi; tesisi, toprağı, Dünya’yı, Ay’ı, Mars’ı, gezegenleri, Güneş’i ve diğer güneşleri...

    Profesör Eisenmeister hintli meslekdaşını başından savarak Atilla’nın yanına geldi. Banka oturdu. “Ah şu kıyamet senaryoları! İnsanlar burada ne yaptığımızı anlamıyor; evrenin sırlarını çözdüğümüz için bize teşekkür edecekleri yerde...”

    ***

    Metalci İsa tipli adam Taylan’a “Taylan seninle konuşmamız gerek, yalnız kalacağımız bir yere gidelim,” dedi. Genç Taylan bu delinin kendi ismini bilmesine çok şaşırmıştı. Bu arada Cem de masaya gelmiş, Çiğdem’le ikisi arkadaşlarına açıklama bekler gibi bakıyorlardı. Taylan “tanımıyorum arkadaşı,” der gibi dudak büktü ve yabancıya dönerek “arkadaşım müsaade eder misin, ders çalışıyoruz,” dedi.

    İsa gülümsedi. “Israr etmek zorundayım Taylan... Yoksa Moon-Star mı demeliyim sana?” dedi. Taylan birden kıpkırmızı oldu. Moon-Star, Taylan’ın internet âlemindeki takma ismiydi. Ancak bu takma ismini sohbet odalarında değil, şifresini kırıp kullanılmaz hale getirdiği sitelere imza olsun diye kullanıyordu. Taylan birkaç seneden beri çok usta bir “Hacker”di! Bilgisayar kullanmak, programlarla, kodlarla oynamak onun için adeta doğuştan bir yetenek, ve çocuk oyuncağıydı. Ancak Taylan benzerlerinin aksine bu konuda oldukça ağzı sıkı bir gençti; gizli kimliğiyle ilgili kimseye ama hiç kimseye bir şey anlatmamıştı. O yüzden şimdi bu yabancı foyasını meydana çıkardığında allak bullak olmuştu. Doğrusu birilerinin izini bulacağını hiç düşünmemişti.

    Cem yabancıya biraz diklenmek istedi ama Taylan hemen araya girdi. “Arkadaşlar ben bu beyle gideceğim, siz devam edin sonra dönerim ben,” dedi ve diğerlerinin bir şey söylemesine fırsat bırakmadan İsa’yı ortamdan uzaklaştırdı. Çiğdem şaşkın bir şekilde erkek arkadaşının arkasından bakakalmıştı. Taylan’ın bu gizemli davranışları delikanlıyı ne kadar da çekici kılıyordu.

    Taylan ilk fırsatta “kimsiniz?” dedi “ve beni nereden tanıyorsunuz?”

    “Bana ‘Olasılıkçı’ diyebilirsin Taylan; hatta kısaca ‘Olas’ de! Aslında seni tanımıyorum; sadece olasılıkları hesapladım ve Dünya’nın başına gelecek korkunç felaketi önleyebilme ihtimali en yüksek olan kişi sen çıktın.”

    “Demek olasılıkları hesapladın?..”

    “Beni deli sanıyorsun değil mi?”

    “Hayır... Yani evet, ondan eminim de acaba tehlikeli misindir diye düşünüyorum. Moon-Star’ı nasıl öğrendin?”

    “Çok basit! Baktım ve gördüm. Benim geldiğim yerden bakınca, senin yaşadığın dünya, kâğıt üzerindeki desenler kadar basit görünür. Paralel Evren diye bir şey duydun herhalde?”

    “Yani bir tür uzaylı olduğunu mu söylüyorsun? Buraya uçan daire ile mi geldin?”

    “Uçan daireye ihtiyacım yok Taylan. Zaten bizim ırkımız sizinki gibi teknolojik cihazlar kullanmaz. Aslında biz ve siz uzak değiliz; sadece farklı frekanslarda yaşıyoruz. şöyle düşün: Yerdeki bir bakteri için hayat iki boyutludur, senin ayak parmağını bile göremez, görse bile doğru tanımlayamaz. İşte seninle benim aramda da benzer bir fark var; sen üçüncü boyutta yaşıyorsun ben ise dördüncü boyutta. şu anda karşında gördüğünü sandığın kişi de aslında benim ayak parmağımın ucu... Tabii ayak parmağını esprili bir benzetme olsun diye söyledim, yoksa bizim senin anlayacağın türde bir şeklimiz de yok.”

    Taylan gülümsedi. “şimdi anladım! Arkadaşlarla birlikte bana tezgâh kurdunuz değil mi? Aklınızca eşek şakası yapacaksınız?” Etrafına bakındı, her an Cem’in köşeden çıkıp “nasıl da kandırdık,” filan diyeceğini bekliyordu.

    Olas elini uzatarak avuç içindeki sembolü Taylan’ın alnına yasladı. Birden Taylan kendini hayatında gördüğü göreceği en gerçekçi rüyanın içinde buldu. İnteraktif bir rüyaydı bu ve Olas da yanındaydı. Uçuyorlar, yerçekiminden bağımsız istedikleri gibi davranabiliyorlardı. Taylan ilk şaşkınlığı attıktan sonra Olas ona, Dünya’ya neler olacağını gösterdi.

    Çnce Avrupa’da deney yapılan bir tesiste oluşacak felaketi gösterdi. ‘Olasılıkçılar’ denilen ırk, bütün ihtimalleri hesaplamış, Dünya’da yapılacak bu deneyin kontrolden çıkarak, bütün güneş sistemini yutacak, durdurulamaz bir kara delik (süpernova) oluşturacağını bulmuşlardı. Normalde umurlarında olmazdı ancak oluşacak kara delik, emdiği her şeyi Olasılıkçıların yaşadığı paralel evrene püskürtecekti. Bu da hiç hoşlarına gitmemişti. Bunun üzerine Olasılıkçılar gezegen büyüklüğünde dev meteorların yönünü değiştirip Dünya’ya doğru hızlandırdılar. Deneyden bir gün önce meteorlar Dünya’nın uydusu Ay’a çarpacaktı. Göktaşları devasa olduklarından ve korkunç bir hızla geldiklerinden dolayı, çarptıkları Ay’ı büyük parçalar halinde direk Dünya’nın üzerine iteceklerdi. Dünya yok olacak ve Olasılıkçılar için bir tehlike kalmayacaktı.

    “Ama bu barbarlık!” diye itiraz etti Taylan. “Madem o kadar kudretlisiniz, bir şekilde deneyi yapmamıza engel olursunuz, bütün dünyayı içindeki canlılarla yok etmenize gerek yok ki!”

    “Haklısın Taylan... Bunu sana nasıl izah edebilirim bilmiyorum. Irkım arasından sizin kaderiniz için üzülen bir tek ben varım desem abartmış olmam. Bizimkiler, siz Dünyalıları pek umursamaz. Sizler bizim gözümüzde, -senin anlaman için bir benzetme yapayım- ancak sinekler kadar değerlisiniz.” Olas elini delikanlının alnından çekti. Taylan başında zonklama şeklinde hafif bir ağrıyla gerçek dünyaya döndü. Dakikalarca değişik diyarlarda, uçuk ama canlı bir rüyanın içinde oldukları halde, bu olayın gerçekte bir saniye sürdüğünü şaşırarak idrak etti. Afallamıştı. Olas konuşmasına devam ediyordu: “Biz geleceği görürüz Taylan. Bunu ihtimalleri hesaplayarak yaparız. Sizin bilgisayarlarınızın trilyon günde yapacağı hesapları, biz anında ve tıpkı senin nefes alman gibi doğal bir şekilde yaparız. Dünya’nın sonu geldi Taylan; öyle ya da böyle Dünya yok olacak. Eğer sen yapılacak deneydeki yanlışlığı giderebilirsen, belki -o da belki- ben de ırkımı Dünya’yı yok etme karanını bir süre daha ertelemeye ikna edebilirim.”

    “Bir süre ertelemek mi?” Olas’ın hüzünlü bakışları nedense Taylan’ı pek etkilemiyordu. Gördüklerinin ve duyduklarının şokunu yaşıyor, içindeki korku, öfke duyguları gittikçe kabarıyordu. “Peki sen niye engel olmuyorsun? Bana gösterdiğin gibi yetkililere de gerçeği gösterebilirsin! Seni dinlerler.”

    “Hayır Taylan, bütün olasılıkları hesapladım; beni dinlemeyecekler, en iyi ihtimalle beni incelemek için bir hastaneye kapatmaya kalkacaklar. Bu işi ancak sen bitirebilirsin.”

    “Deneyin yapılacağı tesisi bozamaz mısın peki?”

    “Taylan bizim ırkımızın da bazı kanunları var; benim o tesise yaklaşmam yasaktır. Aksi halde kendi dünyamda başım çok kötü belaya girer.”

    “Koskoca Dünya’yı kurtarmak için, kanunları çiğneyemez misin?”

    “Taylan... Sen olsan, sinek ırkının kurtuluşu için kendini ateşe atar mıydın?”

    ***

    Ferit zebella arkadaşını her zaman gittiği kahveye götürmüştü. Ara sokakların arasına gizlenmiş bu kahvehane küçük bitirimlerin toplanma yeriydi. Burada hırgür çıkarmak racona tersti; tarafsız topraklardaydılar. Böylece Ferit hain saldırıdan kurtulduğunu ahaliye gösteriyor, üstelik insanüstü korumasını da sergiliyor, resmen gösteriş yapıyordu.

    Kâhin her zamanki gibi gülüyordu. “Koçum bize iki çay!” dediğinde, sesi binlerce vatlık hoparlörlerden gelmiş gibi kahvenin camlarını titretti. Ferit sinsi sinsi sırıttı; herkesin gözü korkmuştu. Kâhin, arkadaşına döndü “Ferit sanırım aramızda bir iletişim problemi var; ‘Dünya’nın sonu geldi!’ cümlesinin neresini anlamadın?” dedi.

    Ferit kaşlarını çattı. “Dünya’nın sonu derken?”

    Kâhin bir “Of!” çekti. Garson çayları bırakıp uzaklaşırken uzanıp Ferit’in omuzunu tuttu. Bitirim Ferit birden kendini başka bir âlemde buldu. Çstündeki şoku atması ve yerçekiminden bağımsız hareket edebilmenin zevkini çıkarabilmesi on dakikasını almıştı. Sonra yanındaki Kâhin onu yükseğe çıkardı ve Avrupa’nın üzerine başlayan kara deliğin bütün Dünya’yı emerek nasıl parçaladığını izlettirdi. Yeryüzü hallaç pamuğu gibi kabarıyor, karalar, denizler kese kâğıdı gibi buruşuyordu. Ortada ise görünmeyecek kadar minik bir nokta etrafında dehşetli bir girdap dönüyor, denizleri, havayı, karayı, her şeyi içine çekiyordu. Ferit bu sırada kulaklarında insan çığlıkları duyuyordu. Sonra sevdiği bazı insanların elektrik süpürgesine kapılmış karıncalar gibi felakete doğru uçtuklarını gördü; etlerinin kemiklerinden ayrılmasını seyretmek zorunda kaldı; özellikle annesi ve halasının son anlarını görmek yüreğine çok dokunmuştu. Sonra müthiş bir baş ağrısıyla kendini tekrar kahvede buldu. Garsonun çayları bırakmış ve uzaklaşırkenki görüntüsü kaldığı yerden devam ediyordu; sanki en az yarım saattir hayaller âleminde dolaşmaları aslında bir göz açıp kapama anı kadar sürmüştü.

    “Bütün bunlar olacak mı gerçekten?” diye yorgun bir şekilde sordu Ferit.

    “Sadece birkaç gün kaldı. Ferit bu felaketi önleyebilecek tek kişi sensin!”

    “Ben mi? Ama nasıl, neden?”

    “Çünkü sende gereken fedakârlık, gözü karalık, cesaret, bilek gücü ve akıl var. Çzetle taşaklı adamsın!”

    Ferit sırıttı. Doğru söze ne denirdi ki? “Estağfurullah abi, sen varken bize düşmez,” dedi mütevazı bir şekilde.

    “İsviçre-Fransa sınırının altında gizli bir tesis var Ferit. Adamlar orada abuk subuk deneyler yapıyor. Bilim adamlarından biri bilgisayara yanlış kodlar girecek ve bu yanlışlık, -senin de gördüğün şekilde- bütün herkesin hayatına mal olacak. O kişinin durdurulması gerekiyor Ferit. Yapabilsem kendim yapardım ama o tesise girmem, bazı -senin aklının ermeyeceği- metodlarla engellendi. Anlayacağın bu şerefli işi yapmak sana düşüyor.”

    “Seni engelleyenler kim peki?” dedi Ferit. Kâhin’e engel olabilecek bir gücü tasavvur edemiyordu.

    “İnsanları sevmeyen bazı uzaylılar Ferit; ne katakullilerin döndüğünden haberiniz yok! Yazık!.. şimdi beni dinle; o bahsettiğim yanlışlığı yapacak bilim adamı Türk, adı da Atilla Karaduman. Türk olması senin için bir şey fark eder mi; unutma bütün insanların hayatı söz konusu!”

    Ferit yutkundu. şaka maka insanlığın kurtarıcısı rolüne soyunuyordu; heyecandan kalbi titredi. “Hiç farketmez, babamın oğlu olsa bitiririm!” dedi.

    “Güzeel, sana güvenebileceğimi biliyordum zaten.”

    ***

    “Adı Atilla Karaduman, Türk bilim adamı,” dedi Olas. “Çok iyi bir fizikçi ama bilgisayara verileri girerken yapacağı bir hata, deneyin kontrolden çıkmasına sebep olacak. Ufak bir dalgınlığın bu kadar büyük sonuçlara yol açtığı, evren tarihinde görülmemiştir!”

    “Benim de tesisin bilgisayarına sızıp hatayı düzeltmemi istiyorsun öyle mi?” dedi Taylan. Bu iş pek de zor olmayacak gibi bir izlenime kapıldı bir an.

    “Evet Taylan aynen öyle, ama deneyi kontrol eden ana bilgisayara internetten ulaşman imkânsız; anlayacağın o tesise gizlice girmen gerekiyor.”

    Taylan yutkundu. Bu işin pek de kolay olamayacağına dair içinde kötü bir his vardı şimdi. “Ben... Bilemiyorum... Ben casus değilim ki, öyle bir tesise girmek filan...”

    Olas Taylan’ın gözlerinin içine baktı. “O zaman sevdiklerinle vedalaş, sadece iki gününüz kaldı,” dedi.

    Taylan’ın ilk aklına gelen Çiğdem oldu. Genç kızın gülümsemesi... İçi titredi. Kalbinde karıncalanma gibi bir his vardı. Korkuyordu. Daha çok Çiğdem’in zarar görmesinden korkuyordu, onu bir daha görememekten... “Tamam yapacağım,” dedi.

    ***

    Kâhin ve Ferit çok zengin bir mafya babasına gittiler. Kâhin’in mafya babasını ikna etmesi kısa sürdü; adam Ferit için bütün imkânlarını seferber etti. Hemen sahte pasaportlar ve vizeler ayarlandı, gümrüklerde adamlar bulundu. Ferit’in İsviçre’ye seyahati sorunsuz gerçekleşti. Onu havaalanında karşıladılar. Tekinsiz bazı Türkler ve yasa dışı örgüt mensubu bazı yabancılar onu gireceği tesis yakınlarındaki kasabaya götürüyorlardı. Sahte kimlikler, silah, haritalar, krokiler vesaire her şey hazırdı. Tesise girebilmek için orada çalışan birinin yerine geçmesi gerekiyordu ve o kişinin kaçırılması işini yerel mafya üstlenmişti. Bu operasyonlar için çok güçlü bağlantılar araya sokulmuş ve milyon eurolar harcanmıştı.

    ***

    Olas ve Taylan da sponsor bulmak amacıyla çok zengin bir iş adamına gittiler. Olas’ın adamı ikna etmek için hayal dünyasına götürmesi yeterli oldu. İş adamı bütün imkânlarını Taylan’ın önüne serdi; hemen politik bağlantılarını kullanarak pasaport ve vize işlemlerini hallettirdi ve Taylan’ı İsviçre’ye özel bir jetle gönderdi. Bir takım adamlar onu karşıladılar ve sınırdaki tesise götürdüler. Kurdukları geçici karargahta Taylan’ın bütün ihtiyaç duyacağı teknolojik malzemeler hazırdı. Tesisin bilgileri cep bilgisayarına yüklendi, çalıntı şifrelerle manyetik geçiş kartları oluşturuldu. Her şey hazırdı.

    ***

    Atilla Karaduman o sabah muhteşem deney için son hazırlıkları yapan kilit adamlardan biriydi. Reaksiyonun aşamalarını kontrol edecek bilgisayara izlemesi gereken komutları giriyordu. Yakında büyük deney gerçekleşeceği için oldukça heyecanlıydı. Bu arada öğlen tatiline de bir şey kalmamıştı ama herhalde bilgisayarın programını halledip, son ayarları yapmaya yetecek kadar süresi vardı, böylece öğleden sonra başka işlere zaman ayırabilirdi. Komutları hızlı hızlı giriyordu; zaten hepsi bildiği şeylerdi. Midesi guruldadı; acıkmış olmalıydı. “Bugün iki değişik sandviç alıp bahçeye mi çıksam, yoksa kantinde sıcak bir şeyler mi yesem?” diye düşünmeye başladı. Midesi tekrar guruldarken bilgisayara değerleri girmeye devam ediyordu. Yemeklerin hayali gözlerinin önündeyken, birden kantindeki yeni kasiyer kızı düşündü. Hatunun göğüsleri taş gibiydi doğrusu. Kendisine de çok güler yüzlü davranıyordu, acaba... Derken işini bitirdi! Bilgisayarı programlamayı tamamlamıştı ve saatine baktığında onikiye beş kaldığını görerek, zamanlamayı iyi becerdiği için kendisiyle gurur duydu. Yemeğe çıktı.

    ***

    Taylan kapıdan geçerken manyetik bantlı kimlik kartını yuvaya okuttu. Çtede güvenlikçiler çene çalıyorlardı. Alarmların çalmasını, apar topar yakalanmayı beklerken yeşil bir ışık yandı ve önündeki turnikenin kilidinin açıldığını bildiren hafif bir ses duyuldu. Taylan’ın kalbi küt küt atıyordu; bu bilgisayar başında siteleri çökertmekten kat kat heyecanlıydı. Yakalanmamalıydı; en azından hatayı düzeltene kadar ele geçirilmemeliydi, yoksa kıyametin gelişini bir İsviçre polis nezaretinde beklemek zorunda kalacaktı. Nezarette pencere olup olmadığını düşündü.

    Çzerinde bilim adamı izlenimi veren beyaz bir önlük vardı. Saatine baktı onikiyi biraz geçiyordu. Zamanlama güzeldi; hemen herkes öğle yemeğine çıktığından kendisini gören olmayacaktı. Yani Taylan öyle ümit ediyordu. Çnceden iyice ezberlediği yollardan aşağıya yerin onmetrelerce altındaki laboratuvarlara indi. Sadece birkaç kişiye rastlamış, onlarda kendisine pek dikkat etmemişlerdi. Sonunda bilgisayarı buldu; tam da Olas’ın hayalinde kendisine gösterdiği yerdeydi. Etrafta kimse yoktu. Hemen çalışmaya başladı.

    Taylan oldukça hızlı çalışıyor, bütün şifreleri kırıyor, bilgisayarı yeni baştan programlamak için gereken bütün adımları başarıyla tamamlıyordu. Ancak bilgisayar onun kadar hızlı değildi. Daha doğrusu bazı yönergelerin devreye sokulması teknik ve güvenlik sebeplerinden dolayı biraz zaman alıyordu. Sona yaklaştığında aradan on dakika geçmişti ama bu on dakika Taylan’a zulüm gibi gelmişti. Olas Atilla’nın yaptığı hatayı Taylan’a tarif etmişti. Taylan parçacık fiziğinden anlamazdı ama bilgisayar kodlarındaki hatayı hemen idrak etti. Doğru ile yanlış arasında küçük -ama sonuç itibarıyle büyük- bir fark vardı. Genç adam yanlış kodun yerine ne yazacağını gayet iyi biliyordu ve o aşamaya neredeyse varmak üzereydi, neredeyse...

    “Sen kim olmak?” dedi birisi bozuk bir ingilizceyle. İşine dalmış olan Taylan neredeyse korkudan havaya zıplayacaktı. Kafasını çevirdiğinde tepesinde dikilen güvenlik görevlisi ile göz göze geldi. İşte şimdi hapı yutmuştu! Yan gözle bilgisayarın ekranına hızlı bir bakış attı; değiştirmesi gereken satır orada duruyordu. Sadece klavyeye birkaç dokunuş... Sakin olmaya çalışarak güvenlik görevlisine “az bir işim var, ben bilim adamıyım,” dedi. Taylan’ın İngilizcesi iyiydi. Doğal davranmaya çalışırken aslında klavyeye dönse işini kaç saniyede bitirebileceğinin hesaplarını yapıyordu.

    Güvenlik görevlisi Taylan’a “sen Atilla Karaduman mısın?” dedi.

    Taylan zoraki bir sırıtışla “evet, evet Atilla Karaduman,” diye cevap verdi. Bir yandan da eğer işler ters giderse bu güvenlik görevlisini haklayıp haklayamayacağını düşünüyordu. Ama karşısındaki adam sağlam duruşlu biriydi.

    Derken güvenlik görevlisi elini arkasına götürüp silah çekti. Taylan kıpkırmızı oldu. Güvenlik elemanı yalanını yememişti, demek ki Atilla Karaduman’ı tanıyordu. Ama böyle olmamalıydı, programı değiştirmeliydi. Acaba işine devam etse adam onu vurur muydu? Hiç sanmıyordu ama belli de olmazdı. Fakat Dünya’nın yok oluşu? En iyisi tehlikeyi göze alıp hiçbir şey olmamış gibi... Sonra tuhaf bir şey farketti, görevlinin tabancasında hani hep o filmlerde gördüğü susturuculardan takılıydı. Taylan’ın dehşetle gözleri büyüdü. “Sen güvenlik görevlisi değilsin!” dedi.

    Güvenlik üniforması taşıyan adam -bu sefer Türkçe olarak- “kusura bakma koçum senin hesabın kesildi!” dedi. Silah üst üste patladı. Mermiler ıslık sesi çıkarmıştı. İki tane gövdeye ve iki de kafaya sıkmıştı. Birkaç saniye hüzünlü bir yüz ifadesiyle kanlar içindeki cesedi seyretti. Bu Ferit’in ilk cinayeti değildi. Yine de adam öldürmekten nefret ederdi. Ama bu seferki... Bunu insanlığı kurtarmak için işlemişti. Gülümsedi.

    ***

    İtalya – Venedik

    San Marco meydanı her zamanki gibi tıklım tıklım turistle doluydu. Deniz taşmış meydandaki su seviyesi insanların bileklerine geliyordu. Herkes ayakkabılarını çıkarmıştı. Kalabalıktan bazıları meydanın diğer tarafındaki devasa kilisenin fotoğraflarını çekerken, bazı Japon turistler de meydanın kenarında denizi seyreden her yeri dövmelerle kaplı insan azmanının fotoğraflarını çekiyordu.

    Kâhin biraz ötede tartışan gondolculara kulak misafiri olurken sırıtıyordu. Adamlar Venedik’te bu mevsimde kanalların taşmasının hiç de hayra alamet olmadığını söylüyorlardı. Derken tanıdık bir koku duymuşçasına çenesini hafifçe kaldırarak “şimdi de sen mi beni takip ediyorsun?” dedi arkasına bakmadan.

    Olas’ı gören birkaç yaşlı katolik kadın istavroz çıkardı. “Karışmak zorunda mıydın?” dedi Olas, Kâhin’e yaklaşırken. Yüzündeki hoşnutsuz ifadeyi kelimelerle tasvir etmeye imkân yoktu.

    Kâhin hırıltıyla güldü. “Senin karıştığın gibi mi?”

    “Ben iyi bir amaç için çalıştım,” dedi Olas “senin gibi değilim!”

    Kâhin Olas’a döndü. Yüzünde ilk defa bir sırıtış eksikti. “Hiç düşündün mü; belki de senin bulamadığın bir şeyden haberim vardır? Bildiğin gibi, benim hesabım daima seninkinden kuvvetli olmuştur,” dedi. Sonra da tekrar hırıltılı gülümsemesini takındı ve biraz ötelerinde kendilerini utangaç bakışlarla süzen Japon kafilesine dönerek “şu manzaranın da fotoğraflarını çeksenize!” diyerek gökyüzünü işaret etti.

    Herkes kafasını kaldırdı. Gökyüzündeki Ay, hiç olmadığı kadar kocamandı ve sanki... Sanki parçalanıyordu!

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:44 pm Reply with quoteBack to top

    KIYAMETİN MELODİSİ

    Rhandgar'ın Hikayesi

    Araba son hızla gitmeseydi, belki de her şey farklı olacaktı.
    Belki de hiçbir şey değişmezdi. Hiçbir şey onların elinde değildi artık. Her şeyin tek sorumlusunun hız olduğunu söylemek, gerçekleri tam olarak görmemek olurdu.
    Ufak şeyleri göz ardı etmeyin, çünkü tüm önemli şeyler sayısız ufak şeyden oluşur, demezler miydi hem?
    Ya da bazıları da meşhur kelebek etkisinden bahsederdi.
    O sırada arabanın içindekilerin etkileri ve ufak dokunuşları umursadığı yoktu.

    Gayet sert bir müzik çalıyordu CD-çalarda. Arabanın içindeki gençler de –arabayı süren de dâhil- kafalarını sertçe sallayarak müziğe eşlik ediyorlardı. Aralarından biri şarkının sözlerini de tekrarlıyordu arka koltuktan. Çlümden bahsediyordu şarkı, toplu bir soykırımdan. Çstlerine tek bir bomba düşüyordu ve bir halk yok oluyordu. Çfkeli vokal bunu yapanlara kin kusuyordu.
    Direksiyondaki genç müziğe dalmış gitmişken karşıdan hızla gelen araçları fark edemiyor gibi görünüyordu. Arkasında oturan, sertçe kafasına vurdu, “kendine gel!”

    Darbe ani olmuştu. Çzerlerine bir şey çarpmıştı. Eziliyorlardı. Sağ çıkmaları imkânsızdı. Derinin insanı sarmalaması gibi etraflarını sarmalamış çeperlerinin içinde dümdüz oldular. Darbe etkisini yitirince tekrar yükselmeye çalıştılar. Ama bu bir hayaldi. Çeper, baskıdan dolayı patlamış; yumurta akı kıvamındaki sıvı dışarı dökülmüştü. Hayatsal işlevler sona erdi. Çekirdek, anlamsız ve görevsiz bir şekilde patlak kılıfın arasında yatıyordu.
    Yenileri gelip onların yerini alacaktı elbet ama şimdi, hücreler ölmüştü.

    şarkı sona erdi. Sıradaki şarkının sakin bir girişi vardı. Gitarın dinlendirici sesinin altına ustaca yerleştirilmiş flüt ezgileri insanı adeta uyuşturuyordu. Sonra hiçbir haber vermeden vokal şarkıya giriyordu, gitarın tonları da sertleşiyordu. şarkı aşırı dozda uyuşturucu almış adamın son dakikalarını anlatıyordu. Adam artık vücudunu hissetmiyordu. Boş bir kabuk gibi yere yığılmıştı ve onu hastaneye yetiştirme çabası bir kazayla sonlanıyordu. Hastane aracına yerleştirilirken araca yandan bir araç çarpıyor, adam kolunu kaybediyordu.

    Kaza! Adeta şarkıdan fırlayıp gençlerin etrafını sarmıştı sözcük. Çünkü biraz ilerideki kavşakta bir kaos yaşanmaya başlamıştı. Trafik lambaları kontrolden çıkmıştı. Yeşil, sarı, yeşil, kırmızı, sarı, kırmızı, yeşil… Herhangi bir düzen ve sıra olmaksızın birbirini takip eden renkler, herhangi bir düzen ve sıra olmaksızın birbirini takip eden araçlara öncülük ediyordu. Işıklardaki sorunu çok geç fark etmiş bir kamyon, yolunda giden ufak bir aracı ezmişti. Bir diğer otomobil, zar zor direksiyonu kıvıran sürücüsü sayesinde canlı birine değil de trafik lambalarından birine çarpmıştı.
    Belki de hızlı düşünmesini sağlayan beyin hücreleri az önce bir sarsıntı geçirip ölmüş olmasaydı, sürücü son anda bir hamle yapabilirdi. Ufak bir ihtimal.

    Darbe ani olmuştu. Çzerlerine bir şey çarpmıştı. Eziliyorlardı. Ama ölecek kadar değil. Sadece sağ taraftan bir eğim oluşmuştu aracın tavanında. Bir diğer otobüse çarpan yolcu otobüsünün etrafa saçılan parçalarından biri doğrudan arabaya doğru fırlamıştı. Sürücünün yanında oturan gencin hizasından araba içine çöktü ve adamın açık camdan dışarı sarkan kolu adeta makasla ayrılmış gibi vücudundan koptu.
    Diğer koluyla iş yapmaya alışacaktı elbet ama şimdi, sağ kolu kopmuştu.

    şarkı da başladığı gibi sakin bir melodiyle sonlandığında bir an sessizlik oldu. Tüm o karmaşa, kudretli biri tarafından tek el hareketiyle susturulmuştu adeta. Kimse korna çalmıyordu, acı fren sesleri duyulmuyordu. An, donup kalmıştı adeta.
    Hayat durduğu kadar ani bir şekilde geri döndü gençlerin etrafına. Kolu kopan gencin arabayı dolduran çığlığı, direk olarak öfkeli vokalle başlayan şarkıya karıştı. Ve algılar genişledi, etraftaki sesler de geri döndü. Korku ve öfke feryatları, çarpışan ve ezilen metalin sesine karışıyordu.
    Ve alarmlar da bu kakofoniye katıldı. Polis arabaları olabildiğince hızla kavşağa yaklaşıyorlardı. Onların alarmlarını ambulansların alarmları izledi ve gürültü arttı.
    Gençlerin arabasında kimse müziği kapatmamıştı hala. Arka plandaki müziğin iyice önüne geçmiş olan vokal, bu kez karmaşadan bahsediyordu. Herkes korku duyacak. Herkes ölecek. Çığlıklar havaya karıştığında ben güleceğim. Ve şarkı şeytani bir kahkahayla son buluyordu.

    Pilot sakin olmaya çalışarak terini sildi. Lanet olası ter, gözlerini de yakıyor ve görüşünü engelliyordu. Ama zaten artık görüşüne ihtiyaç kalmadığını düşündü pilot. Artık yapabileceği tek bir şey kalmıştı: düşmekte olan yolcu uçağını boş bir araziye yönlendirebilmek.
    Ama bu pek de mümkün görünmüyordu. Uçağı kontrol edemiyordu. Merkezle iletişimi de kesilmişti. Son birkaç metrede gözlerini sımsıkı kapadı ve bir dua mırıldandı.
    Uçağın içindeki yaklaşık yetmiş yolcu endişeyle etraflarına bakınıyorlardı. Bir sorun olduğunu anlamışlardı. Uçak alçalıyordu! Ve herhangi bir anons gelmeden başlayan bu inişin kontrol dışı olduğunu çoğu yolcu camdan baktığında fark etti.
    şehrin ortasındaydılar!

    Darbe ani olmuştu. Çzerlerine bir şey çarpmıştı. Eziliyorlardı. Ama bu kadarla kalsa iyiydi. Bu seferki, bir patlamayı da yanında getirmişti. Alevler, hızla yükseldi ve adeta havadaki alevler bir kat alev daha kustu yukarı doğru. Ardından gelen, beklendiği gibi siyah, koyu bir duman tabakasıydı.
    Yeni arabalar imal edilecek ve yeni insanlar onları kullanacaktı elbet ama şimdi yüzlerce insan orada ölmüştü.

    Patlama, aşağıda kornaları durdurmuştu, alarmları durdurmuştu, çığlıkları durdurmuştu.
    Müziği durdurmuştu…

    Çok uzaklarda, adeta teknolojik bir kale görünümündeki yüksek güvenlik önlemli yapının derinlerindeki odada, gözlüklü, dağınık saçlı enteresan görünüşlü genç kulaklığından dışarı taşan müziğe eşlik ediyordu şeytani bir gülümsemeyle.
    şarkı, elindeki alev makinesiyle dünyayı yok etmeyi düşünen bir psikopatı anlatıyordu. Ateşimi püskürttüğümde, sonsuz acınız başladığında göreceğiniz son yüz benimki olacak.
    Kulaklıkları sert bir hareketle çekilince, şaşkınlıkla yana döndü ve takım elbiseli, ciddi yüzlü patronunu gördü. Geri zekâlı herif, kesin yeni bir emir daha verecekti.
    “İyi işti, evlat. Yüzlerce uçağın merkezle iletişimini kestik ve yüzlerce pilotunda uçaklarındaki kontrolüne son verdik. şimdi hepsi yanmış cesetler olarak etrafa saçıldılar. Artık bizim gücümüzün farkına varabilirler! Artık kim olduğumu anlayabilirler!”
    Bilgisayar sistemlerinin başındaki genç, adamın elinde duran kulaklıktan çıkan şarkıyı, yüksek sesten dolayı hala duyabiliyordu. Sözleri farklı bir bakış açısından ele aldı bu kez ve ürperdi. Ateşimi püskürttüğümde, sonsuz acınız başladığında göreceğiniz son yüz benimki olacak. Kim olduğumu artık anlayacaksınız!
    Patron devam etti. “Hadi, oyalanmadan manyetik alanı düzelt. Artık ülkenin semalarında uçacak uçaklara ihtiyacımız var. Daha doğrusu tek bir uçağa! Ha-ha-ha!”
    Genç tekrar ürperdi ve birkaç tuşa basıp bazı şifreleri girdi. İşini hallettiğinde uzaktan duyduğu şarkı da sonlanmıştı.

    “Çlke genelinde bir kargaşa hüküm sürüyor. Yolunda giden tüm uçaklarımız şehir merkezlerine düştüler. Kazaların nedeni henüz tespit edilemedi. Toplam ölü sayısının–”
    “şehrin ana kavşaklarındaki kontrolden çıkmış trafik yüzlerce vatandaşımızın ölümüne sebep oldu. Trafik canavarı bu kez kendi kıyametini yarat–”
    “Korku her yerde. İnsanlar endişeli. Herkesin kafasında sorular var. Tüm bu olanlar neden? Gelecekte bizi neler bekliyor? Bu gece uyuduktan sonra yarın sabah hala uyanabileceğimiz bir ülkemiz olacak mı? Çst düzey yöneticilerin olağan üst–”
    Her kanalda aynı haber vardı! Adam daha fazla teori duymak istemiyordu. Sabahtan beri başka bir şey girmemişti beynine. ‘Yok olacağız’lar, ‘savaş başlayacak’lar, ‘düşman kim’ler havada uçuşuyordu.
    Kafasını boşaltmaya ihtiyacı vardı. Televizyonunu kapattı ve radyoyu açtı. En son dinlediği istasyon tekrar açılmıştı. Çalan şarkı adamın favorilerindendi. Kendi amatör grubuyla da bu şarkıyı yorumlamayı çok severdi.
    Ama adam grubunda sadece gitar çaldığından şarkının sözlerine hiç bu kadar dikkat etmemişti. Sözler onun işi değildi. Yine de bu seferlik gitarda basılan notalardan çok sözlere dikkat etti. şarkı bir nükleer savaşı anlatıyordu. Dünyanın sonun getirecek bombayı taşıyan uçak, gecenin karanlığında ilerliyor, hedefine odaklanınca füzeyi serbest bırakıyordu. şarkının sözleri orada kesiliyordu ve duygusal bir melodiyle sonlanıyordu şarkı. Adam radyoda sonraki şarkının başlamasına izin vermeden radyoyu kapattı ve kapalı gözlerle oturduğu koltuğunda hikâyenin devamını düşünmeye başladı. Füzenin yerle temas ediş anını, gün boyunca televizyonda görüp farkında olmadan bilinçaltına kazıdığı patlama sahneleriyle birleştirdi. Feci bir şey olmalıydı!
    Sonra evinin üstünden gelen ıslığa benzer sesi duydu. Açık pencereye koşup dışarı sarkarak yukarıya, göklere baktı. Uzaklarda, görüş alanına zar zor giren bir uçak süzülüyordu. Adam hiç savaş uçağı görmemişti belki ama, bunun yolcu uçağı olmadığını da anlamıştı.

    Darbe ani olmuştu. Çzerlerine bir şey çarpmıştı. Eziliyorlardı. Ama bunu fark edemeyecek kadar hızlı ölen bazı şanslılar da vardı. Bazıları ise adeta toprağa kazınmıştı. Akıl almaz şekilde yanıp buharlaşanlar bile vardı. Onlar için, “son” gelmişti.
    Yeni kentler kurulacaktı orada elbet ama şimdi başkentin yakınındaki üç ufak şehir yok olmuştu. Yüzyıllar boyunca da böyle kalacaktı.

    “Merkez! Merkez! Acil durum, hedef şaştı! Manyetik alanda sorun var! Uçağı kontrol edemiyorum! Yönetim binasına odaklanamadım, doğru kente odaklanamadım! Başkente sadece radyasyon dalgaları etki edebilmiştir! Yıkım beklenen yeri vurmadı! Tekrar ediyorum, yıkım beklenen yeri vurmadı!”
    Havacı askerin son sözleri bunlar oldu. Sesinin merkeze cızırtılı ve kesintili gittiğini bilseydi, büyük ihtimalle tekrar verirdi raporunu.
    Belki de buna zamanı bile olmayacaktı.
    Uçak tamamen kontrolden çıkarak inişe geçti. Dumanların arasında kayboldu ve yanan kentin içine gömüldü.

    “Lanet olsun, evlat. Manyetik alanı düzeltmeni söylediğimde, bunu tam anlamıyla yapmanı istemiştim! Kendi kazdığımız kuyuya düştük. Kendi uçağımız hasarlı manyetik alandan etkilendi! Buna ne diyeceksin bakalım?”
    “Efendim, inanın bilmiyorum. Her şeyi doğru yaptığıma eminim. Bakın ekrana, her şey şu an bile düzgün işlemeye devam ediyor. İrademiz dışında bir şey olmuş olmalı. Ne olduğunu anlayamıyorum. Bana biraz zaman verin.”
    Bu sırada unutulmuş bir şekilde bilgisayarın yanında duran müzik çalar hala açıktı. Yüksek ses hala kulaklıklardan taşıyordu. Bilgisayar uzmanı genç, favori şarkılarından birinin başladığını duymuştu. Sakin bir melodiyle başlayan parçanın ilk bölümünde, yaptığı basit bir hatadan dolayı öldürülen genç bir adamın son dakikaları anlatılıyordu. Kesik ve acı bir gitar şarkıyı bölüyor, ikinci kısım boyunca öfkeli müzikle birlikte, ölen gencin yakınları katillere nefret kusuyordu.
    Genç adamın tüyleri tekrar ürperdi. Ensesine dayanan soğuk çeliği hissettiğinde, patronunun ona ihtiyacı olan süreyi vermeyeceğini anladı. Olsun, diye düşündü. En sevdiğim şarkıyı duyarak ölmek–
    Susturuculu tabancadan boğuk bir ses yükseldi. şarkı hala çalıyordu. Darağacına yürüyorum. Katı gelenekler ve kurallar beni affetmeyecek. İsmim, unutulmayan olsun.

    Soğuk kuzey ülkelerinde, sıcak orta kuşak ülkelerinde, doğuda, batıda… Kaza ve kontrolden çıkan her tür sistemin haberi her ülkede, her televizyon kanalındaydı. Her radyo frekansı, her internet sitesi dünyanın kader gününe odaklanmıştı adeta.
    Gizli görüşmeler sonlandı. Asker üniformalı adamlar ile takım elbiseli yöneticiler kararlı ama duygusuz ifadelerle el sıkıştı, anlaşmalar yapıldı. Haberler, bir anlığına gözünü dünyanın kader gününün üzerinden aldı ve önemli devlet büyüklerinin konuşmaları herkesin kulağında yankılandı.
    “Gizli düşmanımız açık açık dünyayı tehdit etmeye başladı. Zaman, karşılık verme zamanıdır. Dünyanın tek büyük gücü olduğunu düşünenlere cevap vermek görevi–”
    “Halkım! Bizi zor günler bekliyor. Tehlike artık potansiyel değil. Kapıya dayanmış durumda. Dostlarımız düşmanlarımız belli, vakit gel–”
    “Çlkemi savaşa sokma tam yetkisini orduya vermiş–”
    “Vatandaşlarım! Gizlice bombalar yapmış, saklamış olan düşmanlarımız şimdi kendilerini açığa–”

    Bu bir felaketti. Bir dünya savaşı.
    Kıyametin ayak sesleri.

    Uçaklar havalandı. Tanklar hazırlandı. Askerler yürüyüşe geçti. Savaş gemileri açık okyanuslarda miller kat etti. En gizli yer altı üslerinden, insanlığın yıllardır içinde taşıdığı korkular çıkarıldı. Bir tanesi açıkça kullanılmış olan ve savaşı başlatmış olan atom bombaları, hayal gücü sınırlarını aşan etkiler bırakacak hidrojen bombaları ve ne oldukları dünyadan gizlenmiş diğer ölüm makineleri, diğer kıyamet getiriciler…

    Ne demişlerdi sonuçta, Ççüncü Dünya Savaşı’nı bilemem ama Dördüncü Dünya Savaşı taş ve sopalarla yapılacak.

    Ama bu evrende, insanın gücünü aşan güçler de vardı. Belki de işte bu, kaderdi. İnsanlığın kaderi buydu. Yüzyıllar boyunca dünyaya zarar vermiş, kendi sonlarını yaklaştırmış, kendi evini yaşanmayacak hale getirmiş insanların büyük sonu, kendi ellerinden olamayacaktı!
    Belki de karar verilen buydu.

    Okyanuslar kabardı. Dünya tarihinin daha önce görmediği yükseklikte dalgalar donanmaları yuttu. Bilinmeyen derinliklere doğru batan orduların ardından, dünyayı sarıp sarmalamış olan endişe ve korku iyice sıkılaştırdı kavrayışını.
    Herkes aynı şeyi soruyordu artık, şimdi ne olacak?

    Uçaklar hedeflerine asla varamadı. Ani kontrol kayıpları her pilotu vurdu ve uçaklar, böcek ilacı sıkılınca tek tek yere düşen böcekler gibi gözden kayboldular. Okyanusların ortasında, uçsuz bucaksız çöllerde algılayışın ötesinde patlamalar yaşandı. Bu kez herkes tek bir şeyi düşünüyordu, ya uçakların taşıdıkları, o “küresel imha silahları” da patlasaydı?

    Kuzey Kutbu’nda bilim adamlarının üssünde şaşırtıcı değerler ekrana vuruyordu. Yıllardır kontrol altına alınmaya çalışılan ve sonunda durdurulduğu düşünülen ozon tabakasındaki delik, kendi iradesi varmışçasına büyüyordu! Bilim adamları monitörlerinin başından ayrılmakta zorluk çekiyordu. Beklenmedik şeyler olacaktı!
    Daha aylarca güneş yüzü görmemesi gereken Kuzey Kutbu, o sabah şafakla uyandı. Güneş, adeta onları ezmeye gelmişti. Fırına atılmış dondurma gibi, kutuplar sulara gömüldü. İnsanlar boğuldu, bilim üsleri çöktü. Doğal yaşam ve besin zincirleri tıkandı kaldı.
    Sular yükseldi, zincirleme etki kuzey ülkelerine ulaştı. Kabaran suları gördüler, kaybolan donanmaların haberlerini hatırlayıp ürperdiler. Anneler çocuklarına, genç adamlar sevgililerine sarıldı. Dualar etmeye başladılar. Sular kabarıp aç bir deniz hayvanı gibi kıyıları yuttu.
    Büyük şok dalgası, aynı olayların aynı anda güneyde de yaşandığının duyulmasıyla vurdu. Güney Kutbu da erimiş, okyanuslar taşmaya aralıksız devam etmişti.
    Denge durdurulamayacak kadar bozulmuştu. İnsanlar bir şeylerin sonunun geldiğini anlayabiliyorlardı.

    Hava gittikçe ısınmaya devam etti. Kalın kamuflaj giysilerinin içindeki ordular daha fazla ilerleyemedi. Erzaklarındaki sular –tüm savaşta yanlarında taşıyacakları sular– bir gün içinde dibi bulmuştu. Daha fazla ilerleyemezlerdi.
    Adının hakkını tam manasıyla veren “küresel ısınma” bu olmalıydı.

    Ordular telef olmaya, gözü dönmüş politikacılar düşmanlarına tehditler savurmaya devam ederken, bir gün önce buzulları eriten güneş ertesi gün ortaya çıkmamaya karar vermişe benziyordu. Bu kez de buz gibi soğuk insanların iliklerine işliyordu. Zayıf yaratılışlı hayvanların çoğu alt üst olan dengeye uyum sağlayamayıp sessizce ölüp gittiler. Yönlerini güneşe göre ayarlayan arılar ve güneş ışınlarının tatlı okşayışlarını bekleyen bitkiler kararsız kalmış gibi bekliyorlardı. Sanki onlar bile soruyorlardı, sırada ne var?
    Fazla geçmeden yanıtı aldılar. Elektrik ve daha önemlisi güneş olmadan geçen günde depremler başlamıştı. Birkaç saniyede dünyanın çehresi değişmişti. Dağlar, tepeler, çukurlar… Her şeye rağmen aldırmadan anı yaşamaya çalışan umursamaz bir genç yanındakine mırıldanmıştı bir ara. “Coğrafya kitaplarının tekrar yazılması gerekecek.”
    Karşılık veren kahkahalar olmamıştı bu kez.

    Bu kadar insan, dünya tarihi boyunca birlikte bir şey beklememiş, aynı düşünceleri kafasından geçirmemişti. Ve ne yazık ki bu kez ilk, aynı zamanda son da olacak gibi görünüyordu. Milyarlarca insanın uyumadan geçirdiği gecenin –gece olduğunu sadece tahminleri söylüyordu. Ne saatler çalışıyordu, ne de herhangi bir başka belirti vardı– ardından gökyüzünde ay belirdi. İnsanlar yüzlerine vuran soluk ay ışığıyla bir an rahatlamışlardı. Ne büyük hata!
    Dünya tarihi böyle bir ay da görmemişti hiç. Ayın üzerindeki her hat çıplak gözle bile seçilebiliyordu. Sanki dünya küçülmüş, küçülmüş ve ayın uydusu olmaya karar vermiş de, o devasa gökcisminin yörüngesinde dönmeye başlamıştı.
    Ay o gecenin sonunda battı denemezdi, daha çok solarak gözden yitmişti. İnsanların çoğu onu bir daha göremeyeceğini hissetmişti.
    Güneşi tekrar gördüler. Geceki aydan da feci bir durumdaydı! Güneş mi yuvarlanıp dünyayı ezmeye geliyordu, yoksa dünya mı hızla güneşe çekiliyordu ve sonunda yapışıp yanacaktı? Her ne olacaksa yakında görülecek gibiydi.

    Ve o an başladı. O sakin müzik. İnsanlar ne olduğunu anlayamadan etraflarına bakındılar. Elektrik zaten unutulmuş bir nimetti ama belki de… Belki de pillerin tekrar çalışmış olma ihtimali vardı ve biri de radyosunu açmıştı?
    Müziğin kaynağını arayarak geçen bir süreden sonra insanlar tekrar donup kaldı. Müzik adeta onların kalplerinde çalıyordu. Ya da ruhlarında, kim bilir?
    Müziğin sesi yükseldi. Acı bir senfoniydi bu. İnsanlar gözyaşlarına engel olamadılar. Çoğu yerlere yığılıp hataları için özürler savurdular havaya. Ona, buna, herhangi birine, kendilerini herkesin affetmesini bekleyerek.
    Umutsuzluk anında müzik yükseldi, yükseldi ve tek duyulan şey olmaya başladı. İnlemeler, haykırışlar kesilmişti…

    Darbe ani olmuştu. Çzerlerine bir şey çarpmıştı. Eziliyorlardı. Ah, keşke sadece bu olsaydı! O anı anlatmanın, sözlere dökmenin imkânı yok gibi görünüyordu. Müzik, hızlanmıştı. Adrenalin salgılayan vücudun kalp atışı gibi, hızlandı, hızlandı, hızlandı…
    Ve aniden durdu!
    Derin sessizlik… Cansızlık… Eşitlik... Gözü dönmüş politikacılar, onların kuklaları, onların esirleri ve onların düşmanları. Hırsızlar, iş adamları. Kurnaz zenginler ile dürüst fakirler…
    Eşitlik…
    Kıyamet…

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:46 pm Reply with quoteBack to top

    KÇRESEL KIYAMET

    XK'nın Hikayesi

    1

    Zunossus Yüce Konsey Salonu’na elle tutulur bir gerginlik hâkimdi. Konsey üyelerinin her biri, toplantının kısa süre sonra başlayacak olmasının verdiği gerginlikle, konuşmaya bile cesaret edemiyordu. Her an kapı açılıp İmparator Redukto bütün ihtişamıyla içeri dalabilirdi ve çene çalarken yakalanmak Konsey üyelerinin isteyeceği son şeydi. Tek yapabildikleri birbirilerine karanlık bakışlar fırlatmak ve gerginliklerini açığa vurmaktı.
    Birbirileriyle fısıldaşmaktan çekinmeyenler sadece Hanedan ailesinin mensuplarıydı. Başta İmparator’un biricik oğlu Verem, sağ ve solundaki geniş ve konforlu koltuklara sıralanmış kuzenleri, bir alt sırasında oturan kız kardeşi ve daha uzak birkaç akraba.
    Erina üvey oğlunu bir el işaretiyle susturduktan sonra gözleriyle Konsey Salonu’nu taradı. Salon toplantı için özenle hazırlanmıştı. Tavandan aşağı doğru sarkan ve Salon’un büyük bir kısmını kaplayan Zunossus Bayrağı, mekânın ihtişamını pekiştiren güzel bir görsel ayrıntıydı. Beyaz bir arka plan üzerinde devasa bir su damlası… Zunossus sembolü buydu. Bayrağı süsleyen de buydu ve Yeni Dünya İmparatorluğu’nun iktidarını Zunossus’a sunacak kadar önemli bir semboldü.
    Yılların kederini ve kudretini üzerinde taşıyan İmparator Redukto ardına kadar açık bırakılmış Konsey kapısından içeri adımını attığında tüm nefesler tutuldu ve tüm bakışlar İmparator’a yöneldi. Adam Salon’un tam ortasındaki geniş koltuğun önünde ayakta dikilene kadar da hiç kimse bakışlarını üzerinden çekmedi.
    “Hoş geldiniz Zunossus’un Yüce Konsey üyeleri,” dedi Redukto, bir hatibin kendine güven veren ses tonuyla. Uzun yıllardır İmparator’du ama insanları etkilemesini sağlayan unsurları kaybetmemeyi başarmıştı. “Eşim Erina’nın yaptığı çağrı sebebiyle, aslında iki gün sonra yapılacak toplantımız geriye alındı. Çnemli ya da önemsiz tüm meşguliyetinizi bir kenara bırakıp buraya geldiğiniz için hepinizi takdir ediyor ve hepinize teşekkür ediyorum.”
    Gelmeyen kimsenin olup olmadığını görmek için Salon’u kısa bir an süzdü ama o kadar kısa olmuştu ki anlaması mümkün olmadı.
    Konuşmaya devam etti. “Başta her zaman olduğu gibi genel konulardan bahsedeceğiz. Ardından sevgili eşim Erina toplantının daha erken yapılmasını talep etmesine neden olan şeyi bize anlatabilir.”
    Erina’ya baktı ve Erina başını sallayarak onu onayladı.
    “Söz hakkımı, bize yeni haftalık raporunu sunması için, Dış Eyalet Temsilcimiz Asal’a devrediyorum.”
    Adı geçen Asal, Erina’nın hemen yanında oturan, bodur, bıyıklı, fazlasıyla ciddi görünümlü bir adamdı. Elindeki cep bilgisayarına son bir bakış attıktan sonra ayağa kalktı ve İmparator’u eğilerek selamladı. “Toplantıyı erken yaptığımız için raporum daha öncekiler kadar kapsamlı olmayacak,” dedi. “Genelde son hazırlıkları ekibimle beraber son gün yapardım ama takdir edersiniz ki bu kez böyle bir şansım olmadı. O yüzden sadece genel konulardan bahsedebileceğim. Geniş raporumu ise iki gün sonra masanızda bulacaksınız majesteleri.”
    İmparator veya başka herhangi biri olumsuz bir şey söylemeyince devam etti. “Su kaynaklarımızdan yararlanmak isteyen üç ülkeyi daha sıraya aldık. Talepleri geldiği anda teftiş ekiplerimizden bir tanesini söz konusu ülkelere gönderdik. Birbirine komşu olan bu üç ülke en kurak bölgelerden birine yerleşmişler ve halkları susuzluk yüzünden mahvolmuş durumda. Diğer birçok ülkede olduğu gibi.” Sesi titreyince boğazını temizledi. “Daha fazla ölümü engellemek için az miktarda suyu bu ülkelere bölüştürdük. Geri kalanı için sırayı beklemek zorundalar.”
    Raporun ilk aşamasını bitirdiği için, İmparator’un yorum yapabileceğini düşünerek birkaç saniye sessiz kaldı.
    Küresel ısınmanın ölümcül boyutlara ulaştığı, zaman-mekân tanımayarak tüm dünyayı kavurduğu bu dönemde, söyledikleri pek şaşırtıcı değildi. Binlerce insan kuraklık ve susuzluk yüzünden hayatını kaybediyor, sulanamayan tarlalar etkinliğini kaybediyor, yeşil alanlar su yüzü görmediği için harap oluyordu. Dünyayı tüm bunlardan kurtulabilecek tek bir şey vardı: Su.
    Ve mevcut suyunun tükenmesine daha uzun yıllar olan nadir ülkelerden bir tanesi Zunossus’tu. Dünya üzerinde teknolojinin gelişimini tamamlayıp güneşin zararlı etkilerinden korunabildiği, sadece güz ve kış mevsimlerini yaşadığı için çok fazla sıcağa maruz kalmayan, aktif barajlara sahip tek ülkeydi.
    Böyle olması sayesinde, üstünlüklerinin farkına varan ve bundan yararlanmayı kafasına koyan Zunossus, İmparatorluğunu ilan etmiş ve yarım yüz yıl gibi bir sürede Dünya’daki ülkelerin büyük kısmını kendi çatısı altında toplamayı başarmıştı. İmparatorluğa dâhil olmayan ülkeler susuzluktan kırılmaya mahkûmdu.
    “Başka bir şey var mı?” dedi İmparator sessizliği bölerek.
    “Var majesteleri,” dedi Asal. “Çlkemizin nüfus yoğunluğu az olan bölümlerinden birine yerleşmek isteyen sekiz yüz kadar göçmen var. İki senedir göçlerini devam ettirmişler ve bin kadarı ölmüş. şimdi sadece bu kadarı kalmış ve Zunossus’a yerleşmek istiyorlar.” Çekingen bir tavırla, “Size sormadan bu yönde herhangi bir adım atmadım majesteleri,” diye ekledi.
    İmparator düşünceli görünüyordu. “Daha önce de ülkemize yerleşmek isteyen binlerce göçmen oldu. şimdi bu güruhu almak itibarımızı sarsacaktır. Elbette ölmelerini istemem ama Zunossus’a yerleşmek, buranın vatandaşı olmak ayrı mesele.”
    “Fakat kendiniz de söylediniz,” dedi Asal, “daha önceki bütün gruplar en azından beş bin kişiden oluşurken bu sefer karşımızda bin kişiyi bile bulmayan bir grup var. Onları dış eyaletlere belli etmeden içeri almanın bir yolunu bulabiliriz.” Bir anda, fazla cüretkâr davrandığını düşünmüş olacak ki, “Tabii isterseniz,” diye ekledi.
    “Çyleyse onları geçici olarak Zunossus’a kabul et ve üç ay sonra gitmeleri gerekeceğini belirtmeyi unutma. Bu süre sonunda onları yardım yaptığımız komşu eyaletlere dağıtabiliriz.”
    Daha fazla tartışmanın anlamı olmayacağından emin olan Asal, “Peki efendim,” dedi. “Emirleriniz hemen uygulanacak.”
    Konuşmanın tam sırası olduğunu düşünen Erina ise ayağa kalktı ve, “Majesteleri,” dedi geceleri yatakta seviştiği adama böyle hitap etmekten nefret ederek, “izninizle artık söz almak ve toplantıyı neden acilen yapmak istediğimi açıklamak istiyorum. Eminim saygıdeğer Konsey üyeleri de merak ediyordur.”
    Bazı onaylama mırıltıları duyuldu.
    “Böyle haberleri duymaktan hoşlanmadığınızı biliyorum majesteleri ve haklısınız da, ama görmezden gelemeyeceğimiz bir isyanla karşılaştık,” diye başladı Erina. “İki eyalet işbirliği yapıp birbirilerinden cesaret alarak İmparatorluktan bağımsızlıklarını ilan ettiler. Artık kendilerine eyalet değil, eskisi gibi ülke diyorlar; bizim bu bağımsızlığı onaylayıp onaylamamız da umurlarında değil. Haber bana bugün iletildi ve duyduğum anda acil çağrı yaptım.”
    Söylediklerinin ne gibi bir etki yarattığını görmek için belli başlı Konsey üyelerini süzdü. Düşmanca bakışlar azalsa da tamamen yok olmamıştı.
    İmparator gülümsedi. İçten içe bu durumdan hoşlanmadığı belliydi ama pek fazla önemsememişti. “Hangi ülkelermiş bunlar?”
    “Eski Dünya düzenindeki isimlerini değiştirmeyen iki ülke. Çnceleri Amerika Birleşik Devletleri diye bilinen, sonradan son iki kelimeyi isminden kaldıran, eskilerin savaş yanlısı ülkesi. İşbirliği yaptıkları ülke de Türkiye.”
    “Amerika ha? Bir zamanlar ellerindeki nükleer silahlarla bize kafa tutabileceklerini zanneden burnu büyük ülke. Ve Türkiye. Her daim başı dik, asi ülke. İmparatorluğa dâhil olmayı kabul etmeleri daha baştan inandırıcı gelmemişti. İsyan etmelerine ve bağımsızlıklarını ilan etmelerine şaşırmadım. İşbirliği yapmaları ise ilginç. Çnceleri müttefik gibi görünseler de araları gergindi. Yine de bize kafa tutamayacaklar.”
    Gözlerini devirdi. Olasılıkları aklında tartıyordu. Nihayet gür bir sesle, Erina’ya bakarak konuştu: “İki ülkeye de yaptığımız tüm yardımları kesin ve İmparatorluğa bağlı hiçbir ülkenin onlarla en ufak bir ilişkisi kalmadığından emin olun. En fazla iki ay sonra kapımıza dayanacak ve af dileyecekler. Eminim.”
    Erina sonucun böyle olacağını baştan biliyordu ama sonradan suçlu duruma düşmemek için bu acil çağrıyı yapmak zorunda kalmıştı.
    Toplantı her haftaki seyrinde, erken olmasının getirdiği aksaklıklar da alttan alta hissedilerek devam etti. Sırası gelen söz hakkını alıyor ve İmparatoru gücendirmeyecek bir tavırla gerekenleri belirtip, cevabını alıp geri oturuyordu.
    Redukto’nun oğlu ve veliahdı Verem hiç beklenmeyen bir anda söz almak amacıyla ayağa kalkana kadar bu düzen devam etti. Redukto ve Erina’yla beraber Salon’daki tüm bakışlar genç veliahda dikildi. O ise gözü pek bir tavırla ayakta dikiliyordu.
    “Evet Verem?” dedi Redukto şefkatli ama aynı zamanda tedirgin bir ses tonuyla. “Anlaşılan söyleyeceklerin var. Dinliyoruz.”
    “Evet majesteleri, söyleyeceklerim olduğu doğru,” dedi Verem. Devlet işlerinde babasına ‘majesteleri’ demeyi öğretmeleri zor olmuştu ama artık bu konularda hata yapmayacak kadar bilgiliydi. “Ama pek hoşunuza gitmeyecek.”
    Redukto, “Neymiş?” diye sordu. Oğluyla aile içinde sıcak bir ilişkileri vardı ama iş Dünya İmparatorluğu ile ilgili politik kararlara gelince fikirleri hiç uyuşmazdı. Ne var ki Verem daha önce bunları baş başalarken belirtmiş, Yüce Konsey’in önünde ona karşı çıkma cüretini göstermemişti. Birdenbire karar değiştirmesi hayra alamet değildi.
    “Niye bize karşı çıkan, bağımsızlığını ilan etmeye kalkışan her ülkeyi ölüme terk ettiğimizi anlamakta güçlük çekiyorum,” dedi Verem. “Veya isyan eden… Veya isteklerimize boyun eğmeyen… Veya fikirleri bizimle uyuşmayan… Bizim yardımlarımız olmadan, kuraklık yüzünden tükeneceklerini, susuzluktan öleceklerini bildiğimiz halde niye en ufak bir acıma duygusu hissetmeden bu kararı verebiliyorsun baba?” Son kelimeye vurgu yapmıştı. Damarına basmak için özellikle söylediği açıktı. “Zaaflarını kullanarak onlara boyun eğdiriyoruz. Bu ülkelere daha insani bir tavırla yaklaşamaz mıyız? Niye kanlı bir diktatörlük uyguluyoruz? Sevilen bir İmparatorluk olmaktansa?”
    “Bizden yardım dilenen herkese yardım etmemiz mümkün mü Verem?” dedi Redukto, konuyu bir an önce kapatmak istediğini belli ederek. “Bizim de sonsuz su kaynaklarımız yok.”
    “Çyle mi? Çlkemizin bulunduğu coğrafi konum her türlü kuraklıkla mücadele edebiliyor. Barajlarımız harıl harıl çalışıyor. Teknolojik olanaklarımız da malum. Susuzluktan ölen kaç insanımız oldu söyler misiniz? Yok denecek kadar az, yanılmıyorsam. İstemeyeceğimiz kadar suyumuz var. Sonsuz su kaynaklarımız yok diyorsunuz; ama ismimizi bile İmparatorluğumuzla tüm dünyayı etkilemek için değiştirmedik mi? Zekice olduğunu sandığımız bir hareketle ‘sonsuz su’ kelimesinin anagramı olan Zunossus’u üretmedik mi? Bu kadar üstünlük taslamaya ne gerek var? Hepimiz insanız. Suları olmayanlar da, bol su kaynaklarına sahip olan bizler de. Onları diz çöktürmek ve yok etmekle elimize bir şey geçeceği yok.
    “Onlara yardım etmeyelim, yaşatmayalım da tüm Dünya üzerinde bir tek biz mi kalalım? Bu sayede Dünya İmparatorluğu’nun başına geçtik. Elimizde bulunan su sayesinde tüm ülkeleri tek bir çatı altında toplamayı başardık. Yardımlarımızı kesersek bizim buyruğumuz altında olmayı reddedeceklerdir. O zaman Eski Dünya Düzeni’ne döner ve birbirinden farklı iktidarlara sahip ülkeler haline geliriz. Ve bizim dışımızdaki tüm ülkeler bir asır içerisinde tamamen yok olurlar. Hiç dönmemecesine.”
    İmparator elini oturduğu taht benzeri koltuğun sağ tarafına sertçe vurdu. Boğuk bir ‘tak’ sesi duyuldu. Bunu duyan Verem isteksizce sustu ve Redukto ayağa kalktı. “Toplantı için zaten kısıtlı zamanımız var. Bunları başka zaman konuşabiliriz. Düşündüğün kadar acil konular değil.”
    Verem konuşmamak için bir an kendiyle mücadele etti. Ama belli ki başaramamıştı, çünkü kısa bir an sonra ağzı tekrar açılmış ve gür sesi tekrar tüm Salon’u doldurmuştu. “Değil, öyle mi? Amerika ve Türkiye’nin nüfusları ne kadar? Ellerindeki su onlara kaç ay dayanacak?”
    Redukto cevap vermedi ve hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi. Ne yaparsa yapsın oğluna sinirlenmediği bilinirdi. “Toplantı bitmiştir Zunossus Yüce Konsey üyeleri. Dokuz gün sonra, toplantı gününde yine burada buluşacak ve sonra haftalık düzenimize geri döneceğiz.”
    Redukto salondan ilk çıkan oldu. Rütbe sırasına göre salon terk edilirdi. En önemli danışmanlar onun ardından gittiler. En son Erina da üvey oğluna kısa bir bakış atarak Salon’u terk ettiler.
    şimdi Salon’da sadece Verem ile akrabaları yani diğer hanedan üyeleri kalmıştı.
    Kuzenlerinden biri, “Ne olacak?” diye sordu. Ses tonu umutsuzluğunu yansıtıyordu.
    “Bir şey olmayacak, biraz daha bekleyeceğiz,” diye mırıldandı Verem. “Zamanı gelmedi.”
    2

    Konsey’dekilerin bir sorun olmadığını düşünmeleri için sahte bir gülümseme takınan İmparator Redukto, odasına doğru yürürken bu ifadeyi yüzünden silmişti. İki önemli ülkenin daha İmparatorluktan ayrıldığını öğrendiği pek de iç açıcı olmayan bir Konsey toplantısında oğlu herkesin içinde ona kafa tutmuştu. İşler hiç de iyi gitmiyordu.
    Odasının kapısında Saris’in beklemekte olduğunu görene kadar dalgınlığından kurtulamadı.
    İmparator’u gören Saris toparlandı, başını hafifçe yukarı kaldırdı. “Ofisinize baktım majesteleri ama yoktunuz. Ben de buraya geleceğinizi düşünerek kapıda bekledim.”
    Redukto başını salladı. “Gel içeri Saris. Saat geç oldu. Yatmadan önce konuşalım.”
    Kapıya yöneldi ve onu kendiliğinden göz taramasından geçiren kapı iki yana kayarak açılıp Redukto’nun ve Saris’in geçebileceği geniş bir alan yarattı.
    Redukto güçlü, Saris de zayıf ve çekingen adımlarla içeri girdiler. İmparator odasının derli toplu görünümüne kısa bir an baktı. Alışık olduğu bir görüntüydü; pek de ilgisini çekmemişti.
    Odanın duvarlarını düzenli aralıklarla kendiliğinden değişen tablolar süslüyordu. Duvarın renginin bugün mavi olduğunu gören İmparator homurdandı. “Kim dedi bu hizmetçilere mavi yapın diye?” Ayaklandı ve duvarın en sol kısmındaki beyaz düğmeye bastı. Duvar hafif bir dalgalanma hareketiyle mavi renkten beyaza döndü.
    Redukto takdirle başını salladı. Yatağının biraz ucuna bir sandalye çekip oturdu. “Evet Saris, Verem toplantıya gelmeden önce ne yaptı?”
    “Kayda değer bir şey olmadı majesteleri,” diye açıklamaya başladı Saris. “Sabah erken saatlerde uyandı, her zamanki gibi yürüyüşünü yaptı. Sonra hafif bir kahvaltı yapıp kütüphaneye yollandı.”
    “Yine mi kütüphane?”
    “Evet efendim. Akşamüstüne kadar orada kaldı. Sonra eşiniz Erina’nın acil çağrısı sonucu diğer hanedan üyelerini teker teker evlerinden alıp toplantı için Konsey Salonu’na gitti. Gerisini siz daha iyi biliyorsunuz. Oradaydınız.”
    Redukto düşünceli bir tavırla başını salladı. Onun bu yumuşak başlı halini gören Saris, ani bir cüretle, “Majesteleri,” dedi, “kendi oğlunuzu neden benim gibi bir casus tarafından bir suçluymuşçasına izlettiğinizi merak ediyorum.”
    Casusun ani çıkışına şaşıran Redukto’nun gözlerinde öfke parıldadı. “Meraklı olmadığını düşündüğüm için bu kadar zamandır seni görevden almadım Saris. Ama beni aksine inandırırsan kapı dışarı etmekten çekinmem. Sadece saraydan değil, tüm Zunossus’tan.”
    Saris’in yüzü bembeyaz oldu. Elleri dizginlenemez bir şekilde titremeye başlamıştı Ayağa kalktı, İmparator’un yanına geldi ve diz çöktü. “E-efendim, sadece… sadece sordum. Beni bağışlayın. Bir daha olmayacak. Sizi hayal kırıklığına uğrattıysam görevden alınmaya hazırım ama lütfen beni sürmeyin.”
    Redukto yüzünde bir küçümseme ifadesiyle casusu süzdü. Kendini bu kadar küçültmeyi nasıl başarıyordu? “Çık dışarı,” dedi soğuk bir sesle. “Görevine şimdilik devam edeceksin. En ufak bir hatanda ise gerekeni yapacağım; o yüzden attığın her adıma dikkat et Saris.”
    Saris başını yel değirmeni gibi sallayarak, gizleyemediği bir coşkuyla odayı terk etti. Redukto bir süre boş bakışlarını kapıdan çevirmedi. Sonra yatağına uzandı ve bu kez de tavana bakarak düşünmeye başladı.

    ON DOKUZ YIL ÇNCE:

    Redukto başını ellerinin arasına almış, gözlerini yummuş, gelecek haberi bekliyordu. Teknolojik açıdan son derece donanımlı bir hastanenin bekleme salonundaydı. Arada sırada havada süzülen bir haber robotu gelip, doğumla ilgili gelişmeleri o metalik sesiyle bildiriyordu.
    Tüm hastane çalışanları İmparator’a layığıyla hizmet edebilmek için seferber olmuştu. Daha bir yıldır İmparatorluk koltuğunda olan Redukto bu ilgiye alışık değildi ama umursamıyordu da. Vakarını korumayı başaramamış, tedirgince doğumun bitişini bekliyordu. Bir aksilik olmasından korkuyordu. İçinde kötü bir his vardı. Kendi evhamından kaynaklandığını düşünerek kendi kendini rahatlatsa da o his bir türlü kaybolmuyordu.
    Hafif bir vınlama sesi gelince başını kaldırdı ve doğumun yapıldığı ameliyathanenin kapısına baktı. Ameliyatı yapan doktor kapıdan çıkmış, titrek adımlarla Redukto’ya doğru yürüyordu. Redukto ayağa kalkıp soru dolu bakışlarını doktora yöneltti. Doktor yutkundu. Zorlukla, “Majesteleri,” dedi. “Elimizden geleni yaptık. Herkesi ameliyata seferber ettik ama oluşan komplikasyonu durduramadık. Bebek sağlıklı bir şekilde doğdu ama karınızı… Kaybettik.”
    Redukto gözünü bile kırpmadan doktora baktı. Ağlamadı, bağırmadı, çağırmadı, çığlık atmadı. Sadece öylece doktoru süzdü. Doktor da soğukkanlılığını korumaya çalışarak bakışlarını kaçırmadı.
    Sonra İmparator biraz önce oturduğu koltuğa geri çöktü. Aynı pozisyona döndü; yine başını kollarının arasına aldı ve gözlerini yumdu. Ama bu kez gözyaşı damlaları kapalı gözünden yanağına süzülüyordu.
    Redukto birkaç dakika sonra konuştu. Gözyaşlarının etkisiyle gözleri hafifçe kızarmış, yanağı da hafifçe ıslanmıştı. “Oğlumu görmek istiyorum.”

    ***

    “Söyle bakalım,” dedi Redukto. “Ne görüyorsun?”
    Kâhin Selsus korkusuz, yaşlıca bir kadındı. Ağarmış saçları omzuna dökülüyor, ilerleyen yaşına rağmen canlılığını yitirmeyen yemyeşil gözleri sakince Redukto’nun oğlu Verem’i süzüyordu.
    Yaklaştı. Ellerini bebeğin başına değdirmeden, biraz yukarısında gezdirmeye başladı Gözlerini de kapatmış, sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Redukto merakını gizlemeden onu izliyor, girdiği transtan çıkmasını sabırsızca bekliyordu.
    Selsus’un gözleri açıldı ama bu kez o sakin tavrını muhafaza edememişti. Yeşil gözleri yuvalarında fır dönüyordu. Kesik kesik nefesler alarak geri çekildi ve sırtı odanın duvarına çarptı. Faltaşı gibi açtığı gözleriyle Verem’i süzüyordu.
    Redukto şaşkınlığını üzerinden atıp kalktı. Selsus’un yanına gelip hafifçe sarstı. “Selsus Hanım, ne oluyor? İyi misiniz?”
    İmparator’un kendisine hitap ettiğini duyan Selsus, bakışlarını Verem’den alıp ona yöneltti. “Majesteleri,” diye mırıldandı. Sudan çıkmış balık gibi etrafa bakınıyor, başını kısa ve sert hareketlerle oynatıyordu. Delirmiş gibiydi. “Bu çocuk yaşamamalı,” dedi. “Yaşamamalı.”
    Redukto bu kez daha büyük bir hayrete kapıldı. “Ne gördün?”
    “Bu çocuk İmparatorluğun sonunu getirecek. İmparatorluğun sonunu getirmesi de…” Tamamlamasına gerek yoktu; Redukto anlamıştı, ama yine de sözünü yarım bırakmadı. “...Dünya’nın sonunu getirmesi demek. Dünya İmparatorluğu’nun topraklarındayız. İmparatorluk çökerse etrafındakiler de çöker. Bu çocuğu yaşatmayın.”
    Redukto oğluna baktı. Daha bugün gözyaşlarıyla toprağa verdiği eşinden, Yeliza’dan kalan son şeydi bu bebek. O kadar tatlı görünüyordu ki… Simsiyah gözlerini taşıyan başını bir oraya bir buraya çeviriyordu. Redukto elini tuttu ve başını hafifçe okşadı. O kadar yumuşak, o kadar narindi ki…
    Bu çocuk kendi canından, kendi kanındandı. Çldürülmeye değil korunmaya ihtiyacı vardı. Onu öldüremezdi. Çldürürse, kendisinin de yaşayan bir ölüden farkı kalmazdı. Geceleri uyuyamaz, gündüzleri yaşayamazdı. Hayır, bunu yapmayacaktı.
    Kâhin Selsus, İmparator’un vereceği kararı beklerken sanki ondan korkuyormuş gibi bebekten uzaklaşmaya başlamıştı.
    “Russo,” diye gürledi İmparator birdenbire.
    İki adamıyla beraber, İmparator’un güvenliğinden sorumlu olan ve kapıda beklemekte olan Russo içeriye daldı. şok silahı elindeydi. Tetikteydi. “Evet majesteleri?” diye sordu.
    İmparator, Kâhin’e döndü. Selsus başına gelecekleri anlamıştı. Gözleriyle İmparator’a, ‘Yapmayın,’ diyordu sanki. Redukto ise kesin kararını Verem’in başını okşadığı, ona duyduğu sevginin büyüklüğünü fark ettiği an vermişti. Vazgeçmeyecekti.
    “Seni asılsız kehanetlerle İmparatorluğu kargaşaya sürükleme niyetinden dolayı, sahip olduğum İmparatorluğun huzuru için tutukluyorum,” dedi.
    Russo’ya eliyle bir işaret yaptı. Russo ve adamları Kâhin’i hafifçe sürükleyerek hastane odasından çıkardılar. Selsus hâlâ İmparator’a bakıyordu. Bakışlarında İmparator’un kararından vazgeçeceğine dair sönmeye yüz tutan bir umut vardı. ‘Ben ne yaptım?’ diyor gibiydi. ‘Sadece gördüklerimi söyledim. Sizin iyiliğiniz için. İmparatorluğun iyiliği için. Ve en önemlisi Dünyanın iyiliği için. Suçum ne?’
    Birkaç dakika sonra Russo geri döndü ve İmparator’u yine bebeğinin başında buldu. Kapı açık olduğu halde tıklattı ve içeri girdi. “Majesteleri,” dedi, “Kâhin’e ne ceza verilecek?”
    “İdam,” dedi Redukto. Kadını öldürmezse, İmparator’un oğlunun yıkım getireceğini öngören kehaneti tüm Zunossus’a, hatta belki tüm Dünya’ya yayılabilirdi. “Ama bu idam mutlak gizlilik içinde gerçekleştirilecek. Kimsenin öğrenmediğinden emin ol ve tanıyanlara da bir trafik kazasında öldüğünü bildir. Gerçekçi bir hikâye bul ki kimse şüphelenmesin.”
    Russo başını salladı ve emirleri uygulamak için oradan ayrıldı. Redukto ise kendi düşünceleriyle ve oğluyla baş başa kaldı.

    şİMDİ

    Yatağında uzanıp geçmişi gözden geçiren Redukto, Kâhin Selsus’un yüzünü bir kez daha gözlerinin önüne getirdi. Kadın büyük bir gizlilik ve sessizlikle idam edilmişti ama kehanetinin gölgesi Redukto’yu takip etmeyi sürdürüyordu.
    Doğan bebekleri bir kâhinin ziyaret etmesi, Zunossus’ta uzun yıllardır uygulanan bir gelenekti; ama esasen kimsenin ciddiye aldığı yoktu. Bilim ve teknolojiyle kurulu bir uygarlıkta fantastik söylemlere gerçekten inanılması zordu zaten. Yine de Redukto şüphelenmekten kendini alamıyordu.
    Oğlu ona muhafelet etse de henüz gerçekten zarar verecek hiçbir şey yapmamıştı. Çstelik devlet işlerinin dışında, evde geçirdikleri zamanlarda araları iyiydi. Verem, babasının aslında merhametli bir insan olduğunu ama İmparatorluk görevi omzuna yüklendiği anlarda Dünyanın en zalim insanı kesilebildiğini biliyor ve mecburen kabulleniyordu. Ama inandığı şeyleri savunmayı da sürdürüyordu.
    Devrimci söylemleri vardı. Yönetim biçiminden memnun değildi, dış ülkelere yapılan muameleyi beğenmiyordu; insanların refah içinde yaşanmasını istiyordu. Bu yönde ciddi adımlar atamamıştı henüz ama son toplantıda herkesin içinde babasına kafa tutmaktan çekinmemişti.
    Ayrıca gerçek annesi bildiği Erina’yı da kendi düşünceleriyle etkiliyordu. Redukto pek çok kez eşiyle oğlunun hararetli ve olumlu politika tartışmalarına tanık olmuştu. O odaya girdiği anda toparlanıyor ve susuyorlardı ama Redukto duyacağını duymuş oluyordu.
    “Ne fark eder ki? Yol açabileceği tek şey bir isyan. Hemen bastırılabilecek bir isyan. Dünyanın sonunu getireceği yok,” dedi Redukto. Böyle söylenince gerçekten mantıklıydı. Somut gerçekliğe bağlı bir dünyada yaşıyorlardı. Kehanet diye bir şey yoktur.
    “Neden hayatımı bir kâhinin saçmalıklarına göre şekillendiriyorum?” diye kendine kızdı. “Verem benim oğlum. Tamam, hırslı olabilir ama benim kötülüğümü isteyecek kadar da değil. Niye yıllar önce bir kâhin atıp tuttu diye onun başına casus dikiyorum?”
    Yorganı üzerine çekip gözlerini yumdu. Uyumaya çalıştı ama olmadı. İlk iki saat uyuyamadı; uyuduktan sonra da kâbuslar peşini bırakmadı.
    3

    Yakıcı güneş tüm ihtişamıyla gökte belirdi ve Zunossus halkına olağan bir gün geçireceklerini haber verdi. Ne var ki sadece insanlar değil güneş de yalan söyleyebilirdi ve söylüyordu da. Bugün hiç de normal geçmeyecekti.
    Anormalliği fark eden ilk insan, Zunossus’un minik gölünde balık tutan yaşlıca bir adamdı. Başını gökyüzüne çevirmiş ve gözü bulutlara takılmıştı. Bir an yanlış gördüğünü sanıp gözlerini kırpıştırsa da ancak görüşünün gayet berrak olduğuna kanaat getirebilmişti. Gökyüzünde koyu kırmızı renkte bulutlar vardı. Alabildiğine uzanan gökyüzündeki tek bir bulut bile beyaz yahut gri renkte değildi.
    Oltasını teknenin bir ucuna bıraktı ve eğer görmedilerse kırmızı bulutları haber vermek için Zunossus Sarayı’na doğru yola koyuldu. Ama Saray’a kadar gitmesine gerek kalmadı; o yarı yoldayken İmparator Redukto ve eşi Erina’nın gökten süzülen hava jetleri konvoyuyla Meydan denilen devasa çayıra inmekte olduklarını gördü.
    Jetler çayırlık alana yumuşak iniş yaptılar. İlkinden Redukto ve Erina, ikincisinden Saray erkânı, üçüncüsünden de Zunossus’un ileri gelen iklimbilimcileri indi.
    “Bu da ne?” dedi Redukto merakla. İklimbilimciler ve diğer herkes de büyük bir merak ve hayret içindeydiler ama İmparator’un yanında olmanın getirdiği ağırbaşlılıkla, bu duygularını belli etmekten kaçınıyorlardı.
    Redukto iklimbilimcileri yanına çağırdı. Her iklimbilimcide bulunan yakınlaştırıcı gözlüklerle gökyüzündeki kızıl bulutları büyük bir dikkatle izlemekte olan iklimbilimciler hemen emri uygulayarak dikkatlerini bulutlardan Redukto’ya çevirip onun yanına geldiler.
    “Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu Redukto.
    İklimbilimcilerin başı olan Mina adındaki genç kadın, “Henüz bu renk değişiminin neden kaynaklandığını çözemedik,” dedi gayet kararlı bir tavırla. “Araştırma jetlerini özel koruma kalkanı altına sokarak gökyüzüne göndermemiz gerekecek efendim.”
    “Tehlikeli değil mi?” diye sordu Redukto.
    “Evet öyle, ama kızıl bulutların da hayra alamet olduğunu sanmıyorum. Gerekli incelemeler yapılmazsa daha büyük sorunlar yaşayabiliriz. Çok daha büyük sorunlar.”
    Redukto başını salladı. Erina’ya döndü. Erina’nın da aynı şeyi düşündüğünü biliyordu. “Gerekeni yapın,” diye mırıldandı. “En kısa sürede bana bu tuhaf olay hakkındaki raporunuzu göndermenizi umuyorum.”
    Mina bundan pek emin değildi ama yine de, “Elbette efendim,” dedi. İmparator’u kızdırmayı herkes gibi o da istemezdi. Ellerini yelpaze gibi kullanarak yüzüne biraz hava gönderdi. Bugün ne kadar da sıcaktı böyle…

    ***

    Verem Halk Kütüphanesi’ne doğru yürürken oldukça dalgındı ve bu yüzden başını gökyüzüne çevirip de kızıl bulutları görememişti. Görse de umursamazdı çünkü aklında başka düşünceler dört dönüyordu.
    Etraf her zamanki gibiydi. Yerin hafifçe yukarısından süzülmekte olan yer jetleri oldukça azdı; çünkü daha büyük bir çoğunluk hava jetlerini kullanmayı tercih ediyordu. Trafiğin yoğun olmadığı bir ülkeydi Zunossus.
    Yine onu uzak bir mesafeden takip etmekte olan Casus Saris ise bulutlardaki bu renk değişimini fark etmişti etmesine; ama böyle bir durum olsa bile İmparator’un emrinden dönmesi kendi ölüm fermanını imzalaması demekti. O yüzden, tedirgin olsa da görevini uygulamayı sürdürdü. Gerçi artık genç veliahdı izleme görevi canını sıkmaya başlamıştı. Verem neredeyse her gün kütüphaneye gidiyor, gün boyunca orada kalıyordu.
    Kütüphaneye vardılar. Verem içeri girdi ve Saris de dışarıdaki camlı kapının kenarında ayakta bekleyerek içeriyi süzdü. Verem her zamanki gibi önce Kütüphane Görevlisi ile konuşmuş, sonra da daha ilerilerdeki raflara doğru yürümeye koyulmuştu.
    Saris on metre kadar ilerideki bir banka çöküp Verem’in çıkışını beklemeye koyuldu.

    ***

    Verem kütüphaneye girdi ve etrafı temkinle süzerek Kütüphane Görevlisi’nin yanına ulaştı. Fısıltıyla, “Bizimkiler içeride mi?” diye sordu.
    “Evet, salona geçtiler. İzlenmediğine emin misin?”
    “İzleniyorum ama casus içeri girmiyor ve dolayısıyla hiçbir şeyden şüphelenmiyor. Rutin kütüphane ziyaretleri yapan sıkıcı biri olduğumu düşünüyor. İçeri girip beni kontrol etmek kaç gündür aklına gelmedi. Bugün de geleceğini sanmıyorum.”
    Oradan ayrılıp ilerideki raflara doğru ilerlemeye başladı. Dördüncü raftan sola, oradan sonraki altıncı raftan sağa döndü. On iki raf daha ilerleyerek dümdüz gitti ve portatif uzun raflardan birinin arkasına gizlenen kapıyı gördü. Açıp içeri girdi.
    Yetmiş kadar genç içeride onu bekliyordu. Bir kısmı akrabasıydı. Kuzenleri ve daha uzak akrabaları. Diğer kısmı ise uzun bir süre boyunca uğraşıp topladıkları yandaşlarıydı. Oval ve uzun bir masada, diken üstünde bir tavırda oturmaktaydılar. En baştaki masa Verem için ayrılmıştı. Verem geçip oraya oturdu.
    “Büyük planı bugün uygulamaya koyuyoruz,” dedi. “Görevli arkadaşlar gece Saray’a gelecekler. şu an için planda değişikliğe gitmemize neden olacak bir şey yaşanmadı. Bu saatten sonra yaşanacağını da sanmıyorum.”
    “Kırmızı bulutları gördün mü Verem?” dedi en büyük kuzeni. “Halk paniğe kapıldı.”
    “Daha iyi,” dedi Verem. “Yaptıklarımız daha az dikkat çekecektir. Sıradan, tenha bir gün olmasını mı isterdin?”
    “Hayır ama önemli bir şey olmasından korkuluyor.”
    “Sanmıyorum,” dedi Verem. “İklimbilimciler halledecektir. Planda değişikliğe gidilmeyecek. Görevli herkes hazır olsun.”
    Odadaki herkes coşkuyla başını salladı. Aylardır bunun için hazırlanıyor, yandaş topluyorlardı. Verem ve biraz önce de konuşan büyük kuzeni Lodos’la başlayan direniş örgütü, aylarca süren çaba sonucu yüz kadar üye toplamıştı. Otuz kadar kişi Verem’in de izniyle bugün toplantıda değildi.
    İnandıkları değerler için gösterdikleri her çabanın meyvesini toplayacakları, kendilerini gösterecekleri gün bugündü.

    ***

    Merak ve panik içinde olan halk da Meydan’a toplanmıştı. Araştırma jetleri yola çıkmış gökyüzüne doğru süzülüyordu ve başta Redukto, Erina ve iklimbilimciler olmak üzere herkes bu jetleri heyecanla izliyordu.
    Baş İklimbilimci Mina, yüreği ağzında, yeşillik alanda volta atıyordu. Çç araştırma jeti yükseldi, yükseldi ve yükseldi. Kızıl bulutlara giderek yaklaşıyorlardı. Bir tehlike baş gösterene dek ilerleyecek ve uygun uzaklıkta duraklayıp alet edevatlarıyla yoğun araştırmalarına başlayacaklardı.
    Ama birden, kimsenin beklemediği bir anda jetlerin üçü de alev aldı ve havada taklalar atarak parçalanmaya başladı. Alevler jetleri çepeçevre sarıyordu ve sardıkça daha fazla parça gökyüzünde etrafa saçılıyordu.
    Mina dehşet içinde jetlerin ve içindeki dostlarının yok oluşunu izledi.
    Halk büyük bir paniğe kapılmıştı. Bulutlar onlara zarar veremeyecek kadar yukarıda olsalar da kendilerini korkmaktan alamıyorlardı. Birçoğu koşar adımlarla evlerine doğru gidiyordu.
    Redukto’ya iyice yaklaşan Erina, “Kubbeyi harekete geçirelim mi?” dedi. “Ne olacağı belli olmaz.”
    Redukto düşüncelere daldı. Çç jet kaybettikleri için tüm ülkeyi kubbeyle sarmak halkı daha büyük bir paniğe sürüklerdi. “Daha değil,” dedi. “Her tarafa gözcüler dikin. En ufak bir olağanüstü şey görüldüğünde bana bildirsinler. Saray’da olacağım ve bildirdikleri anda kubbeleri açacağım.”
    Karar Erina’nın hoşuna gitmemişti ama kocasının politik davranmak zorunda olduğunu biliyordu. İster istemez başını salladı.
    Biraz geride Mina ölen dostları için gözyaşı döküyordu.

    ***

    Gece olup da tüm ülkeyi karanlığa boğduğu sırada bulutların konumunda hiçbir değişiklik yoktu. Yakınlaşmamış, uzaklaşmamışlardı. Oldukları yerde duruyorlardı ve hâlâ koyu kırmızı renkteydiler.
    Redukto’nun emri üzerine Zunossus’un her tarafını saran boş Gözlem Kuleleri’ne geçen gözlemciler gözlerini bulutlardan ayırmıyorlardı.
    Bu kulelerden bir tanesinde, oldukça can sıkıcı olan bu görevi uygulamakta olan Toro, ortağı ve kardeşi Simpis’e döndü. “Sanki birkaç dakika önce daha az bulut vardı,” diye mırıldandı.
    Toro dikkat kesilip bulutlara baktı. “Bana bir değişiklik varmış gibi gelmedi.”
    O sırada iklim cihazlarının ibresinin biraz yukarı ilerlediğini gördüler. Sıcaklık biraz daha yükselmiş, nem artmıştı.
    “Bu durum hiç hoşuma gitmiyor,” dedi Toro. “Tuhaf bir şeyler var. İmparator’a bildirelim mi?”
    Simpis, “Havanın ısınması çok mu tuhaf?” dedi. “İlla bulutlarla mı ilgili olmalı? Bekle biraz. Sabret. Daha ciddi bir sorun olduğu anda İmparator’u haberdar ederiz. Birkaç bulut daha toplandı ve hava ısındı diye gecenin bu saatinde rahatsız edersek ne yapacağı belli olmaz.”

    ***

    Verem babasının Saray’daki odasının hemen önünde heyecanla bekliyordu. Elini kulağına götürüp, özenle yerleştirdiği kulaklığı kontrol etti. Bir sorun yoktu. Tam o anda kulaklıktan Lodos’un kısık sesle söylediklerini duydu: “İçerideyiz. Başlayabilirsin.”
    Verem sakin bir yüz ifadesi takınıp kapıyı çaldı. İçeriden babasının sesi duyuldu. “Girin.”
    Verem babasının kilitlemediği sert çelikten kapıyı hafifçe ittirdi ve açılan boşluktan içeri süzüldü. Babası gökyüzüne bakan devasa pencerenin önünde, eli belinde dikiliyordu. Dönüp bakınca gelenin oğlu olduğunu gördü. “Hayırdır Verem?”
    Verem gülümsedi. “Yok bir şey. Kırmızı bulutlardan bahsedildiğini duyunca bir de sana sorayım dedim.” Aslında kırmızı bulutlarla zerre kadar ilgilendiği yoktu.
    Babasına yaklaştı. “Neymiş bu işin aslı? Belli oldu mu?”
    “Hayır, gönderdiğimiz jetler daha yaklaşırken alev aldı. İklimbilimciler üzerinde çalışıyor. Nöbet kuleleri gözlemcilerle dolu.”
    Verem başını salladı ama dikkatini bambaşka bir şeye vermişti. Kulağında yine büyük kuzeninin sesi uğulduyordu: “İlk korumaları etkisiz hale getirdik. İçerilere doğru ilerliyoruz. Babanın odasının önündekileri de halledince haber vereceğiz. Hazır bekle.”
    Verem günlerdir kendini buna hazırlamıştı ama yine de hazır hissetmiyordu. Kırmızı bulutları tedirgin gözlerle izleyip oğluyla ilgili hiçbir şeyden şüphelenmeyen babası Redukto’yu süzdü. Kalbinde hafif bir sızı duydu ama önemsemedi. Plan sorunsuz uygulanmalıydı. Vicdanın derdine düşmenin sırası değildi.
    Lodos’un, “Harekete geç,” dediğini duydu.
    Redukto’nun dikkatinin başka yerde olduğuna emin olduktan sonra hafifçe geriledi ve odanın en ucundaki elektrik kontrol kısmına ulaştı. Birkaç şalteri indirdi ve oda karanlığa gömüldü.



    Saat ilerleyip de gece yarısını bulduğunda, sabahın erken saatlerinde uyanmış olan Toro’nun başı önüne düştü. Simpis uyuklamaya başlayan kardeşini öfkeyle süzüyordu ki gök gürültüsünü andıran ama biraz daha boğuk bir ses duydu. Hemen cama koştu ve gökyüzünde yüreğini korkuyla dolduran o manzaraya tanık oldu.
    “Toro!” Kardeşini sarsarak uyandırdı. Neye uğradığını şaşıran Toro, onu camın önüne sürükleyen Simpis’e uymak zorunda kaldı. Camdan gördüğü gökyüzünde olanlar ise üzerine çöken bütün uykuyu söküp attı…
    Kırmızı bulutlar havada bir girdap gibi dönmeye başlamıştı. Döndükçe boyutları artıyor ve gökyüzünden daha aşağılara doğru süzülüyorlardı. Felç olmuş gibi bunu seyreden Simpis ve Toro’nun bakışları eşliğinde bir anafor oluşturdular.
    Ve ateş topları bir yağmur gibi yağmaya başladı.
    Simpis korku dolu bir çığlık attı. “Sarayı haberdar et! Çabuk!” Toro’nun donup kaldığını görünce bir kez daha tekrarladı. “Çabuk dedim!”
    Aynı ağabeyi gibi dehşete düşen Toro elini kontak cihazlarına attı ve birkaç düğmeye bastı. Sonuç olumsuzdu. “Çalışmıyor!” dedi histerik bir şekilde.
    Kendini zorlukla sakinleştiren Simpis, “İmparatoru haberdar etmek zorundayız,” dedi. “Bütün su kaynaklarımız bu ateş yağmuruyla tükenebilir. Sadece Zunossus değil diğer ülkeler de tam da bu yüzden felakete sürüklenir.”
    Toro da ağabeyinin yaptığı gibi kendini toparlamaya çalışsa da pek başarılı olamamıştı. “Diğer kuleler çoktan haber vermiştir ya da İmparator kendi görüp kubbeyi harekete geçirmekle ilgileniyordur zaten.”
    “İmparator görmüş olsa kubbeler şimdiye kadar harekete geçerdi. Saray’a en yakın kule biziz. Saray’a bizzat gideceğiz. Çabuk! İznimiz olsa da olmasa da kule hangarındaki jetleri kullanacağız.”
    Ofisten çıktılar ve hızlı adımlarla hangara ulaştılar. Hafif jetlerden birine geçip saraya doğru yola çıktılar.
    “Kalkanı aç!” dedi Simpis. “Ateş yağmuru devam ediyor!”
    Toro dediğini yapacaktı ama o daha kalkanları açma fırsatı bulamadan dört tane devasa ateş topu jete isabet etti. Araç zikzaklar çizerek yene doğru inişe geçti. Simpis, jet yere çakılmadan hemen önce başını geriye çevirdi ve Saray’a ulaşmaya çalışan diğer tüm jetlerin de kendileriyle aynı akıbete uğradıklarını gördü.
    Umutsuzca ölüme kucak açtı.

    ***

    Elektriklerin gitmesinin getirdiği şaşkınlıkla, “Ne oluyor?!” diye haykırdı Redukto. “Neredesin Verem? Jeneratörlere ne oldu, niye çalışmıyor?”
    Oğlundan cevap gelmedi. Verem odanın bir köşesinde, elindeki kıvrık hançerle babasına yaklaşıyordu. Redukto ise tüm bunlardan habersiz, bir dolaba koşup bir ısı lambası çıkarmıştı.
    Isı lambasını çalıştırdığı anda elinde hançerle ona doğru gelen Verem’i gördü. Her şeyi anlamasına ramak kalmıştı ki, o boğuk gök gürültüsü tüm odayı kapladı. Redukto ister istemez başını cama, odaya az da olsa ışık getiren tek yere çevirdi ve bulutların anafor haline geldiğini gördü. Ve ateş yağmurunun başlangıcına tanık oldu.
    Neye uğradığını şaşırmış bir şekilde tekrar oğluna döndü.
    “Her şey bitti baba,” diyordu Verem. “Hükümranlığın buraya kadarmış. Çzgünüm. Çldüğünde İmparatorluk tahtına ben oturacağım ve kendi yüksek ahlak ve adalet anlayışımla tüm dünyayı huzura kavuşturacağım.”
    Redukto, “Verem,” dedi. “Dışarı bak. Gökyüzünde bir şeyler oluyor. Ateş yağmuru başladı. Çıkıp kubbeyi çalıştırmam gerek. Benden başkasının çalıştıramayacağı bir sistem, biliyorsun. Bırak gideyim. İstersen sen de gel. Sadece kubbeyi çalıştıracağım. Ondan sonra ne yaparsan yaparsın. Bu Cehennemî yağmur devam ederse bütün su kaynaklarımız tükenir. Ondan sonra olacakları biliyorsun. Bütün dünya su konusunda bize bağımlı. Yapma.”
    Verem başını cama çevirmeye bile yeltenmedi. Cesaretini tam toplamışken babasının birkaç sözü ve anlamsız bir doğa olayı yüzünden vazgeçmeye niyeti yoktu.
    Kıvrık hançeri yaşlı adamın göğsüne sertçe sapladı ve hızla döndürdü.
    Çlüme sürüklenmekte olan Redukto acı dolu gözlerle baktı oğluna. Ne yaparsa yapsın hırslarını köreltmeyi bir türlü başaramadığı oğluna. Yıllar yıllar önce, daha ana rahminden yeni kopmuş bir bebekken, öldürmeye cesaret edemediğini oğluna. İdamdan kurtardığı oğluna. şimdi kendisini öldürmeye soğukkanlılıkla cesaret edecek oğlu Verem’e.
    Bu, şu anda farkında olmasa, daha doğrusu inanmamak için kendini zorlasa bile, hayatının en büyük hatasıydı.
    Redukto’nun donuk bakışları sabit kaldı. Tüm dünyanın İmparatoru birkaç saniye içinde hayattan koparılmıştı.

    ***

    İmparator kubbeyi açamayınca Zunossus’u ateş yağmurundan kurtaramadı ve bütün su kaynakları birer birer kullanılmaz hale geldi.
    O günden sonra Zunossuslu’lar, ellerinde kalan son içme sularını yudum yudum tüketerek bir süre yaşadılar. Yaşadıkları süre boyunca dış dünyadaki insanların birer birer ölüşüne tanık oldular.
    Dış dünyada bir süre için hayatta kalmayı başaranlar, Zunossuslu’lara duydukları öfkeyle cesetlerini topladılar ve Zunossus’un kapılarına yığdılar.
    Zunossuslu’lardan son kalan insan Verem oldu ve her gün kapıya cesetlerin yığılışını seyretti. Her gün midesi alt üst oldu; her gün defalarca kustu.
    Su içmeyi bırakıp ölmek istedi ama buna cesaret edemedi. Kalan suyun büyük bir kısmını kendine ayırdı ve yaşayarak ölümü seyretti. Dünyanın her bölgesindeki milyarlarca insan kuraklık ve susuzluğun getirdiği acıyla kıvranıyordu.
    Verem belki dünya üzerinde yaşayan tek insandı, belki de değildi; bunu bilmesinin imkânı yoktu. Ama psikolojik olarak en acılı ölüm onunkiydi. Evet, diğerleri de susuzluk çekerek uzun bir ölüme tabi olmuşlardı; ama vicdanları rahattı ve sadece yaşamak için mücadele ediyorlardı. Verem ise hem kendi vicdan acısıyla kavrulmuş hem de can acısıyla harap olmuştu.
    Hırslarına karşın çok sevdiği babasını öldürdüğü, bıçağı sapladığı an da gözünün önünden gitmemişti. Her gün sınır kapısında cesetler görmek durumunu daha da kötüleştirdi
    Son gün, elinde kalan son bir bardak suyu kana kana içti. Zunossus’ta, belki de tüm dünyada kalan son suydu bu.
    İçtikten sonra yakıcı güneşin altında yere uzandı ve Azrail’in gelip onu almasını bekledi.
    Çlüm yavaş yavaş geldi. Dünyanın en yakıcı güneşini yiyerek, susuzluk ve aşırı sıcaklık yüzünden hayatını kaybetti. Onun ardından Dünya üzerinde kalan son canlı insanlar da teker teker ölmeye devam etti.
    Tek bir insanın hatasıyla tüm bir dünya küresel kıyamete sürüklenmişti.

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:48 pm Reply with quoteBack to top

    SON HAZİNE

    Catboy7402'nin Hikayesi

    Not: Çykü Neirre adında hayali bir evrende geçmektedir. Bu evrenin yaratılmasında emeği geçen herkese teşekkürlerimi borç bilirim. Çzellikle şunu belirtmek de isterim ki bu öykünün Neirre’de geçtiği halde diğer ortak öykülerle hiç bir ilgisi yoktur. Ama aynı evrende geçtiğinden dolayı o maceralar da Neirre’nin bir parçası olarak tarih kitaplarında yerlerini almaktadır.

    Bölüm 1: Grup Toplanıyor
    Beş kişilik bir macera grubu mağaranın girişinde içeriye girmeden önce son toplantılarını yapıyorlardı. Grubun lideri eskiden Kutsal şövalye Birliği’nin bir üyesi iken üstüne kalan bir suçtan dolayı birlikten atılan şövalye Leoric’di. Gözleri masmaviydi. Saçı kırlaşmıştı. Zırhı ve kalkanı paslanmıştı. Ama en değerli eşyası olan kılıcı yeni gibi duruyordu. Otuz yıl önce babası ölmeden kılıcı Nairda’yı oğluna vermişti. Onun için kılıca gözü gibi bakıyordu.
    Yanında koyu tenli, yeşil gözlü ve uzun boylu bir kadın duruyor ve elinde bir harita inceliyordu. Sırtında uzun bir yay, belinde de hançer vardı. Adı Silven’di. Eskiden bir hırsızdı ama şimdi geçimini ulaşılması imkansız denen hazinelerin yerlerini bulduktan sonra haritalarını çıkartıp bu haritaları da başkalarına satarak sağlıyordu. Riskli bir işti; ama çok zevk alıyordu bu işten.
    Leoric birlikten utanç içinde ayrıldıktan beş ay sonra bir handa Silven’le karşılaşmıştı. Silven Dopu Gölü’nün yakınlarında gizli bir mağaradaki gömülü bir hazineden bahsetmişti. Haritası da yanındaydı.
    “Neden kendin gidip hazineyi tek başına yemiyorsun?” diye sormuştu Leoric.
    Silven de çekici bir gülümsemeyle: “Çok isterdim; ama hazineyi koruyan bir lanet var. Tabi bir de tehlikeli bir büyücü. Ah unutuyordum az daha. Bir de bir ejderha.” diye açıklamıştı.
    Büyücüyle ancak ondan daha güçlü bir büyücü baş edebilirdi. Bu yüzden en yakın büyücü akademisine gitmişlerdi ve kendine güvenen ama biraz ciddiyetten yoksun genç büyücü Caster’i yanlarına almışlardı.
    Caster yanlarında mağaraya girmeden önce torbasında gerekli büyü malzemelerinin eksik olup olmadığı kontrol ediyordu. Yola çıktıklarından beri on beş dakika da bir kontrol etmişti ve her seferinde de bir eşyasını eksik buluyordu. Sonra en yakın kasabaya gidip gerekli malzemeyi satın alıyorlardı. Tabi parayı Leoric vermek zorunda kalıyordu.
    Neyseki son iki gündür her on beş dakika da bir kontrol ettiği halde herhangi bir malzemesinin eksikliğinden dert yanmamıştı.
    Mağara girişine sabırsızlıkla bakıyordu cüce Nerd. Leoric, Nerd’i bir kasabada Caster’ın gerekli büyü malzemelerinden birini satın almaya gittiklerinde kasabanın o gece yapılacak arena müsabakalarında görmüştü. Nerd arenada rakibi olan orkun iki bacağını kırdıktan sonra kafasını toprağa hiç çıkmamasına gömmüştü. Silven, Leoric’i tam aradıkları savaşçıyı bulduklarına dair ikna edince Nerd de gruba girmişti.
    Çç yıldır kazandığı arena şampiyonluğundan elde ettiği dev baltası, zırhı ve başlığını da yanında getirmişti. Bir ejderha ve tehlikeli bir büyücüyle yapılacak savaşı hevesle bekliyordu.
    Grubun biraz daha gerisinde elinde tuttuğu bir kolyeyi sıkıca tutan Rahibe Cassia gözlerini yummuş, Tanrısı Olevia’ya dua ediyordu. Beş yıl önce Tapınakta çalışmaya başlamıştı. Ama Tapınağın mali sorunları vardı. Yakında Tapınağın yıkılıp yerine daha fazla para kazandırabilme kapasitesi olabilen binalar dikileceği söylentileri yayılınca Cassia başka yollardan para kazanmayı düşündü. Karşısına bir gün Silven çıktı. Aslında Silven tapınağa gizlice girip hazinenin üzerindeki laneti kaldırabilecek büyülü bir eşya çalmaya gelmişti. Ama Cassia’yı ikna edince istediği kadar lanete karşı etkili büyülü eşyaları olmuştu.
    “Bu büyülü hançeri zamanı gelene kadar saklayın.” demişti Cassia, Silven’e. Parlak mavi renkli bir hançerdi. Ama sıradan bir hançere benziyordu. Teşekkür bile etmeden Silven kemerindeki boşluğa hançeri yerleştirmişti.
    Leoric sırayla tüm grubu süzdü. Çksürerek konuşmasına hazırlık yaptı:
    “Biliyorsunuz ki hepiniz özgür iradenizle burdasınız. İsteyen varsa hala şimdi gidebilir. Çünkü mağaraya girdiğimiz andan itibaren bir daha geri dönüş mümkün olmayabilir. Hepimiz bu hazine avından sağ çıkmayabiliriz.” diye açıkladı.
    Cassia yavaşça: “Zaten geri dönersem de ölmüş gibi olacağım. Bağlı olduğum tapınağın yıkılmasına dayanamam. Eğer bu hazineyi bulursak benim payıma düşen parçayla tapınağımı kurtalacağım. Yani ben ayrılmıyorum.” dedi.
    Caster bir gözü hala torbasındayken: “Zaten akademide sıkılıyordum. Her gün bir dolu gereksiz ödev. En tehlikeli bize verdikleri görev tepedeki Huor’un kanı adlı çiçeklerden bulma göreviydi. Hani şu orman elflerin kralının bir gün seyahati sırasında keşfettiği ve ellediği zaman çiçeğin dikeninin parmağını kanattığı nadir çiçek. Neyse işte tepeye çıktıkça hava buz gibi oluyordu ve çiçeğin iğnesi biraz zehirliydi. Felç olup tepede bayılırsan sabaha donmuş bedenini buluyorlardı. Yani böyle heyecanlı bir macerayı asla bırakmam. Hem daha alev topu büyümü bile deneyecek fırsatım olmamıştı. Yoksa büyü yeteneklerim körelecek. Çyle bakmayın bana. Büyü her gün tekrarlanmazsa unutulabilir.” dedi.
    Daha da konuşacaktı; ama Nerd onu susturdu: “Bu soytarıya hala ne gerek var anlamıyorum. Keşke arkadaşım Minotaur Bully’i de çağırsaydık. O zaman işte mükemmel bir grup olurduk. Kimse hatta deli bir büyücü bile bize karşı koyamazdı.” dedi heyecanla.
    “Yakında yanınızda ben olduğum için inandığın Tanrın kimse ona dua edeceksin.” dedi Caster sinirle.
    Cüce tam ağzını açıyordu ki Silven: “Hadi Leoric bizi gaza getirecek son konuşmanı yap artık ki gidelim artık şu kokuşmuş mağaraya.” dedi sıkılarak.
    Leoric, Silven’e öfke dolu bir bakış attı. Ama Silven’in çekici gülümsemesine karşı koyamıyordu. Kendisini toparlaması kısa sürdü neyseki. Onurlu bir şövalyeyken hocası Kelder’in dediklerini hatırladı bir bir.
    “Lidersen grubun her şeyisin. Lidersen her şeyi bileceksin. Sabredeceksin. Diğerlerinin yetmediği her konuda senin bilgin olacak. Sonunda ise grup sana istediğin saygıyı gösterecektir.” demişti hocası.
    Kılıcını havaya kaldırdı Leoric: “Orada hepimizin geleceğini sonsuza kadar değiştirecek bir hazine yatıyor. Onu bulup çıkaralım hadi.” diye bağırdı.
    Çnden mağaraya giriyordu ki elinde bir meşale olmadığını fark etti. Durumu hemen anlayan Caster fısıltı dolu bir sesle gerekli büyülü sözleri söyledi ve acemi büyücülerin kullandığı meşe ağacından yapılma basit asasının ucunda parlak bir ışık belirdi.
    “Galiba önden benim gitmem gerekiyor. Cüceye söyleyin arkamdan o gelsin. Bana bir şey olursa böylelikle benden sonra ilk onun başına bir şey gelir.” dedi alayla Caster.
    Cüce içinden bir kaç küfür söyledi; ama genç büyücünün peşi sıra mağaraya girdi.
    En son Silven mağaraya girmişti. Son kez havaya baktı. Güneş dağlara çekilmişti çoktan.
    “Uzun bir gece olacak anlaşılan.” dedi ve mağaraya girdi.
    Bölüm 2: Yol Ayrımı
    Mağarada sessizce ilerlediler. Mağara dümdüz gidiyordu. İki saat boyunca dinlenmeden yol aldılar. Arada bir yarasa sürüleriyle karşılaştılar. Ama başka canlıya ait bir ize rastlamadılar.
    Büyücünün ışığı sayesinde Silven haritadaki izlemeleri gereken rotayı gösterdi.
    “İlerde bir yol ayrımı var. Biri aşağı doğru yol alıyor. Bir diğeri de yukarı doğru gidiyor. Bizim yolumuz aşağıya doğru.” diye açıkladı Silven.
    “Peki yukarı taraf nereye gidiyor?” diye sordu cüce.
    “Bir toplu mezarlığa.” dedi Silven rahatsız edici bir ses tonuyla.
    Cassia dehşetle: “Aman Tanrım! Nasıl?” dedi.
    “Siz hiç Redenout Madeninde yaşanan katliamı duymadınız mı? Kral, kardeşini ve halkını öldürttü. Ve ölen kişilerin ruhları iki dünya arasında sıkışıp kaldı. Ruhları bu mağaralarda dolaşıyor hala. Hazineleri lanetli. Yıllar önce bu hazinenin peşine düşen ejderhaya da olan bu. O da lanetlendi ve bu mağaradan çıkamıyor.” diye açıkladı Silven.
    “Peki bahsettiğiniz büyücü kim?” diye sordu Cassia bu sefer.
    “Büyücünün adı Safiel Persoul... Buradaki garip olayları araştırması için yollanan talihsiz bir büyücü.”
    “Bu sıkıcı tarih derslerinde bahsedilen Muhteşem Safir değil mi? Ama onun mutlu mesut yaşayıp sonra da vakti gelince bu dünyadan göçtüğü anlatılmıştı bize.” dedi Caster kafası karışarak.
    “Evet, öyle anlatılır. Çünkü kabul etmek istemezler bu gerçeği. Kahraman bir büyücünün bu talihsiz kaderinin sorumluluğunu üzerlerine almak istemezler ve kendilerini rahatlatmak için uydurdukları gerçek dışı bilgilerle hem kendilerini hem de yeni nesil büyücüleri kandırıyorlar.” dedi Silven acı bir sesle.
    Caster, Nerd’e yaklaşarak: “Ben de Safiel gibi olmak isterdim. Adam Safir Savaşı’nı bitirdi. Ah neydi adı – tarihten hep sıfır alırdım da – en çok benim gnom hoşuma giderdi. Oldukça espriliydi ve bence o olmasa Safiel o görevi bitiremezdi. Adı Lydon muydu neydi ya? Umarım öteki taraftan bana sinirle bakmıyordur. Ama ne yapayım öğretmenler de bu kadar sıkıcı bir şekilde dersleri anlatmasınlar. Hem o gnomun da adı çok uzundu. Hep onun yüzünden sıfır alırdım. Neyse ben...” diye hızla anlatıyordu ki cüce eliyle büyücünün ağzını kapattı: “Kes sesini artık.”
    Birden ilerden bir gürültü geldi. Caster sesin geldiği yöne asasını doğrulttu. O anda etraflarının sarıldığını fark ettiler. Bir kaç ork grubu bir kaç yıl önce bu mağarayı sığınakları olarak kullanmaya başlamışlardı. Onlar lanetli hazineye inanmıyorlardı. Bu bakımdan mağaranın derinliklerine gitmiyorlardı; ama hazineyi aramak için gelen talihsiz hazine avcılarını da avlayarak yaşamlarını sürdürüyorlardı.
    Leoric kılıcıyla havaya döverek: “Saldırı pozisyonu.” diye bağırdı.
    Cüce baltasını havaya kaldırarak: “Yavaş ol, şövalye. Ne zaman hangi pozisyona geçmemiz gerektiğini bilmeyecek kadar salak değiliz.” dedi.
    Leoric içinden: “Sabır.” dedi sadece.
    Orklar önde olan büyücüye oklarını yolladılar. Caster geriye doğru ışınlandı ve oklardan kurtuldu. Orklar kendi dillerinde küfüre benzer sözler sarf ettiler. O sırada cübbe giymiş bir kaç ork ortaya çıktı. Bunlar şaman olmalıydı. Ellerinde topuzları vardı. Topuz olmayan elinden şamanın biri yıldırım büyüsü yolladı Nerd’e. Nerd kalkanını son anda çıkardı ve yıldırım kalkanına çarptı. Büyünün etkisiyle cüce geriye doğru savruldu. Leoric onu omzundan tuttu.
    “Sağol, şövalye. Bağırmayınca ve bizi aptal yerine koyan o geri zekalı emirlerini vermeyince daha çok işe yarıyorsun.” dedi cüce alay edercesine.
    Silven de yayını çıkartmıştı. İki orku saf dışı etmişti bile. Bu sefer Silven’e yoğunlaşmıştı orklar. Orklar bu sefer kurt terbiyecilerini çağırmıştı. Zor tuttukları kurtlar aç gözlerle Silven’e doğru hamle yapmaya hazırlanıyordu.
    Orklar tasmalarını tutan ipleri bırakınca dört kurt süratle Silven’e doğru koştu. Cassia kurtların Silven’e doğru koştuğunu görünce duaya benzer sözler fısıldadı ve Silven’in etrafında mavi bir aura oluştu. Kurtlar auranın etkisiyle alev aldılar ve korkuyla sahiplerine geri koştular.
    Orklar geri kaçmaya başladılar. Leoric ve Nerd de ileri doğru atıldılar ve ilk başta başka bir büyü yapamadan şaman olan orkların işlerini bitirdiler.
    Caster en işe yarar büyüsünü hatırlamaya çalışıyordu. Cüce homurdanarak: “Bu büyücüyü sadece seyirci olarak yanımızda getirdiğimizden haberim yoktu.” dedi.
    Caster birden sinirlenmişti. Hevesle en çok yapmak istediği büyüsünü yapmak için hazırlandı. Asasından büyük bir alev topu fırladı. Ama alev topu orklara doğru gitmedi. Tavana doğru yöneldi ve büyük bir gürültü eşliğinde patladı. Cassia neyseki alev topunun gidiş yönünü önceden fark etmişti. Tekrar duasını etmeye başlamıştı çoktan.
    Kayalar üzerlerine doğru gelirken üstlerinde mavi renkli bir kalkan oluştu.
    “Muhteşemsin sen kızım...” dedi Silven göz kırparak.
    Cüce sinirlenerek: “Asıl tebrik edilmesi gereken kişi nerede? O çocuğu bir bulursam...” dedi. Ama sözlerini tamamlayamadı.
    Caster mavi kalkanın dışında kalmıştı.
    Bölüm 3: Ejderhanın Nefesi
    Rexerfus bin yaşındaydı. Ama kendini bir ejderha gibi hissedemiyordu. Bir mahkum gibiydi. Çzgürlüğünü ve havada süzülmeyi çok arzuluyordu. Yaşlı gözleri artık bu karanlık mağarada yön bulmasını zorlaştırıyordu. Bir lanetin etkisi altına girmişti. Ne diye hırsına kurban olmuş ve yüz yıl önce hiç bir canlının girmeye cesaret edemediği bu mağaraya gelmişti ki sırf bahsedilen değerli hazineyi bulmak için?
    Ama yalnız değildi bu mağarada. Başlangıçta yalnızca etrafta dolaşan lanetli ruhlar vardı. Bir süre sonra ise yaşayan bir insanla karşılaşmıştı. O da bu lanetin esiri olmuştu. Güçlü bir büyücüydü. Yaptığı büyülerle en azından ölmemeyi başarmıştı; ama o da mağaradan çıkamıyordu.
    Genelde ikisi de birbirini görmemezliği gelirlerdi. Ama bir süre sonra sanki birbirlerini teselli ettiklerini fark ettiler. Ejderha en azından istediği zaman biriyle konuşabilme sanşının olduğunun düşüncesiyle katlanabiliyordu bu karanlık mağaraya hala. Yine de birbirlerine pek yaklaşmamaya çalışıyorlardı.
    Birden bir gümbürtü duydu tam en sevdiği rüyalarından birini görüyordu ki. Havada eski gençlik günlerindeki gibi kıvrak bir şekilde uçuyordu. Gözünü en yakın kasabaya çevirmişti. İnekler ve koyunlar sıran sıran yeterki bizi yemesin diye kasaba sakinleri tarafından önüne sunulmuştu.
    Ama şimdi hepsi geride kalmıştı. Lanetin etkisi onu öldürmüyordu. Yemek yemesine gerek duymadan yaşayabiliyordu. Ama yemek yemeyi o kadar çok özlüyordu ki. Bir de tabi insanların dehşet içinde ondan kaçtığı ve ona yalvardığı günleri...
    Yavaşça doğruldu. Gürültü yukarılardan gelmişti. Yoksa yeni bir lanet kurbanı daha mı geliyordu? Büyücüden beri kimse buralara gelmemişti. İnsanların kayıp hazineler konusunda hevesli olduklarını bilirdi. Buradaki hazineyi bulmak için bir sürü kişinin geleceğini tahmin etmişti. Ama gelen olmamıştı. Belki de mağaranın girişi bir şekilde kapanmıştı.
    Ejderha yavaşça sığabileceği koridorlarda – acı dolu deneyimlerin ardından koca bedeninin geçtiği yerleri artık öğrenmişti – yavaşça dolaşmaya başladı. Yarasalar üstünden korkuyla uçuştular. Her bir adımında yer sarsılıyordu. Kuyruğu duvarlara çarptıkça tavandan bir kaç kaya parçası yere ve kafasına düşüyordu. Ama kafası da vücudunun geri kalanı gibi o kadar sertleşmiş ve nasırlaşmıştı ki hiç bir darbeyi umursamıyordu.
    Sonunda mağaranın içindeki göle vardı. Orda kana kana su içti. Sanki su içince kendisinin yaşadığına emin oluyordu. Yoksa susuz da yaşayabilirdi aynen aç durabildiği gibi.
    Göldeki yansıyan görüntüsü iç açıcı değildi. Oysa buraya hapsolmadan önce ırkının en saygı duyalan ejderhalarından biriydi. Çfkeyle göldeki görüntüsünü yok etmek için çabaladı. Ama bir-iki saniye sonra tekrar geri gelmeye devam ediyordu. En sonunda bitap düştü ve gölün kıyısında uyuklamaya başladı.
    Bölüm 4: Büyümek için Büyü
    “Neden büyücü olmak istiyorsun?” diye sordu akademiye kaydolmaya geldiğinde Caster’a okulun müdürü Gerrher.
    “Büyüdüğümü ispatlamak istiyorum efendim.” dedi Caster kararlı bir şekilde.
    “O zaman çoğu genç gibi kendine iyi bir kılıç bul ve savaşçı ol. Hem o zaman daha çok saygı görürsün.” dedi müdür.
    “Ama efendim benim büyücü olmam şart.” dedi Caster ciddiyetle.
    “Her canlının içinde biraz da olsa büyüye karşı bir yatkınlığı vardır. Kiminde oldukça yüksektir; ama bunu kullanmayı bilmez. Kiminde ise çok düşüktür; ama içindeki gücün sınırını bilir ve ona göre kullanır. Sonunda da tarihte adı geçen yüce büyücülerden biri olur.” diye açıkladı müdür.
    “Ama senin bu akademiye girmeni sağlayacak kadar bile büyüye yatkınlığın yok. Ailen de bildiğim kadarıyla pek öyle büyücü olmanı istemiyor. Peki bu ısrarın neden?” diye sordu müdür ısrarla.
    “Ben büyücü olmalıyım, efendim. Sadece büyücü olmak için doğdum ben. Büyücü olamazsam bu dünyada yaşamam için bir sebebim kalmaz.” dedi Caster kendini ağlamamak için zor tutarak.
    “Çzülme, evlat. Merak etme. Artık eskisi gibi değil akademi. Parası olan herkesi alıyoruz. Biraz mali kriz var. Yani okulda elinde yayıyla serçe avlayan tipleri görünce yadırgama. Onlar mezun olunca avcı-büyücü karışımı yeni bir sınıfın temsilcileri olacak.” dedi müdür alay ederek.
    Caster odadan çıkarken bir gün bu lafları müdüre yedileceği günün çabuk gelmesi için dua etti.
    “Bir gün ispatlayacağım. Ben de tarihe adımı yazdıran o güçlü büyücülerden biri olacağım.” diye yemin etti içinden.
    ***
    Kayaların hepsi kalkana değince parçalanmış unufak olmuştu. Tehlike geçince Cassia kalkanı kaldırdı. Cüce hemen genç büyücüyü aramaya başladı. Sonunda bir kayanın altında baygın ve yaralı bir halde buldu.
    “Burada... Buldum onu.” dedi hüzünlü bir sesle.
    Asasını hala sıkı sıkı tutuyordu. Bir şeyler mırıldanıyordu. Silven: “Ne diyor?” diye sordu.
    Cassia yavaşça yaklaştı: “Nerd ve Leoric ikiniz yavaş bir şekilde çocuğu kayanın altından çıkartabilir misin? Ben de onu iyileştirebilecek tüm bildiğim duaları okuyacağım.”
    Leoric bu grubu kurarken en büyük arzusu sonunda emir verecek olacak olmasıydı. Ama kimse onu dinlemiyordu bile. Ama cüce ile birlikte Caster’ı kayanın altından yavaşça – en azından bir cücenin olabileceği en kibar haliyle – çıkardılar.
    Caster hala bir şeyler mırıldanıyor ve asasını sıkıca tutuyordu. Cassia yavaşça ona doğru eğildi. Dua etmeye başladı: “Olevia mast ta bi hiel.”
    Caster birden gözlerini açtı. Korku dolu bir halde: “Başarısız oldum. İspatlayamadım.” diye bağırdı.
    Cassia sevecen dolu bir sesle büyücüye sarıldı: “Sakin ol.” dedi.
    Ama Caster’ın sakin olmaya niyeti yoktu: “Ben beceriksizin biriyim. Onun alaycı gözlerini hala görebiliyorum.” diye bağırdı.
    “Kimden bahsediyor bu?” diye sordu sert bir şekilde cüce. Aslında kibar bir ses tonuyla sormayı denemişti.
    “Kimse kim. Hadi ayırtın da şunu yola devam edelim.” dedi sert bir sesle Silven. Cüce bile Silven’in dediklerini terbiyesizce bir davranış olarak görmüştü.
    “Çocuk az daha ölüyordu. Biraz dinlenelim. Hem orkların bir daha bize yaklaşamayacağına eminim.” dedi Nerd.
    “Nerd haklı. Bir süre burada dinlenelim.” dedi Leoric ikna edici bir sesle.
    Yukarıdan bir yerden ışık sızıyordu az da olsa. Pek yetmese de onlara yine de memnundular az gelen ışıktan.
    Silven grubun uzağında az gelen ışığın yardımıyla haritayı inceliyor, bir yandan da cebine tıkıştırdığı bir kaç ceviz kırıntısını kemiriyordu.
    Leoric sessizce yanına yaklaştı. Yanına oturdu ve düşüncelere daldı. Sonra: “O çocuğu yanımıza almakla hiç iyi etmedik. Daha şimdiden böyle olduysa büyücüyü hiç yenemez.” dedi.
    Silven ağzındaki cevizi kemirmeye devam ederken: “Ben seni uyarmıştım. Benim bildiğim bir kızıl elf var diye. O daha yetenekli bir büyücüydü. Ama sen dinlemedin. Neyse artık çok genç. Ergenlik sivilcelerini kopartsam mı kopartmasam mı derdinde olan çömez bir büyücüyle beraberiz sayende.” dedi sinirle.
    Cassia yavaşça Caster’a su içirmeye çalışıyordu: “şimdi nasıl hissediyorsun?” diye sordu.
    Nerd elindeki ekmeği bile yiyemediğine inanamıyordu. Normalde her zaman yemeye hazır bir bünyesi vardı. Sonunda ayağa kalkıp Caster’ın yanına gitti. Ekmeği uzatıp: “Bu ekmek daha taze. Bence bunu kaçırmamalısın.” dedi.
    “Ama sen kaçıracaksın. Hem sen o ekmeği benden daha çok hak ettin.” dedi Caster.
    “Hadi ama. Pişman olmadan önce ye şu ekmeği.” dedi cüce. Cassia güler yüzle: “Nerd haklı, Caster. Sadece su içerek duramazsın. Bir şeyler yemen gerekiyor.” dedi.
    Tam cüce ekmeği geri çekecekti ki Caster memnuniyetle ekmeği aldı ve yemeğe başladı. Cüce tam homurdanıyordu ki büyücünün yine eskisi gibi sırıtan yüzünü görünce: “Afiyet olsun.” dedi mutlulukla.
    Sonunda herkes dinlendikten sonra Leoric ayağa kalktı: “Hadi artık maceramıza kaldığımız yerden devam ederim.” dedi. Caster’a baktı yavaşça ve onda maceranın başındaki ruh halini görmüştü: “O da hepimiz gibi devam etmek istiyor. O vakit o da bizle gelecek” diye düşündü.
    Bölüm 5: Onurlu Günah
    “Ben yapmadım.” diye kendini savundu Leoric. Ama Komutan Teers inanmıyordu.
    “Valinin odasından çalınan değerli kolye senin çadırından çıktı ama.” diye bağırdı.
    “Evet. Ama başkası koymuş olabilir. Hem benim böyle aşağılık bir şey yapmayacağımı biliyor olmanız lazım, efendim.” dedi Leoric kararlı bir ses tonuyla.
    “Ben kimseye güvenmem. Bu vakte kadar benim bu konumda durmamı sağlayan en önemli neden kimseye hiç bir zaman güvenmemiş olmamdır. Leoric birlikten hemen ayrıl ve bizi de bu utançtan kurtal.” dedi sonunda Komutan acımasız bir sesle.
    Leoric hızla çadırına gidip çantasını toplamaya başladı. Babasından yadigar kılıcını kınına koydu ve yanına aldı. Kimse onla konuşmuyor ve onu görünce hemen başka tarafa gidiyorlardı.
    “Hı, onurmuş. Onurunuz kurusun.” diye lanet etti içinden Leoric ve bir daha dönmemecesine ayrıldı.
    ***
    Caster tekrar asasından fışkıran ışıkla önlerinden gidiyordu. Yavaşça aşağıya doğru iniyorlardı. Yarasalar çıldırmış gibiydi. Bir bu yöne bir o yöne uçuşup duruyorlardı.
    “Sanki iki şey arasında kalmış gibiler. İki tarafta da korktukları bir şey var.” dedi Nerd fısıltıyla.
    “Bu tarafta korktukları şey biziz. Ama diğer tarafta onları korkutan şeyi tahmin bile etmek istemiyorum.” diye açıkladı Silven.
    En sonunda ilerde bir parıltı fark etmişlerdi. Cassia: “Bir göl var orada.” dedi umutla.
    “Sonunda boşalan su kaplarımızı doldurabileceğiz.” dedi Leoric memnuniyetle.
    Ama birden bulundukları yerin havası çok sıcak olmaya başlamıştı ve nefes almak zorlaşıyordu.
    “O burada olabilir mi?” diye sordu Caster bir eliyle yakasını açıp içeri üflerken.
    “Neyden bahsediyorsun?” diye sordu Nerd.
    “Ejderhadan tabi ki.” dedi Caster tedirgin bir sesle.
    “Oradakiler...” dedi birden kadim zamandan kalma bir ses.
    Hepsi dehşetle sesin geldiği tarafa döndü. Leoric: “Dikkatli olun.” diye uyardı. Ama kendisi de bacaklarının titremesine engel olamadığını fark etti.
    “Lanetten kaçamazsınız... Son burada. Sakın açmayın o sandığı.” diye devam etti ses.
    “Kimsin? Çık ortaya.” diye bağırdı Leoric.
    “Lanetin taa kendisi.”
    Bölüm 6: Kayıp Tanrı
    Cassia Tapınağın sessiz kütüphanesinde eski püskü bir kitabı inceliyordu. O kadar eski bir kitaptı ki içindeki yazıların çoğu okunmuyordu ve bir kaç sayfası da kayıptı. Ama merakla incelemesini sürdürdü. Sonunda kitabı aldığı rafa geri koyduktan sonra Başrahibe Korrea’yı görmeye gitti.
    Çğleden sonra pek fazla yalnız bulamadınız Başrahibeyi. Her zaman bir derdi ya da sorusu olan bir yığın insan ona danışmaya gelirdi. O da seve seve herkesi dinler ve yardım etmeye çalışırdı. Gece olunca da tapınağın bahçesindeki oturaklardan birine oturur, yıldızları seyrederdi. Cassia, başrahibeyi sessizce bahçede otururken buldu tahmin ettiği gibi: “Efendim, iyi geceler.” dedi yavaşça.
    Korrea güleryüzle: “İyi geceler, kızım. Bir sorun mu var?” diye sordu.
    “Evet, efendim. Aklımı karıştıran bir kaç sorum vardı da.” dedi tereddüt ederek Cassia.
    “Otur o halde yanıma, kızım.” dedi Korrea.
    “Efendim, bir yerde Seldir adında bir tanrının adını okudum da. Çyle bir tanrının varlığından haberim yoktu.” dedi Cassia.
    “Ah, evet. Yıllardır o eski püskü kitabı kimse inceleme sabrını gösteremezdi. Anlaşılan sen göstermişsin.” dedi Korrea gülümseyerek.
    “Okudum kitabı ve orada altı tane tanrıdan bahsediyor. Ama bize hep öğretilen beş tane tanrı olduğuydu. Doğa ve barış Tanrısı Olevia, Müziğin Tanrısı Torio, Çalışma ve emeğin Tanrısı Hikker, Kötülüklerin ekicisi Reks ve Çlümün Tanrıçası Esten. Hiç bir yerde Seldir’in adını duymamıştım.” diye anlattı Cassia.
    “Olevia sayesinde bu dünyada yaşamızı sürdürebilmemiz için gereken şeylere kavuştuk. Torio sayesinde müzikle tanıştık. Hikker hepimize çalışmamız konusunda öğütler verdi ve toprağın en dibine kadar onu şekillendirdi. Reks bu dünyaya kötülük tohumlarını ekti. Esten de Burtha salonlarını yaratıp ruhlarımızın öldükten sonra gidebileceği bir mekan meydana getirdi. Gördüğün üzere hepsi bir şeyler yaratıyor.” diye açıkladı Korrea.
    “Evet efendim. Zaten hepsi birer Tanrı.”
    “Tanrı ne demek?” diye sordu birden Korrea.
    “Yaratıcı. Yaratabilme yetisi olanlar. Bu dünyayı ve bizleri yarattılar.” diye cevap verdi Cassia.
    “Yani bir tanrıya tanrı demek için illa bir şeyler mi yaratmalıdır. O vakit yeni kitaplar doğruyu söylüyor. Seldir bir Tanrı olamaz. Çünkü o bir şey yaratmadı.” dedi Korrea.
    “Peki o ne yaptı?” diye sordu Cassia.
    “Ben bir şey yaptı demedim ki. Ama yapacak. Vakti gelince yapacak.”
    “Ne yapacak, efendim?” diye sordu hevesle Cassia.
    “Zamanı gelince bu dünyayı yok edecek.”
    ***
    “Çık ortaya dedim.” diye bağırdı Leoric.
    “Burada ne işiniz var?” diye sordu derinlerden gelen ses.
    Caster asasını etrafta gezdiriyordu. Artık tek istediği sesin sahibinin kim olduğunu görmekti. Ejderhaysa ejderhaydı. Böyle boş yere ölümü beklemekten sıkılmıştı.
    Nerd endişeyle: “Ne yapıyorsun, seni ahmak? Sallamayı kes şu ışıklı sopanı.” dedi Caster’a.
    Birden gölgelerden bir hayalet çıktı. Başında tacı olan bir hayaletti. Gruptaki herkesi süzdü sonra:
    “Benim adım Prens Caspener. Yıllar önce bu madenlerde halkımla beraber o sırada tahtta oturan kardeşim Kral Caspeor’un emriyle öldürüldük. Amacı bu madenlerde saklı olan bir hazineyi bizden önce ele geçirmekti. Ama hazinenin bulunmaması için ben ölmeden bir lanet büyüsü yaptım. Bu sayede kim bu hazineyi bulmaya gelirse bizle beraber bu mağaradan geri dönemez. Kardeşim hepimizin öldürüldüğünü duyunca askerleriyle beraber buraya geldiler ve lanetin etkisi altına girdiler. Bir daha bu mağaradan çıkamadılar. Sonunda delirip intihar ettiler.” diye anlattı.
    Sesi sanki kendisi yanlarında olduğu halde derinlerden geliyor gibiydi.
    “Peki bu hazinede ne vardı? Bu kadar kardeşinin seni ve halkını öldürtecek kadar aklını çelebilecek ne vardı bu hazinede?” diye sordu Silven.
    “Sadece tek bir sandık. Ama o sandığın içinde mutlak son var.” dedi hayalet.
    “Mutlak son mu?” diye sordu Cassia. Aklı birden tapınaktaki günlerine gitmişti. Buna benzer bir sohbeti sanki hatırlıyordu.
    “Evet. O sandık da zamanı gelinceye kadar bekletilen bir tanrı saklı tutuluyor.” diye açıkladı hayalet.
    “Saçmalık. Hiç bir tanrı Neirre’ye gelemez ki. Bu tüm tanrıların burayı yaratmadan önce kendilerine koydukları bir kuraldı. Hem bir tanrı bir sandığa sığabilecek kadar küçük müdür?” dedi Caster aklı karışarak.
    “Hayır, değil.” dedi birden Cassia. “Onun adı Seldir. O vakti gelinceye kadar diğer tanrılar tarafından hapsedilmiş kayıp tanrı. Zamanı gelince sandık açılacak. O zaman gelecek...”
    “Ne gelecek?” diye sordu Leoric merakla.
    “Son. Kıyamet.” diye tamamladı sözleri hayalet.
    Bölüm 7: Hırsızın Maskesi
    Handa oturmuş bekliyordu. Aradığı adamı bulmuştu. Ama başlamak için öncelikle ortağına haber vermesi gerekiyordu. Biraları tek tek götüren bir şövalyeye gözünü kestirmişti.
    Hancı, Silven’e güleryüzle yaklaştı: “Yeni av sezonu başladı galiba Silven.” dedi.
    “Beni sinir etme, Butter. Git işine!” dedi sinirle Silven.
    “Peki, tamam canım. Sadece istediğin bifteği getirmiştim. Tam istediğin gibi. Fazla pişmemiş ve az tuzlu. Başka bir isteğin...”
    “Teşekkür ederim, Butter. şimdi yanımdan defolup diğer müşterilerinle ilgilenmene müsaade ediyorum.” diye sözünü kesti Silven.
    Hancı her zamanki tebessümü bozmadan yanından ayrıldı. Bu hırsızın laf sokmalarına tek bir nedenden dolayı katlanıyordu. Onunla beraber olma olasılığını iyice düşürmek istemiyordu.
    şövalye sekizinci birasını içtikten sonra odasına çekilmeye giderken Silven’in ortağı da hana giriş yapmıştı.
    “Mükemmel zamanlama.” diye düşündü Silven.
    Cücenin bakışları oldukça sertti ve o kendinden emin yürüyüşünü gören herkes kenara çekilmenin daha mantıklı bir davranış olduğunu düşünüyordu.
    “Nerede kaldın, Nerd?” dedi sert tonda Silven.
    “Yarınki arena dövüşünü senin yüzünden kaçırırsam yemin ediyorum ki...” diye başlamıştı ki cüce, Silven onu susturdu.
    “Arena dövüşlerinden daha iyi bir iş buldum. şu hayaletli madenleri hatırlıyor musun? Haritasını çıkartmam oranın yıllarını almıştı.” diye anlatmaya başladı Silven.
    “Ah, evet. Madenlerin dibinde bir yerde açılmaması gereken bir sandığın olduğuna dair bir efsaneyi duymuştum. Oraya gidip oranın haritasını çıkartacak kadar cesur olduğunu bilmiyordum.” dedi Nerd şaşırarak.
    “Ben hayaletlerden korkmam. Hepsi sulu gözlü, lanetlenmiş tipler ve ben onlarla baş etmesini bilirim. Ama bu sandığın açılmama nedeninin içinde bir tanrının tutulmuş olmasından kaynakladığını duymuş muydun?” dedi Silven heyecanla.
    “Hayır. Nerden öğrendin? Hem bir tanrı Neirre’ye gelemez. Hikker’in bile buna izni yok.” dedi Nerd inanamayarak.
    “Başta ben de inanamamıştım. Gizlice şu Olevis’teki tapınağa girdim ve ordaki kütüphanede çok eski bir kitap buldum. Kitapta yazıların çoğu silinmiş. Ama okuduğum ve anladığım kadarıyla Seldir diye bir altıncı tanrı daha varmış. Tanrılar Neirre’yi yarattıktan sonra ortaya birden çıkmış. Neirre’yi yok edeceğini söyleyince Tanrılar bir araya gelip onu bir sandığa kapatmışlar ki bu tüm tanrıların son kez bir araya gelip bir şeye birlikte karar verdikleri andı. Onu bir tanrı olarak bile görmemişler ve onu Neirre’nin diplerine saklamakta bir mahsur görmemişler.” diye anlattı Silven.
    “Ama diğer tanrılar bile onu tanrı olarak görmüyorlar.” dedi Nerd.
    “Ancak şöyle bir nokta var ki o da tüm tanrılar Olevia da Esten de dahil hepsi bu Seldir’den korkmuşlar ve son kez bir araya gelip güçlerini birleştirip onu alt edebilmişler. Yani bu Seldir tanrı olsun veya olmasın tüm tanrılardan bile güçlü.” dedi Selvin.
    “Peki senin bu sandığı aramanın amacı ne madem bu kadar sonu felaketle bitebilecekken?” dedi endişeyle cüce.
    “İyi düşün. Eğer biz bu sandığı bulabilirsek. Tanrıların karşısına çıkıp bu sandığı açmakla onları tehdit edebiliriz. Onlar da tüm isteklerimizi yerine getirirler.” diye açıkladı Selvin o çekici gülümsemesiyle.
    “Sen delisin. O sandığa ulaşmak imkansız olmalı.” dedi Nerd korkuyla.
    “Hayır, değil. Sen yeter ki söyle. Benimle misin?” diye sordu Silven.
    “Her zaman tüm işleri beraber yaptık. Hep en zor maceralardan bile kıl payıyla olsa kurtulduk. Tabi ki seninleyim. Ama önce şu pis Lerger’le olan arena maçımı halletmem gerekiyor.” dedi heyecanla cüce.
    “Ah, o ork pisliğini biliyorum. İki bacağını kır benim için. Tamam mı?” dedi Silven göz kırparak.
    ***
    “Demek o kadar yolu biz bunun için geldik. Tüm tanrıların korkup bir sandığa kapattığı Seldir adındaki tanrı olup olmadığı tartışma konusu olan bu kişinin kapatıldığı yerdeyiz ve bahsedilen hazine de Seldir’in hapsedildiği sandık. Aman ne güzel!” diye bağırdı Leoric.
    “Zaten biz de buraya o sandığı almak için geldik.” dedi Silven soğuk bir sesle.
    “Anlamadım.” dedi Cassia.
    “Çzgünüm ama hazinenin ne olduğunu en baştan beri ben biliyordum. Size söyleseydim benimle gelmezdiniz; ama sizi bir şekilde ikna etmem gerekiyordu.” diye açıkladı Silven.
    “Peki senin derdin ne?” diye bağırdı Leoric.
    “Tanrılar eğer bu Seldir denen kişiden korkuyorlarsa biz de bunu koz olarak kullanabiliriz. O sandığı bulup sandığı açma yönünde onları tehdit etmeyi düşünüyorum. Onlar da mecburen tüm isteklerimi yerine getirecekler.” diye anlattı Silven heyacanla.
    “Ne heyecanlı bir macera oldu bu ama! Ben Huor’un kanıyla idare edecektim en baştan. Ne işim var ki buraya geldim? Bu bir ceza olmalı!” diye homurdandı Caster.
    Hayalet: “Çzgünüm ama buraya kadar geldiyseniz bir daha bu mağaradan çıkamazsınız. Artık sizler de lanetin etkisine girdiniz.” dedi acıklı bir sesle.
    “Çzülmüş numarası yapmayı kes, ölü prens.” dedi Nerd öfkeyle.
    Ama hayalet çoktan kaybolmuştu. Hayalet gidince tekrar o çürümüş ve bunaltıcı hava geri geldi. Birden tekrar hava eskisi gibi ısınmaya başlamıştı.
    Caster tekrar asasına sıkıca sarıldı ve ışığıyla karanlığı defetmeye çalıştı. O sırada karanlıkta bir çift göz görür gibi oldu. Sonunda anlamıştı. Karşılarında bu sefer ejderha vardı. Ejderhanın sırtında da elinde üç elmaslı asası olan bir büyücü...
    “şimdi yandık işte...” dedi kısık bir sesle.
    Son Bölüm: Neirre’nin Sonu
    Rexerfus uzun bir süre yeni gelenleri izlemişti. Ama onların kendisini fark etmemesi için kıpırdamadan takip etti sadece. Hayaletin ortaya çıktığını görmüştü. Artık onlar da burada hapsoldular, diye düşündü.
    Ancak zaten bu karanlık yeri bir büyücüyle paylaşıyordu. şimdi beş kişi daha mı eklenecekti? Bunlardan kurtulması şarttı. Büyücüyü nerede bulacağını biliyordu. Onlar hayaletin etkisinde iken deprem olsa haberleri olmaz, dedi içinden ve büyücünün olduğu yere doğru yola çıktı.
    Büyücü kendisine oda gibi bir yer yapmıştı. Ejderhayı görünce şaşırmamıştı; ama onunla konuşunca garipsemişti.
    “Hayrola, Reks’in yaratığı. Benim seninle işim olmaz. şimdi beni yalnız bırak.” dedi soğuk bir sesle büyücü.
    “Seni de ilgilendiren bir sorun bu ama.” dedi Rexerfus ikna edici bir tonda.
    “Ne oldu?” diye sordu birden meraklanan büyücü.
    “Beş tane yeni biri geldi ve ben zaten daracık olan bu yeri daha fazla kişiyle paylaşmak istemiyorum. Onları defetmemiz lazım!” dedi ejderha öfkeyle.
    “Uzun zamandır kimse buralara girmeye cesaret edemiyordu.” diye düşündü büyücü.
    “Benim sırtıma binersen ikimizin gücüyle kimse baş edemez.” dedi ejderha hevesle.
    Büyücü duvara dayadığı üç elmaslı asasını aldı.
    “Çnce bakalım neyin nesiymiş bunlar?” dedi.
    ***
    “Kimse bana büyücü ve ejderhayla aynı anda dövüşeceğimizi söylememişti.” diye homurdandı Nerd.
    “Hiç bir zaman Reks’in yarattığı ejderhalar kendi efendileri dışında kimsenin sırtlarına binmelerine izin vermemiştir. En azından tarih derslerinde bize böyle öğretilmişti.” dedi şaşkınlıkla Caster.
    “Demek ki tarih her zaman tekerrür etmiyormuş.” dedi Nerd sıkıntıyla.
    Büyücü elindeki asayı ileri savurdu: “Lanetin etkisine girdiniz mi?” diye sordu sert bir sesle.
    Cassia ileri atıldı: “Sen Muhteşem Safir olmalısın. Burtha’ya gidip orayı mühürleyen ve Safir Savaşı’nı sona erdiren büyücüsün sen. Yıllardır Reks ve Esten’in Neirre’de yaptığı kötülüklerle savaştın. şimdi bir ejderhayla ittifak kuruyorsun.” diye haykırdı.
    “Zaman ne gerektirirse onu yapıyorum sadece. Gördüğün gibi lanetlendim ve yıllardır bu ucube yerde sıkıştım kaldım. Tek komşumun da bir ejderha olması da ne garip ama değil mi?” dedi Safiel asasını tehdit edercesine sallayarak.
    Leoric kılıcına sıkıca yapışarak: “O zaman boş konuşma da saldır pis kokulu ejderhan ile.” dedi kararlı bir sesle.
    Ejderha tüm nefesini içine çekip yapabildiği kadar alev püskürttü. Bu saldırı amaçlı değildi. Sadece rakibini korkutmak ve onun konsantrasyonunu bozmak içindi. Ama Leoric onurlu bir şövalyeyken iki defa ejderhalarla teke tek karşılaşmıştı. Birini yaralamayı başarmış ve sonunda mağlup etmişti. Diğerinde de uzun bir süre savaşıp ejderhayı yormuştu. Sonunda da ejderha kaçmıştı.
    şimdi ise eskisi gibi gücü olmasa da uzun süre teke tek bir ejderhayla savaşabilirdi. Belki onu yenemezdi. Ama onuruyla ölürdü en azından.
    Safiel asasından parlak bir ışık oluşturdu. Hepsinin gözleri kamaşmıştı ve düşmanlarına bakamıyorlardı. Ama birden ışık söndü. Bunu yapan Safiel değildi. Caster düşmanın büyüsünü bozmaya yarayan bir büyü yapmıştı.
    “Aferim, evlat. İşte gerçek büyü dediğin böyle olur.” dedi keyifle Nerd.
    Safiel öfkeyle Caster’a döndü: “Seni acemi büyücü. Bakalım bu büyüden de kaçabilecek misin?” dedi öfkeyle.
    Bir alev topu Caster’a doğru geliyordu. Caster konsantrasyonunu bozmamaya çalıştı ve alev topundan son anda ışınlanma büyüsüyle kaçtı.
    “Sende büyük miktarda büyüye yatkınlık hissediyorum. İlerde muhteşem bir büyücü olabilirdin.” dedi Safiel, Caster’a acı bir bakış atarak.
    O sırada Nerd, Silven’in ortalarda olmadığını fark etti. Çnce tam diğerlerini uyaracaktı ki sonra vazgeçti. Ortağıyla beraber bu işe girmişti artık. Silven’in yokluğunu diğerlerine ne kadar uzun bir süre hissettirmezse onun sandığı bulması için zaman sağlayabilirdi.
    Gerçekten de Silven diğerleri Safiel ve ejderhayla uğraşırken sandığı aramaya gitmişti tek başına. Cüce ortağına güveniyordu. Ona söyleyemişti. Çünkü diğerleri fark edebilirdi. Yine de önce onun kaybolduğunu Nerd fark ederse diğerlerini oyalayabilir umudu taşıyordu.
    Bazen etraftan hayalet uğurtuları geliyordu. Ama hiç tedirgin etmiyordu onu bu durum. Meşalesini uzun bir süre yakmamıştı diğerleri görmesin diye; ama artık yakabilirdi.
    Bir süre sonra aşağılara inen merdivenleri gördü ve hemen oradan inmeye başladı. İlerde kilitli bir kapı vardı. Çstünde bir sürü yazılar vardı. Silven yazıları okuyup anlamakla uğraşmadı. Kilitleri açmak konusunda uzmandı. Bir süre sonra kapı ona dayanamadı ve açıldı.
    İşte sandık taştan bir masanın üstünde duruyordu. Silven keyifle: “Artık tanrıların hepsi benim kölem olacak.” dedi. Sandığa yaklaştı. Sandıkta herhangi bir kilit yoktu.
    Kalbi fırlayacak gibiydi. Sandık ağır değildi. Tek başına kaldırabilirdi. Ama birden eli titredi ve sandık yere düştü. Kapağı da açılmıştı.
    Birden etrafını siyah bir duman sardı.
    “Uzun süredir bu anı bekliyordum.” dedi bir ses sisin içinden.
    “Seldir.” diyebildi Silven.
    Sonra kendine gelerek: “Bana itaat et. Seni ben kurtardım.” diye bağırdı.
    Sisin içinden kahkaha sesleri yükseldi: “Ben kimsenin kölesi değilim. şimdi uzun süredir beklediğim intikamımı alabileceğim. Neirre’nin sonu artık geldi!”
    Ve sandıktan yayılan kara dumanın tamamı Silven’in ağzından içine girdi. Kara duman dağıldığında yerde Silven’in büyülü hançeri kalmıştı sadece. Cassia’nın ona lanetten korunmaları için verdiği hançerdi bu. Gün ışığını yansıtıyormuşcasına parlıyordu hala; ama bir süre sonra söndü ve bir daha hiç parlamadı.
    ***
    Derinlerden herkes Silven’in çığlıklarını duymuştu.
    Safiel asasını yere indirdi: “Demek her şey buraya kadarmış.” dedi fısıltıya yakın bir sesle.
    Nerd tüm yaptıklarına pişman olmuştu ve inandığı tanrı Hikker’e günahları yüzünden af dilemeye bile utanıyordu.
    “Çalış ve hak et! İlk emrin buydu. Ama ben hep en kısa yoldan para kazanmanın peşindeydim. Senin öğütlerini dinlemedim. Beni affet, Hikker!” dedi içinden. Gözleri yaşlıydı. Silven için de dua ediyordu.
    Cassia kolyesini sıkıca tuttu: “Olevia nuer tuhe meis.” diye dua etmeye başladı. Bir süre sonra kolyesi elinden kayıp düştü.
    Karşısında beyaz gelinliğiyle Olevia’nın yüce bakiresi Olof vardı. Yüzü eskisi gibi gülümsemiyordu artık.
    “Seldir’in gazabından korunmak için Olevia’ya yalvarıyorum. Lütfen bu kulunu yalnız bırakmasına müsaade etme. Tek amacım bağlı olduğum tarikatımın binasının yıkılması engellemekti. Bilmiyordum böyle bir kötülüğün ortaya çıkmasına yardım edeceğimi.” dedi Cassia acı içinde yere eğilerek.
    Olof yavaşça Cassia’nın çenesini kaldırdı: “Sen bu grubun arasında en masum iki kişiden birisin. Merak etme. Tanrılar her zaman sizi izliyorlardı ve gözetiyorlardı. Olevia ona içten inanan kulunun ricasını asla geri çevirmez.” dedi. Sesi buruktu. Eskisi gibi yüzü genç ve güzel görünmüyordu artık.
    “Peki Seldir kurtarılabilir mi?” diye sordu Cassia umut dolu bir sesle.
    “Sadece Neirre ve Tanrıların arasında kendi iradesinin gücüyle bir köprü kurabilme cesaretini gösterebilen kalbi iyilik için atan biri Seldir’in karşısına çıkıp onu geldiği karanlığa geri gönderebilir. Saf ve masum biri bunu yapabilir.” diye açıkladı Olof.
    Cassia, mağaranın duvarına yaslanmış yaşlı gözlerle Seldir’in kıyamet planını harekete geçireceği anı ağlayan gözlerle bekleyen Caster’a baktı. Bir masum kendisiydi, diğeri de oydu.
    Leoric, babasının ona verdiği kılıcına baktı: “Baba seni utandırdım. İstediğin gibi onurlu bir şövalye olamadım. Her zaman kendime bile yalan söyledim. Ama artık günahlarımdan kaçamayacağımı anladım. Birlikten atılmama sebep olan suç üzerime atılmamıştı. Ben çalmıştım o kolyeyi. Yoksa senin bana emanet ettiğin kılıcı satmak zorunda kalacaktım. Lütfen beni affet.” dedi ve dizlerini üzerine çöküp ağlamaya başladı.
    Ejderha sonunun geldiğinin bilincindeydi: “Bu büyük kötülük karşısında ne yapılabilir ki?” diye düşündü. Rahibenin kendi kendine konuştuğunu gördü. “Hayır, Tanrısıyla konuşuyor olmalı.” dedi içini acıtan bir sesle. O anda ilk defa onu yaratan Tanrısı Reks’e neden beni ve tüm ejderhaları yarattığını sormak istedi. “Bu dünyada yeteri kadar kötülük yok muydu?”
    Birden yer sallandı ve gürültüyle tavan çökmeye başladı. Rexerfus birden öne atılıp Cassia’nın üzerine düşen kayayı engelledi. Ama kendisi ağır yaralanmıştı: “Beni merak etmeyin, rahibe. Sizin tanrınızla olan konuşmanızı duydum. Seldir’i durdurabilecek tek kişi sizdiniz. Acele edin.” diye bağırdı.
    Safiel, ejderhanın ani hareketiyle yer düşmüştü. Ama çabuk toparlandı ve Caster’ı kayaların altında kalmaktan son anda onu ışınlayarak kurtardı. Caster mutlulukla: “Biliyordum. Sen kahraman Safir’sin.” dedi.
    “Hiç bir kara büyü içimizdeki benliğimizi değiştiremezmiş. Ben dersimi aldım sonunda” dedi yaşlı büyücü.
    Etraflarını kara bir duman sarmaya başladı. Sisin içinden bir ses konuştu: “Tanrılarin neden sandığımın kapağını açık bıraktılar biliyor musunuz?”
    Hiç cevap gelmeyince ses kendisi cevabını verdi: “Çünkü beni daha fazla sinirlendirmek istemiyorlardı. Benden korkuyorlardı ve haklıydılar da.”
    Cassia yerde düşen kolyesini buldu ve onu eline alıp öne çıktı: “Hayır. Tanrılar senden korkmuyorlardı. Sana bir fırsat tanımak istediler. Bu kadar muazzam güce sahip birisinin bunu anlamasını beklerdim. Sen tanrı değilsin. Olamazsın. Sadece ne idüğü belirsiz bir şeysin.” dedi kararlı bir sesle.
    “şimdi Neirre’yi sonsuza kadar terk edeceksin ve bir daha dönmeyeceksin.” diye de ekledi bir süre sonra.
    “Bana en son emir vermeye cesaret eden kişiye ne olduğunu bilmek ister misin?” dedi kahkahayla kara duman ve Cassia’nın etrafını kapladı. Ama Cassia’nın gözleri bembeyaz bir ışıkla saçıldı.
    Kara duman kenara çekildi: “Olevia! Ama bu imkansız.”
    “Rahibenin sözlerine kulak asacaktın, Seldir. Saf iyiliğin gücüne karşı kimse koyamaz. Artık kaçacak bir deliğin kalmadı.” dedi Cassia’nın içinden çıkan ışığımsı varlık.
    Kara duman dağılırken Cassia’nın da içindeki ışık da solmuştu. Artık güzel rahibe hiç uyanmamacasına gözlerini kapamış ve yerde yatıyordu.
    Hepsinin tek bir düşündüğü şey vardı:
    “Hepimiz Neirre’ye tek bir amaçla yaratıldık. O da bu dünyaya bir anlam katmak.”

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:49 pm Reply with quoteBack to top

    SON MÇSLÇMAN

    Edmond'ın Hikayesi

    Edmond, ailesinden uzakta, son günlerini yaşıyordu. Bıkmıştı artık, kendisini aldatan eşinden, her pisliğe bulaşmış oğluyla uğraşmaktan bıkmıştı. Burası muhteşem bir yerdi, kardeşleri olan müslümanların hepsi buralarda şehit olmuştu. Bu olayın üstünden 40 yıl geçmişti. Ama Edmond o sıralarda 17 yaşındaydı. Hatırlıyordu, o Avrupa'daydı, ailesiyle birlikte Avrupa'da, katillerin yanında yaşıyordu. Aslında Müslümanları kendisinin öldürdüğünü düşündükçe hâlâ gözleri doluyordu.

    Hepsi basit bir kazaydı aslında. Biyoloji ve Fizik derslerine olan merakı yüzünden olmuştu. Kendisi de gizli müslümanlardandı. Avrupa'daki son müslümandı aslında. Varsa da o bilmiyordu. Çünkü müslümanların hepsi, ama hepsi Anadolu ve Arabistan yarımadalarına doluşmuştu. Avrupa'da kimse kalmamıştı. Kendi ailesi yahudiydi, fakat o, gizli müslümandı. Ailesini de sevmedi zaten hiçbir zaman.

    Nasıl yaptığını hâlâ hatırlıyordu. O robotun düğmesine nasıl gizlice bastığını. Babası bir İsveç Uzay Bilimcisi'ydi. Fakat bilimci lafı yalnızca sözdeydi. Aslında bir hava ordusu komutanıydı. Hâliyle arada sırada oğlunu getirirdi.

    Edmond bir gün, gizlice düğmeye basmıştı. Aslında bütün bombalar zaten Anadolu ve Arabistan'a dönüktü. Yaklaşık 10 atom bombası, Anadolu ve Arabistan'a inmişti. Bombaların en batısındaki bile Yunanistan'a hasar vermemişti. Çok güzel ayarlanmıştı.

    Ertesi gün bütün, ama bütün gazetelerde TEK haber vardı. Müthiş soykırım. Tek bir müslüman kalmamıştı. Zaten müslümanlar gizli cihat ilan etmişlerdi. Hâliyle hepsi bir araya gizliden gizliye toplanmıştı. Fakat böylesine bir kaza hiç beklemiyorlardı.

    Edmond ne televizyon seyrediyordu, ne gazete okuyordu. Çünkü bütün haberler aynıydı, suçlu idamla yargılanacak. Aslında o idamdan korkmazdı, fakat utanıyordu, kim bilir, belki de “Ben yaptım!” demekten korkuyordu. Babası biraz parayla, aslında çok parayla sorunu halletmişti. Kimse kendisini bulamazdı.

    Fakat o günleri düşünmek istemiyordu Edmond. Çünkü utanıyordu. Aslında, bütün hayatı felç olmuştu. Defalarca kez intihar etmeye kalkışmıştı, ama son anda hep fark edildi. Belki de kıyameti görmesi gerekiyordu.

    İzmir'de, yemyeşil denizi seyrediyordu. Arada öksürük krizleri geliyordu. Buraya gelmek yasaktı, Anadolu ve Arabistan'a girmek yasaktı aslında, ama o, girmişti. Çünkü herhangi bir koruma ve oraya girmeyi yasaklayacak bir ülke yoktu.

    “Sanırım zehirleniyorum!” diye geçirdi içinden. Olsun, oda bunu istiyordu. Birkaç gün olmuştu buraya geleli, ama zehri hissetmeye başlamıştı bile. Fakat o, buraya ölmek için gelmemiş miydi?

    Akşam vaktiydi, hava esintiliydi, ve kötü kokuyordu. Güneş batmak üzereydi. Karşısındaydı Güneş, bütün ihtişamıyla. Sanki bütün o zehirli ülkeye bir güneşti. Sanki ölen her kişi o Güneş'teydi. Sapsarıydı, hava kararmasına rağmen. İlginç bir durumdu, fakat Edmond buna kafayı takmadı.

    Güneş'in son parçası, batıyordu, birkaç dakika kalmıştı, ve bir öksürük krizi, inanılmaz bir şekilde öksürüyordu. Birkaç dakikaya kalmadı, önce kusmalar başladı, sonra kan tükürmeler.

    Çlüyordu, Güneş batmadan ölecekti, son saniyelerini yaşıyordu. Bıkmıştı artık bu Dünya'dan. Her şey bitecekti. Ve tam Güneş'in son parçası yerine girdi ve hava, simsiyah oldu.
    Güneş batar batmaz, hava simsiyah olmuştu. Ve bir an deprem olmaya başladı. Deprem olmadı, olmaya başladı çünkü deprem hâlâ sürüyordu. Bir çığlık vardı ortada, ama çığlığı tam anlayamamıştı. Çığlık hiç bitmiyordu, bitmeyecekti de. Yargı bitene kadar!

    “Çlüyorum!” diye geçirdi içinden Edmond, ve o sırada denizden çıkan dev dalgalar onu yuttu. İzmir'de böyle büyük bir dalga olması saçmaydı, ama olmuştu. Çok geçmeden yanına düşen dev meteor, onu titretmişti. Artık iş çığırından çıkıyordu. Kusması geçmişti, ama ölmediğine emindi. Islak bir şekilde yerde yatıyor, gökten düşen dev meteorların, yanarak geçmesini seyrediyordu. Geçen her bir meteor, gökteki bütün siyahlığı alıyor, yerini kızıl bir havaya bırakıyordu.

    İlginç bir şekilde, her bir yıldızın, tek tek sönüşünü seyretti Edmond. Hâlâ yerde yatıyor, bütün olanları seyrediyordu. İlginç bir şekilde hiç kıpırdamıyordu. Gülmüyordu ya da yüzünde korkudan eser yoktu. Her bir yıldızın sönüşünü seyrederken, gözünün önüne ölen müslümanlar geldi, acaba onlar da ölürken bu duyguları hissetmişler miydi? Her biri bu duyguyu yaşamış mıydı? Acaba ölüm, bu kadar kötü müydü?Çığlık, acaba bu çığlığı onlar da duymuşlar mıydı?

    Ardından ağaçlar yıkılmaya başladılar. Muazzam bir hızla yıkılıyorlardı, çünkü yer yarılıyordu.

    “Kıyamet!Olamaz!” o an Edmond, ömründe hiç duymadığı korkuyu duydu. Çünkü günlerce, aylarca, yıllarca tövbe etmesine rağmen, sonsuza dek cehennemde kalmakla cezalandırılmıştı. Ve çığlık, çığlığı şimdi anlıyordu, İsrafil Aleyhisselam'ın Sûru üfleyişi.

    Biliyordu Edmond, kıyameti görenler, yalnızca sonsuza dek cehennemde kalacak olanlardı. O an, gökten binlerce, hayır, milyonlarca melek inmeye başladı. Sürekli iniyorlardı. Edmond korkuya kapılmıştı, ayağa kalıp secdeye varma ihtiyacı doydu. Ayağa kalktığında, yerdeki yarıklardan milyonlarca insanın çıktığını gördü. Ve çığlık, yani Sûr, sesini değiştirdi. Çldürdüğü insanlardı belki de birçoğu. Ve sonra Cebrail Aleyhisselam ile Azrail Aleyhisselam'ın gökten indiğini gördü. Onlar olduğunu bir şekilde biliyordu. Fakat bunun bir önemi yoktu.

    Cebrail Aleyhisselam onun yanına geldi. Ve o, nasıl olduğunu anlayamadığı bir cesaretle:

    “Neden ben?Ben tövbe ettim, bütün bunları yanlışlıkla yaptım, ben günahkâr değilim! Ben Allah imanıyla doluyum. Ben neden kıyameti görmekle cezalandırıldım!”

    Bütün bunları öğle bir hırsla söylemişti, yandaki insanların etraflarını sarıp kendilerine baktığını fark etmedi bile. Ve Cebrail Aleyhisselam:

    “Evet, siz, görevinizi başardınız!”

    Edmond bir an Cebrail Aleyhisselam'ın kendisiyle konuştuğunu anlayamadı. Kendisine siz diye hitap ediyordu! Sonra Cebrail Aleyhisselam, Edmond'in başına eliyle dokundu. O an Edmond'in beyninden, belki de sonsuz şey geçti. Çok kısa sürede, sonsuz şey hatırlamaya başladı. Ve bunlar içinde en şaşırtıcı olanı, kendisinin “Hz. İsa” olmasıydı. Ve o an sustu. Çünkü müslümanları öldürmesi gerekiyordu. Çünkü o, Mesih'ti. Ve o, görevini yapmış bir peygamberdi.

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:51 pm Reply with quoteBack to top

    SON

    Shalafi7777'nin Hikayesi


    Hiç kimsenin onun kim olduğunu bilmediği caddede yavaş yavaş ilerledi. Etrafında durup ona bakan insanlara aldırmadı. Kafasını meşgul eden çok fazla şey varmış gibi duruyordu. Adımlarını düşüncesizce atıyordu ama yine de bir amaçları varmış gibi kararlı ve güçlüydüler. Sokağın köşesinde toplanmış birkaç sarhoş ona sataşmayı denedi; hatta daha da ileri giderek yolunu kesmeyi. Gecenin karanlığından daha ölümcül ve tehditkar bakışlar yollarından alıkoyuldukları için öfkeyle yaktı ona yaklaşanları. Hepsi korkuyla sindi ve kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçan bir köpek kadar zavallı, zayıf ve onursuz bir şekilde gölgelerden ışık sandıkları karanlığa doğru kaçtılar.
    Yabancı, kaçanların arkasından birkaç saniye baktı. Yüzünde ne düşündüğünü belirten bir iz yoktu. Arkasını dönüp yoluna devam etti ve adımlarını aklına bir şey gelmiş gibi hızlandırdı. Sokağın diğer köşesinden dönünce, o bölgenin en işlek caddesinde buldu kendini. Etraf mağazalardan ve kafelerden gelen ışıkla parlıyordu. O gece, yüzünde ilk defa ne hissettiği onu izleyenlerce net bir şekilde anlaşıldı. Gördüklerine katlanamıyordu. Cadde tüm günahını, tüm umutsuzluğunu, tüm yalnızlığını ve bencilliğini parlak ışıklarla kimse anlamasın diye boyuyordu ve daha da kötüsü bunun farkında olan sadece o değildi. Bir yalanın içinde kendini kandırıp duran, dahası onur için yaşadığını iddia eden insanoğlu yalnızlığını hafifletmek için bu yalanın peşinden gidiyordu.

    Yoluna devam ederken ne için, kim için çabaladığını düşündü. Bu yalan için mi her şeyini ortaya koymuştu. Bir kafenin önünde durdu. Tabelasına bakmadı; sadece içeriyi gözleriyle taradı ve aradığını buldu. Arkadaşlarına gülerek bir şeyler anlatan kızıl saçlı gencin yanına gitti. Masada oturan grup ilk başta masalarının başına gelen bu yabancıyı önemsemediler. Israrlı bakışlar üzerlerinden çekilmeyince, neşe masada toza dönüşüp, yok oldu. Gençlerden birisi ne istediğini sordu. Yabancı ona doğru dönüp bakmadı. Geldiği andan itibaren bakışlarını kızıl saçlı gence odaklamıştı. Sorulan soruyu önemsemeden bakmayı sürdürdü ve en sonunda “Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu onun bakışlarına karşılık vermeye başlayan kızıl saçlı gence. “Kim olduğumu biliyorum ama ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.” Kızıl saçlı gencin şaşkınlık gözlerinden okunuyordu. Sanki olanların mümkünatını sorguluyordu. Yabancının ısrarcı bakışları, onu aklında olup biten karmaşadan çekip çıkardı. Sorusunu tekrarlamasını istemedi. Cevap zaten aklındaydı. Ama çok büyük bir anlam içermiyordu. “ Kaybettiğini geri almaya çalışma!” Azından çıkan kelimeler sanki onun düşüncesinin bir ürünü değillerdi. Bir başkası tarafından beynine yerleştirilmişti ve orada bu an için bekletiliyorlardı. “Onları bul! Sana yardım edecekler.” Yabancının aldığı cevaptan hoşnut mu öfkeli mi olduğu anlaşılmıyordu. Belki birkaç bilgi kırıntısı daha kalmıştır diye gence bakmayı sürdürdü; ta ki garsonlardan biri omzundan çekene kadar. Etraftaki insanlar daha ne olduğunu anlayamadan yabancı arkasını dönüp bir tekmede garsonu duvara çarptı ve bir daha kıpırdamadı. Tuhaf bir sessizliğin ardından bir çığlık ortama kaosu saldı. Herkes birbirini iterek dışarı koşmaya başladı. Kısa bir süre içerisinde kafede sadece iki kişi kaldı. Kızıl saçlı genç kararsız bir ses tonuyla isminin Can olduğunu söyledi. “ Çocukluğumdan beridir imgelemler görüyorum. Birçoğunun gerçekleştiğine tanık oldum.”Sanki kendisiyle ilgili gereksiz bir ayrıntıya girmiş gibi hissetti. Kısa bir tereddüdün ardından tekrar konuştu. “Senin ismin ne? Nereden geldin?” Yabancı tam cevap verecekken polis sirenlerinin sesi duyulmaya başladı ve doğruca çıkışa doğru hamle yaptı. Can da hiç düşünmeden onun peşinden caddeye atladı. Dışarıdaki kalabalık, onlar dışarı çıkınca korkarak geri çekildiler ve geçmelerine izin verdiler. Ara sokakların birinde ikisinin de gözden kayboluşunu izlediler. Bir daha bu dünyada göremeyecekleri iki insanın ardından boş boş baktılar.

    ****************************************************

    Karanlık yolların birbirleriyle kesiştiği onlarca kavşak geçtiler hiç konuşmadan. Can bu yabancının peşinden neden gittiğini anlayamıyordu. Aslında kendine yalan söylemekten nefret ederdi. Neden takip ettiğini biliyordu. Uzunca bir süredir öngörüleriyle yaşıyordu. Onları sevmiyordu. Acı, öfke ve keder doluydular. Ama onlara alışmıştı. Son gördüğü imgelemin üzerinden bir hafta geçmişti. O da bu yabancıyla ilgili olandı. Onun geleceği söylenmişti ona ve yabancıya ne söylemesi gerektiği. Ondan sonra her şey kesilmişti. Bağlantının koptuğunu hissedebiliyordu. Yeteneğinden ne kadar nefret etse de onu geri istiyordu. Yabancıda sorularının cevabı olup olmadığı kuşkuluydu. Ama onun ilerlediği yolda, bir yerlerde cevabı bulabileceğine emindi.

    Yabancı, peşinden bu gencin neden geldiğini sorgulamadı. Merak etmiyordu. İşe yarayacağını biliyordu. Bazen ona yetişmesi için adımlarını yavaşlattı. Hava aydınlanıncaya kadar ilerlemeyi sürdürdüler. Yabancı durdu ve aralarındaki sessizliği sesiyle patlattı. “Burada dinlenebiliriz, sanırım.” Can sorgulamadı. Doğrudan yere bağdaş kurarak oturdu ve bekledi yabancı tekrar konuşana kadar. Çok uzun süre beklemesi gerekmedi. “Neler olacağını önceden gördün mü?” Can ilk başta aklından geçenlerin bir çeşit soruya dönüştürülmesinden şaşkına döndü. Ama hemen ardından bunun anlamsız olduğunu anladı. Bu, merağın neden olduğu bir soruydu. “Hayır. Aslına bakarsan bir haftadır olabileceklerle ilgili imgelem görmedim.” Kısa bir an durdu. “En son seninle ilgili imgelem kafamda acıyla patladı.” Yabancı hiçbir yorumda bulunmadı kısa bir süreliğine. Aksine sanki bunun olması gereken bir şey olduğunu düşünür gibi başını salladı. “Madem ki benim yol arkadaşım oldun, ne yapmam gerektiğini merak ediyor musun?” Can, bir an bile tereddüt etmeden istediğini dile getirdi ve yabancı oldukça uzun olması gereken ama özetleyerek anlattığı hikayesine başladı. Her şey dün gece Kaos Tanrısı’nın diğer tanrılar tarafından tahtından edilmesiyle başlıyordu. Kaos Tanrısı, dengenin tanrısıydı. Aydınlık ile karanlık arasındaki sınırı korumaktaydı. Diğer tanrılar artık dünyanın büyük sonunun gelmesine karar vermişlerdi. Çünkü başka oyuncaklar yaratmak istiyorlardı. Bu nedenle dengeyi yok ettiler. Dünyaya kıyameti yolladılar. Dördüncü günün, gün batımında dünya sonsuz boşlukta içindekilerle birlikte unutulup gidecekti. İlk gün sıcaklık dayanılmaz boyutlara ulaşacaktı. Hayvanların bir çoğu o gün sürüler halinde intihar edecekler; bitkilerse sıcaklık yüzünden çıkan yangınlarla küle dönecekti. İkinci gün yer küre harekete geçecekti. Ardı ardına depremler olacak ve Dünya’daki tüm volkanlar aktif hale geçip etrafa lav püskürteceklerdi. Çlüm, alevlerin ateşli kollarında insanları bulacaktı. Ççüncü gün hayatta kalabilenler için hiçbir sürpriz barındırmayacak ta ki gece çökünceye kadar. O gece dolunay gökyüzünde tüm görkemiyle parlayacaktı. Bir süre gümüş ışık ulaşabildiği her bölgeyi huzurla yıkayacaktı. Ardındansa gökyüzü depremleriyle birlikte ay binlerce parçaya ayrılıp onu izleyen hayran gözlere ölümün tadını tattıracaktı. Son gün ise Dünya artık dönmekten vazgeçecek ve Tanrılar dünyaya ayak basacaklardı. Bir çember oluşturacak, tüm ölü ruhları yanlarına çağıracaklar, henüz ölmemişleri ise ölümün kollarına doğru itecekler ve Dünya’nın sonunu, kıyameti bir ilahiyle tamamlayacaklardı.

    ***************************************************

    Can, belli bir noktadan sonra anlatılanların kötü bir rüya olduğuna nafile bir çabayla kendini inandırmaya çalıştı. Beyni çalışmayı bırakıp, ona açıklanmakta olan bilgileri almayı reddetti. Ama sadece bir süreliğine… Sonraysa, sonun korkusu; korkunun sonu tarafından mağlup edildi. Hissedilen acı, yalnızlık hissi, umutsuzluk, hepsi yok olacaktı. Bunun göze alınabileceğini düşündü. Son bir kez daha dünyanın ona sunacağı acılara göğüs gerecekti ve sonra huzur gelecekti. Bu düşüncelerini yeni yol arkadaşıyla paylaştı. Anında buna pişman oldu. Yanlış şeyler yaptığı zaman ya annesinin ya da kendini sorumlu hisseden aile büyüklerinin seslerindeki öfke değildi bu adamın sesindeki. Farklıydı. Sanki onun yaratıcısıydı.

    Bağırmayı sürdürdüğü o zaman zarfında Can bir şeyin farkına vardı. Aslında sadece kendisinin yaptığı hata değildi bu. Yok oluşu düşünürken mutlu olduğu sebeplere yeniden dönüp baktı ve kendi kendine gülümsedi. (Bu yol arkadaşını daha da sinirlendirdi.) Dünyayı yok eden sebepleri düşündü. Yaratıcıların da yaratılanların da hatası aynıydı. Hepsi de bencildi. Yok oluşu o istemişti; çünkü zorluklar bitecekti. Tanrılar istemişti; çünkü gidip kendi sonsuzluklarında onları eğlendirebilecek başka şeyler yaratabileceklerdi. İçinden sadece tek bir dilek geçirdi ve aklından bu düşünceleri tamamen uzaklaştırdı.
    Yabancı, nihayet sakinleştiğinde güneş bir tepenin ardından yükselmişti. Sabahın daha çok erken saatleri olmasına rağmen Can, yakıcılığı teninde hissedebiliyordu. Alametlerin ilki gerçekleşmekteydi. Bir yer altı mağarasına girdiler. Birkaç saat yürüdükten sonra kamp kurup yattılar.

    Can uyandırıldığında rahat bir uykuya henüz geçiş yapabilmişti. Ama kaybedecekleri zamanları olmadığını bildiğinden nazlanmadan kalktı. “şimdi ne yapacağız?” diye sordu cevap alıp alamayacağını bilmeden. “Daha da derine! Çlülerin Dünyası’na inmeliyiz!” Neden diye sormayı aklından geçirirken o sorusunun cevabı da geldi. “Denge bozuldu demiştim, hatırlıyorsan. Bunun sebebi Kaos Tanrısı’nın düşmesiydi ve onunla birlikte onun hizmetkarlarının da.” Can bir şeyleri yeni anlıyormuş gibi gözleri açıldı. “İmgelemdeki ‘onlar’, ruhlar o zaman.” Yabancı gidecekleri yönü tayin etmeye çalışıyordu. Birbirinden ayrıt edilemeyen karanlık iki yoldan birisine daldı ve “Evet, ejderha ruhları” dedi.

    *****************************************************************

    Karanlıkta sessizce ilerlediler. Can ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Ama sanki çok uzun bir süre geçmişti. Karanlığa tamamen alışmış gözleri, aniden beliren ışıkla kamaştı. Işığın içinden zarif bir yaratık onların önünde eğildi. Yol arkadaşı, Can’ın bilmediği bir dilde onunla konuştu. Sonrasındaysa bir gölün üzerinden kayarak geçtiklerini fark etti Can. Paniği hareket etmesini engelledi ve karşı kıyıya ayak basana kadar hiç kıpırdamadı. Yere iner inmez o parlak ışık ve yaratık kayboldu. Tam Can neler olduğunu soracaktı ki etrafın ne kadar farklı olduğunu fark etti. Her yer kayaların arasında sızan eflatun rengi ışıkla yıkanıyordu. Beyaz, kalın bir sis de zemini yıkıyordu.

    Can’ın etrafına duyduğu merak onlara doğru yaklaşmakta olan dev yaratıkların görüntüsüyle yok oldu. Zihni panik halindeydi. Hangi kaçma planın mantıklı olacağını düşünmeye çalışıyordu. Ya suya atlayıp geldiği yoldan geri dönecekti ya da kayaların arkasına saklana saklana bilinmeze doğru yaptığı yolculuğuna devam edecekti. Ama beyni de ayakları da henüz bir karara varamamışlardı. Bu panik anında yol arkadaşını gördü. Oldukça sakindi ve sanki bu görüntü ona huzur veriyordu. Yaratıklar iyice yaklaştılar ve önlerinde durup zarifçe selam verdiler. Can onları yakından görünce ne olduklarını anladı. Bunlar ejdarha ruhlarıydılar. Ejderhalardan birisi öne çıktı. “Efendimiz, gelebildiğinize çok sevindik. Bize zamanın kısıtlı olduğunu söylemiştiniz. Onun için hemen konuya gireceğim. Tanrılığınızı geri almamalısınız…”

    ***************************************************************

    Ejderha konuşmasını bitirdiğinde derin bir sessizlik oluştu. Sanki yeryüzündeki felaketlerin sesi işitilebiliyordu derinlerden. Kıyametin üçüncü aşamasına gelinmişti. Ay taşları yeryüzünü ölüm yağmuruna tutmaktaydı. Ejderha sessizliği bozarak gür sesiyle tekrar konuştu. “Kahinin sizin adınıza yapması gereken bir şey var.” “Evet, bunu hatırlıyorum.” dedi Kaos Tanrısı yavaşça şaşkınlığı her halinden belli olan Can’a döndü. Elinde iki parçalı bir madalyon tutmaktaydı. Onu, Can’a uzattı. “Senden bu son iyiliği rica edeceğim. Bunu Tanrılar, Dünya’ya inip de ruhları topladığı zaman kapat. O zamana kadar ölümün kolları seni saramayacak ve bunu kapattığında da kendini ve beni dahil olmak üzere herkesi kurtaracaksın.” Can madalyonu aldı. Kafasında olabilecekleri tartar gibiydi. Kaos Tanrısı arkasını döndü. “Bu kurban ediliş töreninde bulunmanı istemem. Seni bir ejderha yeryüzüne çıkaracak.” Kısa bir süreliğine bir şey demedi. Sonraysa sadece “Hoşça kal!” dedi.

    ******************************************************************

    Can, yeryüzüne çıkartıldığında ay taşı yağmuru durmuştu ve Dünya artık dönmeyi bırakmıştı. şafağın alacakaranlığında beklemeye başladı. Ejderhanın anlattığı şeyleri düşündü. Bunca zamandır bir tanrıyla yolculuk etmişti. Tanrı tahtından edilince hafızasının bir kısmı da gitmişti. Bunun olabileceğini önceden bildiği için onu bilgilendirebilecek kaynakları bilgiyle donatmıştı.

    Gök yavaşça açılmaya başladı. Bir çağrı hissetti ve aynı zamanda da ona uzanan bir parmak. Çlümün parmağı. Ama bu, bir başka elin onu sarışıyla yok oldu ve Can anladı ki bir tanrı kendini kurban etmişti. Ne olursa olsun görevini tamamlayacağına yemin etti. Yapılan fedakarlık boşuna gitmemeliydi. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. En sonunda bencilliği ondan çok uzağa, bir daha hatırlanmayacağı karanlığa sürüklenmişti. Dileği gerçek olmuştu. Gökten yavaşça bir ışık yağmaya başladı. Işık yağmurunun içinde ise Tanrılar yavaşça süzülüp Dünya’ya adım attılar. Tüm ruhlar etraflarında toplandılar. Hep bir ağızdan, kıyametin ilahisini söylemeye başladılar.

    Can bu noktadan sonra ne yaptığının farkında olmadan harekete geçti. Çünkü ilahi yüzünden zihni bulanıklaşmıştı. Ruhların saydam vücutlarının arasında süzülüp tanrıların arasına atladı ve madalyonun kapağını kapattı.

    *****************************************************************

    Her şey kısacık bir kalp atımı zamanında oldu ve daha tanrılar onlara oynanan oyunun farkına varamadan oyuncakları elinden alındı. Yarattıkları sonsuz kaosun içinde kulaklarında tek bir cümle sonsuza dek yankılandı. “Onlar benimle birlikte ÇZGÇRLER!”

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Bogus
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Nov 29, 2006
    Posts: 864
    Location: Istanbul

    PostPosted: Wed Aug 13, 2008 7:53 pm Reply with quoteBack to top

    SÇR

    Engord'un Hikayesi


    1
    Sıradan Bir Gün

    Çocuk eve adımını atar atmaz koşa koşa banyoya gidince annesi şüphelendi. Yıkadığı bulaşıkları bırakıp ıslak ellerini kuruladı ve banyoya doğru yürüdü. Kapıyı tıklattı.
    “Efendim anne…” dedi banyodaki çocuk.
    “Ne yapıyorsun bakayım orda?
    “Hiiiç.”
    “Çık bakalım dışarı.”
    “Ama anneee…”
    “Çık dedim!”
    Çocuk kilitlediği kapıyı açtı ve zoraki bir gülümsemeyle annesinin karşısına çıktı.
    “O elindeki ne?” dedi annesi, çocuğun sağ elindeki ıslak sarı şeyi göstererek.
    “Boru anne, hani müzik çalıyorlar ya, o borudan. Arsada buldum.”
    “Kaç kere söyleyeceğim sana yerde her gördüğün şeyi alıp eve getirme diye?”
    “Ama anne… Çok güzel bir şey bu. Hem sağlam da.”
    “Ağzına aldın mı onu?”
    “Yok, eve getirdim yıkamak için.”
    “At onu çabuk! Kim bilir kimlerin ağzı değmiştir ona.”
    “Bir kerecik üfleyeyim.”
    “Olmaz!”
    “Lütfen anne… Hem yıkadım da. Bir kerecik anne. Söz, sonra götürüp geri arsaya bırakıcam.”

    2
    İki Gün Çnce

    Ayın arkasına saklanmış devasa uzay gemisinde önemli bir toplantı yapılıyordu. Başkomutan Kartaron salonda toplanmış elli kadar komutana sesleniyordu:
    “şu andan itibaren hepiniz savaş gemilerinize döneceksiniz ve her an hazır olacaksınız. Ve her zamanki gibi savaş borumla size saldırı emrini vereceğim. İlk kez göreve katılanlar için tekrarlayayım. Savaş Borusu adını verdiğim bu cihaz aslında bir işaret cihazı. Uzayın neresinde olursanız olun, size ulaşmamızı sağlayabiliyor. Hareket zamanı geldiğinde nefesle çalışan cihaza üfleyeceğim ve gemilerinizdeki algılayıcılar alarm verecek. İşte o anda tereddüt etmeden istilaya başlayacaksınız. Anlaşıldı mı?”
    Onaylama mırıltıları, durumun anlaşıldığını gösteriyordu. Kartaron sarı renkli cihazını alıp toplantıyı kapattı. Son hazırlıkları tamamlamak için odasına çekildi.

    3
    Bir Gün Çnce

    Tüm saldırı gemileri, ana gemiden ayrılarak savaş düzenine geçmişti. Kartaron’un cihazı üflemesiyle gemilerine ulaşacak alarmı beklemeye başladılar. Acele etmiyorlardı, herhangi bir tedirginlik hissetmiyorlardı. Bu durum onlar için rutin ve oldukça basit bir işti. Daha ilk saldırıda Dünyalılar’ın düşeceği kesindi. Nitekim tek bir araçla koca bir ülkeyi yok etmek mümkündü. Gelişmiş kalkanlar Dünyalılar’ın kullandığı bütün silahlara karşı dayanıklıydı. Yani bu saldırı dünyadakiler için kıyamet olacaktı. Onlar için ise küçük bir fetih.

    * * *

    Kartaron tüm hazırlıkları tamamladıktan sonra işgal zamanının geldiğini düşünerek odasında cihazı ağzına alıp üflemeye hazırlandı. Ama odasının kapısından gelen bir gürültü onu durdurdu. Kapının kırıldığını gördü. İri yarı üç komutan ellerinde güçlendirilmiş nötrino silahlarıyla içeri girdi.
    “Bu iş bitti, Kartaron. Gemideki egemenliğine son veriyoruz,” dedi aralarından biri. Kartaron bu üç komutanın, yolculukları sırasında sürekli fetih sistemini eleştiren komutanlar olduğunu fark etti. Onları gezegenlerine döndüklerinde tasfiye etmeyi düşünüyordu. Ama o sırada bunu hemen yapmadığına pişman oldu. Bu isyankâr komutanlar gezegenlerin fethedilmesine ve o gezegendeki canlıların katledilmesine karşıydılar. Onlara göre her uygarlığın yaşam hakkı vardı.
    Çç komutan Kartaron’un konuşmasına, kendini savunmasına, hatta düşünmesine bile izin vermeden işini bitirdiler. Trilyonlarca canlının katili olan bu adam onlara göre evrende ölmeyi en çok hak eden varlıktı. Ve kararlılıkla işe koyulan üç komutan iyi bir planla bu işi başarmışlardı. şimdi sırada yüzlerce yokoluşu başlatan Savaş Borusu vardı. Ama lanet Kartaron, boruyu çok sağlam yaptırmıştı. Sarı renkli, hafif ama sağlam bir elementle kaplanmış dış tabakası cihazın zarar görmesini engelliyordu. Pek zamanları olmadığı için ufak bir rokete bağlayıp gemiden dışarı atmaya karar verdiler. Böylece Kartaron'un düşüncesine sahip birinin cihaza ulaşma şansı kalmayacaktı.

    4
    O Gün

    “İsrafil, oğlum, sana kaç kere söyledim. O dışarıda bulduğun şeyler mikrop yuvası. Bak babanı neden kaybettik? Hastalıktan. Sen de onun gibi hasta olup ölmek mi istiyorsun?”
    “Anne, yıkadım diyorum sana.”
    “Yıkamakla tüm mikroplar geçmez ki.”
    “Of anne, tamam üflemiycem.”
    “Tamam, şimdi, götür bulduğun yere bırak onu, belki biri unutmuştur arsada.”
    Çocuk öfkeyle annesinin yanından ayrıldı. Parlak sarı renkli güzel borusunu atmak istemiyordu. Kimbilir ne güzel melodiler çıkardı bu borudan.
    Ama annesini tanırdı. Eğer o boruyu geri götürmezse ağır cezalar vereceğine kuşkusu yoktu. Akşam yemeği yememe cezası bile verebilirdi, ki en nefret ettiği cezaydı. Sabaha kadar mide kazıntısından uyuyamıyordu.
    Bunları düşünüp suratını asarak evden dışarı çıktı. Borusuna bakarak az ötedeki arsaya doğru yürüdü. Sabunlu suyla yıkadığı için mis gibi sabun kokuyordu. Gayet de temiz görünüyordu. Galiba merakını yenemeyecekti. Boruyu yerine bırakmadan önce bir kerecik üfleseydi ne olurdu ki?

    5
    Çnceki Gün

    Minik rokete bağlanan cihaz, komutanların beklediği gibi uzayda yok olmadı. Aceleyle kontrol edemedikleri roketin enerjisinin ansızın bitmesiyle dünyanın çekimine kapılıp düşmeye başladı. Boru düşerken roketten kurtuldu ve gittikçe hızlandı. Dünyada İsrafil adlı bir çocuğun oynamayı çok sevdiği bir arsaya düşüverdi.


    6
    O Gün

    Sadece bir kez, diye düşündü İsrafil. Annesinin camdan bakıp bakmadığını görmek için evlerine baktı. Kimse yoktu. Zaten annesi, muhtemelen mutfaktaydı ve mutfaktan arsa görünmüyordu. “Bir kerecik üflesem ne olur ki?”
    Ve İsrafil kıyamet borusunu üfledi.

    * * *

    İşaret gelmişti. Başkomutan Kartaron’un öldüğünden henüz haberleri olmayan istilacılar işgale başladılar. İnsanlığı yok etme işlemi yirmi dört saatte başarıyla sona erdi. İsrafil, işgalin onuncu saatinde, istilayı başlatanın kendisi olduğunu bilmeden annesinin kucağında öldü. Boruyu arsada bırakmıştı; ama onu almaya gelen olmayacaktı.

    _________________
    <div><strong>ÇıÄ?lıkta henüz umut vardır, çıÄ?lık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükeniÅ?in ifadesidir.</strong></div>
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's websiteMSN Messenger
    Display posts from previous:      
    Post new topicReply to topic


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.67 Saniye