Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: inipani
    Bugün: 16
    Dün: 14
    Toplam: 37011

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 346
    Üye: 0
    Toplam: 346

    FrpWorld.Com :: View topic - Meşe Kovuğu - İlk Çykü
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     Meşe Kovuğu - İlk Çykü View next topic
    View previous topic
    Post new topicReply to topic
    Author Message
    Lugtarias
    Forum Yöneticisi





    Joined: Jun 13, 2007
    Posts: 726
    Location: izmir

    PostPosted: Mon Oct 20, 2008 6:33 pm Reply with quoteBack to top

    Güneş, batı ufkundan Akdeniz’e veda etmekte, gün batımının etkisiyle kızıla çalan gökyüzü ve pembeye bürünmüş olan dağınık bulutlar, gece ile ayın gelmesine az kaldığını fısıldanmaktaydı. Uzaklardan gelen son sıcak ışık huzmeleri, dalgalı güz sularıyla raksediyor, sertleşmeye başlamış olan rüzgar açık havaya yükselmiş özgür ve küçük su taneciklerini oradan oraya taşıyor, taşıyordu.

    Yiten güneş o gün için son kez sunarken görkemini dünyaya, Doğu Akdeniz’in kadim sularında yol almakta olan küçük bir karavelanın güvertesinde, haki rengi bir pelerine sarınmış, düşünceler içinde genç bir adam vardı. Bakışlarını hayranlıkla batı ufkuna, güneşin kaybolmadan önceki büyük ihtişamına kenetleyerek derince bir iç çekti. ‘’Lanetli yer şu dünya… İnsan ırkının yaptıkları ile onun insan ırkına sundukları arasındaki tezat ne de yaman! Neden sevgi yerine her zaman nefretle bakarız dünyaya, o bizi şefkatle izlemekteyken? Çyle bir haldir ki, sevgi taraftarı olan ben dahi birçok şeye nefretle bakar oldum. Dünyadan nefret etmiyorum, hayır… Yalnızca onu lanetli kılanlardan, etrafa nefret saçanlardan nefret ediyorum. Herşeyden sonsuza dek uzaklaşıp, nefret ettiklerimden uzakta, lanetli dünyanın üzerinde lanetli bir adam olmak ister miydim acaba? Yalnızca hergün burada olup gün batımını izlemek için bile olsa ömrümün sonuna kadar bu serin suların üzerinde uyuyup, bu serin suların üzerinde uyanmayı ister miydim? Evet, kesinlikle bunu isterdim. Yapayalnız biri olarak zaten lanetli sayılırım. Nefret dolu bir yaşantıyı geride bırakıp, soluğumu kesen bu manzara karşısında bir ömür geçirmekse lanet, varsın lanet dayansın kapıma şu gün batımında. Kesinlikle ona hoş geldin demeyi isterdim…’’ Genç adam feci şekilde afalladı. Yalnızca düşünmekte olduğu halde, düşüncelerinin sözcükler halinde dökülüvermiş olduğunu fark etti ağzından. Sözlere dönüşen hayaller, rüzgara karışıp Akdeniz’in uzak köşelerine kaçarken, haki pelerinli genç adam engin suların üzerinde kafası karışmış bir halde kalakaldı.

    Lakin insanoğlu, içinde bulunduğu karanlığa karşı hiçbir ışığın zafer kazanamayacağını düşünecek kadar çok karanlık görmüş olsa dahi, bıkkınlık ve yorgunluğundan kaynaklanan bir kaçış isteğinde bulunmakta aceleci davranmamalıdır. Çyle ki özgür bir bilincin ortaya koyduğu bu istekler, tahmin edilenden daha farklı şeyleri, gerçek lanetleri, katıksız nefreti ve hatta saf sevgiyi beraberinde getirebilir. Çağlar boyunca, koşulları ve sonuçları göze alınarak dillendirilen, ya da yalnızca düşünülen birçok dilek ve isteğin kabulünün bedeli bu olmuştur. Ve bu, yaşamına, hatta tüm yaşamlara işleyen nefretten kaçmak isteyip, hayatını suların üzerinde gün batımını izleyerek geçirmek isteyen genç insan içinde geçerliydi. Haki pelerinli genç adam, sözlerinin anlamını bilmiyordu. Denizden ve yalnızlıktan çok daha fazlasıyla yüzleşeceğini bilmiyordu…


    Derken, tuzlu suyun yüzeyinde sürekli olarak beyaz ve mutlu köpükler oluşmasını sağlayan karavelanın pek fazla yüksek olmayan gözcü kulesinden, korku dolu bir haykırış yükseldi. ‘’Doğu ufkunda korsan gemisi! Tek bir gemi fakat fazla yakın!’’

    Geminin kıç tarafında bulunan ve güverte zemininden iki metre aşağıya kadar uzanan, beş metre uzunluğundaki ambarda, birkaç mürettebat ve aşçıyla birlikte erzaklarla ilgilenmekte olan kaptan, yukarıdan gelen haykırışı duyduğunda, yüksek sesle küfrü bastı ve telaş içinde güverteye çıkan merdivenlere koşturdu. Bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu: ’’Lanet olsun senin yapacağın gözcülüğe de göreceğin korsanlara da be! Herkes güverteye! Okçular hazırlanın. Donunuza kadar soyulup, domuz leşinden beter kokan adamlara kölelik etmek istemiyorsanız elinizi çabuk tutun!’’

    Gözcünün ilk bağırışını duyduğunda irkildi ve birkaç saniye boyunca nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. Gerçek anlamda yalnızca on muhafız barındıran ve yolcularına düşük bir ücret karşılığında sıcak bir döşek ve günlük iki öğün yemek sunan küçük bir karavelayla Girit’e yolculuk yapmakta olduğunu hatırladı. Ruhsal açıdan fena halde yorgun olan pelerinli genç adam, birkaç saniye içinde zorda olsa gözcünün haykırışını kavrayıp, durumun ciddiyetinin farkına vardı. Yaşına oranla çok savaş görmüş geçirmişti. Lakin bunların hepsi karada yapılan göğüs göğse çarpışmalardı. Savaşın kendisini denizde bulmasına lanet okuyarak, mantıklı düşünmeye çabaladı. Soğukkanlı olmalı ve gidip kamarasından kurmalı yayını almalıydı. Ve bunu ne kadar çabuk yaparsa o kadar iyi olurdu. Zira dümene henüz geçebilmiş olan kaptanın bağırıp çığırışına bakılırsa, bu gidişle hepsi geceyi korsan gemisinin ambarında, sıçanlarla geçireceklerdi.

    Koşuşturup duran mürettebat kısa sürede organize olmayı başardı. Güneşin tamamıyla kaybolduğu ve gökyüzünün yalnızca solmakta olan kızıl ışık demetleri tarafından aydınlamakta olduğu vakit, korsan gemisiyle aralarındaki mesafe sabitlenmiş haldeydi. Fakat bu mesafe hiç de güvenli bir mesafe değildi. Hele gecenin tamamıyla çökmesine yarım saatten az kalmışken hiç değildi. Lakin buna rağmen gemideki herkes, korsanlarla aralarında onbeş dakikalık bir mesafe olduğunu ve bu mesafenin sabitlenmiş olup, daha fazla azalmadığını öğrenince rahatladı. Mürettebat ve yolcular, güvertede sessiz fakat endişeli bir şekilde olacakları beklerken, hırpalanmış görünen kaptan dümenini kısa bir süreliğine yardımcısına bırakıp, hızlıca karavelanın kıç kısmına doğru seğirtti. Attığı her adımda ahşap zeminin gıcırdamasına neden olarak, birkaç öfkeli homurtunun eşliğinde oraya vardığında, arkalarından gelen korsan gemisini süzen birkaç muhafız, onların yanında duran ve aynı şekilde korsanları izleyen bir yolcu ve elinde satırıyla geminin aşçısını gördü. Muhafızlara yanaşıp derin bir nefes aldı. ‘’İyi hazırlayın kendinizi savaşabiliriz bu gece.’’ Muhafızlar ve aşçı, bakışlarını endişeyle kaptana çevirdi. Yolcuysa korsanları süzmeye devam etti. Kaptan konuşmasını sürdürdü. ‘’şimdi git yemekleri hazır ediver Varsak. Hızlı bir akşam yemeği yiyeceğiz ona göre ayarlarsın sofrayı.’’ Adam başıyla onayladı ve arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Kaptan neden sonra fark etti ki, muhafızların yanında duran yolcunun dalgalanan pelerininin ve bol deri kazağının kıvrımlarının arasında, ince bir el, pek büyük olmayan bir kurmalı yay gizliyordu. Deneyimli deniz kurdu şaşkınlığını açık etmemeye çalışarak sordu. ‘’Savaşçı mısın genç efendi?’’ Adam bu soruyu bekler gibiydi. Yavaşça kaptana döndü ve yanıtladı. ‘’Denizde savaşmışlığım yoktur beyim lakin savaşmayı bilirim.’’ Kaptan gülümsedi. ‘’Sana ihtiyacımız olacak öyleyse. Adın nedir senin?’’ Genç adam duraksadı. ‘’Adım… Adım Kopuz.’’ Kaptan başıyla onayladı. ‘’Pekala öyleyse beyler. Benimle dümene gelin de olasılıklar hakkında konuşalım yemeğe kadar.’’

    Ve gece yeli yüzlerini okşarken, endişeli fakat güven dolu adımlarla kaptanı takip etmeye koyuldu dört muhafız ve Kopuz.

    Kaptanla birlikte dümene vardıklarında, uygulayabilecekleri savaş stratejileri hakkında konuştular. Kısa bir süre sonra genç bir tayfa gelip yemeğin hazırlanmış olduğunu söyledi. Birkaç dakika içinde gözcüler -son birkaç saattir iki kişi gözcülük yapıyordu- ve onlara yemek götürmekte olan İstanbullu genç kız dışında gemideki herkes, en geniş kamaradaki devasa yemek masasına oturmuştu. Sofrada her zamanki gibi balık ve börülce vardı. Lakin alışılmış sofraların aksine kimse içki içmiyordu korsan tehlikesinden dolayı. Ve böylece aceleyle yutulan lokmalar midelerde birikmeye başladı…

    İstanbullu genç kız, kil çanaklara konulmuş, üzerlerinden buhar tüten iki tabak yemeği gözcülere götürmek için yelken direğinin altındaki merdivene doğru hızla yürüyordu. Mevsim güz sonuydu ve bu zamanlarda Akdeniz’in açıkları güneşten yoksun kalınca gerçekten soğuk olurdu. Kız soluğunun su buharına dönüşmesine şaşırmadan merdivenin önüne kadar geldi. Elinde iki tabak tutarken, zemine dik şekilde yükselen merdivene tırmanamayacağını fark ederek, yukarıya döndü ve sesinin çok yüksek çıkmamasını umarak, nazik bir ses tonuyla gözcülere seslendi. ‘’Gözcü beyler!’’ Hiçbir tepkiyle karşılaşmadı. Sesini biraz daha yükseltmeye karar vererek kibarca tekrar seslendi ‘’Gözcü beyler!’’ Sesi o kadar yüksek çıkmış ve o kadar ürpertici bir şekilde karanlığa karışmıştı ki, genç kız bir an kendi kibar sesinin Akdeniz’in karanlığında dolanıp, yeniden ve yeniden kulaklarında çınlaması karşısında korktu ve tüylerinin diken diken oluşunu hissetti. Sonra panikle kil çanaklardan birini yere koyup sağ elini yumruk yaptı ve yelken direğine ritmik bir şekilde vurmaya başladı. Birkaç saniye daha geçti. Yanıt yoktu. Genç kız bir kere daha seslenmek için cesaretini topladı ve derin bir nefes aldı. Fakat daha o seslenemeden yukarıdan hışırtılar geldi ve başını kaldırmış yukarı bakan genç kız yaklaşık dört metre kadar yukarıdaki gözetleme yerinden aşağıya doğru, doğruca üzerine doğru süzülen bir insan bedeni gördü. Kaskatı kesilen kız, başına çakılmak üzere olan insan bedeninden içgüdüleri sayesinde, kendini son anda yere atarak kurtuldu. Ve süzülüp gelmiş olan adam muazzam bir ‘’güm’’ sesiyle ahşap güverteye çakılıp birkaç kerestenin kırılmasına neden oldu. Kız aklının derinlerden gelen çığlığı zaptetmeye çalışır ve dehşet dolu gözlerle yerde yatan ölü gözcüye bakarken, yukarıdan ikinci bir beden geldi ve ilk cesedin üzerine çakıldı. Bu da en az ilk çakılmada olduğu kadar yüksek bir çarpış sesinin gökyüzüne karışmasına neden oldu. Bu görüntü, kızın gırtlağından, katıksız bir korku içeren, boğuk ve bilinçsizce çıkarılan bir inilti yükselmesine neden oldu. Derken gözcü direğinin tepesinden bi insan sesi işitti. Kafasını kaldırıp baktığında gördüğü şey, on dokuz yıllık yaşamında ilk defa gerçek bir çaresizlik hissetmesine neden oldu. Bir korsan! En azından kız öyle olduğunu düşünüyordu ve başka bir şey düşünecek durumda da değildi. Adam kendisine bakıp, anlayamadığı bir dilde bir şeyler söyleyip sırıtıyordu. Lanet olsun, adam gemideydi! Başını karavelanın kıç kısmına çevirip korsan gemisini görmeye çalıştı fakat şaşırarak denizin
    sisli olduğunu fark etti. Lakin gözleri ona başka şeyler gösterdi... Güvertenin gölgelerinden çıkıp kendisine doğru süzülen kapkara silüetler… Aklının derinlerinden gelen, bastırılamaycak kadar güçlenmiş olan çığlığını koyverdi. Ve mürettebatın yanına varabilmeyi dileyerek, yaşamış olduğu en yoğun adrenalin patlamasının eşliğinde, yemek yenen kamaraya doğru koşturdu.

    Yemekteki herkes gümbütüleri duydu. Çnlerinde pek gösterişli olmamakla birlikte, huzur verici bir sofra dururken, hiç kimse güvertede işlerin yolunda gitmediğini düşünmeye hevesli değildi. Fakat dışarıda bir terslik olduğunu anlamak hiçbiri için zor olmadı. Buna rağmen kimse kalkıpta güvertede neler döndüğünü öğrenmek için güzelim sofradan ayrılmaya niyetli değildi. Kaptan o an tüm tayfaların yaşadığından emin olduğu kararsızlık ve uyuşukluk durumunu keskin ve gür bir sesle verdiği basit emirle dağıttı. ‘’Çekin kılıçlarınızı doğruca güverteye!’’ Muhafızlar yaşamlarını bu tür emirleri uygulayarak kazandıklarından dolayı hiç tereddüt etmeden kılıçlarını çekerek, ihtiyatlı ve çabuk adımlarla büyük kamaradan dışarıya, tavanı sonsuz gökyüzü olan güverteye doğru yöneldiler. Onları, hafifçe eğri, kısa bir kılıcı tek eliyle rahatça kavramış olan haki pelerinli yolcu izledi. Kılıç adamın elinde gerçekten kudretli ve ölümcül gözüküyordu. Kabzasının iki yana uzanan kısa uzuvları vardı. Ve adamın kavradığı sap kısmın yukarısında kalan metal şeridin her iki yanı göze ilk bakışta kapkara gelen ama aslında gece mavisi bir renge sahip olan, dolunay şeklinde yontulmuş iki taşla süslüydü. Kılıcın kavisli keski kısmı, tepesinden dibine kadar kendisiyle uyumlu bir şekilde kavislenerek tek ve ince bir sıra halinde aşağı inen bir takım sembollerle doluydu. Kılıcın ölümcüllüğüyle keskin bir tezat oluşturan bu zarif yazmalar büyüleyici bir parıltıya sahipti. Hala masada bulunan gemi mürettebatı adamın bu görüntüsü karşısında afallamıştı. Gemide böyle bir yolcu barındırıyor oldukları kimin aklına gelirdi. Derken, haki pelerinli adamı takip etmeye başlamış olan kaptanın bu kez kızgınca yükselen sesi masadaki herkesin kendine gelmesini sağladı. Bu bağırışın ardından, masadaki tüm adamlar, kimi küçük bıçaklarla, kimi oklavayla, kimi satırla kuşanmış halde kaptanı izlemeye koyuldu. Ve tam o sırada gemi dehşet dolu bir çığlıkla doldu…

    Dışarıya ilk çıkanlar muhafızlar olmuştu. Ve bunu yapar yapmaz bir bayandan geldiği apaçık olan feci çığlığı duydular. Hepsi etrafa bakınıp yabancı birilerini görmeyi, korsanları görmeyi beklediler. Fakat hiçbirşey göremiyorlardı. Çyle ki güverte baştan aşağı kesif bir pusla kaplıydı. Belli ki gemi bir sis öbeğine yaklaşmıştı. Tüm muhafızlar böyle düşünüyordu. Etraflarına bakınmaya devam ettiler fakat pustan başka hiçbirşey yoktu. O sırada arkalarından gelen ayak sesleri işittiler.

    Kamaranın kapısından önce Kopuz sonra da kaptan çıktı. Muhafızlar ayak seslerinin kaynağını öğrenince bir parça olsun rahatlık hissettiler. Kaptan kapıdan çıktıktan hemen sonra ayak sesleri yeniden yükseldi ve tüm mürettebat kamaradan dışarı döküldü. Artık herkes dışarıdaydı. Ve bulmaları gereken bir bayan ile konuşmaları gereken iki gözcü vardı. Kaptan hızlı düşünerek kararını verdi. ‘’İkiye ayrılıyoruz.’’ Muhafızlara dönerek devam etti. ‘’Yarınız benimle gelin, yarınız diğerleriyle kalın. Biz yelken direğine gideriz. Siz de kızı arayın.’’

    Lugtarias

    _________________
    Ve sonbahar gelmeden topraÄ?a düÅ?tü yeÅ?il renkli yaprak, geceyi beklemeden ortaya çıkan ayla birlikte.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lugtarias
    Forum Yöneticisi





    Joined: Jun 13, 2007
    Posts: 726
    Location: izmir

    PostPosted: Mon Oct 20, 2008 6:37 pm Reply with quoteBack to top

    Deniz sakindi. Uzun zamandır hiç olmadığı kadar sakindi. Ege onları her zaman şaşırtırdı. En sakin gününde hiç beklemeden vurur, diğer denizlerden gelen en deneyimli kaptanları bile şaşırtırdı.

    Kaptan Yorgo 20’li yaşlarına göre biraz zayıflamış gözleri yine de uzaklardaki adaları seçebiliyordu. şimdi 40lı yaşlarındaydı. Beş yıl öncesine kadar başka bir korsan gemisinde tayfaydı. Ancak iyi bir tayfa. İki Venedik Kalyonu’nu Rodos yakınlarında kıstırdıklarında geminin kaptanı ile dövüşmüş ve onu esir almıştı. Bu gemi o başarının getirdiği bir ödüldü. Elbette tüm ganimetleri eski kaptanına bırakması gerekmişti. Olsun. Böyle bir gemi ile yeni ganimet edinmek zor değildi zaten.

    Venüs’ün kızı. Geminin adı buydu. Romalıların güzellik tanrıçasıydı Venüs. Geminin burnundaki kadın heykeli belki de oydu. Bilmiyordu Yorgo. Tarihi pek fazla bilmezdi.

    Dimitri yelken direğinin ardından kaptanı izliyordu. Yorgo Venüs’ün kızını aldığında o da Yorgo’ya katılmayı seçmişti. Daha önce aynı gemide tayfalardı. Çnceki kaptanı çok memnun olmamıştı ama korsanlık özgür meslekti sonuçta. Yorgo Dimitri’yi severdi. Ancak eski kaptanını terk etmesini Yorgo’ya duyduğu sevgi sağlamamıştı. Asıl neden gemiydi. Dimitri ilk gördüğü anda hayran olmuştu gemiye. Zaten Akdeniz’de gemi yapmasını Venedikliler kadar bilen millet fazla değildi.

    Kuvvetli bir dalga gemiyi salladı. Bozcaada’da gemiye katılan veletlerin korkuyla titreyişlerini izledi Dimitri. . Basil ile Gregor. Bulgar ve Ruslardan ödünç alınan Yunan isimleri. Kaptan gemiye Yunanlıları alıyordu sadece. Hiristiyan da olsa başka milletten birini almak doğru değildi. Korsanlık insanların içlerindeki en karanlık duyguları serbest bıraktığı bir... meslekti. Yunanlılar da son üç yüz yıldır bir çok millete karşı karanlık duygular hissetmişlerdi.

    Veletler ilk fırtına da alışırlar denize diye düşündü Dimitri. Tabii bir de ilk savaş. Onu da muhtemelen unutmayacaklardı. Ancak gemide yıllar geçtikçe korsanlığı hiçbir şeye değişmeyecek hale geleceklerdi muhtemelen.

    Elini iplere atarak hızla yukarı yelken direğinin üzerine tırmandı. Denizi gözetleme görevi onundu. İyi ki onundu. Ellerini iplerin boğumlarının üstüne koyarak hızla yukarı çıktı. Bazı veletler ilk tırmanışlarında aşağı kayarlardı. Seyretmek zevkli olurdu. Belki Gregor la Basil de onları güldürürdü ilerleyen günlerde. Direğin tepesine gelince iplere sımsıkı tutundu, geriye doğru yaslandı. Rüzgar giysisini yalayarak tüm kuvveti ile esiyordu. Ege uçsuz bucaksız gibi görünüyordu. Adalar maviliğin ortasındaki nokta nokta karartılar gibi ileride görülüyordu.

    ----------------------------------------------------

    Bir ada vardı ileride... Ne kadar zamandır direğin tepesindeydi bilmiyordu. Çnemi de yoktu her halde... Ancak bir ada vardı ileride... Ege Deniz’inin maviliğine gizlenmiş bir ada. Tuhaf bir denizdi bu Ege. Kıyıları şehirlerle doluydu. Son elli yıldır tek bir devletin elinde toplanmıştı bu şehirlerin. Yine de farklı ülkelere ait beklenmedik adalar vardı. En güvenli zannedilen deniz bazen insanı en çok şaşırtan deniz olabiliyordu.

    Ada vardı ileride ancak tuhaftı. Hiçbir ev yoktu. En azından kıyıdda yoktu. Bodur ağaçlar sayesinde kıyının içerilerindeki bölgeler de eh en azından yaklaşık olarak görünüyordu. Bir köy yok gibiydi. Ancak bir duman vardı adadan yükselen.

    Adada mahsur kalmış birisi olabilirdi evet. Ancak burası bir okyanus değildi. Dimitri okyanus hikayelerini Ege limanlarında çok dinlemişti. En yakın karadan haftalarca uzakta mahsur kalan insanları. Ancak burası Egeydi. Yüzerek bile yakınlardaki karaya çıkabileceği bir deniz.

    Belki sakattır diye düşündü Dimitri. Ne olursa olsun bakmakta sakınca yoktu. Eger adadan çıkan bir dumandan çekineceklerse niye korsan olmuşlardı ki?

    “Kaptan” diye bağırdı Dimitri “Sanirim ilerdeki adada bi sey var.”

    -------------------------------------------------

    Kıyıya inmek uzun sürmüştü. Tayfalar tembeldi. Bozcaadalı iki velet da diğer tayfalara uyum sağlamıştı hemen. Kumsaldaki ayak izlerini bulmak uzun sürmedi. Maki ağaçlığının ilerisinden yol dümdüz uzanıyordu. Ağaçlığın ilerisinde bir açıklık alan vardı. Alanın ortasında da....

    Bir kadın. Dimitri’nin görmeyi en son umduğu şeydi. Ancak oradaydı işte. Bir kadın. Giysilerine bakılırsa bir Türk kadını gibi görünüyordu. Ya da Arap belki. Yüzünü kapatan bir peçe, vucud hatlarını gösteren giysiler. Boynunda taşıdığı kolye değerli gibiydi.

    Kolye yi alalım mı diye sordu tayfalardan birisi. Ancak kaptan tayfalardan daha akıllı gibiydi. Kadın zengin gibi... Kime aitse bize çok para verir muhtemelen. dedi. Tayfanın sözüne aldırmaksızın. Kaptan haklıydı elbette. Yine de Dimitri’nin içine sinmeyen bir şeyler vardı bu kadında. Anlamadığı bir şeyler.

    Kadın yaklaşık bir saat sonra kendine geldi. Neredeyse tüm mürettebat kadının başına toplanmıştı. Onu inceliyorlardı. Tabii bir korsan gemisinin tayfası bir kadını nasıl incelerse öyle... Veletler bile buradaydı.

    “VRE DAGİLİN SAPSALLAR” diye bağırdı Yorgo “İsinizin basina hepiniz.” Sonra Dimitri’ye döndü. “Rotamizi kuzeye cevirilim simdilik. “ Bu güzel bayani savaslarimizden biri ile sikmak istemeyiz degil mi? “ Kibarca elini yerde yatan kadına uzattı. “ Hanim efendi. Kamaramda daha rahat edersiniz sanirim degil mi?” Kadın kaptanın elini tuttu. Ayağa kalktı ve beklenmedik şekilde gülümsedi. “Aslında savaşlarınızdan birini izlemek bana zevk verirdi Beyefendi” dedi kaptana.

    Dimitri’nin tüyleri diken diken olmuştu. İkinci defa zihninde aynı cümleyi tekrarladı. Bir şeyler vardı.

    -----------------------------------------------------

    Martılar geminin üzerinde uçuyordu. Korsan gemileri savaşıp ganimetlerini aldıktan sonra martılara da hep bir şeyler kalırdı. Bunu biliyordu kuşlar ve şimdi yine belki bir ganimet umuduyla geminin peşindeydiler.

    Kaptan epey zamandır kadınlaydı belki de bir saat. Tayfalar işlerini yaparken zaman zaman kapıya gülümseyerek bakıp geçiyorlardı. Eh Yorgo da işini bilmeyen birisi sayılmazdı. Yine de Dimitri onun kadın için ödenecek fidyeyi alana kadar riske girmeyeceğini düşünüyordu.

    Birden kapı gıcırdayarak açıldı. Kaptan iki adım ilerledi ve kapının önünde belirdi. Sanki...... Sanki kendinde değil gibiydi, ya da Dimitri’ye öyle gelmişti.

    Vre tayfarakisler, Degistirin rotamizi, güneybatiya gidiyoruz vre.... Gemiyi Atina’ya döndürün.

    Atina? ? ? ? ? Neden Atina ? Orada yaşayan birçok zengin vardı. Ancak belki birkaç on yıl sonra olurdu ama henüz çok azı Müslüman ve Türktü. Ki o bölgenin Müslümanları da farklı giyinirdi.

    Dimitri hızlı adımlarla kaptanın kabinine doğru ilerledi.

    “Neden Atinaya ilerliyoruz vre kaptanakis yoksa kadin orali miymiş?
    “Hayir” dedi Yorgo Dimitri’ye sessizce sonra “Biraz içeri gel vre Dimitris” diye ekledi.
    Dimitri kaptan kabinine girdi kapıyı kapattı. Kabinin iki bölümü vardı. Bir çalışma odası ile bir de yatak odası. Kadın Dimitrinin girdiği çalışma odasında değildi. Muhtemelen yatak odasında uyuyordu o nedenle... “Evet Kaptanakis?” diye sordu Dimitri.
    “Gizli bir Hiristiyan tarikatindeymis kadin. Hani su ne Katolisleri ne de Ortadoksisleri beğenmeyen tarikatlerden birisi galiba. Tarikatleri Atina’ya yakin bir adaymıs. Masanin üzerindeki haritada isaretledim. “
    Dimitri masanın yanına gidip haritaya baktı. “Atina’ya cok yakin dedi. Ama....” Tam Egribozun ordaki adalar ormanina kurmuslar tapinaklarini yani onlari bulmaya gelenin en az yirmi ada aramasi gerekiyor. “
    Yorgo gülümsedi. “Eh bu kadari da ilgilendirmiyor ki bizi vre.” Bu tarikatler zengindir Dimitri... Cooook zengindir. Garip bir Dünya da yasiyoruz ve cok insan da inanmak istiyor baska baska seylere...”
    Dimitri “ Evet ama” dedi. “ Yerlerinin bulunmasindan endisenmiyor mu bu tarikatisler? Neden kadin bizi adaya götürüyor? Neden Atina’ya gidip oradan.....”
    “Biz korsaniz be vre Dimitri kardesis. Tüm dinlere devletlere karsiyi zaten simdiden. Neden korksunlar bizden vre?”
    “Bilmiyorum kaptanakis” diye cevap verdi Dimitri “Ama bi seyler var sanki vre. Keske birakmasak kadini adaya.”

    ------------------------------------------------------------

    Tabii ki bırakacaklardı kadını adaya... Yol bir gecelikti. Sabaha doğru adaya varırlardı. Gece uyuyamamıştı Dimitri. Tayfaların hemen hemen hepsi gayet iyi uyuyordu. Bu gelen seslerden rahatlıkla anlaşılıyordu. Sadece Bozcaadalı çocuklardan biri kabus görüyordu. Yeni korsanlarda zaman zaman olurdu. Dimitri ayağa kalktı ve güvertede dolaşmaya başladı. Geminin burnuna doğru ilerlediğinde onu gördü. Kadını... Dimdik duruyor ve ileri bakıyordu. “Geri dönmeliyim.” diye düşündü Dimitri. Ancak dönemedi. Kadın buna fırsat vermeden dönüp ona baktı. Gülümsedi. Peçesini çıkardı. Ufak ve zerif adımlarla yalaştı Yorgo’ya. Elini uzatıp omzuna dokundu.

    “Biliyorsun değil mi?” dedi. “ Gerçeği biliyorsun sen Dimitri. Çstelik yalnızca sen biliyorsun gerçeği.”

    “Ha ha hangi gerçek hanimefendikis?
    “Hangi gerçek olduğunu biliyorsun.” Dedi kadın tekrar gülümseyerek. “O nedenle sen hayatta kalacaksın yalnızca. “

    Kadın elini uzatıp Dimitri’nin omzuna dokundu. Parmaklarını hissetti. Dimitri. İpinceydi parmakları.... Sanki......

    Haykırarak uyandı.
    “Ne o Dimitri agam? Kabus mu gördün yoksakis?” diye sordu Basil.
    İçini çekti Dimitri, bu dün kabus gören veletti üstelik.
    “Veletikis” dedi sonra yüksek sesle “İsine bak sen simdi? Hem neredeyis onu söyle bana bakalim vre.”
    “Kadinin adasindayiz. Kayiklari hazirlayip inecegiz birazdan.”


    Bir süre gemide kimin kalacağını tartıştılar. Dimitri kalmayı teklif etti ancak kaptan onu reddetti. Diğer tayfaların hiçbiri kalmak istemiyordu. Sıradan bir geminin kaptanı olsa Yorgo tayfaladan birine kalmasını imrederdi ancak bir korsan kaptanının verebileceği emirler sınırlıdır. Sonuç olarak kimsenin kalmamasına karar verdiler hep beraber karaya çıkmaya...

    Ada yeşildi. Denizin birkaç metre ilerisinde kumsalın bittiği yerde zeytin ağaçları görünüyordu. Dimitri gülümsedi zeytin ağaçlarını severdi. Ege kıyılarının belki de en güzel meyvesiydi zeytin.

    Tüm tayfaların gelebilmesi için kayık iki defa gemiye gidip geldi. Ancak sonunda hepsi adadalardı. Kadın önlerine geçti ve yürümeye başladılar. Her halde iki ya da üç yüz metre olmuştu. Dimitri zeytin ağaçlarının bittiğini ve ormanın geri kalanın başka bi ağaçtan oluştuğunu fark etti. İncir ağaçları.... Dimitri yukarılarda asılı duran iri incirlere baktı. Bu ada zeytin ağaçlarının gizlediği bir incir ağacı ormanıyla kaplıydı.

    “Ancak incir tek başına yaşamayı sever.” Diye düşündü Dimitri. “ Orman oluşturmaz.” Bu ormanı birisi oluşturmuş olmalıydı. Çstelik incir ağacının Ege’nin iki yakasında yaşayanlar için bir anlamı da vardı. İncir ağacı ölümü simgeliyordu.

    ------------------------------------------------

    Yaklaşık on dakika yürümüş olmalıydılar. Bu böyle küçük bir ada için çok uzun bir süre değildi. Ancak çoğu kolay ve hızlı bir kazanç bekleyen tayfaya uzun gelmişti. Muhtemelen kaptana da....

    Çünkü içlerinden birisi “Daha ne kadar yürüyeceğis?” diye homurdandığında kaptan ona bağırarak “Ne kadar yürüyeceksek yürüyeceğiz... Eğer kaptansam ben sen de tayfa isen benim gemimde ben ne kadar istersem yürümeni o kadar yürüyeceksin...”

    Bir korsan kaptanı için daha aptalca bir konuşma olamazdı her halde, korsan tayfalarının kaptanlarının her dediğini yapmasının gerekli olmadığını Yorgo da biliyordu elbette. Ancak....

    Zaten aradığı bahaneyi bulan tayfa böylece daha açıkça homurdanmaya başladı.
    “Bir kadina inanırsak böyle olur iste kaptanakis.” “Bizi kandirdi kadin geri dönelim vre.” “Hazine yok bu adada.”

    Kaptan tüm konuşmaların arasından bağırarak tayfalarını susturmaya çalışıyordu ama mümkün değildi. Derken bir anda... Belki de boş bulunup kadının olması gerektiği yöne döndü. Ancak kadın olması gereken yerde değildi. Bir anda “Hanimefendi... Hanimefendi...” diye bağırarak koşmaya başladı. Ayağı bir taşa düşene kadar...

    Tayfa da kaptanı koşarak izledi. Tabii Dimitri de... Böylece takılıp düştüğünde taşta yazan yazıyı hepsi okuyabildi................ Tamam hepsi değil. Ancak içlerinde okuma yazma bilenler vardı. Korsanlık eğer farklı alanlarda kendinizi geliştirmenize olanak sağlayan bir meslekti sonuçta.

    Taşta Yorgo yazıyordu. Bozcaadalı veletlerden birinin adı. Civarda başka taşlarda vardı. Her taşta başka bir tayfanın adı kazınmıştı.

    Bir süre her birine birer isim kazınmış taşlara baktıktan sonra tayfalardan biri dehşet içinde konuştu. “ Hepimizin için bir mezar kazmışlar..... Sadece....” sözlerini yere düşmüş bakarak sürdürdü “sadece kaptan için kazılmış mezar yok.”

    “Kaptan Yorgo....” Ses yukarıdan geliyordu. Kayalıkların üzerinden. Tüm tayfalar ve kaptan konuşan kadına doğru baktılar. “ Bize verdiğin sözü tutmanı bekliyoruz.” Diye devam etti kadın. “Ve karşılığında da istediğin hazinenin anahtarları. “ Kadın avucunu açarak bir avuç anahtarı aşağıya bıraktı. Sonra metalin taşa çarpması ile çıkan ses hepsinin kulaklarında yankılandı.

    “Hepimizi öldürecekti.” Dedi tayfalardan biri. İlerledi. Yorgoyu giysilerinden tutup kaldırdı. “Hepimizi öldürecekti Yorgo.”
    “Dinleyin.”diye konuşmaya başlamayı denedi kaptan ama tayfaların gözlerinde artık her hangi bir anlayış kırıntısı kalmamıştı. Bıçaklarını kılıçlarını çekip kaptanın üzerine yürümeye başladılar. Kaptan bir yumrukla kendisini tutan ilk kişiden kurtuldu. Kılıcını çekip önündeki iki kişiden önce birinin koluna sonra öbürünün ayağına derin bir kesik attı. Ancak arkasına dolanıp onukollarından yakalayan üç kişi onu gafil avladı. Onu yakalayan tayfalar zorlukla hareketsiz kalmasını sağladılar. Bir dördüncüsü kılıcını kaptanın kalbine sapladı. Kaptanın gözleri yavaş yavaş kararırken onu tutan tayfalar kaptanı ileride duran çalıların üzerine attılar.

    Bir çukuru gizlemek için oraya konmuş çalıların üzerine. Kaptan çalıların üzerine düşer düşmez, çalılar da kaptanla birlikte çukurun içine düştüler böylece çalıların kapattığı son mezar taşı da açılmış oldu. Taşın üzerinde Yorgo yazıyordu. Kaptanın adı..

    ---------------------------------------------------

    “Gidelim. “ dedi tayfanın biri belki beş altı dakikadır devam eden sessizliği bozarak. “ Bu ada lanetli... Gidelim buradan.”

    Belki yapacaklardı. Adadan gideceklerdi. Yine de anahtarların şangırtısı, adada bıraktıkları ganimet hepsinin içinde bir yara olarak kalacaktı.Tayfalardan birisi bu gerçeği dile getirdiğinde gitme fikri artık eskisi kadar cazip gelmeyecekti hiç birine...

    “ Yalnizca bir avuç rahibis.” Dedi adam. “Ne yapabilirler bize? Tapinaklarına girelim ve ne çikarsa karsimiza savasalim..”
    “Hem hirisitiyanlik da söyler bunu” diye ekledi diğeri.

    Son söz tüm tartışmaları bitirdi. Tayfaların en geçerli gerekçeyi bulmuşlardı. Artık hiçbiri tereddüt etmeyecekti.

    “Hadi hazinekisi alalim.” Diye bağırdı biri ve hepsi mağralara koştu.

    Biri hariç hepsi. O biri Dimitri’ydi. En başından beri tüm olayları izliyor, konuşmak bir şeyler yapmak istiyor ama yapamıyordu. Gemide önceki geceden beri şüphelendiği konudan artık emindi. Geminin tayfalarının hepsi ölecekti. Taşlara tekrar göz gezdirdi. En başta taşlarda içlerinden birisinin adının olmadığını söyleyen tayfa haklıydı. Ancak taşlarda adı olmayan kişi kaptan Yorgo değildi. Dimitri’ydi.

    Dimitri tayfalardan birisinin “Anahtarlar... Sandıkların anahtarları herkes bir anahtar
    alsın. “ dediğini duydu. Bir anda kendine gelerek mağralara doğru koşmaya başladı.

    “Durun.... Mağralara girmeyiiiin. Duruuun...”

    Mağraya doğru koşarken düştü. Yerinden kalkıp koşmaya devam etti. Sonra tekrar düştü.
    En sonunda mağraya vardığında oradaki arkadaşlarının her biri sandıklardan birini açmış, büyülenmiş gibi önlerindeki altınlara değerli taşlara ve eski kitaplara bakıyorlardı.

    Sonra Basil birden çığlık attı. “Yaniyor “ dedi çığlık çığlığa “Derim yaniyor. “ Çocuğun derisi kıpkırmızı olmuştu. Sonra çığlıklara başkalarının çığlıklara eklendi.

    Dimitri bakamadı. Kendini yere attı. Kulaklarını kapadı. Çığlıklar yine de kulaklarına ulaştı. Arkadaşlarının her birinin sesini ayrı ayrı duyuyor ama hiçbir şey yapamıyordu. Çığlıklar bir süre beyninde yankılanmaya devam etti. Sonra kendini kaybetti.

    Uyandığında mezarlığın oradaydı. Tüm mezarlar doluydu ve kapanmıştı. Kadın yanındaydı.
    “İşte Dimitri” dedi. “Sana söz verdiğim gibi. Sen yaşıyorsun.”
    Çığlıklar hala kafasının içinde yankılanıyordu. Ağlamak istedi ama yapamadı. Sadece ağzından bir fısıltı çıktı “Neden öldüler?”
    Kadın gülümsedi. “Bu ada ölümün adası Dimitri. Sen bu adadan, ölümün elinden kurtulan az sayıda kişiden biri olacaksın. Çstelik sana bir hediye de vereceğiz. Bir anahtar. Bu anahtarla ölümün Dünyası ile bu Dünyanın arasındaki kapıyı açabilirsin.” Kadın elini açıp avucunda duran anahtarı gösterdi. Çzerinde incir ağacı resmi olan bir anahtar. “Ancak bu adada ölenleri kurtaramazsın Dimitri. Bunu unutma sakın... Bu adada ölenler farklıdır. Onlar.... Kurtarılamaz... “

    Dimitri söylenenleri ancak parça parça anlıyordu. Çığlıklar kafasının içinde daha bir yüksek sesle yankılanmaya çalıştılar. Ayağa kalkmaya çalıştı. Yapamadı. Düştü. Kafasını bir taşa vurdu.

    -----------------------------------------------------

    Deniz sakindi. Çok sakin. Dalgalar usulca kıyıya vuruyordu. Dimitri kendine geldiği halde bir süre gözlerini kapayıp öylece bekledi. Denizin serinliği ve dudaklarındaki tuzun tadını hissetmeye çalıştı. Hiçbir şey düşünmeden bekledi. Yakınlardan bir yerlerden sesler gelmeye başladı. Anlam veremediği sesler. Neredeydi.

    Gözlerini açtı. Belki yüzlerce yıl önce yapılmış o kadim tapınağı gördü gözlerini açar açmaz. Kimbilir ne zamandır yıkıntı halinde duran. Ancak hala ayakta duran tapınak. Sonra tapınağın aşağısına doğru baktığında şehri gördü. Atina’yı... Dimitri Atina’ya gelmişti.

    Buraya nasıl gelmişti bilmiyordu. Ancak yaşıyordu. Çzerindeki giysilerden başka bir eşyası yoktu muhtemelen..... Hayır aslında bir şey vardı. Gömleğinin ön cebinde onu hissediyordu Dimitri. Bir anahtar vardı. Çzerinde incir ağacı resmi olan bir anahtar.


    Firble

    _________________
    Ve sonbahar gelmeden topraÄ?a düÅ?tü yeÅ?il renkli yaprak, geceyi beklemeden ortaya çıkan ayla birlikte.
    Back to top View user's profileSend private message
    Lugtarias
    Forum Yöneticisi





    Joined: Jun 13, 2007
    Posts: 726
    Location: izmir

    PostPosted: Mon Oct 20, 2008 6:40 pm Reply with quoteBack to top

    Soğuk bir kış günüydü. Reklamcının kapıları içeriye soğuk girmemesi için sıkıca kapatılmıştı. Eski bir elektrik sobasının arızalı kısmından çıkan vızıltı hariç dükkan sessizdi. Tabela yapan usta arka taraftaki atölyede bir sandalyede uyukluyordu. Muhasebeye bakan aynı zamanda sekreterlik yapan kız masasında oje şişeleri ile uğraşıyordu. Tasarımcı ise masasının üzerine açtığı karmakarışık kodların yazdığı deftere bakarak, bilgisayarına bir şeyler geçiriyordu.

    Belki patron dükkanda olmasa sıcak bir kahve yapıp sohbet edebilir, biraz müzik açabilirlerdi, ama kendi ofisinin cam duvarı arkasından onları izleyen bir çift gözle bu saatler çok ağır işliyordu.

    Tasarımcı kızı yaptığı işten ayıran şey, kapının açılması ile çalan ufak çanların sesiydi. Yine bir müşteri gelmiş olmalıydı. Sıkıntıyla içini çekerek not defterini hemen kaldırdı ve çalıştığı sayfayı kapattı. Programını açarak beklemeye başladı. Müşterinin arkası kendisine dönüktü ve hemen ofisinden dışarıya çıkmış patronu ile bir şeyler konuşuyordu.

    Belki de bu sıkıcı iş yerinde en sevdiği oyun buydu. Arkasından bakarak müşterinin tipini tahmin etmek. Siyah paltoya ve siyah atkıya bakarak adamın orta yaşlı olduğuna karar verdi. Tam tahmin ettiği sürenin sonunda müşteri patronun yol göstermesi ile onun ofisine dönerek ilerlemeye başladı.

    Oyun bu sefer keyfini kaçırmıştı, çünkü tahmininde yanılmıştı. Müşteri orta yaşlı değildi, en fazla kendisinden üç yaş büyük gözüküyordu. Çstelik çok yakışıklıydı…

    Yeniden sıkıntıyla içini çekti…

    Patronunda kendisine tarif etmesiyle, müşteri için birkaç şey hazırladı. Sonunda patron başından gittiğinde müşteri gülmeye başlamıştı.

    “Aslına bakarsan bunların hiç birisini beğenmedim.”

    Kız şaşkınlıkla adama baktı.

    “Nasıl?”

    “Patronunun sana çizdirdiği şeyleri beğenmedim. Bir antikacı için uygun değil. Ama sanırım bir lokantaya daha uygun olurdu.”

    “Çyleyse şöyle bir şeyler…”

    Tasarımcının birkaç nazik denemesinden sonra ortaya müşterinin beğeneceği bir şeyler çıkmıştı.

    “Bunu beğendim.”

    Kibarlıkla başını salladı.

    “Sanırım gerisini patronun ile halletmem gerekecek değil mi?”

    “Evet.”

    Müşteri patronla birkaç ayrıntıyı konuştuktan sonra gitmişti.

    Tasarımcı akşam evin yolunu tutmuşken, eski bir dükkanın kullanılmak üzere hazırlandığını görmüştü. İçeride eski bir iki eşyayı görünce aklına hemen bu günkü paltolu müşterisi gelmişti. Burası onun yeri olabilir miydi?

    Evine gittiğinde daire kapısı aralıktı… şaşkınlıkla içeriye girdiğinde henüz kim olduğunu çıkartamadığı birisi onu kolundan yakaladı ve kolunu acıtarak arkasına çevirdi. Adam onu oturma odasına sürüklerken yan gözle nasıl birisi olduğunu görebilmişti.

    Bu civardan birisi olmadığı kesindi. Çzerindeki elbiseler çok kaliteliydi. Elinde uzun namlulu gümüş renkli bir altıpatlar vardı. Oturma odasına girdiğinde tıpkı bu adam gibi giyinmiş iki adamın daha içeride oturduğunu gördü. Kendi sehpasını ortaya çekmişler poker oynuyorlardı. Koltuğun üzerine açılmış pizza paketi neredeyse bitmişti, kül tablası ağzına kadar izmarit doluydu. Bir şarap şişesi yarısına inmişti.

    Korkuyla inlediğinde kendisini tutan adam kolunu bırakarak onu en köşedeki koltuğa doğru yönlendirdi. şimdi diğer adamlar oyunu bırakmış ve dikkat kesilmişlerdi. Suratı bembeyaz olan kız oturan üçüncü adama baktı, ağzı kurumuş konuşmak için çabalasa da sesini çıkartamıyordu. Sonunda kendisini yakalayan adam konuştu.

    “Eğer adınız Miss Black ise, siz bize yardım edecek kişisiniz.”

    şaşkınlıkla ağzını açtı ama hala yerinden kalkamamıştı, korkudan kilitlenmişti.

    “Evet, benim ama siz yardım etmem.”

    “Bunu iyi düşün çünkü bunun ucunda...”

    Bu sırada adam silahını çıkartmış ve namlusu ile oynamaya başlamıştı.

    “…Sadece senin değil sevdiğin dört kişinin hayatı yatıyor.”

    Kendisini zorlayarak yutkundu. Korkudan bayılmak üzereydi.

    “Benden ne istiyorsunuz?”

    “Sadece bilgisayarda birkaç tuşa basmanı…”

    Adamın ne ima ettiğini anlayarak dudaklarını ısırdı.

    “Artık böyle şeyler yapmıyorum. Bunlar eskidendi…”

    Adam cevap vermek yerine, gömleğinin kolu ile silahın namlusunu parlatmaya başladı.

    “Dediklerimi iyi duymadınız herhalde.”

    İçinden lanet okuyordu. Bu adamların mafyadan birileri olduğunu anlamıştı ve istediklerini yapmazsa tehditlerini gözünü kırpmadan yapacaklarını çok iyi biliyordu. Daha önceden de mafya için ucundan kıyısından çalışmıştı, ama asla birebir onlarla iletişime geçmemişti. Haber vereceği ve kendisini kurtaracak hiç kimse yoktu. Sıkıntıyla içini çekti. Neredeyse ağlayacaktı.

    “Peki, ne istiyorsunuz?”

    .”Tabii ki burada yapmayacaksın istediğimizi. Bizimle geleceksin.”

    “Ama…”

    Adam elini kendisine vurmak için kaldırdığında olduğu yerde büzüldü.

    “Tamam, sizinle geliyorum.”

    “Güzel. Çantanı bana ver.”

    Diğer iki adam koluna girerek onu aşağı indirirken, ızbandut adam çantasından çıkarttığı anahtarlarla evinin kapısını kilitledi. Aşağıda duran bir sedan arabanın arka koltuğuna bir tarafında ızbandutla oturdu. Diğerleri öne geçmiş, araba yola çıkmıştı bile.

    Miss Black korkudan hala çıtını çıkartamıyordu. Bir şekilde öğrenmiş olmalıydılar. Ve kendisini gözünün yaşına bakmadan öldürebilirlerdi. Ailesi ise uzaktaydı. Onlara haber vermek, ailesini de bu işin içine bulaştırmak demekti. Polise haber verebilirse mafyanın forsunun polisi alaşağı edebileceği ihtimali hemen aklına geliyordu.

    Izbandut adam, kızın bu korkulu halinden eğlenir gibiydi.

    Sonunda araba şehir dışına çıktı. Yağmur başlamıştı. Araba bir tepeye tırmanıyordu. Tepede konak benzeri bir ev kuruluydu. Demir bahçe kapsının önüne geldiklerinde, kapıyı bekleyen bir adam arabanın içine baktı, kızı görünce yılışık bir sırıtma suratında belirmişti. Arabanın geçmesi için kapıları açtı.

    Konak oldukça büyük ve bakımlıydı. Yağmurdan kaçarak evin arka kapısından içeriye geçtiler. Arka kapı mutfağa açılıyordu, mutfakta ise aynı giyimli birkaç adam masada yemek yiyordu. Kızı görünce hepsi ayaklandı ve yüzlerinde aynı yılışık sırıtış belirdi. Adamlardan en korkutucu gözükeni, ızbanduda bakarak konuştu.

    “Demek kızı getirdiniz.”

    “Evet.”

    “Henüz Don gelmedi. O yüzden kızı depoya koyalım. Don gelince kızı çıkartırız.”

    Izbandut başını salladı. Bu sırada mutfak dolaplarından birisini açarak, kızın çantasını birkaç silahın olduğu yere koydu. Black, kendi çantası ve mutfak dolabına saklanmış silahların yanı sıra orada siyah bir cüzdan gördü. Ama ızbandut onu acele ile çekiştirerek koridora çıkarttı ve merdivenlerden aşağıya indirdi. Bodrum katın kapısını açarak içeriye girmesini işaret etti.

    Black hala korkuyordu, sessizce eşikten içeri girdi. Kapı ağır bit gümlemeyle arkasından kapanıp kilitlenmişti.
    Çnünde ise daha da aşağıya inen merdivenler vardı. Burası bir dolu malzemenin olduğu, depo benzeri bir yerdi üstelik çok soğuktu. Köşede eski bir yatak vardı, yatağın üzerinde ise birisi yatıyordu.

    Yatanın kim olduğunu bilmeden oraya doğru yürüdü. Belki bu adamında başı beladaysa, beraber kaçmak için bir plan yapabilirlerdi. Yavaşça yatağın kenarına oturduğunda adam kimin geldiğini görmek için başını kaldırdı.

    Bu gündüz dükkanına gelen antikacı müşteriydi! Ama yakışıklı suratı dağılmıştı. Burnu fena halde kızarmış, çenesi kan içinde kalmış, tek gözü morarmış, sol yanağında ise en azından üç dikişlik bir kesik açılmıştı. Gündüzden gelen tanışıklıkla Black ellerini uzatarak adamın yüzünü avuçladı. Bir yandan mırıldanıyordu.

    “Sana ne oldu?”

    Adam hemen doğrulmuştu. Kızın yüzünü tutan ellerini kendi elleri ile güç almak istercesine sıktı.

    “Senin burada ne işin var?”

    “Sen anlatırsan bende anlatırım.”

    “Tamam.”

    Bu sırada Black yanda duran su sürahisini alarak montunu çıkarttı ve kazağının sol kolundan bir parçayı kopartarak adamın yüzünü temizlemeye başladı.

    “Babam yıllar önce kumarbazın tekiydi. Elinde bir tek antika dükkanı vardı. Mafyaya çok borçlanmıştı. Bu sırada ben yatılı lisede okuyordum. Çniversitenin son senesine geldiğimde babamın öldüğünü öğrendim. Evinde boğulmuş olarak bulunmuştu. Okulu bırakıp şehre geldim ve babamın antika dükkanını toptan buraya taşıdım. Ama bu mafyalar sanırım birbiri ile bağlantılı. Bu akşamüzeri beni yakaladılar ve buraya getirdiler. Sonra…”

    Çocuk gerisini getiremedi. Black bu sırada yüzünü yapabildiğinde temizlemiş, bezi sürahinin yanına koymuştu.

    “Sonrasını tahmin edebiliyorum. Babanın borçlarını ödemen için seni zorluyorlar.”

    “Aynen öyle. Bütün antikaları istiyorlar. Ama bulamaları imkansız.”

    “Onları saklandın mı?”

    “Evet. Ve yerini asla bulamazlar. Peki sen? Senin mafya ile ne işin var?”

    Black içini çekti ve montunu giydi. Adam hiç çekinmeden kollarını kendisine uzatmış ve rahatlatmak istercesine sarılmıştı.

    “Bir süre önce yasal olmayan şeylerle uğraşıyordum. Annem çok hasta olduğunda ameliyat olması gerekti ve bunu ödeyecek sigortamız yoktu. Bende fark ettirmeden birkaç zenginin hesabından kesintiler yaptım.”

    “Anlayamadım. Muhasebeci değilsin ama?”

    “İnternetten onların parasını başka bir hesaba geçirdim.”

    “Yani bir bilgisayar korsanısın?”

    “-Korsanıydım. Annem iyileştikten sonra bu para ve iş hoşuma gitmişti. Aileme belli etmeden buna devam ettim. İki arkadaşım daha vardı. Beraber rahatlıkla kodları kırıyor para ile oynuyorduk. Bazen mafya için birkaç para hesap değiştirmesi ve iz kaybettirme yapıyorduk. Sonunda arkadaşlarımdan birisinin başına çok kötü bir kaza geldi. Onu dairede vurulmuş olarak bulduk. O zaman hesabımdaki yüklü miktar parayla ailemi Amerika’ya yolladım. Oradan aldığım çiftlik evine bütün parayla yerleştiler. Diğer arkadaşım kaçtı. Bense şehir değiştirerek normal bir işte çalışmaya başladım bir daha başkasının parasına el sürmedim. Ama bir şekilde bunu öğrenmiş olmalılar. Beni birkaç hesaptan para geçirmek için almış olmalılar.”

    “şimdi anlıyorum.”

    Black üzüntüyle içini çekti.

    “İstediklerini yaptığımızda da bizi susturmak için öldürecekler.”

    “Biliyorum. Buradan kaçmalıyız.”

    “Nasıl?”

    “Emin değilim.”

    Bir süre sessizce oturdular. Sonunda adam sordu.

    “Adın nedir peki?”

    “Love…”

    “Bir kızın için güzel bir isim Love. Benim adımda Eric.”

    “Tanıştığıma sevindim Eric. Ama keşke daha düzgün bir yerde olsaydı.”

    “Evet…”

    Love, bir çıkış yolu aramak için gözlerini depoda gezdiriyordu. Havalandırma kapağı ve küçük pencere sağlam vidalarla sıkılaştırılmıştı. Yukarı çıkan kapı kilitliydi, ki kilidi açsalar bile mutfak adamlar ile kaynıyordu.

    Eric aklına bir fikir gelmişçesine gülümsedi…


    Izbandut mutfaktaki poker oyununa katılmıştı. Diğerleri saat geç olduğundan uyumaya çıkmış, masada beş kişi kalmışlardı.
    Aniden bodrum kattan gelen çığlık ile hepsi birden ayaklandılar. Aşağıdaki kıza bir şey olmuş olmalıydı, çünkü var gücüyle bağırıyordu. Izbandudun aklına hemen aşağıdaki herifle kızın kavga ettiği geldi. Ya da kız kafayı sıyırmış olmalıydı.

    “Siz bekleyin ben kontrol edip geleceğim.”

    Adamlar başlarını salladılar. Koridora çıktığında kızın çığlıklarını daha iyi duymaya başladı. Ne dediğini anlayabiliyordu.

    “Beni öldürüyor, tanrım, bana yaklaşma!”

    Adımlarını hızlandırarak merdivenleri indi. Kapının kilidini açtı. Merdivenlerin daha aşağısındaki kızı şimdi görebiliyordu. Suratı kan olmuştu. şaşkınlıkla merdivenlerden inerken, aniden çıkan tok sesle neye uğradığını şaşırdı. Aşağı yuvarlanırken Love onun yolundan kaçıldı, ızbandut yere yuvarlandı. Kapının arkasındaki Eric, elindeki büyük ingiliz anahtarıyla Love’a, adamı köşeye sürüklemesini işaret etti. Love adamı sürüklerken merdivende başka bir ses duyuldu. Eric açık kapının arkasına çekildi.

    Bu sırada Love adamı kapıdan görülmeyecek mesafeye çekmiş, üzerinden anahtarlarını, gümüş altıpatlarını ve cüzdanını almıştı. İkinci adam kontrol etmek için içeriye girdiğinde aynı şekilde yere yuvarlandı. Love kısa sürede adamın üzerinden cüzdanını ve silahı aldı. Eric kapıyı açmış onu bekliyordu. Silahı Eric’e verdi.

    Kapıyı kilitlediler ardından Eric hızla mutfağa koştu. Bu sırada Love saklanmıştı. Eric mutfağa girdiğinde kalan üç adam neye uğradıklarını şaşırdılar, ama yinede hazırlıklıydılar. Eric bir tanesinin bacağına ateş ederek onu yere yıktı ardından kapıya koşarak dışarı çıktı. Diğerleri onu takip ettiler. Dışarıda kapıya kadar süren bir kovalamaca başlamıştı.

    Ayak seslerinin uzaklaştığını duyan Love, sindiği köşeden çıkarak mutfağa girdi. Yaralı adam kapıya sürünüyordu. Kendisini fark etmemişti. Love eline geçen masadaki bir şişeyle adamın kafasının arkasına vurdu. Adam baygındı.

    Masanın üzerinde buraya geldikleri arabanın anahtarı duruyordu. Hemen onu aldı, ardından gizli mutfak dolabındaki Eric’in cüzdanı, kendi çantası ve orada duran yarı-otomatik tüfeği alarak dışarıya çıktı. Araba hemen az ilerisindeydi. Eric hala bahçede peşindeki üç adamla koşuyordu. Adamlar ateş ediyordu. Konaktaki odalarda ışıklar yanmaya başlamıştı. Kısa süre sonra kaçmaları imkansız olacaktı.

    Hızla abraya binip çalıştırdı. Eric tüm dikkati kendi üzerine çekerek bütün işini kolaylaştırmıştı. Arabanın sağ kapısını açarak Eric’e doğru ilerlemeye başladı. Adamlar ne olduğunu anlamış ve üzerlerine sürülen arabadan yana atılarak zor kurtulmuşlardı.

    Eric arabaya binip kapıyı kapattığında daha da hızlandı. Demir kapılar az ilerideydi. Kapıda duran adam yerinde değildi. Love arabayı iyice hızlandırarak demir kapılara çarptı. Araba durmuştu. Arkadan ateş ediyorlardı, arka cam kırılmıştı. Buna rağmen artık kapılar açıktı.

    Arabayı bir daha çalıştırarak deli gibi bir hızla tepeden aşağı sürmeye başladı. Adamların peşlerine düşecekleri kesindi. Araya iyi bir mesafe koymak gerekliydi. şehrin içine hiç girmeden yan yola saparak diğer şehre giden yola saptı.

    Kurtulmuşlardı!


    Bir süre sessizce otobanda ilerlediler. Sonunda Eric konuştu.

    “Peki, şimdi ne yapıyoruz?”

    “Limana gidiyoruz.”

    “O neden Love?”

    “Çünkü kaçmak zorundayız. Bu adamlar peşimizi bırakmayacak. Gizlice bir gemiye binebilirsek izimizi kaybettirebiliriz.”

    “Gemiye mi?”

    “Evet… Kaçak binersek…”

    “O zaman izimizi kaybettirmemiz daha kolay olur.”

    “Kesinlikle.”

    Eric arabanın aynasında yüzün incelemeye başladı.

    “Beni fena benzetmişler.”

    “Seni gördüğümde neredeyse tanıyamayacaktım.”

    “Ne kadar büyük bir şans değil mi?”

    “Ne?”

    “Yani diyorum, gündüz seni gördüm. Akşama ise birbirimizi kurtardık.”

    “Evet. Hiç tanışmamışta olabilirdik.”

    “O zaman böyle kolay adapte olur muyduk?”

    “Bilmiyorum.”

    “Bence belirli bir baskı insanları yakınlaştırıyor.”

    “Olabilir.”

    Gece boyunca yola devam ettiler En sonunda güneş yükselirken liman şehrinin silueti ileride gözükmeye başlamıştı. Henüz arkalarında hiç kimse yoktu…


    Illyra

    _________________
    Ve sonbahar gelmeden topraÄ?a düÅ?tü yeÅ?il renkli yaprak, geceyi beklemeden ortaya çıkan ayla birlikte.
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Sun Nov 02, 2008 4:52 am Reply with quoteBack to top

    ATİNA MEYHANESİ

    Sokaklar kalabalıktı. Türkçe, Yunanca, Arapça, İtalyanca konuşan onca insan... Kadınlar kızlar ufacık çocuklar.... Sesler Dimitri’nin kafasının içerisinde dönüp duruyordu. Bir ud sesi diğer seslerin içerisinden sıyrılıp öne çıktı. Hüzünlü bir şeyler çalıyordu. Dimitri sesi takip etti. Neden takip ettiğini bilmeden takip etti. Sandaletlerinin altında sokak taşlarının sıcaklığını hissediyordu. Sadece hissediyordu.

    Sesin geldiği yer bir meyhane idi. Dimitri sokağa atılmış taburelerden birine oturdu. Udun sesine hafifçe çalınan bir tamburun sesi karıştı. Başına öylesine atılmış bir tülbent, dudaklarında insanın içini ısıtan bir gülümseme ile bir kız belirdi önünde. Her halde meyhane sahibinin kızıydı. Dimitri kıza bakıp konuşmaya çalıştı. Bir yandan yaşadıklarının ağırlığı bir yandan kızın güzelliği zihnini dondurmuş gibiydi. Zorlukla Sarap diyebildi. Bir bardaki sarap alabilir miyim? Tabii dedi kız, neşeli bir sesle gülerek. Sokağın taşlarına çıplak ayakları ile basarak içeri koşarken şarabımızı seveceksiniz dedi yüksek sesle.

    Sonra aynı hızla geri geldi. şarap bardağını masaya koydu. Dimitri bardağı kaldırıp şaraptan bir yudum alırken, şarabı babamla beraber yapıyoruz dedi kız. Sonra cevabı beklemeden sordu Yeni mi geldiniz Atina’ya.

    Bir Türk kızı olmalı diye düşündü Dimitri. Çok neşeli bir kız güneşli bir günde gemiye vuran dalgalar gibi. Kız hakkında düşünmek kendini daha iyi hissettiriyordu. Ud ve tambur yeni bir müziğe başladılar bu defa ki neşeli bir şeydi.

    Atina’ya yeni geldimis dedi Dimitri. Çzerindeki giysilere elini attı. Ege güneşi hepsini kurutmuştu. Benim param yok dedi kıza. Yolda kaybetim ben parami... Köyden geldim vre Atinaya... Kız Çnemli değil dedi. Babam çok iyidir. Sana kızmaz. Bir bardak daha şarap ister misin? Ud ve tambur hızlandı.

    ------------------------------------------------

    Bana söyledi baba parasının olmadığını. Ben verdim şarabı.

    Meyhaneci sessizce içini çekti. “Ah kızım ah.” Kız sahibi olmak zordu. Hele kıpır kıpır ve insanın ne kendisini ne de çocuklarını tutamadığı Atina’da. Burayı seviyordu, yine de bazen acaba Anadolu’da kalsa daha mı iyi olurdu diye düşünüyordu. Geleli yirmi yıldan uzun süre olmuştu kızı burada doğmuştu. Nice dostları olmuştu burada. Rumlar, Yahudilerin ve İtalyanların arasından da nice insan tanımıştı. Burası farklı bir Dünya idi. İnsanın dilediğince hayal kurabildiği bir Dünyaydı. Elbette kızı içinde öyle olacaktı.

    Kız sahibi olmak zor diye geçirdi içinden. Sonra kızının bedava şarap ikram ettiği kimbilir kaçıncı kişi olan şu oğlana baktı. Giysileri gece ışığında parıldıyordu. Her halde tuzdu. Atina’nın civarındaki köylerinde yaşayan çocuklar denizi severdi.

    İş bulmak için mi geldin diye sordu Dimitri’ye. Dimitri ne cevap verebilirdi ki. Evet dedi.

    Meyhaneci elini çenesinin altına koyup düşündü. Her gün birçok tüccar, esnaf ve farklı meslekten birçok insan gelip gidiyordu. Belki birinin işine yarardı bu oğlan. Böylece şarabın parasını da öderdi hem.

    Bu gece burada kal oğlum dedi meyhaneci Dimitri’ye. Yarın sana bir iş buluruz beraber. Kızım sana yatacağın odayı göstersin.

    ---------------------------------------------------------------------------


    Genç baba yardımcı olabilir. Kuvvetli birine benziyor.

    Bu sözleri söyleyen yahudi bir tüccardı. Akdeniz’in farklı limanlarına giden birçok gemisi vardı. Atina’nın en zengin insanları da meyhaneyi severdi. Meyhanenin meşhur şarabı ve de rakısını Atina’da herkes biliyordu. Biraz konuşalım delikanlıyla dile ekledi tüccar.

    Meyhaneci Dimitri’yi çağırdı. Sonra da ikisini başbaşa bıraktı.

    Sanırım Rummuşsun dedi tüccar. Ben de Yahudiyim. Ancak sonuçta hepimiz Osmanlı’nın vatandaşıyız.

    Haklisiniz dedi Dimitri adamın nereye varacağını merak ederek.

    Biliyorsun. Hiristiyanların.... yani katoliklerin hepsi bize çok zarar verdi. O nedenle onlar hepimizin düşmanı sayılır. Bir tüccar diğer tüccarların ne yaptığını bilmelidir delikanlı. Ben de rakiplerimin neler yaptığını öğrenmeye çalışırım. Bir hafta kadar önce bir meyhanede bir şey duydum. Burada değil başka bir yerde duydum. Orada tepede dedi tüccar yukarıdaki yarı yıkık beyaz binayı göstererek, o binanın içinde bir defterin gömüldüğünü duydum. Sanırım Venedikli tüccarlardan birisi onu çıkaracakmış. Niye gömmüşler niye şehirde saklamamışlar bilmiyorum. Ama duyduğum kadarıyla o defterde Venedikli korsanlar hakkında bilgiler ver. Hangi limanların onların sığındığı limanlar olduğu gizli üsleri ve daha birçok bilgi.

    Dimitri’nin bir anda heyecanla titredi. Böyle bir bilgi tonlarca altından daha kıymetliydi. Venedikliler eğer hemen fark etmezlerse onların Akdeniz’deki gücünü bir anda bitirecek kadar kıymetliydi. Eğer fark ederlerse bile bu bilgilere sahip korsanları limanlar, üsler bir anda değiştirilemezdi. Yenileri kurulana kadar da ustaca saldırılarla onlarca gemi ele geçirilebilirdi.

    O büyük beyaz binada yaşayan birçok insan var. Bir kısmının Atina’da hırsızlık yapan tehlikeli insanlar olduğu söyleniyor. Eğer genç olsam yine de oraya giderdim ama sen....

    Ben gidebilirim vre dedi Dimitri. Tamam vre. Ama emin misiniz? Defter orada miki kesinlikisle ?

    Bilmiyorum dedi tüccar. Emin değilim. Ancak eğer gitmeyi kabul edersen defter orada değilse bile sana karşılığını öderim delikanlı. 20 altın yeterli olur mu?
    İyi o zaman dedi tüccar. O zaman bu akşam gidebilir misin?

    Giderim dedi Dimitri. Gidecekti.

    Dimitri gülümsedi. Defterin gerçek değerini bilmeyen birisi bu teklife atlardı kesinlikle o da atlayacaktı. Tabii efendimis tabiikis kabul yeterli olur yirmi altin diye karşılık verdi tüccara.

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Mon Nov 24, 2008 5:47 am Reply with quoteBack to top

    Sadece yıldızların ışığı Atina tepelerinin büyük tapınağının bembeyaz parlaması için yeterliydi. Dimitri tepeye çıkarken ne kadar dikkatli olmaya çalışırsa çalışsın gözü yine de arada tapınaktan yansıyan ışığa takılıyordu. Pantolunun cebinde anahtarın ağırlığını hissediyordu. Anahtardan başka bir şey yoktu yanında. Bir kılıç ya da bıçak alsa kendini daha güvende hissederdi büyük ihtimalle ancak kendisi gibi özel bir şey aramadığı sürece gece buraya kimse tek başına gelmezdi. Muhtemelen sayısı onu geçecek bir çete karşısında da bıçağın ya da kılıcın bir yararı olmazdı. Kendini kandırmasının gereği yoktu. Bu gece işini sorunsuz halletmesi sessizce ve görünmeden hareket etmesine bağlıydı.

    “ Sarhosuuuuum asiiiiim amaaaan....”

    Tepenin yamacındaki sarhoşlardan birisi olmalıydı. Dimitri gülümsedi. Belki o anın getirdiği bir rahatlıkla ayağı bir taşa çarptı. Taş sekerek hafif bir ses çıkardı.

    Dimitri ürkerek durdu. Etrafını gözledi. İzleniyor olabilir miydi? Birisi duymuş olabilir miydi? Tepeye dağılmış taş yığınlarının arkasındaki her gölge onu korkutuyordu. Bu noktadan geri dönebilir miydi? Hayır karar verdi ilerlemeye devam edecekti. Ancak daha yavaş ve daha dikkatli olmalıydı.

    Tapınağın önüne vardığında belki yarım saat geçmişti. Yapılışının üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen tapınak hala eski tanrıların görkemini yansıtıyordu. Dimitri bir süre tapınağın önünde durarak o adı nice zaman önce unutulmuş tanrıları hayal etmeye çalıştı.. Sonra tapınağın arkasında yanıp sönen Atina şehrinin ışıklarını izledi. Daha gerilerde Ege’nin karanlığında parlayan tek tük noktalara baktı sonra.

    Vaaaay be kardesssim hos geldin vre bizim mekanimize....

    Dimitri hızla arkasını döndü yirmiden fazla adam sırıtarak ona bakıyorlardı. Geriye doğru kaçabilir miydi? Adamların bulundukları konumları hızla değerlendirdi. Tek mantıklı seçenek tapınağın içine girmek gibi görünüyordu. Hem böylece defteri bulma şansı da olabilirdi.

    Eeee kardessssss, düsünmene gerek yokkiii öle... Paran varsa veer kurtul bizee... Paraan yoksa da satariz seni köle olarak gemilerden birine olur biter di mi vre kardessslerim benim...

    Diğer adamlar kahkaha adarak liderlerinin sözünü onayladılar.

    Adamların hareketsizliğinde faydalanan Dimitri bir anda içeriye doğru koştu. Yine de adamlardan birisi bıçağını atacak kadar süre bulabilmişti. Bıçak Dimitri’nin koluna saplandı. Ancak Dimitri bir korsandı. Bıçağın yarattığı o saf acı hissine rağmen koşmaya devam etti. Çnüne çıkan taşların üzerinden atlayarak saklanacak bir yer ararken tapınağın arkasında hala yıkılmamış bir odanın olduğunu fark etti.

    Odanın kapısından içeri girdiği sırada çete üyeleri haykırarak içeri girdiler. Reisleri Dimitriyi odadan içeri girdiğini fark etti. Köseye kisildi kardesimis cocuklar hadi gidelim pesinden dedi yanındaki arkadaşlarına.

    Dimitri köşeye kısılmıştı. Adamlar içeri girerken yapabileceği hiçbir şey yoktu. Sırtını duvara yasladı. Adamlar içeri girdiler. Bıçaklarını çıkararak yavaşça Dimitri’ye yaklaştılar. Dimitri belki adamlar iyice yaklaştıklarında aralarından sıyrılıp kaçabilirdi. Ellerini pantolonunun ceplerine yapıştırdı. Eliyle cebindeki anahtarı hissedebiliyordu.

    Bir anda anahtarın ısınmaya başladığını hissetti. Sonra başı dönmeye midesi bulanmaya başladı. Çevresindeki adamların çığlıklarını duyabiliyordu. Tek hatırlayabildiği emekleyerek bir sütuna doğru yürüyüşü ve birden avuçlarında hissettiği bir defterdi.

    Bir defter.

    ---------------------------------

    Bre Dimitri gardaşım benim korkuttun bizi beee....

    Dimitri meyhanecinin evinde bir gece önce yattığı odadaydı. Bir gece mi?

    Ben yanii ne kadar oldu efendim? diye meyhaneciye aklındaki soruyu sormaya çalıştı. Çç gün dedi meyhaneci. Ama o yarayla iyi iyileştin kardeş üç günde. şimdi bir rakı sofrası kurarım sana bir şeyin kalmaz.

    Defterikis? Onu ben almistim? Ne oldu? diye sordu Dimitri. Dün tüccar geldi ona verdim defteri. Altınların da benim elimde. Bir rakı sofrasında kendine gel hele Dimitri gardaş sonra sana veririm hakkını.

    Dimitri vucudunu zorlayarak yatakta doğrulmaya çalıştı. Meyhaneciye bakarak Tesekkur ederim efendim dedi adama.

    Eee öyle ise ben gidip sofrayı hazırlıyorum. Hava da güzel olacak bu akşam. Kızım da bize katılır hem... Heeeyt be Dimitri bu akşam senin için içeceğiz rakıyı...

    Dimitri aşağıya inerken anahtarın orada olup olmadığını anlamak için pantolonunun cebini yokladı. Anahtar oradaydı. Ama bir şey daha vardı. Bir kağıt vardı. Kağıdı cebinden çıkardı. Garip bir dilde bir şeyler yazıyordu. Latin Alfabesi değildi kesinlikle. Dimitri bu yazıyı hatırlıyordu. O akşam hatırladığı tek sahneyi tekrar gözünün önüne getirdi. Defteri açmıştı ve o sayfaya bakmıştı. şu anda gözünün önünde duran sayfaya.

    Akşam güzel geçti. Rakı güzeldi, şarkılar güzeldi, denizin uzaklardan gelen sesi güzeldi. Ancak Dimitri’nin aklında o akşamdan iki önemli ayrıntı kaldı. Birincisi meyhanecinin kızının parıldayan gözleri, ikincisi meyhanecinin sözleri “Bu güç bizde oldukça kimse Türk ve Rumları Akdenizde tutamaz. Türk ve Rumların şerefine içelim...” Sonra Dimitri’ye dönüp sesini alçaltarak “ O gün gördüğün tüccar Venediklilerin denizlerine açılacak gemilerden birinde senin de olmanı istiyor. Kabul edecek misin?” diye sormuştu. Evet hancının kızının da gözlerinin tam o an parıldadığını görmüştü Dimitri.

    Kabul edecek misin? Hancı böyle sormuştu. Ancak belki de soruyu farklı sormak gerekiyordu. Reddedebilir miydi?

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Lugtarias
    Forum Yöneticisi





    Joined: Jun 13, 2007
    Posts: 726
    Location: izmir

    PostPosted: Tue Dec 02, 2008 9:07 pm Reply with quoteBack to top

    KAYADAN SONRA İNCİR AğAÇLARI - Lugtarias 2

    Tam o sırada, gecenin nice olaylara gebe olduğu o anda, Akdenizin tepesinde, göğün derinliklerinde bir ışık görünür oldu. Gitgide büyüyen ve fazlaca titreyen bir ışık gibiydi başta. Kayan bir yıldız sandılar onu rastlantı sonucu izleyenler önce, sonra yaklaştı, daha yaklaştı, büyüyordu. Derken devasa bir kaya parçasının alev almış bir halde Akdeniz’in serin sularına doğru süzüldüğü anlaşıldı izleyenlerce. Tüm görenlerin şaşkınlıktan ellerini ayaklarına dolaştıran ve yüreklerine hafife alınmayacak kadar korku salan bu iki üç kalyon büyüklüğündeki kaya, havayı gürleyerek yarmaya devam etti ve Akdeniz’e dalga dalga bir ürperti yayacak biçimde suya gömüldü. Uzaklardan, çok uzaklardan izleyenler için suya gömülmüştü. Ama haki pelerinli yolcu Kopuz ve yol arkadaşları için, korsan dedikleri adamlar için hiç de öyle değildi, cehennemden gelen bir gülle onları acımasızca suya gömüp öldürmüştü. Onları ateşler eşliğinde suya gömmüştü. Talihsiz bir geminin eskimiş güvertesinde kılıçlarını çekerek, önemli bir işe atılan adamların tümü saniyeler içerisinde gömüldü… Onların o işe atılmasına neden olan adamlar ile İstanbullu bayan da öyle.
    Aradan iki gün geçtikten sonra, Kopuz gözlerini dalga sesleri eşliğinde açtı ve yandıklarını hissetti. Sol yanağı yerde olduğundan sol yana bakındı önce buruşmuş yüzüyle. Deniz kıyısındaydı. Dalgalar birkaç metre öteye kadar gelip kumları yalıyor, sonra dönüyorlardı. Denizden başka hiçbirşey yoktu ses çıkaran. Yatar haldeydi ve her yanı sızlıyordu. Doğrulmaya çalıştı ancak güç bulamadı. Çatlamış dudaklarından sızan kanı hissederek başını diğer yana çevirdi. Boynu çatırdadı. Birkaç incir ağacı gördü. Neden sonra ağzında birşeyler olduğunu fark etti. Tükürdü, kanla karışmış kum… Neler olduğunu hatırlamaya çalıştı. Gürleyerek göğü yaran, alevler içinde bir kaya kütlesinin kendisine doğru yaklaştığını görür gibi oldu. Daha fazlası yoktu. Başı fena halde zonkluyordu. Derin bir soluk aldı. Doğrulması gerekiyordu…

    _________________
    Ve sonbahar gelmeden topraÄ?a düÅ?tü yeÅ?il renkli yaprak, geceyi beklemeden ortaya çıkan ayla birlikte.
    Back to top View user's profileSend private message
    Illyra
    Forum Yöneticisi





    Joined: Jan 25, 2005
    Posts: 2113
    Location: Duskwood

    PostPosted: Thu Dec 04, 2008 10:26 am Reply with quoteBack to top

    Eric gözlerini açtığında hala arabanın ilerlediğini gördü, biraz kestirmişti ve şimdi Liman şehrine giriyorlardı. Love’un yüzüne baktığında kararlı bir ifade gördü ve içini çekerek sordu.

    “Bari biraz dinlenseydik?”

    “Buna vaktimiz yok. Bir an önce gitmeliyiz. Bizi yakalamaları uzun sürmez. Unutma onların arabasını kullanıyoruz.”

    “Her şeyi düşünmek zorundamısın?”

    “Birisinin bunu yapması gerekiyor değil mi?”

    Elinde olmadan güldü.

    “Sanırım haklısın.”

    “Tabii, ben her zaman haklıyımdır.”

    “Peki, planın nedir?”

    “Torpidoyu açarsan eşyalarımızı bulabilirsin, çıkmadan önce onları alabildim. O yarmanında cüzdanını arakladım tabii ki. Bayağı bir parası varmış. Onu saklayacağız… Yeni yaşamımızda bize lazım olacak.”

    “Peki, yolculuk ücretini nasıl ödemeyi planlıyorsun?”

    “Arabayla.”

    “Ne?”

    “Evet. Bu araba başımıza bela olabilir, iyisimi onu işine yarayacak birisine verelim…”

    “şimdi nereye gidiyoruz?”

    “Denizcilerin takıldığı barlardan birisine gidiyoruz. Gerekli bağlantıyı oradan kurabiliriz.”

    “Sen nasıl diyorsan…”

    Love aniden gülmeye başladı.

    “Beni koruman ve bardayken başımda dikilmen gerekecek.”

    “Oh, Tanrım!”

    Saat öğlene vardığında limana yakın bir barlardan birisinden içeriye girdiler. Birkaç denizci şimdiden içmeye başlamıştı. Çoğu yemek yiyordu. Bar tezgahının arkasında eski denizci olduğu belli olan bir adam dikiliyordu, çok iri yarıydı açıkta kalan kollarında renkli dövmeler vardı.

    Gözlerini barına yeni gelmiş müşterilere dikmişti. Buralara uğrama ihtimali olmayan hoş bir bayan ve iyice benzetilmiş adam tezgaha oturduğunda elinde olmadan gülümsedi.

    “Ne isterdiniz?”

    Bayan hoş bir sesle onu cevapladı.

    “Benim için biraz buzlu su, arkadaşım içinse rom.”

    “Hemen geliyor.”

    Barmen uzaklaştığında Eric öfkeyle fısıldadı.

    “Ben rom içemem ki? Hem de bu saatte?”

    “O zaman içiyormuş gibi yap, sana da buzlu su söyleyemezdim değil mi?”

    Eric homurdanırken içkiler gelmişti ve barmen kızla sohbet etmek için fırsatını kaçırmamıştı, ama sesi kısıktı.

    “Sizin gibi bir bayan burada ne arıyor? Doğrusu şaşırdım.”

    Love ona bir sır verirmiş gibi tezgâhın üzerine eğildi ve gözlerini kocaman açtı.

    “Buralardan gitmek istiyoruz.”

    Eski denizci bir süre çenesindeki kirli sakalları kaşıyarak düşündü. Tabii ya, başka ne olabilirdi ki? Belli ki bu ikisi kaçak gitmek istiyordu. Tabii ki gerekli bağlantılara ulaşabilirdi, gemilerde parası olanlar için her zaman gizli – saklı bir yer vardı. Soru sorarcasına kıza baktığında, Love kendisini tezgahtan çekerek elini çantasına attı.

    “Artık hesabı ödesek iyi olur.”

    Barmene yarmanın cüzdanındaki paralardan yüklü bir miktarı hesap olarak vermişti. Eric hala rom ile boğuşurken yana dönüp baktı, öksürmeye başladı.

    Barmen paraları alarak cebine koydu. Yüzünde anlamış bir ifade vardı.

    “Çyleyse akşam uğrasanız iyi olur bayan. Nefis rostodan yiyebilirsiniz.”

    “Ah bu çok hoşuma gider.”

    Eric ile birlikte dışarı çıktıklarında yeniden arabaya bindiler, yola koyulduklarında Eric afallamış bir şekilde sordu.

    “şimdi neler oldu orada?”

    “Barmen bizim için kaçak bağlantısı ayarlayacak.”

    “Ama bunu konuşmadınız?”

    “Gerek yok ki, anladı.”

    “Sadece gitmek istediğini söyledin.”

    “Sen kelimelere sığ olarak bakıyorsun, barmen neyi ima ettiğimi anladı. Ona kendi payını ödedim. Bu yüzden bizi akşam çağırdı. Garip ama denizcilerin tuhaf bir onurları vardır, yardım etmeyi çok severler. Çzellikle bayanlara. Neyse ona biraz para bayıldık, şimdi akşama kadar saklanmamız gerekecek.”

    “Nerede?”

    “En pis motellerden birisinde tabii ki, o kadar bela dolu ve karışık olurlar ki oralara bakmak her zaman en son seçenektir. Aç mısın?”

    Kısa bir süre sonra cidden pis bir motel bulup arabayı bodrum kattaki gözlerden uzak garajın en ücra köşesine park etmişlerdi. Ardından Love kesinlikle bu motelin mutfağından yemek yemeği reddettiğinde resepsiyonistin tavsiyesi ile yakınlardaki Çin lokantasından odalarına yemek sipariş etmişlerdi. Uzun bir süredir aç oldukları için neredeyse nefes almadan kutuları bitirdiler. Ardından Love bir bahane ararcasına Eric’e baktı.

    “Yine ne var?”

    “Yıkansan iyi edersin…”

    “Sen…”

    Kız omuzlarını silkeledi.

    “Sadece bir tavsiyeydi. Uzun süre denizde olacağız. Gemi ambarları pek hijyenik yerler değildir.”

    “O zaman önden bayanlar!”

    “Ah hayır önce sen gir, yıkanırken aceleye getirilmeyi sevmem.”

    Eric homurdanarak bir havlu aldı.

    Güneş batmak üzereyken ikisi de yan yana uzanmıştı. Love’un gözleri kapalıydı, Eric onu izliyordu.

    “Gözlerini kapattığında sivri dilin belli olmuyor.”

    “Senin kulakların hatırına kör gibi gezemem.”

    “Yine başladın!”

    “Neden şikayet ediyorsun?”

    “Çünkü benimle doğru düzgün konuşmuyorsun?”

    Love gözlerini açarak öfkeyle ona baktı.

    “Ne bekliyorsun?”

    Eric buna bir süre verecek cevap bulamadı. Ne bekliyordu ki? Sadece birbirlerini kurtarmışlardı ve belli ki kız kendisinden pek hazzetmiyordu.

    “Gitsek iyi olur. Hava kararmaya başladı.”

    Kısa sürede giyindiler. Artık güneş batmıştı. Garaja girerek arabayı çıkartılar. Yeniden bara gittiler. Bu sefer bar tıklım tıkış doluydu. Işıklar yanmıştı ve içki içmeyen hiç kimse yoktu. Tezgaha gittiklerinde barmen onlara kenardaki merdivenlerden yukarı çıkmalarını işaret etti. Love, Eric’in elinden tutup sürükleyerek merdivenleri çıkarttı. Merdivenlerin tepesinde bir başka iri yarı adam bekliyordu. İkisini görünce kenara çekildi ve soldaki ikinci kapıyı işaret etti.

    Love gülümseyerek kapının önüne geçti ve hafifçe tıklattı. Ardından kapıyı açtı. İçerisi kötü döşenmiş bir odaya açılıyordu, belli ki gizli saklı kumar oynanan poker odalarından birisiydi. Ortada bir masa, kenarda içkilerin dizili olduğu bir raf ve tam masayı aydınlatan alçak bir ışık vardı. Masanın kenarında zayıf bir adam oturuyordu. İkisinin içeriye girdiğini görünce ayağa kalktı ve gözleri yerinden fırlamışçasına Love’a bakmaya başladı. Eric bu adama uyuz olmuştu.

    “Hoş geldiniz.”

    “Hoş bulduk.”

    Masaya oturdular.

    “Barmen bana buradan gitmek istediğinizi söyledi.”

    “Evet.”

    “Nereye gitmek istiyorsunuz?”

    “Uzak bir yere. Henüz bir fikrimiz yok.”

    “Bizim gemimiz yunan adalarına seyahat ediyor. Santorini’ye ne dersiniz?”

    “Ah Santorini mükemmel olur!”

    Bir süre sessiz kaldılar.

    “Peki, ücret nedir?”

    “Ne kadarınız var?”

    “Bize bir araba verebilirim.”

    Denizcinin gözleri açıldı. Love camın önünde giderek adama gelmesini işaret etti.

    “şuradaki sedan. Yeni modellerden birisi kullanımı çok rahat, ön tamponu biraz göçtü ama çok fazla bir masrafı da yok ne dersiniz?”

    Denizci bir süre düşündü.

    “Ruhsatı var mı?”

    “Evet.”

    Adam Love’un elini tutarak iyice sıktı.

    “O zaman anlaştık demektir. Gece yarısı limana gelin. Sizi içeriye alacağım. Güvenli bölgeye çıkana kadar ambarda kalacaksınız, sonra size bir kamara ayarlarız. Bey efendi sizinle kalacak sanırım?”

    “Ah tabii ki o benim nişanlım.”

    Denizci kadar Eric’te şok olmuştu.

    “Anlıyorum. O zaman gece yarısı liman girişinde. Arabayı getirmeyi unutmayın.”

    “Tabii ki.”

    Eric ile odadan çıkmışlardı. Aşağı kata indiklerine tezgaha yaklaşarak barmene gülümsedi.

    “Sanırım gidiyorsunuz?”

    “Evet, teşekkür ederim.”

    Beraber bardan çıktıklarında, arabanın yanına varmışlardı ki barmenin peşlerinden geldiğini görmüşlerdi. Love başlarına bela açılacağını düşünerek iç çekmişti. Ama Barmen gülümsüyordu. Elinde tuttuğu eski bir madalyonu Eric’e uzatmıştı.

    “Bu sizin için bir salamender, şans getirmesi için. Bayan bana çok fazla para ödedi bunun için size teşekkür etmek istedim. Ayrıca sizden hoşlandım. Gitmek istemenize rağmen kötü tiplere benzemiyorsunuz. Sanki kötü şeylerin içine sıkışmış gibisiniz. Umarım kalan hayatınız güzel geçer.”

    Geldiği gibi gitmişti. Arabaya bindiklerinde Love gülmeye başladı.

    “Sana denizcilerin yardımsever olduğunu söylemiştim.”

    Eric eski madalyonu elinde evirip çeviriyordu. Garip kertenkeleye benzer bir hayvandı bu salamender.

    “Bu şey ne ola ki?”

    “Eski denizci inanışı. Salamenderlerin ateşte yanmadığına inanılır. Denizciler gemide çıkacak yangınlardan sağ kurtulmak için – bilirsin genelde korsanlar bir topla ateş ettiğine tahta gemiler yanmaya başlar – buna inanırlardı.”

    “Bu kadar şeyi nasıl bilebiliyorsun?”

    “Çok kitap okudum.”

    “Aman ne güzel!”

    Love arabayı limana yakın sessiz bir sokağın girintisine park etti.

    “Motele dönmesek daha iyi olur. Geceyi burada geçirelim.”

    “Peki. Neden benimle nişanlı olduğunu söyledin?”

    “Adam içime düşecekti. Bu şekilde yolculuk yapamazdık değil mi?”

    “Desteksiz attığının farkında mısın? Yüzüklerimiz yok.”

    “Eyvah!”

    Gülmeye başladılar, ardından Love yarmanın kredi kartını çıkarttı.

    “O zaman biraz alışverişe çıkalım mı?”

    “Neyle.”

    “Yarmanın kredi kartıyla tabii ki, nasılsa bu gece buradan gideceğiz, henüz çalıntı ihbarı yapmak aklına gelmemişse yaptığımız ödemeleri öğrenmesi en azından dört gün alır. İnanır mısın şifresini de cüzdanında taşıyacak kadar salakmış.”

    “Sen ciddi misin?”

    “Evet.”

    “O zaman neden gitmiyoruz?”

    Bir süre çeşitli yerlerde dolaştılar ve Santorini iklimine uygun oldukların düşündükleri bir sürü giysi, birkaç bavul, bir kaçta kutulu yiyecek aldılar. Kart bir erkeğin ismi ile kayıtlı olduğundan Eric şifresini giriyordu. Love’un dediği gibi henüz çalıntı ihbarı yapmak aklına gelmemiş olmalıydı. Sonunda bir çift nişan yüzüğü aldılar ve arabaya geri döndüler.

    Saat gece yarısına vurduğunda limanın girişine sürdüler arabayı, farlar kapalıydı. İnmelerine bile gerek kalmadan önlerindeki yan girişin demir kapıları açıldı. İçeriye girdiklerinde, Love arabayı durdurdu ve akşam onlarla anlaşan denizci, kapıyı açarak arka koltuğa, bavulların yanına sıkıştı. Sinirli bir hali vardı.

    “Çabuk arabayı sür!”

    _________________
    Image
    Back to top View user's profileSend private message
    Firble
    Forum Yöneticisi





    Joined: Mar 12, 2004
    Posts: 6496

    PostPosted: Tue Jan 06, 2009 10:46 pm Reply with quoteBack to top

    Venedik Kalyonu

    Güneş Atina'nın tepelerindeki beyaz tapınağın arkasından batıyordu. Dimitri limandan ayrılan büyükçe Türk gemisinin içindeydi. Geminin içindeki korsanlar HEYYA HEYYA HEYYA diye bağırıyorlardı. Günlerce limanda kaldıktan sonra denize açılmak çoğu korsana heyecan verirdi. Dimitriye vermiyordu. Nedenini tam keşfedemediği bir duygu vardı. Sanki denizde bile kurtulamadığı onu takip eden bir şeylerin olduğunu hissediyordu.

    Bayrak direğinden aşağıya atlayan korsanın yelkenleri açışını izledi. Kaptan keyifle önünde uzanan denize baktı. Rakı şişesini getir dedi elini hafifçe sallayarak Dimitriye.. Dimitri içeri koşup şişeyi getirdi. Yeniden güverteye gidecekken... Kaptan Dur vre Dimitri kardeş dedi sonra gel birlikte içelim diyerek onu masaya davet etti.

    Denizde su az bulunurdu o nedenle rakıya da fazla su konmazdı. Rakı daha yavaş içilir tadı daha çok çıkarılırdı. Atina'dan ayrılınca irili ufaklı adalarda Girit'e kadar korsanlar nisbeten güvende olurlardı. Eğer onlar için kurulmuş bir tuzak yoksa... Ancak kaptan bugün rahattı. Çnüne çıkabilecek bir tuzağı hiç aklına getirmiyordu anlaşılan...

    şu Venedikliler be Dimitri... Venedikliler de tam bizim kafamızda insanlar aslında.. Oturacan içki içcen onlarla. Çyle adamlar... İspanyollar var ya onlar işte garip yalnız. Neyse bir iki kalyonlarını avlayınca artık oturup içeriz adamlarla rakılarımızı garipler rakıyı bilmiyorlar.

    Kaptanın sözleri Dimitri'nin kulaklarında yankılanırken aklı ileride gördüğü karartıdaydı. Sanki suyun üzerine bir gölge vuruyordu. Bir geminin gölgesi.

    _________________
    HARBE GÄ°DEN
    Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
    Orhan Veliden
    Back to top View user's profileSend private message
    Display posts from previous:      
    Post new topicReply to topic


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.40 Saniye