by Bogus » Fri Jan 08, 2010 8:52 am
Lütfen okumaya başlamadan önce Beatles'ın Isn't it good? Norwegian wood şarkısını koyun ve hikaye bitene kadar onun tekrar tekrar çalmasını sağlayın.
Isn't it good? Norwegian wood...
Hayatımı değiştirmeye küçük şeylerden başladım. İlk değiştirdiğim şey cep telefonumun melodisi oldu. İç gıcıklayan Nokia melodisini her nedense Beatles'ın Norwegian Wood isimli şarkısı ile değiştirmek geldi içimden. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi zaten.
Değişiklik olsun diye kot pantolonumun altına beyaz spor çoraplarımı giydim. Ve yine değişiklik olsun diye hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya, kısa bir yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Kış olmasına ve dışarıda yağmur yağmasına rağmen su geçirmez siyah botlarımı almadım. Beyaz adidaslarımı giydim. Ayaklarımın ıslanmasını, evden uzağa doğru attığım her adımın buna değmesini istedim.
Kapıdan çıktığımda asansöre doğru yürümektense kendimi merdivenlere attım. Uzun, çok çok uzun bir zamandır yapmadığımı yaptım. Basamakları birer birer inmektense, popomun üzerinde trabzanın üzerinden aşağı doğru kaydım. İşte bu yukarı çıkarken asla yapamayacağınız bir şey. Anlarsınız ya, adım adım yukarı çıktığım için yavaş yavaş inmeye de sabrım yoktu.
Sonra sokağa çıktım. Kafamın ıslanmasını umursamadan yürümeye başladım. Söylemeyi unuttum. Üstüm başım da ıslanıyordu çünkü yağmurluğumu giymeye gerek duymamıştım. Size tavsiyem aynısını yapmanız. Gerçekten. Bütün bunları sonuna kadar okumanıza gerek yok. Dışarıda yağmur yağıyorsa çıkın ve ıslanın çünkü bu yağmurun işlevi. Sizi ıslatmak. Dışarı çıkın ve siz de bir kez olsun işlevinizi yerine getirin. Islanın.
Bunların konumuzla ilgisi yok. Ben size hayatımı nasıl değiştirdiğimi anlatıyordum...
Ã?nce bankamatiğin olduğu köşeye kadar yürüdüm. Bankamatiği görünce her nedense şeytan dürttü. Cüzdanımı çıkardım ve banka kartımı ATM'nin içine soktum. Bilerek üç kere yanlış şifre girdim. Her biri de dünyada en çok sevdiğimi düşündüğüm kız arkadaşlarımla tanıştığım yıllardı. Sistem bunu kabul etmedi elbette ve kartımı yuttu. O kadar mutlu oldum ki size anlatamam. Sırasıyla bütün kredi kartlarımı makinenin elinden gelse beni de yutacak aç gözlü ağzından içeriye yuvarladım. Sırtımdan öylesine bir yük kalkı, öyle hafifledim ki mutluluktan orada ağlamaya başladım. Parmaklarımın ucunda yükseldim, olmadı, sonra bütün gücümle zıplayıp, biraz da bir yerlerden destek alarak güvenlik kamerasına bir öpücük kondurdum. Beni izleyenlere olan sevgimi göstermekti niyetim. Beni gören herkesi ve gördüğüm her şeyi seviyordum çünkü. Ã?ylesine rahatlamıştım.
Ã?nümde uzanan yol tatlı, denize kadar yokuş aşağı giden kaymak gibi bir yoldu ve ben de içimdeki coşkuya hakim olamıyordum. Yürümeye devam ettim. Eski bir tren köprüsünün altından geçip Bağdat Caddesi'ne çıktım. Sonra da ver elini sahil yolu. Islah edilmiş, betonla doldurulmuş deniz belli ki buraları geri alacağı zamanın gelmesini bekliyordu. Kendimce ona yardım ettim. Parmaklarımla toprağı eşeleyip bir kısmını denize attım. Belki bu kadarcık toprağın denize geri dönmesi için bir Lodos fırtınası, belki de hiç kimsenin neler yaptığını fark edemediği bir kaç on yıl gerekiyordu. Nereden bilebilirim ki? Bilemezdim elbette ama bir yardımımın dokunduğuna emindim ve sadece bu bile beni mutlu etmeye yetmişti. Hayatımı değiştirmeye karar verdiğim andan beri yaptığımı yapmaya devam ettim ve yürümeye devam ettim.
Hayatımda ilk defa bir sokak köpeğini sevdim! İlk karşılaştığımızda hangimizin daha çok korkutuğunu sadece onun ve benim bilebileceğim bir köpekti. Hoş biz de bundan tam olarak emin olamamış olmalıyız ki dost olmaya karar verdik. Ben onun kafasını okşadım, o da benim peşimden gelmeye karar verdi. Belki de sadece o gece karşısına çıkan en ilginç şeydim ve o yüzden beni takip etti, belki de benden bir parça olsun, gece karnını doyuracak bir kıyak bekliyordu. İşin aslı ne onun bana, ne de benim ona verebileceğim hiç bir şey yoktu ama tuhaf bir şekilde birbirimizi anlıyorduk. O da benim gibi ıslanmıştı. Normalde kabarık olduğunu hayal ettiğim buğday rengi tüyleririni sırılsıklam ve saçak saçak üzerinde taşıyordu. Bir süre birbirimizin gözlerine baktıktan sonra aynı yolun yolcusu olduğumuzu anlamıştık ve hepsi bu kadardı.
Sahil boyunca yürümeye devam ettim. Islanmış çimlerin kokusu bir şekilde şehrin geri kalan bütün saçmalıklarının arasından sıyrılmayı başarmıştı. Bunu fark ettiğim anda içime çektim. Fazla uzun sürmedi, bir süre sonra sahildeki Burger King'in yanmış yağ kokusu ciğerlerimi doldurmaya başladı. Hala kapanmamıştı. Kapanmayacaktı da. Güzeller güzeli kapitalizmin kokusu bunla yaşamaya alışık ciğerlerimi doldurmuş, iştahımı kabartmıştı. Bir burger almak ve ıslak eve dönüş yolumu gözümde büyültmek geldi içimden. Ama beceremedim. Ã?ünkü bu dünyanın kabul ettiği bütün kredibilitemi bir ATM'nin dişsiz ağzından içeri doğru yuvarlamıştım. Takası binlerce yıl önce terk ettiğimizden, ve yanıma da adedim gereği hiç para almamış olduğumdan onlara sunabileceğim hiç bir şey yoktu. Açlığımın açgözlülük olduğunu anlayana ya da kendimi buna inandırana kadar mavi, kırmızı, sarı ve beyaz neonlara baktım. Muhtemelen pireli dostum havlayınca kendime geldim ve bir kahkaha daha patlattım. Yürümeye devam ettim. Tekin olmayan, ışıkların yanmadığı yerlere doğru. Perili köşkün gölgesi altında titreyen ağaçların altına doğru...
Sanki elimle koymuşum gibi orada karşıma tinerciler çıktı. İşin aslı onları orada bulmayı umuyordum. Söyledim ya, hayatımı değiştirmeye çalışıyordum... Yağmur yağınca tinerciler orada ortaya çıkardı, çünkü yağmur yağınca insanlar buradan yok oluyorlardı. Zira ıslanamazlardı. Cep telefonu olan, cüzdanları pos makinelerinin insanın ruhunu öğüten değirmenlerinde döndürerek kustukları fişlerle dolu olan insanları yağmur inlerine sürmüş, meydan tinercilere kalmıştı. Elbette yolumu kestiler. Avanta istediler. Yok dedim. Bıçak çektiler. Yok dedim. Yok...
Sonra hayatımı değiştirmeye çalıştığım geldi aklıma. Var dedim. Var anasını satayım. Alın...
Sırılsıklam adidasları çıkartıp onlara uzattım. Dünyadan haberleri yoktu... Ama ayakkabı beyazdı ve yeniydi ve bu kadarı yeterdi. Benim güzel adidaslarım üzerlerindeki taklitlerin yanında yerini aldı. Adi ve Rudolf Dassler mezarlarından fırlayıp gelseler sahtesini gerçeğinden ayırt edemezlerdi. Ã?ünkü bu zavallıların üzerinde her şey sefil gözüküyordu.
Ayakkabılarıma karşılık canımı kurtardığım için mutlu bir şekilde yoluma devam ettim. Bir süre sonra battı balık yan gider dedim ve çoraplarımı da çıkardım. Ayaklarım çimlere değdi. Kollarımı açtım ve yukarı doğru kaldırdım. Gök yüzüne baktım, yağmur damlalarının gözüme kaçmasına izin verdim. Kendi etrafımda döndüm ve kahkaha attım. Kahkahalarıma köpek de havlayarak katıldı.
Ve o anda en olmayacak şey oldu...
Sevgili okuyucu... Okumak zorunda değilsin. Okuma zaten çünkü ne söylediğimi anlatmam mümkün değil ama bir gün anladığında geri gel ve ne söylediğimi oku. Kabul ediyorum o zaman tüm bunları zaten sana anlatmama artık gerek kalmadığını ama ben de anlatmasam çatlardım. Bu öyle bir şey... Başına gelmeden anlayamayacağın bir şey.
Neyse, o anda en olmayacak şey oldu. Aslında sürekli olan ama böyle bir anda olmasını veya olsa bile benim anlatmamı beklemeyeceğin bir şey oldu.
Kakam geldi... Her sabah ofiste sütlü kahvemi içtikten sonra geldiği gibi kakam geldi. Belki yağmurdan, belki de soğuktan bilemem ama biraz zamansız geldiğini inkar edemeyeceğim kadar katii bir suretle kakam geldi ve ben de kendimden hiç beklemeyeceğim bir şekilde, ama ruh halime bütünüyle uyduğunu düşünerek pantolonumu sıvadım ve çocuk parkının ıslak kumlarının arasında çömelip kakamı yaptım.
Eğer bir gün ağzını doldura doldura sıçayım ben böyle hayatın içine diye bağırdıysan belki bir ihtimal benim o anda hissettiklerimi anlarsın. Eğer bir gün yaşadığım hayatı değiştirmek istiyorum dediysen ama tam olarak neyi değiştirmek istediğini bilemiyorsan, bir ihtimal, küçücük bir ihtimal de olsa belki ne demek istediğimi anlarsın. Ne yalan söyleyeyim, umarım anlamıyorsundur neden bahsettiğimi ve yine ne yalan söyleyeyim, umarım hayatında bir gün, en azından bir gün ne demek istediğimi anlarsın...
Her şeye rağmen herkesin bir gün, sadece bir gün bile olsa ne demek istediğini anlamasını isterdim. Fazlası olmaz. Olamaz ve olmamalı. Dünyanın kaosa sürüklenmesi gibi bir niyetim yok. Sadece benim kim olduğumu bilmeni istiyorum.
Sokakta gördüğün, keçeleşmiş, saçak saçak olmuş, gri saçları birbirine karışmış, peşinde mahallenin köpeklerinin gezdiği deli benim. Dişlerim sarı, gözlerim sarı, tırnaklarım sarı...
Ölmeden çürüyorum. Derimin rengini hatırlamıyorum. Sevdiklerimi ve belki beni bir gün için bile olsa seven olduysa hiç kimseyi hatırlamıyorum.
Ama benim senden bir farkım var. Ben içimdeki bütün pisliği bir kum havuzuna sıçıp bırakabiliyorum. Yağmur yemiş ıslak çimlerde uyuyabiliyorum. Yere düşen yemeği yiyebiliyor, gerçekten yaşamak, özgürce yaşamak adına hayatta kalabiliyorum. Süleymanın hazinesine sahip değilim belki ama hayvanlarla konuşabiliyorum.
Ben hayatımı değiştirdim ve artık ağlamıyorum. Gülüyorum, yürüyorum, canım isterse koşuyorum. Ayakkabım yok ve ıslanmaktan korkmuyorum.
Tuhaf bir şekilde, geceleri ısınmak için yaktığım ateşimin başında eski hayatımdan hatırladığım sadece tek bir şey var. O da telefonumun pili bitene kadar bir süre beni arayan ailemden ve dostlarımdan yadigar kalan bir melodi ve sözleri...
Isn't it good? Norwegian wood...
[/i]
[i]Lütfen okumaya başlamadan önce Beatles'ın Isn't it good? Norwegian wood şarkısını koyun ve hikaye bitene kadar onun tekrar tekrar çalmasını sağlayın. [/i]
[color=red][size=150][b]Isn't it good? Norwegian wood...[/b][/size][/color]
Hayatımı değiştirmeye küçük şeylerden başladım. İlk değiştirdiğim şey cep telefonumun melodisi oldu. İç gıcıklayan Nokia melodisini her nedense Beatles'ın Norwegian Wood isimli şarkısı ile değiştirmek geldi içimden. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi zaten.
Değişiklik olsun diye kot pantolonumun altına beyaz spor çoraplarımı giydim. Ve yine değişiklik olsun diye hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya, kısa bir yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Kış olmasına ve dışarıda yağmur yağmasına rağmen su geçirmez siyah botlarımı almadım. Beyaz adidaslarımı giydim. Ayaklarımın ıslanmasını, evden uzağa doğru attığım her adımın buna değmesini istedim.
Kapıdan çıktığımda asansöre doğru yürümektense kendimi merdivenlere attım. Uzun, çok çok uzun bir zamandır yapmadığımı yaptım. Basamakları birer birer inmektense, popomun üzerinde trabzanın üzerinden aşağı doğru kaydım. İşte bu yukarı çıkarken asla yapamayacağınız bir şey. Anlarsınız ya, adım adım yukarı çıktığım için yavaş yavaş inmeye de sabrım yoktu.
Sonra sokağa çıktım. Kafamın ıslanmasını umursamadan yürümeye başladım. Söylemeyi unuttum. Üstüm başım da ıslanıyordu çünkü yağmurluğumu giymeye gerek duymamıştım. Size tavsiyem aynısını yapmanız. Gerçekten. Bütün bunları sonuna kadar okumanıza gerek yok. Dışarıda yağmur yağıyorsa çıkın ve ıslanın çünkü bu yağmurun işlevi. Sizi ıslatmak. Dışarı çıkın ve siz de bir kez olsun işlevinizi yerine getirin. Islanın.
Bunların konumuzla ilgisi yok. Ben size hayatımı nasıl değiştirdiğimi anlatıyordum...
Ã?nce bankamatiğin olduğu köşeye kadar yürüdüm. Bankamatiği görünce her nedense şeytan dürttü. Cüzdanımı çıkardım ve banka kartımı ATM'nin içine soktum. Bilerek üç kere yanlış şifre girdim. Her biri de dünyada en çok sevdiğimi düşündüğüm kız arkadaşlarımla tanıştığım yıllardı. Sistem bunu kabul etmedi elbette ve kartımı yuttu. O kadar mutlu oldum ki size anlatamam. Sırasıyla bütün kredi kartlarımı makinenin elinden gelse beni de yutacak aç gözlü ağzından içeriye yuvarladım. Sırtımdan öylesine bir yük kalkı, öyle hafifledim ki mutluluktan orada ağlamaya başladım. Parmaklarımın ucunda yükseldim, olmadı, sonra bütün gücümle zıplayıp, biraz da bir yerlerden destek alarak güvenlik kamerasına bir öpücük kondurdum. Beni izleyenlere olan sevgimi göstermekti niyetim. Beni gören herkesi ve gördüğüm her şeyi seviyordum çünkü. Ã?ylesine rahatlamıştım.
Ã?nümde uzanan yol tatlı, denize kadar yokuş aşağı giden kaymak gibi bir yoldu ve ben de içimdeki coşkuya hakim olamıyordum. Yürümeye devam ettim. Eski bir tren köprüsünün altından geçip Bağdat Caddesi'ne çıktım. Sonra da ver elini sahil yolu. Islah edilmiş, betonla doldurulmuş deniz belli ki buraları geri alacağı zamanın gelmesini bekliyordu. Kendimce ona yardım ettim. Parmaklarımla toprağı eşeleyip bir kısmını denize attım. Belki bu kadarcık toprağın denize geri dönmesi için bir Lodos fırtınası, belki de hiç kimsenin neler yaptığını fark edemediği bir kaç on yıl gerekiyordu. Nereden bilebilirim ki? Bilemezdim elbette ama bir yardımımın dokunduğuna emindim ve sadece bu bile beni mutlu etmeye yetmişti. Hayatımı değiştirmeye karar verdiğim andan beri yaptığımı yapmaya devam ettim ve yürümeye devam ettim.
Hayatımda ilk defa bir sokak köpeğini sevdim! İlk karşılaştığımızda hangimizin daha çok korkutuğunu sadece onun ve benim bilebileceğim bir köpekti. Hoş biz de bundan tam olarak emin olamamış olmalıyız ki dost olmaya karar verdik. Ben onun kafasını okşadım, o da benim peşimden gelmeye karar verdi. Belki de sadece o gece karşısına çıkan en ilginç şeydim ve o yüzden beni takip etti, belki de benden bir parça olsun, gece karnını doyuracak bir kıyak bekliyordu. İşin aslı ne onun bana, ne de benim ona verebileceğim hiç bir şey yoktu ama tuhaf bir şekilde birbirimizi anlıyorduk. O da benim gibi ıslanmıştı. Normalde kabarık olduğunu hayal ettiğim buğday rengi tüyleririni sırılsıklam ve saçak saçak üzerinde taşıyordu. Bir süre birbirimizin gözlerine baktıktan sonra aynı yolun yolcusu olduğumuzu anlamıştık ve hepsi bu kadardı.
Sahil boyunca yürümeye devam ettim. Islanmış çimlerin kokusu bir şekilde şehrin geri kalan bütün saçmalıklarının arasından sıyrılmayı başarmıştı. Bunu fark ettiğim anda içime çektim. Fazla uzun sürmedi, bir süre sonra sahildeki Burger King'in yanmış yağ kokusu ciğerlerimi doldurmaya başladı. Hala kapanmamıştı. Kapanmayacaktı da. Güzeller güzeli kapitalizmin kokusu bunla yaşamaya alışık ciğerlerimi doldurmuş, iştahımı kabartmıştı. Bir burger almak ve ıslak eve dönüş yolumu gözümde büyültmek geldi içimden. Ama beceremedim. Ã?ünkü bu dünyanın kabul ettiği bütün kredibilitemi bir ATM'nin dişsiz ağzından içeri doğru yuvarlamıştım. Takası binlerce yıl önce terk ettiğimizden, ve yanıma da adedim gereği hiç para almamış olduğumdan onlara sunabileceğim hiç bir şey yoktu. Açlığımın açgözlülük olduğunu anlayana ya da kendimi buna inandırana kadar mavi, kırmızı, sarı ve beyaz neonlara baktım. Muhtemelen pireli dostum havlayınca kendime geldim ve bir kahkaha daha patlattım. Yürümeye devam ettim. Tekin olmayan, ışıkların yanmadığı yerlere doğru. Perili köşkün gölgesi altında titreyen ağaçların altına doğru...
Sanki elimle koymuşum gibi orada karşıma tinerciler çıktı. İşin aslı onları orada bulmayı umuyordum. Söyledim ya, hayatımı değiştirmeye çalışıyordum... Yağmur yağınca tinerciler orada ortaya çıkardı, çünkü yağmur yağınca insanlar buradan yok oluyorlardı. Zira ıslanamazlardı. Cep telefonu olan, cüzdanları pos makinelerinin insanın ruhunu öğüten değirmenlerinde döndürerek kustukları fişlerle dolu olan insanları yağmur inlerine sürmüş, meydan tinercilere kalmıştı. Elbette yolumu kestiler. Avanta istediler. Yok dedim. Bıçak çektiler. Yok dedim. Yok...
Sonra hayatımı değiştirmeye çalıştığım geldi aklıma. Var dedim. Var anasını satayım. Alın...
Sırılsıklam adidasları çıkartıp onlara uzattım. Dünyadan haberleri yoktu... Ama ayakkabı beyazdı ve yeniydi ve bu kadarı yeterdi. Benim güzel adidaslarım üzerlerindeki taklitlerin yanında yerini aldı. Adi ve Rudolf Dassler mezarlarından fırlayıp gelseler sahtesini gerçeğinden ayırt edemezlerdi. Ã?ünkü bu zavallıların üzerinde her şey sefil gözüküyordu.
Ayakkabılarıma karşılık canımı kurtardığım için mutlu bir şekilde yoluma devam ettim. Bir süre sonra battı balık yan gider dedim ve çoraplarımı da çıkardım. Ayaklarım çimlere değdi. Kollarımı açtım ve yukarı doğru kaldırdım. Gök yüzüne baktım, yağmur damlalarının gözüme kaçmasına izin verdim. Kendi etrafımda döndüm ve kahkaha attım. Kahkahalarıma köpek de havlayarak katıldı.
Ve o anda en olmayacak şey oldu...
Sevgili okuyucu... Okumak zorunda değilsin. Okuma zaten çünkü ne söylediğimi anlatmam mümkün değil ama bir gün anladığında geri gel ve ne söylediğimi oku. Kabul ediyorum o zaman tüm bunları zaten sana anlatmama artık gerek kalmadığını ama ben de anlatmasam çatlardım. Bu öyle bir şey... Başına gelmeden anlayamayacağın bir şey.
Neyse, o anda en olmayacak şey oldu. Aslında sürekli olan ama böyle bir anda olmasını veya olsa bile benim anlatmamı beklemeyeceğin bir şey oldu.
Kakam geldi... Her sabah ofiste sütlü kahvemi içtikten sonra geldiği gibi kakam geldi. Belki yağmurdan, belki de soğuktan bilemem ama biraz zamansız geldiğini inkar edemeyeceğim kadar katii bir suretle kakam geldi ve ben de kendimden hiç beklemeyeceğim bir şekilde, ama ruh halime bütünüyle uyduğunu düşünerek pantolonumu sıvadım ve çocuk parkının ıslak kumlarının arasında çömelip kakamı yaptım.
Eğer bir gün ağzını doldura doldura sıçayım ben böyle hayatın içine diye bağırdıysan belki bir ihtimal benim o anda hissettiklerimi anlarsın. Eğer bir gün yaşadığım hayatı değiştirmek istiyorum dediysen ama tam olarak neyi değiştirmek istediğini bilemiyorsan, bir ihtimal, küçücük bir ihtimal de olsa belki ne demek istediğimi anlarsın. Ne yalan söyleyeyim, umarım anlamıyorsundur neden bahsettiğimi ve yine ne yalan söyleyeyim, umarım hayatında bir gün, en azından bir gün ne demek istediğimi anlarsın...
Her şeye rağmen herkesin bir gün, sadece bir gün bile olsa ne demek istediğini anlamasını isterdim. Fazlası olmaz. Olamaz ve olmamalı. Dünyanın kaosa sürüklenmesi gibi bir niyetim yok. Sadece benim kim olduğumu bilmeni istiyorum.
Sokakta gördüğün, keçeleşmiş, saçak saçak olmuş, gri saçları birbirine karışmış, peşinde mahallenin köpeklerinin gezdiği deli benim. Dişlerim sarı, gözlerim sarı, tırnaklarım sarı...
Ölmeden çürüyorum. Derimin rengini hatırlamıyorum. Sevdiklerimi ve belki beni bir gün için bile olsa seven olduysa hiç kimseyi hatırlamıyorum.
Ama benim senden bir farkım var. Ben içimdeki bütün pisliği bir kum havuzuna sıçıp bırakabiliyorum. Yağmur yemiş ıslak çimlerde uyuyabiliyorum. Yere düşen yemeği yiyebiliyor, gerçekten yaşamak, özgürce yaşamak adına hayatta kalabiliyorum. Süleymanın hazinesine sahip değilim belki ama hayvanlarla konuşabiliyorum.
Ben hayatımı değiştirdim ve artık ağlamıyorum. Gülüyorum, yürüyorum, canım isterse koşuyorum. Ayakkabım yok ve ıslanmaktan korkmuyorum.
Tuhaf bir şekilde, geceleri ısınmak için yaktığım ateşimin başında eski hayatımdan hatırladığım sadece tek bir şey var. O da telefonumun pili bitene kadar bir süre beni arayan ailemden ve dostlarımdan yadigar kalan bir melodi ve sözleri...
Isn't it good? Norwegian wood...
[/i]