by Tangrel » Tue Aug 05, 2003 5:01 pm
Önceki yazdigim hikaye simdi yazacaklarim icin bir giristi. Bu asagidaki benim bir oyun icin yarattigim karakterin biyografisi. Biyografi yazmaya fazla kaptirinca biraz uzadi. Umarim bir onceki kadar severek okursunuz. Uzulerek soyluyorum Prelude ile birlestigi bolumu daha basamiyorum. Zaten karekterimi oynatan arkadasim oyunu kestigi icin oyunla ilgili bolumleri ekliyemedim ben de oralari atlayarak devam etmeye çalıştım. Ama FRPden bildiğiniz gibi bir karekter hayatinin bazi evrelerini atlaya atlaya yasayamaz sonra yarim ve gücsüz kalır. Onun icin karakterin devamini yasamasi gerekenleri yasadiktan sonra basmayi düsünüyorum...
Not: Sacma ingilizce adlar icin de simdiden ozur diilerim gonul isterdi ki tamamini uygun bir dille yazayim...
BÖLÖM I
Ergenlik
Seçim Günü
Üç gün boyunca tek başına yürümüştü. Bacakları kesiliyordu. Ama varmıştı. Hem de tam zamanında. Olması gerektiği gibi ne önce ne de geç. Oturup dinlenmek istiyordu ama bunun zamanı değildi. Kendisi gibi kırk beş kadar kişiyle birlikte. Yüksek alana hakim bir tepede bir çember oluşturmuşlardı. Elini boynundaki Heinerous sembolüne götürdü. Erdemin ve cesaretin tanrısına. Kırk beş kişiden her halde on beşi kendisiyle bu inancı paylaşıyordu. Öünkü gözetmenler inançlarına göre katılan insanların mavi veya kırmızı gömlek giymelerini istemişti. Etrafına bakınınca Hextor"a tapınanların çokluğu şaşırtmıştı kendini. Kendi geldiği Holsgaard"da böyle bir tanrının tapınağının yapılması hatta ona övgü yağdırmak bile yasaktı.
Kendisi gibi şövalye çocuğu olan her halde dört yada beş taneydi. Yanlarında getirdikleri Büyük Krallık nişanlı kılıçları bunu belli ediyordu. İlginç olanı bunların hepsinin kırmızı gömlekli olmasıydı. Gözetmenlerin de yarısında Hextor nişanı vardı. Büyük krallığın iki gruba ayrıldığı ve bir yarısının Hextor"a taptığını biliyordu ama bu kadar çok olduğunu bilmiyordu.
Bugün burada bir büyük Krallık şövalyesi olabilmek için vardı. şartlar belliydi. Elemeleri başarıyla atlatmak ve verilen görevleri yerine getirmekti.rakiplerinin gözlerine baktı. Hepsi de aynı kararlılıktaydı.
.Elinin babasının kılıcına götürdü. Bu kılıç babasının ilk savaşlarında kullandığı kılıçtı. Onu yanında hissetmek kendisine huzur veriyordu. Üzerindeki işçilik çok iyiydi. Kılıcın metal alaşımı çok iyi ayarlamış ve üzerinde uzun saatler çalışılmıştı. Babasının sonraki yıllardaki yol arkadaşını, Zırhkeseni, silahşorluk ve diğer dersler için satmışlardı.
Babasından kalan tek şey bu kılıçtı. Babası daha beş yaşındayken bir sefere çıkmıştı ve bir daha dönmemişti. Geriye sadece zırhı, bir de silahı dönmüştü. Annesi babası öldükten sonra çok kötü hastalanmış ve yatağa düşmüştü. Parasal harcamaların bolluğu mülklerin tek tek elden çıkmasına sebep olmuştu. Annesini hayata bağlayan tek şey olmuştu, Odyseus. Sekiz yaşında savaş eğitimine başlattı. Okul masrafları, en iyi kılıç ustalarından dersler babasının zırhını ve kılıcını satmasına sebep olmuştu. On üç yaşındayken derslerden arta kalan zamanını çalışıp para kazanarak geçirmişti, Ody. Fiziksel olarak çok güçlü olması onu yük taşımak için bire bir yaratılmasına sebep oluyordu. Ağır şartlardaki çalışmaları onu daha da güçlendirmişti.
Bir yaz dönümü önce de hocası ona bu teste girmeye yeterli olduğunu söylemişti. O yaz annesinin uzun zamandan sonra ayağa kalktığı ilk yazdı. Ne olursa olsun bu testi onun için kazanmalıydı.
İlk test, kılıç dövüşüydü. Yirmi beşi de ellerindeki kılıçları meydanın ortasına yerleştirilmiş masaya doğru götürdüler. Kılıç şövalyeliğe kimin adıyla girdiğini göstermek için lazımdı. Sizin turnuvaya girebilmeniz için ismi iyi bilinen birinin vekilliğini ve kılıcını getirmeliydiniz. Kılıç eğer elemeleri geçe bilirseniz size geri verilirdi. Eğer geçemezseniz kılıcın sahibine denetmenlerin notlarıyla birlikte geri gönderilirdi. Bu kılıcı taşıyan için onur kırıcıydı.
Masaya boynu biraz eğik gitti ve kılıcı uzattı. Orada duran gözetmen kılcı iyice inceledi. Bir Büyük Krallık nişanı vardı üstünde ve Odyseus bunun yeterli olacağını düşünmüştü. Gözetmen iyi işlenmiş simsiyah bir zırh giyiyordu. Tolgası çıkarılmış şekilde masaya notların yanına yerleştirilmişti. Tolganın üstünde Manticore motifleri vardı. Kanatlarını yukarı doğru kaldırmış dimdik duruyordu. Sert bir mizacı vardı. Kaşlarını çattı. Elindeki kılıcı yana bıraktı. Masanın üstüne eğildi. Bu sırada koynundaki Hextor madalyonu ileri doğru düştü ve masaya çarptı. Sesi gür ve korkutucuydu. İnsanı etkisi altına alıyordu.
"Bu kılıç, eskilerden tanıdığım birine ait gibi ama çıkaramadım. Belgelerin nerde seni öneren kişinin sana mektup vermesi gerekmiyor muydu? Kılıcın sahibinin imzaladığı bir de belge olması lazım!"
Ody konuşamıyordu. Bildiği kadarıyla onlara kabul gelişti ama Ody baş vurmamış hatta kendisine kefil olan birisi olup olmadığını da bilmiyordu. O sırada masaya bir şövalye yaklaştı. Göğsüne masadaki görevlininki gibi bir Manticore işlenmişti. Zırhında birkaç tane sonradan düzeltildiği belli olan kesikler vardı. Masadakinin tersine boynunda bir Heinerous madalyonu taşıyordu. Sırtında bembeyaz bir pelerin vardı. Elini masada oturan adamın omzuna koydu. Masadaki görevli bir an şaşırdı, sonra sakinleşip oturdu. Ody, o an gelen kişinin yüzünü merak etti. Başındaki tolga yüzünü kapatıyordu. Kafasındaki tolganın şekli gümüş bir ejder figürüydü.
"Ne oldu Fredrick? Söyleyeceğin bir şey varsa lütfen çabuk söyle daha uğraşmam gereken böyle yirmi iki genç var." Dedi masadaki görevli.
Fredrick tolgasını çıkardı. Kolunun altına aldı. Uzun sarı saçları omuzlarından aşağı döküldü. Alnında ve sağ yanağı boyunca iki yara izi vardı. Dört beş gündür de tıraş olmadığı kesindi. Fredrick, Ody"i süzdü ilk önce, sonra açıklamasına başladı.
"Söyleyeceğim o ki Karl elinde tuttuğun kılıç benim merhum arkadaşım, ruhu şimdi Heinereous"la birlikte, Leto Peacefounder"a ait. Kendisine de ayrıca ben kefilim. Bu arada kendisine kefil olarak, ortaya şimdi tuttuğun kılıcı değil yanımda ki babasının on savaşında kullanmış olduğu kılıcı getirdim." Pelerinini yana doğru itti. Yanında getirmiş olduğu kılıcı kınından çekti. Kılıç güneşe çıkar çıkmaz parıldamaya ve vızıldamaya benzer bir ses çıkarmaya başladı. Bu, Zırhkesen"di. "Sanırım bu hem babasının hem de ben Fredrick Braveway onu kefil oluyoruz."
Kılıcı masanın üstüne bıraktı. O an da Odyseus ve Fredrick göz göze geldiler. Fredrick"in bakışlarında güven ve şefkat vardı. Ody de ise şükran ve merak vardı.
Kayıttan sonra Fredrick, Ody"nin yanına geldi. Ona olan biteni açıkladı. Babasının gidişinden beri onları izlediğini, zırhın ve kılıcın satılacağını duyunca onun aldığını söyledi. Başkalarının eline gitmesini istememişti. Fredrick"in hiç çocuğu olmamıştı. Leto"ya bir çok kez hayatını borçlu olduğundan dolayı Ody"e bakmayı Leto"ya söz vermişti. Ody içten bir şekilde teşekkür etti. Böyle bir yükün altından nasıl kalkabileceğini bilmediğini ama güvenini boşa çıkarmayacağını ekledi. Fredrick ayrılırken içinden bir ses daha bu kişiyle çok vakit geçireceğine dair bir his vardı.
Herkese birer tahta kılıç dağıtıldı. İsteğe göre boy ve ağırlıkta tahta kılıç vardı. İsteyenler çift el kılıç, isteyenler de kalkan alabiliyorlardı. Kılıç dövüşlerinde iki kez kendisi gibi elemeye katılmış adaylara, bir kez de hocalardan birine karşı dövüşülüyordu. Amaç, kimlerin kılıçta gelecek vaat ettiğini görmekti.
Buradaki dövüşler hiçbir zaman öldürme amaçlı değildi, ama ara sıra da olmuyor değildi. Kendine gidip zırh seçti önce. Üstünde işlemeler olmayan ama iyi ellerden çıktığı belli göğüslük seçti. Babasınınki de buna benzer bir şeydi. Kılıç olarak kısa kılıçlara baktı önce. Bir iki tanesini deneyip ağırlıklarını beğenmedi. Birkaç tane bir buçukluk kılıç vardı. Hocası bunları kullanırdı. Ne kadar formalitelere uygun olmasa da ve bir şövalyenin törenler de takabileceği bir kılıç olmasa da uzun kılıçlardan daha iyiydi. Topuzlar ve baltalar. Bunların eğitimini de almıştı ama sevmemişti. Sıranın en sonunda favori kılıcı duruyordu. Üçüncü uzun kılıç sanki kendisine göre yapılmıştı. Ağırlığı yerinde ve keskinliği yerindeydi. Bütün silahlar hafif köreltilmişti. Ama bu köreltilirken dengesi bozulmamıştı. Bir tolga aldı. Herkes en korunaklılarını kapmıştı. Ona ise ağız ve burun koruması olmayan bir tane kalmıştı. En azından görüş avantajı olacaktı diğerlerine karşın. Güzel bir tane tahta büyük kalkan aldı. Hazırdı. İlk rakibi kılıcını ona doğrultmuş onu savaş alanına davet ediyordu. Kafasıyla onay verdi ve meydanda yerini aldı.
İlk dövüşler hızlı bitti. Rakipler bir birlerini küçümsediğinden çok fazla açıklar verilmişti. Rakibi bir çift el kılıçla üstüne saldırmıştı. İlk hamlesi yandan gelmişti. Daha hamle başlamadan zaten Ody ne yapacağını biliyordu. Hamlenin geldiği tarafa hızla kalkanıyla yüklendi. Çok yakınına girdiği için rakibi kılıcın ivmeyi alamadan hamle kalkanla kesildi. Kılıcı hızla bacağına indirdi, Ody. İyi ayarlanmış hızı yerinde bir hareketti. Uzun kılıçla çok uzun zamandan beri tecrübe ettiğinden hedefi iyi yakalamıştı. Rakibinin zırhının içinden orasının morardığını biliyordu. Geriye doğru hızlı bir şekilde sıçradı, avantajını elinden kaçırmak istemiyordu. Rakibinin bu bacakla bir açık daha vereceği belliydi. Bu sefer rakibi bütün kaba kuvvetini de kullanarak devasa kılıcı yukardan kafasına inecek şekilde savurdu. Kendisinin yine kalkanla savunmasını mı bekliyordu bilinmez. Ody eğer kalkanla savunursa kolunun çıkacağını yada solunu kullanamayacağını biliyordu. Onun yerine yana yere doğru atladı. Rakibinin silahı yavaştı. Kılıcı daha yerden kaldıramadan Ody kalkanını hazırlayacak ve ayağa kalkacak pozisyonu bulmuştu. Rakibinin sağına doğru atlamasının bir diğer sebebi de onun o bacakla hemen sağına dönemeyeceğini bilmesiydi. Rakibi kılıcını yarıya kadar kaldırmıştı ki Ody bir daha kalkanı rakibinin koluna vurdu. Rakibi bu sefer hazırlıklıydı, bütün gücüyle onu geri fırlattı. Benden daha güçlü müdür ki diye geçirdi içinden. Elindeki kalkanı yere fırlattı. Kılıcı iki eliyle kavradı. Rakibini kılıcı havayı yararken geriye doğru çekildi. İki eliyle kavradığı kılıcı vücudunun bütün gücünü alıyordu. Hızla adamın elindeki kılıca indirdi kılıcı. Adamın kılıcı yana doğru kalınca göğsüne omzuyla vurarak geriye itti. İstediği iki adım geri gitmesiydi ve rakibi bunu yerine getirdi. Ody"nin kılıcı çift eli tutan kollardan sol kola indi. Adamın yüzündeki ekşime ikinci puanın göstergesiydi. Aynı zamanda o kılıcı kolay kolay kaldıramazdı. Geriye doğru iki kez sıçradı. Tam koruma alıp rakibine saldırmadı. Geri çekilecekti büyük ihtimal. Rakip kolunu tutarak başını salladı. Kılıcı yere bıraktı. Ody rahatlamıştı ilk dövüş geri de kalmıştı. Kılıcını indirdi. Rakibine yaklaştı ve dostça elini uzattı.
Hiç beklemiyordu. Demir eldivenler suratına patladı, çene kemiğinin yerinden çıktığını hissetti. Kahretsin önü kapalı bir tolga kalmamıştı. Ayakları yerden kesildi. Bir anda çimenlerle buluştu. Rakibi hemen eğilip sağlam sağ koluyla uzun kılıcı kaptı. Boğazına üç puanlık bir hareket yapmak için hareketlendi. Ody"ni suratı kan içinde kalmıştı ama yinede üstüne saldıran cüsseyi görebiliyordu. Bütün gücünü toplayıp onun sağ yaralı bacağına bir tekme indirdi. Kılıçtan yana doğru kaçıp onu kılıç tutan bileğinden tutup yere yanına doğru çekti. Kılıç yanına saplandı. Yana doğru yuvarlanıp ayağa kalktı. Ama bu sefer rakibinin kalkabileceğini hiç sanmıyordu. Tekme zaten sakat olan bacağını iyice sakatlamıştı. Hakemler koşa koş yanlarına geldi. Bu tip durumlar için hazırlıklılardı. İkisine de iyileştirici birer iksir içirildi. İksirin etkisi Odyseus"un bütün vücudunu yaktı. Sonra burnundaki kanama ve çenesindeki ağrı son buldu. Rakibi de ayağa kalkmıştı. Galiba ona şövalyeliğe kabul edilemeyeceğine dair bir şeyler söyleniyordu. Pek üzülmüş gibi durmuyordu. Gitti.
İkinci rakiple olan dövüşleri iyi ve pürüzsüz gitmişti. İki tarafta da yaralanma olmamıştı. Biraz yorucu olmuştu o kadar. İki tarafta kendini çok iyi savunduğundan beş dakika sadece açık aramakla geçmişti. Üç iki kazanmıştı Odyseus bu dövüşü de. Denetmen ise çok iyiydi. Bir kısa kılıç bir de hançer kullanıyordu. Ody"e bir çok açık verdi, muhtemelen bilerek ama hiç birini de değerlendirmesine izin vermiyordu. Kılıç hareketlerinden her seferinde sıyrılıyordu. Dövüş bittiğinde denetmen tatmin olmuş bir hareket yaptı. Üç çok başarılı hareketle üç puanı aldı. Bayağı yorulmuştu dövüşün sonunda Ody.
Bundan sonraki yarışmaya bir saat dinlendi. İki tane mızrak turnuvasına katıldı. Birini kazandı. Bu kendisi için bile sürprizdi. Öünkü iyi ata binmesine karşın hocasına karşı hiçbir başarı kazanamamıştı bu tip dövüşlerde o da bu işe eğilmemeyi tercih etmişti. İkincisi bir hezimetti. Rakibi çok iyi ata bindiği gibi bu tip dövüşlerde ustaydı. Kendisini yenen kişi dört tane daha davet aldı ve hepsini peş peşe kazanarak mızrakla dövüşleri birinci bitirdi. Odyseus ise yenildiği için daha fazla davet almadı bu da işine gelmedi değil doğrusu. Bu fırsatla iyi bir şekilde dinlendi.
Güreşe gücü yerinde girdi. Güreşteki rakibi atanmıştı kendine. İleri çıktı. Tepenin üstü güreşen adaylarla dolmuştu. Hocalar, güreşenlerin arasında dolaşıyor ve notluyorlardı. Herkes en az iki kez dövüşmeliydi. Eğer hepsini kazanırsa büyük ihtimalle daha da talep gelirdi. şövalye olarak gelenleri geri çeviremezdi. Bu düzene ve koda aykırıydı.
İlk rakibi kolaydı. İki hareketle altında kalmıştı. İkincisi güçlüydü ama çevik değildi. Karnına bir kroşe yemişti. İki ayağının üstüne yere düşmüştü, kolları karnında. Rakibi bu vuruşun ardından üstüne atlamamıştı. Hataydı. Kafasıyla karnına doğru kalkmıştı. Rakibi sendelemişti. Hiç tereddüt etmedi ve kafasını çenesine indirdi. Rakibi yere yıkıldı kanlar içinde. Yaptığı hatalı bir hareket miydi, etrafına bakındı bir hoca var mı diye. Hocalar hareketi ve içindeki öfkeyi kontrol edememesini not aldılar. Ama üçüncü dövüşe çıkmasına da izin verdiler. Üç ve dört rahat geçti. Gerçi sonuncusunu kaybetti ama önemli değildi. Dalgınlığına gelmiş ve kolayca atlatabileceği bir hamleyi görmemiş yere yıkılmıştı. Ama ilk beşteydi.
Denetmenler yarım saat kadar elemeleri geçenlerin dinlenmelerine izin verdiler. İlk yarı olmuştu. Güneş tam tepeye varmış ve inişe geçmişti. Daha gece olmasına çok vardı ama. Daha gücün ispatı için ağırlık kaldırma, okçuluk, ata binme ve at yarışları vardı. Gece de seremoniler başlayacaktı.
Heinereous"a inanan adayların yarısından fazlası hala buradaydı. Hextor taraflarında ise bayağı eksik göze çarpıyordu. Yorgunluk verilen yemekle üzerinden akıp gitti. Ağırlık kaldırma kolaydı. Bunda daha üçüncü turda birinciliğini ortaya koymuştu. Dört kişi kendisiyle yarışır gibi olmuştu ama anlaşılan o ki daha yorgunluklarını üstlerinden atamamış olacaklar ki son denemelerde tam kaldıracakken yere bırakmışlardı ağırlıkları.
Yayda o kadar iyi hiç olmamıştı. Uzun mesafe silahlarının çoğunu kullanmayı öğrenmişti ama kendisi bu tip şeyler de ortalama sayılırdı. Zaten öyle oldu. Hedefin yerinin üçüncü değişikliğinde çekildi. Beşinci yer değişikliğinde sonuçlanmıştı yarışma.
At seçimi, terbiye ve engel atlama. Derslerde en çok ilgisini çeken şey ata binmekti. Atlarla ilgili her şeyi öğrenmişti. Hatta at terbiyeciliğinde de çalışmıştı köyde. Ne kadar mızrakta başarılı olamasa da bunda derece bekliyordu yine kendinden. Günün geri kalanı atlara ayrılmıştı. Nedeni belliydi. Silahtan sonra en önemli şeydi at, bir savaşçı için.
Öğretmenler tepenin aşağısına atların yanlarına getirdiler öğrencileri. Herkese yetecek kadar at vardı. Hatta fazlası. Bir kaçı daha yeni yakalanmış ve azgındı. Bir kaçı ise terbiye edilmişti. Ne olursa olsun çoğu güçlü hayvanlardı ve seçmek zordu. Hepsi çitlerle kapatılmış geniş bir çamurluk alana yayılmışlardı. En az beş gündür burada oldukları belliydi. Hemen yanında atları koşturmak ve alıştırma yapmak için bir koşu pisti vardı. Bir de engelli bir meydan vardı elemeler için. Mızrak dövüşü için hocaların eğitilmiş atları kullanılmıştı. Buradakiler ise özeldi. Kimsenin değildiler ve kendinizi onlara kabul ettirmeniz gerekiyordu. Kurallar buydu. Denetmenler tarafından size sakinleştirilip verilmiyorlardı. Bu da düşüp bir yerini kırma tehlikesi doğuruyordu.
Ody emin adımlarla atlara doğru yürüdü ve hepsini incelemeye başladı. Yedi sekiz at sonra aradığını görmüştü. Kapkara bir aygır. Yaylıktan daha yeni çıkmıştı. Gücünün doruklarındaydı. Kişniyor, şaha kalkıyor, havayı ve yeri dövüyordu. Vurduğu yerden toprak parçaları havalanıyordu. At etrafına hiç kimseyi yaklaştırmıyordu. Attan anlamayan birkaç kişi basit eğitilmiş atlara yöneltmişlerdi dikkatlerini. Geri kalan herkesi gözü bu attaydı. Hocalar bile bu ata iştahla bakıyorlardı.
Hemen onun etrafını saranlara katıldı. Son üstüne çıkmayı deneyen kişi havalandı ve çamura düştü. Zırhının paçalarından biri kopup gitti. At onun ayaklarının altında ezecekti neredeyse. Kara canavar çocuğun etrafını dövüyordu. Öiftelerden birinin gelmesi ölümdü. Odyseus hızla atıldı ve korkusuzca arkadaşını atın ayakları altında geri çekti ve geriye doğru birlikte atladılar. Bu büyük bir alkış ve hocalardan taktir almıştı. Yerde uzanırken atla, yeni rakibiyle göz göze geldiler. Odyseus"un bu yaşına kadar gördüğü en güzel varlıktı. Gözlerini ondan hiç ayırmadan ayağa kalktı. Herkes nefesini tutmuş, ikisine bakıyordu. At zıplamayı ve çifte savurmayı kesti, ağır ağır nefes alıyordu. Herkes bunun ortak bir kararla Ody"nin şansı olduğunu biliyordu. Biraz bundan biraz da korktuklarından ata yaklaşıp sırtına atlayan olmadı. Odyseus attan gözünü hiç ayırmadan arkadaşlarına ve denetmenlere çemberi açmalarını ve mümkünse çitin arkasına geçmelerini istedi. Herkes nefes kesmiş onları izliyordu. Dikkat dağıtacak hiçbir ses çıkmaması için uğraşıyorlardı. Ata yarım yamalak ona acı verecek şekilde eğer vurulmuştu. Ody bunu hemen fark etti.
Karşılıklı beş dakika birbirlerini süzdüler. At sakinleşmiş gözüküyordu. Ona doğru iki adım attı. Elini kaldırdı. Atın gelip kendini koklamasına izin verdi. Bir beş dakikada böyle kaldılar. Ody atın kulağına eğilip kısık bir sesle konuşmaya başladı. Amaç güven vermek ve onu acıtmayacağını belirten sözlerdi. At sanki anlamış gibi kişnedi ve kafa salladı. şaşkınlık herkese yayılmıştı. Ody yavaşça yana geçti ve eğerin alttan kayışını tuttu, tokayı çözüp düzeltti. Atın önüne yeniden geçti. Gözleri bir daha buluştu. Ody o gözlerde bir parlama bir onay arıyordu ve sanki gerçekten görmüş gibi sağından ata bindi. Herkes içini çekti. Ody gözde ne gördüğünü biliyordu. Yeni bir meydan okuma.
At bir anda etraftaki sessizliği dağıttı. Bir anda şahlandı. Daha öncekilerden de sert ve seri bir şekilde şaha kalkmaya, olduğu yerde zıplamaya ve rakibini atmak içinden elinden geleni yapmaya başladı. Ody ise dizginlere ve eğere yapışmıştı. Bütün gücüyle asılıyordu. Bırakma gibi bir düşünce yoktu aklında. Etrafındaki dünya ha bire dönüyor ve değişiyordu. Etrafındaki insanları hatta yerle göğü bile seçemiyordu. Hiç iradesine bu kadar çok dayana bilen bir yaratık olmamıştı. İnsanlar ve atlar üzerindeki otoritesi daha çok küçükken bile inanılmazdı. Birbirleriyle mücadeleleri o kadar uzun sürmüştü ki etrafındaki insanlar azaldı. Turnuvalar devam etti. İnsanlar yarıştı. Kendisi ise yarım saat boyunca çitin içinde bir oraya bir buraya uçtu. Kendisini seyreden iki denetmenden başkası kalmamıştı. Bir anda etrafındaki döngü durdu. Hayvan duruldu. Ody eğildi. Boynuna sarıldı, "eğer bana yardım edersen yollarımız hiç ayrılmaz umarım". Dedi kulağına atın. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Kendini toparladı denetmenlerin yanına kadar sürdü. Attan aşağı atladı. İki adım atıp onların yanlarına devrildi. Ayaklarında güç bitmişti. At sessiz bir şekilde tepesindeydi.
Arkasından tanıdık bir ses. "Çok başarılıydın evlat. Bu atı turnuvaya ben getirmiştim. Daha yeni yakalanmıştı ve acaba onun hangi güç dize getirir diye merak ediyordum. Al şu şurubu iç, gücünü fazla değil ama en azından biraz toparlamanı sağlar. Ne de olsa daha engel atlayacaksın değil mi?"
Arkasını dönüp iksiri alınca bunun Sör Fredrick olduğunu gördü. Teşekkür ederek elindeki şurubu aldı ve içti. Gerçekten de kendisine gelmesini sağlamıştı iksir onun. Ayağa kalktı. Ata yeniden yaklaşıp boynunu okşadı. Gerçekten güçlüydü hayvan. şu anda kendisiyle dosttu da. Daha yorulmanın eseri yoktu onda.
"Hadi bir daha koşmaya ne dersin?"
At başıyla onay verdi. Bunu nasıl yapmıştı. Yeniden onun üstünde olmak nefis bir duyguydu. Böyle bir sırtta bütün dünya gezile bilinir, hatta burada uyuna bilinirdi bile. O kadar bağlanmıştı bu hayvana bir bakışta.
Denetmenlerine selam verip engel bölümüne dört nala gitti. At onla gerçek bir uyum oluşturmuştu. Eğitilmemiş olduğuna inanmak imkansızdı. Öiti bir zıplayışta aşıp engelli alanına geldiler. Onu gören şövalye adayları ıslık ve alkış kopardılar. Alanı ona boşalttılar. Her kes ikisini merak ediyordu. Engelleri aşmak Ody için bir rüya gibiydi. Engeller bittiğinde anlamamıştı, sanki hepsinin üstünden uçarak geçmişti. O bitirdiğinde bir alkış koptu. Tamamlamıştı. Büyük ihtimalle en büyük başarıyla. Ama onun kalbini ve beyini dolduran tek şey altındaki kas dolu simsiyah gördüğü doğa üstü yaratıktı.
Ellerini onun sırtında gezdirdi. Onun yelelerinin arasına soktu. Kolyeden tutup attan indi. "Sadece bir meydan okuma kaldı. Ondan sonra sana hayatımı borçlu olacağım."
Kendisine bu başarısından sonra at yarışında uzun zaman meydan okuma gelmedi. En sonunda turnuvanın sonunda iki kişi yenilmezliklerini pekiştirmek için geldi. İkisini de kolayca geçti. Hava kararmaya başladıktan sonra atı seçmek çok zor olmuştu seyirciler için. Sanki Odyseus uçuyormuş gibi görünüyordu. Tepenin aşağısına varıp mendili kapıp geri hızla yukarı çıkıyordu. İki yarıştan sonra kendisine başka rakip çıkmadı.
Geriye bir tek seçilenlerin duyurulması ve korumaların dağıtılması kalıyordu.
Bekleme sinirle geçti. Böyle bir onuru kazanıp kazanmadığını çok merak ediyordu. Bunun yanında ateşlerin yanından kalkıp ata gitmek istiyordu.
İlk önce adları okunanlar şövalyelere doğru yürüyorlar. Herkesle vedalaşıp evlerine gidiyorlardı. Elenenler aralarından ayrıldıktan sonra kalanlara zırhlarının giydirilmesi ve çıraklı unvanı verilmesi kalmıştı. Sadece on kişi kalmışlardı. Kendisi sondan ikinci olarak ayağa kalktı. Bu kendisi için çok büyük bir onurdu. Bu, elemelerdeki en başarılı ikinci kişi olduğunun göstergesiydi. Zırh tercihi soruldu. Tabi ki dövüşlerde kullandığı gibi göğüslük olduğunu söyledi. Kılıç dövüşündeki denetmeni güzel bir zırh hediye ettiğini belirtti. Silah olarak babasının usta elinden çıkma ilk göz ağrısı takıldı. Silahı ve zırhı takılırken Sör Fredrick ileri çıktı.
"Babasını, tanıdığım bu arkadaşına bu gece beni ve babasını onurlandırdığı için ona bir şey hediye etmek isterim. Ayrıca kabul ederse bundan sonraki görevini ben tayin etmek ve şövalyelerin tarafına tamamen kabul edilinceye kadar benim yanımda kalmasını rica edeceğim ondan. Ona yolculuğunda ben rehberlik edeceğim ve gerekleri öğrenmesine ben yardım edeceğim. Evet, sen Leto Peacefounder"ın oğlu Odyseus Peacefounder beni rehberin olarak kabul ediyor musun?"
Odyseus bu kadar onurlandırılmayı beklemiyordu. "Bu benim için bir şereftir, Sör Fredrick Braveway. Sizin rehberliğiniz altında bu kardeşliğe hizmet etmeye ant içerim." Diz çöker ve kendinden öncekilerin selamın tekrarlar.
"Sana vermeyi söz verdiğim hediyeye gelince, Odyseus, benden ne istersen sana onu vermeyi kabul ediyorum." Pelerinin ayan doğru itip. Oradaki kılıcı çekip çıkardı. "Bu kılıcı sana hediye etmek beni onurlandırır. Ama aklında daha iyi bir hediye varsa onu da duymak isterim."
Odyseus başını yavaşça kaldırıp yukarı Fredrick"in gözlerine baktı. Hiçbir şekilde gözlerini kaçırmadan, "Bu kılıcı taşıyabilecek kadar onu hakkettiğime inanmıyorum efendim. Eğer beni affederseniz sizden isteğim daha önce sizin olduğunu söylediğiniz siyah atı sizden istemek olacaktır. Böylelikle ben de ona verdiğim sözü gerçekleştirme fırsatı bulabileceğim."
"Tabi ki o atı sana verebilirim. Sonuçta, sen o atı seçtiğin kadar o atta seni seçti. şimdi seni Büyük krallığın koruyucu şövalyesi adayı olarak ilan ediyor, eğitimini ve rehberliğini üstleniyorum ta ki sınav günün gelinceye kadar."
Babasının kılıcı, ilk önce sol sonra sağ omzunun üstünde durdu. Zırha değerek parıldamaya başlıyordu kılıç. En son da kafasına dokundurdu. Yandan iki eğitmen yanına geldi. Biri sağına diğeri soluna geçti. Odyseus ayağa kalktı. Biri sırtına bir pelerin takarken diğeri de yeni tolgasını geçirdi. Tolganın üstünde koşan bir pegasus, kanatlı at figürü vardı.
Seremonisi bitince diğerlerinin yanında yerini aldı. Ardından birincinin seremonisi yapıldı.
Bir iki saat geçtikten sonra yatma ve kamp kararı alındı. Sabah güneşi daha yeni doğarken Odyseus bir el tarafından uyandırıldı. Bu Sör Fredrick"ti. Gitmede önce veda etmek istemişti.
"Bak Odyseus, benim beş günlük bir iş için daha kuzeye gitmem lazım. Bu arada sen de eve git ve anneni gör. Toparlan. Orada işin bitince Hilderville"e bana gel. Bu kağıtta adresim var. Sen gelince eğitimine başlayacağız. Orada ol. Baban seninle gurur duyardı."
Atına atladı ve uzaklaştı. Onun gidişinin ardından Odyseus da toparlandı. Zırhını giyindi ve silahını taktı. Öitlerin oraya gittiğinde atı onu bekler bir hali vardı. Onu okşadıktan sonra çitli alandan çıkardı. Koşu takımlarını geçirdi. Eğildi ve atını yelelerinden öptü. şimşek hızıyla atıldı.
Akşama kadar at sürmüştü. Hiç yorulmamıştı. Evi ilerde gözüküyordu. Holsgaard çokta büyük bir kasaba sayılmazdı ve evleri kasabanın girişindeydi. Annesini hayal etti. Bu kadar erken dönmesini hayal etmiyordur her halde diye içinden geçirdi. Evde daha ışıklar yanmıyordu. Altındaki at daha yeni yeni yorulma belirtileri gösteriyordu. Eve varınca hızla atından aşağı atladı. Tam kapıya doğru gidiyordu ki aklına geldi. Özür dileyen bakışlarla geri döndü. Atın başını okşadı. Koşu takımlarını çözdü.
"Sana çok iyi bakacağım. Sana söz. " yellerinden öptü atı. Kulağına eğildi. "Bu arada senin adın Force March olsun tamam mı?"
Önceki yazdigim hikaye simdi yazacaklarim icin bir giristi. Bu asagidaki benim bir oyun icin yarattigim karakterin biyografisi. Biyografi yazmaya fazla kaptirinca biraz uzadi. Umarim bir onceki kadar severek okursunuz. Uzulerek soyluyorum Prelude ile birlestigi bolumu daha basamiyorum. Zaten karekterimi oynatan arkadasim oyunu kestigi icin oyunla ilgili bolumleri ekliyemedim ben de oralari atlayarak devam etmeye çalıştım. Ama FRPden bildiğiniz gibi bir karekter hayatinin bazi evrelerini atlaya atlaya yasayamaz sonra yarim ve gücsüz kalır. Onun icin karakterin devamini yasamasi gerekenleri yasadiktan sonra basmayi düsünüyorum...
Not: Sacma ingilizce adlar icin de simdiden ozur diilerim gonul isterdi ki tamamini uygun bir dille yazayim...
[b][size=200][color=darkred]BÖLÖM I[/color] [/size][/b]
[b][size=150][color=red]Ergenlik [/color][/size][/b]
[i][b]Seçim Günü[/b][/i]
Üç gün boyunca tek başına yürümüştü. Bacakları kesiliyordu. Ama varmıştı. Hem de tam zamanında. Olması gerektiği gibi ne önce ne de geç. Oturup dinlenmek istiyordu ama bunun zamanı değildi. Kendisi gibi kırk beş kadar kişiyle birlikte. Yüksek alana hakim bir tepede bir çember oluşturmuşlardı. Elini boynundaki Heinerous sembolüne götürdü. Erdemin ve cesaretin tanrısına. Kırk beş kişiden her halde on beşi kendisiyle bu inancı paylaşıyordu. Öünkü gözetmenler inançlarına göre katılan insanların mavi veya kırmızı gömlek giymelerini istemişti. Etrafına bakınınca Hextor"a tapınanların çokluğu şaşırtmıştı kendini. Kendi geldiği Holsgaard"da böyle bir tanrının tapınağının yapılması hatta ona övgü yağdırmak bile yasaktı.
Kendisi gibi şövalye çocuğu olan her halde dört yada beş taneydi. Yanlarında getirdikleri Büyük Krallık nişanlı kılıçları bunu belli ediyordu. İlginç olanı bunların hepsinin kırmızı gömlekli olmasıydı. Gözetmenlerin de yarısında Hextor nişanı vardı. Büyük krallığın iki gruba ayrıldığı ve bir yarısının Hextor"a taptığını biliyordu ama bu kadar çok olduğunu bilmiyordu.
Bugün burada bir büyük Krallık şövalyesi olabilmek için vardı. şartlar belliydi. Elemeleri başarıyla atlatmak ve verilen görevleri yerine getirmekti.rakiplerinin gözlerine baktı. Hepsi de aynı kararlılıktaydı.
.Elinin babasının kılıcına götürdü. Bu kılıç babasının ilk savaşlarında kullandığı kılıçtı. Onu yanında hissetmek kendisine huzur veriyordu. Üzerindeki işçilik çok iyiydi. Kılıcın metal alaşımı çok iyi ayarlamış ve üzerinde uzun saatler çalışılmıştı. Babasının sonraki yıllardaki yol arkadaşını, Zırhkeseni, silahşorluk ve diğer dersler için satmışlardı.
Babasından kalan tek şey bu kılıçtı. Babası daha beş yaşındayken bir sefere çıkmıştı ve bir daha dönmemişti. Geriye sadece zırhı, bir de silahı dönmüştü. Annesi babası öldükten sonra çok kötü hastalanmış ve yatağa düşmüştü. Parasal harcamaların bolluğu mülklerin tek tek elden çıkmasına sebep olmuştu. Annesini hayata bağlayan tek şey olmuştu, Odyseus. Sekiz yaşında savaş eğitimine başlattı. Okul masrafları, en iyi kılıç ustalarından dersler babasının zırhını ve kılıcını satmasına sebep olmuştu. On üç yaşındayken derslerden arta kalan zamanını çalışıp para kazanarak geçirmişti, Ody. Fiziksel olarak çok güçlü olması onu yük taşımak için bire bir yaratılmasına sebep oluyordu. Ağır şartlardaki çalışmaları onu daha da güçlendirmişti.
Bir yaz dönümü önce de hocası ona bu teste girmeye yeterli olduğunu söylemişti. O yaz annesinin uzun zamandan sonra ayağa kalktığı ilk yazdı. Ne olursa olsun bu testi onun için kazanmalıydı.
İlk test, kılıç dövüşüydü. Yirmi beşi de ellerindeki kılıçları meydanın ortasına yerleştirilmiş masaya doğru götürdüler. Kılıç şövalyeliğe kimin adıyla girdiğini göstermek için lazımdı. Sizin turnuvaya girebilmeniz için ismi iyi bilinen birinin vekilliğini ve kılıcını getirmeliydiniz. Kılıç eğer elemeleri geçe bilirseniz size geri verilirdi. Eğer geçemezseniz kılıcın sahibine denetmenlerin notlarıyla birlikte geri gönderilirdi. Bu kılıcı taşıyan için onur kırıcıydı.
Masaya boynu biraz eğik gitti ve kılıcı uzattı. Orada duran gözetmen kılcı iyice inceledi. Bir Büyük Krallık nişanı vardı üstünde ve Odyseus bunun yeterli olacağını düşünmüştü. Gözetmen iyi işlenmiş simsiyah bir zırh giyiyordu. Tolgası çıkarılmış şekilde masaya notların yanına yerleştirilmişti. Tolganın üstünde Manticore motifleri vardı. Kanatlarını yukarı doğru kaldırmış dimdik duruyordu. Sert bir mizacı vardı. Kaşlarını çattı. Elindeki kılıcı yana bıraktı. Masanın üstüne eğildi. Bu sırada koynundaki Hextor madalyonu ileri doğru düştü ve masaya çarptı. Sesi gür ve korkutucuydu. İnsanı etkisi altına alıyordu.
"Bu kılıç, eskilerden tanıdığım birine ait gibi ama çıkaramadım. Belgelerin nerde seni öneren kişinin sana mektup vermesi gerekmiyor muydu? Kılıcın sahibinin imzaladığı bir de belge olması lazım!"
Ody konuşamıyordu. Bildiği kadarıyla onlara kabul gelişti ama Ody baş vurmamış hatta kendisine kefil olan birisi olup olmadığını da bilmiyordu. O sırada masaya bir şövalye yaklaştı. Göğsüne masadaki görevlininki gibi bir Manticore işlenmişti. Zırhında birkaç tane sonradan düzeltildiği belli olan kesikler vardı. Masadakinin tersine boynunda bir Heinerous madalyonu taşıyordu. Sırtında bembeyaz bir pelerin vardı. Elini masada oturan adamın omzuna koydu. Masadaki görevli bir an şaşırdı, sonra sakinleşip oturdu. Ody, o an gelen kişinin yüzünü merak etti. Başındaki tolga yüzünü kapatıyordu. Kafasındaki tolganın şekli gümüş bir ejder figürüydü.
"Ne oldu Fredrick? Söyleyeceğin bir şey varsa lütfen çabuk söyle daha uğraşmam gereken böyle yirmi iki genç var." Dedi masadaki görevli.
Fredrick tolgasını çıkardı. Kolunun altına aldı. Uzun sarı saçları omuzlarından aşağı döküldü. Alnında ve sağ yanağı boyunca iki yara izi vardı. Dört beş gündür de tıraş olmadığı kesindi. Fredrick, Ody"i süzdü ilk önce, sonra açıklamasına başladı.
"Söyleyeceğim o ki Karl elinde tuttuğun kılıç benim merhum arkadaşım, ruhu şimdi Heinereous"la birlikte, Leto Peacefounder"a ait. Kendisine de ayrıca ben kefilim. Bu arada kendisine kefil olarak, ortaya şimdi tuttuğun kılıcı değil yanımda ki babasının on savaşında kullanmış olduğu kılıcı getirdim." Pelerinini yana doğru itti. Yanında getirmiş olduğu kılıcı kınından çekti. Kılıç güneşe çıkar çıkmaz parıldamaya ve vızıldamaya benzer bir ses çıkarmaya başladı. Bu, Zırhkesen"di. "Sanırım bu hem babasının hem de ben Fredrick Braveway onu kefil oluyoruz."
Kılıcı masanın üstüne bıraktı. O an da Odyseus ve Fredrick göz göze geldiler. Fredrick"in bakışlarında güven ve şefkat vardı. Ody de ise şükran ve merak vardı.
Kayıttan sonra Fredrick, Ody"nin yanına geldi. Ona olan biteni açıkladı. Babasının gidişinden beri onları izlediğini, zırhın ve kılıcın satılacağını duyunca onun aldığını söyledi. Başkalarının eline gitmesini istememişti. Fredrick"in hiç çocuğu olmamıştı. Leto"ya bir çok kez hayatını borçlu olduğundan dolayı Ody"e bakmayı Leto"ya söz vermişti. Ody içten bir şekilde teşekkür etti. Böyle bir yükün altından nasıl kalkabileceğini bilmediğini ama güvenini boşa çıkarmayacağını ekledi. Fredrick ayrılırken içinden bir ses daha bu kişiyle çok vakit geçireceğine dair bir his vardı.
Herkese birer tahta kılıç dağıtıldı. İsteğe göre boy ve ağırlıkta tahta kılıç vardı. İsteyenler çift el kılıç, isteyenler de kalkan alabiliyorlardı. Kılıç dövüşlerinde iki kez kendisi gibi elemeye katılmış adaylara, bir kez de hocalardan birine karşı dövüşülüyordu. Amaç, kimlerin kılıçta gelecek vaat ettiğini görmekti.
Buradaki dövüşler hiçbir zaman öldürme amaçlı değildi, ama ara sıra da olmuyor değildi. Kendine gidip zırh seçti önce. Üstünde işlemeler olmayan ama iyi ellerden çıktığı belli göğüslük seçti. Babasınınki de buna benzer bir şeydi. Kılıç olarak kısa kılıçlara baktı önce. Bir iki tanesini deneyip ağırlıklarını beğenmedi. Birkaç tane bir buçukluk kılıç vardı. Hocası bunları kullanırdı. Ne kadar formalitelere uygun olmasa da ve bir şövalyenin törenler de takabileceği bir kılıç olmasa da uzun kılıçlardan daha iyiydi. Topuzlar ve baltalar. Bunların eğitimini de almıştı ama sevmemişti. Sıranın en sonunda favori kılıcı duruyordu. Üçüncü uzun kılıç sanki kendisine göre yapılmıştı. Ağırlığı yerinde ve keskinliği yerindeydi. Bütün silahlar hafif köreltilmişti. Ama bu köreltilirken dengesi bozulmamıştı. Bir tolga aldı. Herkes en korunaklılarını kapmıştı. Ona ise ağız ve burun koruması olmayan bir tane kalmıştı. En azından görüş avantajı olacaktı diğerlerine karşın. Güzel bir tane tahta büyük kalkan aldı. Hazırdı. İlk rakibi kılıcını ona doğrultmuş onu savaş alanına davet ediyordu. Kafasıyla onay verdi ve meydanda yerini aldı.
İlk dövüşler hızlı bitti. Rakipler bir birlerini küçümsediğinden çok fazla açıklar verilmişti. Rakibi bir çift el kılıçla üstüne saldırmıştı. İlk hamlesi yandan gelmişti. Daha hamle başlamadan zaten Ody ne yapacağını biliyordu. Hamlenin geldiği tarafa hızla kalkanıyla yüklendi. Çok yakınına girdiği için rakibi kılıcın ivmeyi alamadan hamle kalkanla kesildi. Kılıcı hızla bacağına indirdi, Ody. İyi ayarlanmış hızı yerinde bir hareketti. Uzun kılıçla çok uzun zamandan beri tecrübe ettiğinden hedefi iyi yakalamıştı. Rakibinin zırhının içinden orasının morardığını biliyordu. Geriye doğru hızlı bir şekilde sıçradı, avantajını elinden kaçırmak istemiyordu. Rakibinin bu bacakla bir açık daha vereceği belliydi. Bu sefer rakibi bütün kaba kuvvetini de kullanarak devasa kılıcı yukardan kafasına inecek şekilde savurdu. Kendisinin yine kalkanla savunmasını mı bekliyordu bilinmez. Ody eğer kalkanla savunursa kolunun çıkacağını yada solunu kullanamayacağını biliyordu. Onun yerine yana yere doğru atladı. Rakibinin silahı yavaştı. Kılıcı daha yerden kaldıramadan Ody kalkanını hazırlayacak ve ayağa kalkacak pozisyonu bulmuştu. Rakibinin sağına doğru atlamasının bir diğer sebebi de onun o bacakla hemen sağına dönemeyeceğini bilmesiydi. Rakibi kılıcını yarıya kadar kaldırmıştı ki Ody bir daha kalkanı rakibinin koluna vurdu. Rakibi bu sefer hazırlıklıydı, bütün gücüyle onu geri fırlattı. Benden daha güçlü müdür ki diye geçirdi içinden. Elindeki kalkanı yere fırlattı. Kılıcı iki eliyle kavradı. Rakibini kılıcı havayı yararken geriye doğru çekildi. İki eliyle kavradığı kılıcı vücudunun bütün gücünü alıyordu. Hızla adamın elindeki kılıca indirdi kılıcı. Adamın kılıcı yana doğru kalınca göğsüne omzuyla vurarak geriye itti. İstediği iki adım geri gitmesiydi ve rakibi bunu yerine getirdi. Ody"nin kılıcı çift eli tutan kollardan sol kola indi. Adamın yüzündeki ekşime ikinci puanın göstergesiydi. Aynı zamanda o kılıcı kolay kolay kaldıramazdı. Geriye doğru iki kez sıçradı. Tam koruma alıp rakibine saldırmadı. Geri çekilecekti büyük ihtimal. Rakip kolunu tutarak başını salladı. Kılıcı yere bıraktı. Ody rahatlamıştı ilk dövüş geri de kalmıştı. Kılıcını indirdi. Rakibine yaklaştı ve dostça elini uzattı.
Hiç beklemiyordu. Demir eldivenler suratına patladı, çene kemiğinin yerinden çıktığını hissetti. Kahretsin önü kapalı bir tolga kalmamıştı. Ayakları yerden kesildi. Bir anda çimenlerle buluştu. Rakibi hemen eğilip sağlam sağ koluyla uzun kılıcı kaptı. Boğazına üç puanlık bir hareket yapmak için hareketlendi. Ody"ni suratı kan içinde kalmıştı ama yinede üstüne saldıran cüsseyi görebiliyordu. Bütün gücünü toplayıp onun sağ yaralı bacağına bir tekme indirdi. Kılıçtan yana doğru kaçıp onu kılıç tutan bileğinden tutup yere yanına doğru çekti. Kılıç yanına saplandı. Yana doğru yuvarlanıp ayağa kalktı. Ama bu sefer rakibinin kalkabileceğini hiç sanmıyordu. Tekme zaten sakat olan bacağını iyice sakatlamıştı. Hakemler koşa koş yanlarına geldi. Bu tip durumlar için hazırlıklılardı. İkisine de iyileştirici birer iksir içirildi. İksirin etkisi Odyseus"un bütün vücudunu yaktı. Sonra burnundaki kanama ve çenesindeki ağrı son buldu. Rakibi de ayağa kalkmıştı. Galiba ona şövalyeliğe kabul edilemeyeceğine dair bir şeyler söyleniyordu. Pek üzülmüş gibi durmuyordu. Gitti.
İkinci rakiple olan dövüşleri iyi ve pürüzsüz gitmişti. İki tarafta da yaralanma olmamıştı. Biraz yorucu olmuştu o kadar. İki tarafta kendini çok iyi savunduğundan beş dakika sadece açık aramakla geçmişti. Üç iki kazanmıştı Odyseus bu dövüşü de. Denetmen ise çok iyiydi. Bir kısa kılıç bir de hançer kullanıyordu. Ody"e bir çok açık verdi, muhtemelen bilerek ama hiç birini de değerlendirmesine izin vermiyordu. Kılıç hareketlerinden her seferinde sıyrılıyordu. Dövüş bittiğinde denetmen tatmin olmuş bir hareket yaptı. Üç çok başarılı hareketle üç puanı aldı. Bayağı yorulmuştu dövüşün sonunda Ody.
Bundan sonraki yarışmaya bir saat dinlendi. İki tane mızrak turnuvasına katıldı. Birini kazandı. Bu kendisi için bile sürprizdi. Öünkü iyi ata binmesine karşın hocasına karşı hiçbir başarı kazanamamıştı bu tip dövüşlerde o da bu işe eğilmemeyi tercih etmişti. İkincisi bir hezimetti. Rakibi çok iyi ata bindiği gibi bu tip dövüşlerde ustaydı. Kendisini yenen kişi dört tane daha davet aldı ve hepsini peş peşe kazanarak mızrakla dövüşleri birinci bitirdi. Odyseus ise yenildiği için daha fazla davet almadı bu da işine gelmedi değil doğrusu. Bu fırsatla iyi bir şekilde dinlendi.
Güreşe gücü yerinde girdi. Güreşteki rakibi atanmıştı kendine. İleri çıktı. Tepenin üstü güreşen adaylarla dolmuştu. Hocalar, güreşenlerin arasında dolaşıyor ve notluyorlardı. Herkes en az iki kez dövüşmeliydi. Eğer hepsini kazanırsa büyük ihtimalle daha da talep gelirdi. şövalye olarak gelenleri geri çeviremezdi. Bu düzene ve koda aykırıydı.
İlk rakibi kolaydı. İki hareketle altında kalmıştı. İkincisi güçlüydü ama çevik değildi. Karnına bir kroşe yemişti. İki ayağının üstüne yere düşmüştü, kolları karnında. Rakibi bu vuruşun ardından üstüne atlamamıştı. Hataydı. Kafasıyla karnına doğru kalkmıştı. Rakibi sendelemişti. Hiç tereddüt etmedi ve kafasını çenesine indirdi. Rakibi yere yıkıldı kanlar içinde. Yaptığı hatalı bir hareket miydi, etrafına bakındı bir hoca var mı diye. Hocalar hareketi ve içindeki öfkeyi kontrol edememesini not aldılar. Ama üçüncü dövüşe çıkmasına da izin verdiler. Üç ve dört rahat geçti. Gerçi sonuncusunu kaybetti ama önemli değildi. Dalgınlığına gelmiş ve kolayca atlatabileceği bir hamleyi görmemiş yere yıkılmıştı. Ama ilk beşteydi.
Denetmenler yarım saat kadar elemeleri geçenlerin dinlenmelerine izin verdiler. İlk yarı olmuştu. Güneş tam tepeye varmış ve inişe geçmişti. Daha gece olmasına çok vardı ama. Daha gücün ispatı için ağırlık kaldırma, okçuluk, ata binme ve at yarışları vardı. Gece de seremoniler başlayacaktı.
Heinereous"a inanan adayların yarısından fazlası hala buradaydı. Hextor taraflarında ise bayağı eksik göze çarpıyordu. Yorgunluk verilen yemekle üzerinden akıp gitti. Ağırlık kaldırma kolaydı. Bunda daha üçüncü turda birinciliğini ortaya koymuştu. Dört kişi kendisiyle yarışır gibi olmuştu ama anlaşılan o ki daha yorgunluklarını üstlerinden atamamış olacaklar ki son denemelerde tam kaldıracakken yere bırakmışlardı ağırlıkları.
Yayda o kadar iyi hiç olmamıştı. Uzun mesafe silahlarının çoğunu kullanmayı öğrenmişti ama kendisi bu tip şeyler de ortalama sayılırdı. Zaten öyle oldu. Hedefin yerinin üçüncü değişikliğinde çekildi. Beşinci yer değişikliğinde sonuçlanmıştı yarışma.
At seçimi, terbiye ve engel atlama. Derslerde en çok ilgisini çeken şey ata binmekti. Atlarla ilgili her şeyi öğrenmişti. Hatta at terbiyeciliğinde de çalışmıştı köyde. Ne kadar mızrakta başarılı olamasa da bunda derece bekliyordu yine kendinden. Günün geri kalanı atlara ayrılmıştı. Nedeni belliydi. Silahtan sonra en önemli şeydi at, bir savaşçı için.
Öğretmenler tepenin aşağısına atların yanlarına getirdiler öğrencileri. Herkese yetecek kadar at vardı. Hatta fazlası. Bir kaçı daha yeni yakalanmış ve azgındı. Bir kaçı ise terbiye edilmişti. Ne olursa olsun çoğu güçlü hayvanlardı ve seçmek zordu. Hepsi çitlerle kapatılmış geniş bir çamurluk alana yayılmışlardı. En az beş gündür burada oldukları belliydi. Hemen yanında atları koşturmak ve alıştırma yapmak için bir koşu pisti vardı. Bir de engelli bir meydan vardı elemeler için. Mızrak dövüşü için hocaların eğitilmiş atları kullanılmıştı. Buradakiler ise özeldi. Kimsenin değildiler ve kendinizi onlara kabul ettirmeniz gerekiyordu. Kurallar buydu. Denetmenler tarafından size sakinleştirilip verilmiyorlardı. Bu da düşüp bir yerini kırma tehlikesi doğuruyordu.
Ody emin adımlarla atlara doğru yürüdü ve hepsini incelemeye başladı. Yedi sekiz at sonra aradığını görmüştü. Kapkara bir aygır. Yaylıktan daha yeni çıkmıştı. Gücünün doruklarındaydı. Kişniyor, şaha kalkıyor, havayı ve yeri dövüyordu. Vurduğu yerden toprak parçaları havalanıyordu. At etrafına hiç kimseyi yaklaştırmıyordu. Attan anlamayan birkaç kişi basit eğitilmiş atlara yöneltmişlerdi dikkatlerini. Geri kalan herkesi gözü bu attaydı. Hocalar bile bu ata iştahla bakıyorlardı.
Hemen onun etrafını saranlara katıldı. Son üstüne çıkmayı deneyen kişi havalandı ve çamura düştü. Zırhının paçalarından biri kopup gitti. At onun ayaklarının altında ezecekti neredeyse. Kara canavar çocuğun etrafını dövüyordu. Öiftelerden birinin gelmesi ölümdü. Odyseus hızla atıldı ve korkusuzca arkadaşını atın ayakları altında geri çekti ve geriye doğru birlikte atladılar. Bu büyük bir alkış ve hocalardan taktir almıştı. Yerde uzanırken atla, yeni rakibiyle göz göze geldiler. Odyseus"un bu yaşına kadar gördüğü en güzel varlıktı. Gözlerini ondan hiç ayırmadan ayağa kalktı. Herkes nefesini tutmuş, ikisine bakıyordu. At zıplamayı ve çifte savurmayı kesti, ağır ağır nefes alıyordu. Herkes bunun ortak bir kararla Ody"nin şansı olduğunu biliyordu. Biraz bundan biraz da korktuklarından ata yaklaşıp sırtına atlayan olmadı. Odyseus attan gözünü hiç ayırmadan arkadaşlarına ve denetmenlere çemberi açmalarını ve mümkünse çitin arkasına geçmelerini istedi. Herkes nefes kesmiş onları izliyordu. Dikkat dağıtacak hiçbir ses çıkmaması için uğraşıyorlardı. Ata yarım yamalak ona acı verecek şekilde eğer vurulmuştu. Ody bunu hemen fark etti.
Karşılıklı beş dakika birbirlerini süzdüler. At sakinleşmiş gözüküyordu. Ona doğru iki adım attı. Elini kaldırdı. Atın gelip kendini koklamasına izin verdi. Bir beş dakikada böyle kaldılar. Ody atın kulağına eğilip kısık bir sesle konuşmaya başladı. Amaç güven vermek ve onu acıtmayacağını belirten sözlerdi. At sanki anlamış gibi kişnedi ve kafa salladı. şaşkınlık herkese yayılmıştı. Ody yavaşça yana geçti ve eğerin alttan kayışını tuttu, tokayı çözüp düzeltti. Atın önüne yeniden geçti. Gözleri bir daha buluştu. Ody o gözlerde bir parlama bir onay arıyordu ve sanki gerçekten görmüş gibi sağından ata bindi. Herkes içini çekti. Ody gözde ne gördüğünü biliyordu. Yeni bir meydan okuma.
At bir anda etraftaki sessizliği dağıttı. Bir anda şahlandı. Daha öncekilerden de sert ve seri bir şekilde şaha kalkmaya, olduğu yerde zıplamaya ve rakibini atmak içinden elinden geleni yapmaya başladı. Ody ise dizginlere ve eğere yapışmıştı. Bütün gücüyle asılıyordu. Bırakma gibi bir düşünce yoktu aklında. Etrafındaki dünya ha bire dönüyor ve değişiyordu. Etrafındaki insanları hatta yerle göğü bile seçemiyordu. Hiç iradesine bu kadar çok dayana bilen bir yaratık olmamıştı. İnsanlar ve atlar üzerindeki otoritesi daha çok küçükken bile inanılmazdı. Birbirleriyle mücadeleleri o kadar uzun sürmüştü ki etrafındaki insanlar azaldı. Turnuvalar devam etti. İnsanlar yarıştı. Kendisi ise yarım saat boyunca çitin içinde bir oraya bir buraya uçtu. Kendisini seyreden iki denetmenden başkası kalmamıştı. Bir anda etrafındaki döngü durdu. Hayvan duruldu. Ody eğildi. Boynuna sarıldı, "eğer bana yardım edersen yollarımız hiç ayrılmaz umarım". Dedi kulağına atın. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Kendini toparladı denetmenlerin yanına kadar sürdü. Attan aşağı atladı. İki adım atıp onların yanlarına devrildi. Ayaklarında güç bitmişti. At sessiz bir şekilde tepesindeydi.
Arkasından tanıdık bir ses. "Çok başarılıydın evlat. Bu atı turnuvaya ben getirmiştim. Daha yeni yakalanmıştı ve acaba onun hangi güç dize getirir diye merak ediyordum. Al şu şurubu iç, gücünü fazla değil ama en azından biraz toparlamanı sağlar. Ne de olsa daha engel atlayacaksın değil mi?"
Arkasını dönüp iksiri alınca bunun Sör Fredrick olduğunu gördü. Teşekkür ederek elindeki şurubu aldı ve içti. Gerçekten de kendisine gelmesini sağlamıştı iksir onun. Ayağa kalktı. Ata yeniden yaklaşıp boynunu okşadı. Gerçekten güçlüydü hayvan. şu anda kendisiyle dosttu da. Daha yorulmanın eseri yoktu onda.
"Hadi bir daha koşmaya ne dersin?"
At başıyla onay verdi. Bunu nasıl yapmıştı. Yeniden onun üstünde olmak nefis bir duyguydu. Böyle bir sırtta bütün dünya gezile bilinir, hatta burada uyuna bilinirdi bile. O kadar bağlanmıştı bu hayvana bir bakışta.
Denetmenlerine selam verip engel bölümüne dört nala gitti. At onla gerçek bir uyum oluşturmuştu. Eğitilmemiş olduğuna inanmak imkansızdı. Öiti bir zıplayışta aşıp engelli alanına geldiler. Onu gören şövalye adayları ıslık ve alkış kopardılar. Alanı ona boşalttılar. Her kes ikisini merak ediyordu. Engelleri aşmak Ody için bir rüya gibiydi. Engeller bittiğinde anlamamıştı, sanki hepsinin üstünden uçarak geçmişti. O bitirdiğinde bir alkış koptu. Tamamlamıştı. Büyük ihtimalle en büyük başarıyla. Ama onun kalbini ve beyini dolduran tek şey altındaki kas dolu simsiyah gördüğü doğa üstü yaratıktı.
Ellerini onun sırtında gezdirdi. Onun yelelerinin arasına soktu. Kolyeden tutup attan indi. "Sadece bir meydan okuma kaldı. Ondan sonra sana hayatımı borçlu olacağım."
Kendisine bu başarısından sonra at yarışında uzun zaman meydan okuma gelmedi. En sonunda turnuvanın sonunda iki kişi yenilmezliklerini pekiştirmek için geldi. İkisini de kolayca geçti. Hava kararmaya başladıktan sonra atı seçmek çok zor olmuştu seyirciler için. Sanki Odyseus uçuyormuş gibi görünüyordu. Tepenin aşağısına varıp mendili kapıp geri hızla yukarı çıkıyordu. İki yarıştan sonra kendisine başka rakip çıkmadı.
Geriye bir tek seçilenlerin duyurulması ve korumaların dağıtılması kalıyordu.
Bekleme sinirle geçti. Böyle bir onuru kazanıp kazanmadığını çok merak ediyordu. Bunun yanında ateşlerin yanından kalkıp ata gitmek istiyordu.
İlk önce adları okunanlar şövalyelere doğru yürüyorlar. Herkesle vedalaşıp evlerine gidiyorlardı. Elenenler aralarından ayrıldıktan sonra kalanlara zırhlarının giydirilmesi ve çıraklı unvanı verilmesi kalmıştı. Sadece on kişi kalmışlardı. Kendisi sondan ikinci olarak ayağa kalktı. Bu kendisi için çok büyük bir onurdu. Bu, elemelerdeki en başarılı ikinci kişi olduğunun göstergesiydi. Zırh tercihi soruldu. Tabi ki dövüşlerde kullandığı gibi göğüslük olduğunu söyledi. Kılıç dövüşündeki denetmeni güzel bir zırh hediye ettiğini belirtti. Silah olarak babasının usta elinden çıkma ilk göz ağrısı takıldı. Silahı ve zırhı takılırken Sör Fredrick ileri çıktı.
"Babasını, tanıdığım bu arkadaşına bu gece beni ve babasını onurlandırdığı için ona bir şey hediye etmek isterim. Ayrıca kabul ederse bundan sonraki görevini ben tayin etmek ve şövalyelerin tarafına tamamen kabul edilinceye kadar benim yanımda kalmasını rica edeceğim ondan. Ona yolculuğunda ben rehberlik edeceğim ve gerekleri öğrenmesine ben yardım edeceğim. Evet, sen Leto Peacefounder"ın oğlu Odyseus Peacefounder beni rehberin olarak kabul ediyor musun?"
Odyseus bu kadar onurlandırılmayı beklemiyordu. "Bu benim için bir şereftir, Sör Fredrick Braveway. Sizin rehberliğiniz altında bu kardeşliğe hizmet etmeye ant içerim." Diz çöker ve kendinden öncekilerin selamın tekrarlar.
"Sana vermeyi söz verdiğim hediyeye gelince, Odyseus, benden ne istersen sana onu vermeyi kabul ediyorum." Pelerinin ayan doğru itip. Oradaki kılıcı çekip çıkardı. "Bu kılıcı sana hediye etmek beni onurlandırır. Ama aklında daha iyi bir hediye varsa onu da duymak isterim."
Odyseus başını yavaşça kaldırıp yukarı Fredrick"in gözlerine baktı. Hiçbir şekilde gözlerini kaçırmadan, "Bu kılıcı taşıyabilecek kadar onu hakkettiğime inanmıyorum efendim. Eğer beni affederseniz sizden isteğim daha önce sizin olduğunu söylediğiniz siyah atı sizden istemek olacaktır. Böylelikle ben de ona verdiğim sözü gerçekleştirme fırsatı bulabileceğim."
"Tabi ki o atı sana verebilirim. Sonuçta, sen o atı seçtiğin kadar o atta seni seçti. şimdi seni Büyük krallığın koruyucu şövalyesi adayı olarak ilan ediyor, eğitimini ve rehberliğini üstleniyorum ta ki sınav günün gelinceye kadar."
Babasının kılıcı, ilk önce sol sonra sağ omzunun üstünde durdu. Zırha değerek parıldamaya başlıyordu kılıç. En son da kafasına dokundurdu. Yandan iki eğitmen yanına geldi. Biri sağına diğeri soluna geçti. Odyseus ayağa kalktı. Biri sırtına bir pelerin takarken diğeri de yeni tolgasını geçirdi. Tolganın üstünde koşan bir pegasus, kanatlı at figürü vardı.
Seremonisi bitince diğerlerinin yanında yerini aldı. Ardından birincinin seremonisi yapıldı.
Bir iki saat geçtikten sonra yatma ve kamp kararı alındı. Sabah güneşi daha yeni doğarken Odyseus bir el tarafından uyandırıldı. Bu Sör Fredrick"ti. Gitmede önce veda etmek istemişti.
"Bak Odyseus, benim beş günlük bir iş için daha kuzeye gitmem lazım. Bu arada sen de eve git ve anneni gör. Toparlan. Orada işin bitince Hilderville"e bana gel. Bu kağıtta adresim var. Sen gelince eğitimine başlayacağız. Orada ol. Baban seninle gurur duyardı."
Atına atladı ve uzaklaştı. Onun gidişinin ardından Odyseus da toparlandı. Zırhını giyindi ve silahını taktı. Öitlerin oraya gittiğinde atı onu bekler bir hali vardı. Onu okşadıktan sonra çitli alandan çıkardı. Koşu takımlarını geçirdi. Eğildi ve atını yelelerinden öptü. şimşek hızıyla atıldı.
Akşama kadar at sürmüştü. Hiç yorulmamıştı. Evi ilerde gözüküyordu. Holsgaard çokta büyük bir kasaba sayılmazdı ve evleri kasabanın girişindeydi. Annesini hayal etti. Bu kadar erken dönmesini hayal etmiyordur her halde diye içinden geçirdi. Evde daha ışıklar yanmıyordu. Altındaki at daha yeni yeni yorulma belirtileri gösteriyordu. Eve varınca hızla atından aşağı atladı. Tam kapıya doğru gidiyordu ki aklına geldi. Özür dileyen bakışlarla geri döndü. Atın başını okşadı. Koşu takımlarını çözdü.
"Sana çok iyi bakacağım. Sana söz. " yellerinden öptü atı. Kulağına eğildi. "Bu arada senin adın Force March olsun tamam mı?"