by catboy » Sun May 02, 2010 10:36 am
Bir bataklık içinde yürüdüğüne inanamıyordu. Bu bataklığın sinekleri hiç insan eti tatmamış olmalılar diye düşündü homurdanarak. Bir adım daha attı, ama her bir adımı midesinin bulantısını daha da artırıyordu. Bataklığa gireli iki kere kusmuş olması da yetmemişti. Ne diye bataklığa gireceğini bile bile hardal sosuna batırılmış sosisli ekmekiçi yemişti ki, bu ona az bileydi. Ã?enesini her yönüyle tutmasını beceremiyordu. Yedikçe yiyor, gevezeliğe gelince de rekora koşmasını biliyordu. O bir fenomendi bilim dergilerinde özellikle. Ã?ünkü son yazısında ona ondan önceki yazısıyla ilgili eleştiride bulunan bir bilim adamına lafını esirgemeden tek tek bilim adamının sülalesini anmıştı, bu nedenle lakabı sülalesayardı çoğu üniversitede.
Bunların haricinde incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerde yüz sayfalık yeni bir senaryo oluşturmaya yetecek kadar masanın üstüne hortumla su taşıyabilirdi. Bunun en iyi örneği geçen haftaki çevre konulu konferansta üç saat aralıksız benzin fiyatlarının aslında olması gerektiğinden daha pahalı olduğunu anlatmasıydı, herkes bu gerçeği biliyordu ve ona bunu anlatmaya çalışmaları tam üç saat sürmüştü. O da bu üç saati çok iyi değerlendirmiş ve incir çekirdeğinin içini bir güzel benzinle doldurmuştu.
Bataklığa girdiğinden beri ağzına attığı üçüncü nane sakızıydı, hayır efendim naneli sakız değil derdi hep. O onun için nane sakızıydı. Sakızı çiğnedikçe ağzında biriktirdiği gazı dışarı boşaltmaya da devam ediyordu. Anlamıştı artık, doktoru haklıydı, kesinlikle hardal ona dokunuyordu, belki sosis de dokunuyor olabilirdi.
Genç bilim adamı, bataklığın etrafına yayılmış olan hardal kokusunun kaynağını Prof. Gürhan Herşeyibilir olduğunu anladığında çok geç kalmıştı. Ã?ünkü dibine kadar sokulmuş, dahası bataklığın en kaygan kısmına denk gelmesiyle birlikte Profesörün sol gözüne parmağını sokarak anca yere düşmekten kurtulabilmişti. Hardal sosuyla karıştırılmış bataklık gazları burnuna dolarken genç bilim adamı, Profesörün azarlamalarını dinliyordu.
"Seni gözümü çıkart diye mi getirdim? Hani nerede gaz maskeleri, onları da mı unuttun? Peki unuttuğun başka bir şey olabilir mi, beynin gibi?"
"Profesör, ben sadece bataklığın bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum. Belki de geri dönmeliyiz, buranın sinekleri tehlikelidir diye biliyorum ben. Yok yere hastalık kapmayalım."
Profesörün öfkesini en derinden hissetmişti genç bilim adamı. Sözünü bitirmesiyle pişmanlığı yüzünden okunsa da artık o hatayı yapmıştı bir kere.
"Yok yere mi? Buraya gelmeden önce ama aldığın 100 puanlık nottan memnundun, Sinan Bey. şimdi yürü bakalım, elini sen sokacaksın ve aradığımız taşı bulana kadar da dinlenmeyeceksin."
"Peki, siz nereye gidiyorsunuz efendim?"
"Nereye mi? Tabi ki nefes almaya."
Sinan aslında fizik bölümü öğrencisiydi. Ne diye uzmanlık alanı toprak ve taşlar olan şu profesör bozuntusuna yalakalık yapıyordu ki? Ama o dönem en yüksek kredisi olan ders Değerli taşlar ve toprak bilimi idi ve o da sorgusuz sualsiz bu dersi almıştı. Tek alan da oydu ve şimdi bu bataklığa gelmiş mavi bir taş arıyordu.
Mavi taş, ismi buydu ama normalde kahverengi görünürdü. Üstüne tükürdüğünüzde bir çeşit kimyasal tepkime sonucu taşın üstündeki renk değişiyor ve yeşil oluyordu. Sinan"a göre yeşildi, ama bilim adamlarının çoğu bu rengi mavi olarak kabul etmekteydi, bu nedenle de taşa güzel bir isim bulunana kadar isminin mavitaş olarak bilinmesine karar verilmişti. Taşı bulan da Prof. Gürhan Herşeyibilir"den başkası değildi, ama o taşı yanlışlıkla evine giren hırsızın kafasına attığından beri bulamıyordu ve bir daha da aynı taştan bulamamıştı. Bilim dünyası yeni bir taş türünü kaybetmiş olabilirdi.
Profesör, bataklığın dışına kurduğu çadırına yerleşmiş gri renkli mısır kedisi Narsil ile vakit geçirirken karanlık bir figür çadırının önünde belirdi. Sakallı ve en garibi Mısırlı bir adamdı. Profesör, Mısırlı bir adamla karşılaşmayı garip bulmamıştı. Ne de olsa Mısır"dalardı.
"Ne vardı canım?" dedi Arapça dilinde, aksanı o kadar bozuktu ki daha çok söylediğini bir İtalyan anlayabilirdi.
Mısırlı elini ağzına tutarak, belli ki hardal kokusu hala geçmemişti, Profesöre baktı bir süre ve: "Arabanızı yanlış yere park etmişsiniz. Sizi uyarmaya geldim, yoksa arabanızı götürecekler." diye açıkladı.
İnsan ilişkileri iyi olan ve yardımdan anlayan birinin Mısırlıya teşekkür etmesi beklenirdi, ama Profesör yardımsever insanlardan hiç hazetmezdi. Ona göre yardım karşılıksız olduğu zaman gereksizdi, karşilıklı oldu muy da çıkara dayalı olacağından ona etik açıdan yardım denilmemesi gerektiğini düşünürdü.
"Sana ne bundan, be adam. Ã?ekerlerse senin niye derdine ki bu?" diye söylendi Profesör.
Mısırlı Profesörün arabasına doğru gitmeyeceğini anlamıştı. O zaman harekete geçmesi gerektiğini anladı. Ufak bir tabancayı Profesörün kedisine doğrulttu: "Ya benimle gelirsin ya da Narsil"i gözünün önünde ufak parçalara ayırırım, en ustaları gelse bile yeni bir kedi meydana getiremez ondan bir daha."
"Peki, tamam yeter ki kedime dokunma. Seninle gelirim de neden seninle geleyim? Yani kedimi seviyorum, ama sen neden beni istiyorsun?"
"Ben seni istemiyorum, bu arada bu koku ağzından değil resmen başka yerlerinden geliyor yahu, neyse seni patronum Habe Tong istiyor, evet doğru tahmin ettin, anası Mısırlı, babası Ã?inli. Hadi şimdi yürü, gidiyoruz."
Profesör ile Mısırlı adam, Habe Tong"u görmeye giderlerken Sinan hala mavitaşın peşindeydi, ama yüzü o kadar kahverengiye bulanmıştı ki kendi yüzüne tükürse derisinin mavi renge dönüşebileceğini düşünmeye başlamıştı. Profesörün kaçırıldığını bilse herhalde göbek atmayı bitirdikten sonra polise haber vermeyi de akıl ederdi, ama şimdilik daha çok mavitaş arayacak gibi duruyordu.
Bir bataklık içinde yürüdüğüne inanamıyordu. Bu bataklığın sinekleri hiç insan eti tatmamış olmalılar diye düşündü homurdanarak. Bir adım daha attı, ama her bir adımı midesinin bulantısını daha da artırıyordu. Bataklığa gireli iki kere kusmuş olması da yetmemişti. Ne diye bataklığa gireceğini bile bile hardal sosuna batırılmış sosisli ekmekiçi yemişti ki, bu ona az bileydi. Ã?enesini her yönüyle tutmasını beceremiyordu. Yedikçe yiyor, gevezeliğe gelince de rekora koşmasını biliyordu. O bir fenomendi bilim dergilerinde özellikle. Ã?ünkü son yazısında ona ondan önceki yazısıyla ilgili eleştiride bulunan bir bilim adamına lafını esirgemeden tek tek bilim adamının sülalesini anmıştı, bu nedenle lakabı sülalesayardı çoğu üniversitede.
Bunların haricinde incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerde yüz sayfalık yeni bir senaryo oluşturmaya yetecek kadar masanın üstüne hortumla su taşıyabilirdi. Bunun en iyi örneği geçen haftaki çevre konulu konferansta üç saat aralıksız benzin fiyatlarının aslında olması gerektiğinden daha pahalı olduğunu anlatmasıydı, herkes bu gerçeği biliyordu ve ona bunu anlatmaya çalışmaları tam üç saat sürmüştü. O da bu üç saati çok iyi değerlendirmiş ve incir çekirdeğinin içini bir güzel benzinle doldurmuştu.
Bataklığa girdiğinden beri ağzına attığı üçüncü nane sakızıydı, hayır efendim naneli sakız değil derdi hep. O onun için nane sakızıydı. Sakızı çiğnedikçe ağzında biriktirdiği gazı dışarı boşaltmaya da devam ediyordu. Anlamıştı artık, doktoru haklıydı, kesinlikle hardal ona dokunuyordu, belki sosis de dokunuyor olabilirdi.
Genç bilim adamı, bataklığın etrafına yayılmış olan hardal kokusunun kaynağını Prof. Gürhan Herşeyibilir olduğunu anladığında çok geç kalmıştı. Ã?ünkü dibine kadar sokulmuş, dahası bataklığın en kaygan kısmına denk gelmesiyle birlikte Profesörün sol gözüne parmağını sokarak anca yere düşmekten kurtulabilmişti. Hardal sosuyla karıştırılmış bataklık gazları burnuna dolarken genç bilim adamı, Profesörün azarlamalarını dinliyordu.
"Seni gözümü çıkart diye mi getirdim? Hani nerede gaz maskeleri, onları da mı unuttun? Peki unuttuğun başka bir şey olabilir mi, beynin gibi?"
"Profesör, ben sadece bataklığın bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum. Belki de geri dönmeliyiz, buranın sinekleri tehlikelidir diye biliyorum ben. Yok yere hastalık kapmayalım."
Profesörün öfkesini en derinden hissetmişti genç bilim adamı. Sözünü bitirmesiyle pişmanlığı yüzünden okunsa da artık o hatayı yapmıştı bir kere.
"Yok yere mi? Buraya gelmeden önce ama aldığın 100 puanlık nottan memnundun, Sinan Bey. şimdi yürü bakalım, elini sen sokacaksın ve aradığımız taşı bulana kadar da dinlenmeyeceksin."
"Peki, siz nereye gidiyorsunuz efendim?"
"Nereye mi? Tabi ki nefes almaya."
Sinan aslında fizik bölümü öğrencisiydi. Ne diye uzmanlık alanı toprak ve taşlar olan şu profesör bozuntusuna yalakalık yapıyordu ki? Ama o dönem en yüksek kredisi olan ders Değerli taşlar ve toprak bilimi idi ve o da sorgusuz sualsiz bu dersi almıştı. Tek alan da oydu ve şimdi bu bataklığa gelmiş mavi bir taş arıyordu.
Mavi taş, ismi buydu ama normalde kahverengi görünürdü. Üstüne tükürdüğünüzde bir çeşit kimyasal tepkime sonucu taşın üstündeki renk değişiyor ve yeşil oluyordu. Sinan"a göre yeşildi, ama bilim adamlarının çoğu bu rengi mavi olarak kabul etmekteydi, bu nedenle de taşa güzel bir isim bulunana kadar isminin mavitaş olarak bilinmesine karar verilmişti. Taşı bulan da Prof. Gürhan Herşeyibilir"den başkası değildi, ama o taşı yanlışlıkla evine giren hırsızın kafasına attığından beri bulamıyordu ve bir daha da aynı taştan bulamamıştı. Bilim dünyası yeni bir taş türünü kaybetmiş olabilirdi.
Profesör, bataklığın dışına kurduğu çadırına yerleşmiş gri renkli mısır kedisi Narsil ile vakit geçirirken karanlık bir figür çadırının önünde belirdi. Sakallı ve en garibi Mısırlı bir adamdı. Profesör, Mısırlı bir adamla karşılaşmayı garip bulmamıştı. Ne de olsa Mısır"dalardı.
"Ne vardı canım?" dedi Arapça dilinde, aksanı o kadar bozuktu ki daha çok söylediğini bir İtalyan anlayabilirdi.
Mısırlı elini ağzına tutarak, belli ki hardal kokusu hala geçmemişti, Profesöre baktı bir süre ve: "Arabanızı yanlış yere park etmişsiniz. Sizi uyarmaya geldim, yoksa arabanızı götürecekler." diye açıkladı.
İnsan ilişkileri iyi olan ve yardımdan anlayan birinin Mısırlıya teşekkür etmesi beklenirdi, ama Profesör yardımsever insanlardan hiç hazetmezdi. Ona göre yardım karşılıksız olduğu zaman gereksizdi, karşilıklı oldu muy da çıkara dayalı olacağından ona etik açıdan yardım denilmemesi gerektiğini düşünürdü.
"Sana ne bundan, be adam. Ã?ekerlerse senin niye derdine ki bu?" diye söylendi Profesör.
Mısırlı Profesörün arabasına doğru gitmeyeceğini anlamıştı. O zaman harekete geçmesi gerektiğini anladı. Ufak bir tabancayı Profesörün kedisine doğrulttu: "Ya benimle gelirsin ya da Narsil"i gözünün önünde ufak parçalara ayırırım, en ustaları gelse bile yeni bir kedi meydana getiremez ondan bir daha."
"Peki, tamam yeter ki kedime dokunma. Seninle gelirim de neden seninle geleyim? Yani kedimi seviyorum, ama sen neden beni istiyorsun?"
"Ben seni istemiyorum, bu arada bu koku ağzından değil resmen başka yerlerinden geliyor yahu, neyse seni patronum Habe Tong istiyor, evet doğru tahmin ettin, anası Mısırlı, babası Ã?inli. Hadi şimdi yürü, gidiyoruz."
Profesör ile Mısırlı adam, Habe Tong"u görmeye giderlerken Sinan hala mavitaşın peşindeydi, ama yüzü o kadar kahverengiye bulanmıştı ki kendi yüzüne tükürse derisinin mavi renge dönüşebileceğini düşünmeye başlamıştı. Profesörün kaçırıldığını bilse herhalde göbek atmayı bitirdikten sonra polise haber vermeyi de akıl ederdi, ama şimdilik daha çok mavitaş arayacak gibi duruyordu.