by Illyra » Tue Mar 24, 2009 7:13 am
Güneşlimi güneşli güzel bir sabah, yeşil bahçenin çimleri üzerinde dans ediyordu. Doyle ve Rolf, bir tepe üzerine kurulmuş Helm tapınağının ön kapısından geçerek içeriye girdiler. Mermer bina kompleksleri arasında yollarını arayıp bularak, Rahip Neil’i görmek için acele ile seğirttiler. Fakat tam kapının önünde Doyle, Rolf’u geri durması için çekti.
“Bizi evimizden çağırdı. Neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Bizi nasıl bilmiş olabilir? Biz sadece sıradan insanlarız. Ben sıradan demirci çırağıyım, Sen ise çapasını zor kaldıran bir çiftçi çocuğu. Günlerce yolculuk yaptık, buradan gelen mesaj için. Hala içeri girip girmemeye emin değilim.”
“Doyle, Doyle, saçmalama. Korkmana gerek yok. Burası Helm Tapınağı, adaletsiz hiçbir şey yapılamaz burada, bir masuma zarar verilemez. Ama içten içe pişmanlık duyduğun bazı şeyler varsa, eh bunu bilemem ben…”
“Tamam, tamam her neyse. Hadi içeri girelim…”
Rolf, kompleksten ayrı olan, kulübemsi binanın kapsını çaldı. İçeriden gelen ses sanki çok yaşlı birisine aitti.
“İçeri gelin. Bende sizi bekliyordum.”
Rolf önde olmak üzere içeriye girdiler. Binanın dışarısı mermerdi, fakat içerideki bütün duvarlar tahta kaplıydı. Bir şekilde binanın iskeleti duruyor gibiydi. Boğucu bir duman burun deliklerinden içeriye girerken, iyice görebilmek için gözlerini odada gezdirdiler. Sonunda yuvarlak bir masada oturmuş Neil’i görebildiler. Ã?nündeki kitaptan başını kaldırdı.
“Ã?ncelikle hoş geldiniz. Biraz uzun konuşacağım. Otursanız iyi olur. Meraklandığınızı biliyorum. Lafı uzatmayacağım”
Doyle ve Rolf arasında endişeli bir bakış geçti. Yine de Neil’in karşısındaki sandalyelere oturdular.
“Tapınağımız her on sene de bir kehanetlere başvurur. Ve bu kehanetlerde, on sene içinde en çok zarar, yıkım getirecek şey öğrenilir. Son on sene doldu. Ve geçen ay görücüler toplanarak yeni bir görü için bizim bilmediğimiz şeylere başvurdular. Ã?nümüzdeki on sene içinde Helm tapınağının yapması gereken şey “Derin Karanlık” ı bulmak…”
Doyle anlamamışçasına Neil’e bakarken, Rolf sordu.
“Peki, bunun bizimle alakası ne? Neden bu tapınakta?”
“Bunu her tapınak uygular, ama kendi bünyesinde gizlidir. Sizinle alakasına gelince… Bu şeyi yapmak, kimin kaderinde yazılıysa, görücüler onları bulur ve bize söyler. Sizde bu görüde adı çıkanlarsınız. Bu göreve çıkmanızı Helm tapınağı sizden rica eder.”
“Derin Karanlık nedir? Onu nerede bulabiliriz? Bizden başka hiç kimse yok mu?”
“Derin Karanlık, içinde saf kötülüğü taşıyan bir nesne. Ne olduğuna dair elimizde kesin bir şey yok. Onu bulacağınız yer ise, Far Forest’in civarı… Ve başkaları konusu… Evet, dört kişi daha var, ama onları siz bulup ikna etmelisiniz. Nasıl yaparsınız onu bilmem. Kabul ediyor musunuz?”
Doyle itiraz etmek için ağzını açtığında, ayağında hissettiği acı konuşmasına engel oldu. Rolf ayağını eziyordu.
“Elbette kabul ediyoruz.”
“Güzel. Yarına kadar dinlenebilirsiniz. Yarından sonra yola çıkarsınız. Dinlenmek için diğer uçtaki binayı kullanabilirsiniz. Yola çıkmadan önce size gerekli olan birkaç eşyayı ve bilgiyi vereceğim, yani buraya uğrayın.”
Rolf selam verip dışarıya çıktığında, kapının karşısında kendisine öfkeyle bakan arkadaşını gördü.
“Neden kabul ettin? Biz basit insanlarız, ne yapabiliriz ki? Hem başarırsak vereceği ödülden bile bahsetmedi.”
“Ne ödülü seni salak? Duymadın mı? Kehanet bu.”
“Kehanetten bana ne. Ben kendi hayatımı seviyordum.”
“Korkup saçmalamayı bırak ta, olacakları düşün. On sekiz yaşındayız ve henüz doğru düzgün köyden dışarı çıkmış değiliz. Aramızda az mesafe olmasına rağmen, Longsaddle’i kaç kere gördün? Bu bir macera yaşamamız için mükemmel bir fırsat, hayatımızda elimize bir kere geçecek bir fırsat! Ve sen hala ödülden bahis ediyorsun!”
“Ben gelmek istemiyorum.”
“Sen bilirsin. O zaman kendi başıma yola çıkarım.”
Neil’in söylediği yöne doğru yürüten Rolf, kısa bir süre sonra kendisine yetişen ayak seslerini duymaktan çok hissetti.
“Düşündüm de, o kadar kötü olamaz değil mi?”
Gülerek uyumaları gereken konforsuz yere girdiler. Yataklar sertti. Yinede yol yorgunluğu ile başları yastığa değer-değmez uyudular.
Ertesi sabah dünkünden de güzeldi. Yanlarındaki birkaç parça eşyayı toplayıp Neil’in binasına gittiler. Rahip uyanmıştı ve eski bir sandığı karıştırıyordu.
“Demek geldiniz. İşte işinize yarayacak birkaç parça eşya. İstediğinizi alabilirsiniz. Ama korkarım size at lüksünü sunamayacağım.”
Doyle ve Rolf’a sandıktan çıkarttığı eski bir çift deri zırhı uzattı.
“Biraz eski ama sanırım işinizi görür. Silahlarınızı da buradan seçebilirisiniz.”
Doyle, kullanıldığı çentikli kenarlarından belli olan, uzun bir kılıcı beline takmıştı. Rolf ise kısa bir yay ile bir sadağı ok kuşanmıştı. Neil yeniden oturmalarını işaret etti.
“Ã?ncelikle bunu kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederim. Çok çetin bir görevi yerine getirmek için yola çıkacaksınız, bilinmeyeni arayacaksınız. Derin Karanlık dün size bahsettiğim gibi bir nesne, ama nasıl bir nesne ya da ne olduğu hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Görüden hemen sonra, birçok kişi bunu araştırdı ama sonuçlar hep olumsuzdu. Elimizde olan, içinde sizinde bulunduğu bir takım isimlerdi. Ama şimdi sizi bulduğumuza göre, diğer dört kişiyi bulup, yola beraber devam etmek size düşüyor. İlki Glenda isimli bir büyücü. Onu bulmak için Yartar’a gitmelisiniz. İkincisi, Kuzgun isimli bir gezgin. Size yolculuğunuzda çok yardım edecek bilgilere sahip bir tür bekçi. Sanırım yolda o sizi bulacak. Diğeri, Ardnael isimli bir orman korucusu. Onun High Forset’te, Grandfather Three yakınlarında bulacağınızı umuyoruz. Sonuncusu ile…”
Neil duraksadığında Rolf ve Doyle arasında endişeli bir bakış geçti.
“Sonuncusu, eskiden bir Helm şövalyesi idi. Ama bazı sebepler yüzünden düştü ve tarikattan atıldı. şimdi hayatına Sundabar’da devam ediyor. İsmi Antax. Yapabildiğiniz kadar çabuk Derin Karanlığı bulmalı ve buraya getirmelisiniz.”
Masanın üzerinde duran eski bir haritayı ikisine uzattı.
“Alın, harita size yardımcı olacaktır. İyi şanslar dilerim. Yolunuz açık olsun.”
Sonra iki elini Rolf ve Doyle’un kafasına koyarak ağzının içinde bir dua mırıldandı. Ardından kendilerine rahatsız gelen zırhlarını giymiş iki arkadaş yola koyuldu.
Yolculukları sıradandı – kamp ateşi çevresinde otururken arada bir çıtırtılardan korkmaları hariç. İki gün boyunca Dessarit Nehrini nasıl geçeceklerini tartıştılar. Sonunda kıyıya vardıklarında, balıkçılardan birisini ikna etmeyi düşündüler ama yanlarında yeterli para yoktu. Bu yüzden biraz para kazanmak umudu ile en yakım yerleşime, yani Triboar’a gittiler.
Güneşin battığı bir akşamüstü, şehre varmışlardı. Ama yanlarında konaklayacak kadar para yoktu, bu yüzden şehrin dışında kamp kurdular. Sabahleyin kampı topladılar ve henüz uyanmamış şehrin sokaklarında gezmeye başladılar.
Doyle, Rolf’u çekerek, ilerideki bir tabelayı gösterdi. Tahta tabelanın üzerindeki soluk resim, bir kalkan üzerinde çaprazlamış demirci çekici ile kılıcı gösteriyordu.
“Rolf, ben bu işten anlıyorum. Oraya gidip konuşursam belki de bir şansım olabilir. Sende pek ala ağır olmayan işleri yapabilirsin…”
“Uzun sürede bir mantık tutturuyorsun. Güzel fikir. Zaten yapabileceğimiz başka bir iş yok.”
Böylece demirci dükkânına yürüdüler. Rolf hafifçe kapıyı çaldı. İçeriden bir homurtu duyuldu, dışarı akseden ayak seslerinden sonra, tahta kapı açıldı. Kapıyı açan, yaşlı bir ihtiyardı. Üzerindeki tunik, yer yer yanıktı, sakalı biraz kirliydi. Mavi gözleri biraz şaşı bakıyordu.
“Sabahın bu saatinde ne istiyorsunuz? Sizde mi yakınlardaki Ork deliğini temizlemeye karar veren o akılsız sürüsü gibi zırh isteyeceksiniz. Size tavsiyem, gitmeyin, oturduğunuz yerde oturun.”
Rolf, sormak istediği şeyden vazgeçti, bu konu daha fazla dikkate değerdi.
“Hangi Ork deliği?”
Demirci sol eli ile belirsiz bir işaret yaptı.
“Sanırım buraya yabancısınız. Pek ala, şuralarda bir yerde, kuzeyde. Orklar Valinin hazinesini yağmaladı, Valide hazinesini geri getirene onda birini vereceğini vaat etti. Her eline kılıç geçiren ödülü almak için koşturdu, ama kimse geri dönmedi.”
Doyle’nin gözleri parlıyordu. Rolf’a bakınca onunda aynı şeyi düşündüğünü anladı.
“Teşekkür ederim.”
“Neye teşekkür ediyorsun uyuz çocuk. Bir şey almayacaksan neden beni sabahın köründe uyandırdın. Madem gideceksiniz, sizi tutmayayım. Ama geri dönerseniz şaşırırım…”
İkisi arkalarını dönüp kaçarken, demirci homurdanmaya devam ediyordu. Sonunda bir köşeyi dönüp durdular.
“Doyle, ne kadar zor olabilir ki? Bence gidip şansımızı denemeliyiz. En azından istediğimiz kadar parayı kazanmamız kısa sürer.”
“Ama demirci hiç kimsenin geri dönmediğini söyledi…”
“Kahramanlıklarını kanıtlama adına, içeriye bodoslama daldıkları içindir. Ã?nce inlerini bulup güzelce izlersek, bir kısmını pusuya düşürebiliriz.”
“Kolay yoldan para kazanmak güzel olsa da, bu bana riskli geliyor…”
“Güzel, istersen geri dön, demirci seni bir güzel sopalasın…”
“Tamam, tamam…”
Kuzey bölgesine yaptıkları yolculuk sadece üç gün sürmüştü. Ã?evrede tek tük ağaç, birkaç kayadan başka bir şey yoktu. Sonunda üçüncü günün öğleninde Rolf, gözlerini kısarak diğerlerinden daha iri gözüken bir kayalığa baktı.
“Burası olabilir…”
“Nasıl emin olabilirsin?”
“Havaya bakarsam elbette emin olmam, yere bak. Bu kadar büyük ayak izleri bir insana ait olamaz herhalde. şimdi, şu geriye saklanalım. Dışarı çıkan olursa pusuya düşürürüz. İçeriye girmeden sayılarını ne kadar azaltırsak o kadar iyi olur.”
Çok beklemelerine gerek kalmadan dört Ork ikisinin saklandığı çalılığa doğru yürümeye başladı. Kendi dillerinde homurdanarak konuşuyorlardı. Burunlarına ulaşan koku ise iğrençti. Rolf, arkadaşına hazır olması için işaret verdi ve yayını gerdi. Orklar saklandıkları yeri fark etmeden ilerlemişlerdi. Rolf’un oku havada ıslık çalarak, en arkada koltuk altını kaşımakla meşgul olan Orkun boynuna girdi. Diğerleri arkadaşlarının düştüğünü fark etmeden yürüyordu. Doyle hızla koşarak yerde yatan Orkun üzerinden atladı ve körlemesine bir hamle ile üçüncüsünün sırtından içeri kılıcını soktu. Ã?entikli metal önce bir kemiğe takıldı, sonra iğrenç bir çatırdama sesi ile rahatça öne kaydı.
Bu sırada havada vızıldayan bir başka ok, arkasına dönüp kılıcını çıkartmakta olanı gafil avlayarak koluna saplandı. Sıranın başındaki, en yakınında bulunan Doyle’a hamle etti, fakat kılıcın ucuna şişlenen arkadaşı, canhıraş çığlıklarla, canlı kalkan olmuştu. Kolundaki oku homurtularla çıkartan Ork Rolf’a koşmaya başladı. Ama çok yaklaştığına gözünün içinden giren bir ok ile yere devrildi
Doyle, bütün gücü ile kılıcını çekmeye çalışıyordu, ama kemiklerden birisine takılan kılıç çıkmamakta ısrarlıydı. Bu sırada kafasının yanına bir darbe yedi ve yere düştü. Ork tepesinde dikilmiş, elindeki korkunç görünüşlü balta ile kaba bir hamleyle kendisini ikiye ayırmak üzereyken, garip lıkırtılı bir sesle ağzından çıkan kana baktı. Sonra yere devrildi. Rolf elinde öldürdüğü Orka ait olan kanlı hançerle tepesinde dikiliyordu.
Toparlandıklarında cesetleri saklandıkları yerin yakınına çekerek bir daha beklemeye başladılar. Gece yarısına doğru sekiz kişilik bir devriye dışarıya çıktı. Telaşlı bir halleri vardı. Bu sefer dağılıyorlardı. Ã?nce kendilerine doğru gelen üç Orkla çok ses çıkartmamaya özen göstererek, kısa çirkin bir kavga yaşadılar. Ama ses diğer dördünü de buraya çekmişti. Doyle’un kolunda bir kesik olmasına rağmen, kavgadan sağ çıkmayı başardılar. Avlamaları gereken son Orku çok aralamaları gerekmedi. Arazinin diğer tarafında, kasıla kasıla yürüyordu. Rolf’un iki oku onu da sessiz bir uykuya yatırdı. Rolf fısıldadı.
“Artık içeriye girmeliyiz. Çok zaman geçmeden devriyenin yokluğunu anlarlar. Kolun iyi değil mi?”
“İdare eder…”
Sonra, gündüzden beri izledikleri kaya yığınının, gizli giriş kapısı olduklarını gördükleri yere yürüdüler. Orklar bunu kolayca iterek açıyordu, ama ikisi aynı anda denemelerine rağmen, kapı görevi yapan kayayı yerinden kıpırdatamadılar. Bu sırada taş içeriden oynadı. İkisi de kenar sıçradılar, Doyle’un kılıcı hazırdı. Uyuz görünüşlü Orkun teki demin neler olduğunu anlamak istercesine, şaşkın bir şekilde çevreye bakıyordu. Bu sırada Doyle kılıcının kabzası ile burnuna vurdu. Ama Ork bayılmamıştı, sersem bakışlarla Doyle’a baktı. Paniğe kapılan Doyle, bir daha vurdu, sonra bir daha. Sonunda Ork hafif bir inilti ile iç çekerek yere devrildi. Rolf hançerini çıkartarak, kalbine sakladı.
Ses çıkartmaktan çekindikleri için onay alırcasına birbirlerine baktılar, sonra yavaşa içeri girdiler. Karanlık bir dehliz delerdi. Ã?evre o kadar kötü kokuyordu ki Rolf hafifçe öğürmeye başladı. İki adım attıktan sonra, bir boşluk fark edip, içeriye girdiler, ama boştu. Dehlize çıkıp tekrar sessizce yürüdüler ve başka iki boşluk daha buldular ama bunlarda boştu. Sonunda dehlizin bitişine geldiler. Burada açıklık vardı, belli ki içeride birkaç meşale yanıyordu. Kaba konuşma sesleri dışarı kadar geliyordu. Rolf, başını uzatıp içerisini kontrol etti. Ardından arkadaşının kulağına fısıldadı.
“Dört tane. Diğerlerinden daha tehlikeli.”
Doyle, cevap vermeye cesaret edemediği için sadece başını salladı ve Rolf, elinde kılıcıyla öne çıkarken arkasında konuşlandı.
Doyle’un saldırısı içerideki dört Ork için müthiş bir sürpriz sayılırdı. Bu sefer kılıcını saplamak için değil kesmek için kullanmıştı. Ve muhafız olduğu üzerindeki yanık-kararmış zırhtan belli olan Orkun başını bir hamlede alıvermişti. Arından, kapı girişine konuşlanan Rolf’un attığı ok bir diğer muhafız Orkun karnına saplanmıştı. Muhafız homurdanarak oku çekti ve çıkarttı.
Boynuna insan dişlerinden yapılmış bir kolye takan, diğerleri gibi zırh giymeyen bir Ork elindeki tüylü sopayı Doyle’un kafasına geçirdi. Bu sırada üzerindeki zırh diğerlerinden daha alımlı duran ve boyu daha uzun olan Ork (belli ki Liderleriydi) anlamsız böğürtüler homurdanarak belindeki koca kılıcı çekti. Doyle bir daha saldırdı. Bu sefer şamanı hedef almıştı ve darbesi ölümcül olmasa da şamanı şimdilik yere düşürmeye yetmişti. Ayakta kalan muhafız baltasını kaldırarak Rolf’a koştu, ama bu sefer kalbine giren bir ok odadaki sayıyı eşitledi. Lider, gözüne kestirdiği Doyle’a koca kılıcını şöyle bir savurdu. Doyle son anda yana sıçrasa da, kılıcın keskin ucu zırhını sıyırıp tenini kesmişti. Bu sırada yerdeki şaman Doyle’un ayaklarına sarıldı ve dengesini kaybedince paldır-küldür ikisi de yere yuvarlanıp boğuşmaya başladı. Doyle şamanın üzerine çıkıp tüm gücüyle boğazına sarılmıştı ki, arkasındaki gölge ile sıçradı, ama başka bir böğürtü duyuldu. Rolf’un oku bu sefer liderin zırhının koltukaltı kısmında bir boşluk bularak oraya saplanmıştı. Lider öfkeyle soluyarak Rolf’a döndü.
Doyle zorla şamanın sopasını alarak kafasına patlattı ve baygın şamanın üzerinden sıçradı. Bu sırada Rolf’un lidere attığı bir başka ok zırhından sekmişti. Doyle arkasından yaklaşıp elindeki sopayla başının arkasına vurunca, bu darbeye karşılık vermek için döndü ama ağır kılıç, yere eğilen çocuğun başının üzerinden geçti, birkaç tutam saçıyla birlikte. Ve başka ıslık çalan bir ok arkadan zırhın belinden açık kalan bir noktaya yarısına kadar saplandı. Doyle, tıpkı şamanın kendisine yaptığı gibi Orkun bacaklarına sarıldı. Ama gücü onu aşağıya çekmeye veya düşürmeye yetmiyordu. Ama kısa bir süre ve acı bir iniltiden sonra lider yığılarak üstüne düştü. Rolf yine elindeki bıçakla tepesinde dikiliyordu. Doyle’un kalkmasına yardım ettikten sonra çevresine göz attı.
“Düşündüğün kadar zor değilmiş, değil mi?”
“Sanırsam senin saçlarını kesmedi…”
“Yanındaki kesik iyi mi?”
“Fena değil biraz sızlıyor işte.”
“Hazine buralarda bir yerde olmalı…”
“Ben, biraz uzanacağım. Sen bak… Seslenirsen uyanırım…”
“Tamam.”
Doyle birkaç saat sonra uyandığında, Rolf bütün hazineyi ve buna ekstradan Orkların değerli sayıp sakladıkları çöpleri bulmuştu. Yaraları son kere kontrol edip, güneş doğudan yükselmeye başladığında yola koyuldular. Arada yemek için duruyorlardı. Orkların yemek deposundan çıkan şeyler ne kadar iştah açıcı olmasa da, mecbur oldukları için yediler.
Rolf buldukları tahta parçalarından bir çeşit kızak yapmıştı ve ikisi bunu çeke çeke gerisingeri üç günlük yolu döndüler. Bu sefer akşamüzeri olmuştu şehre varış zamanları. Doyle kızağın yanına inleyerek çöktüğünde, tek kolunu korumak istercesine hazinelerin olduğu iki varil ve bir sandığın önüne geçirdi. Her hangi bir asker bulmak için giden Rolf, pek vakit geçirmeden altı askerle geri gelmişti.
Askerler inanmazlıkla hazinelerin içine baktılar, sonra dördü kızağı çekerek, valinin konağına götürmeye başladı. Diğer ikisi, Rolf ve Doyle’a eşlik etti. İçeriye girdiklerinde hava kararmıştı ve bir süre büyük ve temiz giriş salonunda beklediler. Ev çok zengindi, bir sürü pahalı mum giriş salonunu aydınlatmıştı. Onları getiren asker Valinin kendilerini beklediğini haber verince peşine düşüp, şimdi valinin hazinelerini zeminine saçıp incelediği kütüphaneye girdiler. Asker selam vererek yanlarından çıktı.
Vali dönüp ikisine baktı. Delici, kahverengi gözleri, sert bir çehresi, gümüş rengi saçları vardı. Yüzünde gülümsemeye yakın bir ifade yoktu. Hiçbir şey söylemeden iki keseyi onlara uzattı.
“Alın, mükâfatınız. Hazineyi getirdiğiniz için teşekkür ederim. Zor başarmış olmalısınız.”
Rolf, valiyi tartarcasına bir bakış atıp, kibirle cevapladı.
“Pek zor değildi. Ã?dül için teşekkürler. şimdi yola çıkmamız gerekiyor.”
Doyle evden çıktıklarında hala tam olarak ne olduğunu kavramamıştı. Sonunda Aslan Pençesi ismindeki bir hana yerleşip odalarına çıktıklarında Rolf patladı.
“Bu adam sahtekâr! Eminim Orklar la anlaşmıştı.”
“Buna nasıl emin olabilirsin?”
“Ne bileyim, bakışı, ses tonu, kasıntı duruşu…”
“Peki, foyasını ortaya çıkartacak mısın?”
“şimdi olmaz, unutma gitmemiz lazım. Süre on sene olsa da en kısa süre içinde Derin Karanlığı bulmamız lazım. Hem diğerlerini nasıl ikna edeceğimi düşünüyorum. Ya gelmek istemeyen olursa?”
“O zaman Neil’in bize yapmadığını yap. Onlara mükâfat sun. Para en iyi motivasyon aracıdır.”
Rolf bir an inanmazlıkla gözlerini açarak arkadaşına baktı.
“Sana inanamıyorum. Bazen o kadar zekice fikirlerin oluyor ki neden benim aklıma gelmediğini anlamıyorum…”
“Çok basit, ödeme en yaygın yöntemdir. Karşılıklı alış-veriş. Sen çok ince düşünüyorsun. Ben ise basit birisiyim, aklım tek yönde çalışır. Sen çok ince düşündüğün için göz önünde olan basit şeyleri göremiyorsun ve ona ulaşacak şeyi dolambaçlı yoldan arıyorsun.”
Rolf bir kahkaha attı.
“Sen bir hazinesin dostum.”
Doyle utanmış bir şekilde başını kaşıdı.
“şimdi paramız olduğuna göre neden zırh almıyoruz… Hem demirciyi görmek istiyorum…”
“Canın sopa yemek istiyor galiba…”
Demircinin dükkânına gittiklerinde, önce azarla karışık tebrik aldılar. Sonra kendileri için iki örgü zırhı kuşandılar. Doyle eski kılıcını bir kenara bırakarak ( ki Ork kanı bulaşmıştı) kendine yepyeni bir kılıç aldı. Rolf ise bir takım hançer.
Sonraki sabah tekrar yola çıktıklarında, mevsim değişmeye başladığını belli etmişti. Yazdan çıkan mevsim, gökyüzünde benek gibi duran siyah bulutlarla, yağmurun habercisiydi. Birkaç gün sonra istedikleri kıyıya varmışlar, parayı ödemişler ve tekrar Yartar’a yola koyulmuşlardı. Rolf sürekli sıkıntılıydı, büyücüyü nasıl ikna edeceği bir türlü aklına gelmiyordu. Daha şimdiden ilk kişiyi yanına almakta bu kadar düşünürken, birbirinden bu kadar farklı insanları nasıl kendisini izlemeye ikna edeceği sorunu sürekli zihnini kemiriyordu.
Gece konakladıkları kasaba hanı pisti. Ekşimiş yemek kokusu burunlarını gıdıklıyor, içki içen güruhun sesi kulaklarını sağır ediyordu. Sabah erken yola koyulmak üzere daha hancı hariç kimse uyanmadan aşağı indiler. Rolf hancıya parasını öderken, Doyle masanın birisine çökmüş bir adama bakıyordu. Üzerinde koyu yeşil yırtık-pırtık bir pelerin vardı ve bunun başlığı bütün yüzünü kapatıyordu. Başını ellerinin arasına almıştı, Doyle’un gördüğü kadarıyla ellerinde tuhaf – iç acıtan yaralar dikkati çekiyordu. Ã?nündeki bira maşrapası devrilmiş, dirsekleri alkol gölcüğünün ortasındaydı, ama belli ki hiç buna aldırmıyordu. Arada bir inliyordu.
Rolf’a baktığında hancıyla yol hakkında konuşmakla meşgul olduğunu gördü ve yavaşça adamın yanına yürüdü. Sesi fısıltılıydı.
“Size yardım edebilir miyim?”
Adam başını kaldırıp Doyle’a baktı. Yüzündeki kirli sakal kendine bakmadığını gösteriyordu. Beyaz cildi hasta gibiydi. Yüzünde birkaç kesik vardı. Ã?nce baykuş gibi gözlerini kırpıştırdı, sonra kaşlarını çattı.
“Sence bir dilenciye falan mı benziyorum?”
“Yok, ben öyle demek istemedim…”
“Hadi işine bak… Ben iyiyim…”
Ama Doyle kocaman açılmış gözlerle adamın pelerin yakasındaki işlemeye bakıyordu. Bu gümüş iplikle işlenmiş bir kuzgun sembolüydü. Aklına Neil’in sözleri geldi.
“İkincisi, Kuzgun isimli bir gezgin. Size yolculuğunuzda çok yardım edecek bilgilere sahip bir tür bekçi. Sanırım yolda o sizi bulacak.”
Doyle duraksadı. Denemekten bir zarar çıkmazdı ki… Aniden soruverdi.
“Sen Kuzgun’mu sun ?”
Adam bu sefer dikkatle gözlerini dikerek Doyle’a baktı. şimdi baykuş gibi gözler, tehlike dolu bir pırıltı ile doluydu.
“Evet benim. Ama o kadar meşhur olduğumu zannetmiyorum. Nasıl beni tanıdın?”
“Birisi bana sizden söz etmişti.”
“Otur şuraya bana anlat. Kim nerden söz etti? Beni nerden tanıyormuş? Benim tanıdığım birisi olabilir mi?”
Doyle bu soru yağmuru karşısında şaşaladı ve masaya oturdu.
“Biz…”
Bu sırada eli ile hala hancıyla konuşan arkadaşını gösterdi.
“Longsaddle yakınlarındanız. Bir gün bir rahip bizi çağırdı. İsmi Neil. Bize bir çeşit görev verdi. Bir şeyi bir yerden belli bir zamanda almamız lazım ve bunu yapabilmek için bazı kişilerin yardımına ihtiyacımız olacakmış. Haklı da diyebilirim, arkadaşım öyle olmasa da ben basit bir köylü delikanlısıyım. Bize, sizden bahsetti. Kuzgun isimli bir gezgin dedi. Ve sanırım o sizi bulacak…”
şimdi Kuzgun tüm dikkati ile düşünüyordu.
“Başka kimlerden bahsetti?”
“Glenda isimli bir büyücü, Antax isimli bir eski şövalye ve Ardnael isimli bir korucu…”
Kuzgun tekrar başını ellerinin arasına alarak inledi.
“Tanrım! Ardnael’mi? İşiniz ne sizin ne arıyorsunuz?”
“Ardnael’i tanıyor musunuz?”
“Evet, evet. Ama soruna cevap vermedin?”
“Bizde nasıl bir şey olduğundan tam olarak emin değiliz. Yani Neil’de bilmiyormuş, o yüzden bize söylemedi. Ama Far Forest civarındaymış…”
“Yani şu Neil denilen adam beni de yanınıza almanız gerektiğini söyledi öyle mi?”
“Evet… Bizimle gelir misin?”
Kuzgun kısacık bir süre yüzündeki yarayı ovuşturdu.
“Pekâlâ, sizinle geleceğim. Zaten bende o tarafa gitmeyi düşünüyordum…”
“Hiçbir şartın ya da söylemek istediğin başka bir şey yok mu?”
“Hayır, ben para istemem işime yaramaz. Ama…”
Doyle dikkatle Kuzgun’a baktı.
“Anlatmasan da olur, sanırım kişisel bir mesele…”
“Sen anlayışlı birisin… Adın ne demiştin?”
“Doyle, arkadaşımda Rolf. Senin adın yok mu? Neden sadece Kuzgun?”
“Bu uzun bir hikâye. Tabii bir ismim var, ama başka bir zamanda başka bir yerde bana aitti o isim ve kişi. şimdi ise sadece Kuzgun’um. Ama bana istediğin gibi seslen. İsmin bir önemi yok benim için… Yaralarıma bakmaktan da çekinme, ben rahatsız olmam…”
(devam edecek)
Güneşlimi güneşli güzel bir sabah, yeşil bahçenin çimleri üzerinde dans ediyordu. Doyle ve Rolf, bir tepe üzerine kurulmuş Helm tapınağının ön kapısından geçerek içeriye girdiler. Mermer bina kompleksleri arasında yollarını arayıp bularak, Rahip Neil’i görmek için acele ile seğirttiler. Fakat tam kapının önünde Doyle, Rolf’u geri durması için çekti.
“Bizi evimizden çağırdı. Neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Bizi nasıl bilmiş olabilir? Biz sadece sıradan insanlarız. Ben sıradan demirci çırağıyım, Sen ise çapasını zor kaldıran bir çiftçi çocuğu. Günlerce yolculuk yaptık, buradan gelen mesaj için. Hala içeri girip girmemeye emin değilim.”
“Doyle, Doyle, saçmalama. Korkmana gerek yok. Burası Helm Tapınağı, adaletsiz hiçbir şey yapılamaz burada, bir masuma zarar verilemez. Ama içten içe pişmanlık duyduğun bazı şeyler varsa, eh bunu bilemem ben…”
“Tamam, tamam her neyse. Hadi içeri girelim…”
Rolf, kompleksten ayrı olan, kulübemsi binanın kapsını çaldı. İçeriden gelen ses sanki çok yaşlı birisine aitti.
“İçeri gelin. Bende sizi bekliyordum.”
Rolf önde olmak üzere içeriye girdiler. Binanın dışarısı mermerdi, fakat içerideki bütün duvarlar tahta kaplıydı. Bir şekilde binanın iskeleti duruyor gibiydi. Boğucu bir duman burun deliklerinden içeriye girerken, iyice görebilmek için gözlerini odada gezdirdiler. Sonunda yuvarlak bir masada oturmuş Neil’i görebildiler. Ã?nündeki kitaptan başını kaldırdı.
“Ã?ncelikle hoş geldiniz. Biraz uzun konuşacağım. Otursanız iyi olur. Meraklandığınızı biliyorum. Lafı uzatmayacağım”
Doyle ve Rolf arasında endişeli bir bakış geçti. Yine de Neil’in karşısındaki sandalyelere oturdular.
“Tapınağımız her on sene de bir kehanetlere başvurur. Ve bu kehanetlerde, on sene içinde en çok zarar, yıkım getirecek şey öğrenilir. Son on sene doldu. Ve geçen ay görücüler toplanarak yeni bir görü için bizim bilmediğimiz şeylere başvurdular. Ã?nümüzdeki on sene içinde Helm tapınağının yapması gereken şey “Derin Karanlık” ı bulmak…”
Doyle anlamamışçasına Neil’e bakarken, Rolf sordu.
“Peki, bunun bizimle alakası ne? Neden bu tapınakta?”
“Bunu her tapınak uygular, ama kendi bünyesinde gizlidir. Sizinle alakasına gelince… Bu şeyi yapmak, kimin kaderinde yazılıysa, görücüler onları bulur ve bize söyler. Sizde bu görüde adı çıkanlarsınız. Bu göreve çıkmanızı Helm tapınağı sizden rica eder.”
“Derin Karanlık nedir? Onu nerede bulabiliriz? Bizden başka hiç kimse yok mu?”
“Derin Karanlık, içinde saf kötülüğü taşıyan bir nesne. Ne olduğuna dair elimizde kesin bir şey yok. Onu bulacağınız yer ise, Far Forest’in civarı… Ve başkaları konusu… Evet, dört kişi daha var, ama onları siz bulup ikna etmelisiniz. Nasıl yaparsınız onu bilmem. Kabul ediyor musunuz?”
Doyle itiraz etmek için ağzını açtığında, ayağında hissettiği acı konuşmasına engel oldu. Rolf ayağını eziyordu.
“Elbette kabul ediyoruz.”
“Güzel. Yarına kadar dinlenebilirsiniz. Yarından sonra yola çıkarsınız. Dinlenmek için diğer uçtaki binayı kullanabilirsiniz. Yola çıkmadan önce size gerekli olan birkaç eşyayı ve bilgiyi vereceğim, yani buraya uğrayın.”
Rolf selam verip dışarıya çıktığında, kapının karşısında kendisine öfkeyle bakan arkadaşını gördü.
“Neden kabul ettin? Biz basit insanlarız, ne yapabiliriz ki? Hem başarırsak vereceği ödülden bile bahsetmedi.”
“Ne ödülü seni salak? Duymadın mı? Kehanet bu.”
“Kehanetten bana ne. Ben kendi hayatımı seviyordum.”
“Korkup saçmalamayı bırak ta, olacakları düşün. On sekiz yaşındayız ve henüz doğru düzgün köyden dışarı çıkmış değiliz. Aramızda az mesafe olmasına rağmen, Longsaddle’i kaç kere gördün? Bu bir macera yaşamamız için mükemmel bir fırsat, hayatımızda elimize bir kere geçecek bir fırsat! Ve sen hala ödülden bahis ediyorsun!”
“Ben gelmek istemiyorum.”
“Sen bilirsin. O zaman kendi başıma yola çıkarım.”
Neil’in söylediği yöne doğru yürüten Rolf, kısa bir süre sonra kendisine yetişen ayak seslerini duymaktan çok hissetti.
“Düşündüm de, o kadar kötü olamaz değil mi?”
Gülerek uyumaları gereken konforsuz yere girdiler. Yataklar sertti. Yinede yol yorgunluğu ile başları yastığa değer-değmez uyudular.
Ertesi sabah dünkünden de güzeldi. Yanlarındaki birkaç parça eşyayı toplayıp Neil’in binasına gittiler. Rahip uyanmıştı ve eski bir sandığı karıştırıyordu.
“Demek geldiniz. İşte işinize yarayacak birkaç parça eşya. İstediğinizi alabilirsiniz. Ama korkarım size at lüksünü sunamayacağım.”
Doyle ve Rolf’a sandıktan çıkarttığı eski bir çift deri zırhı uzattı.
“Biraz eski ama sanırım işinizi görür. Silahlarınızı da buradan seçebilirisiniz.”
Doyle, kullanıldığı çentikli kenarlarından belli olan, uzun bir kılıcı beline takmıştı. Rolf ise kısa bir yay ile bir sadağı ok kuşanmıştı. Neil yeniden oturmalarını işaret etti.
“Ã?ncelikle bunu kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederim. Çok çetin bir görevi yerine getirmek için yola çıkacaksınız, bilinmeyeni arayacaksınız. Derin Karanlık dün size bahsettiğim gibi bir nesne, ama nasıl bir nesne ya da ne olduğu hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Görüden hemen sonra, birçok kişi bunu araştırdı ama sonuçlar hep olumsuzdu. Elimizde olan, içinde sizinde bulunduğu bir takım isimlerdi. Ama şimdi sizi bulduğumuza göre, diğer dört kişiyi bulup, yola beraber devam etmek size düşüyor. İlki Glenda isimli bir büyücü. Onu bulmak için Yartar’a gitmelisiniz. İkincisi, Kuzgun isimli bir gezgin. Size yolculuğunuzda çok yardım edecek bilgilere sahip bir tür bekçi. Sanırım yolda o sizi bulacak. Diğeri, Ardnael isimli bir orman korucusu. Onun High Forset’te, Grandfather Three yakınlarında bulacağınızı umuyoruz. Sonuncusu ile…”
Neil duraksadığında Rolf ve Doyle arasında endişeli bir bakış geçti.
“Sonuncusu, eskiden bir Helm şövalyesi idi. Ama bazı sebepler yüzünden düştü ve tarikattan atıldı. şimdi hayatına Sundabar’da devam ediyor. İsmi Antax. Yapabildiğiniz kadar çabuk Derin Karanlığı bulmalı ve buraya getirmelisiniz.”
Masanın üzerinde duran eski bir haritayı ikisine uzattı.
“Alın, harita size yardımcı olacaktır. İyi şanslar dilerim. Yolunuz açık olsun.”
Sonra iki elini Rolf ve Doyle’un kafasına koyarak ağzının içinde bir dua mırıldandı. Ardından kendilerine rahatsız gelen zırhlarını giymiş iki arkadaş yola koyuldu.
Yolculukları sıradandı – kamp ateşi çevresinde otururken arada bir çıtırtılardan korkmaları hariç. İki gün boyunca Dessarit Nehrini nasıl geçeceklerini tartıştılar. Sonunda kıyıya vardıklarında, balıkçılardan birisini ikna etmeyi düşündüler ama yanlarında yeterli para yoktu. Bu yüzden biraz para kazanmak umudu ile en yakım yerleşime, yani Triboar’a gittiler.
Güneşin battığı bir akşamüstü, şehre varmışlardı. Ama yanlarında konaklayacak kadar para yoktu, bu yüzden şehrin dışında kamp kurdular. Sabahleyin kampı topladılar ve henüz uyanmamış şehrin sokaklarında gezmeye başladılar.
Doyle, Rolf’u çekerek, ilerideki bir tabelayı gösterdi. Tahta tabelanın üzerindeki soluk resim, bir kalkan üzerinde çaprazlamış demirci çekici ile kılıcı gösteriyordu.
“Rolf, ben bu işten anlıyorum. Oraya gidip konuşursam belki de bir şansım olabilir. Sende pek ala ağır olmayan işleri yapabilirsin…”
“Uzun sürede bir mantık tutturuyorsun. Güzel fikir. Zaten yapabileceğimiz başka bir iş yok.”
Böylece demirci dükkânına yürüdüler. Rolf hafifçe kapıyı çaldı. İçeriden bir homurtu duyuldu, dışarı akseden ayak seslerinden sonra, tahta kapı açıldı. Kapıyı açan, yaşlı bir ihtiyardı. Üzerindeki tunik, yer yer yanıktı, sakalı biraz kirliydi. Mavi gözleri biraz şaşı bakıyordu.
“Sabahın bu saatinde ne istiyorsunuz? Sizde mi yakınlardaki Ork deliğini temizlemeye karar veren o akılsız sürüsü gibi zırh isteyeceksiniz. Size tavsiyem, gitmeyin, oturduğunuz yerde oturun.”
Rolf, sormak istediği şeyden vazgeçti, bu konu daha fazla dikkate değerdi.
“Hangi Ork deliği?”
Demirci sol eli ile belirsiz bir işaret yaptı.
“Sanırım buraya yabancısınız. Pek ala, şuralarda bir yerde, kuzeyde. Orklar Valinin hazinesini yağmaladı, Valide hazinesini geri getirene onda birini vereceğini vaat etti. Her eline kılıç geçiren ödülü almak için koşturdu, ama kimse geri dönmedi.”
Doyle’nin gözleri parlıyordu. Rolf’a bakınca onunda aynı şeyi düşündüğünü anladı.
“Teşekkür ederim.”
“Neye teşekkür ediyorsun uyuz çocuk. Bir şey almayacaksan neden beni sabahın köründe uyandırdın. Madem gideceksiniz, sizi tutmayayım. Ama geri dönerseniz şaşırırım…”
İkisi arkalarını dönüp kaçarken, demirci homurdanmaya devam ediyordu. Sonunda bir köşeyi dönüp durdular.
“Doyle, ne kadar zor olabilir ki? Bence gidip şansımızı denemeliyiz. En azından istediğimiz kadar parayı kazanmamız kısa sürer.”
“Ama demirci hiç kimsenin geri dönmediğini söyledi…”
“Kahramanlıklarını kanıtlama adına, içeriye bodoslama daldıkları içindir. Ã?nce inlerini bulup güzelce izlersek, bir kısmını pusuya düşürebiliriz.”
“Kolay yoldan para kazanmak güzel olsa da, bu bana riskli geliyor…”
“Güzel, istersen geri dön, demirci seni bir güzel sopalasın…”
“Tamam, tamam…”
Kuzey bölgesine yaptıkları yolculuk sadece üç gün sürmüştü. Ã?evrede tek tük ağaç, birkaç kayadan başka bir şey yoktu. Sonunda üçüncü günün öğleninde Rolf, gözlerini kısarak diğerlerinden daha iri gözüken bir kayalığa baktı.
“Burası olabilir…”
“Nasıl emin olabilirsin?”
“Havaya bakarsam elbette emin olmam, yere bak. Bu kadar büyük ayak izleri bir insana ait olamaz herhalde. şimdi, şu geriye saklanalım. Dışarı çıkan olursa pusuya düşürürüz. İçeriye girmeden sayılarını ne kadar azaltırsak o kadar iyi olur.”
Çok beklemelerine gerek kalmadan dört Ork ikisinin saklandığı çalılığa doğru yürümeye başladı. Kendi dillerinde homurdanarak konuşuyorlardı. Burunlarına ulaşan koku ise iğrençti. Rolf, arkadaşına hazır olması için işaret verdi ve yayını gerdi. Orklar saklandıkları yeri fark etmeden ilerlemişlerdi. Rolf’un oku havada ıslık çalarak, en arkada koltuk altını kaşımakla meşgul olan Orkun boynuna girdi. Diğerleri arkadaşlarının düştüğünü fark etmeden yürüyordu. Doyle hızla koşarak yerde yatan Orkun üzerinden atladı ve körlemesine bir hamle ile üçüncüsünün sırtından içeri kılıcını soktu. Ã?entikli metal önce bir kemiğe takıldı, sonra iğrenç bir çatırdama sesi ile rahatça öne kaydı.
Bu sırada havada vızıldayan bir başka ok, arkasına dönüp kılıcını çıkartmakta olanı gafil avlayarak koluna saplandı. Sıranın başındaki, en yakınında bulunan Doyle’a hamle etti, fakat kılıcın ucuna şişlenen arkadaşı, canhıraş çığlıklarla, canlı kalkan olmuştu. Kolundaki oku homurtularla çıkartan Ork Rolf’a koşmaya başladı. Ama çok yaklaştığına gözünün içinden giren bir ok ile yere devrildi
Doyle, bütün gücü ile kılıcını çekmeye çalışıyordu, ama kemiklerden birisine takılan kılıç çıkmamakta ısrarlıydı. Bu sırada kafasının yanına bir darbe yedi ve yere düştü. Ork tepesinde dikilmiş, elindeki korkunç görünüşlü balta ile kaba bir hamleyle kendisini ikiye ayırmak üzereyken, garip lıkırtılı bir sesle ağzından çıkan kana baktı. Sonra yere devrildi. Rolf elinde öldürdüğü Orka ait olan kanlı hançerle tepesinde dikiliyordu.
Toparlandıklarında cesetleri saklandıkları yerin yakınına çekerek bir daha beklemeye başladılar. Gece yarısına doğru sekiz kişilik bir devriye dışarıya çıktı. Telaşlı bir halleri vardı. Bu sefer dağılıyorlardı. Ã?nce kendilerine doğru gelen üç Orkla çok ses çıkartmamaya özen göstererek, kısa çirkin bir kavga yaşadılar. Ama ses diğer dördünü de buraya çekmişti. Doyle’un kolunda bir kesik olmasına rağmen, kavgadan sağ çıkmayı başardılar. Avlamaları gereken son Orku çok aralamaları gerekmedi. Arazinin diğer tarafında, kasıla kasıla yürüyordu. Rolf’un iki oku onu da sessiz bir uykuya yatırdı. Rolf fısıldadı.
“Artık içeriye girmeliyiz. Çok zaman geçmeden devriyenin yokluğunu anlarlar. Kolun iyi değil mi?”
“İdare eder…”
Sonra, gündüzden beri izledikleri kaya yığınının, gizli giriş kapısı olduklarını gördükleri yere yürüdüler. Orklar bunu kolayca iterek açıyordu, ama ikisi aynı anda denemelerine rağmen, kapı görevi yapan kayayı yerinden kıpırdatamadılar. Bu sırada taş içeriden oynadı. İkisi de kenar sıçradılar, Doyle’un kılıcı hazırdı. Uyuz görünüşlü Orkun teki demin neler olduğunu anlamak istercesine, şaşkın bir şekilde çevreye bakıyordu. Bu sırada Doyle kılıcının kabzası ile burnuna vurdu. Ama Ork bayılmamıştı, sersem bakışlarla Doyle’a baktı. Paniğe kapılan Doyle, bir daha vurdu, sonra bir daha. Sonunda Ork hafif bir inilti ile iç çekerek yere devrildi. Rolf hançerini çıkartarak, kalbine sakladı.
Ses çıkartmaktan çekindikleri için onay alırcasına birbirlerine baktılar, sonra yavaşa içeri girdiler. Karanlık bir dehliz delerdi. Ã?evre o kadar kötü kokuyordu ki Rolf hafifçe öğürmeye başladı. İki adım attıktan sonra, bir boşluk fark edip, içeriye girdiler, ama boştu. Dehlize çıkıp tekrar sessizce yürüdüler ve başka iki boşluk daha buldular ama bunlarda boştu. Sonunda dehlizin bitişine geldiler. Burada açıklık vardı, belli ki içeride birkaç meşale yanıyordu. Kaba konuşma sesleri dışarı kadar geliyordu. Rolf, başını uzatıp içerisini kontrol etti. Ardından arkadaşının kulağına fısıldadı.
“Dört tane. Diğerlerinden daha tehlikeli.”
Doyle, cevap vermeye cesaret edemediği için sadece başını salladı ve Rolf, elinde kılıcıyla öne çıkarken arkasında konuşlandı.
Doyle’un saldırısı içerideki dört Ork için müthiş bir sürpriz sayılırdı. Bu sefer kılıcını saplamak için değil kesmek için kullanmıştı. Ve muhafız olduğu üzerindeki yanık-kararmış zırhtan belli olan Orkun başını bir hamlede alıvermişti. Arından, kapı girişine konuşlanan Rolf’un attığı ok bir diğer muhafız Orkun karnına saplanmıştı. Muhafız homurdanarak oku çekti ve çıkarttı.
Boynuna insan dişlerinden yapılmış bir kolye takan, diğerleri gibi zırh giymeyen bir Ork elindeki tüylü sopayı Doyle’un kafasına geçirdi. Bu sırada üzerindeki zırh diğerlerinden daha alımlı duran ve boyu daha uzun olan Ork (belli ki Liderleriydi) anlamsız böğürtüler homurdanarak belindeki koca kılıcı çekti. Doyle bir daha saldırdı. Bu sefer şamanı hedef almıştı ve darbesi ölümcül olmasa da şamanı şimdilik yere düşürmeye yetmişti. Ayakta kalan muhafız baltasını kaldırarak Rolf’a koştu, ama bu sefer kalbine giren bir ok odadaki sayıyı eşitledi. Lider, gözüne kestirdiği Doyle’a koca kılıcını şöyle bir savurdu. Doyle son anda yana sıçrasa da, kılıcın keskin ucu zırhını sıyırıp tenini kesmişti. Bu sırada yerdeki şaman Doyle’un ayaklarına sarıldı ve dengesini kaybedince paldır-küldür ikisi de yere yuvarlanıp boğuşmaya başladı. Doyle şamanın üzerine çıkıp tüm gücüyle boğazına sarılmıştı ki, arkasındaki gölge ile sıçradı, ama başka bir böğürtü duyuldu. Rolf’un oku bu sefer liderin zırhının koltukaltı kısmında bir boşluk bularak oraya saplanmıştı. Lider öfkeyle soluyarak Rolf’a döndü.
Doyle zorla şamanın sopasını alarak kafasına patlattı ve baygın şamanın üzerinden sıçradı. Bu sırada Rolf’un lidere attığı bir başka ok zırhından sekmişti. Doyle arkasından yaklaşıp elindeki sopayla başının arkasına vurunca, bu darbeye karşılık vermek için döndü ama ağır kılıç, yere eğilen çocuğun başının üzerinden geçti, birkaç tutam saçıyla birlikte. Ve başka ıslık çalan bir ok arkadan zırhın belinden açık kalan bir noktaya yarısına kadar saplandı. Doyle, tıpkı şamanın kendisine yaptığı gibi Orkun bacaklarına sarıldı. Ama gücü onu aşağıya çekmeye veya düşürmeye yetmiyordu. Ama kısa bir süre ve acı bir iniltiden sonra lider yığılarak üstüne düştü. Rolf yine elindeki bıçakla tepesinde dikiliyordu. Doyle’un kalkmasına yardım ettikten sonra çevresine göz attı.
“Düşündüğün kadar zor değilmiş, değil mi?”
“Sanırsam senin saçlarını kesmedi…”
“Yanındaki kesik iyi mi?”
“Fena değil biraz sızlıyor işte.”
“Hazine buralarda bir yerde olmalı…”
“Ben, biraz uzanacağım. Sen bak… Seslenirsen uyanırım…”
“Tamam.”
Doyle birkaç saat sonra uyandığında, Rolf bütün hazineyi ve buna ekstradan Orkların değerli sayıp sakladıkları çöpleri bulmuştu. Yaraları son kere kontrol edip, güneş doğudan yükselmeye başladığında yola koyuldular. Arada yemek için duruyorlardı. Orkların yemek deposundan çıkan şeyler ne kadar iştah açıcı olmasa da, mecbur oldukları için yediler.
Rolf buldukları tahta parçalarından bir çeşit kızak yapmıştı ve ikisi bunu çeke çeke gerisingeri üç günlük yolu döndüler. Bu sefer akşamüzeri olmuştu şehre varış zamanları. Doyle kızağın yanına inleyerek çöktüğünde, tek kolunu korumak istercesine hazinelerin olduğu iki varil ve bir sandığın önüne geçirdi. Her hangi bir asker bulmak için giden Rolf, pek vakit geçirmeden altı askerle geri gelmişti.
Askerler inanmazlıkla hazinelerin içine baktılar, sonra dördü kızağı çekerek, valinin konağına götürmeye başladı. Diğer ikisi, Rolf ve Doyle’a eşlik etti. İçeriye girdiklerinde hava kararmıştı ve bir süre büyük ve temiz giriş salonunda beklediler. Ev çok zengindi, bir sürü pahalı mum giriş salonunu aydınlatmıştı. Onları getiren asker Valinin kendilerini beklediğini haber verince peşine düşüp, şimdi valinin hazinelerini zeminine saçıp incelediği kütüphaneye girdiler. Asker selam vererek yanlarından çıktı.
Vali dönüp ikisine baktı. Delici, kahverengi gözleri, sert bir çehresi, gümüş rengi saçları vardı. Yüzünde gülümsemeye yakın bir ifade yoktu. Hiçbir şey söylemeden iki keseyi onlara uzattı.
“Alın, mükâfatınız. Hazineyi getirdiğiniz için teşekkür ederim. Zor başarmış olmalısınız.”
Rolf, valiyi tartarcasına bir bakış atıp, kibirle cevapladı.
“Pek zor değildi. Ã?dül için teşekkürler. şimdi yola çıkmamız gerekiyor.”
Doyle evden çıktıklarında hala tam olarak ne olduğunu kavramamıştı. Sonunda Aslan Pençesi ismindeki bir hana yerleşip odalarına çıktıklarında Rolf patladı.
“Bu adam sahtekâr! Eminim Orklar la anlaşmıştı.”
“Buna nasıl emin olabilirsin?”
“Ne bileyim, bakışı, ses tonu, kasıntı duruşu…”
“Peki, foyasını ortaya çıkartacak mısın?”
“şimdi olmaz, unutma gitmemiz lazım. Süre on sene olsa da en kısa süre içinde Derin Karanlığı bulmamız lazım. Hem diğerlerini nasıl ikna edeceğimi düşünüyorum. Ya gelmek istemeyen olursa?”
“O zaman Neil’in bize yapmadığını yap. Onlara mükâfat sun. Para en iyi motivasyon aracıdır.”
Rolf bir an inanmazlıkla gözlerini açarak arkadaşına baktı.
“Sana inanamıyorum. Bazen o kadar zekice fikirlerin oluyor ki neden benim aklıma gelmediğini anlamıyorum…”
“Çok basit, ödeme en yaygın yöntemdir. Karşılıklı alış-veriş. Sen çok ince düşünüyorsun. Ben ise basit birisiyim, aklım tek yönde çalışır. Sen çok ince düşündüğün için göz önünde olan basit şeyleri göremiyorsun ve ona ulaşacak şeyi dolambaçlı yoldan arıyorsun.”
Rolf bir kahkaha attı.
“Sen bir hazinesin dostum.”
Doyle utanmış bir şekilde başını kaşıdı.
“şimdi paramız olduğuna göre neden zırh almıyoruz… Hem demirciyi görmek istiyorum…”
“Canın sopa yemek istiyor galiba…”
Demircinin dükkânına gittiklerinde, önce azarla karışık tebrik aldılar. Sonra kendileri için iki örgü zırhı kuşandılar. Doyle eski kılıcını bir kenara bırakarak ( ki Ork kanı bulaşmıştı) kendine yepyeni bir kılıç aldı. Rolf ise bir takım hançer.
Sonraki sabah tekrar yola çıktıklarında, mevsim değişmeye başladığını belli etmişti. Yazdan çıkan mevsim, gökyüzünde benek gibi duran siyah bulutlarla, yağmurun habercisiydi. Birkaç gün sonra istedikleri kıyıya varmışlar, parayı ödemişler ve tekrar Yartar’a yola koyulmuşlardı. Rolf sürekli sıkıntılıydı, büyücüyü nasıl ikna edeceği bir türlü aklına gelmiyordu. Daha şimdiden ilk kişiyi yanına almakta bu kadar düşünürken, birbirinden bu kadar farklı insanları nasıl kendisini izlemeye ikna edeceği sorunu sürekli zihnini kemiriyordu.
Gece konakladıkları kasaba hanı pisti. Ekşimiş yemek kokusu burunlarını gıdıklıyor, içki içen güruhun sesi kulaklarını sağır ediyordu. Sabah erken yola koyulmak üzere daha hancı hariç kimse uyanmadan aşağı indiler. Rolf hancıya parasını öderken, Doyle masanın birisine çökmüş bir adama bakıyordu. Üzerinde koyu yeşil yırtık-pırtık bir pelerin vardı ve bunun başlığı bütün yüzünü kapatıyordu. Başını ellerinin arasına almıştı, Doyle’un gördüğü kadarıyla ellerinde tuhaf – iç acıtan yaralar dikkati çekiyordu. Ã?nündeki bira maşrapası devrilmiş, dirsekleri alkol gölcüğünün ortasındaydı, ama belli ki hiç buna aldırmıyordu. Arada bir inliyordu.
Rolf’a baktığında hancıyla yol hakkında konuşmakla meşgul olduğunu gördü ve yavaşça adamın yanına yürüdü. Sesi fısıltılıydı.
“Size yardım edebilir miyim?”
Adam başını kaldırıp Doyle’a baktı. Yüzündeki kirli sakal kendine bakmadığını gösteriyordu. Beyaz cildi hasta gibiydi. Yüzünde birkaç kesik vardı. Ã?nce baykuş gibi gözlerini kırpıştırdı, sonra kaşlarını çattı.
“Sence bir dilenciye falan mı benziyorum?”
“Yok, ben öyle demek istemedim…”
“Hadi işine bak… Ben iyiyim…”
Ama Doyle kocaman açılmış gözlerle adamın pelerin yakasındaki işlemeye bakıyordu. Bu gümüş iplikle işlenmiş bir kuzgun sembolüydü. Aklına Neil’in sözleri geldi.
“İkincisi, Kuzgun isimli bir gezgin. Size yolculuğunuzda çok yardım edecek bilgilere sahip bir tür bekçi. Sanırım yolda o sizi bulacak.”
Doyle duraksadı. Denemekten bir zarar çıkmazdı ki… Aniden soruverdi.
“Sen Kuzgun’mu sun ?”
Adam bu sefer dikkatle gözlerini dikerek Doyle’a baktı. şimdi baykuş gibi gözler, tehlike dolu bir pırıltı ile doluydu.
“Evet benim. Ama o kadar meşhur olduğumu zannetmiyorum. Nasıl beni tanıdın?”
“Birisi bana sizden söz etmişti.”
“Otur şuraya bana anlat. Kim nerden söz etti? Beni nerden tanıyormuş? Benim tanıdığım birisi olabilir mi?”
Doyle bu soru yağmuru karşısında şaşaladı ve masaya oturdu.
“Biz…”
Bu sırada eli ile hala hancıyla konuşan arkadaşını gösterdi.
“Longsaddle yakınlarındanız. Bir gün bir rahip bizi çağırdı. İsmi Neil. Bize bir çeşit görev verdi. Bir şeyi bir yerden belli bir zamanda almamız lazım ve bunu yapabilmek için bazı kişilerin yardımına ihtiyacımız olacakmış. Haklı da diyebilirim, arkadaşım öyle olmasa da ben basit bir köylü delikanlısıyım. Bize, sizden bahsetti. Kuzgun isimli bir gezgin dedi. Ve sanırım o sizi bulacak…”
şimdi Kuzgun tüm dikkati ile düşünüyordu.
“Başka kimlerden bahsetti?”
“Glenda isimli bir büyücü, Antax isimli bir eski şövalye ve Ardnael isimli bir korucu…”
Kuzgun tekrar başını ellerinin arasına alarak inledi.
“Tanrım! Ardnael’mi? İşiniz ne sizin ne arıyorsunuz?”
“Ardnael’i tanıyor musunuz?”
“Evet, evet. Ama soruna cevap vermedin?”
“Bizde nasıl bir şey olduğundan tam olarak emin değiliz. Yani Neil’de bilmiyormuş, o yüzden bize söylemedi. Ama Far Forest civarındaymış…”
“Yani şu Neil denilen adam beni de yanınıza almanız gerektiğini söyledi öyle mi?”
“Evet… Bizimle gelir misin?”
Kuzgun kısacık bir süre yüzündeki yarayı ovuşturdu.
“Pekâlâ, sizinle geleceğim. Zaten bende o tarafa gitmeyi düşünüyordum…”
“Hiçbir şartın ya da söylemek istediğin başka bir şey yok mu?”
“Hayır, ben para istemem işime yaramaz. Ama…”
Doyle dikkatle Kuzgun’a baktı.
“Anlatmasan da olur, sanırım kişisel bir mesele…”
“Sen anlayışlı birisin… Adın ne demiştin?”
“Doyle, arkadaşımda Rolf. Senin adın yok mu? Neden sadece Kuzgun?”
“Bu uzun bir hikâye. Tabii bir ismim var, ama başka bir zamanda başka bir yerde bana aitti o isim ve kişi. şimdi ise sadece Kuzgun’um. Ama bana istediğin gibi seslen. İsmin bir önemi yok benim için… Yaralarıma bakmaktan da çekinme, ben rahatsız olmam…”
(devam edecek)