by Alenthas » Wed Aug 19, 2009 3:41 am
“İşte orada!” diye bağırdı at arabasını süren adam. Yanındaki adam gibi beyaz cübbe giymişti. Sadece adamlar değil, atlar, hatta araba bile beyazdı. Yolda asla onlardan kaçamazdım, hız avantajı onlardaydı, o yüzden ormana daldım. Son süratle ağaçların arasından koşmaya başladım, görüşüm bulanıklaşmıştı, sanki bir rüya gibi görünüyordu her şey. Ã?nüme bir ağaç çıktığında sağa ya da sola dönmekle uğraşmıyor, dümdüz koşmaya devam edip kenara sıçrıyordum. Bu hızla koşarken bir şeyleri görmek gerçekten zor oluyordu. Hem hatırlamadığım bir sebepten dolayı daire çerçeveli gözlüğüm de yanımda değildi. Bütün bunlara rağmen hiçbir şeye çarpmadan koşmaya devam ettim. Cübbeli adamlara izimi kaybetmeye başlıyordum, fakat o sırada önüme yerde yatan küçük bir kütük çıktı, etrafından dolaşmak beni çok yavaşlatacaktı. Pek de yüksek bir kütük değildi, rahatlıkla üzerinden atlayabilirdim...
Her şey çok hızlı oldu, kütüğün üzerinden atlarken ne olduğunu anlayamadım. Atlarken arkada kalan ayağım takılmıştı, peki sol ayağım mı yoksa sağ ayağım mı arkadaydı? Hatırlamıyorum. Peki ellerimle ne yapıyordum? Muhtemelen bir öne bir geri sallayıp dengemi sağlıyordum, ama o sırada ellerimi önüme uzatıp düşüşümü yavaşlatamaz mıydım?
Suratımın üstüne düştüm. Sanki devasa boyutta eli olan birisinin tokat atması gibiydi. Ã?imenlerin üzerine öyle bir çakıldım ki yüzümün yeşile boyandığını sandım bir an. şansıma sadece suratımın üstüne düşmemiştim, öyle olsaydı çok büyük bir sorunla karşı karşıya gelebilirdim, ama aynı zamanda göğüsüm suratımdaki darbeyi büyük bir ölçüde engellemişti. Düşüşümden iki saniye sonra ayağa fırladım. Nefes almakta biraz zorlanıyordum, elim ve ayaklarım titriyordu ama yavaşça koşmaya devam ettim.
“Bak , işte orada!”
“Ã?abuk, çabuk!”
Bana yaklaşıyorlar. Oraya geri dönmek istemiyorum, oraya geri dönemem... Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor, üzerimdeki giysinin ıslandığını hissedebiliyorum. Ayak tabanlarım isyan ediyor, attığım her adım topuğumdan yükselip bütün bacağıma yayılıyordu. Artık koşacak hâlim kalmamıştı, beyaz cübbeli adamlar bana neredeyse yetişmek üzereydiler. Bana yaptıklarını ve geri dönersem yapacaklarını düşündüm, bu bana biraz daha dayanmam için güç vermişti ama sonunda pes edip yavaşladım. Ã?nümdeki ağaca sarılıp soluklandım. Durmamla cübbeli adamların ensemde bitmesi bir olmuştu.
İki adam da nefes nefeseydi, ama ona rağmen birisi beni azarlamaya başladı “Her yerde...seni aradık! Nasıl kaçtığını ise tanrı bilir! Ne düşünüyordun...hı...kaçarak tedavi olabileceğini mi? Ahh...kiminle konuşuyorum ki.”
Bir halatla kollarımı karnımda bağladılar. “Çok sıkıyor...” diye şikâyet etmeye kalktım. Diğer adam nefes nefese, sinirli bir tonla “Alışsan iyi edersin.” diye cevapladı. Sonra yolda bıraktıkları at arabasına kadar uzun bir yürüyüş yaptık. Tabii ben bu sırada karaya çıkmış bir balık gibi çırpınıyor, hopluyor, sıçrıyor, sağa sola dönüp kurtulmaya çalışıyordum ama hiçbir işe yaramıyordu. Hatta bir ara neredeyse sağımdaki adamın suratını ısıracaktım, ama adam son anda kaçtı.
Sonunda at arabasına vardık. Arkadaki vagona bindim. Fazla uzun sürmeyen bir yolculuğun sonunda beni arabadan zorla indirdiler. İşin garip kısmı getirdikleri yer sanki biraz daha farklıydı, gotik bir binaydı burası, dış cephesi sararmıştı. Eski bir malikâne olmalıydı. Kanatları ön bahçeye doğru uzanıyor, U harfi yapıyordu. Binanın ortası dışında hemen hemen her yer çimenlerle kaplıydı. Etrafı da yüksek surlarla çevriliydi. Bahçenin tam ortasından bir yol geçiyordu, bir zamanlar bu yolda gelişigüzel taşlar yerleştirilmişti, fakat zamanla bu taşların çoğunun üzerini toprak kaplamıştı. Tam yolun sonunda, binanın kapısının önündeki merdivenlerin ayakucunda küçük bir havuz vardı, burada yol ikiye ayrılıyor, havuzun etrafından dolaşıyor ve tam kapının önünde birleşiyordu. Böylelikle bir yönden giren araba, havuzun etrafında bir tam tur yaparak çıkıyordu. At arabasına garip giyinimli bir adam geldi, gardiyan gibi bir şey olmalıydı.
“Sonunda kaçağı buldunuz demek, ha? İyi, nasıl kaçtığını insanın aklı almıyor. Ama bu adamların aklı belki de bizimkinden çok daha iyi çalışıyordur, garip. Sanırım asıl cevap kutunun dışında düşünebilmekte olsa gerek.”
“Evet, neyse, biz şunu bırakıp çıkıyoruz. Kolay gelsin sana.”
“Peki, sizi işinize bırakayım.” diyerek uzaklaştı gardiyan.
“Güvenlik görevlisi bile felsefe yapıyor artık, baksana.” Adamın suratını göremiyordum ama sesinden anladığım kadarıyla yüzünde geniş bir gülümseme vardı.
“Heh, bana mı söylüyorsun.” kıkırdadı.
Bundan sonrası pek boş geçmişti, uzun ve eski koridorlarda yürüdük durduk. Hücrelere kapatılmış insanlar baş hizasındaki küçük deliklerden bakıyorlar, çıkmak için yalvarıyorlardı. Bazıları ise artık umudunu yitirmiş ya da durumu kabullenmişti, ses çıkartmadan oturuyorlardı hücrelerinde.
Sonunda benim hücreme geldik, içeride hiçbir şey yoktu, ne yatak, ne klozet, hiçbir şey. Dört duvar arası bir odaydı sadece. “Bu da neyin nesi? Nerede yatacağım, nereye işeyeceğim?”
“Kaçmadan önce düşünecektin onu.”
Ayak seslerinden başka hiçbir ses yoktu. Bir süre sonra o da kayboldu. Boşluk, karanlık, zaman geçmiyordu. Burada zamanda asılı kalmıştım, yapabileceği hiçbir şey yoktu. Uyudum.
Gözlerimi açtığımda bambaşka bir yerdeydim. Geri dönmüştüm, evet, uyumadan önceki son birkaç saat çok mantıksızdı. Her şeyi farklı hatırlıyordum ama nasıl olması gerektiğini çıkartamıyordum bir türlü. şimdi hepsi kafamda oluşmaya başlamıştı. Rüya mı görmüştüm? Ama her şey o kadar gerçekçiydi ki...
Tekrar akıl hastanesine dönmüştüm, beyaz yumuşak duvarlar, ellerimi bağladıkları o beyaz garip şey. “Aklımı kaybediyorum...”
“İşte orada!” diye bağırdı at arabasını süren adam. Yanındaki adam gibi beyaz cübbe giymişti. Sadece adamlar değil, atlar, hatta araba bile beyazdı. Yolda asla onlardan kaçamazdım, hız avantajı onlardaydı, o yüzden ormana daldım. Son süratle ağaçların arasından koşmaya başladım, görüşüm bulanıklaşmıştı, sanki bir rüya gibi görünüyordu her şey. Ã?nüme bir ağaç çıktığında sağa ya da sola dönmekle uğraşmıyor, dümdüz koşmaya devam edip kenara sıçrıyordum. Bu hızla koşarken bir şeyleri görmek gerçekten zor oluyordu. Hem hatırlamadığım bir sebepten dolayı daire çerçeveli gözlüğüm de yanımda değildi. Bütün bunlara rağmen hiçbir şeye çarpmadan koşmaya devam ettim. Cübbeli adamlara izimi kaybetmeye başlıyordum, fakat o sırada önüme yerde yatan küçük bir kütük çıktı, etrafından dolaşmak beni çok yavaşlatacaktı. Pek de yüksek bir kütük değildi, rahatlıkla üzerinden atlayabilirdim...
Her şey çok hızlı oldu, kütüğün üzerinden atlarken ne olduğunu anlayamadım. Atlarken arkada kalan ayağım takılmıştı, peki sol ayağım mı yoksa sağ ayağım mı arkadaydı? Hatırlamıyorum. Peki ellerimle ne yapıyordum? Muhtemelen bir öne bir geri sallayıp dengemi sağlıyordum, ama o sırada ellerimi önüme uzatıp düşüşümü yavaşlatamaz mıydım?
Suratımın üstüne düştüm. Sanki devasa boyutta eli olan birisinin tokat atması gibiydi. Ã?imenlerin üzerine öyle bir çakıldım ki yüzümün yeşile boyandığını sandım bir an. şansıma sadece suratımın üstüne düşmemiştim, öyle olsaydı çok büyük bir sorunla karşı karşıya gelebilirdim, ama aynı zamanda göğüsüm suratımdaki darbeyi büyük bir ölçüde engellemişti. Düşüşümden iki saniye sonra ayağa fırladım. Nefes almakta biraz zorlanıyordum, elim ve ayaklarım titriyordu ama yavaşça koşmaya devam ettim.
“Bak , işte orada!”
“Ã?abuk, çabuk!”
Bana yaklaşıyorlar. Oraya geri dönmek istemiyorum, oraya geri dönemem... Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor, üzerimdeki giysinin ıslandığını hissedebiliyorum. Ayak tabanlarım isyan ediyor, attığım her adım topuğumdan yükselip bütün bacağıma yayılıyordu. Artık koşacak hâlim kalmamıştı, beyaz cübbeli adamlar bana neredeyse yetişmek üzereydiler. Bana yaptıklarını ve geri dönersem yapacaklarını düşündüm, bu bana biraz daha dayanmam için güç vermişti ama sonunda pes edip yavaşladım. Ã?nümdeki ağaca sarılıp soluklandım. Durmamla cübbeli adamların ensemde bitmesi bir olmuştu.
İki adam da nefes nefeseydi, ama ona rağmen birisi beni azarlamaya başladı “Her yerde...seni aradık! Nasıl kaçtığını ise tanrı bilir! Ne düşünüyordun...hı...kaçarak tedavi olabileceğini mi? Ahh...kiminle konuşuyorum ki.”
Bir halatla kollarımı karnımda bağladılar. “Çok sıkıyor...” diye şikâyet etmeye kalktım. Diğer adam nefes nefese, sinirli bir tonla “Alışsan iyi edersin.” diye cevapladı. Sonra yolda bıraktıkları at arabasına kadar uzun bir yürüyüş yaptık. Tabii ben bu sırada karaya çıkmış bir balık gibi çırpınıyor, hopluyor, sıçrıyor, sağa sola dönüp kurtulmaya çalışıyordum ama hiçbir işe yaramıyordu. Hatta bir ara neredeyse sağımdaki adamın suratını ısıracaktım, ama adam son anda kaçtı.
Sonunda at arabasına vardık. Arkadaki vagona bindim. Fazla uzun sürmeyen bir yolculuğun sonunda beni arabadan zorla indirdiler. İşin garip kısmı getirdikleri yer sanki biraz daha farklıydı, gotik bir binaydı burası, dış cephesi sararmıştı. Eski bir malikâne olmalıydı. Kanatları ön bahçeye doğru uzanıyor, U harfi yapıyordu. Binanın ortası dışında hemen hemen her yer çimenlerle kaplıydı. Etrafı da yüksek surlarla çevriliydi. Bahçenin tam ortasından bir yol geçiyordu, bir zamanlar bu yolda gelişigüzel taşlar yerleştirilmişti, fakat zamanla bu taşların çoğunun üzerini toprak kaplamıştı. Tam yolun sonunda, binanın kapısının önündeki merdivenlerin ayakucunda küçük bir havuz vardı, burada yol ikiye ayrılıyor, havuzun etrafından dolaşıyor ve tam kapının önünde birleşiyordu. Böylelikle bir yönden giren araba, havuzun etrafında bir tam tur yaparak çıkıyordu. At arabasına garip giyinimli bir adam geldi, gardiyan gibi bir şey olmalıydı.
“Sonunda kaçağı buldunuz demek, ha? İyi, nasıl kaçtığını insanın aklı almıyor. Ama bu adamların aklı belki de bizimkinden çok daha iyi çalışıyordur, garip. Sanırım asıl cevap kutunun dışında düşünebilmekte olsa gerek.”
“Evet, neyse, biz şunu bırakıp çıkıyoruz. Kolay gelsin sana.”
“Peki, sizi işinize bırakayım.” diyerek uzaklaştı gardiyan.
“Güvenlik görevlisi bile felsefe yapıyor artık, baksana.” Adamın suratını göremiyordum ama sesinden anladığım kadarıyla yüzünde geniş bir gülümseme vardı.
“Heh, bana mı söylüyorsun.” kıkırdadı.
Bundan sonrası pek boş geçmişti, uzun ve eski koridorlarda yürüdük durduk. Hücrelere kapatılmış insanlar baş hizasındaki küçük deliklerden bakıyorlar, çıkmak için yalvarıyorlardı. Bazıları ise artık umudunu yitirmiş ya da durumu kabullenmişti, ses çıkartmadan oturuyorlardı hücrelerinde.
Sonunda benim hücreme geldik, içeride hiçbir şey yoktu, ne yatak, ne klozet, hiçbir şey. Dört duvar arası bir odaydı sadece. “Bu da neyin nesi? Nerede yatacağım, nereye işeyeceğim?”
“Kaçmadan önce düşünecektin onu.”
Ayak seslerinden başka hiçbir ses yoktu. Bir süre sonra o da kayboldu. Boşluk, karanlık, zaman geçmiyordu. Burada zamanda asılı kalmıştım, yapabileceği hiçbir şey yoktu. Uyudum.
Gözlerimi açtığımda bambaşka bir yerdeydim. Geri dönmüştüm, evet, uyumadan önceki son birkaç saat çok mantıksızdı. Her şeyi farklı hatırlıyordum ama nasıl olması gerektiğini çıkartamıyordum bir türlü. şimdi hepsi kafamda oluşmaya başlamıştı. Rüya mı görmüştüm? Ama her şey o kadar gerçekçiydi ki...
Tekrar akıl hastanesine dönmüştüm, beyaz yumuşak duvarlar, ellerimi bağladıkları o beyaz garip şey. “Aklımı kaybediyorum...”