Kara Gül - Lantari e' Hel' Ros

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Kara Gül - Lantari e' Hel' Ros

Post by Alenthas »

(Not: İmla ya da gereksiz / gerekli kelimeleri silmek / eklemek dışında ki hikâyenin akışını değiştirebilecek eklemeler kalın harflerle yazılacaktır.)

Yorumlar lütfen buraya
Last edited by Alenthas on Sat May 17, 2008 8:06 am, edited 9 times in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Tanrılar Hakkında


Sayılamayacak kadar zaman önce, evrende sadece yıldızlar ve güneş vardı. Sonra sonsuzlukta nereden geldiğini belki de asla bilemeyeceğimiz bir inci durmaktaydı. İncinin üzerine her saniye bir damla su damlıyordu. Su o kadar uzun zaman o devasa inciye damladı ki, sonunda incinin ortasına kadar deldi. İncinin içerisinden yetişkin bir insan görünümünde biri çıkmıştı. İnciden çıkan bu kişi evrene baktı ve gülümsedi. Gördüklerine hayran kalmıştı. Ona bahşedilen büyük gücün yanı sıra devasa bir evren armağan edilmişti.
Adı yoktu, kendisine bir ad vermeklede uğraşmadı. Ona Kadim Lisanda "Tek," anlamına gelen "Turumil" denilir. Bazılarıysa kendi dilinde tek anlamına gelen başka kelimeler kullanır. Düşündü, yıllar boyu düşündü. Çok sabırlı bir tanrıydı. Bazıları sabrının yüzyıllar boyu incinin içinde durmaktan geldiğini, bazıları ise çok bilge bir tanrı olduğundan kaynaklandığını düşünmektedir. Turumil düşündü ve elini savurarak toprağı evrenin büyük bir kısmına serpti. Ardından elini yukarı kaldırdı ve çimler uzamaya, ağaçlar serpilmeye, çiçekler açmaya başladı.
Kendisine bir saray yarattı. İçerisine yüzlerce oda koydu ve bir toplantı odası yarattı. Kendine ise bir taht odası yaptı. Uzun süre tahtında düşünerek zamanını geçiren tanrı sonunda elindeki birkaç madeni pişirerek karıştırdı. Ve sonunda sarı renkte bir küre oluşturdu. Küreyi alıp salonun ortasına yerleştirdi. Küre, gittikçe büyüdü ve Turumil onu bahçeye koymanın daha akıllıca olacağını, yoksa ileride sarayın bile boyutlarını aşabileceğini düşünmüştü. Neyse ki böyle bir şey olmadı. Turumil küreyi dışarı koyduktan sonra biraz daha büyüdü ve sonra büyümesi durdu. Aradan uzun zaman geçti, kürenin etrafını sarmaşıklar sardı. Turumil ise o süreç içerisinde düşünmeye devam ediyordu. Kürenin son halini bile bilmeden, çünkü düşünmekten dışarı adımını atmıyordu.
Ardından yerin sarsıldığını fark etti. Hemen oturduğu yerden kalkarak kürenin yanına koştu ve kürenin bazı kısımlarının çatlamış olduğunu ve bu çatlaklardan sarı bir ışığın parlamakta olduğunu gördü. Ardından çatlaklar arasından süzülen bu ışık şiddetlendi ve Turumil'in geçici bir süre için görememesine neden oldu.
Tekrar görebilme kabiliyetini kazandığında Turumil karşısında güzeller güzeli bir kadın gördü. Saçları en saf altın renginde, gözleri ise engin denizler kadar maviydi. Senin adın bundan sonra Hellendros olsun dedi. Bunun ardından Turumil başka maden kombinasyonları uygulayarak daha farklı tanrılar oluşturmuştu.
Ormanın koruyucusu Hellendros, cüce tanrısı Ronhor, savaş tanrısı Toros, zamanın efendisi Melastry, ölüm tanrısı Jylessith, denge tanrısı Hallorith, dört element tanrıları, Xylon ateş, Ahnendil hava, Leonav su ve Baed toprak tanrısıydı.
Sonra Turumil bir kez daha madenleri karıştırdı. Fakat bu sefer içine incide koymuştu. Soğuduğunda bu karışım çok parlak bir şekilde parlamaya başladı. Tanrılar onu aldı ve evrendeki en güzel yere koydular. Bu yıldızı o kadar çok sevmişler ki diğer yıldızları onun etrafına dizmişlerdi. İsim bile vermişlerdi bu yıldıza; Aèmel. Kadim lisanda bu kelime bundan sonra 'parlak' anlamına gelecektir. Çok güzel bir yıldızdı. Çok parlak fakat aynı zamanda karanlık bir parlaklığa sahip gibiydi.
O yıldız orada büyüye dursun, Turumil yeni canlılar yaratmaktan zevk aldığı için devam etti. Fakat cennetine yakışmadığını düşündüğü çirkin yaratıkları ne öldürmeye hakkı vardı -cennetinin kan ile kirlenmesini istemiyordu, ne de yok etmeye. O yüzden onlara 'Cehennem' adı verilen boş, bozkır bir yer yaptı ve onları oraya yerleştirdi. Fakat bir gün, bir yaratık çıkageldi. Yaratığın yeşil bir suratı, arkaya örgü siyah saçları, ağzından dışarı çıkan büyük bir diş vardı. Tam alnında, yanlarında aşağıya doğru bakmak suretiyle bir çift boynuz olan kıllı bir çıkıntı vardı.. Kolları cüssesine göre büyük ve kaslıydı, belden aşağısı bir at idi.
Ey Turumil! Bizi sen yarattın, peki niye terk edersin? dedi. Turumil bunun üzerine yalan söyledi, Ah Thorodin, sizin burada tanrılar arasında sıkılacağınızı biliyordum, o yüzden sizin için özel bir mekân hazırladım. Fakat eğer sen bunu müritlerine anlatır onları yatıştırırsan seni ölümsüz kılar ve bir tanrı yaparım.
Bunun üzerine Thorodin fazla düşünmemişti. Pekâlâ, dedi ve cehenneme gidip o çirkin yaratıklara durumu anlattı. Ve Thorodin, yabanın efendisi böyle ortaya çıktı.
Ardından Aèmel gittikçe büyüdü. Sonunda o kadar şiddetli bir şekilde patladı ki cennetteki tanrılar ve kulların tümü kendilerini yere atıp gözlerini kapamaya çalıştılar. Işık dayanılmazdı. Cennetin sakinleri gözlerini açtıklarında karşılarında iki tane insan çıkmıştı. Birinin teni siyah, diğerinin teni ise yıldızlar kadar beyazdı. Fakat tanrılar daha dikkatli baktıklarında bu iki insan birbirlerine çok benzediklerini farkettiler. Aslında insan da diyemiyorlardı, çünkü kulakları uzun ve sivriydi. Bunun üzerine onlara elf adını verdiler. Ve yıldızın ismini bölüştürerek verdiler onlara. Beyaz olana Aèndel, siyah olana ise Melantari adını vermişlerdi.
Fakat tanrılar bu iki yeni tanrıdan pek hoşnut değillerdi. Onlar Aèmel'i yok etmişlerdi. Fakat uzun süre küskün kalmadılar.
O sıralarda Hellendros bir karışım üzerinde çalışıyordu. Tamamladığında elinde sert bir madde elde etti. Onu toprağa gömüp bekledi. Bir çiçek açmıştı. Kırmızı renkte, etrafı tek tek yaprak kaplıydı. İncecik yaprakları çok güzel kokmaktaydı. Hellendros bu çiçeğe adının son üç harfi olan 'Hel' Ros' adını verdi. Bu kelime bundan sonra kadim lisanda 'Gül' anlamına gelecekti.
Fakat Melantari bu çiçeği çok sevmişti, onu elde etmesi gerekiyordu...
Melantari güzellikleri seven iyi bir tanrıydı, fakat biraz bencildi. Ve bir gece o gülü çaldı. Bunu fark eden Hellendros onu lanetledi. Dedi ki, Ey Melantari! Sana baktık, yedirdik, içirdik. Sen ise bize böyle mi karşılık vermektesin? Bundan sonra dokunduğun her bir nesne senin kalbin gibi simsiyah olsun. Bundan sonra dokunduğun her canlı, eğer içinde kötülük varsa senin gibi lanetlensin!
Bunun üzerine gülün yaprakları renk değiştirerek siyaha dönüştü. Melantari tüm gücünü güle bahşetti ve bundan sonra kadim lisanda 'Kara Gül' anlamına gelen 'Lantari e' Hel' Ros' adını verdi. Melantari'nin tüm gücü tükenmişti, fakat gül artık sıradan bir gül değildi. Artık bir tanrının gücüne sahipti. Melantari zamanla güçlendi ve gül sayesinde gücü ikiye katlandı.
Last edited by Alenthas on Sat May 17, 2008 8:05 am, edited 4 times in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Dünya ve Yaratılışı Hakkında

Bir gün Toros, Turumil'e cenneti nasıl yarattığını sordu. Turumil ise yaptıklarını bir bir anlattı. Bunun üzerine Toros, Turumil'den bir yer daha yaratmasını istedi. İnsanları oraya koyacaktı ve orada yaşayacaklardı. Turumil ise dedi ki, Elde etmek istediğini uğraşarak kazanmalısın. Ancak öyle değerini bilirsin. Fakat Toros bunun nasıl yapılacağını bilmediğini, yapamayacağını söylediğinde Turumil ekledi Doğumumun ardından ilk yaptığım şey güneşi incelemek oldu, o kadar olağanüstüydü ki! Ve anladığım kadarıyla güneş yanan bir taştan oluşuyor. Çok büyük bir taş! Eğer oradan küçük bir parça getirirseniz size yardım edebilirim.
Bunun üzerine Toros, Ronhor'a gidip ona güneşi kesebilmesi için bir kılıç yapmasını istedi. Ronhor ise böyle bir şey için elmas kullanması gerektiğini söyleyerek Turumil'den elması istemeye gitti. Fakat Turumil dedi ki, Eğer bana çok özel bir kılıç yaparsan, sana istediğin şeyi vereceğim evrenin işleyicisi.
Ve böylelikle Ronhor Turumil'e özel tam beş kere su verdiği bir kılıç yaptı! Böyle bir şey bir cüce için bile neredeyse imkansız bir sayıydı! Kılıç o kadar keskin olmuştu ki kılıcın ucu Ronhor'un parmağına değer değmez kanamasına neden oldu. Kan kılıcın kalbine inerek kılıcın kırmızı bir renkle parlamasına sebep oldu. Bir tanrının kanı!
Bu hediye karşısında memnun olan Turumil, Ronhor'un istediklerini yerine getirdi, böylece Ronhor kılıcı tamamen elmastan yapmıştı. Elmas hem çok kesiciydi, hemde ısıya çok dayanıklıydı.
Son olarak güneşe gitmek için uçan bir binek gerekliydi. Aèndel beyaz bir ejderha suretine büründü. Böylelikle Toros Aèndel'in üzerine binerek güneşe yaklaştı. Toros elmastan kılıcıyla güneşten çok büyük bir parça koparmışlardı, gerçi güneş o kadar büyüktü ki! Aslında çok küçük bir parça gibi gözüküyordu. Toros bu parçayı aldı ve üzerindeki ateşi söndürdü. Cennetin yakınlarına bir yere yerleştirdiler o büyük parçayı ilerde izleyebilmek için.
Havanın efendisi Ahnendil emrindeki rüzgârları kullanarak dünyanın tozunu toprağını silkeledi. Ateşin efendisi Xylon toprağın efendisi Baed'den dünyanın ortasına kadar bir boşluk açmasını istedi. Baed bu isteği yerine getirdiğinde Xylon dünyanın derinliklerinde bir ateş topu gönderdi. Ve ardından Baed dünyayı kapattı. Sonra dünyaya ilk ayak basan Baed oldu. İlk önce yere ayağıyla güçlü bir darbe indirdi ve böylece dünya üzerinde büyük çukurlar açıldı. Suyun efendisi Leonav bu çukurları sularla doldurdu. Ardından Baed büyük toprak yığınlarını tüm gücüyle dünyaya fırlatarak dağları oluşturdu. Ã?arpmanın şiddetiyle dağların altı parçalanarak mağaraları oluşturdu. En yüksek dağa "Tanrıların Dağı" adı verilmişti. Tüm tanrılara tapan canlılar barış içerisinde bu dağa çıkarlardı ve oralarında ibadetlerini gerçekleştirirlerdi. Orada yaşayanlar genellikle kendisini tamamiyle tanrısına adamış canlılar olurdu. Ve bunlar genellikle druid, şaman, elementalist ve ruhbanlardan oluşurdu.
Ve son olarak Hellendros'un tüm dünyaya ektiği tohumlar sayesinde dünya yeşerdi ve çok güzel bir yer haline geldi.




Büyük Harb ve Dünya Hakkında

İnsanlar, elfler ve cüceler tanrılarıyla birlikte huzur içinde yaşamaktaydılar. Bu krallığın adına 'İttifak-ı İlahi' adını vermişlerdi. Ve bu zaman içerisinde ise bazı canlılar kendi ırklarına değil de başka ırktaki canlılara âşık olmaya başlamışlardı. Elflerin zekâsını ve cücelerin kabiliyetini alan Gnom halkı daha önce yapılmamış aletler icat etmeye başlamışlardı. İnsanların hırsını ve cücelerin kabiliyetini alan ve şaşırtıcı derecede cücelerden bile kısa olan halka Buçukluklar denilmişti. Bu halk 'aşırma' konusunda uzmanlaşmış ve zamanında bir buçukluk "İyi bir hırsız olmanın 100 yolu" adında bir kitap bile yazmıştır. Ve son olarak elflerin kibrini ve insanların hırsını alan halka ise Ay elfleri adı verilmiştir. Kısaca yarım-elf denir.
Melantari dünyanın bir öbür ucuna yerleşmişti tek başına. Kendisine okunan laneti kullanarak yaşadığı ormanlık alanı karartıp kendisine göre daha güzel bir yer haline getirdi. Uzun süre gücünü toplayarak bekledi. Haince planlar kuruyordu. Bunu bilen Aèndel bir buçuklukla bir gnoma kazandıkları yarışma sonucunda onları Melantari'den gülü çalmaları için yollamıştı. Garip bir mucize sayesinde bu ikili Kara Gül ile birlikte altı gün içerisinde dönmüşlerdi. Kimse nasıl yaptıklarını bilmiyordu fakat bu ikili bir tünelden bahsetmişlerdi. Tabii kimse onlara inanmamıştı. Bu ikili bunun üzerine yaptıkları haritanın arkasına bir bilmece yazdılar;

Ne zeki ol ne de bilge,
Bana derler deli bilge.
Uzun uzun düşünmen lazımdır,
İsteğimi anlaman için görmen lazımdır.

Karanlığa gitmek istiyorsan dinle beni.
Doğuya gitmeli ilk,
Bir tünel göreceksin, dünyanın sonunda,
Atla içerisine, korkma.

İçeride yönünü kaybedersin,
Fakat ilerlemeye devam edersin.
Durmak yok varana kadar,
Ölümün topraklarında ağlayana kadar.

Bu şiir kendisini ozan sanan bir gnom tarafından sarhoş bir halde yazılmıştır.

Bu sırada dünyayı keşfetmeyi isteyen bir grup yola koyuldular. Bu grup başlangıçta bir insandan oluşmuştu. Fakat sonra mucizevî karşılaşmalar sonucunda erkek bir elf, insan ve cüce olmak üzere üçe tamamlanmıştı. Ardından sevdikleriyle vedalaşan grubun sevgilileri de onlarla gelmeyi önerdiler çünkü şans eseri bu bayanlar önceden tanışmaktaydılar. Böylelikle grupları erkek ve dişi olmak üzere altı kişiye tamamlanmıştı. Gnom yazdığı bilmeceyi bu gruba sunarak yollarını kolaylaştırmayı denemiş fakat kimse onu dinlememiştir. Eğer bu gruptan bir kişi bile eksik olsaydı güçleri dünyanın tamamını dolaşmaya yetmezdi. Ã?ünkü büyük sınavlardan geçip zorlu yaratıklarla savaşmak zorunda kalmışlardı. Yinede sonunda kaderinde cilvesiyle Melantari'nin huzuruna çıkabilmişlerdi.
Evet, bu Melantari'nin bir oyunuydu ve mükemmel işlemişti. Bunun üzerine Melantari karşısına gelen bu canlılara iyi davrandı ve tanrıların ona nasıl zulüm ettiklerinden bahsetti. Dedi ki; Sizler tanrılarınızın sahte yüzünü gördünüz! Onlar beni dışladılar, bana işkence ettiler. Ve şimdide en değerli varlığımı elimden aldılar! Bana katılın, benim tarafımda olun ki dünyayı o pisliklerden arındıralım!
Bunun üzerine onlarda dediler ki; Ey Melantari! Acını anlıyor ve saygı gösteriyoruz. Onlar ki bizi yıllarca kandırmışlar meğer! Bizi kulun olarak addet ki sana ibadet edip dünyayı kötülükten arındıralım!
Melantari bunun üzerine gülümsedi ve şöyle buyurdu; Kullarım! Sizi asla yüz üstü bırakmayacağım. Biliniz ki size vereceğim her vazife kutsaldır. Sizleri ben var olduğum müddetçe yaşamanız için kutsuyorum. Ve ardından her birine teker teker dokunarak cilt renklerini siyaha dönüştürdü. Bunlar karanlığın altı şövalyesiydiler. Hakkında bir çok korku masalı anlatılır. Fakat canlılar bu masalların birer kocakarı masalı oldup olmadığı konusunda ikiye ayrılmışlardır.
Ardından Melantari müritlerini evlendirdi ve dedi ki; Sevgili kullarım, eğer birbirinizi sever çoluk çocuğa karışırsanız biliniz ki bana zarar değil yararınız dokunacaktır. Eğer bana torun verirseniz ırkımız büyüyecek ve güçlenecektir.
Bu sıralar Thorodin dünyaya açılan bir boyut kapısı keşfetti. Kapı Thorodin'in ölümsüz geçmesine izin veriyordu. Fakat diğerleri hakkında şöyle bir emri vardı;

Kimdir ki bu boyut kapısından şimdi geçe, ölümlü olup toprağa karışa!
Kimdir ki burada doksan dokuz yıl bekleye, o zaman ölümsüzlüğü tada!


Bunun üzerine orklar ve bunun gibi zekâ seviyesi düşük yaratıklar sabırsızlıklarının kurbanı olup dünyaya ölümlü olarak indiler. Fakat iblisler ve bunun gibi şeytani yaratıklar ise doksan dokuz yıl beklemeyi kabul edip ölümsüz olma hakkını kazanmışlardır.
Boyut kapısı dünyanın derinliklerindeki madenlere açılmaktaydı. Bu madenlere yerleşen Thorodin ve müritleri burada yaşamlarını sürdürdüler.



İttifak-ı İlahi'de ki gençler karşıt cinsleriyle dans edip eğlenmekteydiler. Yaşlılar ise avcılık yapıp yemek getirmekteydiler genellikle. şikâyet ediyorlardı aslında içten içe. Gençler oturup eğlensin, biz burada çalışalım! demekteydiler. Fakat yinede avcılığı seviyorlardı ve işlerini seve seve yapıyorlardı. Onlar eğlene dursun, Melantari'nin ismini verdiği 'Kara Lejyon' büyüyüp gelişmekte ve silah kullanmakta uzmanlaşmaktaydılar.
Daha da kötüsü cehennem yaratıklarının boyut kapısını buldukları zamanın üzerinden doksan dokuz yıl geçmişti. Boyut kapısını kullanan varlıklara şöyle buyruldu; Sizler, ölümsüzlüğü seçen bilge yaratıklar. Bir kere dünyaya geldiğinizde ölümlülüğü tadacaksınız. Orada öldüğünüzde cehenneme geri dönüp doksan dokuz yıl beklemek zorundasınız. Tabii her doksan dokuz yılda bir dünyaya giremezsiniz. Hepinize belirli dualar bahşedilecek. Bu duaların tersinin okunması sizleri dünya üzerinde serbest bırakacaktır. O yüzdendir ki insanların bu duayı sevmelerine neden olun. Unutturmamaya dikkat edin. Mümkünse kendi adınızı verdiğiniz bir tapınak yapınız ki isminiz sonsuza kadar unutulmasın ve o tapınaklarda sizin duanız okunsun. Sizin duanızı tersten okuyacak kadar cahil, aptal ya da cesur kişiyi öldürdüğünüzde ise serbest olacaksınız, daha önce değil. Fakat özellikle büyücüler sizden korunmak için bir taktik belirleyeceklerdir. Bu kişiden kişiye değişebilir. Bir sembol ya da bir tılsım olabilir. Eğer bu korumalar yeterince güçlü değilse onu kırıp büyücüyü öldürebilirsiniz. Aksi taktirde o büyücünün hizmetkârı olup çıkarsınız. Bunun üzerine şeytani varlıklar bu gerekçeyi kabul edip bir an önce dünyaya girdiler. Melantari ise bu şeytani varlıklara reddedemeyecekleri bir ödül vaat etmişti: Tanrısal ölümsüzlük. Böylelikle Kara Lejyon'a katılan şeytani varlıklar güçlerine güç katmıştı.
Karanlığın orduları harekete geçmiş, İttifak-ı İlahi'ye doğru marş etmekteydiler. Bunun haberini alan tanrılar tüm ordularını toplayıp, Kara Lejyon topraklarına girmeden önce bir seferber ilan ettiler. Doğru düzgün silahları ve zırhları bile yoktu. Ã?abucak hazırlanıp küçük bir eğitimden geçtikten sonra son sürat harb alanına gitmek zorunda kaldılar. Yaşlı ya da genç ayırt edilmeden hepsi son sürat ilerlemekteydiler. Belirli bir uzaklığa ulaştıklarında kamp kurup dövüş talimi yaptılar.
Plan şuydu; Ana topraklardan mümkün olduğunca uzağa gidip karanlığı oyalayacaklardı. Kadınlar ve çocuklar ise mağaralara saklanacaklardı.
Dünyanın tam ortasında harb edecek olan iki muhteşem ordu hazırlıklarını yaptılar ve hizaya girdiler. Aèndel pulları gümüş renginde en güzel kılıçtan bile daha parlak bir ejderhaya, Melantari ise bir kuzgunun tüyünden bile daha siyah pulları olan bir ejderhaya binmekteydi. Savaş alanının ortasında buluşan tanrılar konuşmaya başladılar.
Böyle bir orduyu Melantari'nin nereden topladığını düşünmekte olan Aèndel; Melantari! Sesimi duy, bu savaş ikimizin arasında. Bırak aramızda çözülsün! dedi.
Bunları duyan Melantari kendine güvenir bir edayla bir tanrının son yakarışlarını izlemekteydi. Kardeşinin gözüne baktı. O artık tanıdıkları tanrı değildi. Gülün gücü onu deliye çevirmişti, gözlerinden okunuyordu.
Aèndel buna şükretti, ya kendi başına gelseydi? Bu kadar büyük güç karşısında o da delirirdi. Melantari hâlâ ona bakmaktaydı. Ve dedi ki, Yıllardır bu anı bekliyordum. Bu savaş olacak ve bu dünya karanlığa gömülecek. Ruhlarınız sonsuzlukta kaybolacak. Bu dünyanın mutlak hâkimiyeti benim avucumun içerisinde olacaktır!
Bunun üzerine son sözlerini söyleyen tanrılar geri çekildiler. Melantari, Aèndel'i askerleriyle konuşması için bıraktı. Kendisinin böyle saçmalıklara zamanı yoktu. Ve şöyle buyurdu yüceler yücesi Aèndel; Evlatlarım! Dostlarım! Bugün burada savaşmaya değil, ölmeye geldik! Biliyorum belki sayımız onlardan üstün, lakin sizler eğitilmiş askerler değilsiniz ne yazık ki. O yüzdendir ki, eğer kendi ırkımızın devamını diliyorsak, burada son kanımız yere damlayıp toprağa karışana kadar dayanmalıyız. Bu savaşı kazanamayacağız, size yalan söyleyemem. Fakat biliniz ki burada yaptıklarınız unutulmayacaktır. Buradaki kahramanlar sonsuza kadar yaşayacaklardır. Demem odur ki, kardeşlerinize, analarınıza, evlatlarınıza ve sevgililerinize kaçmaları için zaman tanıyın. Kanımız yerde kalmayacaktır!
Bu son cümleyi coşkuyla söylemişti, bunun ardından tüm askerler kalplerinden gelen bütün inançla, tanrılarına ve ailelerine duydukları tüm sevgi ile ve de tüm nefretleriyle haykırdılar. O kadar içten ve güçlü bir haykırıştı ki, düşmanları korkup sindiler. Aileleri umutla gülümsediler ve o ki öyle bir haykırıştı ki, dünya üzerinde tüm canlılar saygıyla ve korkuyla bu haykırışa katılmışlardı.
Ve böylelikle dünyanın asla unutamayacağı Büyük Harb başlamıştı. Gelmiş geçmiş en büyük savaştı bu. Ve en büyük özelliği tanrılarında katıldığı ilk ve tek savaş olmasıydı.
İki taraf birbirlerine ölesiye saldırmaktaydılar, tüm nefretleriyle. İttifak-ı İlahi ne kadar da sayıca üstün olsa bile askeri eğitimleri avcılıktan öteye geçmemekteydi.
Harb hiç durmadan devam etmekteydi. Tam bir katliam gerçekleştiriliyordu. Harbin ikinci günü Aèndel saldırıya geçti. Gökyüzüne bakanlar orada karanlığın ve aydınlığın birbirleriyle cilveleştiğine yemin edebilirlerdi. Tanrılar ejderhalarıyla yekvücut olmuş birbirlerinin hareketlerini tamamlamaktaydılar. Savaş kaybedilmekteydi, Aèndel gücünü yitiriyordu. Ejderhasını Melantari'den uzaklaştıran Aèndel, karanlığın efendisinin alayına maruz kaldı.
Fakat bu alay hemen kesildi. Ã?ünkü Aèndel'in saçtığı ışık Melantari'nin karanlığını örtüyordu. Bunu fark eden Melantari, kardeşinin gücünü toplamakta olduğunu anladı ve haykırdı; Bunu yapamazsın! İkimizi de yok edeceksin!
Lakin Aèndel gayet sakindi. Dedi ki; Eğer bu deliliğe son verecekse tüm tanrıları birden yok ederim. Bu lafların üzerinde Melantari'de gücünü toplamaya başladı, bu deli ne yapıyordu?! İkisi de yok olacaktı. O zaman madem yok olacaktı, o müddet kardeşini de kendisiyle götürecekti. Gücünü toplayan Aèndel hızla Melantari'nin üzerine sürmeye başladı. Havada çarpışan kılıçlar müthiş bir ışık saçtı. Bu çarpışma o kadar güçlüydü ki dünya ortadan ikiye yarıldı ve Kara Lejyon ile İttifak-ı İlahi'nin toprakları birbirinden dünyanın merkezine kadar bir yarık sayesinde binlerce kilometre ayrıldı.
Bunu gören yeraltı yaratıkları yeryüzüne çıktılar. Fakat yeraltı hayatı çok dağınıktı. Thorodin'in hükümdarlığını kabul etmeyen birçok yaratık vardı. O yüzden yeraltı sürekli harb içerisindeydi ve birbirlerinden ayrıydılar. Böylelikle Thorodin ve müritleri Kara Lejyonun tarafında kalmaktaydılar. Onlar o taraftan çıkarken kâfirler ise İttifak-ı İlahi'nin toprakları tarafından çıkmak zorunda kaldılar. Ama bunu hepsi başaramadı. Ã?ünkü dünya üzerindeki denizlerin bir kısmı çekilmiş ve bu yarığa dolmuştu.
Bu savaşın ardından İlah-ı İttifak arasında kavgalar oldu ve ayrılmak zorunda kaldılar. Mutluluk bitmiş, hüzün gelmişti dünyaya. Ve bu hüzün, ilk çağı sona erdirmiş, orta çağı başlatmıştır.
Last edited by Alenthas on Sat May 17, 2008 8:22 am, edited 7 times in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Büyük harbin ardından Kara Lejyon ve İttifak-ı İlahi kendi aralarında çıkan kavgalar ve anlaşmazsızlıklardan dolayı ayrılmışlardır.
Eskiden kazarak çıkardıkları madenlerin bir kısmını paylaşan Lantari Cüce halkı artık bu madenleri yüksek meblağlara satmaktaydı. Kara elfler ise yaptıkları iksirleri satmıyor ya da iksir malzemelerini şehrin dışarısına çıkarmaya çalışanları katlediyorlardı. Karanlık İmparatorluk adında kurulan bir kale Melantari'nin ormanından dört günlük yol uzaklıktaydı. Bu kalede genellikle insanlar yaşamaktaydı. Elf veya cüceleri çok nadiren içeri almaktaydılar. Cücelerden ucuz mal alamayacaklarını anlayan insanlar kazıcılarını dağlara yollamıştı.
Güney tarafında ise durum daha kötüye gidiyordu. İnsanlara rahat batmıştı ve harb etmekteydiler. İmparatorluklar el ve isim değiştirmekteydiler.
Tanrıların evlatları dünyaya ölümlü olarak gelmek zorundaydılar. Tanrıların ödemeleri gereken bir bedeldi. O yüzden Toros, gençlik aşkı olan Hellendros'tan olan oğlunu cennette kalmasına ikna etmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. İsmi Tauros olan bu yarı-tanrı dünyaya geldi ve kendi topluluğunu yarattı. Bu topluluğun adı Tauros'tur. Bu ismi kendisi koyamadı. Bir cenk esnasında hain bir ok yüzünden cesurca öldükten sonra bu isim babası Toros tarafından konuldu.
Tauros topluluğunun özelliği, at üzerinde savaşmalarıydı. Neredeyse hiçbir yayan askeri yoktu. Otlaklarda yaşayıp barbar hayatı yaşamaktaydılar. Diğer imparatorluklar gibi yalan, dolan, entrikalarla ayakta kalmıyorlardı, bu topluluk kendine güvenleri, cesaretleri, güçleriyle ve tanrılarına inançları sayesinde ayakta kalmaktaydılar. Başkaları bunu kabalık olarak yorumlayabilir yahut açık sözlülükleri ve dürüstlükleriyle herkesin güvenini kolaylıkla kazanırlar. Kraldan köylüye kadar herkesi eşit şekillerde ağırlar ve misafirperverlikleriyle gözleri doldururlardı. Kuzey denizlerinin büyük bir kısmı onların elindeydi fakat soğuktan hoşlanmadıkları için çok az kişi yaşardı oralarda. Fazla yerleşim olmayışı bu bölgeyi başka imparatorlukların kanunundan kaçan kişiler gidiyordu. Onun dışında rekabet istemeyen balıkçılar yerleşiyorlardı.
Ay elfleri de kuzeyde yaşamaktaydılar. Bilindiği üzere ay elfleri yarım elf, yarım insan kanı taşırlar. Kulakları zaman içerisinde elfler kadar uzadıysa da hâlâ sakalları çıkar. Ay elfleri karanlığı seviyorlardı. Güneş gözlerini birazcıkta olsa rahatsız etmekteydi. O yüzden de sık ağaçların olduğu yerlere yerleşiyorlardı.
Elflerin ise çoğu kendini beğenmiş olmasına karşın sanat anlayışları takdire şayan. Ve şarapları da lezizdir. Onlar daha çok güney batı taraflarında, ekvatora yakın yaşamaktadırlar. Ã?ünkü güneşten çok hoşlanırlar.
Başka bir insan imparatorluğu ise güney doğu taraflarında denize kıyısı vardır. Bu topluluğun çok değişik yetenekleri olduğu söylenir. Durgun suyun üzerinden yürüyebilirler, fakat bu eğitim yıllarını almaktadır. Aynı zamanda bu topluluk o kadar sessizdir ki bazılarının casuslukta veya hırsızlıkta buçuklukları bile aşan yetenekleri vardır.
Başka bir toplulukta zamanında Toros'a tapınmış fakat sonradan Aèndel'e tapmaya başlayıp Toros'un kalbini kırmış ve Aèndel ile aralarının açılmasına neden olmuşlardır. Aèndel'in hastalanışından sonra bu toplum dini iyice saptırdılar, ruhbanlar kendi çıkarları doğrultusunda dini kullandılar bile. Bu toplumun adı Erwryth'dir. Ne yazık ki Erwryth toplumu, gerek entrikalarıyla, gerek pislikleri, gerekse yalanlarıyla genellikle kokuşmuş şehirlere sahiptir. Fakat belli etmezler. Son teknoloji aletler kullanırlar ve bilimde üstündürler. Çok büyük bir kayıptır aslında. Ã?ünkü bir şeyler icat eden gnomlar kendi toplumlarında kabul edilmezken, Erwryth'de kabul edildiler -Daha keskin kılıçlar, ateşli silahlar ve büyülü oklar gibi. Bu sayede büyük bir beyin göçü oldu. Ve böylelikle Erwryth kendi içinde aslında birer hiç iken, birden bilimde üstün oldular. Güçlendiler... Bu gücü diğer toplumlara baskı uygulayarak sürdürdüler. Onların Erwryth imparatorluğuna -evet böylelikle büyük bir imparatorluk kurdular- ihtiyaç duymalarını sağladılar.
Ve bunun gibi topluluklar gelip geçtiler. Nice krallıklar, imparatorluklar kuruldu, yıkıldı... Nice savaşlar verildi... Fakat daha hiç bir şey başlamadı... Henüz değil...
Last edited by Alenthas on Sat May 17, 2008 8:23 am, edited 4 times in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Başlangıç


Üzerindeki siyah cübbenin kapşonunu aşağılara kadar çekip tenha bir yere oturdu. Belki kara derisinden kırışıklıklar fazla belli olmuyordu ama artık çok yaşlıydı, altı yüz yıl önceki Büyük Harb de Melantari'nin baş yardımcısı olarak yanında savaşmış ve Aéndel'in elinde can verdiğine tanık olmuştu. Tanrısının ölümüyle büyünün vücudundan silinip atıldığını hissettiğinden beridir ne konuşmuş, ne de başka bir şey yapmıştı. Bütün gün boş boş dolaşıp durur, bir parça ekmek verildiğinde yer, onun dışında hiç bir şey yapmazdı. Açlıktan ve sefaletten kemikleri görünmeye başlamışsada, vücut hatlarını kapatan cübbesi bu kusurunu örtmekteydi. Yine böyle bir gün arka sokaklardaki bir duvara yayılmış yatıyordu, oturduğu yerde soluklanıp ölümü beklediğini umdu. Ölmeyi diledi. O sırada vücudunu bir duygu kapladı. Baştan aşağıya ürperdi. 'Ölüyorum,' diye düşündü gülümseyerek. 'Sonunda'...

Birden çok güçlü bir kuvvet onu çarparak öne fırlayıp dizlerinin üstüne düşürdü. "Ölümün de böyle olduğunu hiç bilmiyordum," dedi şaşırarak. Birden içinde durdurulamayan bir gücün biriktiğini hissetti ve dizlerinin üzerinde sanki dua ediyormuşçasına duran kara elf aklına gelen ilk cümleleri söyledi. Bedeni karıncalandı ve ruhu tatmin oldu. Parmaklarının ucu hafiften parlamaya başladı ve birden telaşa kapılan elf ne yapacağını şaşırdı.

Bütün vücudundan toplanan bir gücün sağ eline aktığını hissetti. Sonunda gücü serbest bıraktı ve gökyüzünün kara bulutlarla kaplandığını farketti. şimşekler çakıyor, yağmur deli gibi yağıyordu. Bütün bu karmaşa içerisinde büyücünün ağzından bir kelime çıktı "Büyü..."


Alènthas

İlk olarak hatırladığı şey Meríl'deki ağaç-evleriydi. Normal bir ev genişliğindeki ağaç-ev önünde ağacın dallarından oluşmuş doğal merdivenleri vardı. O kadar güzeldi ki herkes annesine ev için servet önermişseydide Saessë önerileri "dünyaları bile verseler bu evi satmam," diyerek kibarca reddediyordu. Sarı saçlarını bukle şeklinde toplayan ve güzelliği her geçen gün artan bu kadının oğlunun adı Alènthas'idi. O da evi satma yanlısı değildi. Ã?ocukluğundan beri her gün o ağaca tırmanıp etrafı seyrederdi. İlk sefer üç yaşındayken tırmanmayı denemişti, attığı her adımda ağaç dalları uzanıyor ve ona yukarı çıkmasına yardım eden basamaklar yapıyordu. Aşağıya düşecek gibi olduğunda bir dalını uzatıp onu yakalıyor ve tekrar tırmanması için yere koyuyordu. Alènthas bunu oyuna çevirmişti ve çok eğleniyordu.'Eğer ağacında yüzü olsaydı eminim ki o da şu an bana gülümsüyordur' diye düşünmüştür hayatı boyunca.

Hayat bebekler ve çocuklar için hızlı geçermiş derler, öylede oldu. Aradan iki yıl geçti Alènthas beş yaşına gelmişti. Yine her zaman ki gibi ağaca tırmanıp etrafı seyretmeye çıkıyordu ki önünde yine her zamanki gibi basamaklar oluştu. Bu sefer Alènthas bu işten sıkılmıştı, kendi emeğiyle tırmanmak istiyordu. Ağaca, "dur," diye emir verdi. Ağacın dalları geri çekilerek merdiveni bozdu ve Alènthas kendi başına tırmandı.

Bu sefer manzara hepsinden iyi geliyordu. Ã?ünkü bu sefer kendi çabasıyla tırmanmıştı. Kendisini daha iyi hissetmekteydi. Ağaç sanki ödül verircesine rahat bir görüşle birlikte uzanabileceği bir dal uzattı. O sırada Alènthas'ın keyfine diyecek yoktu hani! Aradan biraz zaman geçince sol koluna bir kuzgun konuverdi. Siyah tüyleri ve gözüyle parlamaktaydı sanki. Çok güzel bir kuştu.

Alènthas garip garip kuzgun bakarken birden bir güvercinde sağ koluna konuverdi. Güvercin yaşlı gibiydi. Yorgundu ve parlaklığı sönmüş gibiydi. Güvercin ile kuzgun birbirlerini tanıyor gibiydi, hatta birbirlerinden nefret ediyor dahi olabilirlerdi. Alènthas bunun birinin tüyleri siyah diğerininse beyaz olduğu için ona öyle geldiğini düşündü.

Ama bu düşüncesi hemen söndü, çünkü kuzgun uçarak sağ koluna konup güvercine saldırmaya başladı. Hazırlıksız yakalanan güvercin dengesini kaybetti ve aşağıya düşmeye başladı. Kuzgunda onunla birlikte düştü. Yan yana düşen kuşları ağacın bir dalı yakalayıp Alènthas'ın hizasına getirdi.

Alènthas birden kuzgunu nefretle tuttu, canını yakmak için sıktı, ve fırlattı. Kuzgun uçarak arkasını döndü ve birden etrafını siyah ve mor renklerinden tezat oluşturan garip bulutlar sarmaya başladı. Güvercin hüzünlü bir şekilde öttü ve Alènthas'ın önüne geçti. Her şey çok hızlı gelişiyordu. Kuzgun bir kara elfe dönüştü. Masallarda anlatılar kötü kara elflerden biriyle karşılaşan Alènthas çığlığı bastı. Kara elf tekrar bulut şeklini alarak güvercinini parçalayarak Alènthas'a vurdu.

Düşüyordu...

Düşüyordu, ama nereye düştüğünü göremiyordu. Kuzgunun tüyleri kadar siyah bir karanlığın içine düşüyordu. Ardından bir kara elf bebeği gördü. Aşağıya düşmeye devam ettikçe o bebeğin hayatını gördü. O aşağıya düştükçe hayatıda devam ediyordu sanki. Büyüyüşünü gördü, küçüklükten beri çok ağır bir savaş eğitimi aldığını ve çok zûlümlere katlandığını gördü. Neredeyse ona acımıştı bile. En sonunda hızı yavaşladı ve siyah bir boşluğa kondu. Gidebileceği hiç bir yer yoktu. Ne bir ışık, ne başka bir şey. Kendini bile göremiyordu. O sırada karşısına kendisiyle yaşıt olan daha demin gördüğü kara elfi gördü. Yüz yüze duruyorlardı.

"Kuzen," dedi kara elf gülümseyerek "Beni bul, yardımına ihtiyacım var".

Ardından herşey tekrar düşmeye başladı. Yukarı baktığında kara elfin giderek küçülen vücudunu görebiliyordu. Bir ışık, loş bir ışık görüyordu sağ tarafında ama hala görüntü çok bulanıktı. Bir silüet görüyordu tam tepesinde. Alènthas inledi. Yavaşça gözlerini ovuşturdu. şimdi görüntü daha belirgindi. Karşısında annesi duruyordu.

"Kara elf anne!" dedi ağlayarak. Kadın oğluna sarılarak onu yatıştırmaya çalıştı.
"N'oldu yavrum, anlat," dedi Saessë endişeyle.
"Kara elf bana saldırdı anne," dedi Alènthas hıçkırıklar içerisinde "sonra...sonra bir tane daha vardı...benim yaşlarımda...çok işkence görmüş, benim yardımıma ihtiyacı vardı!"
"Hepsi geçti yavrum, artık güvendesin."

Ertesi gün Alènthas o ağaca çıkmaya korkmuştu.

Aradan bir kaç gün geçti. Her hafta sonlarında kurulan pazarın ikinci günüydü ve bu yüzden tüccarların neler getirdiğini merak eden Alènthas pazarın yolunu tuttu. Aslında ormandan yol daha kestirmeydi ama Alènthas yoldan gidip gelen geçen
yabancı ırktan tüccarları izlemeyi severdi. O yüzden yoldan gitmenin daha zevkli olacağına karar kıldı.

Yol kenarındaki çimenlik alanda yürüyordu. Yolun üstündeki çimenler, at arabaları yüzünden çiğnenmişti ve artık orada sadece toprak vardı. Evleri şehrin dışındaydı, bu yüzden uzun bir yol yürümesi gerekiyordu.

Bir süre yürüdükten sonra arkasından içinde üç elf tüccar olan bir araba geldi. Sürücü Alènthas'ın yanında durarak.

"Merhabalar küçük bey, pazara gidiyoruz da. Fakat hangi yolu takip edersek daha çabuk gideriz bilemiyoruz, bizler güneş elfleri olarak buranın yabancısıyız. Bizimle gelip yolu gösterme lûtfunda bulunur musunuz?" dedi elf çok kibar bir şekilde.

Alènthas elflere baktı. Sürücünün üstünde mavi bir elf tuniği vardı. Diğerleriyse yeşil giymişti. İçlerinden bir tanesi etrafına tedirgin bir şekilde bakıyordu. Bu Alènthas'ı rahatsız etmişti biraz. Fakat bunlar elftiler, ne olabilirdi ki?

"Tabii ki, size katılmaktan memnuniyet duyarım kibar beyfendiler." dedi Alènthas annesinden öğrendiği kadar nezaket göstererek. Ardından sürücününde yardımıyla arabaya bindi.

"Ã?abuk! Ağaçların orada bir büyücü bizi gözetliyor," dedi etrafını kollayan elf.
"Ne- neler oluyor?" dedi Alènthas endişeyle etrafına bakarak.

Birden atlar kanatlandılar. Bi süre yükseldikten sonra ormanın içinden gelen bir ateş sol taraftaki ata çarparak arabanın sağ tarafa fırlamasına neden oldu ve Alènthas sağ tarafta olduğu için neredeyse düşüyordu. Fakat sol taraftaki ölü atın ağırlı daha baskın çıktı ve araba sol tarafa doğru hızlı bir şekilde alabora olmasına neden oldu. Alènthas dönüş ekseninin dış tarafında olduğundan dolayı merkezkaç kuvveti sayesinde düşmeyi bir tarafa koy, oturduğu yere gömülmüştü adeta. Fakat diğer elfler için aynı şey geçerli değildi. Aşağıya doğru düşmeye başlamışlardı. Ve eğer Alènthas acilen bir şey yapmazsa başına aynı şey gelecekti.

Fakat daha çok küçüktü. O sırada tek at bütün ağırlığı kaldıramadı ve düşmeye başladı.

Hızlı bir şekilde düşüyordu. Ölümünün yaklaştığını tüm vücudunda hissedebiliyordu. O korku, ölümün pençeleri uzanmışken hissedilen o büyük dehşet. O daha bir çocuktu... Uzun bir ömrü vardı, fakat bunlar elinden alınmıştı...

Her şey karanlığa gömüldü.
Last edited by Alenthas on Sat May 17, 2008 8:26 am, edited 2 times in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Aríse - Hatıralar, Cesaret ve Yenilgi

Omzuna uzanan kızıl saçları arkasından gelen rüzgar ile dalgalanıyor ve Aríse'ın yüzünü saklıyordu, çenesi çıkıktı ve ona ayrı bir hava veriyordu. Dalgın bir şekilde dalgalanan saçları arasından önündeki durgun gölü izlemekteydi. Yakışıklı bir çocuktu. Birden arkasını dönüp rüzgarı önüne aldı ve ormanın içlerine doğru yürümeye başladı. Küçük bir ormandı, zaten burasıda küçük bir yerdi. Ormanın içinde düşüncelere kapılmış gidiyordu... Büyük bir savaşçı olacaktı, belkide birer şövalye?

Yürümeye devam etti, yanında kılıç olmadığı için eline güzel bir sopa aldı ve onu etrafa sallayıp değişik düşmanlar hayal etti. Hayal kurarak giden Aríse yakınlardan gelen bir çığlık ve bir kaç homurdanma sesi işitti. İşte bir şans, kahraman olabilme şansı! Elindeki sopayı önünde tutarak hemen çığlığın geldiği yere doğru koşarak gitti.

Üç kişi vardı, üzerindeki paçavralardan ve tiplerinden belli olduğu kadarıyla Erwryth kaçaklarıydı. Ã?ığlık atan kişi ise orta yaşlarda esmer bir kadındı.

Aríse sopayı önünde tutarak, "Hemen durun!" diye ikâz etmeye kalktı, fakat haydutlar ilk başta şaşırıp korktukları halde karşılarındaki "velet"i gördüklerinde sırıtmaya başladılar.

"Nedenmiş pislik?" dedi adamlardan biri.
"Hemen durmazsanız nedenini göstereceğim!"
Bu lafın ardından kadını tutan adam onu hiç umursamazken diğeri hançerlerini bile çekmeye lüzum görmeden üzerine doğru sırıtarak yürümeye başladı. Aríse ise savaş okulundan öğrendiği bir kaç hareketi hatırlamaya çalıştıysada heycandan bir türlü hatırlayamadı. Adam yaklaşınca Aríse elindeki sopayı ona doğru savurdu fakat adam daha hızlı bir şekilde kenara kaçtıktan sonra sopanın ucunu tutup dalga geçer bir tavırla Aríse'a doğru itti. Geriye doğru yalpalayan Aríse sopayı bırakmak zorunda kaldı. Yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı, kaçmak dışında. Arkasını dönüp kaçmak üzereydi fakat kafasına yediği darbe gözlerinin kararmasına neden oldu.

"Ben çocuğu kampa götürüyorum," dedi onu taşıyan adam. Kadını tutan adam ise,
"Tamam sen git, gelene kadar işimi bitiririm."
Bunlar bilincini yitirmeden önce duyduğu sön sözlerdi.
________________________________________________________

"Cüce, sana söylüyorum," dedi savaşçı sarhoş bir tonlamayla, elini masaya vurarak. Üstünde her tarafını kaplayan demir zırhlar vardı. Göğüs zırhının üzerinde Toros'un arması vardı. Sadece miğferini takmamıştı, o da yerde duruyordu. Saçları kıvırcık, kızıl ve biraz uzundu. Yakışıklı bir genç adamdı. "Beni kimse içki yarışında yenemez! şimdiden vaz geç!"

"Ah evladım daha şimdiden sarhoş oldun bile, bir cüceye kendi içkisiyle meydan okuyorsun. Yazık..."dedi cüce. Üstünde deriden bir zırh vardı. Deri zırhın üzerine küçük oymalarla süs verilmişti. Cüce boyutlarına göre uzun boyluydu ve sakalı kendisinden de uzundu. Yüzü sevecendi. İçkiden dolayı koca burnu kıpkırmızı olmuştu ve sürekli sakalıyla oynuyordu.

"Ha! şu dünyada benden çok içki içebilen kimse yok bu dünyada!"
Cüce bu garip laf karşısında kahkaha attı. "O zaman senin dünyan çok küçükmüş genç adam. Hadi artık sökül paraları, yoksa ben almak zorunda kalacağım."
"Daha kaybetmedim," derken savaşçı masanın üstüne kafasını koydu ve tatlı uykusuna daldı.



"Ah, başım. Dün gece neler oldu böyle," diyerek doğruldu. Ardından eşyalarını toplayıp -giysileri hâlâ üzerindeydi- aşağıya indi. Parayı ödemeyi düşünüyorken para kesesinin boş olduğunu hayretle farketti.
"Soyuldum!" diye haykırdı.
"Hayır dün gece içki yarışı yaptığın cüce tüm paranı aldı," dedi hancı soğuk kanlı bir tavırla sanki sürekli oluyormuş gibi.
"Lanet olası cüce bir gümüş bile bırakmamış," dedi savaşçı endişeyle hancıya bakarken.
"Paranı ödedi," dedi hancı eline bir bardak alıp silmeye başlayarak.
"Eh, peki madem," dedi, pek tatmin olmamıştı, sorunu o değildi zaten.
Başını tutarak handan dışarı çıktı, şehir her zamanki gibi çürümüş balık kokuyordu ve bu da savaşçının başını daha fazla döndürüyordu.
O sırada gemideki adamlara bağırarak emir veren bir cüce kendisine dönerek,
"Hey, sen! İyi uyudun mu?"
"Tanıyamadım," dedi savaşçı.
"Tanımazsın tabi, o kadar sarhoştun ki babanı bile tanıyamazdın," dedi cüce alayla gülerek.
"Sen," diye haykırdı savaşçı suçlayıcı bir tavırla, "tüm paramı çalan cüce!"
"Hey, laflarına dikkat et evlat, çalmak değil adil bir iddiada kazandım onu ben!"
"Yalan! İçkime bir şeyler karıştırdığını biliyorum cüce! Siz fareler hile yapmadan hiç bir şey kazanamazsınız," diye sövdü.
"Fare ha!" diyerek bağıran cüce sırtındaki fırlatmalık küçük baltalardan birini çıkartıp savurdu. Balta savaşçı'nın miğferinde küçük bir çizik atarak geçip savaşçının arkasındaki tahta binaya çarpıp derin bir yarık açtıktan sonra yere düştü.
"Lanet olsun sana, senin yüzünden ıskaladım!" dedi cüce bağırarak. O sırada savaşçı gemiye çıkmak için tahta bir köprüden geçerken cüce baltasını çekip köprünün ucunda belirmişti bile.
Savaşçı kılıcını çekti ve cücenin yaklaşmasını bekledi. Bu savaş onun için ölüm kalım meselesiydi çünkü eğer düşerse bu ağır zırhla birlikte suyun dibini boylardı.
Cüce savaşçıya doğru koşmaya başladı fakat sakalına basıp dengesini kaybetti. Suya düşmek üzereyken köprünün yan tarafına zorlukla tutundu.
"Hey evlat," dedi cüce bir elini uzatarak. Savaşçı ilk başta yardım etmeyi reddetti fakat sonunda elini uzatarak cüceyi karaya çekti.

Cüce aniden baltasıyla saldırıya geçti. Savaşçı bu hamleyi bekliyordu. Cücenin kafasının üstünden aşırtarak yere hızlı ve ölümcül kesme darbesinden kenara çekilerek kurtuldu. Kılıcını çıkartarak cüceden gelen bir başka yan kesme darbesini daha savuşturduktan sonra cüceden gelen bir tekmeyle, geçmekte olan bir at arabasının arka tekerleğine çarpıp ekseni etrafında hızlıca döndükten sonra yüz üstü yere kapaklandı.

Savaşçı teslim olmaya niyetli değildi. Ayağa kalkmaya hazırlanıyordu ki cüce tepesinde bitiverdi. O sırada savaşçı kurnaz bir şekilde cücenin omuzlarının üzerinden bulutlara bakıp suratına yapmacık bir korku ifadesi yerleştirdi. Hâlâ akşamdan kalma olan cüce boş bulunup arkasına bakma gafletinde bulundu.

Savaşçının sol ayağı dışarıda iken sağ ayağı cücenin iki ayağının arasındaydı. Bunu fırsat bilen savaşçı şiddetle sağ ayağını cücenin sağ ayağına vurarak sola düşmesini sağladı. Yerden kılıcını alan savaşçı cüceyle aynı anda ayağa kalktı. İkiside sırıtıp birbirlerine saldırmaya hazırlanırken at arabasının gittiği taraftan gelen bir şehir muhafızı ikisini ayırarak karakola götürdü.


"Sadece şakalaşıyorduk," dedi cüce karakolun içerisinde bodur kollarını muzip bir şekilde iki yana açıp savaşçıya göz kırparak.
Amir umursamaz bir şekilde biraz düşünsede kötü bir gününde olacaktı ki bu iki yaramaz yetişkini içeri attı.
Last edited by Alenthas on Mon Feb 04, 2008 11:17 pm, edited 1 time in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Kerdox - Hatıralar, Mezuniyet

Artık yaşlılık gözlerinin etrafındaki halkalardan okunan cüce balyozuyla son darbelerini indiriyordu, her indirdiği darbe beraberinde kıvılcımları da getiriyordu. Son darbeyi indirdikten sonra alnındaki teri kolunun tersiyle sildi ve işlemeyi bitirdiği yeni baltaya uzaktan göz attı. Bir "of" çektikten sonra bileme taşına geçti. Yanındaki genç insan çırak kolu çevirerek büyük yuvarlak şeklindeki taşı döndürmeye başladı. Bu işi cücenin kendisi de yapabilirdi ama bu genç kişinin işi öğrenmesi için ve kollarının kuvvetlenmesi için bu gerekliydi, hem böyle daha kolay oluyordu.

Baltanın sivri olması gereken kısmını hızla dönen taşa değdirerek daha fazla kıvılcım çıkmasına neden oldu. Cüce baltayı sürekli tersine çevirip duruyordu, arada sırada da sivriliğine bakmaktaydı. Ã?ocuk bu süre boyunca sürekli çevirmekteydi, eğer durursa tekrar hızlanması için daha fazla çaba sarf etmek zorunda kalacaktı çünkü.

Kenarları sivrileştikten sonra baltayı parlatmaya başladı. Mükemmel olması gerekiyordu çünkü bugün oğlu savaşçı oluyordu. Belki cüce geleneklerine göre bir kutlama olamayacaktı ama en azından ona bu kadarını borçluydu.

Cüce parlatmayı bitirdikten sonra üzerine önceden yaptığı balta kılıfını sırtına geçirdi, ardından baltayıda sırtladıktan sonra bodur bacaklarıyla koşturmaya başladı.

Yaşlı bir cüce için uzun ve yorucu bir koşunun ardından savaş okuluna gelebildi, fakat kapılar kapalıydı.

"Olamaz," diye fısıldadı hüzünlü bir sesle. Arkasına dönüp boş sokaklara baktı. Oğlu gitmişti, belki bir daha asla göremeyecekti, belkide görse bile bu yıllar sonra olacaktı. Oğlu, onun mezuniyetine katılmadığı için ondan nefret edecekti ve uzun yıllar içerisinde bu nefret katlanacaktı. Gözünden bir damla yaş aktı. Cücenin gözyaşı baltanın üzerindeki semboller ve işlemelerin arasından geçerek her tarafını kapladı. Sonunda baltanın üzerindeki bu güzel işlemeler mavi bir parıltıyla yanmaya başlamıştı. Cüce bunu görmemişti, belkide görmüştü ama umursamamıştı. Artık ne önemi vardı ki zaten? Baltayı evinin en güzel kısmına astı, belki bir gün oğlu geri dönerde ona verirdi bu baltayı. Belki de affettirirdi kendisini.
İşte bu balta, sevgi, mutluluk, hüzün ve umutla yapılan yegane silahtır.

__________________________________________


"Adın neydi evlat?"
"Adım Herok'ın oğlu Aríse."
"Bende Kerdox, tanıştığıma memnun oldum evlat."
"Aynı hisleri paylaşmıyoruz nedense cüce," dedi Aríse bıkkın bir tavırla.
Cüce başka bir şey söylemedi, zaten ne söylenebilirdi ki? Sabahın karmaşası yerini akşamın sessizliğine bırakırken Kerdox'u dışlamasına rağmen sessizliği ilk bozan kişi Aríse oldu:
"Nerelisin?"
Cüce "Nereli olabilirim sence evlat?" diye ters bir cevapla karşılık verdi. Aríse utanmış bir şekilde boğazını temizledikten sonra:
"Yani hangi şehrinden demek istedim," diyerek cevap verdi.
"Ferak."
"Orası Erwryth'deki bir şehir değil mi?" diye şaşırarak sordu.
"Zaten bende Erwrythliyim."
Aríse afallamış bir şekilde "Ama sen bana-" diye itiraz etmek üzereydi ki cüce sözünü kesti.
"Ben sana sadece soru sordum evlat."
Aríse daha fazla kızararak, "Pekâlâ sabah ki lafımdan dolayı özür dilerim," dedi.
"İşte böyle olacaksın evlat," dedi cüce elini Aríse'ın saçlarına atıp karıştırarak. Gülümsemişti fakat sakallarından dolayı belli olmuyordu, gülümsemesi gözlerindeydi. Ardından yüzüne derin bir kasvet indi. "Babam Narav'dandı, annem ise Keril'den. Evlenmeye karar verdiklerinde arada büyük anlaşmazsızlıklar olmuş, ve bu iki kasaba birbirine düşman kesilmiş," cüce esneyerek duraksamak zorunda kaldı, "bunun sonucunda babam ve annemi boşama kararı alınmış, fakat onlar birbirlerini sevdikleri için kaçarak Ferak'a yerleşmişler. Cüce yasaları uyarınca sürgün ilan edilmişler, ve bu iki sürgünün tohumu ben de dolaylı olarak sürgün ilan edilmiş oluyorum. Bebekliğim dışında Keladran'ı görmüş sayılmam, eğer ailem orada kalıp ayrılsalardı gayet mutlu olacaktım. Hayatımı mahvettiler. şimdi ise sefil bir gemici hayatı sürmekteyim... Yani öyleydim."

Aríse hiç bir şey söylemedi, bu kederli cüceye söyleyeceği herhangi bir şey sinirlenmesine yol açabilirdi belkide, hassas bir konuydu.

Kısa bir sessizlik oldu, "Peki sen hangi kasabadansın Tauroslu?" dedi sessizliği bozan cüce tekrar gülümseyerek.

"Yüzlerce savaş geçirmiş ve hepsinde de ayakta kalmayı başarmış olan kutsal Gatheron topraklarından geliyorum," dedi Aríse şanlı bir şekilde, tabii biraz da abartmıştı. "Doğduğum günden beridir yaşamım için hep savaş vermekteyim. Eğitime çocuklukta başladım, çok zorlu sınavlardan geçtim. Ve mükemmel bir şekilde eğitildim," dedi gururla.
Kerdox gülerek, "Fakat bir gemiciyi bile yenemedin."
Aríse bir kez daha kızararak, "Eğ-eğer o nöbetçi gelmeseydi gününü gösterecektim."
Kerdox alaylı bir şekilde "Tabii..."


Böylece muhabbet eden ikili zamanın nasıl geçtiğini bile anlayamadan sabah oldu. Ne hikmettir ki kendilerini hiç yorgun hissetmemekteydiler. Kapılar açıldı, amirin bir kaç nasihatinden ve "bir daha olmasın," tarzında uyarılarından sonra serbest bırakıldılar.

"Buradan sonra Gatheron'a mı dönmeyi planlıyorsun?"
Savaşçı uzaklara bakıp düşüncelere daldı, bir süre sonra "Oraya dönmeye cesaretim yok," dedi. "Gidecek hiç bir yerim yok, hiç bir amacım yok, geçmişimi unutmak dışında."
"Genç bir adam için gereğinden fazla karamsar konuştun evlat," dedi cüce endişeli bir tavırla. "Nedir sorunun?"
Aríse hiç bir şey söylemedi.
Bir süre sonra "Herhalde artık gemine döneceksin Kerdox," dedi Aríse ayrılmaya hazır bir tavırla.
"Evet, bu akşam yelken açıyoruz. Güneş elflerin topraklarına gitmeyi planlıyoruz. Uzun bir yolculuk olacak."
"Her zaman elfleri merak etmişimdir," dedi Aríse tek kaşını kaldırarak.
Last edited by Alenthas on Sat May 24, 2008 7:17 am, edited 2 times in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Jarenak

Gecenin karanlığında ilerlerleyen adam parmak uçlarında sessiz bir şekilde yürüyordu. Bu bozkır topraklardan nefret ediyordu, saklanacak fazla bir yer bahşetmiyordu ona. O yüzden kendisini bu şehrin içindeyken bir nebze daha rahat hissediyordu. Esmer, yarım yamalak kesilmiş sakalları olan bu adam buraya bir kaçak olarak gelmişti, insanları kandırıp onca kişinin parasını alması yetmiyormuş gibi birde yaptığı hırsızlık ve casusluk gibi işlerle kısa zamanda Erwryth'de en çok arananlardan biri olmuştu çünkü. Böylelikle kaderinde cilvesiyle Erwryth'ten kaçarak Tauros'daki Relak krallığına gitti. Tauros bir bölgeydi. Bu bölgede çeşitli krallıklar vardı ve Relak'ta bunlardan biriydi. Tauros bölgesinin içerisindeki tüm krallıklar Tauros krallıkları Delanel'i elinde tutan krallığa hizmet ediyorlardı. Bu bir gelenekti. Hangi Tauros asıllı lord oraya saldırır ve alırsa tüm krallıklar onun emrine giriyorlardı.

Etrafına hızlıca bakındıktan sonra aceleyle bir arka sokaktaki gölgelere karıştı. Sakin ve umursamaz görünmeye çalışıyordu, büyük bir ölçüde başarmıştı fakat alnından soğuk terlerin dökmesini engelleyememişti. Fısıltıyla verilmiş bir emir etrafta gizlenmiş okçuların onu anında öldürmesine yetecek güce sahipti. Bir kapının önüne geldiğinde derince nefes verdi. Kapıya omzunu ve kulağını dayayıp dinlemeye koyuldu. Ardından işaret parmağıyla duyulması neredeyse imkansız bir melodi çaldı. İki kere ardı ardına tıklattı, sonra biraz bekledikten sonra bir kere daha tıklattı. İçeriden yine duyulması olanaksız bir cevap yine aynı melodiyle geldi. Bu sefer adam bir kere tıklattıktan sonra bekledi, ardından iki kere daha tıklattı. Kapı açıldı, buraya kaç kere gelmişsede kapıyı açan hiç kimseyi görememişti. Merdivenleri çıkarken duvardaki, yerde ve kafa hizasına yakın yerde olan geniş deliklere dikkat etti. Kim bilir buraya zorla giremeye çalışanın başına neler gelir diye düşünüp ürpermeden edemedi.

Duvarlar zamanında daha karanlık bir yer elde edilmek için katranla boyanmaya çalışılmışsada ya yarım bırakılmıştı, ya da zamanla katran dökülmüştü. Bu yüzden katran kokusu her yere sinmişti. Erwryth'te sokaktaki insanlar ondan korkarlardı, ileride burada da korkacaklardı ama... İnsanın böyle korunaklı bir yerde yürürken ter dökmemesi olanaksızdı. Tedirgin bir şekilde merdivenleri çıktıktan sonra sağ tarafa doğru yürümeye devam etti. İki taraflı geniş bir kapının önüne geldi. Bu seferki o kadar korunmuyordu. Kapıyı tıklattı ve bir sürgü kenara doğru açıldı. Bir çift göz paçavralar içindeki adamı gözledikten sonra,
"İsim?" diye sordu.

"Jarenek," dedi yorgunluk ve tedirginlikten ayakta zor duran adam. Ardından sürgü kapandı. Bir kaç dakika içinde kapı açıldı ve Jarenek içeri girdi. İçerisi dışarıdan göründüğünden bile geniş bir yerdi, kim bilir başka kaç tane girişi vardı. Sanki her zamankiden bile soğuk geliyordu ona, belki korkudan öyle gelmişti, belkide döktüğü onca terden dolayı... Ama sonuçta ikiside aynı kapıya çıkıyordu. Baya bir kalabalıktı ve insanlar konuştukça ağızlarından sanki nefretlerini sembolize etmeye çalışan dumanlar çıkıyordu. Fazla kişide konuşmuyordu zaten. Genel olarak herkes somurtmuş bir şekilde ya bir şeyler düşünmekteydi, ya da olası her hangi bir şeye karşı tetikte beklemekteydiler.

Jarenek ilerlemeye devam etti, yan odada soğutacak bir şey olmadığı için sıcak biralarını yudumlamakta olanların neşeli sohbet ve kahkahalarını duyanların sinirleri bozuluyor olsa gerek diye düşündü. Onun için fazla bir sorun yaratmıyordu, çünkü alkolü fazla sevmezdi. Alkolün hep düşüncelerini körelten, zorlukla hareket etmesini sağlayan -ki bir hırsız için hızlı ve dengeli hareket etmek gayet önemli bir şeydi- gereksiz bir eğlenceydi onun için. Zaten çok katı bir disiplin vardı alkol hakkında. Her gün belirli kişilere izin veriliyordu ve onlar istedikleri kadar içiyorlardı. Fakat onun dışında içmenin cezası ölüme kadar uzanıyordu. Yaptıkları dalgaya alınacak bir iş değildi çünkü. Hırsız lordunun elinde olsa tamamiyle yasaklardı, 'tabii kendisi dışında' diye düşündü Jarenek zorlukla gülümsemeye çalışarak. Fakat lord askerlerinin moralini yüksek tutması gerekliydi.

Salonu geçtikten sonra karanlık bir koridora daldı. Normalde karanlığı sevmesine karşın her yerden tehlike çıkabilecek böyle bir yerde karanlığa sövmeden edemedi. Derin korku içerisinde olan Jarenek omzundaki eli hissettiğinde sırtına girecek hançer yüzünden değilde, korkudan oracıkta öleceğini düşündü. Arkasını dönmeye bile tenezzül etmedi.
Sırtına girecek hançeri düşünürken büyük bir cesaret örneği gösterdi. Artık korkmasına gerek de yoktu zaten. O an anladı, aslında korktuğu ölmek değil, ölümün ne zaman geleceğini bilmemekti. şimdi ise biliyordu ve kendini ölüme hazır hissediyordu.


"Jarenek?" dedi tanıdık bir ses omzunu geriye çevirip karşısındaki adamı görme umuduyla. Adam arkasını yavaşça döndü ve bu süre içerisinde yüzündeki şaşkınlık ifadesini silmeye çalışmışsada başaramamış gibiydi.

"Böyle bir yerde sessizce yaklaşılmaması gerektiğini bilmiyor musun lanet olası," dedi Jarenek sinirli bir şekilde. "Korkumdan altıma yapıyordum," diye alaya aldı.
Adam güldü, "Hep korkağın teki olmuştun zaten," dedi, "ilk olarak biraz kafayı çekmeye gideceğini düşünmüştüm."

"Zaman yok, görev başındayım."
"Ne istiyorsun? Hiç bu kadar ciddi olduğunu görmemiştim."
"Erwryth'te işler daha kolaydı. Burası Erwryth gibi değil. Belki rekabet az ama, yinede çok tehlikeli. Güç istiyorum, beni gördüklerinde korkuyla titremelerini istiyorum. Ve elde edeceğim, buna inanabilirsin."

Adam bu konuşmanın gidişatından rahatsız olur gibiydi, "Rahat bir yere geçip görevinin detaylarını konuşalım. Nasıl geçti?"
"Neden soruyorsun ki? Tereyağından kıl çeker gibiydi tabii ki de," dedi Jarenek kendini beğenmiş bir tavırla.
"Ne lüzumu varsa," dedi adam sırıtarak.
Buraya her zaman geldiğinde yaşadığı o korkuyu üzerinden atamayan Jarenek düşüncelere dalmış bir şekilde adamın dediklerini anlayamayarak, "Neyin?"
"Kıl diyorum, ne gereği var tereyağından almanın. Ayrı bir tad katıyor," dedi adam bu sefer kahkaha atmıştı.

Jarenek'de gülümsemişti, böyle espirilere kendini ne kadar zorlasa da gülümsemekten başka bir tepki veremiyordu. Bir süre sonra adam sol taraftaki bir kapıyı açıp Jarenek'i buyur etti. Centilmenlikten yapmamıştı, hayır... Böyle yerlerde bilindik bir deyim kullanılırdı. "Arkanı asla bir fareye dönme," Jarenek'de biraz tedirgin hissediyordu ama eğer bu adam onu öldürecek olsaydı zaten öldürürdü. Bu teoriye inanan Jererak -ki pek doğru bir teori sayılmazdı aslında- içeri girdi. Burası biraz daha sıcaktı, kapı kapalı olduğundan sıcak hava içeride kalıyordu. Kare şeklinde bir masa vardı ve etrafında tahtadan yapılma kısa bacaklı rahatsız edici tabureler duruyordu.
"Anlat bakalım," dedi adam ciddi bir yüz ifadesiyle oturup etrafına tehlikeli bir bakış attıktan sonra. İkiside masaya eğilmiş fısıltıyla konuşuyorlardı.
"Hiç bir şey bilmiyorlar," dedi Jarenek.
"Hiç?"
"Hiç... Hakkında bir defa bile konuşmadılar."
"Bu bilmediklerini göstermez, belkide gizli bir şekilde konuşuyorlardır."
"En yüksek mevkiili askerlerin bile girmeye yetkisi olmayan konuşmaları dinledim, hiç bir özel konuşmayı kaçırdığımı da sanmıyorum. Planımız hakkında hiç bir şey konuşmadılar."

"Harika," dedi adam sırıtıp arkasındaki duvara yaslanarak. "Bu kadar iyi geçeceğini sanmıyordum açıkcası. Eğer böyle giderse hiç bir direnişle karşılaşmayabiliriz."
"Evet. Peki benim talebim ne olacak?"
Adam rahatsızca kıpırdandıktan sonra tekrar öne doğru eğildi, "Oldu bil,"
"Fakat buraya dayanamıyorum, Erwryth'de kendimi evimde hissediyorum. Burası... çok yabancı."
"İstersen sana Erwryth'te dokunulmazlık sağlayabilirim," dedi adam, "tabii bu iş bittikten sonra."
Jarenek biraz düşündü. "Bana burada ihtiyacın var, sana güvenebileceğimi nerden bileceğim?"
"Yapma ama, biz çocukluk arkadaşıyız. Aramızda olmaz öyle şeyler."
Jarenek sol kaşını yukarıya kaldırarak alaycı bir şekilde adama baktı "Ã?yle mi?"
"Peki, belki geçmişte bazı şeyler olmuş olabilir ama... Hatta belki hâlâ... yani..." Adam ne diyeceğini bilemeden sustu.

"Bir tuzak olmadığını nerden bileceğim? Belkide beni ele verecek bir mektup?"
Adam bir şey söylemedi.
"Tamda düşündüğüm gibi, beni ele verip buraya kaçmama neden olmayı planlıyordun değil mi? Olmayacak maalesef."
"O zaman burda kalıyorsun?" dedi adam heyecanla.
"Bir süreliğine kalacağız bakalım, zaman ne getirirse," dedi Jarenek. Ã?yle geleceği düşünmeyi fazla seven biri değildi. Oluruna bırakırdı, ne olursa ona göre doğaçlama bir çözüm bulurdu. Adamın Jarenek'e ihtiyacı vardı. Bir süre kalma konusunda biraz somurttu fakat yapabileceği fazla bir şey yoktu, cebini bir süre karıştırdıktan sonra bir mektup çıkartarak Jarenek'e uzattı. Mektubun mührü bozulmuştu.
Jerenrak mektubu okuduktan sonra, "Böyle kolay görevleri başkalarına verip benim canımı sıkmasanız?" dedi.

Adam sadece omuz silkmekle yetindi.
Last edited by Alenthas on Sat May 17, 2008 7:49 pm, edited 3 times in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Alènthas

Uyandığında kendisini yatakta buldu. Kendisini pek iyi hissetmiyordu. Sabah neler olduğunu hatırlayınca midesi burkuldu. Aşağıya düşerken bayılmıştı büyük bir ihtimalle. Fakat nasıl hâlâ hayatta olabilirdi?

Ayağa kalktı ve kapıya doğru yöneldi. Nazikçe kapıyı araladı, ve annesinin biriyle konuşmakta olduğunu gördü. Gıcırdayan kapı annesinin dikkatinin kapıya yönelmesine neden oldu.

"Anne," dedi zayıf bir sesle. O sırada bir kaç fısıltı sesi duyduğunu farzetti fakat hiç bir anlam veremedi.

Kapıyı biraz daha aralayarak içeri doğru baktı fakat annesini karşısında duran koltukta bir battaniye, sehpanın üzerinde ise bakırdan yapılmış yamuk yumuk bardağın üzerinde dumanı hâlâ tütmekte olan çaydan başka hiç bir şey göremedi.

"O neydi?" diye merakla sordu.
"Seni eve getiren yaşlı bir adam, bir kaç dakika önce gitti," şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak.
"Bana ne olmuş?" diye sordu Alènthas umursamayarak.
"Yolda bayılıp yere düşmüşsün, başına güneş geçti herhalde. Kaç kere diyeceğim ormandan git diye," dedi annesi şakayla karışık azarlayarak.
"Ama uçan atlar ve tüccar elfler vardı." dedi Alènthas fakat kadın gülümsedi.
"Uçan atlar demek ha?" Kadın kahkaha atarak devam etti. "Rüya görmüş olacaksın canım, e hadi git yat, yeterince yoruldun."

Alènthas pek tatmin olmamıştı fakat o kadar zamandır baygın olmasına rağmen kendisini gerçekten de yorgun hissediyordu. En iyisinin yatağına gidip uyumak olduğunda karar kılarak başka söz etmedi.




Bir kaç yılın ardından Alènthas ağaca geri çekilip bir baktı. "Sana bir isim vermeli," diye düşünüyordu. İlk aklına geleni söyledi, "Melantari olsun." O sırada boğuk bir ses Alènthas'ın kavrayamadığı bir yerden geldi, "Ne?!" Alènthas etrafına bakındı ama kimse yoktu. Ardından aynı ses "Bu ismi nerden biliyorsun?" diye soru sormaya devam etti.

"K-kimsin sen?" tedirginlikle sordu Alènthas.
"Ã?nünde duruyorum ya ahmak," diye cevap verdi ses. Alènthas bir süre ağaca baktı ama ağaçta hiç bir ağız ya da buna benzer bir yüzsel organ göremedi.
"Ama sen ağaçsın?"
"Sende bir elfsin," diye cevap verdi ağaç ama Alènthas ağacın ne demeye çalıştığını anlamadı.
"Nasıl konuşuyorsun peki ağzın olmadan? Ve bunca zamandır neden konuşmadın hiç?"
Ağaç gülmeye benzer sesler çıkarttı. "Aslında biraz durup düşünürsen, şu an bir ses çıkartmadığımı anlayabilirsin," dedi ağaç.
"Nasıl?" dedi Alènthas şaşkınlığını gizleyemeyerek.
"Yeri geldiğinde anlayacaksın, şimdi sırası değil. Sen ilk benim soruma yanıt ver," dedi ağaç aceleyle. "Melantari ismini nerden biliyorsun?"
"Bilmiyorum, öylesine aklıma geldi."
"Olması gereken bu değildi... Bu hiç de iyi değil," dedi ağaç.
"Neden?"
"Yoksa..." dedi ağaç ardından sustu.

"Yoksa ne?" dedi Alènthas. Fakat cevap alamadı. Ağaç birden susmuştu ve daha fazla konuşmuyordu. Alènthas bir kaç defa daha sormuşsada cevap alamadı. Meraklanmıştı. Sonraki bir kaç gün boyunca yanına gidip konuşmaya çalışmışsada cevap alamadı. Hatta delirmeye başladığını bile düşündü. Bu yüzden vaz geçti.


Sonbahar gelmişti...


Alènthas bir sabah dışarı çıktığında rüzgarın tüm şiddetiyle vurduğunu yüzünde hissetti. Rüzgara direnerek biraz ilerledikten sonra ağaç-evine doğru dönüp bakma ihtiyacı duydu. Ağacın yaprakları her zamanki gibi dökülmüştü ve komik görünüyordu. Belki diğer ağaçlardan boyutu dışında pek bir farkı yoktu ama hareket eden ve konuşan bir ağaç için bu çok zavallıca bir görüntüydü. Tabii gerçekten de konuşuyorsa.

Rüzgarı arkasına alarak her zaman boş günlerinde yaptığı gibi ormana doğru yürüyümeye koyuldu. Ormanın derinliklerine girdiğinde ağaçlar rüzgarı bir nebze daha yavaşlatmıştı. Ve bu sayede rüzgar o dondurucu soğuğu yerine serinletici ve ferah havasını getirmekteydi. Ağaçlar ağlıyordu ve sarı yapraklarıda göz yaşlarıydı. Bazıları etrafa yayılmış, bazılarıysa âşık olup rüzgara eşlik etmekteydiler.

Düşünceler içerisinde yüzerken farketmeden ormanın içlerine daldı. Düşüncelerinden sıyrılıp gerçek dünyaya döndüğünde Alènthas güneşin batıya yaklaşmış olduğunu farketti, güneşin o insanın vücudunu okşayan parıltısı ormanın sık ağaçlarının arasından sızıp ona dokunmaya çalışıyordu. Böcekleri izlemeyi seven Alènthas bir ağacın altına oturdu ve toprağı incelemeye başladı. Hayretle farketti ki bütün böcekler bugün tembellik yapıp dışarı çıkmamak konusunda karar kılmışlardı. Kendini yorgun hisseden Alènthas sırtını ağaca yaslayıp kafasını sola yatırdıktan sonra gözlerini ağaçların tepesine dikti. Ve ardından yavaşça gözlerini kapattı.

Derin bir uykuya dalmak üzereyken tatlı bir ağlama sesi duydu ve merakla doğruldu. Yorgundu, fakat kimin ağladığını görmek istiyordu. Gerçi elfler ağladıklarını kimsenin görmesini sevmezler ama... Ayağa kalktı ve sesin geldiği yere doğru yürümeye başladı.

'Ne büyük bir ziyan' diye düşündü Alènthas ağlayan kişiyi gördüğünde, 'Biz elflerin ağlarken bu kadar güzel olduğunu daha önce bilseydim keşke...'

Zarif bir şekilde, siyah kıvırcık saçlarıyla yüzünü örtmüş olan elfe doğru yaklaştı. Elfe yaklaştıktan sonra sağ dizinin üstüne çöküp ona doğru baktığında elf onun varlığını farketti. Siyah saçlarının arasından parıldayan yeşil gözlerini ona doğru dikerek ürkekçe baktı.

"Seni tanımıyorum, beni yanlız bırak," dedi kız tekrar yüzünü ellerine gömüp ağlamaya başlayarak.
"Neden ağlıyorsun?"
Hiç bir cevap gelmedi.
"Benim adım Alènthas."
"Yani?" dedi kız umursamayarak.
"şey, senin adın ne?"
"Elbera," dedi kız hüzün içerisinde.
"Neden ağlıyorsun Elbera?"
"Görmüyor musun? Ben yarım-elfim. Herkes beni dışlayacak, buraya gelmeyi hiç istemedim zaten."
Alènthas gülümsedi.
"Neden gülüyorsun, komik bir şey mi var?"
Alènthas kızın elini tuttu, kız başlarda dirensede Alènthas onu zorlayarak çenesine dokundurttu. Kız ona şaşırarak,
"Sakalın var?" dedi.
Alènthas kafasını salladı, "Biz Ay Elfleri zaten yarım-elfizdir. Atalarımız elflere ve insanlara dayanır."
Elbera gülümsedi, "Bunu bilmiyordum."
"Ã?ğrenmiş oldun," dedi Alènthas gülümseyerek. "Seni bu nacizane şehrimizi gezdirmekten onur duyarım," dedi Alènthas ayağa kalkıp reverans yaparak.
"Pekâlâ," dedi kız yüzündeki geniş gülümsemesiyle kalkarak. 'Gülümserkende en az ağladığı kadar tatlı oluyor' diye düşündü Alènthas. Aradan biraz zaman geçince Alènthas nereye gittikleri hakkında bir fikrinin olmadığını belirtmek zorunda kaldı.

"Ee, tam olarak nerede olduğumuzu bilmiyorum aslında," dedi.
"Birde beni gezdirecektin," dedi Elbera alayla. Bir yola çıktıklarında Alènthas burada o elflerin onu kaçırmaya çalıştıkları günü hatırladı. O günden beridir bu yoldan geçmemişti hiç. Bir ipucu bulma umuduyla etrafta yere bakınarak gezinmeye başladı.
"Ne arıyorsun?" dedi Elbera merakla.
O sırada toprağa gömülü duran bir zincir parçasını gördüğünde, "Kaybettiğim bir şey," dedi. Yere eğilip zinciri yukarıya doğru çekti. Sonuna kadar çektiğinde dışarıya bir madalyon çıktı. Madalyonun üzerinde kara yaprakları olan bir gül ve arkasında sağ gözü gülün arkasına gelecek şekilde çizilmiş bir kurukafa vardı.
"Bu senin mi?" diye sordu Elbera iğrenerek.
"Hayır, bu nedir acaba," dedi Alènthas şaşkın bir şekilde.
"Melantari'nin sembolü," dedi Elbera. Alènthas şaşkın bir şekilde düşünmekteydi. Kimdi ki bu Melantari şimdi? Ardından Alènthas madalyonu cebine attıktan şehire doğru birlikte yola koyulmaya devam ettiler. Günlerini hep birlikte geçiriyorlardı, Alènthas ise ona şehirleri hakkında gittiği ilim mektebinden öğrendiği şeyleri anlatıyordu arada sırada. Aradan bir hafta geçtikten sonra Elbera'yı üzgün bir şekilde gördüğünde telaşlandı.
"Eve dönüyormuşuz," dedi kız ağlamaklı bir sesle.
"Neden?" dedi Alènthas şaşkınlık içerisinde.
"Babamla buraya onun bazı işleri olduğu için gelmiştik. şimdilik tamamlamış görünüre göre. En erken bir ay sonra dönebilirmişiz."
Ve böylelikle ayrılık vakti gelip çatmıştı. Her aşk gibi ayrılığın vakti güz gibi soğuk ve iç karartıcıydı. Aralarında fazla konuşacak bir şey kalmamıştı.
"Elveda," dedi Alènthas kendine hakim olmaya çalışarak.
"Elveda," dedi Elbera Alènthas'ın yanağına bir öpücük kondurarak.
Ve Elbera arkasına dönerek babasının içinde oturduğu at arabasına doğru yöneldi. Arabaya girmeden önce arkasına dönüp son bir kez baktı. Yağmur yavaş yavaş çiselemeye başladığında at arabası gözden kaybolmak üzereydi. Etrafta uçuşan yapraklar acısına acı katmaktaydı. Alènthas uzun bir süre boyunca orada öylece hayal kırılkığı ve üzüntüyle durdu. Elbera'yı ilk gördüğü zamanı hatırladı, kalbi çarpmış, karnına garip bir ağrı girmişti. şimdiki hisde ona benziyordu. Tek farkı biri mutluluk getirirken diğeriyse o mutluluğu götürüyordu. Acı dayanılmazdı. Suratını asarak evin yolunu tuttu. Yağmur şiddetlenmişti, fakat Alènthas farkında bile varmamıştı.
Last edited by Alenthas on Tue Feb 05, 2008 8:39 am, edited 1 time in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Yeni Dostluklar

"Yelkenler fora!" dedi cüce boyutlarına göre bile kısa olan kaptan, bir gemici kıyafeti yerine Kerdox gibi deri bir zırh giymişti. Ve bu zırh kafasındaki kaptan şapkasıyla çok komik görünmekteydi. Ama kaptanın kendisi gayet ciddi görünüyordu. Bu kadar ciddi görünmesine rağmen giysi seçimi ve boyunun bu derece kısa olması onunla karşılaşanları ister istemez ciddiyetsizleşmeye sevk ediyordu. Bunun nasibinide cüceden bir yumruk şeklinde almıyor değildiler hani o ciddiyetsizleşen münasebetsizler.

Aríse hemen kamarasına eşyalarını yerleştirip eteği yırtılmış yeşil bir tunik ve kahverengi bir pantalon giydi. Ayaklarınada bir sandalet geçirmişti, şimdi tatil zamanıydı! Kamarasından dışarı çıktı ve güneşli bir yere uzanıp yattı. Arada sırada kollarını açarak geriniyor ve esniyordu. "İşte hayat bu," diye fısıldadı kendi kendine. Tam dalmak üzereydi ki o an birinin güneşini engellediğini farketti ve bu kişi her kimse kokusu burun deliklerinden ciğerine kadar siniyordu.

Yavaş yavaş gözlerini araladığında karşısında kısa boylu kaptan şapkası takmış, deri zırh giyinmiş komik bir cücenin onun üzerine doğru eğilip sinirli bir tavırla baktığını gördü. şapka düşmek üzereyken tutup yerine oturduktan sonra cüce Aríse'a bakmaya devam etti.

Aríse bu görüntü karşısında biraz güldükten sonra "Ne istiyorsun cüce?" dedi. Cüce hâlâ Aríse'a öylece bakmaktaydı.

"Ã?ekilsene güneşimi kapatıyorsun," dedi Aríse ardından. "Dilimizi anlamıyor musun seni aptal, kaptanın nerede onunla konuşmam gerekiyor bu konu hakkında."

Cüce kıpkırmızı olmuştu ve sinirli olduğu her halinden belliydi. Aríse sıkkınlıkla doğrularak oturdu. Cüce arkasında kaldığı için Aríse arkasını dönerek "Sana soruyorum cüce, kaptanın nerede?"

Sinir bozucu bir sessizlikten sonra Aríse'ı bile yerinden hoplatacak bir ses tonuyla bağırdı cüce "Bu geminin kaptanı benim fare suratlı sefil insan! Eğer bir sorunun varsa bana söyliicen ve bende gerekli işlemleri senin üzerinde yapıcam! şimdi, demek güneşini kesiyom ha! Bakalım başka nereni kesebilirim seni sefil lağım çukuru!"

Aríse bunun üzerine son sürat ayağa kalktı ve geriye doğru yavaş yavaş yürümeye başladı "E-e-efendim s-sanırım bir yanlış a-anlaşılma olmuş, ben size d-demedim yani rüya görüyordum herhalde ş-şimdi uyandım yani..." cücenin üzerine koşarak geldiğini farkedince arkasını dönüp son sürat kaçarken "Ama bir yanlış anlaşılma oldu cüce hazretleri, ben kesinlikle size öyle bir şey demedim, hayır, hayır kesinlikle öyle bir şey yapmam ben!"

O sırada iskele tarafında volta atmakta olan Kerdox, Aríse'ın koştuğunu ve arkasından da kaptanın olabildiğince hızlı koşturmaya çalıştığını görüdüğünde gülümseyerek "Sandığımdan da çabuk oldu bu," deyip Aríse'a bir çelme taktı.

O hızla havada bir buçuk metre uçan Aríse büyük bir gümbürtüyle yere kapaklandı. Koca adamın yere düşmesiyle ayağa kalkması arasında şaşılacak derecede az zaman farkı vardı. Kaptan Kerdox'ın yanından geçerken "İyi iş Kerdox," dedi nefes nefese. Aríse ise geminin kıçına geldiğinde merdivenlerden çıkıp yukarıdan bağırdı "Bakın sahiden bir yanlış anlaşılma oldu, bir hata yapıyorsunuz!"

"Benim ne yaptığımı benden iyi mi bilecen!" diye cevap verdi cüce. "Seni dilim dilim doğricam pislik çuvalı!"
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Emir

"Efendim," dedi zırhlar içerisindeki savaşçı dizlerinin üzerinde çökmüştü. Gümüş renkteki zırhının üzerinde altın sarısı motifler işlenmişti ve göğüs üzerine ise birbirine çapraz geçirilmiş bir çift pala sembolü vardı. Yanında ise daha küçük cüsseli, giydiği zırhtan dolayı kadın olduğunu belli eden başka bir savaşçı daha vardı. Kral ayağa kalkmalarını emrettiğinde erkek olan kralın yanına doğru harekete geçti. O sırada kralın yanında düzgün giyinimli bir adam savaşçıya yaklaşarak mektubu aldı ve krala ulaştırdı.

Kral daha mektubu okumadan önce savaşçılara dönerek "Uzun bir yoldan geliyorsunuz. Burada istediğiniz kadar kalabilirsiniz, sizlere teşekkürlerimi sunarım," dedikten sonra yardımcısına dönerek "Jab, misafirlerimize eşlik eder misin?"

Jab kralın önünde reverans yaptıktan sonra iki savaşçıya gelmelerini işaret etti ve hep birlikte odadan ayrıldılar.




Ölmek İçin Güzel Bir Gün

Kralın yanından ayrıldıklarından beri dört gündür yol alıyorlardı.

Orman içinde at koşturan ikilinin üzerindeki gümüş işlemeler olan çelik zırhları güneş ışığı altında elmas misali parılıyordu. Atlarını adeta yarış yaparcasına koşturtuyorlardı. Üzerinde beyaz işlemeler olan mavi pelerinleri rüzgârda deli gibi sallanıyordu. İkilinin bindiği atlar çok iyi eğitimliydi, çok kıvrak hareketlerle ağaçların arasından ustaca geçiyorlardı. Ã?nlerine fazla yüksek olmayan bir engel çıktığındaysa üzerinden atlıyorlardı.

İleride bir dere göründüğünde ikili atları yavaşça durdurdular, derenin elli metre yakınına
geldiklerine atlar tamamen durmuştu. İkili miğferlerini çıkartarak attan indi.

Diğerinden biraz daha küçük olan ve zırhında göğüs için çıkıntı bulunan şövalye miğferini çıkarttığında kafasının üzerine bakır bir tokayla topladığı kumral saçları aşağıya döküldü. Yüzü düzgün, dudakları dolgun, geniş ve pembeydi. Kahverengi ince gözleri ve siyah çizgi gibi kaşları vardı. Tokasını açıp saçlarını savurdu.

Bu sırada diğer şövalye kıza bir süre baktıktan sonra miğferini çıkartıp yere fırlattı. Ardından kafasındaki zincir zırhın başlığını açtıktan sonra kafasını rahatsız etmesin diye taktığı deri başlığı çıkartıp yere attı. Sonra zırhınıda yavaşça çıkarttı ve onuda diğerlerinin yanına koydu.

"Zırhını çıkartman güvenli mi?" diye sordu kız umursamaz bir şekilde. Adam sadece homurdandı ve atına bağlı olan çantadan bir parça ekmek çıkartıp
"Aç mısın?" diye sordu, kız kafasını sağa sola sallayarak reddetti.
"İyi o zaman," diyerek ateşin yanına oturdu ve ekmeğini yemeye koyuldu. Kız da ateşin başına oturarak dalgın gözlerle bir süre ateşi izledi.
"Yıkanmam gerekiyor," dedi kız bir süre bir süre bekledikten sonra. Adam bir süre gözlerini ona çevirdikten sonra etrafa bakmaya devam etti.
"Yakınımda durup beni korur musun?" dedi kız.
Adam sıkıntıyla "Peki," dedi.

Kadın ayağa kalktı ve zırhını çıkarttı. İçindeki zincirleride çıkarttıktan sonra üzerinde sadece beyaz bir gömlek ve kahverengi bir pantalon kalmıştı. Nehire doğru yürümeye başladığında diğer şövalyenin hâlâ kalkmamış olduğunu farketti.

"Gelmiyor musun?" dedi kadın somurtarak.
Adam bezginlikle ayağa kalktı ve kadına doğru ilerlemeye başladı. Kadın adam yaklaşırken bir süre daha somurtarak durduktan sonra arkasını döndü ve gülümsemeye başladı.

Nehire geldiğinde üst kısmında sadece iki tane düğmesi olan gömleğini yukarı doğru çıkarttı. Ã?ıkartırken omuz kemikleri görünen ve yeterince çekici olan kadın daha da güzel görünüyordu şimdi. Yavaşça pantalonunu çıkarttı. şimdi tamamen çıplaktı. Kafasını biraz sola çevirdi ve göz ucuyla adama baktı. Adam kafasını çevirmiş başka yerlere bakıyordu.

Kadının gülümsemesi soldu ve tekrar somurtmaya başladı. Yavaşça suya girdi ve uzun bir süre yıkandı.

Bir süre sonra kadın kıyıya yaklaştı ve yere çömeldi, böylelikle su kadının göğüslerini örtüyordu.
"Kurulanacak bir şeyler getirir misin?" diye sordu adama.
Adam kafasını yerden kaldırarak kadına baktı, kafasını salladıktan sonra arkasını dönerek kampa doğru yürümeye başladı. Bir kaç dakika sonra adam bir kumaş parçasıyla geri geldi. "Bir tek bunu bulabildim," dedi kadına özür dilercesine, kumaşı uzatırken.

Kadın kumaşı alıp üzerini örtmeden önce ayağa kalktı ve yavaşça kumaşa uzandı. Adam bunun karşısında tekrar kafasını başka bir tarafa çevirmek zorunda kaldı.
"Teşekkürler," dedi kadın kumaşı alarak. Adam arkasını dönüp gitmeye başladığında "Gitme," dedi kadın.
"Gördüğün gibi etrafta sana zarar verecek hiç kimse yok," dedi adam arkasını dönmeden, ardından yürümeye devam etti.
"Gitme, lütfen," dedi kadın bir kez daha.
"Neden? Neden hâlâ ısrar ediyorsun! Mümkün değil anla artık. Özgünüm..."
"Sadece nedenini merak ediyorum. Neden bunu bana yapıyorsun?"
"Yüzlerce defa açıkladım bunu sana."
"Ve bende hâlâ anlamış değilim! Bir gün zaten öleceğiz, neden mutlu bir şekilde ölmüyoruz?"
"Ã?ünkü eğer bu yüzden ölürsen...kendimi asla affetmem," dedi adam, hâlâ arkası dönüktü, kafası eğik bir şekilde duruyordu.
"Hiç bir şey olacağı yok! Sadece evhamlanıyorsun," dedi kadın üzerindeki kumaşın yere düşmesine izin vererek. Kollarını adamın kollarının altından geçirdi ve sırtına yaslandı. Adamın zincir zırhı çok soğuktu ve sudan yeni çıkan kadın için çok daha soğuktu. Ama nasılsa kendisini sıcacık hissediyordu. Bir süre öyle sarıldıktan sonra kadın adamın önüne geçerek gözlerini gözlerine kilitledi ve dudaklarını adama yaklaştırdı. Adam kaçmak için zayıf bir hamle yaptıysada başaramadı. Kadının çekiciliği onu adeta büyülemişti.

Dudakları birbirine değdi...

Kadın için bu an sanki sonsuza kadar sürmüş gibiydi, ya da en azından öyle olmasını diledi...
Last edited by Alenthas on Sat May 17, 2008 8:45 am, edited 1 time in total.
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Adam zırhını giyiniyordu. Hareketleri hızlı ve telaşlıydı.


"Ölmek için güzel bir gün," dedi tuniğini yeni giymiş, pantalonunuda giymekte olan kadın. Adam sinirli bir tavırla kadına baktı, burnundan soluyordu. "Bunun olmaması gerekliydi. Olmamış gibi farzet."

Bu sefer sinirlenme sırası kadındaydı, kadın tokat atılmış gibi kendisine gelerek adama doğru sert adımlar atmaya başladı. Yan yana durduklarında boy farkı daha çok belli oluyordu. Kadının boyu adamdan bir kafa daha kısaydı. şaşkın bir şekilde bakan adama okkalı bir tokat geçirdikten sonra "Bu ne cürret! Bunu nasıl söylemeye cesaret edersin?" dedi. Adam ne olduğunu anlamadan aval aval kadına bakmaktaydı. "Beni kullanıp bir tarafa atabileceğin bir mendil mi sandın!" diye devam etti kadın.

Adam kekeleyerek "Y-yanlış anladın Leandra, öyle demek istememiştim," dedi. Fakat kadın hâlâ yumuşamamıştı.
"Demek yanlış anladım ha?" dedi.
"Evet kesinlikle bir yanlış anlaşılma var," dedi adam yaptığı hatanın büyüklüğünü göremeyerek.
"Demek ben yanlış anladım! Ne demeye çalışıyorsun? Ben kıt beyinlinin teki miyim yani? Onu mu kast ediyorsun?"
"Ah, hayır Leandra, yine yanlış anladın," dedi fakat kelimeler ancak ağzından çıktığı an yaptığı ölümcül yanlışı anladı.

Kadın bir kaç saniye boyunca ağzı ve gözleri sonuna kadar açık bir şekilde adama baka kaldı. Ardından adamın suratına öyle bir yumruk geçirdi ki adam kendisini yerde buluverdi. şaşkınlıktan ne yapacağını bile anlayamamıştı. Ardından kadın bir "hıh" çekerek arkasına döndü ve hazırlanmaya başladı. Bu sırada zırhını yarım yamalak giyebilmiş olan adam Leandra'nın arkasından koşturup barışmaya çalışıyordu. Leandra hızlıca zırhını giyindi ve atına binerek uzalaşmaya başladı. Adam bu hareket karşısında şaşkınlıkla ve aceleyle eşyalarını çantasına tıkıştırdı ve atın üzerine yükleyerek dört nala koşturmaya başladı. "Kadınlar!" diye sitem etti zırhının kalanını bağlarken.


Aradan bir kaç saat geçti, adam kovalıyor, kadın ise kaçmaya devam ediyordu. Adam ne zaman hızlansa, kadın ormanın içerisinde cesaret edilebileceğinden daha hızlı gidiyordu. şansına orman sık değildi. Böylece bir süre daha kovalamacanın ardından kadın iki yüz metre ötedeki geniş bir yola çıkarak son sürat gitmeye başladı. Onu kaybetmekten korkan adam hızlanarak yola çıktı, bu sırada neredeyse bir ağaca çapacaktı.

Biraz daha ilerlediğinde Leandra'nın çığlığını duymaya başlamıştı. Kadın "Yardım edin! Yolculuğumun başından beridir beni takip eden birileri var! Canımı zor kurtardım lütfen kurtarın beni!" diye feryat etmekteydi. şaşıran ama meraklanan adam atını hiç yavaşlatmadan ilerlemeye devam etti. Seslere yaklaştığında ağaçların arasından bir şehir belirdi. şehirin surları yoktu ve evleri beyaz mermerden yapılmaydı. Fakat beyaz evler yerine ağaçların ferahlatıcı yeşil tonu hakimdi bu şehire. Yapılar sade ama göz kamaştırıcıydı. Bu noktadan şehir yukarıdan görünüyordu ve şehire giden yol o kadar dardı ki eğer yavaşlamamış olsaydı uçurumundan uçabilirdi. Yol sol taraftan aşağıya doğru çeyrek daire oluşturacak şekilde iniyordu. Oradan da kapılara ulaşılıyordu. O sırada Leandra'nın çığlığını duyan adam kendine gelerek o tarafa doğru atını koşturmaya başladı. Kadın atından inmişti ve etrafı elfler tarafından çevrilmişti. Hepsi kadını sakinleştirmeye çalışıyor gibiydi. Yolda ilerleyerek aşağıya indi. Neler olduğunu anlamaya çalışırken sol tarafında yukarısında kalan bir elfin yayını ona doğru çevirdiğini gördü, fakat çok geç kalmıştı.

Ok yayından çıktı ve şiddetle adamın sağ omzuna saplandı, adam okun çarpmasıyla birlikte atının üzerinden düştü. Nasıl oktu bu böyle ki onu atından düşürmüştü? Ardından sol koluna başka bir ok daha saplandı ve sağ bacağının üst kısmına bir tane daha.

Gözü kararmaya başladı. Her şey bulanıklaşıyordu...Leandra'nın ona doğru koşmakta olduğunu gördü ama zorlukla seçebiliyordu. Ardından o kadar bulanıklaşmıştı ki her şey birbirine geçmişti. Ve son olarak gözleri karardı...
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Kızıl Pençe

Cüce sağ ayağındaki ağır çizmeyi savaşçının göğüsüne koydu kendini beğenmiş bir tavırla. Elindeki baltayı tehdit edercesine adamın suratına sallamaktaydı.
"şimdi ufaklık," dedi vurgulayarak. "Güneşini kesiyom ha! şimdi görürsün sen," dedi baltasını daha çok yaklaştırarak. O sırada Kerdox sırıtarak "Calorn," diye seslendi "o benimle."
Calorn geminin zeminine tükürdükten sonra sağ ayağını kaldırdı ve Aríse'ın karnına tekmeyi geçirdi. Bu hareket Aríse'ın nefessiz kalmasına neden oldu. Cüce uzaklaşırken sürekli savaşçıya kaçamak bakışlar atmaktaydı. Tam o sırada Kerdox dalga geçmek için Aríse'a yaklaşıyordu ki ana direğin üzerindeki gözcünün elindeki dürbünü kenara tutarak bağırdığını işittiler. "Kaptaan..! İlerde bi' kaç lanet Tauros gemisi görüyom, direk üzerimize geliyolar!" diye bağırdı.
Aríse heyecanlanmıştı. Ayağa kalkıp hızlıca gemiye doğru bakmaya başladı. Çok uzaktaydı ve bir gölge gibi görünüyordu. Aríse gözlerini kısmasına rağmen net bir şekilde görememişti gemiyi. Aríse yukarıdaki gözcüye bağırdı "Hey sen, dürbünü aşağıya fırlat," fakat gözcü umursamadan bakmaya devam ediyordu. Tam o sırada kafasına şaplak yiyen Aríse şaşkınlıkla arkasına döndü. Karşısında fare suratlı bir adam duruyordu, dişleri çürümüş ve dökülmüştü. Elindeki dürbünü sırıtarak uzatıyordu. Aríse bir süre şaşkınlıkla adama bakınca "E hadi alsana be! Tüm gün seni bekliicek halim yok ya," dedi, bu uyarının üzerine Aríse hiç vakit kaybetmeden dürbünü alıp gemiye bakmaya başladı. Geminin flakası doğruydu, yani Tauros gemisi olduğunu belli eden bir bayrak taşıyordu. Mavi arkaplan üzerine beyaz bir balığın üzerinden girip altından çıkan bir pala sembolize ediliyordu. Fakat geminin kalanına bakıldığında hiç de bir Tauros gemisine benzemiyordu. Tauros gemileri daha bir ustalıkla yapılırdı, belirli bir kalitede yapılmayanlar denize açılamazdı. Bunda ise çok...vasat bir görünüm vardı.
Tam o sıralar ufukta bir kaç yelken daha belirmeye başladı, bu kesinlikle iyiye işaret değildi. "Bu bir Tauros gemisi değil," dedi Kerdox'a.
"Nerden biliyorsun evlat?"
"Tauros gemisine benzemiyor baksana," dedi dürbünü uzatarak, cüce dürbünü aldı ve parmaklarının ucunda yükselerek bakmaya başladı.
"Hımm, sanırım haklı olabilirsin. Bir filoyla geliyorlar, bu iyiye alamet değil," dedi ve ardından gemiye dönerek "Silahlarını kuşanın beyler! Biraz yağma zamanı, biz Erwrythlilerin ne olduğunu şunlara gösterelim, ne dersiniz?"
Mürettebattan bir tezaurat koptu. Savaş demek, yağma demekti. Yağma ise iskelelerde komforlu hanlar, kaliteli içkiler ve en önemlisi güzel kadınlar anlamına geliyordu. Bir süre sonra tüm mürettebat savaşa hazır bir şekilde silahlarını ve tüfeklerini kuşanmış bir şekilde güvertede belirdi.
Kerdox sevinçle bağırdı "Haydi bakalım!"
Gemi son hızla Tauros gemilerine çaprazlamasına ilerliyordu. Askerler geminin sağ tarafında mevzilenmiş, muhtemel savaşı bekliyorlardı. Savaşın heyecanı ile mızraklı askerler mızraklarını yere vururken, çift pala taşıyanlar palalarını birbirine, tek kılıç taşıyanlar ise kılıçlarının yanıyla gemiye vuruyor, adeta bir savaş müziği çalınıyorlardı. Gözlerindeki parıltı böyle bir şeyi ne kadar uzun zamandır beklediklerinin habercisi idi. Aríse böyle bir mürettebatla yolculuk yaptığı için biraz telaşlanmıştı, adamların gözünü kan bürümüştü resmen. Hatta o kadar ki, bunlar basit Tauros tüccarları olsa bile saldıracaklarmış gibi görünüyorlardı. Fakat bu fikir kafasından aniden uzaklaştı, zira gemiler daha fazla yaklaştığında Tauros sancağı indirilmiş, yerine siyah üzerine kırmızı üç tane çaprazlamasına pençe resmedilen bir bayrak çekilmişti.
İşte o an bir sessizlik kapladı mürettebatı. Gemi, denizde oyun oynayan bir çocuk gibi suları etrafa savururken duyulan tek ses denizin o rahatlatlatıcı şırıltısıydı. "Onlar kim?" diye sorabildi Aríse sessizlikten rahatsız olmuştu ve sesi fısıltı halinde çıkabilmişti ancak.
"Kızıl pençe."
Aríse neden bunlardan korkulması gerektiğini anlamamıştı. Fakat çok kötü bir durumla karşı karşıya olduklarını mürettebatın halinden anlayabiliyordu. "Yani? Burada oturup ölmeyi mi bekleyeceğiz," diye seslendi herkese. "Hayatım üzerine bahse girerim ki bizi alt edemezler," sırıttı. "Size diyorum işe yaramaz sefiller, savaşa hazırlanın!"
Bazıları içinden 'sende kim oluyorsun be!' diye geçirsede bir noktada haklı olduğunu kabul edip müziklerine devam ettiler. Kerdox göz ucuyla Aríse'a onaylayan bir bakış attı. Aríse ise kafasını sallayarak gülümsedi.
Savaş başlamadan önce komik görünüşlü kaptanın söylediği tek söz: "Onlara cehennemi yaşatın!"
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Topların patlayış sesi arasından okçuların komutanı olduğu belli olan adam gırtlağını patlatırcasına haykırdı "Nişan al..! Hazır..!" bu sırada sağ kolunu havaya kaldırmıştı. Ve öylece bir süre boyunca geminin menzile girmesini bekledi. Gemi menzile girdiğinde kolunu aşağıya indirerek bağırdı "Atış serbest!"
Oklardan bir tanesi rüzgârsız havayı delerek havaya yükselmiş ve avına doğru inişe geçen bir kartal misali korsan gemisinin kaptanının koluna saplanmıştı. Onca uzaklığa rağmen kaptanlarının suratının nasıl buruştuğunu görerek sırıttılar. Toplardan bir tanesi güverteye çarpmış ve iki askeri geriye doğru fırlatırken bir tanesinin ise suya düşmesine neden olmuştu. Kaptan "Diğerleri yaklaşıyor, eğer elimizi çabuk tutmazsak bu savaşı kazanma şansımız yok! Bunu halledip diğerlerine geçmemiz gerekiyor, hemde en kısa zamanda!"
O sırada gemiler birbirine iyice yaklaşmıştı ve balistalar ateşlenerek gemiler birbirine sabitlenmişti. Adı Kelar olan fare suratlı adam bıçağını çekip sağ ayağıyla geminin korkuluğundan destek alıp korsan gemisine doğru sıçradı. Bir korsanın üzerine düşmüştü ve çarpmanın etkisiyle ikiside yere düşmemek için birbirine sarılmıştı bir an. Korsan geriye doğru tökezlesede dengesini sağlayıp düşmemişti. O sırada Kelar elindeki bıçağı korsanın ensesine dayayıp tek bir hamlede adamı öldürdü. Adam daha yere düşmeden elindeki bıçağı sağ tarafındaki bir korsana fırlatarak onuda halletti. Ardından palasını çıkartarak havadan gelen bir kesme darbesini savuşturduktan sonra bıçağı fırlattığı adama doğru, yani geminin kıç kısmına doğru hızlı ve kısa bir sıçrayış yapıp ayaklarını sabitledi ve eğilerek bir gelen iki korsanlardan birine doğru hızlı bir saplama hamlesi yapıp onunda haddinden gelmişti. Fakat yeterince hızlı değildi. Diğer korsan palasını ona doğru kaldırmıştı ki tam o sırada yan taraftan gelen bir nara sesiyle beraber uzun bir kılıç korsan ile Kelar'ın arasına girip ölümcül darbeyi engellemişti. Kelar adama baktığında kafasına şaplak attığı Tauroslunun hayatını kurtartıdığını gördü. Aríse hiç zaman kaybetmeden kılıcını geri çekti ve savunma pozisyonuna geçmişti ki Kelar kılıçların çarpışmasıyla dengesini kaybetmiş olan korsanı şişledikten sonra çürük dişlerini göstererek sırıtmıştı.
"İyi savaşıyorsun," dedi Aríse geminin baş üstüne giderek diğer korsanlarla uğraşmaya başladı. Kelar ise kıç tarafından ona saldırmak üzere kılıcını havaya kaldırmış adama karşı tabancasını çekip bir el ateş etti ve parmağında çevirip duman tüten ucunu üfledi. Artık bu kadar heyecan yeter derken korsanlardan biri geminin ön tarafından ona doğru yaklaşmaya başlamıştı. Adam iyi savaşıyordu, hatta belki de Kelar'dan da iyi savaşıyordu. Kelar bir yandan merdivenleri çıkarken bir yandan da korsanın hamlelerini savuşturuyordu. Gidecek yer kalmayınca geriye doğru takla attı ve tek eliyle korkuluğa tutunduktan sonra vücudunun ağırlığıyla korsanın odasına açılan camı kırarak kendisini içeriye fırlattı. Hemen kaptanın odasından dışarı çıkıp güverteye çıktı. Merdivenin trabzanına tutunarak devinim kazandı ve dönerek palasını merdivenlerden inmekte olan korsanın ayaklarına geçirdi. Korsan merdivenlerden aşağıya fırlayarak yüzüstü yere yapışmıştı. Kelar ayağını yerde sürünerek uzaklaşmaya çalışan korsanın sırtına bastırdı ve palasıyla son bir darbe geçirdi. Etrafına baktığında gemideki savaşın çoktan bitmiş olduğunu farketti. Ve diğer iki gemide neredeyse menzile girmek üzereydiler. şimdi durum eşitlenmişti, iki gemiye karşı iki...
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Tekrar ve Tekrar...

Görmesini engelleyen siyah bir eşarp gözlerinin kamaşıp kaşınmasına yol açıyordu. Ne kadar fırlatıp atmak istesede elleri arkasında bağlı olduğundan hiç bir şey yapamıyordu. Bağlı olmasaydı bile iki kişi onu kolundan tutmuş sürüklerken yapabileceği pek bir şey yoktu. Tek duyduğu ayak seslerinin ardından gelen gıcırtı ve kendi ayaklarının tahtada sürtünme sesiydi. Çok kısa bir yürüyüşün, daha doğrusu sürünüşün ardından bir ses daha duydu. Uzun bir gıcırtının ardından tahtanın tahtaya vuruş sesiydi. Muhtemelen bir kapı veya bir kapak açılmıştı. Bu sesin ardından bir merdivenden aşağıya inmeye başladılar. Merdivenler bittiğinde Aríse'ı tutan adamlar onu ileriye doğru fırlatıp suratını yere çarpmak suretiyle yere düşmesine neden oldular.
Ardından onu tutan kişiler bileğindeki ipi ve suratındaki eşarbı çözerek onu farelerin cirit attığı bu pis mekanda tek başına bıraktılar.


Kaç ay olmuştu? Yoksa sadece bir kaç gün mü? Zaman o kadar yavaş geçiyordu ki ne kadardır burada olduğunu hatırlamıyordu bile. Saatler ve günler birbirine karışmıştı adeta. Bazen tavandaki kapak açılıyor ve dayanılmaz güneş ışığını içeriye davet ediyordu. Tek yediği şey balıktı, ama o kadar açtı ki kılçıklarını ayırmadan bir lokmada yutuveriyordu. O yüzden ağzının içi yaralarla doluydu ama bu pisliğin içinde hiç bir şey umrunda değildi, neredeyse. Ne açlığı, ne yaraları ne de buradaki pisliği umursuyordu. Kusmuk, dışkı ve farelerin arasında umursadığı tek bir şey vardı, o da bu anı daha önce yaşamış olmasının verdiği nefret ve intikam duygusu. Burada böylece esir tutulmak yıllarca unutmaya çalıştığı anılarını tekrar canlandırıyordu. O gemiye bindiği güne lanet etti. Buraya hiç gelmemeliydi, ne güzel paralı askerlik yaparak geçimini sağlıyordu. Ya şimdi? Aptalca bir hayale kapılıp buraya kadar gelmesi şart mıydı?

***

Ağzındaki tuzlu tadı çok iyi biliyordu. Sağ yanağı pürüzlü, yumuşak bir zemine değiyordu. Kafasını oynatmaya çalıştığında bu yumuşak zemin sürtünmeden ötürü sanki taş kesilmişcesine yanağının acımasına neden oldu. Deniz, onu boğazına kadar yutan dalgalarla gelip arada sırada bir kaç kan damlasıyla geri çekiliyordu. Suratına kadar gelen dalgalar kızıl sakalının ileri geri raks etmesine neden oluyordu. Gözlerini açmak istedi fakat sanki gözlerini açmak çok zor bir şeymiş gibi üşenerek yapmayı reddetti. Belki de göreceklerinden korkuyordu...
Sonunda üzüntüyle yaşamaya devam ettiğini ve kalkıp hayata meydan okuması gerektiğine karar kılarak gözlerini açtı. Gördükleri karşısında hiç şaşırmamıştı. Ayağa kalktı ve uzun kızıl sakalına karışmış kumlardan kurtulmak için sakalını biraz silkeledi.
İşte burada, aynı şeyleri tekrar ve tekrar yaşamaya hapis edilmişti. Tekrar yabanda, tek başınaydı. Yanında ne bir silah, ne de yiyecek bir şey vardı. Tekrar ve tekrar...
Image
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests