by Lugtarias » Tue Oct 21, 2008 4:33 am
Güneş, batı ufkundan Akdeniz’e veda etmekte, gün batımının etkisiyle kızıla çalan gökyüzü ve pembeye bürünmüş olan dağınık bulutlar, gece ile ayın gelmesine az kaldığını fısıldanmaktaydı. Uzaklardan gelen son sıcak ışık huzmeleri, dalgalı güz sularıyla raksediyor, sertleşmeye başlamış olan rüzgar açık havaya yükselmiş özgür ve küçük su taneciklerini oradan oraya taşıyor, taşıyordu.
Yiten güneş o gün için son kez sunarken görkemini dünyaya, Doğu Akdeniz’in kadim sularında yol almakta olan küçük bir karavelanın güvertesinde, haki rengi bir pelerine sarınmış, düşünceler içinde genç bir adam vardı. Bakışlarını hayranlıkla batı ufkuna, güneşin kaybolmadan önceki büyük ihtişamına kenetleyerek derince bir iç çekti. ‘’Lanetli yer şu dünya… İnsan ırkının yaptıkları ile onun insan ırkına sundukları arasındaki tezat ne de yaman! Neden sevgi yerine her zaman nefretle bakarız dünyaya, o bizi şefkatle izlemekteyken? Ã?yle bir haldir ki, sevgi taraftarı olan ben dahi birçok şeye nefretle bakar oldum. Dünyadan nefret etmiyorum, hayır… Yalnızca onu lanetli kılanlardan, etrafa nefret saçanlardan nefret ediyorum. Herşeyden sonsuza dek uzaklaşıp, nefret ettiklerimden uzakta, lanetli dünyanın üzerinde lanetli bir adam olmak ister miydim acaba? Yalnızca hergün burada olup gün batımını izlemek için bile olsa ömrümün sonuna kadar bu serin suların üzerinde uyuyup, bu serin suların üzerinde uyanmayı ister miydim? Evet, kesinlikle bunu isterdim. Yapayalnız biri olarak zaten lanetli sayılırım. Nefret dolu bir yaşantıyı geride bırakıp, soluğumu kesen bu manzara karşısında bir ömür geçirmekse lanet, varsın lanet dayansın kapıma şu gün batımında. Kesinlikle ona hoş geldin demeyi isterdim…’’ Genç adam feci şekilde afalladı. Yalnızca düşünmekte olduğu halde, düşüncelerinin sözcükler halinde dökülüvermiş olduğunu fark etti ağzından. Sözlere dönüşen hayaller, rüzgara karışıp Akdeniz’in uzak köşelerine kaçarken, haki pelerinli genç adam engin suların üzerinde kafası karışmış bir halde kalakaldı.
Lakin insanoğlu, içinde bulunduğu karanlığa karşı hiçbir ışığın zafer kazanamayacağını düşünecek kadar çok karanlık görmüş olsa dahi, bıkkınlık ve yorgunluğundan kaynaklanan bir kaçış isteğinde bulunmakta aceleci davranmamalıdır. Ã?yle ki özgür bir bilincin ortaya koyduğu bu istekler, tahmin edilenden daha farklı şeyleri, gerçek lanetleri, katıksız nefreti ve hatta saf sevgiyi beraberinde getirebilir. Ã?ağlar boyunca, koşulları ve sonuçları göze alınarak dillendirilen, ya da yalnızca düşünülen birçok dilek ve isteğin kabulünün bedeli bu olmuştur. Ve bu, yaşamına, hatta tüm yaşamlara işleyen nefretten kaçmak isteyip, hayatını suların üzerinde gün batımını izleyerek geçirmek isteyen genç insan içinde geçerliydi. Haki pelerinli genç adam, sözlerinin anlamını bilmiyordu. Denizden ve yalnızlıktan çok daha fazlasıyla yüzleşeceğini bilmiyordu…
Derken, tuzlu suyun yüzeyinde sürekli olarak beyaz ve mutlu köpükler oluşmasını sağlayan karavelanın pek fazla yüksek olmayan gözcü kulesinden, korku dolu bir haykırış yükseldi. ‘’Doğu ufkunda korsan gemisi! Tek bir gemi fakat fazla yakın!’’
Geminin kıç tarafında bulunan ve güverte zemininden iki metre aşağıya kadar uzanan, beş metre uzunluğundaki ambarda, birkaç mürettebat ve aşçıyla birlikte erzaklarla ilgilenmekte olan kaptan, yukarıdan gelen haykırışı duyduğunda, yüksek sesle küfrü bastı ve telaş içinde güverteye çıkan merdivenlere koşturdu. Bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu: ’’Lanet olsun senin yapacağın gözcülüğe de göreceğin korsanlara da be! Herkes güverteye! Okçular hazırlanın. Donunuza kadar soyulup, domuz leşinden beter kokan adamlara kölelik etmek istemiyorsanız elinizi çabuk tutun!’’
Gözcünün ilk bağırışını duyduğunda irkildi ve birkaç saniye boyunca nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. Gerçek anlamda yalnızca on muhafız barındıran ve yolcularına düşük bir ücret karşılığında sıcak bir döşek ve günlük iki öğün yemek sunan küçük bir karavelayla Girit’e yolculuk yapmakta olduğunu hatırladı. Ruhsal açıdan fena halde yorgun olan pelerinli genç adam, birkaç saniye içinde zorda olsa gözcünün haykırışını kavrayıp, durumun ciddiyetinin farkına vardı. Yaşına oranla çok savaş görmüş geçirmişti. Lakin bunların hepsi karada yapılan göğüs göğse çarpışmalardı. Savaşın kendisini denizde bulmasına lanet okuyarak, mantıklı düşünmeye çabaladı. Soğukkanlı olmalı ve gidip kamarasından kurmalı yayını almalıydı. Ve bunu ne kadar çabuk yaparsa o kadar iyi olurdu. Zira dümene henüz geçebilmiş olan kaptanın bağırıp çığırışına bakılırsa, bu gidişle hepsi geceyi korsan gemisinin ambarında, sıçanlarla geçireceklerdi.
Koşuşturup duran mürettebat kısa sürede organize olmayı başardı. Güneşin tamamıyla kaybolduğu ve gökyüzünün yalnızca solmakta olan kızıl ışık demetleri tarafından aydınlamakta olduğu vakit, korsan gemisiyle aralarındaki mesafe sabitlenmiş haldeydi. Fakat bu mesafe hiç de güvenli bir mesafe değildi. Hele gecenin tamamıyla çökmesine yarım saatten az kalmışken hiç değildi. Lakin buna rağmen gemideki herkes, korsanlarla aralarında onbeş dakikalık bir mesafe olduğunu ve bu mesafenin sabitlenmiş olup, daha fazla azalmadığını öğrenince rahatladı. Mürettebat ve yolcular, güvertede sessiz fakat endişeli bir şekilde olacakları beklerken, hırpalanmış görünen kaptan dümenini kısa bir süreliğine yardımcısına bırakıp, hızlıca karavelanın kıç kısmına doğru seğirtti. Attığı her adımda ahşap zeminin gıcırdamasına neden olarak, birkaç öfkeli homurtunun eşliğinde oraya vardığında, arkalarından gelen korsan gemisini süzen birkaç muhafız, onların yanında duran ve aynı şekilde korsanları izleyen bir yolcu ve elinde satırıyla geminin aşçısını gördü. Muhafızlara yanaşıp derin bir nefes aldı. ‘’İyi hazırlayın kendinizi savaşabiliriz bu gece.’’ Muhafızlar ve aşçı, bakışlarını endişeyle kaptana çevirdi. Yolcuysa korsanları süzmeye devam etti. Kaptan konuşmasını sürdürdü. ‘’şimdi git yemekleri hazır ediver Varsak. Hızlı bir akşam yemeği yiyeceğiz ona göre ayarlarsın sofrayı.’’ Adam başıyla onayladı ve arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Kaptan neden sonra fark etti ki, muhafızların yanında duran yolcunun dalgalanan pelerininin ve bol deri kazağının kıvrımlarının arasında, ince bir el, pek büyük olmayan bir kurmalı yay gizliyordu. Deneyimli deniz kurdu şaşkınlığını açık etmemeye çalışarak sordu. ‘’Savaşçı mısın genç efendi?’’ Adam bu soruyu bekler gibiydi. Yavaşça kaptana döndü ve yanıtladı. ‘’Denizde savaşmışlığım yoktur beyim lakin savaşmayı bilirim.’’ Kaptan gülümsedi. ‘’Sana ihtiyacımız olacak öyleyse. Adın nedir senin?’’ Genç adam duraksadı. ‘’Adım… Adım Kopuz.’’ Kaptan başıyla onayladı. ‘’Pekala öyleyse beyler. Benimle dümene gelin de olasılıklar hakkında konuşalım yemeğe kadar.’’
Ve gece yeli yüzlerini okşarken, endişeli fakat güven dolu adımlarla kaptanı takip etmeye koyuldu dört muhafız ve Kopuz.
Kaptanla birlikte dümene vardıklarında, uygulayabilecekleri savaş stratejileri hakkında konuştular. Kısa bir süre sonra genç bir tayfa gelip yemeğin hazırlanmış olduğunu söyledi. Birkaç dakika içinde gözcüler -son birkaç saattir iki kişi gözcülük yapıyordu- ve onlara yemek götürmekte olan İstanbullu genç kız dışında gemideki herkes, en geniş kamaradaki devasa yemek masasına oturmuştu. Sofrada her zamanki gibi balık ve börülce vardı. Lakin alışılmış sofraların aksine kimse içki içmiyordu korsan tehlikesinden dolayı. Ve böylece aceleyle yutulan lokmalar midelerde birikmeye başladı…
İstanbullu genç kız, kil çanaklara konulmuş, üzerlerinden buhar tüten iki tabak yemeği gözcülere götürmek için yelken direğinin altındaki merdivene doğru hızla yürüyordu. Mevsim güz sonuydu ve bu zamanlarda Akdeniz’in açıkları güneşten yoksun kalınca gerçekten soğuk olurdu. Kız soluğunun su buharına dönüşmesine şaşırmadan merdivenin önüne kadar geldi. Elinde iki tabak tutarken, zemine dik şekilde yükselen merdivene tırmanamayacağını fark ederek, yukarıya döndü ve sesinin çok yüksek çıkmamasını umarak, nazik bir ses tonuyla gözcülere seslendi. ‘’Gözcü beyler!’’ Hiçbir tepkiyle karşılaşmadı. Sesini biraz daha yükseltmeye karar vererek kibarca tekrar seslendi ‘’Gözcü beyler!’’ Sesi o kadar yüksek çıkmış ve o kadar ürpertici bir şekilde karanlığa karışmıştı ki, genç kız bir an kendi kibar sesinin Akdeniz’in karanlığında dolanıp, yeniden ve yeniden kulaklarında çınlaması karşısında korktu ve tüylerinin diken diken oluşunu hissetti. Sonra panikle kil çanaklardan birini yere koyup sağ elini yumruk yaptı ve yelken direğine ritmik bir şekilde vurmaya başladı. Birkaç saniye daha geçti. Yanıt yoktu. Genç kız bir kere daha seslenmek için cesaretini topladı ve derin bir nefes aldı. Fakat daha o seslenemeden yukarıdan hışırtılar geldi ve başını kaldırmış yukarı bakan genç kız yaklaşık dört metre kadar yukarıdaki gözetleme yerinden aşağıya doğru, doğruca üzerine doğru süzülen bir insan bedeni gördü. Kaskatı kesilen kız, başına çakılmak üzere olan insan bedeninden içgüdüleri sayesinde, kendini son anda yere atarak kurtuldu. Ve süzülüp gelmiş olan adam muazzam bir ‘’güm’’ sesiyle ahşap güverteye çakılıp birkaç kerestenin kırılmasına neden oldu. Kız aklının derinlerden gelen çığlığı zaptetmeye çalışır ve dehşet dolu gözlerle yerde yatan ölü gözcüye bakarken, yukarıdan ikinci bir beden geldi ve ilk cesedin üzerine çakıldı. Bu da en az ilk çakılmada olduğu kadar yüksek bir çarpış sesinin gökyüzüne karışmasına neden oldu. Bu görüntü, kızın gırtlağından, katıksız bir korku içeren, boğuk ve bilinçsizce çıkarılan bir inilti yükselmesine neden oldu. Derken gözcü direğinin tepesinden bi insan sesi işitti. Kafasını kaldırıp baktığında gördüğü şey, on dokuz yıllık yaşamında ilk defa gerçek bir çaresizlik hissetmesine neden oldu. Bir korsan! En azından kız öyle olduğunu düşünüyordu ve başka bir şey düşünecek durumda da değildi. Adam kendisine bakıp, anlayamadığı bir dilde bir şeyler söyleyip sırıtıyordu. Lanet olsun, adam gemideydi! Başını karavelanın kıç kısmına çevirip korsan gemisini görmeye çalıştı fakat şaşırarak denizin
sisli olduğunu fark etti. Lakin gözleri ona başka şeyler gösterdi... Güvertenin gölgelerinden çıkıp kendisine doğru süzülen kapkara silüetler… Aklının derinlerinden gelen, bastırılamaycak kadar güçlenmiş olan çığlığını koyverdi. Ve mürettebatın yanına varabilmeyi dileyerek, yaşamış olduğu en yoğun adrenalin patlamasının eşliğinde, yemek yenen kamaraya doğru koşturdu.
Yemekteki herkes gümbütüleri duydu. Ã?nlerinde pek gösterişli olmamakla birlikte, huzur verici bir sofra dururken, hiç kimse güvertede işlerin yolunda gitmediğini düşünmeye hevesli değildi. Fakat dışarıda bir terslik olduğunu anlamak hiçbiri için zor olmadı. Buna rağmen kimse kalkıpta güvertede neler döndüğünü öğrenmek için güzelim sofradan ayrılmaya niyetli değildi. Kaptan o an tüm tayfaların yaşadığından emin olduğu kararsızlık ve uyuşukluk durumunu keskin ve gür bir sesle verdiği basit emirle dağıttı. ‘’Ã?ekin kılıçlarınızı doğruca güverteye!’’ Muhafızlar yaşamlarını bu tür emirleri uygulayarak kazandıklarından dolayı hiç tereddüt etmeden kılıçlarını çekerek, ihtiyatlı ve çabuk adımlarla büyük kamaradan dışarıya, tavanı sonsuz gökyüzü olan güverteye doğru yöneldiler. Onları, hafifçe eğri, kısa bir kılıcı tek eliyle rahatça kavramış olan haki pelerinli yolcu izledi. Kılıç adamın elinde gerçekten kudretli ve ölümcül gözüküyordu. Kabzasının iki yana uzanan kısa uzuvları vardı. Ve adamın kavradığı sap kısmın yukarısında kalan metal şeridin her iki yanı göze ilk bakışta kapkara gelen ama aslında gece mavisi bir renge sahip olan, dolunay şeklinde yontulmuş iki taşla süslüydü. Kılıcın kavisli keski kısmı, tepesinden dibine kadar kendisiyle uyumlu bir şekilde kavislenerek tek ve ince bir sıra halinde aşağı inen bir takım sembollerle doluydu. Kılıcın ölümcüllüğüyle keskin bir tezat oluşturan bu zarif yazmalar büyüleyici bir parıltıya sahipti. Hala masada bulunan gemi mürettebatı adamın bu görüntüsü karşısında afallamıştı. Gemide böyle bir yolcu barındırıyor oldukları kimin aklına gelirdi. Derken, haki pelerinli adamı takip etmeye başlamış olan kaptanın bu kez kızgınca yükselen sesi masadaki herkesin kendine gelmesini sağladı. Bu bağırışın ardından, masadaki tüm adamlar, kimi küçük bıçaklarla, kimi oklavayla, kimi satırla kuşanmış halde kaptanı izlemeye koyuldu. Ve tam o sırada gemi dehşet dolu bir çığlıkla doldu…
Dışarıya ilk çıkanlar muhafızlar olmuştu. Ve bunu yapar yapmaz bir bayandan geldiği apaçık olan feci çığlığı duydular. Hepsi etrafa bakınıp yabancı birilerini görmeyi, korsanları görmeyi beklediler. Fakat hiçbirşey göremiyorlardı. Ã?yle ki güverte baştan aşağı kesif bir pusla kaplıydı. Belli ki gemi bir sis öbeğine yaklaşmıştı. Tüm muhafızlar böyle düşünüyordu. Etraflarına bakınmaya devam ettiler fakat pustan başka hiçbirşey yoktu. O sırada arkalarından gelen ayak sesleri işittiler.
Kamaranın kapısından önce Kopuz sonra da kaptan çıktı. Muhafızlar ayak seslerinin kaynağını öğrenince bir parça olsun rahatlık hissettiler. Kaptan kapıdan çıktıktan hemen sonra ayak sesleri yeniden yükseldi ve tüm mürettebat kamaradan dışarı döküldü. Artık herkes dışarıdaydı. Ve bulmaları gereken bir bayan ile konuşmaları gereken iki gözcü vardı. Kaptan hızlı düşünerek kararını verdi. ‘’İkiye ayrılıyoruz.’’ Muhafızlara dönerek devam etti. ‘’Yarınız benimle gelin, yarınız diğerleriyle kalın. Biz yelken direğine gideriz. Siz de kızı arayın.’’
Lugtarias
Güneş, batı ufkundan Akdeniz’e veda etmekte, gün batımının etkisiyle kızıla çalan gökyüzü ve pembeye bürünmüş olan dağınık bulutlar, gece ile ayın gelmesine az kaldığını fısıldanmaktaydı. Uzaklardan gelen son sıcak ışık huzmeleri, dalgalı güz sularıyla raksediyor, sertleşmeye başlamış olan rüzgar açık havaya yükselmiş özgür ve küçük su taneciklerini oradan oraya taşıyor, taşıyordu.
Yiten güneş o gün için son kez sunarken görkemini dünyaya, Doğu Akdeniz’in kadim sularında yol almakta olan küçük bir karavelanın güvertesinde, haki rengi bir pelerine sarınmış, düşünceler içinde genç bir adam vardı. Bakışlarını hayranlıkla batı ufkuna, güneşin kaybolmadan önceki büyük ihtişamına kenetleyerek derince bir iç çekti. ‘’Lanetli yer şu dünya… İnsan ırkının yaptıkları ile onun insan ırkına sundukları arasındaki tezat ne de yaman! Neden sevgi yerine her zaman nefretle bakarız dünyaya, o bizi şefkatle izlemekteyken? Ã?yle bir haldir ki, sevgi taraftarı olan ben dahi birçok şeye nefretle bakar oldum. Dünyadan nefret etmiyorum, hayır… Yalnızca onu lanetli kılanlardan, etrafa nefret saçanlardan nefret ediyorum. Herşeyden sonsuza dek uzaklaşıp, nefret ettiklerimden uzakta, lanetli dünyanın üzerinde lanetli bir adam olmak ister miydim acaba? Yalnızca hergün burada olup gün batımını izlemek için bile olsa ömrümün sonuna kadar bu serin suların üzerinde uyuyup, bu serin suların üzerinde uyanmayı ister miydim? Evet, kesinlikle bunu isterdim. Yapayalnız biri olarak zaten lanetli sayılırım. Nefret dolu bir yaşantıyı geride bırakıp, soluğumu kesen bu manzara karşısında bir ömür geçirmekse lanet, varsın lanet dayansın kapıma şu gün batımında. Kesinlikle ona hoş geldin demeyi isterdim…’’ Genç adam feci şekilde afalladı. Yalnızca düşünmekte olduğu halde, düşüncelerinin sözcükler halinde dökülüvermiş olduğunu fark etti ağzından. Sözlere dönüşen hayaller, rüzgara karışıp Akdeniz’in uzak köşelerine kaçarken, haki pelerinli genç adam engin suların üzerinde kafası karışmış bir halde kalakaldı.
Lakin insanoğlu, içinde bulunduğu karanlığa karşı hiçbir ışığın zafer kazanamayacağını düşünecek kadar çok karanlık görmüş olsa dahi, bıkkınlık ve yorgunluğundan kaynaklanan bir kaçış isteğinde bulunmakta aceleci davranmamalıdır. Ã?yle ki özgür bir bilincin ortaya koyduğu bu istekler, tahmin edilenden daha farklı şeyleri, gerçek lanetleri, katıksız nefreti ve hatta saf sevgiyi beraberinde getirebilir. Ã?ağlar boyunca, koşulları ve sonuçları göze alınarak dillendirilen, ya da yalnızca düşünülen birçok dilek ve isteğin kabulünün bedeli bu olmuştur. Ve bu, yaşamına, hatta tüm yaşamlara işleyen nefretten kaçmak isteyip, hayatını suların üzerinde gün batımını izleyerek geçirmek isteyen genç insan içinde geçerliydi. Haki pelerinli genç adam, sözlerinin anlamını bilmiyordu. Denizden ve yalnızlıktan çok daha fazlasıyla yüzleşeceğini bilmiyordu…
Derken, tuzlu suyun yüzeyinde sürekli olarak beyaz ve mutlu köpükler oluşmasını sağlayan karavelanın pek fazla yüksek olmayan gözcü kulesinden, korku dolu bir haykırış yükseldi. ‘’Doğu ufkunda korsan gemisi! Tek bir gemi fakat fazla yakın!’’
Geminin kıç tarafında bulunan ve güverte zemininden iki metre aşağıya kadar uzanan, beş metre uzunluğundaki ambarda, birkaç mürettebat ve aşçıyla birlikte erzaklarla ilgilenmekte olan kaptan, yukarıdan gelen haykırışı duyduğunda, yüksek sesle küfrü bastı ve telaş içinde güverteye çıkan merdivenlere koşturdu. Bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu: ’’Lanet olsun senin yapacağın gözcülüğe de göreceğin korsanlara da be! Herkes güverteye! Okçular hazırlanın. Donunuza kadar soyulup, domuz leşinden beter kokan adamlara kölelik etmek istemiyorsanız elinizi çabuk tutun!’’
Gözcünün ilk bağırışını duyduğunda irkildi ve birkaç saniye boyunca nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. Gerçek anlamda yalnızca on muhafız barındıran ve yolcularına düşük bir ücret karşılığında sıcak bir döşek ve günlük iki öğün yemek sunan küçük bir karavelayla Girit’e yolculuk yapmakta olduğunu hatırladı. Ruhsal açıdan fena halde yorgun olan pelerinli genç adam, birkaç saniye içinde zorda olsa gözcünün haykırışını kavrayıp, durumun ciddiyetinin farkına vardı. Yaşına oranla çok savaş görmüş geçirmişti. Lakin bunların hepsi karada yapılan göğüs göğse çarpışmalardı. Savaşın kendisini denizde bulmasına lanet okuyarak, mantıklı düşünmeye çabaladı. Soğukkanlı olmalı ve gidip kamarasından kurmalı yayını almalıydı. Ve bunu ne kadar çabuk yaparsa o kadar iyi olurdu. Zira dümene henüz geçebilmiş olan kaptanın bağırıp çığırışına bakılırsa, bu gidişle hepsi geceyi korsan gemisinin ambarında, sıçanlarla geçireceklerdi.
Koşuşturup duran mürettebat kısa sürede organize olmayı başardı. Güneşin tamamıyla kaybolduğu ve gökyüzünün yalnızca solmakta olan kızıl ışık demetleri tarafından aydınlamakta olduğu vakit, korsan gemisiyle aralarındaki mesafe sabitlenmiş haldeydi. Fakat bu mesafe hiç de güvenli bir mesafe değildi. Hele gecenin tamamıyla çökmesine yarım saatten az kalmışken hiç değildi. Lakin buna rağmen gemideki herkes, korsanlarla aralarında onbeş dakikalık bir mesafe olduğunu ve bu mesafenin sabitlenmiş olup, daha fazla azalmadığını öğrenince rahatladı. Mürettebat ve yolcular, güvertede sessiz fakat endişeli bir şekilde olacakları beklerken, hırpalanmış görünen kaptan dümenini kısa bir süreliğine yardımcısına bırakıp, hızlıca karavelanın kıç kısmına doğru seğirtti. Attığı her adımda ahşap zeminin gıcırdamasına neden olarak, birkaç öfkeli homurtunun eşliğinde oraya vardığında, arkalarından gelen korsan gemisini süzen birkaç muhafız, onların yanında duran ve aynı şekilde korsanları izleyen bir yolcu ve elinde satırıyla geminin aşçısını gördü. Muhafızlara yanaşıp derin bir nefes aldı. ‘’İyi hazırlayın kendinizi savaşabiliriz bu gece.’’ Muhafızlar ve aşçı, bakışlarını endişeyle kaptana çevirdi. Yolcuysa korsanları süzmeye devam etti. Kaptan konuşmasını sürdürdü. ‘’şimdi git yemekleri hazır ediver Varsak. Hızlı bir akşam yemeği yiyeceğiz ona göre ayarlarsın sofrayı.’’ Adam başıyla onayladı ve arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Kaptan neden sonra fark etti ki, muhafızların yanında duran yolcunun dalgalanan pelerininin ve bol deri kazağının kıvrımlarının arasında, ince bir el, pek büyük olmayan bir kurmalı yay gizliyordu. Deneyimli deniz kurdu şaşkınlığını açık etmemeye çalışarak sordu. ‘’Savaşçı mısın genç efendi?’’ Adam bu soruyu bekler gibiydi. Yavaşça kaptana döndü ve yanıtladı. ‘’Denizde savaşmışlığım yoktur beyim lakin savaşmayı bilirim.’’ Kaptan gülümsedi. ‘’Sana ihtiyacımız olacak öyleyse. Adın nedir senin?’’ Genç adam duraksadı. ‘’Adım… Adım Kopuz.’’ Kaptan başıyla onayladı. ‘’Pekala öyleyse beyler. Benimle dümene gelin de olasılıklar hakkında konuşalım yemeğe kadar.’’
Ve gece yeli yüzlerini okşarken, endişeli fakat güven dolu adımlarla kaptanı takip etmeye koyuldu dört muhafız ve Kopuz.
Kaptanla birlikte dümene vardıklarında, uygulayabilecekleri savaş stratejileri hakkında konuştular. Kısa bir süre sonra genç bir tayfa gelip yemeğin hazırlanmış olduğunu söyledi. Birkaç dakika içinde gözcüler -son birkaç saattir iki kişi gözcülük yapıyordu- ve onlara yemek götürmekte olan İstanbullu genç kız dışında gemideki herkes, en geniş kamaradaki devasa yemek masasına oturmuştu. Sofrada her zamanki gibi balık ve börülce vardı. Lakin alışılmış sofraların aksine kimse içki içmiyordu korsan tehlikesinden dolayı. Ve böylece aceleyle yutulan lokmalar midelerde birikmeye başladı…
İstanbullu genç kız, kil çanaklara konulmuş, üzerlerinden buhar tüten iki tabak yemeği gözcülere götürmek için yelken direğinin altındaki merdivene doğru hızla yürüyordu. Mevsim güz sonuydu ve bu zamanlarda Akdeniz’in açıkları güneşten yoksun kalınca gerçekten soğuk olurdu. Kız soluğunun su buharına dönüşmesine şaşırmadan merdivenin önüne kadar geldi. Elinde iki tabak tutarken, zemine dik şekilde yükselen merdivene tırmanamayacağını fark ederek, yukarıya döndü ve sesinin çok yüksek çıkmamasını umarak, nazik bir ses tonuyla gözcülere seslendi. ‘’Gözcü beyler!’’ Hiçbir tepkiyle karşılaşmadı. Sesini biraz daha yükseltmeye karar vererek kibarca tekrar seslendi ‘’Gözcü beyler!’’ Sesi o kadar yüksek çıkmış ve o kadar ürpertici bir şekilde karanlığa karışmıştı ki, genç kız bir an kendi kibar sesinin Akdeniz’in karanlığında dolanıp, yeniden ve yeniden kulaklarında çınlaması karşısında korktu ve tüylerinin diken diken oluşunu hissetti. Sonra panikle kil çanaklardan birini yere koyup sağ elini yumruk yaptı ve yelken direğine ritmik bir şekilde vurmaya başladı. Birkaç saniye daha geçti. Yanıt yoktu. Genç kız bir kere daha seslenmek için cesaretini topladı ve derin bir nefes aldı. Fakat daha o seslenemeden yukarıdan hışırtılar geldi ve başını kaldırmış yukarı bakan genç kız yaklaşık dört metre kadar yukarıdaki gözetleme yerinden aşağıya doğru, doğruca üzerine doğru süzülen bir insan bedeni gördü. Kaskatı kesilen kız, başına çakılmak üzere olan insan bedeninden içgüdüleri sayesinde, kendini son anda yere atarak kurtuldu. Ve süzülüp gelmiş olan adam muazzam bir ‘’güm’’ sesiyle ahşap güverteye çakılıp birkaç kerestenin kırılmasına neden oldu. Kız aklının derinlerden gelen çığlığı zaptetmeye çalışır ve dehşet dolu gözlerle yerde yatan ölü gözcüye bakarken, yukarıdan ikinci bir beden geldi ve ilk cesedin üzerine çakıldı. Bu da en az ilk çakılmada olduğu kadar yüksek bir çarpış sesinin gökyüzüne karışmasına neden oldu. Bu görüntü, kızın gırtlağından, katıksız bir korku içeren, boğuk ve bilinçsizce çıkarılan bir inilti yükselmesine neden oldu. Derken gözcü direğinin tepesinden bi insan sesi işitti. Kafasını kaldırıp baktığında gördüğü şey, on dokuz yıllık yaşamında ilk defa gerçek bir çaresizlik hissetmesine neden oldu. Bir korsan! En azından kız öyle olduğunu düşünüyordu ve başka bir şey düşünecek durumda da değildi. Adam kendisine bakıp, anlayamadığı bir dilde bir şeyler söyleyip sırıtıyordu. Lanet olsun, adam gemideydi! Başını karavelanın kıç kısmına çevirip korsan gemisini görmeye çalıştı fakat şaşırarak denizin
sisli olduğunu fark etti. Lakin gözleri ona başka şeyler gösterdi... Güvertenin gölgelerinden çıkıp kendisine doğru süzülen kapkara silüetler… Aklının derinlerinden gelen, bastırılamaycak kadar güçlenmiş olan çığlığını koyverdi. Ve mürettebatın yanına varabilmeyi dileyerek, yaşamış olduğu en yoğun adrenalin patlamasının eşliğinde, yemek yenen kamaraya doğru koşturdu.
Yemekteki herkes gümbütüleri duydu. Ã?nlerinde pek gösterişli olmamakla birlikte, huzur verici bir sofra dururken, hiç kimse güvertede işlerin yolunda gitmediğini düşünmeye hevesli değildi. Fakat dışarıda bir terslik olduğunu anlamak hiçbiri için zor olmadı. Buna rağmen kimse kalkıpta güvertede neler döndüğünü öğrenmek için güzelim sofradan ayrılmaya niyetli değildi. Kaptan o an tüm tayfaların yaşadığından emin olduğu kararsızlık ve uyuşukluk durumunu keskin ve gür bir sesle verdiği basit emirle dağıttı. ‘’Ã?ekin kılıçlarınızı doğruca güverteye!’’ Muhafızlar yaşamlarını bu tür emirleri uygulayarak kazandıklarından dolayı hiç tereddüt etmeden kılıçlarını çekerek, ihtiyatlı ve çabuk adımlarla büyük kamaradan dışarıya, tavanı sonsuz gökyüzü olan güverteye doğru yöneldiler. Onları, hafifçe eğri, kısa bir kılıcı tek eliyle rahatça kavramış olan haki pelerinli yolcu izledi. Kılıç adamın elinde gerçekten kudretli ve ölümcül gözüküyordu. Kabzasının iki yana uzanan kısa uzuvları vardı. Ve adamın kavradığı sap kısmın yukarısında kalan metal şeridin her iki yanı göze ilk bakışta kapkara gelen ama aslında gece mavisi bir renge sahip olan, dolunay şeklinde yontulmuş iki taşla süslüydü. Kılıcın kavisli keski kısmı, tepesinden dibine kadar kendisiyle uyumlu bir şekilde kavislenerek tek ve ince bir sıra halinde aşağı inen bir takım sembollerle doluydu. Kılıcın ölümcüllüğüyle keskin bir tezat oluşturan bu zarif yazmalar büyüleyici bir parıltıya sahipti. Hala masada bulunan gemi mürettebatı adamın bu görüntüsü karşısında afallamıştı. Gemide böyle bir yolcu barındırıyor oldukları kimin aklına gelirdi. Derken, haki pelerinli adamı takip etmeye başlamış olan kaptanın bu kez kızgınca yükselen sesi masadaki herkesin kendine gelmesini sağladı. Bu bağırışın ardından, masadaki tüm adamlar, kimi küçük bıçaklarla, kimi oklavayla, kimi satırla kuşanmış halde kaptanı izlemeye koyuldu. Ve tam o sırada gemi dehşet dolu bir çığlıkla doldu…
Dışarıya ilk çıkanlar muhafızlar olmuştu. Ve bunu yapar yapmaz bir bayandan geldiği apaçık olan feci çığlığı duydular. Hepsi etrafa bakınıp yabancı birilerini görmeyi, korsanları görmeyi beklediler. Fakat hiçbirşey göremiyorlardı. Ã?yle ki güverte baştan aşağı kesif bir pusla kaplıydı. Belli ki gemi bir sis öbeğine yaklaşmıştı. Tüm muhafızlar böyle düşünüyordu. Etraflarına bakınmaya devam ettiler fakat pustan başka hiçbirşey yoktu. O sırada arkalarından gelen ayak sesleri işittiler.
Kamaranın kapısından önce Kopuz sonra da kaptan çıktı. Muhafızlar ayak seslerinin kaynağını öğrenince bir parça olsun rahatlık hissettiler. Kaptan kapıdan çıktıktan hemen sonra ayak sesleri yeniden yükseldi ve tüm mürettebat kamaradan dışarı döküldü. Artık herkes dışarıdaydı. Ve bulmaları gereken bir bayan ile konuşmaları gereken iki gözcü vardı. Kaptan hızlı düşünerek kararını verdi. ‘’İkiye ayrılıyoruz.’’ Muhafızlara dönerek devam etti. ‘’Yarınız benimle gelin, yarınız diğerleriyle kalın. Biz yelken direğine gideriz. Siz de kızı arayın.’’
Lugtarias