Sessiz Ağaç

Post a reply

Confirmation code
Enter the code exactly as it appears. All letters are case insensitive.
Smilies
:D :) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:

BBCode is ON
[img] is ON
[url] is ON
Smilies are ON

Topic review
   

If you wish to attach one or more files enter the details below.

Maximum filesize per attachment: 256 KiB.

Expand view Topic review: Sessiz Ağaç

by Lugtarias » Tue May 20, 2008 6:34 am

Bütün yorumların için çok teşekkür ederim :)

Arkadaşlar bu öykümü iyi yazıp yazamadığıma emin olamadım. Bu yüzden sizin yorumlarınız çok önemli benim için...

Evet bazı yerleri kısa kesmişim Edmond haklısın. Daha ayrıntılı yazılsalardı, daha etkileyici olurlardı.

İşaretler durumunu şöyle açıklıyım, ben word'de yazıyorum yazılarımı ve böyle altı kırmızı çiziklerle falan çizilince sinirime dokunuyor, sağ tıklayıp yoksay diyorum doğrudan :)

Biliyorsunuz ben yabancı sözcük kullanmaktan özellikle kaçınırım. Ama dilin, öykününün geçtiği zaman dilimini yansıtması açısından biraz fazla Arapça, Farsça sözcük kullandım. Bilgilerinize sunarım... :)

by Edmond » Tue May 20, 2008 6:22 am

Az evvel bitirdim, yazdığın ilk an görmüştüm ama uzun gelmişti.

Ã?ncelikle Kuva-î Millîye hikayeleri zaten çok ilgimi çeker, o yüzden en baştan beri hikayeye sıcak bakıyordum.Dil olarak fazla bir sorunla karşılaşmadım.Birkaç yerde:

öldürüldüydü.

gibi terimler kullanmışsın, acayip geldi bana, dil olarak bir hatası var mı bilmem, gerçi o yöre bu şekilde konuşuyor diye biliyorum ya.

Hikayeyi neden mi az önce okudum.Media Player, rastgele modda çalarken, önce Efelerin Efesi (Yörük Ali) ardından da Halil İbrahim türküsünün ardarda gelmesi, beni derinden etkiledi.Hikayen geldi aklıma.Hemen açtım :)

Yazımın harika olsa da, harflere şapka vesaire hiç koymadığına dikkat ettim.

Ã?rneğin, *.. babında* demişsin, ama bâbında deseydin daha güzel ve daha anlaşılır olabilirmiş.Ya da kuva-i milliyeciler yerine Kuva-î Millîye'ciler şeklinde yazasaydın daha güzel olabilirmiş.

Kavga sahnelerini güzel anlatmışsın, fakat bazı yerleri gereğinden fazla kısa kestiğini düşünüyorum.Mesela Halil'in, Mehmet toprağa verilirkenki duygularını yazabilirmişsin, ya da Yunanlıların Aydın'a döner dönmez hâkim olduğunu doğrudan yazmak yerine, orada ne yaptıklarını halkın tekpilerini yazarak anlatabilirmişsin :)

Yine de çok güzel :)

by Lugtarias » Tue May 20, 2008 6:10 am

Kimse okumayacak mı ? :(

by Lugtarias » Tue May 20, 2008 12:00 am

SESSİZ AğAÃ?

Zeybekleri ve kızanlarıyla birlikte yıllardır dağlarda yaşayan, hayatını milli mücadeleye adamış Yörük Ali Efe’nin son durağı Madran Dağı idi. 15 Haziran 1919 gününün sabahında becerikli kızanlarından ikisini ahaliye haber etmeleri maksadıyla Aydın’a yollayan Yörük Ali, Kuva-i Milliye destekçilerine, her an patlak verebilecek bir çatışmaya karşı kendilerini ve ailelerini hazırlıklı tutmalarının söylenmesini buyurmuştu.
Kızanlara yatsı vaktine kalmadan dönmeleri tembihlenmişti. Dağın kuzey yamacında bulunan ve Efe’nin tüm silah arkadaşları tarafından bilinen, büyük kestirimde buluşulacak ve garba doğru iki saatlik mesafede bulunan Yağcılar köyüne gidilip, direnişe katılmak istedikleri haberini yollayan bir grupla birleşilecekti. Beklemekten sıkılan iri yapılı, gür sesli bir zeybek iç geçirerek söylendi:

‘’ Kızanlar gecikti! ‘’

Tam o sıra çalılıkların ötesinden hışırtılar duyuldu. Bütün zeybekler tüfeklerini o yana doğrulttu. Derken nefes nefese kalmış, genç bir ses yükseldi kara geceden:

‘’ Kusura kalmayasınız yiğitler, Yunanlar Aydın’ın çıkışlarının hepsini tutmuş, kendimizi dışarı atabilene kadar canımız çıktı.’’

‘’ Kusura mı kalınırmış hiç. Siz vazifeden haber verin hele. Haber ettiniz mi dediklerime?’’

‘’ Ettik efem. Hepsi gerekli hazırlıkları yapacaklarını söylediler. Hepinize şükranlarını yolladılar.’’

‘’ Sağolsunlar…’’

Duyduklarıyla rahatlayan Ali Efe, yüzünü yandaşlarına döndü ve bağırdı:

‘’ Allah yolumuzu açık eyleye yiğitler! Haydin düşelim yola.‘’

Sıkıntısız bir yürüyüşle, iki saat kadar sonra Yörük Ali ve yandaşları Yağcılar köyüne vardılar. Sevimli yerleşim yeri, kış bastırdımıydı kuzeyden esmeye başlayan ayaz yelinden korunmak maksadıyla olsa gerek, pek büyük olmayan bir zeytinliğin güney yakasına kurulmuştu. Zeytinliğin kapadığı yanın haricinde kalan köy sınırları ise, meşe ağacından yapılma yaşlı çitlerle çevriliydi. Köyün girişinde onları iki adam karşıladı. Selamlaşma faslında adamlardan birinin işitmediğinin farkına vardılar. İsmi Halilmiş. Bu haliyle dahi milli mücadeleye destek vermesi Efe ile yoldaşlarını çok duygulandırdı. Adamla birer birer tokalaşıp, kucaklaştılar. Kızanlar saygıdan elini öpmeye kalktılarsa da adam izin vermedi. Daha fazla vakit kaybetmeden köy meydanına yöneldiler. Yürümeye başlamalarıyla birlikte Mehmet isimli ikinci adamın topal olduğunu fark ettiler. Kızanlar durumu fark eder farketmez adamın omzuna girip destek olmaya kalkıştılar. Ama Mehmet gururluydu. Yardımı reddederek, tüm haysiyetiyle köy meydanına doğru yürümeye devam etti. Meydanda onları on kişilik bir grup bekliyordu. Hepsi efe ile arkadaşlarını saygıyla selamladılar. Bir tanışma faslı daha geride bırakıldıktan sonra, geceyi delen heybetli sesiyle Yörük Ali sordu:

‘’ Köyünüzün erkeklerinden çatışmaya katılmak isteyenler bu kadar mıdır?’’

‘’ Bu kadarız efem. Rum çeteciler meydanı boş bilip köyü basmağa kalkışırsa diye genciyle yaşlısıyla kırk kadar erkek geride kaldı.’’

‘’ Pekâlâ o zaman yiğitler şimdi kulak verin bana. şafak vaktinde Malgaç köprüsünün yanındaki Yunan karakolunu basacağız. Hiç kimse yek başına hareket etmeye kalkmasın. Tek vücut halinde hareket edeceğiz. Ölmez sağ kalırsak, oradan Aydın’a yollanıp gâvurları memleketimizden süreceğiz. Vaktimiz dar olduğundan, tezce deyiverdim yapacaklarımızı. Aklınıza yatmayan veyahut anlaşılmayan bir husus var mıdır?’’

Topluluktan hiçbir ses çıkmadı. Yörük Ali o günkü haline varana kadar buna benzer nice hadiselerde çarpışmış, kurşun atmış, kurşun yemişti. Ã?atışacak insanın içinden neler geçtiğini bilirdi. Baktı ki karşısında çağlaya çağlaya akmaya hazır bir su birikintisi duruyor, suyu tutan bendi kırmak için derin bir nefes alıp kükrercesine haykırdı kudretli efe:

‘’ Ey korkusuz yoldaşlar! Yurdumuzdan gayrı neyimiz var evlatlarımıza gurur ile bırakabileceğimiz düşünün hele! Mahşer günü çattığında ne hesap verecek acep düşmana direnmeyenler, Ã?anakkale’de, Yemen’de, Kafkasya’da, şehit düşen kardeşlerimize… Asırlardır atalarımızın kanlarıyla yıkanan bu cennet toprakların üzerinde hürce yaşayabilmek uğruna biz savaşmayacağız da kim savaşacak? Elbette biz savaşacağız, biz öleceğiz, biz yaşayacağız! Hep bir ağızdan haykırıverin hele geceye, duyurun dosta düşmana mavi gözlü komutanın dediğini! ‘’

Yeri, göğü titretti Ege’nin yürekli oğlanlarının sesi:

‘’ Ya İstiklal Ya Ölüm! ’’

Karşısındaki durumu görmesiyle gözleri dolması bir oldu Yörük Ali’nin. Halil isimli adam söylenenleri işitmediğinden haykıramamıştı. Lakin bu onu rahatsız etmiyor gibiydi. Gözlerini efeye dikmiş, zihnini okurcasına gülümsüyordu. ‘’Benim için üzülmeyin efem.’’ diyordu gözleri. Yörük, adamı mahcup etmek istemediğinden hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Ã?nünde duran aslanlar topluluğuna el etti ve yola koyuldular. Yanlarında azık ya da başka bir yük olmadığından rahat ilerliyorlardı. Halil’in mazisini merak eden efe, Mehmet’in yanında gitti.

‘’ Selam olsun Mehmet Efendi’’

‘’ Sana da efem. Hayrola birşey mi oldu?’’

‘’ Soracağım birkaç şey var da’’

‘’ Deyiver hemen efem cevaplayayım elimden geldiğince.’’

‘’ Halil… Mazisi nedir merak ettim.’’

‘’ Çok uzun hikâye Yörük Efe… İstersen anlatayım dinle?

‘’ Olur Mehmet Efendi.’’

‘’ Halil henüz on altısında delikanlı iken, babası Rum çetecilerce öldürüldüydü. O vakit işitemez oldu köyümüzün yağız oğlanı. Anası ile kardeşlerine bakmak ona kaldı. Akıllı bir çocuktu. Henüz işitme yeteneğini kaybetmediği çocukluk yıllarında, babasından okuma, yazma öğrenmişti. Eve ekmek getirebilmek için, evvela, köyde okuma yazma bilmek gerektiren işleri görmeye başladı. Karşılığında az da olsa para alıyor fakat bu para ile ailesini geçindiremiyordu. Bir yandan okuyup, yazılacak işleri yaparken, bir yandan da hem bizim köyün zeytinliğinde hem de civar köylerin bağlarında, bahçelerinde işçi olarak çalışmaya başladı. Uzun yıllar boyunca dinlenmek nedir bilmeden çalıştı. Anası ile kardeşlerine babasının yokluğunu hissettirmedi. Ailesine yetenin dışında bütün kazancını Kuva-i Milliye’ye gönderdi Zaman içinde bütün köy ahalisi tarafından sevilen, sayılan birisi oldu. Ne vakit, köy adına önemli kararlar alınacak olsa o da çağırıldı. İki kız kardeşi vardı. İkisi de büyüdü gelin oldu. İkisinin de düğün masraflarını tek başına aslanlar gibi karşıladı. Geçtiğimiz kışa kadar her şey rayına oturmuş bir vaziyetteydi. Lakin yeni yılın ilk günü anasını kaybetti. Bu Halil’i çökertti. Günlerce evden çıkmadı. Kimileri, elden ayaktan kesildiğini dahi söylüyordu. şükürler olsun ki geçtiğimiz günlerde köye bir haber geldi. Yörük Ali Efe ile yandaşları Aydın’a çatışmaya inecekmiş dediler. Haberi duyduğum gibi gittim Halil’in evine, yazdım bir kağıda gelen haberi, okuttum. Yazdığımı okumasıyla tüfeğini kuşanması bir oldu yiğidin. Birlikte size katılmak için istekli olanları topladık. Sonrasını bilirsiniz…’’

‘’ Her babayiğidin harcı değil bu anlattıkların. Birçokları işitebilmelerine rağmen onun kadar değiller. Helal olsun Halil’e! Onun gibi hayata sıkı sıkı tutunan evlatlara ihtiyacı var bu milletin’’

‘’ Doğru dersin efem…’’

Yörük Ali, yolculuktan dolayı konuşmayı kısa tutmak mecburiyetinde kalmış olmasına rağmen duyduklarından çok etkilenmişti. Mehmet’e anlattıkları için teşekkür edip tekrar topluluğun başına geçti. Ã?atışmaya gireceklerinden dolayı bitkin düşmemeleri gerekiyordu. Bu yüzden iki kere dinlenmek maksadıyla durdular. şafak vaktine bir saat kadar kala Malgaç deresinin üstünden geçen demiryolu köprüsünün yanındaki Yunan karakoluna varmışlardı. Yarım saat içerisinde gerekli konuşlanmaları yaptılar. Yörük Ali ve birkaç yiğit, karakolun iyice yakınına sokulmuş, diğer yandaşlarda karakolun dört bir yanını uygun mesafeden çevrelemişlerdi. Herşey hazır olduğunda şafağın sökmesine yarım saat vardı. Yurtları bir sırtlan sürüsü tarafından işgal edilmiş aslanların, bölgelerini geri almak için sabırla saldırıyı beklemeleri gibi bekledi, Kuva-i Milliyeciler günün ağarmasını. Ve şafakla birlikte on kadar tüfek havayı kurşunladı. Karakolun içerisindeki Yunan askerleri neler olduğunu kavrayana kadar, dışarıdan kaya kadar sert, bıçak kadar keskin bir ses yükseldi:

‘’ Etrafınız kuşatıldı. Silahsız vaziyette, ellerinizi başınızın üzerine koyup birer birer dışarıya çıkarsanız size zarar vermeyeceğiz.’’

İçeriden cevap olarak patlayan bir tüfek ve kırılan bir cam sesi geldi. Yunanlılar dışarıya ateş açmışlardı. Ateşlenen ilk tüfekten kısa bir süre sonra her yanı barut kokusu kapladı. İçeride patlayan tüfeklerin sesleri gitgide yükselince, başka çareleri kalmayan Yörük Ali ve yanındaki yiğitler camsız pencerelerden içeriye ateş açtılar. Tam o sırada, ne Yunanlılar ne yandaşlar ne olduğunu anlayamadan, herkese ters düşen bir yönden sahibi belirsiz kurşunlar yağmaya başladı. Yunanlılar henüz görememişlerdi ama Ali ve yandaşları yağan kurşunların kime ait olduğunu çabuk gördüler. Halil hayatını riske atarak, kimseye fark ettirmeden karakolun içini doğrudan gören bir ağaç gövdesine yaslanmış, içerdekilere nefes aldırmıyor, gördüğünü deviriyordu. Bütün yandaşlar hayret ve hayranlıkla seyre koyuldular Halil’i. Neden sonra kendilerine geldiler ve çatışmanın başladığının idrakıyla karakolun dışarıya açılan her yanını kurşunlamaya başladılar. Bir iki dakika karşılıklı atışmalar sürdü. Yandaşlar kendilerine atılan her mermiye karşı bir mermi attılar. Ã?atışma zorlu geçmiyordu. Zira Halil pek yürekli bir hamle yapmış, çatışma henüz başlamadan içeridekilerin hatrı sayılır bir kısmını tek başına devirip, bir yandan da Yunanlıların dikkatlerini kendi üstüne çekmişti. İşitme özrüne rağmen, şaşırtıcı bir biçimde, üzerine gelen mermilerden hünerlice sakınıyor, önündeki kayaları kendini müdafa babında gayet iyi kullanıyordu. Derken patlayan tüfek sesleri seyreldi ve hemen sonra içeriden ses gelmez oldu. Kuva-i Milliye kuvvetleri hiç kayıp vermemişti. Bütün yandaşlar haberleşip anlaştıktan sonra, Yörük Ali ve yanındaki yiğitler ön kapıdan içeriye girmek üzere harekete geçtiler. Bu esnada çevreye konuşlanmış yandaşlar ile başlı başına bir kuvvet olan Halil onları kollamakta idi. Yörük Ali ve yanındakiler içeriye dalar dalmaz bir tüfek patlaması geldi içeriden. Sonra bir tane daha ve bir tane daha... Dışarıdaki yandaşlar kapı girişini kurşunlayamıyorlardı çünkü bilmeden efeyi ya da yanındakileri vurabilirlerdi. Neler olduğunu anlamış gibi görünen Halil de sükût içindeydi. Fakat hepsi nişan almış vaziyette bekliyorlardı Yapabilecekleri tek şey karakolun diğer kısımlarını kurşunlamaktı. Lakin boş yere kurşun sıkmak hem kazaya hem de Aydın’daki çatışma için ihtiyaçları olan cephanelerinin erimesine sebep olabilirdi. Bu yüzden konuşlanılmış noktalardaki yandaşlar birbirleriyle anlaşarak içeriye dört zeybek daha göndermeye karar kıldılar. Yolladıkları zeybeklerin karakola girmesiyle, içeriden birkaç tüfek patlaması daha geldi. Saatler kadar geç ilerleyen bir iki dakikanın ardından efe ile altı zeybek çıktı içeriden. Yandaşlar ile Halil doğruca yanlarına koştu. O esnada Halil’i gören herkes ‘’yaman adammış’’ dedi. Onun gibi olsa keşke bütün halk, eksikliklerine rağmen, engellerine rağmen onun gibi azimli olup her işin üstesinden gelmeyi öğrense keşke bütün millet diye düşündüler. Yandaşlar Halil’i takdir eden gözlerle süzedursunlar, karakoldan çıkanlar bir kişi eksikti. Ã?arpışma başladığında efe ve yanındakiler dört kişiydi. Sonra dört kişi daha gönderilmişti. şimdiyse efe ile altı zeybek dönmüştü. Herkesin gözü Yörükteydi, içeride kalan kim diye sormaya kimsenin isteği yoktu. Bir kederdir kapladı ortalığı. Derin bir iç çekişten sonra efe konuştu:

‘’ Yağcılar köyünden Mehmet Efendi şehit düştü gardaşlar…’’

Bütün dillerden tek bir cümle döküldü: ‘’Vatan Sağolsun!’’. Titrek sesli topluluğun bağırışı Malgaç deresinin köpürerek akan suyuna karıştıktan sonra, çocukluk arkadaşını kaybetmeye dayanamayan Halil’in hafif iç çekişleri duyulmaya başlandı, sonra iç çekişler giderek yükselip hıçkırığa döndü, hemen sonra Halil gözyaşlarına boğulmuş vaziyetteydi. Yörük Ali yanına giderek teselli etmeye çalıştı ama ne fayda. Uzun uzun ağladı oracıkta ve bir süre sonra ağlamasının kolayca dinmeyeceğini anlayıp, daha fazla beklemeden, elleriyle, kâğıt ile kalem istediğini anlattı zeybeklere. Hemen çıkarttılar. Sonra uzunca birşeyler yazıp Yörük Ali’ye uzattı. Okuduktan sonra Halil’i gözyaşları içinde kucaklayan Yörük Ali, yandaşlarına dönüp seslendi:

‘’ İşte size gerçek bir vatanperver, yaman bir savaşçı ve merhametli bir oğul… Vedalaşın!’’

Herkes birer birer kucakladı Halil’i. Sonra Yörük Ali belinden bir hançer çıkarıp uzattı. ‘’Hatıra olsun’’ dedi usulca. Halil anlamıştı. Küçüklüğünden hatırladığı iki sözcük çınladı beyninde ve bozulmuş aksanıyla iki kelime mırıldandı:

‘’ Teşekkür ederim.’’

Vedalaşma bittikten sonra efe ile yoldaşları Aydın yoluna düşerlerken, Halil, Yörük Ali’ye uzattığı kağıtta yazdığını yapmaya koyuldu. Ã?ocukluk arkadaşı Mehmet’in bedenini köyüne taşımalıydı…


Halil ikindi vakti köyüne vardı. Ertesi sabah Mehmet’i toprağa verdiler. Bir hafta boyunca mezarın başından ayrılmadı. O bir hafta içinde Kuva-i Milliyeciler, Yunanlıları Aydın’dan sürüp bir hafta boyunca Aydın’a hâkim olmuş, fakat artırılmış kuvvetlerle dönen işgalcilere direnemeyip yeniden dağa dönmüşlerdi. Ne yazık ki Yunanlılar döndüklerinde Türk halkına feci eziyetler ettiler. Fakat her şeye rağmen, Kuva-i Milliye düzenli ordu kurulana kadar düşman kuvvetlerinin Aydın’dan ileriye gitmesini engelledi. Birkaç yıl içinde milli mücadele kazanıldı ve 29 Ekim 1923 günü, ulu kurtarıcı Mustafa Kemal’in önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Halil milli mücadelenin kazanıldığını gördükten kısa süre sonra vefat etti. Hayatı boyunca taşıdığı özre rağmen normal insanlardan daha iyi işler çıkarmış ve hayatı onlardan daha dolu yaşamıştı.

Yağcılar köyünün insanları, Sağır Halil’i hiçbir zaman unutmadılar. Onu oğullarına ve kızlarına şöyle anlattılar:


‘’ O bir ağaç gibiydi, daha fidanken bazı yetilerinden yoksun kalmış bir ağaç… Lakin pes etmeyen, hayata bütün kökleriyle sıkı sıkı tutunan, dallanıp budaklanıp herkesin takdirini kazanan bir ağaç. Bünyesinde bir eksiklik barındıranların her daim örnek almaları gereken bir ağaçtı o… Nesiller boyu anlatılacak bir ağaç… Kuva-i Milliye’nin sessiz ağacıydı…

Batıkan Özbek

Sessiz Ağaç

by Lugtarias » Mon May 19, 2008 11:59 pm

Arkadaşlar bu öyküyle “Engelli insanlar için yarına bir ışık, bir umut” temalı, Ã?Ã?YDER Ã?ykü Yarışması'na katıldım ama kazanamadım. Fantastik değil ama beğeneceğinizi umuyorum, yorumlarınızı eksik etmezseniz sevinirim. Zaten tek okuyumluk bir öykü...

Top