by MG » Sat Nov 07, 2009 1:46 am
1/1
Sana o gün orada neler olduğunu anlatayım.
Bundan yıllar önceydi. Henüz on yedi yaşındaydım. Bir pazar günüydü galiba. Ailemle bir kır gezisine çıkmıştık. Annem, babam, erkek kardeşim ve ben...
Hep beraber güzel bir gün geçiriyorduk . Oldukça eğlendiğimizi söyleyebilirim. Kardeşimle şakalaşıyor, oradan oraya koşuyorduk. O yaşlarda gerçekten yaşıyor olmak benim için böyle bir şeydi. Ailemle ve mutlu...
Aslında o gün beni insanlıktan alan şey babamın mangal için yakacak toplamam gerektiğini söylemesiydi. Bunun üzerine oyunu bir kenara bırakıp çalı çırpı toplamaya başladım. Kısa süre sonra piknik yaptığımız alanın hemen ilerisinde başlayan küçük, ama sonradan oldukça büyük olduğunu gördüğüm bir ormanın girişinde buldum kendimi. Topladıklarımın daha iyilerini bulup babama yaranmak için yaşlı ağaçların arasından ormanın derinliklerine doğru süzüldüm. Ağaçların dalları gökyüzünü bir duvar gibi örmüştü sanki. Karanlık ve yer yer koyu yeşilin hakim olduğu ormanda gökyüzünün maviliğini unutmuştum sanki bir anda. Bunu umursamadım ve biran önce işimi bitirip ailemin yanına dönmek için ağaç diplerine düşmüş, dallara takılı kalmış çalı, kozalak ve benzeri şeyleri toplamaya başladım.
Orada ne kadar vakit geçirdiğimi bilmiyorum. Bildiğim iki şey odunları toplamış olmama rağmen hala ormandan çıkamamış olmam ve tahminime göre artık güneşin yerini aya bırakmasıydı. Yutkundum ve acı gerçeği kendime itiraf ettim. Kayboldum...
Bilinçsizce ve büyük bir dehşet ve korkuyla sağa sola koşmaya başladım. Nereye koşsam korkutucu ağaçlar, nereye koşsam karanlık... Kalbim ağzımda çarpıyordu. Zavallı ailem o an ne yapıyordu kim bilir. Beni deli gibi arıyor olmalıydılar. Belki de tüm akrabalarım polis ve jandarma peşimdeydi. Gün iyice koyulaşmadan beni kurtarmak istiyorlardı. Ben de bunu istiyordum ama etrafta en ufak bir insan izi yoktu. Sanırım hayatımda en çok o zaman korkmuştum. Gözümden akan iki damla yaş, toprağa çarptı ve ağaçlardan dökülen sarı yaprakların arasında kaybolup gitti.
Yorulmuştum, ormanın içinde dolanıp duruyordum ve gözyaşlarım hızlanmıştı. Sesimi salarak ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Adımlarımı da hızlandırmıştım. Sürekli bağırıyor, çığlıklar atıyordum birinin beni duyması ümidiyle ama içimdeki ümit yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı.
Ormandaki gece yaratıkları, baykuşlar ve yarasalar içimdeki korkuyu arttırmıştı. Artık ümidimi kesmiştim. Bir ağacın gövdesine sırtımı dayadım, başımı dizlerimin arasına alıp gözlerimi kapattım. Ã?ylece bekliyordum. Ve günün ilk ışıklarını görene dek korkuyla beklemeyi düşünüyordum.
Ama bu bekleyiş çok sürmedi. Duyduğum keskin bir hışırtı sesi olduğum yerden fırlamama ve ağlamaktan acıyan gözlerimden bir damlanın daha süzülmesine neden olmuştu.
Korkulu gözlerle etrafıma baktım. Görünürde Hiçbir şey yoktu ama aynı sesi bir iki defa daha duymuş olmam yeniden ağacın yanına oturmama engel oluyordu.
Tam o sırada, gözlerimi ağaçların arasında gezdirirken hayatım boyunca unutmadığım ve unutmayacağım o gözlerle karşılaşmıştım. Kana susamış iki büyük kırmızı göz...
O gözlerin sahibi olan kişi şimdi bana doğru geliyordu. Görünürde insandan farklı tek yanı ölümü içine hapsetmiş olan o gözlerdi. Korkuyordum, tarifi imkansız bir korkuydu bu. Titremiyor ve kıpırdayamıyordum. Kaskatı kesilmiştim adeta. Koşmak, kaçmak için müthiş bir istek duymak ama saçının telini bile kıpırtadamamak. Bunu en iyi ben bilirim işte.
O kişi bana giderek yakaşıyordu. Ağır ağır, ama aslında nasıl olduğunu anlamadığım bir hızla... Karmaşık duygular içindeydim ve hiçbir şey yapamıyor, hissedemiyordum. O an yoğun olarak hissettiğim tek şey korkuydu.
Aramızda bir metreden az bir mesafe kalınca onun bir insan olmadığını anlamıştım. Ağzını açtığında o iğrenç kokuyu duymuş ve keskin, parlak dişlerini görmüştüm. Bu dişleri görmemle boynumun sağ tarafında müthiş bir acı hissetmem aynı anda olmuştu neredeyse. Ama o dişleri ilk günki gibi hatırlıyorum.
Ona karşı koyamıyordum. Elleri omuzlarımı kıracak kadar sıkı bir şekilde tutuyordu. Ama sonradan kırılmadığını, ama oldukça zorlandığını kollarımın morardığını öğrenmiştim.
Acıyla birlikte yavaş yavaş boğazıma doğru akan bir sıcaklık hissettim tenimde. Gözlerim karardı ve göz kapaklarım çırpınarak, acıyla kapandı. Boynumdan vücudumun içine girmiş onlarca hançer vardı sanki. En son anımsadıklarım da bunlardı...
Gözlerimi açtığımda yaprakların arasından süzülen güneşin bedenimi yaktığını hissettim. Bedenimin her yerinde müthiş bir ağrı ve acı vardı sanki. Zorlukla yattığım yerden doğruldum. Dün geceden anımsadıklarımın haricinde bir şeyler gelmemişti aklıma. Başımın içinde mütiş bir ağırlık vardı sanki. Boynumun üstünde durmakta zorluk çekiyor gibiydi. O an en büyük acıyı başımı sağa sola oynatırken hissetmiştim. Gözlerimi boynumda gezdirdiğimde sağ tarafımda omuzuma kadar bir yara olduğunu gördüm. Kemiklerimi kurumuş kanların ve parçalanmış derinin arasından rahatlıkla görebiliyordum. Midem bulanmıştı. O an gördüğüm yarayı hala bedenimde taşıyorum. Ama daha masum bir şekilde...
Orada, duyduğum son hisler burnumdaki mide bulandıran, yoğun kan kokusu ve müthiş bir açlık ve susuzluk isteğiydi...
[b]1/1[/b]
Sana o gün orada neler olduğunu anlatayım.
Bundan yıllar önceydi. Henüz on yedi yaşındaydım. Bir pazar günüydü galiba. Ailemle bir kır gezisine çıkmıştık. Annem, babam, erkek kardeşim ve ben...
Hep beraber güzel bir gün geçiriyorduk . Oldukça eğlendiğimizi söyleyebilirim. Kardeşimle şakalaşıyor, oradan oraya koşuyorduk. O yaşlarda gerçekten yaşıyor olmak benim için böyle bir şeydi. Ailemle ve mutlu...
Aslında o gün beni insanlıktan alan şey babamın mangal için yakacak toplamam gerektiğini söylemesiydi. Bunun üzerine oyunu bir kenara bırakıp çalı çırpı toplamaya başladım. Kısa süre sonra piknik yaptığımız alanın hemen ilerisinde başlayan küçük, ama sonradan oldukça büyük olduğunu gördüğüm bir ormanın girişinde buldum kendimi. Topladıklarımın daha iyilerini bulup babama yaranmak için yaşlı ağaçların arasından ormanın derinliklerine doğru süzüldüm. Ağaçların dalları gökyüzünü bir duvar gibi örmüştü sanki. Karanlık ve yer yer koyu yeşilin hakim olduğu ormanda gökyüzünün maviliğini unutmuştum sanki bir anda. Bunu umursamadım ve biran önce işimi bitirip ailemin yanına dönmek için ağaç diplerine düşmüş, dallara takılı kalmış çalı, kozalak ve benzeri şeyleri toplamaya başladım.
Orada ne kadar vakit geçirdiğimi bilmiyorum. Bildiğim iki şey odunları toplamış olmama rağmen hala ormandan çıkamamış olmam ve tahminime göre artık güneşin yerini aya bırakmasıydı. Yutkundum ve acı gerçeği kendime itiraf ettim. Kayboldum...
Bilinçsizce ve büyük bir dehşet ve korkuyla sağa sola koşmaya başladım. Nereye koşsam korkutucu ağaçlar, nereye koşsam karanlık... Kalbim ağzımda çarpıyordu. Zavallı ailem o an ne yapıyordu kim bilir. Beni deli gibi arıyor olmalıydılar. Belki de tüm akrabalarım polis ve jandarma peşimdeydi. Gün iyice koyulaşmadan beni kurtarmak istiyorlardı. Ben de bunu istiyordum ama etrafta en ufak bir insan izi yoktu. Sanırım hayatımda en çok o zaman korkmuştum. Gözümden akan iki damla yaş, toprağa çarptı ve ağaçlardan dökülen sarı yaprakların arasında kaybolup gitti.
Yorulmuştum, ormanın içinde dolanıp duruyordum ve gözyaşlarım hızlanmıştı. Sesimi salarak ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Adımlarımı da hızlandırmıştım. Sürekli bağırıyor, çığlıklar atıyordum birinin beni duyması ümidiyle ama içimdeki ümit yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı.
Ormandaki gece yaratıkları, baykuşlar ve yarasalar içimdeki korkuyu arttırmıştı. Artık ümidimi kesmiştim. Bir ağacın gövdesine sırtımı dayadım, başımı dizlerimin arasına alıp gözlerimi kapattım. Ã?ylece bekliyordum. Ve günün ilk ışıklarını görene dek korkuyla beklemeyi düşünüyordum.
Ama bu bekleyiş çok sürmedi. Duyduğum keskin bir hışırtı sesi olduğum yerden fırlamama ve ağlamaktan acıyan gözlerimden bir damlanın daha süzülmesine neden olmuştu.
Korkulu gözlerle etrafıma baktım. Görünürde Hiçbir şey yoktu ama aynı sesi bir iki defa daha duymuş olmam yeniden ağacın yanına oturmama engel oluyordu.
Tam o sırada, gözlerimi ağaçların arasında gezdirirken hayatım boyunca unutmadığım ve unutmayacağım o gözlerle karşılaşmıştım. Kana susamış iki büyük kırmızı göz...
O gözlerin sahibi olan kişi şimdi bana doğru geliyordu. Görünürde insandan farklı tek yanı ölümü içine hapsetmiş olan o gözlerdi. Korkuyordum, tarifi imkansız bir korkuydu bu. Titremiyor ve kıpırdayamıyordum. Kaskatı kesilmiştim adeta. Koşmak, kaçmak için müthiş bir istek duymak ama saçının telini bile kıpırtadamamak. Bunu en iyi ben bilirim işte.
O kişi bana giderek yakaşıyordu. Ağır ağır, ama aslında nasıl olduğunu anlamadığım bir hızla... Karmaşık duygular içindeydim ve hiçbir şey yapamıyor, hissedemiyordum. O an yoğun olarak hissettiğim tek şey korkuydu.
Aramızda bir metreden az bir mesafe kalınca onun bir insan olmadığını anlamıştım. Ağzını açtığında o iğrenç kokuyu duymuş ve keskin, parlak dişlerini görmüştüm. Bu dişleri görmemle boynumun sağ tarafında müthiş bir acı hissetmem aynı anda olmuştu neredeyse. Ama o dişleri ilk günki gibi hatırlıyorum.
Ona karşı koyamıyordum. Elleri omuzlarımı kıracak kadar sıkı bir şekilde tutuyordu. Ama sonradan kırılmadığını, ama oldukça zorlandığını kollarımın morardığını öğrenmiştim.
Acıyla birlikte yavaş yavaş boğazıma doğru akan bir sıcaklık hissettim tenimde. Gözlerim karardı ve göz kapaklarım çırpınarak, acıyla kapandı. Boynumdan vücudumun içine girmiş onlarca hançer vardı sanki. En son anımsadıklarım da bunlardı...
Gözlerimi açtığımda yaprakların arasından süzülen güneşin bedenimi yaktığını hissettim. Bedenimin her yerinde müthiş bir ağrı ve acı vardı sanki. Zorlukla yattığım yerden doğruldum. Dün geceden anımsadıklarımın haricinde bir şeyler gelmemişti aklıma. Başımın içinde mütiş bir ağırlık vardı sanki. Boynumun üstünde durmakta zorluk çekiyor gibiydi. O an en büyük acıyı başımı sağa sola oynatırken hissetmiştim. Gözlerimi boynumda gezdirdiğimde sağ tarafımda omuzuma kadar bir yara olduğunu gördüm. Kemiklerimi kurumuş kanların ve parçalanmış derinin arasından rahatlıkla görebiliyordum. Midem bulanmıştı. O an gördüğüm yarayı hala bedenimde taşıyorum. Ama daha masum bir şekilde...
Orada, duyduğum son hisler burnumdaki mide bulandıran, yoğun kan kokusu ve müthiş bir açlık ve susuzluk isteğiydi...