by catboy » Sat Jul 04, 2009 11:02 am
9. Bölüm “Karanlığın Ordusu –III”
Serdar, Henry, Damla ve Zeliha Hanım, tarikatın eski tesislerden birinin önünde bekliyorlardı. Artık Emre burayı üs olarak kullanmaktaydı. Tesis İzmir’in yüksek bir noktasına inşa edilmişti. Tepeden manzara muhteşemdi. Hemen altlarında Balçova ilçesi ve karşılarında da pırıltılı bir körfezin ardından Karşıyaka ilçesini görmek mümkündü, tabii hava sisliyse Karşıyaka’yı görmek pek mümkün olmuyordu.
Uzun bir süre sabırla beklediler. Sonunda Emre tesisten çıktığında Serdar, kötü ikizini uzun bir zaman görmediğini hatırladı. Yaklaşık bir hafta da olsa görüşmeyeli, altı ay beraber oradan oraya dolaştıktan sonra bir hafta uzun bir zaman dilimi gibi geliyordu. Emre’yi ilk gördüğü zamanlardan daha farklı bir şekilde göreceğine hazırlıklıydı zaten. Artık eskisi gibi kel değildi, belirgin bir biçimde saçları ortaya çıkmıştı. Gözlerindeki sinsi bakışı aynen koruyordu, ama artık daha karizmatik ve kendinden emin bir duruş sergiliyordu.
“Sonunda gelmeye karar verdin.” dedi Emre, Serdar’a bakarak. Diğerleriyle pek ilgilenmiyor gibiydi.
“En son seni gördüğümde uçurumdan Emily ile düşerken arkamdan sesleniyordun, beni kaybettiğin için gerçekten de üzülmüş gibiydin. Bir ara iyi biri olmaya karar verdin sanıyordum, Aziz Bey’i bile inandırdın. şimdi sana inandığın için belki de Ashriel gibi diğer melekler tarafından aranıyor. Sana inanmak isteyen herkese böyle mi teşekkür ediyorsun?”
“Ben de senin gibi olmak istedim, çalıştım da. Gerçekten de bir zamanlar o çizgi romanları okurken keyif alıyordum ve iyi olmak için çaba da sarf ettim. Ama sen de onu görseydin, ona baksaydın, ne yapman gerektiğine kesin olarak karar vermiş olurdun. Artık her şeyin farkındayım, o benim bu işi başaracağıma inanıyor, senin de bozulmuş olduğunun farkında.”
“İsmini bile anmaktan çekindiğin o, şeytan mı? Sana ne dedi, ne yapmanı istedi, karşılığında sana ne verecek?”
“Her zaman hayalimde olana sonunda kavuşabileceğimi anlattı, beni yanından bir daha ayırmayacakmış, bir baba gibi sevgisini eksik etmeyecekmiş. Tek istediği hükmedeceği bu evren için bir ordu kurmam ve ne Tanrı’nın ne de küstah meleklerin onu rahatsız etmemesini sağlamak, sadece bu.”
“Seni kullanıyor, ben beni gerçekten de seven bir ailenin yanında büyüdüm ama sen aile sevgisinin ne olduğunu anlayamadan büyüdün. Senin bu içinde ukde kalan isteğini kullanıyor ve seni kuklası gibi öne sürüyor kendisi orada uyuklarken.”
“Sen onun nasıl acı çektiğinin farkında değil misin? O da dışlandı, haksızlığa uğradı, sadece hak ettiğini istiyor.”
“Tanrı’nın yerine geçmeye kalktı, herkes yaptıklarının bedelini ödemeli.”
Emre, bu sefer Serdar’ın yanında bekleyen diğer kişilere döndü. Sanki daha fazla tartışmaya girmek istemiyor ve hevesle sıradaki aşamaya geçmek için bekliyor gibiydi.
“Kardeşinin cesedini mi almaya geldin yoksa?” diye sordu Emre, Damla’ya. Damla öfkelenerek ileriye adım atıyordu ki Henry onu durdurdu: “Sakinleş, seni kızdırmaya çalışıyor. Ona istediğini sakın verme! Bırak, sıranı bekle. Serdar halledecektir.”
“Boşuna öfkelenme, kardeşin hala yaşıyor.” dedi bu sefer Emre.
“Sana inanmıyorum, yalancı! Gözlerimin önünde Emily onu vurdu.” diye bağırdı Damla.
“Bu sadece bir bakış açısı, her zaman gözlerimizin önünde olan bir olayın arka planını bilmeden yorumlamaya kalkmamız bir sürü yanlış tahmine sebebiyet verir.” dedi Emre.
“Ne demek istiyorsun?”
“Serdar, kendini iyilik yolunda büyük bir adım attığını sandığına göre bu soruyu sormam ne derece doğru emin bile değilim. Zamanda geriye dönüp olayları düzeltmek gibi bir düşüncen var ve sana yardım eden kişi de pekiyi amaçları olan bir varlık değil, bu biraz iyi adam imajını lekelemez mi?” diye sordu Emre, Serdar’a dönerek.
“Açık konuşmayı denesen diyorum.” diye bastırdı Damla.
“Sanırım sadece bizi oyalıyor.” diye araya girdi Henry. Emre, Zeliha Hanım’a bakarken: “Annenle aran nasıl, Henry? Bebek yağını hala uyumadan önce sürüyor mu sırtına, belki kızıl gözleriyle sana rahat bir uyku uyuman için masal anlatıyordur.” dedi.
“Kes artık.” diye uyardı Henry. Diğerleri Emre’nin nereye varmaya çalıştığını anlayamasa da, Henry olayın gayet farkındaydı. Bir iblisin aralarında olduğu gerçeğini durumdan keyif aldığı için söylemeye daha bir süre gerek duymayan Emre, Henry’i bu sırrı konusunda sıkıştırmaya çalıştı: “Gerçekten de insan hafızası çok acayip, ama asıl benim merak ettiğim insanlardan daha geniş çaplı bir zaman dilimine yayılmış bir hayat süren varlıkların hafızaları. Hiç düşündün mü Henry, bir melek veya belki de bir iblisin hafızasını değiştirip kendini bir ülkenin başkanı sanması gibi fantezilerin oldu mu?”
“Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyorum, Emre. İnsanların dertlerini alay konusu etmek hoşuna mı gidiyor?” diye sordu Serdar tiksinir gibi bir bakış atarak.
“Tamam, daha fazla uzatmayacağım. En başından beri amacım bir orduya liderlik edebilecek konuma gelebilmemdi, şu anda bir ordum yok ama bir askerim mevcut en azından.” dedi Emre ve arkasından gelen kişiyi gösterdi.
Üstü tamamen çıplaktı, altında ise askeri üniformaya ait bir pantolon vardı. Yarı çıplak kişinin bilekleri ve boğazında metalden tasmalar takılıydı, kafası Emre’nin birkaç ay öncesi halindeki gibi kel bırakılmıştı. Yeni tıraş edildiği belli oluyordu. Yavaşça eğilmiş başını kaldırdığında bu kişinin Egemen olduğu ortaya çıktı.
“Bu nasıl olur?” diye sordu dehşetle Damla, kardeşinin değişmiş haline anlam verememişti.
“O artık benim karanlık orduma dâhil olan ilk askerim, önyargılarını kırmak için birkaç serum kanımdan harcamama değdi. Artık tamamen özgür ve önyargılarından uzak bir zihne sahip, tek amacı da ne kadar özgür biri olduğunu herkese gösterebilmek diyebilirim.” diye anlattı Emre, arkasında hazır bir vaziyette bekleyen Egemen ile ilgili.
“Onun beynini mi yıkadın?” diye sordu Serdar. Damla ise daha fazla dayanamayarak yere yığılıyordu ki Henry son anda onu tuttu.
“Hayır, doğruya ulaşması için tüm baskılardan ve yalanlardan uzaklaştırdım zihnini.” diye karşılık verdi Emre.
Serdar, öfkesini daha fazla tutamayacağını anladığında Henry’e döndü. Henry zamanın geldiğini anladığında Damla’ya: “Ã?abuk ol, kendine gelmen gerekiyor. Annemi de al ikinizi birden güvenli bir yere ışınla.” diye uyardı.
Damla, Zeliha Hanım’ı omzundan tuttuktan sonra ışınlanmıştı. İkisinin nereye gittiği hakkında hiçbir fikri olmayan Henry, güvenli bir yerde olmaları için dua etmekten başka çaresi olmadığının bilincindeydi.
Serdar, hızla Emre’ye doğru koşturmaya başladı: “Artık seni öldüreceğim.”
Tam Emre’ye vurmak için yumruğunu kaldırıyordu ki göğsüne yediği bir yıldırımla Henry’nin yanına savruldu. Egemen’in bedeninde dolaşan elektrikten yıldırıma onun sebep olduğu anlaşılıyordu. Henry, Serdar’a kalkması için yardım ederken, Emre, Egemen’e: “Yok et onları.” diye emretti ve tesisin içine girdi.
Serdar, Henry’e baktı: “Benimle misin?”
“Üçüncü kez ölmek istemiyorum aslında.” dedi hafif alaycı bir bakışla Henry.
O sırada gökyüzü kara bulutlarla kaplanmaktaydı, sert esmeye başlayan rüzgâr da Serdar ve Henry’nin ayakta durmasını zorlaştırıyordu. Egemen yavaşça ilerlemesini sürdürüyordu, iki elinde de yıldırımdan kılıçlar oluşturmaktaydı.
“Sanırım bu sefer formülü tutturmuşlar.” diye yorumda bulundu Henry.
Egemen kılıç şeklindeki yıldırımları elinde oluşturduktan sonra Henry ve Serdar’a fırlattı. Serdar yoğunlaşırken Mictian’ın sözlerini hatırladı: “Aslında olmadığını düşün, böylece gerçekten de olmadığını göreceksin.”
Henry: “Sence kaçmamız gerekmez mi?” diye sordu Serdar’a korkuyla, yıldırım aslan kükremesini andıran bir sesle üzerlerine gelmekteydi. Henry gözlerini kapamıştı yıldırımın onlara çarpmasına saniyeler kala, ama bir şey olmamıştı.
Egemen, ilerlemeye başlamıştı ki hareket edemediğini fark etti. Serdar: “Kıpırdayamıyorsun, değil mi?” dedi alay edercesine.
Henry kendine gelerek, kıpırdayamayan Egemen’e yaklaştı: “Geçmişini hatırla, her zaman onurlu bir şekilde ölmek isterdin. Asker çocuğu olduğunu her seferinde kendine hatırlatırdın. Bu kanı kullanarak yetenek kazandığı için kız kardeşini neredeyse hiç affetmeyecektin. Bunları hatırladın mı?”
Henry, Egemen’in zihnine yoğunlaşarak hafızasını geri kazandırmaya çalışırken Egemen’in de etrafında daha fazla elektrik birikiyordu. Serdar: “Dikkat et!” diye uyardı.
Henry: “şu anda nerede olmak isterdin, Egemen?” diye sordu.
Egemen konuşamıyordu, Emre bir şekilde onun konuşmasını engellemiş olmalıydı. Ama Henry, onun zihnine girerek konuşmaya çalıştı. Sonunda Egemen’in zihnine girebilmeyi başardığında kendini bir cenazede buldu.
Egemen, Henry’nin yanındaydı, asker kıyafeti giyiyor ve elinde bir madalyon tutuyordu sımsıkı. Cenaze töreni yapılan kişinin eski bir asker olduğunu anladı Henry. Emre’ye dönerek: “Bu babanın cenazesi mi?” diye sordu.
Egemen bir şey demeden ileriyi gösterdi. Küçük bir çocuk, yanında kız kardeşiyle ölen babalarının başında ağlıyorlar ve dua okuyorlardı.
“Bu çocuklardan biri sen misin? Diğeri de Damla mı?”
Küçük çocuğun da elinde aynı madalyondan vardı. Henry: “Babanın sana bıraktığı yegâne şey onuruydu, onu lekelediğini ve ihanet ettiğini düşünüyorsun ama ona söz verdiğin gibi madalyonu hala saklıyorsun. Baban seninle gurur duymaya devam ediyordur şu anda bulunduğu yerden, buna eminim.” diye belirtti içtenlikle.
Egemen’in zihninden çıktığında havanın normale döndüğünü fark etti. Rüzgâr da eskisi gibi sert değil, daha hafif esiyordu. Egemen, cebinden çıkarttığı madalyonu Henry’e verdi. Henry: “Sana söz veriyorum, bunu kız kardeşine ulaştıracağım.” dedi başını olumlu manada sallayarak.
Henry yavaşça geri çekilirken Egemen de yüzünü gökyüzüne çevirmişti. Birden bir yıldırım Egemen’in üzerine düştü, Henry ve Serdar geriye doğru savruldular. Ayağa kalktıklarında Egemen’den eser kalmamıştı.
Serdar: “Egemen dönüştüğün şeyden içten içe nefret ediyordu, ama Emre onun zihnini bulandırmıştı, konuşma yetisini bile elinden almıştı. Bu kadar zalimlik yapabildiğine hala inanamıyorum.” dedi, ikizinden gitgide nefret ettiğini hissediyordu.
“Merhaba.” dedi birden bir ses. Tesisin girişinde onları bekleyen biri vardı. Serdar şaşkınlıkla bir süre bakakaldı. Sevgi’ydi karşısındaki. Sonra: “Ashriel sen misin?” diye sordu. Ã?ünkü Ashriel’in artık Sevgi olarak görünebileceğini hatırladı, Aziz Bey gibi bazı melekler insan bedeni olmadan da insanların arasında dolaşabiliyordu, ama o zaman kimse onları göremiyordu yani ruh gibi oluyorlardı. Sadece Serdar onları görebiliyordu bu halde, tabii artık Emre’de bu yeteneğini geliştirmişti ama Serdar kadar bu gücüne hâkim değildi, zaten o kadar bu yeteneği gerekli görmüyordu.
Henry: “İnanmıyorum, gerçekten de burada mı?” diye sorduğunda Serdar: “Sen de onu görebiliyor musun?” diye şaşkınlıkla belirtti.
“Aziz Bey yıllar önce bedenini kullandığı insanlardan birinin bedeniyle geçen gün karşıma çıkmıştı, yani Ashriel de istese sanıyorum Sevgi’nin bedenine tekrar ulaşabilir.”
“Nasıl yani?”
“Hiç bana bakma, meleklerin yeteneklerini sorgulamak bana düşmez.”
Serdar, emin olamadığından bir süre ne diyeceğini bilemedi. Kıza dönerek: “Gerçekten de sen misin? Senin burada olmana ihtiyacım vardı ve sen şimdi burada mısın?” diye sordu.
“Evet, Serdar. Benim, Ashriel ve Henry haklı. Sevgi’nin bedenine tekrar ulaşabildim, artık özüme döndüm diyebilirim ve ruh gibi dolaşmama da gerek kalmadı.” dedi Ashriel gülümseyerek.
Serdar daha fazla dayanamadı ve Ashriel’e sarıldı: “Seni çok özledim, ne kadar zaman oldu görüşmeyeli ve ben seni çok özledim.”
Henry: “Siz ikinizi yalnız bırakayım en iyisi, ben tesise giriyorum. Emre yakınlarda olsa da Damla ve annemin nerede olduğunu bulmak zorundayım. Bana yetişirsiniz diye umuyorum.” diye belirtti.
“Tamam, merak etme Henry. Birazdan biz de içeri geliyoruz.” dedi Serdar.
Henry tesise girdikten sonra Serdar: “Biz de içeri girelim, Emre her an yine ortaya çıkabilir.” dedi Ashriel’e.
Ashriel: “Elbette, zaten buraya geliş sebebim de buydu. Artık her şeyi sona erdirmek istiyorum.” dedi gülümseyerek.
“Dur, Serdar. O Ashriel değil.” dedi birden ortaya çıkan Aziz Bey. Ruh olarak yani sadece Serdar’ın görebildiği bir şekilde dolaşırken kullandığı halindeydi.
Serdar, Ashriel ile Aziz Bey arasında kalakalmıştı. Ashriel: “Hayır, Serdar. Aziz Bey çok uzaklarda, onunla en son görüştüğümde uzun bir zaman buralara gelemeyeceğini anlatmıştı. O Aziz Bey olamaz, inan bana.” dedi.
“Neden bir bedende değilsin?” diye sordu Serdar, Aziz Bey’e.
“Ã?ünkü bugünlerde bir insan bedeninde dolaşmamam gerekiyor, son kez bir insan bedeninde Henry’nin yanında gittiğimde melekler sizin yerinizi tespit etmişlerdi.” diye yanıt verdi Aziz Bey.
Serdar: “Peki, son kez soruyorum. Hanginiz gerçeksiniz ve gerçek olmayanınız aslında neyin nesi?” dedi ikisine birden.
9. Bölüm “Karanlığın Ordusu –III”
Serdar, Henry, Damla ve Zeliha Hanım, tarikatın eski tesislerden birinin önünde bekliyorlardı. Artık Emre burayı üs olarak kullanmaktaydı. Tesis İzmir’in yüksek bir noktasına inşa edilmişti. Tepeden manzara muhteşemdi. Hemen altlarında Balçova ilçesi ve karşılarında da pırıltılı bir körfezin ardından Karşıyaka ilçesini görmek mümkündü, tabii hava sisliyse Karşıyaka’yı görmek pek mümkün olmuyordu.
Uzun bir süre sabırla beklediler. Sonunda Emre tesisten çıktığında Serdar, kötü ikizini uzun bir zaman görmediğini hatırladı. Yaklaşık bir hafta da olsa görüşmeyeli, altı ay beraber oradan oraya dolaştıktan sonra bir hafta uzun bir zaman dilimi gibi geliyordu. Emre’yi ilk gördüğü zamanlardan daha farklı bir şekilde göreceğine hazırlıklıydı zaten. Artık eskisi gibi kel değildi, belirgin bir biçimde saçları ortaya çıkmıştı. Gözlerindeki sinsi bakışı aynen koruyordu, ama artık daha karizmatik ve kendinden emin bir duruş sergiliyordu.
“Sonunda gelmeye karar verdin.” dedi Emre, Serdar’a bakarak. Diğerleriyle pek ilgilenmiyor gibiydi.
“En son seni gördüğümde uçurumdan Emily ile düşerken arkamdan sesleniyordun, beni kaybettiğin için gerçekten de üzülmüş gibiydin. Bir ara iyi biri olmaya karar verdin sanıyordum, Aziz Bey’i bile inandırdın. şimdi sana inandığın için belki de Ashriel gibi diğer melekler tarafından aranıyor. Sana inanmak isteyen herkese böyle mi teşekkür ediyorsun?”
“Ben de senin gibi olmak istedim, çalıştım da. Gerçekten de bir zamanlar o çizgi romanları okurken keyif alıyordum ve iyi olmak için çaba da sarf ettim. Ama sen de onu görseydin, ona baksaydın, ne yapman gerektiğine kesin olarak karar vermiş olurdun. Artık her şeyin farkındayım, o benim bu işi başaracağıma inanıyor, senin de bozulmuş olduğunun farkında.”
“İsmini bile anmaktan çekindiğin o, şeytan mı? Sana ne dedi, ne yapmanı istedi, karşılığında sana ne verecek?”
“Her zaman hayalimde olana sonunda kavuşabileceğimi anlattı, beni yanından bir daha ayırmayacakmış, bir baba gibi sevgisini eksik etmeyecekmiş. Tek istediği hükmedeceği bu evren için bir ordu kurmam ve ne Tanrı’nın ne de küstah meleklerin onu rahatsız etmemesini sağlamak, sadece bu.”
“Seni kullanıyor, ben beni gerçekten de seven bir ailenin yanında büyüdüm ama sen aile sevgisinin ne olduğunu anlayamadan büyüdün. Senin bu içinde ukde kalan isteğini kullanıyor ve seni kuklası gibi öne sürüyor kendisi orada uyuklarken.”
“Sen onun nasıl acı çektiğinin farkında değil misin? O da dışlandı, haksızlığa uğradı, sadece hak ettiğini istiyor.”
“Tanrı’nın yerine geçmeye kalktı, herkes yaptıklarının bedelini ödemeli.”
Emre, bu sefer Serdar’ın yanında bekleyen diğer kişilere döndü. Sanki daha fazla tartışmaya girmek istemiyor ve hevesle sıradaki aşamaya geçmek için bekliyor gibiydi.
“Kardeşinin cesedini mi almaya geldin yoksa?” diye sordu Emre, Damla’ya. Damla öfkelenerek ileriye adım atıyordu ki Henry onu durdurdu: “Sakinleş, seni kızdırmaya çalışıyor. Ona istediğini sakın verme! Bırak, sıranı bekle. Serdar halledecektir.”
“Boşuna öfkelenme, kardeşin hala yaşıyor.” dedi bu sefer Emre.
“Sana inanmıyorum, yalancı! Gözlerimin önünde Emily onu vurdu.” diye bağırdı Damla.
“Bu sadece bir bakış açısı, her zaman gözlerimizin önünde olan bir olayın arka planını bilmeden yorumlamaya kalkmamız bir sürü yanlış tahmine sebebiyet verir.” dedi Emre.
“Ne demek istiyorsun?”
“Serdar, kendini iyilik yolunda büyük bir adım attığını sandığına göre bu soruyu sormam ne derece doğru emin bile değilim. Zamanda geriye dönüp olayları düzeltmek gibi bir düşüncen var ve sana yardım eden kişi de pekiyi amaçları olan bir varlık değil, bu biraz iyi adam imajını lekelemez mi?” diye sordu Emre, Serdar’a dönerek.
“Açık konuşmayı denesen diyorum.” diye bastırdı Damla.
“Sanırım sadece bizi oyalıyor.” diye araya girdi Henry. Emre, Zeliha Hanım’a bakarken: “Annenle aran nasıl, Henry? Bebek yağını hala uyumadan önce sürüyor mu sırtına, belki kızıl gözleriyle sana rahat bir uyku uyuman için masal anlatıyordur.” dedi.
“Kes artık.” diye uyardı Henry. Diğerleri Emre’nin nereye varmaya çalıştığını anlayamasa da, Henry olayın gayet farkındaydı. Bir iblisin aralarında olduğu gerçeğini durumdan keyif aldığı için söylemeye daha bir süre gerek duymayan Emre, Henry’i bu sırrı konusunda sıkıştırmaya çalıştı: “Gerçekten de insan hafızası çok acayip, ama asıl benim merak ettiğim insanlardan daha geniş çaplı bir zaman dilimine yayılmış bir hayat süren varlıkların hafızaları. Hiç düşündün mü Henry, bir melek veya belki de bir iblisin hafızasını değiştirip kendini bir ülkenin başkanı sanması gibi fantezilerin oldu mu?”
“Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyorum, Emre. İnsanların dertlerini alay konusu etmek hoşuna mı gidiyor?” diye sordu Serdar tiksinir gibi bir bakış atarak.
“Tamam, daha fazla uzatmayacağım. En başından beri amacım bir orduya liderlik edebilecek konuma gelebilmemdi, şu anda bir ordum yok ama bir askerim mevcut en azından.” dedi Emre ve arkasından gelen kişiyi gösterdi.
Üstü tamamen çıplaktı, altında ise askeri üniformaya ait bir pantolon vardı. Yarı çıplak kişinin bilekleri ve boğazında metalden tasmalar takılıydı, kafası Emre’nin birkaç ay öncesi halindeki gibi kel bırakılmıştı. Yeni tıraş edildiği belli oluyordu. Yavaşça eğilmiş başını kaldırdığında bu kişinin Egemen olduğu ortaya çıktı.
“Bu nasıl olur?” diye sordu dehşetle Damla, kardeşinin değişmiş haline anlam verememişti.
“O artık benim karanlık orduma dâhil olan ilk askerim, önyargılarını kırmak için birkaç serum kanımdan harcamama değdi. Artık tamamen özgür ve önyargılarından uzak bir zihne sahip, tek amacı da ne kadar özgür biri olduğunu herkese gösterebilmek diyebilirim.” diye anlattı Emre, arkasında hazır bir vaziyette bekleyen Egemen ile ilgili.
“Onun beynini mi yıkadın?” diye sordu Serdar. Damla ise daha fazla dayanamayarak yere yığılıyordu ki Henry son anda onu tuttu.
“Hayır, doğruya ulaşması için tüm baskılardan ve yalanlardan uzaklaştırdım zihnini.” diye karşılık verdi Emre.
Serdar, öfkesini daha fazla tutamayacağını anladığında Henry’e döndü. Henry zamanın geldiğini anladığında Damla’ya: “Ã?abuk ol, kendine gelmen gerekiyor. Annemi de al ikinizi birden güvenli bir yere ışınla.” diye uyardı.
Damla, Zeliha Hanım’ı omzundan tuttuktan sonra ışınlanmıştı. İkisinin nereye gittiği hakkında hiçbir fikri olmayan Henry, güvenli bir yerde olmaları için dua etmekten başka çaresi olmadığının bilincindeydi.
Serdar, hızla Emre’ye doğru koşturmaya başladı: “Artık seni öldüreceğim.”
Tam Emre’ye vurmak için yumruğunu kaldırıyordu ki göğsüne yediği bir yıldırımla Henry’nin yanına savruldu. Egemen’in bedeninde dolaşan elektrikten yıldırıma onun sebep olduğu anlaşılıyordu. Henry, Serdar’a kalkması için yardım ederken, Emre, Egemen’e: “Yok et onları.” diye emretti ve tesisin içine girdi.
Serdar, Henry’e baktı: “Benimle misin?”
“Üçüncü kez ölmek istemiyorum aslında.” dedi hafif alaycı bir bakışla Henry.
O sırada gökyüzü kara bulutlarla kaplanmaktaydı, sert esmeye başlayan rüzgâr da Serdar ve Henry’nin ayakta durmasını zorlaştırıyordu. Egemen yavaşça ilerlemesini sürdürüyordu, iki elinde de yıldırımdan kılıçlar oluşturmaktaydı.
“Sanırım bu sefer formülü tutturmuşlar.” diye yorumda bulundu Henry.
Egemen kılıç şeklindeki yıldırımları elinde oluşturduktan sonra Henry ve Serdar’a fırlattı. Serdar yoğunlaşırken Mictian’ın sözlerini hatırladı: “Aslında olmadığını düşün, böylece gerçekten de olmadığını göreceksin.”
Henry: “Sence kaçmamız gerekmez mi?” diye sordu Serdar’a korkuyla, yıldırım aslan kükremesini andıran bir sesle üzerlerine gelmekteydi. Henry gözlerini kapamıştı yıldırımın onlara çarpmasına saniyeler kala, ama bir şey olmamıştı.
Egemen, ilerlemeye başlamıştı ki hareket edemediğini fark etti. Serdar: “Kıpırdayamıyorsun, değil mi?” dedi alay edercesine.
Henry kendine gelerek, kıpırdayamayan Egemen’e yaklaştı: “Geçmişini hatırla, her zaman onurlu bir şekilde ölmek isterdin. Asker çocuğu olduğunu her seferinde kendine hatırlatırdın. Bu kanı kullanarak yetenek kazandığı için kız kardeşini neredeyse hiç affetmeyecektin. Bunları hatırladın mı?”
Henry, Egemen’in zihnine yoğunlaşarak hafızasını geri kazandırmaya çalışırken Egemen’in de etrafında daha fazla elektrik birikiyordu. Serdar: “Dikkat et!” diye uyardı.
Henry: “şu anda nerede olmak isterdin, Egemen?” diye sordu.
Egemen konuşamıyordu, Emre bir şekilde onun konuşmasını engellemiş olmalıydı. Ama Henry, onun zihnine girerek konuşmaya çalıştı. Sonunda Egemen’in zihnine girebilmeyi başardığında kendini bir cenazede buldu.
Egemen, Henry’nin yanındaydı, asker kıyafeti giyiyor ve elinde bir madalyon tutuyordu sımsıkı. Cenaze töreni yapılan kişinin eski bir asker olduğunu anladı Henry. Emre’ye dönerek: “Bu babanın cenazesi mi?” diye sordu.
Egemen bir şey demeden ileriyi gösterdi. Küçük bir çocuk, yanında kız kardeşiyle ölen babalarının başında ağlıyorlar ve dua okuyorlardı.
“Bu çocuklardan biri sen misin? Diğeri de Damla mı?”
Küçük çocuğun da elinde aynı madalyondan vardı. Henry: “Babanın sana bıraktığı yegâne şey onuruydu, onu lekelediğini ve ihanet ettiğini düşünüyorsun ama ona söz verdiğin gibi madalyonu hala saklıyorsun. Baban seninle gurur duymaya devam ediyordur şu anda bulunduğu yerden, buna eminim.” diye belirtti içtenlikle.
Egemen’in zihninden çıktığında havanın normale döndüğünü fark etti. Rüzgâr da eskisi gibi sert değil, daha hafif esiyordu. Egemen, cebinden çıkarttığı madalyonu Henry’e verdi. Henry: “Sana söz veriyorum, bunu kız kardeşine ulaştıracağım.” dedi başını olumlu manada sallayarak.
Henry yavaşça geri çekilirken Egemen de yüzünü gökyüzüne çevirmişti. Birden bir yıldırım Egemen’in üzerine düştü, Henry ve Serdar geriye doğru savruldular. Ayağa kalktıklarında Egemen’den eser kalmamıştı.
Serdar: “Egemen dönüştüğün şeyden içten içe nefret ediyordu, ama Emre onun zihnini bulandırmıştı, konuşma yetisini bile elinden almıştı. Bu kadar zalimlik yapabildiğine hala inanamıyorum.” dedi, ikizinden gitgide nefret ettiğini hissediyordu.
“Merhaba.” dedi birden bir ses. Tesisin girişinde onları bekleyen biri vardı. Serdar şaşkınlıkla bir süre bakakaldı. Sevgi’ydi karşısındaki. Sonra: “Ashriel sen misin?” diye sordu. Ã?ünkü Ashriel’in artık Sevgi olarak görünebileceğini hatırladı, Aziz Bey gibi bazı melekler insan bedeni olmadan da insanların arasında dolaşabiliyordu, ama o zaman kimse onları göremiyordu yani ruh gibi oluyorlardı. Sadece Serdar onları görebiliyordu bu halde, tabii artık Emre’de bu yeteneğini geliştirmişti ama Serdar kadar bu gücüne hâkim değildi, zaten o kadar bu yeteneği gerekli görmüyordu.
Henry: “İnanmıyorum, gerçekten de burada mı?” diye sorduğunda Serdar: “Sen de onu görebiliyor musun?” diye şaşkınlıkla belirtti.
“Aziz Bey yıllar önce bedenini kullandığı insanlardan birinin bedeniyle geçen gün karşıma çıkmıştı, yani Ashriel de istese sanıyorum Sevgi’nin bedenine tekrar ulaşabilir.”
“Nasıl yani?”
“Hiç bana bakma, meleklerin yeteneklerini sorgulamak bana düşmez.”
Serdar, emin olamadığından bir süre ne diyeceğini bilemedi. Kıza dönerek: “Gerçekten de sen misin? Senin burada olmana ihtiyacım vardı ve sen şimdi burada mısın?” diye sordu.
“Evet, Serdar. Benim, Ashriel ve Henry haklı. Sevgi’nin bedenine tekrar ulaşabildim, artık özüme döndüm diyebilirim ve ruh gibi dolaşmama da gerek kalmadı.” dedi Ashriel gülümseyerek.
Serdar daha fazla dayanamadı ve Ashriel’e sarıldı: “Seni çok özledim, ne kadar zaman oldu görüşmeyeli ve ben seni çok özledim.”
Henry: “Siz ikinizi yalnız bırakayım en iyisi, ben tesise giriyorum. Emre yakınlarda olsa da Damla ve annemin nerede olduğunu bulmak zorundayım. Bana yetişirsiniz diye umuyorum.” diye belirtti.
“Tamam, merak etme Henry. Birazdan biz de içeri geliyoruz.” dedi Serdar.
Henry tesise girdikten sonra Serdar: “Biz de içeri girelim, Emre her an yine ortaya çıkabilir.” dedi Ashriel’e.
Ashriel: “Elbette, zaten buraya geliş sebebim de buydu. Artık her şeyi sona erdirmek istiyorum.” dedi gülümseyerek.
“Dur, Serdar. O Ashriel değil.” dedi birden ortaya çıkan Aziz Bey. Ruh olarak yani sadece Serdar’ın görebildiği bir şekilde dolaşırken kullandığı halindeydi.
Serdar, Ashriel ile Aziz Bey arasında kalakalmıştı. Ashriel: “Hayır, Serdar. Aziz Bey çok uzaklarda, onunla en son görüştüğümde uzun bir zaman buralara gelemeyeceğini anlatmıştı. O Aziz Bey olamaz, inan bana.” dedi.
“Neden bir bedende değilsin?” diye sordu Serdar, Aziz Bey’e.
“Ã?ünkü bugünlerde bir insan bedeninde dolaşmamam gerekiyor, son kez bir insan bedeninde Henry’nin yanında gittiğimde melekler sizin yerinizi tespit etmişlerdi.” diye yanıt verdi Aziz Bey.
Serdar: “Peki, son kez soruyorum. Hanginiz gerçeksiniz ve gerçek olmayanınız aslında neyin nesi?” dedi ikisine birden.