Lanetli Anılar... Sonsuza kadar...

Post a reply

Confirmation code
Enter the code exactly as it appears. All letters are case insensitive.
Smilies
:D :) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:

BBCode is ON
[img] is ON
[url] is ON
Smilies are ON

Topic review
   

If you wish to attach one or more files enter the details below.

Maximum filesize per attachment: 256 KiB.

Expand view Topic review: Lanetli Anılar... Sonsuza kadar...

by Raistlin » Sat Apr 24, 2004 10:05 am

Kuşatma Altında
Ã?sse girmek için bir çok öneri getirildi, fakat hiç biri kabul edilmedi. Gece 9-10 civarı tartışmanın ortasında bir anda İsmail Sakallı ayağa kalktı ve gökyüzüne bakmaya başladı. Kulağındaki bir aparata o kadar yüksek sesle mesajlar geliyorduki biz bile duyabiliyorduk. Hızla bize döndü:
"Ã?abuk benimle gelin! Davut'un adamları buraya geliyor."

Hızla dizüstü bilgisayar toplandı ve herkes İsmail Sakallı'nın arkasından koşmaya başladı. Dışarıdan gelen helikopter seslerini rahatça duyabiliyordum. İsmail Sakallı hızla ilerlerken aynı anda bazı talimatlar veriyordu:
"Benimle 3-4 gün temasa geçmeyin. Size şarjör verilecek ve Deniz Hanım isteğiniz üzerine size bir kılıç hazırlattım, zindanlarda istediğinizi alabilirsiniz. Küreyi aldıktan sonra saklanın ve size verilecek temiz hatlı cep telefonlarından beni arayın. İyi şanslar..." derken sesinde heyecandan eser yoktu. Gizli bir çok kapıdan geçtikten sonra bizi bir zindan girişine yöneltti ve karanlık gölgelerde kayboldu.

Zindana girdiğimizde 2 Kara Cüppeli kadın pençelerinde birer kılıç tutuyorlardı. Birisi 1 metrelik bir uzunkılıç, diğeri ise 1,5 metrelik ağır bir battalkılıç tutuyordu. Deniz uzunkılıcı hızla aldığında ben de battal kılıca uzandım ve kenara konmuş cep telefonlarından birini kapıp cebime attım.

En önden ilerlerken Kara Cüppelilerden biri yanımdaki gölgeden çıkıp bana rehberlik etmeye başladı. Sonunda ufak bir tren sisteminin yanına gelmiştik. 10 kişilik bir maden aracına benziyordu. İlk defa bu garip kadının sesini duydum:

"Trenle 2km gidin. Rayların sonunda lağımlara çıkacaksınız. Bu lağımlarda Stadyumun altındaki bir girişe çıkıyor" dedi fısıltılı sesiyle ve ilk kez kadının yüzünü gördüm. Gülen bir maske takıyordu suratına... Sanırım çirkinliğini gizlemek için bunu yapıyordu...

"Sağol" dedim duygusuzca ve trene atlayıp karanlıkta gören gözlerimle treni ileri götürecek mekanizmayı çalıştırdım. Kamil ve Deniz bindiğinde tren hafifçe hareket etmeye başlamıştı, Erdinç de son anda zar zor trene atladı ve karanlıkta ilerlemeye başladık. Deniz büyük ihtimalle kokumu takip ederek sırtını sırtıma dayadı:
"Hiç bir şey göremiyorum..." diye fısıldadı.
"Merak etmeyin, ben her şeyi görüyorum."
Kamil Erdinci azarlar gibi alçak sesle konuştu: "Bir tane fener yok mu yanında yahu?"
"Kusura bakma Kamilciğim, alışverişe çıkacak zaman bulamadım da" diye tersledi Erdinç.

Bir süre gittikten sonra ileride rayların bittiğini farkettim. Treni yavaşlattım ve durdurdum. Sağ elimde dev kılıcı tutarken sol elimle Deniz'i elinden tuttum:
"Hepiniz birbirinizin elini tutun ve beni takip edin."

Kamil ve Erdinç el ele tutuşmakta zorluk çekince yanlarına gidip el ele tutuşturdum ve Kamil'in elini de Deniz'e verdim. Sonra hızla yukarı giden merdivenlere doğru yöneldim. Merdivenlere gelince herkesi uyardım ve hızla merdivenleri çıktım. Sonunda birkaç koridoru daha geçtikten sonra tepeye doğru açılan bir kapıya geldim. Deniz'in elini bıraktığımda biraz tereddüt etti fakat bıraktı. Yukarı doğru açılan kapıyı tüm gücümle ittim ve içeriye dolunayın ışığının sızmasını sağladım. Merdivenden yukarı çıktım ve diğerleri de hafif ışıkta yarı kör bir halde yukarı çıktılar.

Kılıcımın yarısını pantalonumdan içeri soktum ve pardesümün de önünü tamamen kapadım. Bir şey sakladığım belli oluyordu fakat en azından bir adam boyundaki kılıcı sergilemiyordum. Stadın içinde bir yerlerdeydik ve ışığa doğru ilerledik. Ayın ışığını izlerken ilerideki bekçi bizi farketti ve yanımıza doğru ilerledi:
"Hey siz burada ne işiniz var?" diye bağırdı.
"Kaybolduk efendim, bize yardım edebilir misiniz?" diye safça sordu Deniz."

Adam yanımıza geldiğinde silahına bir göz attım, eski tozlu büyük ihtimalle hiç kullanılmamış bir Tahtakale yapımı silahtı. Bekçi Deniz'le konuşurken hızla silahını cebinden kaptım ve şarjörünü çıkarıp, sürgüsünü çektim ve üst mekanizmasını söküp hepsini yere attım. Bekçi şok içinde beni izlerken "Öldürün..." dedim kısaca...

Bekçinin korku dolu bakışları arasında, Erdinç, Kamil ve Deniz tereddüt edince, bekçi bağırarak koşmaya başladı. Ã?fkeyle kaşkolumu indirdim ve dört ayak üzerinde dengemi sağlayıp güç toplayarak kaçmakta olan bekçinin üzerine atladım. 95 kiloluk vücudumda bekçinin sırtına binince adam yere kapaklanıp suratını yere çarpıp bayıldı. Adamın boynundan biraz kan emdikten sonra baygın adamı kaldırıp Erdinç'e fırlattım. Erdinç de adamı boynundan ısırıp kan içti. Kamil adama baktı ve yüzü hafifçe buruştu. Deniz umursamazca bekçinin yanından uzaklaştı. Erdincin önündeki yıkılmış adamın kanını öldürene kadar emdim ve diş yaralarını da emip yok ettim. Dişlerimden çıkan garip bir sıvı yaraları iyileştiriyor böylece kurbanlarımda hiç bir iz bırakmıyordum.

Stadyumdan çıkmak için kilitli kapıyı yerinden sökmek zorunda kaldım. Bir süre daha ilerleyip köşedeki bir hangara girdik ve orada NATO üssüne girmek için son planları konuşmaya başladık.
Sonunda üsse NATO üst kurmaylarından birinin kılığına girerek sızmaya karar verdik. Amacımız yalancı belgeler düzenleyip üssü denetlemek için araştırma laboratuvarına girmek, küreyi çalmak ve alarm verilmeden helikopterlerden birine koşup kaçmaktı. Bu yüzden Erdinç'in NATO karargahını hack etmesi ve gerekli bilgileri edinmesi gerekiyordu. Hangar'da sessizce beklerken Erdinç dizüstü bilgisayarına cep telefonunu bağlayıp internete girdi ve siteye girme çabalarına başladı.

*O aptal herife güvenmememiz gerektiğini bilmeliydim...*

Hangarda sessizce bekledikten 10-15 dakika sonra Erdinç sonunda:
"Olmuyor lanet olsun!" diyerek bilgisayarı kapattı.

Deniz bir anlık sessizlikte gözlerini tavana dikti ve heyecanla bana fısıldadı:
"Havalandırmada birileri sürünüyor Vlad..."

Hızla ayağa kalktım ve hangarın önkapısına yöneldim. Kapıyı hafifçe araladığım anda suratıma tutulan 5-6 tane kırmızı lazeri farkettim ve kendimi hangarın içine geri attım. Kurşunlar kapıyı delik deşik ederken yerden kalkıp hızla hangarın sonuna koşmaya başladım ve battal kılıcımı çektim. Bir kaç saniye sonra Kamil'in kenardaki gölgelerden birinin içine gizlenmişti ve Erdinç UZIsini çekmiş ön kapıyı kolluyordu. Hangarın sonundaki pencereye yaklaşmışken havalandırmadan iki tane full kurşungeçirmez zırhlı ellerinde M16'lı 2 asker çıktı. Yalnızca NATO askerlerinin kullandığından emin olduğum silahların lazerleri bize çevrildi.

Kanım vahşetle yandı ve tüm gücümle ileri doğru sıçrarken dev kılıcımı da rakibimi mıhlamak için geriye savurmuştum. Tam 3 metre havaya 4 metre ileriye sıçradım ve kılıcımı tüm gücümle ilk askere doğru savurdum. Ã?fkenin sarhoşluğuyla adamın omzuna vurabildim ve zırhını göğsüne kadar yarıp köprücük kemiğini kesmiştim fakat kılıcı da çelik duvara da saplamıştım. Ã?nümdeki adam bayılıp kendinden geçerken zaman kaybetmeden pençelerimi çıkarmaya başladım. Korku ve şaşkınlıkla suratıma bakakalan askerlere vahşice kükredim ve adamlar silahlarını bana çevirip korku içinde ateşlediler. Kurşunlar hızla çarpıp vücuduma saplanırken şiddetle sarsıldım fakat boğazımı derince sıyıran kurşun dışındaki 2 şarjör kurşundan hiçbiri bana zarar veremedi. Arkamda altta büyük bir savaş koparken önümdeki adamın suratını sağ pençemle parçaladım, diğeri ise geri düşerken göğsünü baştan sona yardım. Pençelerim zırhlarını peynir gibi yararken kan gözümü döndürecekti, fakat kendime zor da olsa hakim oldum.

Yanımda bir anda hızlı bir rüzgar hissettim. Deniz de 3 metre tepeye sıçrayıp havalandırmadan çıkmakta olan bir başka adamın boğazını kılıcıyla kesip göğsünü yardığım askerin kafasını uçurdu. Arkamızda içeriye girmiş uçaksavar jiplerinden biri bize ateş etmeye başlayınca kafası uçmuş askeri sağ elimle kavrayıp kendime kalkan yaptım ve Deniz'e sarıldım. Jipten yağan kurşunlar elimdeki cesedi delik deşik ederken birkaç kurşun bana isabet ettiyse derimi geçemedikleri için pek aldırmadım. Deniz'e camı işaret ettim ve camdan dışarı çıkıp sol tarafındaki bir panele tutundum, Deniz de arkamdan hızla çıkıp sağ taraftaki uzantıya tutunmuştu. Kurşunlar pencereden yağmaya devam ederken boynumdaki kan sızdıran sıyrığı iyileştirdim. Ateş sesi kesildikten sonra içeriden bir ses geldi:
"Freeze!" (Hareket etme!)

Bunun üzerine içeride bizimkilerin yaşadığına kanaat getirdim ve kendimi hızlandırmak için kan gücümü reflekslerimi arttırmak için kullandım.

"Kill them!" diye içeriden Kamil'in bağırdığını duydum ve o anda içeride bir yaygara kopuverdi. Bir anlık şaşırtmadan yararlanarak pencereden içeriye geri atladım ve dört ayak üzerine düşüp tüm gücümle jipe doğru koşmaya başladım. Bir NATO askeri, diğerlerini tararken Kamil de jipin üstündeki uçaksavarı kullanan adamın kafasına "Desert eagle" marka silahıyla bir kurşun sıkıp adamı yere devirdi. şaşkınlık içerisinde erafına bakınan sürücüye ve yanındaki yolcu koltuğundaki adama arabanın ön camından geçerek saldırdım ve suratıma sıktıkları kurşunları umursamadan boğazlarını parçaladım. Ã?atışma devam ederken Jipin içinden çıkıp uçaksavarın başına geçtim. Bir asker ve Erdinç beyni parçalanmış delik deşik uçaksavarın dibinde yatıyordu. Umursamadan kemeri belime geçirdim ve diğer jipin tepesindeki adama yöneldim. Kamil de yanıma koşup jipin yolcu koltuğuna geçmişti.

Hareket halindeki diğer jipin üzerindeki asker uçaksavarla beni tararken ben de aynı anda ona ateş ediyordum. Kısa zamanda adamı delik deşik ettim ve öndeki jipe durmadan ateş etmeye devam ettim. Jipin motoruna isabet eden bir kurşun ile havaya uçtu ve yanan sürücü kendini camdan atıp yerde can çekişmeye devam etti.

Uçaksavarın yanına düşmüş askeri kapıp dişlerimi boynuna geçirdim ve yaralarımı iyileştirip kanını emmeye devam ettim. Bu arada Deniz de camdan içeriye atladı ve Kamil'in yanındaki askerlerin cesetlerini arabadan aşağı atıp yanına oturdu. Erdinç'i sırt üstü çevirdim. Hızlı karar vermem gerekiyordu. NATO karagahına girmek için iyi bir askere daha ihtiyacımız vardı bu yüzden Erdinç yaşamalıydı. Hem bana kan bağı ve yaşam borcu olan bir vampir fikri de gayet hoştu.

Erdiç'in ağzını açtım ve bileğimde bir kesik açıp ağzına damlatmaya başladım. Erdinç'in istemsizce kasılan vücudundan yalnızca dudakları bileğimi emiyordu. Zevkten kendimden geçmeden hemen bileğimi geri çektim ve yarayı iyileştirdim. Bu arada Kamil Jipi ileri çevirmiş Hangarın dışına çıkarıyordu. Bir anda dışarıdan gelen polis sireni sesleriyle irkildim. Uçaksavar silahı jipe sabitlenmiş dönen bir mekanizmadan oluşuyordu. Tek yapmam gereken merkezin etrafında dönmek ve ateş edeceğim zaman belimdeki kemere yaslanıp bu korkunç makinanın ateş gibi kurşunlar kusmasını sağlamaktı. Silahı sesin olduğu yöne doğru çevirdim ve hangardan çıktığımız anda 3 polis arabasıyla yüzyüze geldiğimiz anda tetiğe asıldım.

Kurşunlar polis arabalarını kağıt gibi delip hızla havaya uçuruyordu. 3 polis aracı saniyeler içinde yok olunca arkadan gelen 2 araç ani bir frenle geri dönüp kaçmaya çalıştılar fakat kalbimde o gün hiç acıma yoktu. Ters yönlere giderken bile kahkahalar atarak ellerimin altındaki korkunç gücü kullandım ve o polis araçlarını da havaya uçurdum. Kamil en kısa yoldan bizi otobana çıkarmaya çalışıyordu. Üstümüzden yaklaşan bir helikopter olduğunu farkettim ve zevkle silahı göklere doğru çevirdim...

by Raistlin » Sat Apr 24, 2004 1:17 am

Yeniden uyandım ve etrafımı inceledim, hala vampirdim, hala kan istiyordum. İşte sonsuza kadar yaşamanın en büyük zevki buydu. Dişlerim olduğu sürece her lanete göğüs gerebilirdim. Vücudumda yeni bir güç keşfettim. Kaslarım kanımın içindeki yaşam enerjisini artık daha fazla topluyor gibiydi. Artmış kudretimle sarhoş bir şekilde yan odaya girdim. Deniz hala vampirlerin laneti "uyku" dediğimiz transtaydı. Odadaki sandalyeye oturdum ve 1-2 dakika bekledim. Sonunda tabutun kapağı açıldı ve Deniz gözleri sonuna kadar açık dişleri uzamış bakışları aç bir şekilde kalktı. Onu ilk defa bu vahşi doğasıyla görmüştüm, açıkçası etkilenmiştim. Yırtıcılık ona ayrı bir güzellik katıyordu.
*Sanırım tabut bizi olmamız gerekene biraz daha yaklaştırıyordu. Avcı...*

şaşkınlıkla bir anda yüzü yine eski insansı saf haline döndü. Utanmış gibi gözlerini benimkilerden kaçırdı:
"Uyanmışsın..."
"Her zamanki gibi erken uyandım... Açsın sanırım, avlanman gerek..."
"İsmail Bey'in şarabından biraz alırım." dedi sakince...
"Biliyorsun, o şarap da aynı yerden geliyor, neden eskimiş içiyorsunki?" diye direttim.
*Ã?fkeyle bana baktı*

"Ã?ünkü senin gibi hayvan değilim!" diye tısladı
"Gerçekten mi? Ha kadehten içmişsin ha damardan ne farkeder. Ã?yle ya da böyle sen de benim gibi hayvansın... Hadi gidelim Patron, basılacak bir üs ve katledilecek askerlerimiz var." diyerek arkamı dönüp odadan çıktım.

"Üstünü değiştir leş gibi kokuyorsun Vlad!" diye seslendi...
"Senin de dediğin gibi ben bir hayvanım bugor, insansı hakaretlerin beni ilgilendirmiyor."
Kapıyı hızla açtı ve öfkeyle bana baktı. Vampir duyguları kontrol eden güçlerini üzerimde kullanmaya çalışıyordu:
"Üstünü değiştirmeni emrediyorum Vlad" diye bağırdı tehditkar bir şekilde, fakat zihnim benden başka kimse tarafından kontrol edilemeyecek kadar güçlüydü. Hafifçe gülümsedim:
"Anlaşmamıza göre sadece seni korumam gerekiyor, üstümü değiştirmem ya da güzel kokmam değil" diye alaya aldım. Anlaşmayı bozmakla ilgili ağzından çıkacak kelimeyi bekliyordum. Bana ölesiye ihtiyacı vardı, bunu biliyordum.

Sakin bir ses tonuyla konuştu:
"Vladimir... Rahatsız oluyorum. Üstüne temiz bir şeyler giyebilir misin lütfen? Hem insanların arasında dolaşırken yırtık pırtık ve kan içinde olmayan giysilerle daha az dikkat çekeriz..."
"Peki..." dedim kısaca ve odaya girip temiz giysileri giydim. Verilen pardesünün UZI koymak için büyük bir iç cebi yoktu, bu yüzden koca UZIyi pantalonuma zar zor sığdırdım. Sonra odadan çıktım ve Deniz'in hafifçe gülümsediğini farkettim.

Gözlerimi yeniden kurt gözlerine çevirirken güneş gözlüğümü taktım ve yandaki düğmeye bastım:
"Sanırım hazırız Patron." diye özellikle irdeledim.
"Deniz" diye düzeltti.

Birkaç saniye sonra gölgeden aynı Kara cüppeli kadın çıktı. Gözlerimizi ona çevirdikten sonra sessizce ve yavaşça ilerlemeye başladı. Arkasından takip ettik. Sonunda yeniden kendimizi ana balkonda bulduk. Bize eliyle koltukları gösterdi sonra yeniden gölgede kayboldu.

Oturup birer kadeh şarap içerken, karargaha girmek için birkaç ufak plandan konuşuyorduk. İsmail, Kamil ve Erdinç de yarım saat kadar sonra bize katıldılar. Her zaman gereksiz bulduğum birkaç "merhaba", "iyi akşamlar" vesaireden sonra Kamil:
"Görünüşe bakılırsa bundan sonra hepberaberiz Deniz Hanım..."
"Neden ne oldu Kamil Bey?"
"Artık ben ve Erdinç de ünlü olduk, kafamıza Justicar çıkarmış Prens Davut."
*Kısa bir sessizlik*

"Ah çok üzgünüm bizim resimlerimizi ağaçların arasındaki gizli kameralar çekmişti. Sanırım sizi de aynı şekilde saptadılar"
*İçimden müthiş bir zevk narası attım. Sonunda onlar bize bağımlı olmuştu biz de onlara. İhanet etmeleri artık mümkün değildi*

"Keşke bunu daha önce söyleseydin Vladimir" dedi Erdinç kinayeli bir şekilde...
"Ne farkeder o zaman da 100.000$ için bizi kurtarmaz mıydın Erdinç? Artık bu işin içinde olduğumuza göre birbirimize güvenmeyi öğrenmeliyiz."
"Ben sana güveniyorum Vlad... Bana bir can borcun var." dedi Erdinç
"Hayır artık yok. Lağımda sana yardım etmeseydim şu anda iblislerle beraberdin. şimdi bırakalım bunları da, şu lanet olasıca üsse girelim."

Erdinç dizüstü bilgisayarını çıkarıp saklamayı başaramadığı siniriyle masaya koydu. Bir program açıp bazı planları göterdi. Ã?s beklediğimden daha iyiydi:

*En yüksek tepeye kurulmuş 150 metre kenarları olan bir kare şeklindeydi. Her köşesinde bir koruma kulesi vardı ve 3 helikopter ve 2 pilot sürekli beklemedeydi. En az 50 asker üste aktif durumdaydı. Araştırma merkezi yüksek voltajlı tellerle korunuyordu ve üssün tam ortasındaydı. Girişin yakınındaki hangarda 1 tank 3 panzer vardı ve birçok uçaksavar jip de üs içinde devriye gezmekteydi. Kanalizasyon sisteminin bilgisi ise elimizde değildi...*

by Raistlin » Sat Apr 24, 2004 12:07 am

FALCININ DİLİ Ãƒ?ÖZÃ?LÃ?R

Yeniden şatonun ana balkonuna vardığımızda Deniz ve Kamil oturmuş bizi bekliyorlardı. İsmail ikisini de davet ettikten sonra yeniden karanlık koridorlara daldık. Ã?ürümüşlük kokusu her koridoru sarmıştı. Fareler örümcekler yarasalar, iğrenç suratlı Nosferatuların yanında şatoya adeta güzellik katan ayrıntılar gibi gelmeye başlamıştı. Batıdan esen rüzgarın getirdiği nemli hava yüzünden bazı basamaklar yosun tutmuştu.

Güneş gözlüklerimi taktım ve gizlediğim gözlerimi değiştirdim. Artık hiç bir karanlık benden saklanamazdı. Bir kurtu andıran ve kırmızı bir ışıkla aydınlanan gözlerimle gurur duyardım fakat insanların onları görmesi Masquerade'in bozulması anlamına gelirdi. Masquerade'in bozulması da benim öldürülmem... Lanet olsun zaten o gerizekalı prensin peşimize taktığı vampir avcıları vardı, kimin umrundaydı?

Sonunda yön duygumuzu yeniden yitirdiğimiz bir anda bir odaya girdik. Duvarlarda eski savaş baltaları, kılıçlar ve kalkanlar asılıydı. Yüksek tavanlı geniş odanın sonunda birisi bir iskemleye bağlanmıştı. Sağında ve solunda ise iki kara cüppeli figür duruyordu.

İskemleye İsmail'in öncülüğünde ilerlerken merakım katlanıyordu. İskemlede oturan ufak tefek biriydi ve üstü başı paramparçaydı. Siyah gri uzun saçları öne eğdiği başından dizlerine dökülüyordu. Bir anda kafasını hızla yukarı kaldırdı ve saçları geriye doğru fırladı. Gözleri bir manyağın kurbanına bakarken ya da kurbanın ölmeden önceki son bakışı gibi sonuna kadar açıktı. Gözlerinde hem sonsuz bir korku hem de sonsuz bir cesaret vardı. Buruş buruş suratı hızla nefes alırken oynayan dudaklarıyla bükülüyordu. Falcı eli kolu bağlanmış karşımızdaydı.

"Merhaba Falcı, nasılsın?"
*Falcı kalan son gücüyle İsmail'e tükürmeye çalıştı. Tükürüğü kendi üzerine düştü.*

"Sonunda uslu olup konuşmaya karar verdin mi?"
*Kadın İsmail'in çirkin suratına baktı ve sıkmış olduğu dudaklarından 'geber' diye fısıldadı*

İskemlenin solunda duran kara cüppeli, kadının sağ kolunu sıyırdı ve delik deşik derisini gözler önüne serdi. Kadın korkudan titreyip inlerden diğeri bir at iğnesi çıkardı ve kadının yara bere içindeki derisine sapladı. Kadın gözlerinden yaşlar dökülürken sol eliyle bir hareket yaparak seslendi:
"Hayır... lütfen... istediğinizi yapacağım" diye yalvardı kadın. İsmail'den gelen sessiz bir sinyalle kara cüppeliler kadına garip sıvıdan ufak bir doz verdiler. Falcı gözyaşlarına boğulurken vücudu istemsizce kasılıyordu. Ã?ığlıklar atarak yalvarmaya başladı.

"Pekala sanırım konuşmaya hazır Deniz Hanım."
Deniz korku içerisinde hüzünle kadının dizlerinin önüne çöktü.

"Bunların olmasını istemezdim... Lütfen bize yardım edin... Küreyi bulmama yardım edin."
*Falcı kadın yaşlı kanlı gözleriyle yüzünden bir öfke ve acıyla Deniz'e baktı*

"Küre'nin sahibinin bir parçasını ya da eşyasını getirdiniz mi?" diye fısıldadı falcı.
Deniz bana doğru baktı ve hemen pardesümden lağımda öldürdüğümüz dev yaratığın kemiğini çıkarıp Deniz'e uzattım. Deniz kemiği aldı ve falcının sol eline verdi:

"Bunu kürenin sahibinin yarattığı bir yaratıktan aldık." diye ekledi fakat falcı onu duymuyordu. Çoktan transa girmiş göz bebekleri beyninin arkasına dönmüştü. Beyaz göz akıyla bizim göremediğimiz bir şeylere bakarken yüzünden bazen hüzün ve acı bazense mutluk okunuyordu. Sonunda kemiği elinden düşürdü:
"Nerede olduğunu biliyorum" dedi sessizce.
"Göster bana..." dedi Deniz hızla.
Kadın sol elinin avucunu açtı ve Deniz falcının avucuna dokundu. Falcınınkine benzer bir transtan sonra Deniz kendine geldi:

"Onu nehire atmışlar... Küreyi nehire atmışlar?"
"Hangi nehire?" diye atıldı bir anda İsmail.
"Kim atmış? Neden?" diye Kamil araya atladı.

Sorular havada uçuşurken kaosun içinde Deniz yeniden konuştu:
"Seneler evvel nehirden alınmış ve Nato karagahına götürülmüş..."

Bir anda umutsuzluğun gölgesiyle sarılmış bir sessizlik ortamı sardı.
"Nerede peki şimdi?" diye Deniz'e sordum sessizliği bozarak...

"İzmirdeki NATO karagahında..." dedi duygusuz bir ifadeyle
"HAH! Tamam yerini biliyoruz hadi gidip alalım..." dedim gözlüğümü çıkartıp kırmızı gözlerimi sergilerken...

İsmail düşünceli bir şekilde konuştu:
"Bu o kadar kolay değil Vladimir... Bahsettiğimiz karargah en sıkı güvenlik önlemleriyle korunan ufak bir NATO üssü. Tankları, panzerler, helikopterleri hiç saymıyorum..."
"Ã?ssün planlarını bulun, içeriye sızmanın bir yolunu buluruz... Bizler Vampiriz Lanet Olası Tanrı aşkına! Bir avuç zavallı insandan mı korkuyorsunuz?" diye öfkeyle bağırdım.

Erdinç: "Bende üssün planları var. Daha önce NATO'yu hack edip bir başkasına satmıştım bu planları."
"Harika! şimdiden bir adım daha yaklaştık" dedim kendi gaddar üslubumla...

"şafak yakın, artık dinlenelim ve yarın akşam yeniden toplanıp bir plan yapalım." dedi Deniz.
Bir süre sonra Kamil ve Erdinç kendi sığınaklarına döndüler. Ben ve Deniz ise İsmail Sakallı'nın şatosunda kalmaya karar verdik. Garip Kara Cüppeli adamlardan biri bizi şatonun içindeki gizli geçitlerden geçirerek bir yere götürdü. Kara Cüppeliyi daha dikkatli incelediğimizde yüzünün gözüken tek bölümü olan ifadesiz çenesinin kadınsı olduğuna karar verdim. Benimkilere hiç benzemeyen pençeleri garip mekanik sesler çıkartıyordu. İletişim kurmaksa mümkün değildi. Bütün sorularımızı cevapsız bıraktı ve büyük ihtimalle onu çağırabilmemiz için bize bir zil gösterdi. Dilsiz kara cüppeli kadın sonra gölgelere doğru ilerleyip ortadan yokoldu.

Deniz odalardan birine girdi ve hem koridordan hem de içeriden bağlantısı olan diğer odaya da ben girdim. Sabah 5 civarıydı ve yorgunluk gittikçe artıyordu. Yine de bir süre daha ayakta kalmaya çaba gösterdim ve paralel kapının yanındaki bir iskemleye çöküp Deniz'in odasını dinledim. Yalnızca giysi çıkarıp giyme sesini duyabiliyordum. Fakat zihnimde duyduklarımı canlandırmak için görmeme gerek yoktu. Bir sonra yan odadaki tabutun kapağının açılma sesini sonra da kapanma sesini duyduktan sonra kendi tabutuma yöneldim. Benim için hazırlanmış temiz giysileri bir kenara fırlattım ve tabutu açtım. İçi kırmızı kadife yumuşak bir kumaşla kaplıydı. Tabutun kapağını geri kapattım ve temiz giysileri kendime yastık yapıp taşa uzandım. Rahatça uykuya daldım, hayallerimde NATO karargahına girerken yapacağım katliamı canlandırırken...

by Raistlin » Fri Apr 09, 2004 7:39 am

BİR ZİNDAN...

şehirdışındaki hapishanenin yakınlarındaki gizli garaj girişine kadar sessiz bir yolculuk geçirdik. Kafamı onlarca şey oyalarken zihnim gördüğümüz yaratığın korkunç gücünü tekrar andı. Bir gün ondan da güçlü olacaktım. Ama karşılığında neler kaybedeceğimi ben de bilmiyordum. Yine de buna değerdi... öleceğimi bilsem bile değerdi...

Garaj girişinde her zamanki iri kıyım insan duruyordu. Sanırım ben de kendime bir oğul seçecek olsam güçlü bir insan seçerdim. Fakat oğul yaratmak Camarilla tarafından yasaklanmıştı. Yalnızca bazı yüksek statülü vampirler diğerlerini yapabilme hakkına sahiptiler. Tabii Sabbath sırf zevk için insanları vampir yapmaya devam ediyordu.

İstanbul'da o kadar çok başıboş genç vampirle karşılaşmıştım ki hepsini teker teker öldürmek istemiştim. Fakat bu da yasaktı... Lanet olasıca Camarilla... şimdi de beni avlıyordu...

İsmail Sakallı'nın düşmüş burnu ve beyninin gözüken bölümleri olan iğrenç pislik gülen suratı ilk defa sinirlerimi germişti. Kafamdan bu düşünceleri silerken Deniz'in konuştuğunu fark ettim:

"... evet bir eşyasını aldığımızı düşünüyoruz ama yanlış eşyayı da almış olabiliriz..." dedi Deniz endişeli bir şekilde...

*Duygularını yansıtmaya çalışan vampirlerden de nefret ediyordum. Olmayan şeyler yansıtılmaz...*

"Peki ne getirdiğiniz bu kişiye ait görebilmem mümkün mü? Nasıl biri? Kimmiş?" diye sorguladı bilgiye aç İsmail
"Tam emin değilim ama... Davut'un kardeşi olmasından şüpheleniyorum."

*Deniz Vampirin uzun bir tasvirini yapıp benim hiç umursamamış olduğum ayrıntılardan saçmasapan kişilik analizleri yaptığında neredeyse kendimden geçip en yakınımdakini öldürecektim.*

Erdinç'in kolundaki yarayı farkeden İsmail:
"Tamam Deniz hanım izninizle ben bu arkadaşın yaralarına bir baktırayım. Geri dönünce falcı hanım bizimle bütün bilgilerini paylaşmaktan mutluluk duyacaktır eminim" dedi yüzündeki iğrenç gülümsemeyle.

Bir anda "Kan..." dedim. İsmail merakla bana baktı:
"Hmm Vladimir Bey, hem siz hem de Erdinç bu derece yaranlandıysanız gerçekten rakipleriniz güçlü olmalılar."

"O rakipten geriye yalnızca et yığını bıraktım" diye vurguladım...
İsmail beni pohpohlayan sözler ederken karanlık koridorlarda karmaşık yönlerde ilerleyerek bize sürekli aşağıya doğru inen bir istikamette rehberlik ediyordu.

Sonunda çürümüşlük kan ve pisliğin karmaşası ağır bir koku onlarca kat indikten sonra burnuma gelmeye başladı. Aşağıya indiğimizde bir mahzendeydik. Görüntü etkileyiciydi:

Onlarca insan hücrelere kapatılmış pislikleri içinde yatıyordu... Adamlardan biri sürekli aynı sözleri tekrarlıyordu:
"Buradan kaçabiliriz. Tek yapmamız gereken beraber hareket etmek..."
oradan başka biri "anaaaaa anaaaaaa kurtar beni anaaaa" diye inliyordu. Gözyaşları sel olmuş akarken, deliler çığlıklar atıp gelişimizle kafalarını duvarlara vurup patlatmaya çalışıyorlardı...

"Ah, burası beslenme yerimiz. Ama sakın endişelenmeyin buradaki herkes birer katil ya da ağır suçluydu. Yakındaki hapishanenin bize sağladığı avantajlardan yararlanıyoruz. Suçlarını gerekli şekilde çekmeyenleri alıp buraya getiriyoruz." diye bir açıklamada bulundu İsmail...

Kimin umrundaydı ki? Ne de olsa eninde sonunda insandılar, suçlu ya da masum ne farkederdi? Fakat Erdinç bu konuyla biraz daha ilgilenmiş gibi gözüküyordu. Acıma duygusu tahammül edilmez zihni güçsüz vampir'e ait olabilirdi ancak...

İsmail Sakallı bir hücrenin kapısını açarken içerideki insan ağzından salyalar akıtarak köşeye siniyordu. Erdinç hızla adamın üzerine atladı ve boynuna dişlerini geçirdi. Adamın iniltileri arasında kanın varlığını düşünmek beni heyecanlandırdı hızla yürüyerek başka bir hücrenin önüne gittim, İsmail Sakallı da bu heyecanımı farketmiş olacakki hemen o hücrenin anahtarını bulup onu da açtı.

"Umarım tadını beğenirsiniz Vlad Bey mümkünse öldürmeyin" diye de uyarıda bulundu.
"Teşekkürler İsmail Bey, avlanmanın tadı ayrı fakat mecburiyet işte" dedikten sonra hızla garip sesler çıkarıp ağlamakta olan adamın üzerine atıldım. Omzularından tutup adama bayıltmak için kafa attım fakat biraz kuvvetli vurmuştum. Adamın kafatasından gelen çatırdı, büyük ihtimalle adamın komaya ya da bitkisel hayata girebileceğinin habercisiydi.

İsmail ister istemez: "Tamam Vlad Bey pek de önemli değil. Her zaman yenisini bulabiliriz ama sizi bulamayız" diyerek hala kana aç olan Erdincin yanına doğru ilerledi. Kaşkolumu indirip alnında bir çukur açmış olduğum adamın boynuna dev dişlerimi geçirdim. Adamın vücudundan hayatını emerken vücudu istemsiz bir şekilde kasılıp titriyordu. Kandan doya doya tadını çıkara çıkara içerken adamın vücudunu daha kuvvetli sıkarak kan akışını hızlandırıp sabit tutuyordum. Kanı içerken omzumdaki ölümsüzlere ait pençe yarasını hızla iyileştirdim. Cesetin kuruduğuna emin olduğumda yere düşmesine izin verdim.

Yan hücrelerden insanların yakarışları ve ağlayışları yükseldi. Erdinç bütün yaralarını iyileştirecek gücü toplamak için şimdi 6. hücreye giriyordu. Kurbanlarının yalnızca biraz kanını emerek onları hayatta bırakmaya çalışıyordu fakat bir ölümsüzün pençe yarasını iyileştirmek bir vampir için bile kolay bir iş değildi...

Erdinç her yeri kan içinde tatmin olmuş bir halde İsmail'le muhabbet ederken akla hayale gelmeyecek işkence aletleriyle dolu zindandan çıktık.
Arkamızda hala aynı sözleri tekrarlıyordu:
"Buradan kaçabiliriz. Tek yapmamız gereken beraber hareket etmek...", "anaaaaa anaaaaaa kurtar beni anaaaa"...

by Raistlin » Mon Apr 05, 2004 5:17 am

Kemik parçasını alıp kanalizasyonlarda ilerleyerek yeniden girdiğimiz bara doğru ilerledik. Ã?ıkışa yaklaştıkça girdiğimiz disko kılıklı yerden gelen garip sesleri duyabiliyorduk. Ã?ıkışa yaklaştığımda yukarıda meraklı gözlerle bekleyen onlarca kişi olduğunu farkettim. Hızla pençelerimi geri çekip normal ellere çevirdim. Karanlıkta gören kırmızı gözlerim de boğuk donuk mavi gözlerime dönüşürken görüşüm ışık kaynakları ile kısıtlandı ve renkleri yeniden algılamaya başladım.

"Kamil... yukarıda insanlar var..." diye Kamil'e belirttim.
"Tamam ya hallederiz ne olacak, dur önden bir ben çıkayım da..." derken gözleri parlıyordu Kamil'in. Hükmetmekten müthiş bir haz aldığı açıktı.

*Hah! Zavallı Ventrue ancak insanlara hükmedebilirdi...*

Kamil önden çıktı ve heyecanla aşağıya bakan ama inmeye cesaret edemeyen insan sürüsünün şaşkın bakışları arasında hepsinin gözlerine sırayla bakarken konuşuyordu. Gerginlik ve sözlerindeki güçlü vurgular dikkatimi çekti:

"Sakin olun arkadaşlar. Aşağıda binanın depreme karşı zemin etüdünü yaptık. Korkulacak bir şey yokmuş merak etmeyin. Sizlerin aşağı inip bakmanıza gerek yok. Bu bina depreme karşı çok dayanıklıymış. şimdi işlerinizin başına dönün..."

diye vurguladığında ahçılar garsonlar, korumalar, güvenlik görevlileri, bazı meraklı müşteriler hepsi de girişten uzaklaşıp başka bir yöne sanki hiç bir şey olmamış gibi dağıldılar. Kamil zaferinin gururuyla öğünen sırıtışıyla bizden teşekkür ya da bir takdir beklercesine bakışlarımızı yakaladı.

Yalaka Erdinç hemen Kamil'i övmeye başladı beklediğim gibi:
"Harikaydın Kamil ya... Sen olmasan kan çıkacaktı herhalde burda"

*Hah keşke çıksaydı diye içimden geçirdim. Korkak Brujah işte.*

Ama o anda kafama koymuştum insanların zihnine sahip olmak pek benim yaratılışıma uyan bir güç olmasa da kendi içinde gerçekten kuvvetli bir yetenekti. Bu güce bir gün ben de ulaşacaktım. Ama kafamı bunlarla yoracak vaktim yoktu. Hedefe en kısa zamanda ulaşıp şu kafamdaki Justicar'dan kurtulmalıydım. Bu görevi tamamlayıp peşime takılacak onlarca avcıdan kurtulmak, benim için 50.000$ gibi cüzi bir ödüle ulaşma kaygısından daha önemliydi.

Diskodan çıkarken bir çok insan üstümün başımın kan içinde olduğunu anlamasın diye elimden geldiğince pardesümü gizlemeye çalışarak öksürüp öğürerek onların üzerine kusmakla tehdit ediyordum. Bir kaç kişinin "içmeyi bilmeyen aptallarla" ilgili sözlerini yakaladığımda doğru rolü yaptığımdan emin olmuştum. Erdinçse sarkmakta olan kolunu zar zor gizlemeye çalışarak hızla arkamdan ilerliyordu. Sonunda Disko'dan çıktıktan sonra Kamil disconun önüne park etmekte olan bir adamın yanına yaklaştı:
"Anahtarı bana ver, ben senin için parkederim..." diye adama fısıldadı. Adam hemen arabadan çıkıp anahtarı Kamil'e verdi ve cüzdanından da 20 milyon çıkarıp Kamil'e uzattı:
"Al bakalım. Sakın arabayı çizeyim deme..." diye de ekledi salak.
"Tabii efendim merak etmeyin" diye ekledi Kamil ve parayı da gömlek cebine koydu.

Adamın discodan içeri girmesini bekledikten sonra arabaya binip yeniden İsmail Sakallı'nın "kalesine" doğru yola çıktık.

by Raistlin » Wed Mar 24, 2004 9:53 am

ÇOK ESKİ BİR Ã?LÃ?

Kamil ve Erdinç bizi fare pisliği içinde görünce gülmeye başladılar:
"Aradığınızı buldunuz mu bari Deniz Hanım?" diye üsteledi Erdinç serserisi...
"Vlad bak sana kaç paralık pardesü verdim, kirlettin ya yazıktır günahtır yapma böyle bak" diye bana seslendi Kamil sırıtarak.

*Deniz sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu ve bunu gayet de iyi başarıyordu. Benimse pek sinirlendiğim söylenemezdi. Sonuçta fare pisliği beni pek de rahatsız etmiyordu. Etrafımdakilerin fikirleri ise beni zerre kadar ilgilendirmiyordu*

"En azından arkamızın güvende olduğunu biliyoruz artık. İsterseniz gidelim" diyerek tünelin karşı tarafını sağ pençemle işaret ettim.

Hala parçalanmış kolu askıda olan Erdinç'e alay edercesine dik dik bakarak geçtim. Adamın eli kırık olmasa bana yumruk atacağı kesindi. Daha öfkesine hakim olamayan bir vampir nasıl zihnine hakim olacaktı? Zavallı Brujah, türlü doğaüstü güçlerin, büyücülerin ve türlü etkilere karşı çok savunmasızdı. Benim zihnim ise alınamaz bir kaleydi. şimdiye kadar defalarca kuşatma altına alınmıştı ama asla yenilmemişti. Yalnızca bir kez...
*Uzun dişlerimi hafifçe yaladım*

Tünelin karşı kısmında yürümeye devam ettik. Bir süre sonra karanlık pis koridor garip meşalelerle aydınlanan bir bölüme götürdü bizi. Yerde dev bir haç işareti vardı ve mavi fosforlu bir aura ile parlıyordu. Tanrı'ya ve sembollerine inanmıyordum ve bu kavramlarla ilgili herhangi bir şeyin bana etki edebileceğinden de şüphedeydim. Yine de garip bir etki beni biraz rahatsız etti. Umursamadan yerdeki haçın etrafından dolandım ve birkaç metre ötedeki kapıya yaklaştım. Deniz yanımdaydı fakat haçla ilgilenmiş gibi görünüyordu. Kamil ve Erdinç ise umursamadan kapının yanına geldiler. Kapı hafif aralık duruyordu ve içeriden garip bazı sözler duyuluyordu. Kapının aralığından içeri baktım fakat kimseyi göremedim.
Bir anda Deniz'in seslenmesi ile irkildim:

"İçeride kimse var mı?"
Sözler bir anda kesildi ve garip bir dilde öfkeli bir konuşma duyuldu. Ne söylediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu fakat Latince bir kaç kelime işittiğimden emindim.

Deniz aynı dilde garip bir şeyler bağırdı, içerideki adam daha şiddetli bir şekilde bağırdı ve sesi tehditkar gibiydi. Deniz sesini yumuşatıp yalvarırcasına bazı sözler söyledi. İçeriden bir ayağa kalkma ve yere hafif vurma sesleri gelmeye başladı. Yere vurulan darbe sesleri yakınlaştı ve kapı bir anda açıldı.

Kapının kendi kendine açıldığına yemin edebilirdim. Karşımızda duran 1.80 boylarında siyah uzun kirli saçlı, bembeyaz tenli, kara gözlü, mor dudaklı, dar omuzlu, dimdik duran siyah cüppeli bir adamdı. Elinde tahtadan bir yürüyüş asası vardı fakat yürümek için ona ihtiyacı olmadığı kesindi. Kara gözlerini öfkeyle açmış bize doğru bakarken sesi titreyerek "Ubische" dedi. Bu latince kelime Rusça'da vampirler için kullanılırdı ama büyük ihtimalle bu adam onu "Lanetli" anlamında kullanıyordu.

Deniz bütün sevimliliğiyle bir şeyler anlatmaya çalışırken Kamil araya girmeye çalıştı:
"Deniz'cim ne diyor bu arkadaş? Kimmiş neyin ensiymiş bize de anlatsana..."

Adam asasını hafifçe ileri doğru eğdi ve bir anda bir bez parçası uçarak Kamil'in suratına kapandı ve ağzını örttü böylece Kamil susmak zorunda kaldı. Kamil bez parçasını suratından uzaklaştırmaya çalışırken Erdinç merakla adamı inceliyordu.

Söylenenleri anlamadığım için garip adamı hafifçe kokladım. Vampir kokusu alamıyordum fakat eski bir ölüm kokusu üzerindeydi. Ã?fkeyle bana baktı ve pençelerimi göstererek bana kızgın bazı hareketlerde bulundu. Bildiğim bütün dillerde adamla konuşmayı denedim:

İngilizce, Rusça, Türkçe, Almanca, Slav dilleri, Kürtçe hiçbirini anlamıyordu. Son kez Arapça adama beni anlayıp anlamadığını sordum. Bir anda pür dikkat kesildi. Mükemmel bir aksanla arapça konuşmaya başladı:

"Adi Lanetli, evimin kapısına gelip pençelerini mi gösteriyorsun bana. Defolun gidin buradan yoksa hepinizi öldürürüm!" derken asasını öfkeyle salladı.

"Efendim, size asla zarar vermeyi düşünmem. Bizler Lanetli olabiliriz ama buraya iyi amaçlarla geldik."

"Hadi oradan Lanetli" diye kükredi büyücü kılıklı adam. Bu arada Kamil bezden kurtulmayı başarmıştı ve hemen Deniz'e seslendi:
"Ona ne olduğunu sor! Vampir miymiş neymiş bu adam???"
ve bez yeniden Kamil'in suratına kapandı ve Kamil boğuşmasına kaldığı yerden devam ediyordu. Bu adam kimi ciddiye alması gerektiğinin farkındaydı.

Deniz garip latince dilinde konuşmaya devam etti ve bazı cevaplar aldı. "Ubische" kelimesinden bir kez daha bahsedildiğini farkettim. Bu adam kesinlikle bir vampirdi.

Ã?fkeli tavrı Deniz'in ağzından "Davut" kelimesini çıkması ile yokoldu. Adam bir anda sessizce donakaldı. Vampirin gözünde umut ışığı belirdi ve sakince konuşmaya devam etti. Deniz'le olan algılayamadığım uzun bir diyalogtan sonra adam yeniden öfkelendi ve gitmemiz için bize işaret etti. Yine de o ana kadar geçmiş konuşmanın havasından bir anlaşmaya varıldığı belliydi.

"Yüce Lordum" dedim saygıyla... "Arkadaşımız buraya gelirken koruyucunuzla savaşında çok ağır yaralandı. Ona yardımcı olabilir misiniz?" diyerek Erdinç'in kolunu işaret ettim. Adam kötü bir sırıtıştan sonra arkasını dönüp odasına ilerledi ve kapı kendi kendine kapandı. Deniz umutsuzca:
"Kürenin yerini bilmiyormuş ama bulursak ona getirmemizi istiyor. Küreyi getirmeden bizimle konuşmayacakmış..."

"Napacakmışki küreyi?" diye sordu Erdinç.

"Bu adam Davut'un kardeşiymiş ve küre'yi kendisinin yaptığını ve içine de kardeşini tekrar insan yapabilecek olan 'Davut'un iyiliğini' koyduğunu iddia ediyor" diyerek bana baktı.

"Delirmiş olmalı, bir vampir insana geri dönemez" dedi Kamil.

"Bunlar önemli değil. En azından artık Küre'nin 'kime ait' olduğunu biliyoruz. Fakat adamın bir parçasına ya da eşyasına ihtiyacımız var..." dedim.

Deniz kafasıyla onaylarken Kamil bağırmaya başlamıştı bile:
"Heeey Davut'un kardeşi! İnsan misafirlerini biraz ağırlar yahu, sende de hiç misafirperverlik yok ne biçim Türk'sün sen?"
"Türk olduğunu pek zannetmiyorum Kamilciğim" diye sessizce ekledi Erdinç.

Bir anda kapının önünde alevden bir duvar ortaya çıktı ve hızla üzerimize gelmeye başladı. Alevler vampirlerin en büyük lanetlerinden biriydi ve en cesur vampir bile hücrelerinden zihninin en derin en karalık noktasına kadar ateş korkusuyla doluydu. Hızla koridordan uzaklaştık ve Ateşler Koridorun ortasındaki Haç'a ulaşmamızı engelleyecek şekilde durdular.

"Ah keşke Haç'ı alsaydık." diye söylendi Deniz.
"Bence öldürdüğümüz yaratığın bir parçasını alalım. Sonuçta o yaratık da bu Vampir'e ait değil miydi?" diye sordum.

Bu fikir herkesin aklına yatmış gibiydi. Yaratığın cesedinin yanına gidip bir parça kemik aldım ve pardesümün iç ceplerinden birine yerleştirdim. Artık baş belası Falcı'dan kürenin yerini öğrenmenin zamanı gelmişti...

by Raistlin » Sun Jan 04, 2004 12:19 pm

Bir anda beni geldiğim lağım tüneline doğru fırlattı ve havada uçarken yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Hızla uçarak Deniz ve Kamil'in üzerine doğru kontrolsüzce fırlarken silahlarından çıkan kurşunlar derimi hafifçe sıyırarak geçiyordu. Bir anda şiddetle onlara çarptım ve hızla kendimi toparlayıp el ve kollarımın üzerinde dengemi sağladım. İçimde yanan müthiş öfkeyi kontrol etmesem yeniden içimdeki Yaratık'a yenilebilirdim. Ã?fkeyle tünel boyunca koştum ve yaratığın tam tepesine atlasım. Bu arada Erdinç görünürlerde yoktu. Yaratığın onu yemiş olma ihtimalini düşündüm ve yaratığın gövdesine hızla saldırdım. Yaratığın tam tepesine binmiş bütün gücümle ve hızımla pençelerimi ona saplayıp etlerini şiddetle yararken öfkeyle kendi dilimde küfürler yağdırıyordum. Bir anda kopmak üzere olan koluyla Erdinç'in yaratığa hala vurmaya çalıştığını fark ettim fakat yaratık benimle çok meşgul gibiydi. Arkadan silah sesleri de yeniden gelmeye başlarken yaratığın tepesinden vücudunu delip etlerini daha derin bir şekilde deştim.

Lanet olasıca pislik hala beni üzerinden atmaya çalışırken bir anda sıçrayan kanları arasında dengesini kaybedip yere yığıldı. Yaratığın tepesinde zıplayıp yeniden düşmüş vücudunun üzerine çıktım ve onu parçalamaya başladım. Hala öfkeyle küfürler ederken kollarını parçaladım ve bacak yerine geçen uzuvlarını vücudundan ayırdım.
Sonunda kan içinde biraz tatmin olmuş bir şekilde yaratığın parçalanmış cesedinin üzerinden lağım suyuna atladım ve Erdinç"in suların içine oturmuş olduğunu fark ettim. Yanına yaklaştım ve yüzünün soluk rengi bembeyaz olurken paramparça yarasının hafifçe düzeldiğini fark ettim. Damarlarındaki kanını bu korkunç yarayı iyileştirmek için kullanırken çok acı çekiyordu. Bu acıya ben de yabancı değildim.

Ayakta durabilecek hale geldiğinde hafifçe tökezleyerek ayağa kalktı. Kolu hala tehlikeli bir şekilde sallanıyordu ama kemiklerinin kaynaşmış olduğunu komandolukta öğrendiğim anatomi bilgimden çıkarabiliyordum.

Pardösümü çıkarıp içimdeki gömleğin sol kolunu omzundan kopardım ve bir düğüm atıp ona uzattım. Acıyla kolunu kaldırıp gömleğe bir kolunu astı ve omzundan çaprazlama geçirerek sağ kolunu askıya aldı.

"Hiç bir şey söylemedim ya da sormadım çünkü Erdinç gözüme bile bakmıyordu. Zaten ben de bir teşekkür beklemiyordum. Eşitlendiğimizin o da farkındaydı şüphesiz..."

Deniz ve Kamil hala geldiğimiz tünelde duruyorlar ve lağımın altı metre boyundaki sağa ve sola ilerleyen borularında yeni bir tehlike olmasından şüphelenerek aşağı inmiyorlardı.

*Acizlikleriyle alay edercesine kuvvetle bağırarak omzumdaki yarayı iyileştirdim. Kanımın bir anda seyreldiğini hissederken omzumdaki ufak yaranın etrafında yeniden etler oluşup vücuduma katıldı.*

"Hangi yöne?" diye Deniz'e dönüp sordum.

Eliyle köprünün öbür ucunun bağlandığı tüneli gösterdi. Başımla onayladım ve tırnaklarımı betona saplayarak karşı tünele tırmandım. Tünele çıktığımda Deniz yeniden seslendi:

"Ã?nce arkaya bakalım mı? Belki o odada bir şey unutmuş olabiliriz."
"Orada fare bokundan başka bir şey yok Deniz Hanım" diye itiraz etti Kamil.
"Bence de gidip bir bakalım. Belki burası bir tuzaktı ve başka tuzaklar da olabilir."
Kamil alay edercesine hafif sakin bir tınıyla konuşuyordu "Bence oraya kimse girip çıkamaz ama buraya girip çıkabilir. Ve bu yaratık da onun gardiyanıdır."
Erdinç de araya girdi: "Evet ilerleyip hemen amacımıza ulaşalım ve bu LANET OLASI YERDEN Ã?IKALIM".

*Sesi öfkeyle titrerken karılar gibi ağlaması hoşuma gitmişti. Patronumun yanında yer almalıydım ve fikrimi söyledim:*

"Daha fazla ilerleme riskine girmeden arkamızın temiz olduğundan emin olalım en azından. Bir anda arkadan sarılmak pek işimize gelmez değil mi Kamil ve Erdinç Bey?"

Kamil düşünceli bir şekilde elini çenesine koydu ve bir şeyler geveleyip sustu ve pantolonunun paçasını düzeltip temiz gibi gözüken bir yere oturdu.

"Sadece bakıp geleceğiz. Yarım saat içinde gelmezsek bizi aramaya gelirsiniz umarım."

*Hiç bir şey söylenmedi ama hepimiz biliyorduk ki buradaki işimiz her ne haltsa onun için Deniz gerekliydi.*

Lağıma atlayıp karşı tünele zıpladım ve Denizin önünden ilerlemeye başladım. Deniz arkamdan ayaklarını sürüyerek geldiğinde onun karanlıkta göremediği gerçeğini hatırladım. Sağ pençemle omzunu kavrayıp onu önümde yönlendirmeye başladım. Pençemin dokunuşunun bile onu şiddetle rahatsız ettiği belliydi. Bu büyülü pençeler eti ve kemiği bir yandan yakıp bir yandan peynir gibi parçalamak için yaratılmışlardı. Yüce Kaine'in bana bu armağanı için minnettar bir şekilde kavrayışımı biraz daha gevşeterek ilerlemeye devam ettim. Sonuçta Deniz'in güvenini biraz daha kazandığımdan ya da o karanlıkta yürümeye alıştığından hızla ilerlemeye başladık. Sonunda koridorda başka bir meşale daha bulunca çakmağımla aleve verdim. Bu meşale ilk başta biraz naz yapsa da bir süre sonra rahatsız edici bir şekilde yanmaya başladı.

Bir ölümlü olsam kanımı donduracak koridorda hızla ilerleyip farelerin olduğu kapıya geldik ve kapıyı açtığımızda manzara hiç de farklı değildi. İçeri fare sürüsünü ezip çiğneyerek girmeye devam ettik. Bir fare havuzunun içinde yüzüyorduk ve üzerimize tırmanıp pisliklerini giysilerimize bulaştırıyorlardı. Fareleri öfkeyle üzerimden fırlatarak içeriye girdim ve her bastığım sinir bozucu fareyi paramparça etmeye özen gösterdim.

İçeride pislikten tanınmaz hale gelmiş koltuklar resimler ve eşyalardan başka hiç bir şey yoktu. Etrafımdaki canlı havuzu kafamdan atıp duvarlarda herhangi garip bir şey olup olmadığını fark etmeye çalıştım. Hiç bir şey yoktu...

Fareleri tekmeleyip üzerime çıkanları parçalayarak girişe doğru yöneldim ve Deniz'in de durumunun benden farklı olmadığını gördüm. O da kaşları çatılmış üzerine ısrarla tırmanıp ceplerine girmeye çalışan fareleri fırlatıyordu.

"Hiç bir şey..."

dudağımdan dökülen kelimeye karşılık olarak hayal kırıklığı ile arkasını dönüp girişe yöneldi ve beraber dışarı çıkıp fare ordusunun çıkmamış olanlarını yeniden odaya kilitledik.

Tek bir kelime bile etmeden birbirimizin iğrenç leş haline bakmadan koridor boyunca ilerledik ve yeniden Kamil ile Erdinç'in olduğu lağım borusuna vardık.

by Raistlin » Sun Jan 04, 2004 12:18 pm

Bir an tereddütten sonra Erdinç cebinden bir çakmak çıkardı ve meşaleyi aleve verdi. Üzerindeki yağ hala hafif ıslak olan meşale hızla alev aldı ve gözlerimizi şiddetli bir şekilde rahatsız etti. Meşaleyi tutmak bile içimde garip bir ürperme yaratıyordu lanetim yüzünden. Meşaleyi kendimden maksimum uzaklıkta tutmaya çalışarak "Hadi gidelim" dedim.

Erdinç yanında taşıdığı garip uzun bir proje kutusundan bir kılıç çıkardı. Kılıcın tutacağı güzelce işlenmişti ve bir ejderha motifi göze çarpıyordu. Kılıcın ateşte şiddetle parlamasından gümüş olduğunu anladım, ya da gümüşle kaplı olduğunu. İlerlemeye başladığımızda Erdinç tuttuğum meşalenin tam tersi taraftan biraz arkamdan geliyordu. Arkamı döndüm ve korumam gereken Deniz'in yanında Kamil'le beraber en arkadan geldiklerini fark ettim. Deniz kırmızı yanan gözlerime garip garip baktığında yeniden koridorda ilerlemeye devam ettim. Karanlık bitmiyor gibiydi ve meşale de görüş açımı azaltıyordu. Yine de bir şey söylemeden ilerlemeye devam ettim ve koridorda sola döndük.

Yerdeki fare ölülerinin ezilirken çıkardıkları iğrenç ses herkesin sinirlerini bozuyor gibiydi. Sonunda meşaleyi aldığım yere geldiğimde kısaca tutacağı işaret ettim ve daha dikkatli ve sessizce ilerlemeye başladım. Erdinç biraz daha umursamazca ilerlese de önüme geçmiyordu.

On dakikalık bir süre boyunca yalnızca hafif bir su akması ve damlama sesleri arasında ilerledik. Bu yer yüzyıllardır kullanılmıyor gibiydi. Bir anda elimdeki meşalenin aydınlatamadığı kadar uzakta iki kapının olduğunu gördüm ve kısaca sağ ve solda bulunan kapıları tarif ettim. Artık garip bir tırtıklama ya da tırnakları ile tahtayı kazımaya çalışma gibi bir ses kulaklarımıza geliyordu.

Sol tarafımızdaki kapı parçalanmıştı ve arkasındaki oda da çökmüştü. Dev taşlar odanın ter tarafında toz içerisinde eski antika fakat çürümüş mobilyalarla beraber duruyorlardı. Bu tahtayı kazıma sesleri tam karşısındaki kapalı kapıdan geliyordu. Tam ben kapıya yönelirken Kamil:

"Bu kapının arkasına bakmamıza gerek yok sanırım. Deniz hanım dümdüz ilerlememiz gerektiğini söylememiş miydi?"

Deniz şaşkınlıkla Kamil'e baktı: "Hayır Kamil ben böyle bir şey söylemedim. Ben yalnızca buraya indiğimiz kapıyı gördüm halüsinasyonda."

*Korkak herif... diye içimden geçirdim. Zarar görmemek için her yalanı söylerdi. Kamil en arkada kapıdan en uzak köşede duruyordu. Erdinç ve Deniz de benim arkamda güvenli bir mesafedeydiler ve kapının sağ tarafından yaklaşıp kapıyı açtım.*

Hiç bir şey olmadı fakat tahtada sürünme sesleri biraz artmıştı. Kapıdan içeri yavaşça baktım ve o zaman ayaklarımın altında gezinen yaratıkları fark ettim. Açtığımız odadan yüzlerce fare kapıdan dışarı akıyordu ve odanın içinde belki de yüz binlercesi vardı. Kapıyı kapatmaya çabalayıp bir kaç fareyi sıkıştırdım ve paçalarıma tırmanmaya çalışanları silkeleyip ezdim.

Fareler geldiğimiz yöne değil de tam karşısındaki tünel girişe doğru yönlenmişlerdi.
"İçeride bir şey var mı?" diye sordu Deniz.
"Fazla bakamadım ama çok daha fazla fare olduğunu söyleyebilirim."

*Deniz'in kaşları hafif çatılmıştı ve düşünceli gibiydi.*

"Emin olmak için içeriye bakmalıyız."
"Bence sonra bakalım bugor"

*Deniz onun emirlerine karşı gelmek için bunu söylemediğimi anlamış gibiydi ve başıyla onayladı.*

Tünelin devam eden kısmını gösterdim:
"Buradan gidiyoruz."

*Yön duydum bu derin pislik çukurunda bile benimleydi*

Koridoru bir süre daha takip ettikten sonra asma bir köprü olduğunu fark ettim. Bir şekilde gitmekte olduğumuz bölüm hafifçe aydınlık gibiydi. Tahtadan yapılmış asma köprü eskimiş ve çürümüştü. Hala kurtçuklar üzerinde yavaşça görmeyen gözlerle geziniyordu. Merdivenin aşağısından lağım suyu geçiyordu ve bulunduğumuz yerden 3,5 metre kadar aşağıdaydı. Tahta köprüyü tek ayağımla denedim. Gıcırtı sesleri dışında hiç bir şey duyamayınca daha hızlı bir şekilde vurdum. Dayanacak gibi gözüküyordu.

Yavaşça merdivene bir adım attım ve yürümeye devam ediyordum. Bir anda arkamdaki tahtaların parçalanma sesiyle irkildim ve kendimi havada buldum. Son gücümle havada tam ters yöne kendimi fırlatmaya çalışırken pençelerimi çıkardım ve bir anda Erdinç"in omzumdan beni tuttuğunu fark ettim. Hızla bileğine tutundum ve tırnaklarım ister istemez derisine batıp parçalarken yüzünde hafif bir kızgınlık ifadesi belirdi. Yere çok yakın olduğumu anlayınca bileğini bıraktım ve lağıma atladım, elimdeki meşale de lağımın içine düşüp sönmüştü.

Yukarı bakarken bir anda arkamdaki korkunç iniltiler ve yeri sarsan adımları fark ettim ve hızla arkamı döndüm.

Ã?nümde 3,5 metre boyunda kocaman bir "şey" duruyordu. Vücudundan eller kollar kafatasları kan ve etler sarkıyordu. Gördüğüm kadarıyla kafası yoktu ve iki tane kola benzer pençeli uzantısı vardı. Benim pençelerimden bile daha büyüktü...

Yaratığın bana doğru yöneleceğini anlayıp hızla üzerine doğru koşmaya başladım. Ben ona doğru yaklaşırken pençesiyle tam bana nişan aldığını fark ettim ve hızla havaya sıçradım. Yaratığın tam arkasına indiğim sırada arkamdan UZI ve Desert Eagle olduğundan emin olduğum kurşunlar yaratığın vücuduna saplanmaya başlamıştı ama yaratık sarsılmıyordu bile. Sırtından savunmasız yakaladığım canavara bütün gücümle vurdum ve sırtından et ve parçaların kopup etrafı kana bulamadığını fark ettim. Yaratık hiç bir ses çıkarmamıştı ama ses çıkarabileceği bir ağzı olduğundan şüphedeydim.

Bir anda tepemde neredeyse görünmez denebilecek bir hızda ilerleyen Erdinç"i fark ettim ve Erdinç de tam yanıma gelip yaratığa müthiş bir hızla iki kez vurdu. Kılıcı yaratığın vücudundaki kafataslarından birini kırdı fakat kılıç aynı benim vücuduma çarpıp etime saplanmayı başaramayan kurşunlar gibi yaratıktan geri sekmişti. Yaratık hızla bize doğru döndü ve tek eliyle omzumdan beni yakalamaya çalışırken aynı anda Erdinç"i tutmaya çalışıyordu. Yaratığın büyülü pençeleri etimi yakıp sol omzuma sapladı ve beni kendine doğru çekmeye çabalarken tırnaklarından biri etimden bir parça kopardığında müthiş bir acı hissettim.

Arkadan yapılan silah atışları yalnızca gürültü yapmaktan başka bir işe yaramıyormuş gibi gözüküyordu. Bir anda solumda Erdinç"in sağ omzunun tamamen parçalanmış olduğunu ve kolunun neredeyse düşmek üzere olduğunu fark ettim. Gözlerindeki savaş ateşi kaybolmuş kaçmak için fırsat kolluyor gibiydi. Hızla yaratıkla Erdinç"in arasına atladım ve pençemi koşarken yaratığın üzerinde durduğu iki uzantıdan birinin tendon olduğunu düşündüğüm bir bölümüne saplayıp parmaklarımı hızla çevirdim. Yaratığın kolları en az iki metre boyundaydı ve eğer isteseydi beni umursamadan Erdinç"i öldürebilirdi. Fakat beni yakalamak için iki pençesini uzattı ve dev tırnakları kollarımı rahatça kavrayıp beni havaya kaldırdı. Vücuduna basıp kendimi havaya fırlatmaya çalışsam da benim gücümle dahi ona direnmek mümkün değildi.

by Raistlin » Mon Dec 22, 2003 1:09 pm

*Kopmuş sayfalar*

Karanlığa Yolculuk

Falcı ellerini Deniz"in şakaklarından çekince Deniz bayılacak gibi biraz sendeledi ama sonra kendine geldi:

"Nereye bakmamız gerektiğini biliyorum..."

*İsmail falcıya döndü...*

"Harika bir iş çıkardın. Belki de sonunda buradan kurtulabilirsin..." diyerek kıkırdadı. Falcı öfkeli gözlerle İsmail"e bakıyordu ama öfkesini sözlere dökmüyordu, en azından boynuna dayalı olan iğne ile dökmüyordu...

Deniz"in tarif ettiği yerin eski bir depo ve yeni bir disko olduğunu öğrendik ve İsmail Bey"le el sıkışıp Erdinç, Kamil ve Deniz"le yola çıktık.

Deniz"in girişin olduğunu söylediği yer Diskonun tam arkasındaydı fakat giriş tuğlalarla örülmüştü. Duvarın farklı noktalarına vurarak bir boşluk aradım fakat çok sıkı örülmüştü ve güçle bu duvarın yıkılması pek de imkanlı gözükmüyordu. Bu yüzden girişi Diskoya girerek bulmaya karar verdik

Depo denen Diskonun önüne gittiğimizde uzun bir sıra olduğunu fark ettik. Deniz biraz beklememizi istedi ve kalabalığın arasında başka birini beklediği belli olan bir kıza doğru ilerledi. Kız neredeyse Deniz"in boyundaydı ve üzerinde bir sweatshirt, kısa bir palto ve mavi kot pantolon vardı. Deniz kızın saçını okşadı ve kıza bir şeyler söyledi. Sonra kızla beraber bir arka sokağa doğru el ele uzaklaştılar. Sokak arasında başka bir tehlike olması ihtimaline karşı diğerlerine kalmalarını söyleyip Deniz"i takip ettim. Deniz kızı bir şekilde kendine aşık etmişti ve arka sokaktaki kuytu bir aralığa götürdü. Orada kızla öpüşmeye başladılar...

Sonra Deniz bir anda kurbanının boynunu hafifçe öperken dişlerini geçirdi. Kurbanı hafif bir inilti çıkarırken zevkten kendi bilincini kaybettiği sırada Deniz"le uzaktan göz göze geldik. Deniz heyecanlanıp bir an kavrayışını kaybedecek gibi olsa da hemen toparlandı ve kızı hafifçe kendinden geçirecek kadar kanını emdi. Kız tansiyonu düşmüş herhangi biri gibi yere yavaşça yığıldı. Deniz dudaklarını yalarken bana gitmem için bir işaret yaptı. Başımla onayladım ama köşeden geri döndüm ve beklemeye başladım.

Biraz daha bekledikten sonra Deniz biraz önceki kızın giydiği kıyafetler üzerinde köşeden döndü. Yanımdan geçerken bana biraz kızgınca baktı ama umursamadım. Yine de gözlerinde onu koruduğum için mutlu olduğuna dair bir ışık gördüğüme emindim.

Aynı ışık bendede vardı ama ikimiz de sözlere dökmedik bunu...

Erdinç ve Kamil bıraktığımız yerde duruyorlardı ve tek bir söz söylemeden içeri yöneldik. Kapıda iki iri bodyguard bizi gördüler ve hemen durmamız için bir işaret yaptılar. Kamil öne geçti ve Bodyguardlardan birinin gözlerinin içine baktı:

"İyi akşamlar arkadaşım. Sen bizi şimdi İÃ?ERİ ALACAKSIN " dedi ve son iki kelimeyi vurguyla söylediği anda bir tür güç kullandığını hissettim. Bodyguard hemen Kamil"in önünden çekildi:

"İçeri buyurun lütfen..." dedi. Biz içeri girerken diğer bodyguard garip garip arkadaşına bakıyordu. Bu sözleri söyleyen adam da kendi kendine şaşırmış gibi bakakalmıştı. Venture"lerin zayıf insan zihnine hükmetme özellikleri çok gelişmişti ve bir Gangrel olsam da bence kendi çapında etkileyiciydi.

İçeri girdiğimizde daha önce hiç duymadığım tarzda bir müzik çalıyordu. Genelde işlerimi aldığım barlarda rock ve metal denen ve yeni jenerasyonu kendisinden geçiren müziklere alışkındım. Oysa bu ritmik ve boğuk müzik biraz az gürültülü gelmişti. Umursamadan Binanın öbür tarafındaki bir odaya açıldığı belli olan kapıya doğru ilerledik. İzmir"in ağalarından biri Kamil"i tanımış olacak ki özellikle Kamil"e omuz attı ve küfür etti:

"Yürürken önüne baksana be hödük herif!"

*Kamil bu sataşma karşısında öfkelendi*

"Ulan dağ mı burası yürürken dikkat etsene kardeşim!" diye o da bağırdı. İki adam burun buruna gelirken Deniz iki adamı ittirip aralarına girdi ve kabadayıya sinirle bir şeyler söyledi.

Karşılıklı küfürler havada uçuşurken kabadayının iki adamı ceketlerini kaldırıp silahlarını gösterdiler. O anda öne çıkıp pardösümü açıp UZI"yi gösterdim ve Erdinc"in de kendi UZI"sini gösterdiğini fark ettim. Kabadayı bu silahlar karşısında ve diğer tehditler karşısında gururunu biraz ezdirmeyi göze aldı ve gerileyerek paltosunu giymeye başladı:

"Tamam beyler sanırım sorun yok! Gidelim buradan..." dedi ve adamları da pılını pırtını toplayıp oradan ayrıldı. Diğer odaya açılan kapıdan girerken kabadayı Venture"nin kulağına fısıldadım:

"Bir daha dikkat çekmemize yol açacak şeyler yapma Kamil."
"Zaten ben anlamıyorum siz neden karışıyorsunuz ki bıraksanız ben halledecem halbuki arkadaşım."
"Eminim hallederdin" dedim ve Deniz"in yanında ilerlemeye devam ettim.

Girdiğimiz oda mutfağın deposu gibi bir yerdi ve arada birkaç garson garip garip bizi süzerek geçip gidiyordu. Deniz gözlerini kapamış gözünde bir şeyler canlandırmaya çalışıyor gibiydi. Sonunda bir tarafa döndü:

"İşte tam burada olmalı" dedi. Gösterdiği yer varillerle dolu bir köşeydi.
"Burası mı emin misin?" diye tekrar sordum.
"Gördüğüm hayalde variller yoktu ama yerde bir tür giriş vardı" dedi.

Başımla onayladım ve hızla varilleri kaldırıp kenara koymaya başladım. Dev variller normal bir insanın zorlukla taşıyabileceği muazzam bir ağırlığa sahiptiler fakat iki insan gücündeki bir ölümsüz için pek sorun olmadılar. Bu arada Kamil yanımıza gelip sorular soran bazı garsonlarla konuşuyordu ve adamlar daha fazla soru sormadan çekip gidiyorlardı.

Sonunda bütün varilleri kenara çekmiştim ve yerde gerçekten de bir giriş vardı. Kapağın menteşeleri ve kilidi artık paslanıp çürümüş ve kullanılmaz haldeydi. Kapağı Brujah"ın da yardımıyla güçlükle açtık ve yıllarca dokunulmamış küf kokusu suratımıza tokat gibi vurdu. Vampirler nefes almıyor olabilirdi ama ne yazık ki koku duyuları çok gelişmişti. Merdivenlerden aşağı indik.

Koridor kapkaranlıktı ve hiçbir şey görmek mümkün değildi. Kamil fener alıp geri gelmeyi önerdi. Benimse aklımda başka bir plan vardı:
"Bekleyin ben karanlıkta görebilirim" dedim.
"Yalnızca sen karanlıkta görebiliyorsan bu bizim ne işimize yarayacak?" diye sordu Erdinç.
"İleride ne olduğuna gidip bakabilirim ve eğer başka bir şeye ihtiyacımız var mı yok mu anlayabiliriz."
"Tamam Vlad sen ileri git bir bak bakalım" dedi Deniz ve o anda gözlerimi kurt gözlerine çevirdim. Kaşlarım korkunç bir şekilde değişirken gözlerim kırmızı bir ışıkla aydınlandı ve karanlığı yaran görüşümle bana şaşkınlıkla bakan 3 kişiyi geride bırakarak karanlık koridora daldım. Bir süre ilerledim ve uzun koridor boyunca dikkatimi çeken tek şey yerdeki düzinelerce fare ölüsüydü. Hepsi birer ufak iskelete dönüşmüş her adımımda garip sesler eşliğinde parçalanıyorlardı. Sonunda koridor sola doğru dönerken duvarda asılı bir meşale buldum ve koridor boyunca geri döndüm.

Geldiğimi ilk duyan ve geldiğim yöne bakan Deniz olmuştu. Sesleri algılama yeteneği gerçekten müthişti... Karanlıktan çıkıp görüş açılarına girdiğimde:
"Koridor ileri doğru sürekli uzanıyor ve bir süre sonra sola dönüyor. Bu meşaleyi duvarda buldum. Ama isterseniz fener almaya gidebiliriz yine de..."

by Raistlin » Mon Dec 22, 2003 11:59 am

Önemli bir bağlantı: İsmail Sakallı

İzmir sokaklarında hızla ilerlerken otobanda polis tarafından hız yaptığımız için durdurulduk. Sorun çıkacağından endişeleniyordum fakat Kamil bir TBMM kimlik kartı çıkartıp polise gösterdi ve polis:

"Affedersiniz efendim geçebilirsiniz" diyerek bize yol verdi ve Kamil kadranı sonuna kadar zorlarken hızla yolumuza devam ettik.

"TBMM mi?" diye sordum.
"Elbette sahte kimlik" diye eğlenerek güldü Erdinç.

Bir sessizlikten sonra orman yolunda yeniden konuştum:

"Biliyor musunuz gerçekten sizin de artık başınız çok büyük bir dertte."
Erdinç ve Kamil kibirlice güldüler:
"Merak etme biz başımızın çaresine bakarız" dedi Erdinç.

Vampir sitesinde ormanın gizli noktalarından çekilmiş resimlerimiz olduğunu onlara söylemedim. Elbette aynı noktalardan yolda giderken hala resimlerimiz çekiliyordu ve bu iki kişinin bize yardım ettiğini Prens de öğrenecekti. Bunu onlara söylediğim zaman onlar için de çok geç olacaktı. Hem onların da üzerlerine Justicar çıkınca eminim ki bize ihanet etme olasılıkları da kalmayacaktı, çünkü hayatta kalmak için en çok bana ihtiyaç duyacaklardı. Yeteneklerimi ve güçlerimi kimse küçümseyemezdi.

Sonunda İzmir şehrinin dışında ormanın ilerisinde dağ yamacındaki bir hapishanenin önünden geçtik ve dağın etrafında dolanıyor gibi gözüken bir yola saptık. Etrafımı dikkatle inceliyor herhangi bir pusuya karşı gözlerimi açık tutuyordum. Aynı zamanda eğer şu anda yanımızdaki dostlarımız "olmasaydı" da bu yeri bulmayı öğrenmek amacındaydım.

Sonunda bir garaj girişine geldik ve kapıdaki inip kalkan direğin yanındaki bekçi kulübesinden en az 130 kilo ağırlığında 1.90lık yarma bir bekçi çıktı. Kokusundan insan olduğunu anlamak zor değildi. Kamil siyah camını açtı:
"İyi akşamlar David, nasılsın bu gece bakalım işler nasıl gidiyor?"
"Hoşgeldiniz Kamil Bey, teşekkürler, her şey iyi gidiyor." *Adam biraz eğildi*
"Erdinç Bey siz de hoşgeldiniz. İsmail Bey sizleri bekliyordu"
"Sağ ol Davidciğim, kolay gelsin sana da..."
"Teşekkürler lütfen buyurun..." dedi bekçi ve kulübesine girip kapıyı "sözde koruyan" demiri kaldırdı. Bu arada adamın telsizle içeriye bir şeyler söylediğini fark ettim ve huzursuz oldum. Yine de bunun normal bir güvenlik prosedürü olma ihtimali daha yüksek diye düşündüm.

Uzun bir tünelden geçtikten sonra karanlık bir garaja geldik. Uzakta bir figür tek başına bizi bekliyordu. Arabadan indik ve adama doğru yaklaştık.

İsmail Sakallı bir Nosferatu idi...

Bembeyaz teni ve dışarı doğru çıkmış sivri dişleri dışında burnunun etleri çekilmiş ve kafatasını içini görünür kılıyordu. Kafasında hiç saç yoktu ve ellerinin parmakları upuzun ve şekilsizdi. Koskocaman kapaksız gözleri sonuna kadar açılmıştı ve yüzünde doğal olarak vahşi bir gülümseme vardı sanki. Bu yüzü gören herhangi bir insan korkudan kendini köprüden bile atabilirdi. Kamburu çıkmış vampirlerin en iğrenci Nosferatu ile Gangreller iyi anlaşırdı. Ã?ünkü her Gangrel eninde sonunda Nosferatular"dan bile korkunç bir hale geleceğini biliyordu ve onların bu lanetlerine saygı duyuyordu. Ben de biliyordum...

İsmail Sakallı bu korkunç görünüşüne rağmen üzerine en iyi giysilerini giymişti. Müthiş kaliteli ve pahalı olduğuna benim bile emin olduğum bir takım elbiseyi, cilalı ayakkabılar, ipek kırmızı bir kravat ve beyaz süslü bir gömlekle beraber giymişti. Gülümseyince daha da çirkinleşen ve dişleri ortaya çıkan burnundan kafatası daha fazla ortaya çıkan vampir, mutlulukla bize yaklaştı:

"Hoşgeldiniz Kamil Bey... ve Erdinç... nasılsın..." diyerek iki tanıdığı kişiyle hızla el sıkıştı ve Deniz"e döndü.
"Deniz Hanım, hoş geldiniz... Varlığınızla evimi şereflendirdiniz." Diyerek Deniz"in uzattığı elini şekilsiz bembeyaz etsiz parmaklarıyla nazikçe sıktı. Aslında Nosferatular doğalarından dolayı insanüstü güçlü yaratıklardı.
"Teşekkürler İsmail Bey, hoş bulduk.". Sonra bana döndü ve Rusça konuşmaya başladı:
"Evime hoş geldiniz... Vladimirdi değil mi?"
"Hoş bulduk İsmail Bey... Sizinle tanışmak bir onur" diyerek Rusça cevapladım ve saygıyla biraz eğildim. İsmail de aynısını yaptı ve gözlerini yeniden Deniz"e çevirdi:

"Deniz Hanım bütün kitaplarınızı okudum gerçekten hepsi birer harikalar. Sizin en koyu hayranlarınızdan biriyim..." İsmail Deniz"in yazmış olduğu kitapları övmeye ve hatta birkaç cümle örnek vererek anlatmaya başladı. Bu arada Deniz de neredeyse bu ilgi karşısında utanmış bir şekilde bu "gizli hayranının" sorularını cevaplıyordu. Sonunda:

"Erdinç sana verdiğim kitapları Deniz Hanım"ın imzalamasını rica ettin mi acaba?"
"Hayır imzalamadı İsmailciğim. Çok rica ettim ama beni dinlemedi" dedi Erdinç zafer kazanmış gibi bir tonda...
"Aaaaa İsmail Bey eğer kitapların size ait olduğunu bilsem hemen imzalardım. Erdinç "Bey" bana söylemedi kime ait olduğunu ama ne yazık ki..." dedi bu sefer Deniz Erdinç"in ses tonunu taklit ederek.

İsmail ilk başta biraz hayal kırıklığına uğramış gibi olsa da Deniz Hanım konuşunca heyecanla bir işaret yaptı ve karanlıklardan cüppeli bir figür ortaya çıktı ve İsmail"in yanına yaklaştı:
"Kitapları getir" diye fısıldadı ona doğru hafifçe...
Figür karanlıklara doğru ilerleyip yeniden yok oldu bu arada biz de İsmail"in arkasından dar ve karışık koridorlardan geçerek bir balkona geldik. Dağın içine oyulmuş olan Balkon ormanı ve uzaktaki şehrin bir kısmını görüyordu. Sağ tarafına doğru ise hapishaneyi görmek mümkündü.

Sırtında altın semaver taşıyan bir adam gelip bardaklara kırmızı bir sıvı doldurdu ve bize ikram etti. Adam bir insandı ama kokladığımda ikram ettiği şeyin taze kan olduğun fark ettim. Günlük kan ihtiyacımı bu soğuk ve içmesi zevksiz kanla giderdim. Bir insanı aramak, koklamak ve onu bulup avlamak daha sonra dişlerini geçirip sıcak kanını emmek ve yumuşak etini hissetmek bir vampir için daha zevkli ve tatmin ediciydi.

Biraz sonra İsmail Bey elinde birkaç kitapla geldi ve Deniz"den imzalamasını rica etti. Deniz mutlu bir yüz ifadesiyle canavar kılıklı adamın kitaplarını imzaladı ve özel birkaç not yazmasına yetecek kadar da oyalandı. Deniz ve İsmail konuşmaya başladı:

"Deniz Hanım bir küre peşinde olduğunuzu duydum."
"Evet büyülü bir küre arıyordum ama başımıza gelenlere bir bakın..."
"Gerçekten Prens Davut"la aranızın bozulmuş olması çok üzücü. Size bu küreyi bulmanıza yardımcı olabilirim, ama bunun bir bedeli olacaktır ve küre hakkında bana daha fazla bilgi vermelisiniz."
"Yurt dışına kaçıp bir kaçak hayatı sürmektense bu küreyi bulmak benim de daha çok işime gelir İsmail Bey. Aradığım küre bir şekilde zihinleri kontrol ettiğini zannediyorum ve Davut da bu küreden çok korkuyormuş. Hatta gördüğünüz gibi bunu bir şekilde öğrendi ve peşimize NATO ve vampir avcılarını da taktı üstelik artık dünyanın her yerinde üstümüzde bir Justicar var. Bu kürenin gücünden korkuyorsa ben bu küreyi bulup üzerime koyduğu Justicar"ı kaldırtmayı planlıyorum."

*İsmail çok ilgilenmişti ve heyecanını saklamakta zorlanıyordu*

"Evet evet gerçekten çok korktuğu belli o halde Deniz Hanım size bir ortaklık öneriyorum. Size elimden gelen her yardımı yapacağım ve siz de Erdinç ve Kamil"in de yardımlarıyla bu küreyi bulabilirsiniz sanırım."
"Benden tam olarak ne istiyorsunuz? Sizin Erdinç"in ve Kamil"in bu işten kazancınız nedir?"
"Davut"a karşı bu kadar büyük bir koz elimizdeyken istediğimiz şeylere ulaşmamız pek de zor olmayacaktır eminim... Sizler ne diyorsunuz beyler?" diye bir anda Erdinç ve Kamil"e döndü İsmail Sakallı...

"Bana uyar İsmailciğim..."
"Biz de Türk gençlerine yardımcı olmak için elimizden geleni yaparız." diye cevap verdi sırayla Erdinç ve Kamil...

*İsmail bana da baktı fakat bir şey söylemedi. Deniz"e döndüm:*

"Patron sensin Deniz. Anlaşmamız tam bir ay ve ben aldığım paranın hakkını her zaman veririm." dedim.

Sonra İsmail Bey ihtiyacımız olabilecek şeyleri bize sağlayabileceğini söyledi. Ben yalnızca bir Uzi istedim. Yer altı dünyasında bir UZİ en fazla 500$ değerindeydi.

"Bu arada" dedi İsmail Sakallı... "Size gerekli bilgiyi verecek kişiyi de buldum ve buraya getirdim. Aynı kişi aynı zamanda sizi Prens"e ihbar eden kişi..."

*Deniz"le birbirimize baktık*

"Falcı..." diye fısıldadı Deniz. Kısaca kafamı salladım.

Merdivenlerden dehlizlerden geçtik ve bir zindana geldik. Burada türlü korkunç işkence aletleri vardı ve bir vampiri bile korkutacak kadar ilkeldiler. İsmail bizi karanlık bir köşeye doğru yöneltti ve başka bir kapıdan geçtik. Ufak bir odada bir alette kelepçeli bir şekilde Falcı kadın oturuyordu. Karanlıklardan bir suret fırladı ve kadının tam boğazına bir iğne dayadı.

by Raistlin » Mon Dec 22, 2003 10:42 am

"Hoşgeldiniz Erdinçciğim. Ama neden bu kadar geç kaldınız anlamadım"
"Kamilciğim çok hızlı kullanıyorsun sen de... Biz o arabayla nasıl senin hızına yetişelim?"
"Önemli olan araba değil arabayı kullanan şofördür Erdinçciğim. Lütfen içeri gelin, kendi evinizmiş gibi davranın."

Eve girdiğimde bir çok eşyanın antika olduğunu farkettim. Duvarlar baştanbaşa halılarla kaplıydı ve klasik bir Doğulu Türk evini andırıyordu. Fakat garip bir şekilde her yer çok doluydu, rahatsız edici bir şekilde doluydu. Rengarenk halılar, yerler duvarları kaplamış, garip işlemeli koltuklar masa örtüleri, dantelli işlemeli kumaşlar her yerdeydi. Evin zengin işi olduğu belliydi. Garip bir şekilde hem zevkli hem de rahatsız ediciydi. Belki de Türklerin tarzı böyleydi...

"Vlad istersen senin üzerine daha temiz bir şeyler verebilirim benim gardırobumdan... Üzerindekiler biraz kirlenmişler. Bu arada neden kaşkol takıyorsun sürekli acaba?"

"Çok memnun olurum Kamil Bey" diyerek odasına girdim ve gardırobuna baktım.

Bütün gardırop siyah takım elbise ve beyaz gömlek doluydu...

Rastgele bir gömlek aldım. "Aaaa bak bu çok güzeldir sana da yakışacaktır" diyen Kamil dolaptan benim gözüme herhangi bir takım elbise gibi gözüken bir tanesini aldı ve bana verdi.

"Bir de pardösü ve atkıya ihtiyacım olacak Kamil Bey." dedim nazikçe.
"A tabi çok güzel bir pardösüm var İtalyan markadır" diyerek bana siyah kaşmir yerlere kadar uzanan bir pardösü ve daha sonra da siyah bir atkı verdi. Deniz de odaya gelerek Kamil"den gömlek ve pantolon istedi. Kamil içtenlikle mutlu bir şekilde ona da giysiler verdi.

Ben elimde giysilerle banyoya doğru yönelirken Deniz banyo yapmak için Kamil"den izin istedi. Bir an duraksamadan banyo yerine Erdinç"in olduğu oturma odasına yöneldim. Erdinç"le bir süre olanlar hakkında konuştuk. Deniz banyodan çıktıktan sonra ben girdim.

Üzerimdekileri çıkartıp suyun altına girdim. Buz gibi soğuk suyu zaten buz gibi olan vücudum hissetmiyordu neredeyse. Yoğun göğüs kıllarımın arasına girmiş olan yosunları temizledim. Vücudum vampir olduktan sonra garip bir şekilde kıllı olmuştu. Tanıştığım Gangreller"in çoğu da saçları sakalları birbirine girmiş boğazlarına kadar kıllı adamlardı. Klanımın bana ileride bu korkunç görüntüyü vermesi fikri canımı sıkıyordu.

The Beast"e yakın olmak içimdeki korkunç ve muhteşem gücü hissetmek zevkli ve tatmin edici olsa da bedeli çok ağırdı. Yalnızca bir kez kendimi kaybedip girdiğim frenzy nedeniyle dişlerim vahşice uzamış ve alt dudaklarımın bile gizleyemeyeceği derecede büyük bir hale gelmişlerdi. Dişlerim müthiş derecede kuvvetli bir hale gelmişti ve bir herhangi bir vampire kıyasla tam üç kat daha hızlı kam emebiliyordum fakat normal insanlarla bu görünüşümle konuşmam imkansızdı.

Bu arada upuzun kara saçlarımı kum toz ve denizin diğer pisliklerden temizliyordum. Müthiş derecede düz saçlarım asla uzamıyor ya da şekli bozulmuyordu. Sanki her zaman benim onları istediğim şekilde kalıyorlardı. Eskiden sürekli tıraş olmam gerektiği halde artık sakallarım çıkmıyor ve benim beğendiğim şekilde favorilerim duruyordu. Ölümsüzlük bir lanetti ama bazı avantajları da hoşuma gidiyordu elbette.

Sabunlanırken komandoluk günlerimden kalan kaslı vücudumun yıllardır mükemmel şeklini koruduğunu fark ettim. Yıkanmayalı uzun yıllar olmuştu, kendi çıplaklığımı keşfetmeyeli ise çok çok daha uzun bir zaman...

Bu arada banyonun kapısı çalınınca irkildim. Erdinç çabuk çıkmamı istiyordu. Hızla kurulandım ve Kamil"in verdiği giysileri üzerime giydim. Pantolonun paçaları bana 5 santimetre kadar kısa gelmişti ve pantolon neredeyse tam oturmuştu fakat iç çamaşırı giymiyor olduğumun bilincine varmak biraz garip hissetmeme yol açtı. Gömlek omuzları dışında idare ederdi. Dev vücudum yüzünden gömleğin üstten son 2 düğmesini kapatmak imkansızdı.

Rahatsız elbiselerin içerisinde dışarı çıktım ve herkesin bana garip bakışlarını sabitlediğini fark ettim. Umursamadan pardösümü ve kaşkolümü alıp oturma odasında yanlarına oturdum. Hala bana garip bir şekilde bakıyorlardı ve o anda boş bulunup kaşkolümü giymediğimi anladım.

"The Beast"e sizlerden daha yakınım..." diyerek kısa bir yorum yaptım ve kaşkolü suratıma sardım. Erdinç bakışlarını çevirmeye zorlayarak içeri gitti ve banyoya girdi. Kamil çayla ilgili bir şeyler zırvalayarak mutfağa yönelirken Deniz hala garipçe bana bakmaya devam ediyordu. Ben de kendi bakışlarımla ona cevap verdim:

"Hoşlanmayacağını ilk görüşmemizde söylemiştim Deniz..." dedim acımasızca...

Deniz ağzını açacaktı ama vazgeçti. Sanırım bu kadar zamandır tanınmamak için kaşkol taktığımı zannediyordu. Haklıydı da... Camarilla"nın kurallarına göre vampirler doğalarını ve varlıklarını hiçbir ölümlüye açıklamamalıydı. Oysa ben bu kuralı bozan yürüyen bir kanıt gibiydim.

Birkaç dakikalık sessizliğin ardından çıkmaya hazırdık. Kamil"in göğsümü açmamın bana daha çok yakışacağı ile ilgili önerisini göğsümdeki yoğun kılları sergileyerek reddettim:

"Aslında sana göğsünü kapatınca da çok yakışıyor bu gömlek. Bence göğsün kapalı kalsa daha iyi olacak." dedi, fazla önemsemedim. Kamil"in arabasına bindik ve bu İsmail Sakallı denen adamla görüşmek için yola çıktık. Bakalım bize nasıl yardımcı olacaktı...

by Raistlin » Mon Dec 22, 2003 9:56 am

Adam içeri girdiği anda yüzünde beni sinir edecek derecede sevinçli bir ifade eli elini uzattı:
"Erdinçciğim bu mudur kurtardığımız arkadaşlardan biri. Selamlar ben Kamil Öztürk, Öztürk Tur otobüs şirketler zincirinin yöneticisiyim."

*Ben de adama elimi uzattım ve kuvvetlice sıktım*

"Vladimir Nikolai Kormiltsev... Deniz Kürekçi"nin özel bodyguardıyım."

*Deniz de ayağa kalkmıştı ve gelip Kamil"in elini sıktı*

"Tanıştığımıza memnun oldum, Kamil Bey ben Deniz Kürekçi..."
"Deniz hanım siz ne kadar da güzelmişsiniz. Buyurun oturalım sizinle biraz oturup muhabbet edelim, tanışalım yavvvv"

*Oturma odasına oturduk, gidip temizlenmekten kurtulmuş olmak beni biraz sakinleştirdi.*

"Duyduğuma göre yazarmışsınız Deniz Hanım..."
"Evet birkaç senedir yazarlık yapıyorum."
"gerçekten mi ne kadar güzel. İsterseniz Erdinç size yardımcı olacaktır o gazete de mi matbaa da mı ne bir yerde çalışıyor o sizin kitap basmanıza yardımcı olur herhalde, değil mi Erdinç?"
Erdinç gülümseyerek her zamanki laubali tavrıyla cevap verdi: "Tabii ederim Kamilciğim..."
"Haaaaaa.... Ben de bir kitap yazmak istiyorum şöyle hayatımı anlatan büyük bir kitap, amacım para kazanmak filan değil aslında. Yani insanlara ulaşmak onları bilgilendirmek filan istiyorum."

*Omzunun üzerinde sarkan ceketi düzeltti. Ceketin kolları serbest sağa ve sola açılmıştı. Bu tarz ceket giyme şekli gördüğüm kadarıyla Türkiye"nin doğusunda yaygındı belki de bir tür modaydı.*

Kamil susmak bilmiyordu sürekli konuşuyordu. Buradan Türk olduğunu anlamam zor olmadı.

"Sizin kitabınız 2-3 bin satıyor mu Deniz Hanım? Ben bin satan bir kitap yazsam bana yeter herhalde."

*Bildiğim kadarıyla Deniz"in kitapları milyon satıyordu.*

"Evet evet Kamil Bey anca o kadar satıyordur kitaplarım" diye ekledi Deniz gayet inandırıcı bir ses tonuyla.

Kamilin bitmek bilmeyen yalan yanlış ahiret sorularından sonra saçma sapan soruların sorulma sırası bana gelmişti:
"Vladimir Bey siz nerelisiniz acaba? Yani isminiz pek Türk"e benzemiyor"
"Ben Rus"um Kamil Bey. Moskova doğumluyum."

*Kamil"in yüzü iğrenme gibi bir ifadeyle çarpıldı*

"Aaaa biz Türk evlatları bir zamanlar Rus düşmanlarla çarpışmıştık Vladimir Bey. Umarım siz bizim gibi Türk yiğitlerini düşman olarak görmüyorsunuzdur."
"Hayır Kamil Bey. Tam aksine yıllarda Doğu"da Türk askerlerine yardımcı oldum ve PKK"ya karşı olan savaşa katıldım."

*Kamil"in gözleri bir anda parladı.*

"Aaaa o halde sizin de kalbinizde Türk kültürü ve ruhu ortaya çıkmaya başlamıştır"

*Evet atmayan kalbimde lanetli bir Türk ruhu olabilir miydi acaba?*

"Türklerin "yollarını" gayet iyi öğrendiğimi söyleyebilirim."

*Kamil biraz daha mutlu gibi görünüyordu ama hala bana ve ırkıma karşı bir iğrenme hissettiği açıktı. Bir anda konuşmaya başladım*

"Kamil Bey. Bize neden yardım ediyorsunuz? Prensiniz sizin de üzerinize Justicar çıkartır diye korkmuyor musunuz?"

*Madem onun güvenini kazanmıştım o da bana güven vermeliydi.*

"Aaaa Vladcığım bak biz Türk evlatlarına yardımcı olmayı çok severiz..."
*Ben Rus"tum, Deniz ise İtalyan*
"... ve biz burada bir iş yapıyoruz daha fazlasını değil. İki taraf da istediği şeyi aldıktan sonra neden bir sorun çıksın ki? şimdi Deniz Hanım siz bir eşya arıyormuşsunuz sanırım."

"Evet büyülü bir küre arıyordum ve başımıza gelmeyen kalmadı. En son bu küreyi bulmama yardımcı olması için bir falcıya gittik ve o da bana bu kürenin sahibinin bir parçasını getirmemi istedi..."

*En son falcıya gitmiştik.... Evet nasıl da fark etmemiştim... Bunlar olmadan önce en son "Falcı"ya" gitmiştik... Ama o bir şey bilmiyordu nasıl öğrenebilirdi ki?*

"Bence yanlış kişiye başvurmuşsunuz Deniz Hanım. Tanıdığım herşeyi bilen bir arkadaşım var ismi İsmail Sakallı"dır. Kesinlikle onunla konuşmalısınız."

*Sonunda İsmail Sakallı ile konuşmak için anlaştık ama önce Kamil"in evine uğrayıp onun bir "çayını içecektik". Kıyafete de ihtiyacımız olduğu bir gerçekti...*

Erdinç Anadol'un sürücü koltuğuna geçti ve Deniz'le beraber arabaya bindik. Kamil kendi siyah camlı Mercedes'ine bindi ve beni takip edin dedikten sonra en az 180 km hızla uzaklaştı. Erdinç Kamil'in bu hız tutkusuna alışık gibiydi ve son hızı 100 km olan arabayı tüm sınırlarını zorlayarak kullanıyordu. Kamil Öztürk'ün evine vardığımızda apartmanın isminin Öztürk olduğunu farkettik. Asansörle 4. kata çıktıktan sonra 8. dairenin kapısını çaldık. Kamil bize kapıya açan kişi oldu.

by Raistlin » Mon Dec 22, 2003 9:49 am

YENİ "ORTAKLAR"

Bir sonraki gece ilk uyanan ben oldum. Her zaman diğer vampirlere göre biraz daha erken uyanmak gibi bir yeteneğim vardı... Eğer buna yetenek denirse... Lanetli geceme onlardan birkaç dakika daha evvel başlamaktan başka bir işe yaradığını söyleyemem. Karanlık beni daha erken kucaklamak istiyordu sanki...

Biraz yattığım yerden kalktım. Yerde yattığım için her tarafım is ve kömür tozu ile kaplanmıştı, umursamadan zaten dün geceki denizin pisliği ile buruş buruş olmuş ve yosun içindeki pardösümü biraz silkeledim.
Bir dakika sonra yatakta yatmakta olan Deniz ve oturma odasından getirdiği bir koltukta savunmasızca serilmiş Erdinç de uyandı. Ölü hayatı ellerimdeydi ama ona borçluydum ve onu ödemeliydim. Deniz ise apayrı bir konuydu. Paramın yarısını ödemişti ve diğer yarısını da almalıydım. Paramın hakkını vermek zorundaydım. Ama kontratımız bittikten sonrası için hiçbir garanti veremezdim. Uyanınca her vampir güneşin laneti yüzünden yorgun ve savunmasız olurdu. Kendilerine gelmeleri biraz zamanlarını alırdı. Hiç kimse hiçbir kelime söz etmedi. Sessizce bugor"umun "ricalarını" bekliyordum.
Bir kelime etmeden Erdinç"le beraber kömürlüğü düzettik ve yeniden eve girdik. Deniz her zamanki gibi şikayet ediyordu. Temizlikle kafasını bozmuştu. Evdeki banyoya girdi ve temizlenmeye başladı yanına birkaç tane de giysi almıştı. Delikten gözetleme fikrini aklımdan uzaklaştırdım...
Bu arada Erdinç"in telefonu çaldı:
"Oooo selamlar Kamilciğim nasılsın?... Evet evet vardık dün gece ve iyiyiz merak etme................... Tamam bekliyoruz sizi de....... Görüşmek üzere Kamilciğim...."

*Bu laubali Erdinç denen herif sinirlerimi bozuyordu ama yine kendimi tuttum. Ã?fkemi yüzüne başka bir zaman vurabilirdim. Ne de olsa şu anda konuşsam dün gece beni kurtardığı gerçeğini suratıma çarpacaktı... o zaman cidden öfkelenebilirdim...*

"Bu Kamil de kimin nesi? Güvenebileceğimiz biri mi?"
"Kamil Öztürk bir ocak ağasıdır. Çok önemli bağlantıları olan bir adamdır ve sizi kurtarmamıza yardım eden isim de zaten Kamil"dir."

*İşte söylemişti ama üzerine daha fazla gitmediği için kendime hakim olabildim*

"Buradaki çoğu işten o sorumludur.", diye devam etti Erdinç.
"Peki hangi klandandır bu Kamil?"
"Kamil bir Venture"dir..."

*Lanet herif bir Venture"ymiş. 13 vampir klanının arasında Gangreller"i köpekleri gibi gördüklerini açık açık söyleyen ve bütün isteklerini onlara empoze ettiklerini düşünen bir klandı Ventureler... Oysa çok yanılıyorlardı. Biz Gangreller her zaman Venture"lerin istediklerini yapmalarına yardım etmiştik ama bunları yapmak istediğimiz için yapmıştık. Venture"lerin saçma sapan fikirleri umurumuzda bile değildi.*
Erdinç"le olan konuşmamdan aynı zamanda Öztürk Tur isimli bir otobüs şirketinin de bu Kamil denen adama ait olduğunu öğrendim. Deniz banyodan çıktığında evde yaşayanların temiz giysilerinden giymiş olduğunu fark ettim. Altında eski Türklere ait neredeyse şalvar gibi bir pantolon ve üzerinde beyaz eski moda bir gömlek vardı. Erdinç bu garip kılığı karşısında hemen atladı:
"Denizcim bu üzerindeki çok yakışmış, açmış seni adeta..."

*Gözlerini gözlerini kısıp öfkeyle ona baktı*

"Aaaa bu arada bir arkadaşım gelecek birazdan Kamil adında bize yardım edecektir eminim. Bir de birkaç kitap vardı onları bir arkadaşım için imzalayabilir misin?"

*Bu Erdinç tam bir salaktı. Ã?nce Deniz"i sinirlendiriyor sonra da ondan ricalarda bulunuyordu. Ağzım hala atkıyla gizli dev bir gölge gibi evde dolaştığım için yüzümdeki alaycı ifadeyi göremediler ikisi de*

"Hayır Erdinç Bey! İmzalayamam ne yazık ki!"
"Aaaa hadi bak beni kırma altı üstü 2-3 tane kitap imzalayacaksın ne olacak ki Denizciğim"

*Gene yapmıştı yapacağını*

"Aptal herif ben nereden senin Denizciğin oluyorum? Düzgün konuş benimle"

*Erdinç öfkelenmişti ve Deniz"in üstüne yürüyeceği belliydi. İşler karışmadan yerimden fırladım ve Deniz"in sağ kolunu tek elimle tutup onun önüne geçip Erdinç"le yüzleştim. Bu arada kapı çalınmıştı*

Ã?fkeli Brujah vampiri onunkilerden biraz daha yukarıda olan mavi gözlerimin içine bakarken sakinleşmek için kapıyı açmak için uzaklaştı. Deniz"in kolunu nazikçe bıraktım ve kenara geçip oturdum:

"İstersen sen de bir temizlen Vlad." dedi Deniz.
"Gerek olduğunu sanmıyorum."
"Yosun tuz ve kömür içerisindesin ve böyle daha fazla dikkat çekersin bence..."

*Daha fazla konuşmadım banyoya yönelirken kapıdan 1.75 boylarında ince yapılı düzgünce ütülenmiş tertemiz siyah kumaş pantolon ve beyaz gömlek giymiş bir adam girdi. Omzuna asmış olduğu siyah bir ceket vardı ve sağ elinde gümüş bir tespih vardı. Adamın saçları jöle ile arkaya doğru taranmış ve yapıştırılmıştı. Kalın düzgün kesilmiş bıyıkları vardı. Esmer tenli adamın gözleri de ela gibiydi.*

by Raistlin » Thu Dec 18, 2003 9:06 am

Saat neredeyse 4.30 olmuştu ve Deniz korkudan her şeyden şikayet etmeye başlamıştı. şebnem'in telefonu kapalıydı, Davut peşimizdeydi bize yardım edebilecek kimse yoktu. Sonunda Deniz Sire'ı Tolga'yı aramaya karar verdi:

"Alo Tolga..... Selam..... Başım dertte...... Büyük...... İzmirdeyim....... Evet çıkmış internette gördüm...................... Tolga bana yardım edecek misin?...... Tamam bekliyoruz....."

Hiç soru sormadım. Eğer bu gece burada kalacaksak öleceğimiz aşikardı ve benim bu konuda yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Kendimi kurtarabilirdim belki atalarımın yaptığı gibi doğaya katılmaya çalışırsam ama Deniz çaresizdi... Ya da tek çare onda mıydı demeliydim?

Beş dakika sonra telefon çaldı. Arayan adama yerimizi söyledik ve bir kurtarma harekatı düzenlenecekti. Harekatın bedeli... 100.000$'dı.

Onbeş dakika sonra kapımız hızla çalındı. Daha önce gördüğümüz serseri Brujah "Ben Erdinç" diye dışarıdan bağırdı. Yan camı kırıp oradan dışarı çıktık ve evin önüne getirilmiş bir aracın arkasına bindik. Bu arada dışarıda çatışma sesleri başlamıştı. Bir kaç motorsikletli serseri askerlere otomatik silahlarla ve molotof kokteylleriyle saldırdı. Ã?atışma devam ederken Erdinç de arabanın ön koltuğuna oturdu ve geriye UZİyle ateş ediyordu.

Kafamı aşağı eğdim ve Deniz'in de eğdiğinden emin oldum. Arabaya gelen kurşunlar bizi hiç yavaşlatmadı. Sürücü gerçekten çok iyiydi ve kokusundan bir insan olduğu belliydi. Ã?atışma alanından biraz uzaklaşınca Erdinç Deniz'e takılmaya başladı:
"Ooooo Denizcim nasılsın? Seni görmek ne güzel. Buldun mu küreni bakalım."
"Bana bak eğer daha fazla konuşursan parayı filan unut!" diyerek öfkelendi Deniz Kürekçi. Yine bu garip kavgayı izlerken buldum kendimi. Bu ikisi ne kadar da uyumsuzdu.

Erdinç öfkeden kudurdu:
"Bana bak Deniz tam 100.000$'a anlaştık paramı istiyorum yoksa karışmam!"
"Tamam paranı alacaksın ama kes sesini biraz olur mu?"
"Alırsam sizin için iyi olur" diye tehditkar bir şekilde Deniz'e bakmaya devam etti Erdinç. Deniz umursamadan dışarıyı seyrediyordu.

Bu serseriye hayatımı borçluydum ve onunla bir gün ödeşecektim. Bir Gangrel için hayat borcu çok önemliydi. Ne kadar lanetli olsam da hakedene hak ettiğini vermeye önem gösterirdim.

Bir süre daha ilerledik ve başka bir arabanın yanında durduk. Bu sefer eski bir Anadol'a bindik. Saat neredeyse 6 olmuştu ve güneşin doğmasına yalnızca yarım saat kalmıştı. Hepimiz bu korku boğazımızı düğümlerken üzerimize çökmeye başlayan yorgunlukla boğuşuyorduk. İnsan şöför sakince sürmeye devam etti ve bizi bir eve getirdi. Erdinç ve Deniz'le beraber eski moda döşenmiş bir köy evine girdik ve adam Erdinç'le biraz konuşup gitti.

Hemen evin kömürlüğüne gittik ve güneşin girebileceği bütün noktaları halılarla kapladık. Salondan bir yatak üstü getirdim ve Deniz memnuniyetle onun üzerine yattı. Elbette benim köşede yerde yatabileceğimi de belirttikten sonra. Zaten onunla yatmak aklımın ucunda bile yoktu. Diğer ölülerle yatmak özel ilgi alanlarımdan biri değildi.

by Raistlin » Thu Dec 18, 2003 8:33 am

En az 2 km yüzdükten sonra sudan dışarı bakmaya cesaret edebildik. Bu sefer otobanın ortalarında bir deniz kıyısı çay bahçesindeydik. Karanlığın örtüsü altında çay bahçesine girdik fakat hiç bir bekçi olmadığını farkettim. Cep telefonumu çıkarıp bahçeye fırlattım:
"Neler oluyor? şebnem neden bzi uyardı eğer bu tuzağa kurduysa bize?"
Deniz'in de bu sorunun cevabını bilmediği belliydi:
"şebnem'in bu tuzağı kurduğunu sanmıyorum. Bence o da tuzağa düşürüldü ve bizi uyarmak istedi. şebnem'in başı dertteyse diye Davut'la konuşacağım."
"Prens Davut'la mı?"
"Evet..."

*Prenslerden nefret ediyordum*

Deniz cep telefonunu çıkardı ve çalışmayacağını bildiği halde biraz kurcaladı sonra o da umutsuzluğa kapıldı.
"Bir telefon bulmalıyız hemen..."
Etrafıma bakındım çay bahçelerinden birisinde illaki telefon olmalıydı. Beraber bir binaya gittik.Her hangi bir alarm'a karşı camları inceledim. Hayır hiç bir şey yoktu...

Camı dirseğimle kırdım ve kapıyı içeriden açtım. İki katlı bir klasik türk tarzı bir kafedeydik. Deniz Davut'u aradı:

"İyi akşamlar Davut Bey'le görüşebilir miyim?..... Ben Deniz Kürekçi, acil bir durum var der misiniz Davut Beye.......Hemen görüşmeliyim o kadar bekleyemem. şebnem tehlikede der misiniz ona....."

*Hayır... Bir şeyler tersti. Sanki oyalamaya çalışıyorlardı. Hızla ikinci kata çıktım ve gözlerimi kurt gözlerine dönüştürdüm. Karanlığa rağmen etraftaki her ayrıntıyı seçebiliyordum. Uzaklara da gözlerimi diktim.*

Haklıydım... Bir kaç dakika sonra uzakta araç farları göründü. Deniz'e baktım ve sahil güvenlik araçlarının bu kez geldiğini farkettim. Hızla aşağıya koştum:

"Davut... şebnem çok korkmuştu ve o adamlar bizi kovaladı..."

Hızla koştum ve telefonun telini pençemle kopardım. Diğer pençemle Deniz'i kavrayıp tüm gücümle çektim:

"Tuzak... Ã?abuk olmalıyız bu sefer denizden de kaçamayacağız..."
Deniz hemen kendine geldi. Vampirler hayatları söz konusu olunca zihinleri daha hızlı çalışırdı. Sanırım içimizdeki yaratık gerektiğinde içgüdüleri ile bizi yönlendiriyordu.

Hala elinden pençelerimle çekiştirirken:
"Bunun sorumlusu Davut mu yani?" diye sordu Deniz.

Cevap vermedim, nereye kaçacağımız sorusu beni daha çok ilgilendiriyordu. Hafifçe eğilip gizlenerek yoldan karşıya geçtik ve uzaktaki bir kaç yazlık müstakil evlere yöneldik. İki katlı evlerdi ve terkedilmiş gibiydiler. Karanlıkta düzlükte yol alarak evlere ulaştığımızda helikopterler çay bahçelerinin etrafını araştırmaya başlamıştı bile. Bir kaç yazlık evi pas geçip rastgele bir tanesinin kapısına geldik. Kapıyı açmak çok zor olmadı.

Yanımdaki bir kaç ufak aletle menteşeleri kanırınca kapı zaten bizi içeri almaya çok istekli görünmüştü...

İçeri girdik ve kapının arkasına hızla bulduğum herşeyi yığmaya başladım. Dolaplar, masalar ne bulursam kapının arkasına yığıp bir dağ yapmıştım. Sonra evi dolaştık ve boş olduğundan emin olduk. Evin birinci katında bir bilgisayar bulduk ve Vampir iletişim sitesine girmeye karar verdik. Deniz dikkat çekmemek için Sire'ı Tolga'nın gizli şifresini kullanarak vampir sitesine bağlandı. Son haberleri okuduk...

Yeni haber ikimizi de şok etti. Prens üzerimize Justicar çıkarmıştı. Ölüm fermanımızın metni ekranda karşımızdaydı...

Top