Ölüm Labirenti
Karanlığın içinde sanki birşeyler kıpırdanıyordu adam için, ileriye baktı ağaçların arkasına...
Ormanın içinden bir kadın sülüyeti Adriana bakıyordu. "Buda nerden çıktı?" diye düşündü bir an, ardından kadının suratı biraz daha belirginleşti ve Adamın kafasındaki bütün sorular uçup gitti... Herşeyin yerini bir utangaçlık aldı adam hemen işini halledip kadına doğru yürüdü. Tam bir itaat içindeydi. İri adam. Güzel dryad elini uzattı ve yanağını okşadı esmer adamın... Adam mayıştı...
Kafasında bir acı hissetti iri adam acının etkisiyle yere yığılırken sırılsıklam bir kadın daha gördü. Adrian bir dryadın üzerine işemişti...
Ormanın içinden bir kadın sülüyeti Adriana bakıyordu. "Buda nerden çıktı?" diye düşündü bir an, ardından kadının suratı biraz daha belirginleşti ve Adamın kafasındaki bütün sorular uçup gitti... Herşeyin yerini bir utangaçlık aldı adam hemen işini halledip kadına doğru yürüdü. Tam bir itaat içindeydi. İri adam. Güzel dryad elini uzattı ve yanağını okşadı esmer adamın... Adam mayıştı...
Kafasında bir acı hissetti iri adam acının etkisiyle yere yığılırken sırılsıklam bir kadın daha gördü. Adrian bir dryadın üzerine işemişti...
"Yıllar önce büyük bir liderimiz vardı. Aklı başında biriydi ve yakında ormanların yok olacağını o öngörmüştü. Sonunda ona bir teklif gelmişti. Misat'taki başbüyücülerden biri Esten'le anlaşma yapmış ve bu ortaklığa liderimiz giantlight'ı da davet etmişti." diye anlattı dryadın sözcüsü.
"Giantlight! Bu hain dryad şefi değil mi? Deru onu öldürmüştü. Sizi özgür etmişti." diye haykırdı Safiel.
"Hayır! Başlarda herkes Deru'nun Giantlight'ı öldürmesine sevinmişti. Ã?ılgın bir dryadın Misat'ı bir ormana dönüştürmesini denediğinde insanların nasıl tepki verdiğini de görmüştük. Sonunda anladık ki Giantlight haklıymış. Ormanlar yok oluyor ve en sevgili dostlarımız elfler ki heleki orman elflerinin yeri biz de ayrıydı bu olaya tepkisiz kalıyor."
"Nereden biliyorsunuz ki? Hem Hostan'daki ölüm kapısını kapatıp oraya tekrardan fidanlar dikip ormanlık bir alana dönüştüren Huor değil miydi? Neden huor'u düşmanınız olarak görüyorsunuz?" diye sordu Safiel.
Miae yanında uyukluyordu. Kafasına yediği darbe onu sersemletmişti. Dryadlar ikisini zorla götürüyorlardı. Miae'yi bağlayıp bir sedyeye koymuşlardı. Ã?yle taşıyorlardı.
"Sonunda dediği gibi oldu her şey. Ormanlar git gide azaldı ve biz de azaldık."
"Kim size bunun olacağını söyledi?" diye sordu Safiel.
"Mikael adında koyu tenli biri bizi ziyarete geldi. Reks'in bize bir teklifi olduğunu söyledi. Ormanları ona verirsek bize daha iyi yaşayabileleceğimiz olanaklar sağlayacağını da belirtti." diye anlattı dryad.
"Reks dalaveracıdır. Belli ki sizi kandırmış."
"Başta biz de öyle düşündük. Ama sonunda bizi ikna etti."
"Nasıl?"
"Bize end eğerli nesnesini verdi." diye açıkladı dryad.
"Reks'in yılan gözlü yüzüğü. En değerli nesnesi." diye şaşırdı Safiel.
Karşısındaki tahttın sol yanındaki sehpada parlayan koca bir yüzük gördü. Yılan gözlü yüzük!
"şimdi her şey anlaşıldı! Hepimiz kandırıldık! Ziher kendini tanrı yerine koyuyordu; çünkü o bir tanrıydı. O Reks'in ta kendisi. Dünya'ya inmenin yolunu bulmuş. Nesnesini başkasına kendi rızanla verirsen ruhun bir beden bulur!" diye şaşkınlığını dile getirdi Safiel.
"Reks, Teemieri'yi de bizi de herkesi kandırmış. O Neirre'de, aramızda. Kural çiğnendi! Bir tanrı dünyaya geldi."
"Giantlight! Bu hain dryad şefi değil mi? Deru onu öldürmüştü. Sizi özgür etmişti." diye haykırdı Safiel.
"Hayır! Başlarda herkes Deru'nun Giantlight'ı öldürmesine sevinmişti. Ã?ılgın bir dryadın Misat'ı bir ormana dönüştürmesini denediğinde insanların nasıl tepki verdiğini de görmüştük. Sonunda anladık ki Giantlight haklıymış. Ormanlar yok oluyor ve en sevgili dostlarımız elfler ki heleki orman elflerinin yeri biz de ayrıydı bu olaya tepkisiz kalıyor."
"Nereden biliyorsunuz ki? Hem Hostan'daki ölüm kapısını kapatıp oraya tekrardan fidanlar dikip ormanlık bir alana dönüştüren Huor değil miydi? Neden huor'u düşmanınız olarak görüyorsunuz?" diye sordu Safiel.
Miae yanında uyukluyordu. Kafasına yediği darbe onu sersemletmişti. Dryadlar ikisini zorla götürüyorlardı. Miae'yi bağlayıp bir sedyeye koymuşlardı. Ã?yle taşıyorlardı.
"Sonunda dediği gibi oldu her şey. Ormanlar git gide azaldı ve biz de azaldık."
"Kim size bunun olacağını söyledi?" diye sordu Safiel.
"Mikael adında koyu tenli biri bizi ziyarete geldi. Reks'in bize bir teklifi olduğunu söyledi. Ormanları ona verirsek bize daha iyi yaşayabileleceğimiz olanaklar sağlayacağını da belirtti." diye anlattı dryad.
"Reks dalaveracıdır. Belli ki sizi kandırmış."
"Başta biz de öyle düşündük. Ama sonunda bizi ikna etti."
"Nasıl?"
"Bize end eğerli nesnesini verdi." diye açıkladı dryad.
"Reks'in yılan gözlü yüzüğü. En değerli nesnesi." diye şaşırdı Safiel.
Karşısındaki tahttın sol yanındaki sehpada parlayan koca bir yüzük gördü. Yılan gözlü yüzük!
"şimdi her şey anlaşıldı! Hepimiz kandırıldık! Ziher kendini tanrı yerine koyuyordu; çünkü o bir tanrıydı. O Reks'in ta kendisi. Dünya'ya inmenin yolunu bulmuş. Nesnesini başkasına kendi rızanla verirsen ruhun bir beden bulur!" diye şaşkınlığını dile getirdi Safiel.
"Reks, Teemieri'yi de bizi de herkesi kandırmış. O Neirre'de, aramızda. Kural çiğnendi! Bir tanrı dünyaya geldi."
“Sana aylaklık etmen için yemek vermiyoruz anladın mı?”
Barrelbottom çocuğun önüne bir tabak yüzülmüş balık pulu attı. Bu Kiba’nın her zamanki öğle yemeğiydi. Ã?ğle vardiyası sırasında geminin burnunda sadece bir dakika ellerini küpeşteye dayayıp denizi seyretmişti. Sadece bir dakika ve bu yakalanıp ceza almasına yetmişti. Kiba’ya insaflı davranıp ona sadece 5 kırbaç cezası vermişlerdi. Normalde kırbaç cezası 10’dan başlardı, ve bu sayı infazcı Lashsweep’in bir yetişkini yere indirmesine yeterdi. Kiba’nın bilincini kaybetmesi için 3 kırbaç yetmişti, ama Lashsweep yine de iki darbe daha vurmuştu.
Kiba Barrelbottom’un sesiyle uyandığında önündeki yüzülmüş balık pullarına baktı ve yemek için tabağı kendisine doğru çekti. Güneş tam tepede cayır cayır parlıyordu. Demekki bütün gece ve sabah uyumuştu...
Sanki bir yere kaçabilcekmiş gibi ayak bileğinden ana direğe zincirlenmişti ama bu ceza kaçmasını engellemek için değildi. Amaç disiplinsiz denizciyi bütün gün kızgın güneşin altında bırakmaktı.
Küçük çocuk acı içersinde balık derilerini ağzına tıkmaya başladı, dudakları kurumuş ve çatlamıştı. Kendisine su verilmeyeceğini biliyordu. Balığın derisi onu daha da susatacaktı ama Kiba en azından bir de açlık çekmek istemiyordu. Yaralarına elbette kimse bakmamıştı, sırtındaki sıcaklıktan kırbaç darbesinin en derin yerlerinin hala kanadığını farketti. Böyle açıkta kalırlarsa iltihaplanıp çocuğu hasta edeceklerdi.
Yemeği bitince gözlerini kapatıp omzunun üzerinden direğe yaslandı. Yere oturmuştu ve bayılmamaya çalışıyordu. Bir daha bayılırsa hiç ayılmayabilirdi. Korsanlar onu uyandıramazsa yaşayıp yaşamadığına bakmakla zaman kaybetmez, direk denize atarlardı. Bu yüzden Kiba bütün gücüyle ayık kalmaya çalışıyordu.
Bir süre sonra kendinden 4 yaş büyük Duplo’yu gördü. Ne annesini ne de babasını tanıyan bir yetimdi ama Rhuan’lı olmadığı kesindi. Duplo iki dizinin üstünde bir yandan yerleri temizliyor, diğer yandan da üzüntüyle Kiba’ya bakıyordu. Arkadaşına yardım etmesi yasaktı, bunu yaparsa o da kendi zinciriyle direğe bağlanırdı.
Kiba’nın yaralarının kanaması durmuş, iltihap başlangıcının sümüksü yapısı yaranın kenarlarında oluşmaya başlamıştı bile... Duplo sanki kazara kovasındaki temiz deniz suyunu Kiba’ya doğru devirdi ve bunun için okkalı bir tokat yedi. Ã?ocuk yeni su çekmek için kovayı tekneden sallandırırken Kiba da iltihabı durdurmak için sırtüstü yere uzanıp kanayan sırtını güvertedeki deniz suyuna bastırdı. Acıdan haykıracaktı ama kendisini tuttu, bir süre sonra acı o kadar da önemli gelmedi, suyun yakan serinliği cennet ve cehennemin arasında kalmış bir ruh gibi onu hem acı hem de huzurla doldurdu ve Kiba bir kez daha kendinden geçti. Başına güneş geçmişti, aç ve susuzdu, bağlandığı direğin dibinde sayıklıyordu.
O akşam Kiba’yı direkten çözüp tekrar tayfaların arasına bıraktılar. Kendine geldiğinde tekrar eski gücüne kavuşması 2 haftasını aldı ve Duplo tüm bu süre boyunca ondan yardımını esirgemedi. Kiba bu süre zarfında yardımsever arkadaşına bakıp kendisine hep aynı soruyu sormuştu. “Biz de büyüdüğümüzde bu korsanlar gibi kötü ve acımasız mı olacağız?”
Hiç gıkını çıkarmadığı ve ölmediği için biraz olsun korsanların saygısını kazanmıştı ama 5 kırbaçta darmadağın olduğu için hala rüştünü ispatlayamamıştı. Kiba o günden sonra bir daha hiç aylaklık yapmadı. Korsanların gücü merhametsizliklerinden geliyordu ve Kiba güçlü olmak için merhametsiz olması gerektiğini öğrenmişti. Hem korsanlar, hem de kabusları ona bunu söylüyordu.
Tekrar ayıldığında Wanga’yı başında buldu. Ona sıcak bir çay içiriyordu. Kiba’nın ateşi düşmüştü. Küçük çocuk hastalanmaya alışıktı. Bünyesi pek güçlü değildi ama bir hamam böceği gibi bir türlü de pes etmek bilmiyordu. Wanga’nın çayı, ateşin ısısı ve kürkün altında terlemek Kiba’ya iyi gelmiş, küçük vücudu yeniden hayata tutunmuştu.
“Tamam ben iyiyim. Kendim içebilirim.”
“Birazcıg sogukda kaldın ve hemen hastalandın! Cog narinsin!”
Wanga haklıydı. Kiba ile kıyaslanınca neredeyse çırılçıplaktı ama soğuk ona işlemiyor gibiydi...
“Hayır! Ben bir insanım. İnsanlar soğukta kalın şeyler giyerler, bak diğerlerine...”
Kızın eli Kiba’yı ince boynundan kavramıştı ve sıkmaya da başlamıştı.
“Eger bir gün ölmeye garar verirsen lütfen önce bagna gel! Ã?ylece ziyan olup gitme olurg mu?”
Kiba kızı bileğinden kavradı ama bir şey yapamadı, gücü ona yetmiyordu. Kız arkadaşına biraz acı çektirdikten sonra boynunu bıraktı. Melez çocuk biraz öksürdü sonra da kendisini toparlayıp doğruldu. Ateş sönmek üzereydi, Safiel, Adrian ve Miae etrafta gözükmüyordu.
“Nereye gittiklerini gördün mü?”
“Bu tarafa gittiler.” Wanga parmağıyla ormanın içerlerini göstermişti.
“Ne zamandır yoklar?”
“Ateşi hiç beslemedim.”
Kiba dönüp ateşe baktı. “Buna bakıp anlamam mı gerekiyor?”
“Evet. Cog fazla olmadı.”
“Peki... Gelirler her halde.” Kiba sonra ateşin diğer tarafında Daylight’ı gördü. Kız ateşin başına oturmuş kendisini ısıtıyordu. Rhuan’lı çocuk kürkün altından kıza seslendi.
“Sen iyi misin Daylight? Diğerleri giderken sana bir şey söylediler mi? Bu arada kürk senin mi acaba? Kullanmamda bir sakınca var mı?”
Kiba her zamanki gibi sorularını ardı ardına sormuştu. Ã?ayı içtikten sonra kendisini biraz daha iyi hissediyordu ama vücudu hala halsiz ve güçsüzdü.
Barrelbottom çocuğun önüne bir tabak yüzülmüş balık pulu attı. Bu Kiba’nın her zamanki öğle yemeğiydi. Ã?ğle vardiyası sırasında geminin burnunda sadece bir dakika ellerini küpeşteye dayayıp denizi seyretmişti. Sadece bir dakika ve bu yakalanıp ceza almasına yetmişti. Kiba’ya insaflı davranıp ona sadece 5 kırbaç cezası vermişlerdi. Normalde kırbaç cezası 10’dan başlardı, ve bu sayı infazcı Lashsweep’in bir yetişkini yere indirmesine yeterdi. Kiba’nın bilincini kaybetmesi için 3 kırbaç yetmişti, ama Lashsweep yine de iki darbe daha vurmuştu.
Kiba Barrelbottom’un sesiyle uyandığında önündeki yüzülmüş balık pullarına baktı ve yemek için tabağı kendisine doğru çekti. Güneş tam tepede cayır cayır parlıyordu. Demekki bütün gece ve sabah uyumuştu...
Sanki bir yere kaçabilcekmiş gibi ayak bileğinden ana direğe zincirlenmişti ama bu ceza kaçmasını engellemek için değildi. Amaç disiplinsiz denizciyi bütün gün kızgın güneşin altında bırakmaktı.
Küçük çocuk acı içersinde balık derilerini ağzına tıkmaya başladı, dudakları kurumuş ve çatlamıştı. Kendisine su verilmeyeceğini biliyordu. Balığın derisi onu daha da susatacaktı ama Kiba en azından bir de açlık çekmek istemiyordu. Yaralarına elbette kimse bakmamıştı, sırtındaki sıcaklıktan kırbaç darbesinin en derin yerlerinin hala kanadığını farketti. Böyle açıkta kalırlarsa iltihaplanıp çocuğu hasta edeceklerdi.
Yemeği bitince gözlerini kapatıp omzunun üzerinden direğe yaslandı. Yere oturmuştu ve bayılmamaya çalışıyordu. Bir daha bayılırsa hiç ayılmayabilirdi. Korsanlar onu uyandıramazsa yaşayıp yaşamadığına bakmakla zaman kaybetmez, direk denize atarlardı. Bu yüzden Kiba bütün gücüyle ayık kalmaya çalışıyordu.
Bir süre sonra kendinden 4 yaş büyük Duplo’yu gördü. Ne annesini ne de babasını tanıyan bir yetimdi ama Rhuan’lı olmadığı kesindi. Duplo iki dizinin üstünde bir yandan yerleri temizliyor, diğer yandan da üzüntüyle Kiba’ya bakıyordu. Arkadaşına yardım etmesi yasaktı, bunu yaparsa o da kendi zinciriyle direğe bağlanırdı.
Kiba’nın yaralarının kanaması durmuş, iltihap başlangıcının sümüksü yapısı yaranın kenarlarında oluşmaya başlamıştı bile... Duplo sanki kazara kovasındaki temiz deniz suyunu Kiba’ya doğru devirdi ve bunun için okkalı bir tokat yedi. Ã?ocuk yeni su çekmek için kovayı tekneden sallandırırken Kiba da iltihabı durdurmak için sırtüstü yere uzanıp kanayan sırtını güvertedeki deniz suyuna bastırdı. Acıdan haykıracaktı ama kendisini tuttu, bir süre sonra acı o kadar da önemli gelmedi, suyun yakan serinliği cennet ve cehennemin arasında kalmış bir ruh gibi onu hem acı hem de huzurla doldurdu ve Kiba bir kez daha kendinden geçti. Başına güneş geçmişti, aç ve susuzdu, bağlandığı direğin dibinde sayıklıyordu.
O akşam Kiba’yı direkten çözüp tekrar tayfaların arasına bıraktılar. Kendine geldiğinde tekrar eski gücüne kavuşması 2 haftasını aldı ve Duplo tüm bu süre boyunca ondan yardımını esirgemedi. Kiba bu süre zarfında yardımsever arkadaşına bakıp kendisine hep aynı soruyu sormuştu. “Biz de büyüdüğümüzde bu korsanlar gibi kötü ve acımasız mı olacağız?”
Hiç gıkını çıkarmadığı ve ölmediği için biraz olsun korsanların saygısını kazanmıştı ama 5 kırbaçta darmadağın olduğu için hala rüştünü ispatlayamamıştı. Kiba o günden sonra bir daha hiç aylaklık yapmadı. Korsanların gücü merhametsizliklerinden geliyordu ve Kiba güçlü olmak için merhametsiz olması gerektiğini öğrenmişti. Hem korsanlar, hem de kabusları ona bunu söylüyordu.
Tekrar ayıldığında Wanga’yı başında buldu. Ona sıcak bir çay içiriyordu. Kiba’nın ateşi düşmüştü. Küçük çocuk hastalanmaya alışıktı. Bünyesi pek güçlü değildi ama bir hamam böceği gibi bir türlü de pes etmek bilmiyordu. Wanga’nın çayı, ateşin ısısı ve kürkün altında terlemek Kiba’ya iyi gelmiş, küçük vücudu yeniden hayata tutunmuştu.
“Tamam ben iyiyim. Kendim içebilirim.”
“Birazcıg sogukda kaldın ve hemen hastalandın! Cog narinsin!”
Wanga haklıydı. Kiba ile kıyaslanınca neredeyse çırılçıplaktı ama soğuk ona işlemiyor gibiydi...
“Hayır! Ben bir insanım. İnsanlar soğukta kalın şeyler giyerler, bak diğerlerine...”
Kızın eli Kiba’yı ince boynundan kavramıştı ve sıkmaya da başlamıştı.
“Eger bir gün ölmeye garar verirsen lütfen önce bagna gel! Ã?ylece ziyan olup gitme olurg mu?”
Kiba kızı bileğinden kavradı ama bir şey yapamadı, gücü ona yetmiyordu. Kız arkadaşına biraz acı çektirdikten sonra boynunu bıraktı. Melez çocuk biraz öksürdü sonra da kendisini toparlayıp doğruldu. Ateş sönmek üzereydi, Safiel, Adrian ve Miae etrafta gözükmüyordu.
“Nereye gittiklerini gördün mü?”
“Bu tarafa gittiler.” Wanga parmağıyla ormanın içerlerini göstermişti.
“Ne zamandır yoklar?”
“Ateşi hiç beslemedim.”
Kiba dönüp ateşe baktı. “Buna bakıp anlamam mı gerekiyor?”
“Evet. Cog fazla olmadı.”
“Peki... Gelirler her halde.” Kiba sonra ateşin diğer tarafında Daylight’ı gördü. Kız ateşin başına oturmuş kendisini ısıtıyordu. Rhuan’lı çocuk kürkün altından kıza seslendi.
“Sen iyi misin Daylight? Diğerleri giderken sana bir şey söylediler mi? Bu arada kürk senin mi acaba? Kullanmamda bir sakınca var mı?”
Kiba her zamanki gibi sorularını ardı ardına sormuştu. Ã?ayı içtikten sonra kendisini biraz daha iyi hissediyordu ama vücudu hala halsiz ve güçsüzdü.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
-
Alenthas
- Forum Yöneticisi
- Posts: 2670
- Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
- Location: Innsmouth
- Contact:
Dakikalar boyunca haykırmasına rağmen kimse gelmeyecek gibi görünüyordu. Pes ederek yorgunlukla kafasını eğdi ve beklemeye başladı.
"Buraya ait değilsin." Kadın sesiyle irkilen Thereon kafasını kaldırdı. Yeşil, uzun ve kıvırcık saçları olan yeşil tenli fakat cezbedici bir kadın duruyordu karşısında. Üzerinde hiç kıyafet yoktu ama saçları vücudunu kapatıyordu.
"şaka yapıyor olmalısın," diye alayla cevapladı.
"Cevap verme bana," diye parladı kadın. "Sen ve dostların burada ne arıyorsunuz? Konuş!"
"Cevap verme dedin sanıyor-" diye alaya alacaktı ki suratına gelen bir tokatla sözü kesildi. Tokatın etkisiyle kafasını kenara çevirmişti, kadının görmeyeceği biçimde sırıttı. Ardından kadına doğru dönerken suratındaki sırıtışı sildi.
"Son kez soruyorum. Siz ve dostlarınız burada ne arıyorsunuz?" dedi öncekine nazaran daha sakin bir tavırla.
Thereon kafasına şimşek gibi çakan ve muhtemelen hayatını kurtarabilecek bir yalanla söze başladı. "Biz hani şu korsanların ve goblinlerin birlikte yaşadığı garip şehirden geliyoruz. Bizi buraya ağaç kesimi yapan işçileri korumamız için gönderdiydiler." Bu lafının ardından kadının gözlerinin büyüdüğünü farketti ve daha hızlı konuşmaya başladı. "Malum, gemiler taştan yapılmıyor. Onlara yaptığımız bu işin yanlış olduğunu, sırf kendi zevkimiz için ağaçların kesilmemesi gerektiğini söylemeye çalıştığım için beni buraya bağlayıp terkettiler. Oysa ki tek isteğim ağaçları korumaktı..."
"Yalan! Sen ölüm ve çürümüşlük kokuyorsun. Senin gibiler ormanı umursamazlar!"
"Bilakis ben ve dostlarım doğanın bir parçasıyız, doğadaki pisliklerden beslenerek dünyayı temizleriz." Vücudunda yumurtlayan yetişkin böceklerin dışarı çıkmasına izin verdi. Böcekler Thereon'un ağzından çıkarak tüm vücudunu, ağacı ve yeri kaplamıştı. "Biz olmasak dünyanızı b.k götürüyor olurdu."
"Buraya ait değilsin." Kadın sesiyle irkilen Thereon kafasını kaldırdı. Yeşil, uzun ve kıvırcık saçları olan yeşil tenli fakat cezbedici bir kadın duruyordu karşısında. Üzerinde hiç kıyafet yoktu ama saçları vücudunu kapatıyordu.
"şaka yapıyor olmalısın," diye alayla cevapladı.
"Cevap verme bana," diye parladı kadın. "Sen ve dostların burada ne arıyorsunuz? Konuş!"
"Cevap verme dedin sanıyor-" diye alaya alacaktı ki suratına gelen bir tokatla sözü kesildi. Tokatın etkisiyle kafasını kenara çevirmişti, kadının görmeyeceği biçimde sırıttı. Ardından kadına doğru dönerken suratındaki sırıtışı sildi.
"Son kez soruyorum. Siz ve dostlarınız burada ne arıyorsunuz?" dedi öncekine nazaran daha sakin bir tavırla.
Thereon kafasına şimşek gibi çakan ve muhtemelen hayatını kurtarabilecek bir yalanla söze başladı. "Biz hani şu korsanların ve goblinlerin birlikte yaşadığı garip şehirden geliyoruz. Bizi buraya ağaç kesimi yapan işçileri korumamız için gönderdiydiler." Bu lafının ardından kadının gözlerinin büyüdüğünü farketti ve daha hızlı konuşmaya başladı. "Malum, gemiler taştan yapılmıyor. Onlara yaptığımız bu işin yanlış olduğunu, sırf kendi zevkimiz için ağaçların kesilmemesi gerektiğini söylemeye çalıştığım için beni buraya bağlayıp terkettiler. Oysa ki tek isteğim ağaçları korumaktı..."
"Yalan! Sen ölüm ve çürümüşlük kokuyorsun. Senin gibiler ormanı umursamazlar!"
"Bilakis ben ve dostlarım doğanın bir parçasıyız, doğadaki pisliklerden beslenerek dünyayı temizleriz." Vücudunda yumurtlayan yetişkin böceklerin dışarı çıkmasına izin verdi. Böcekler Thereon'un ağzından çıkarak tüm vücudunu, ağacı ve yeri kaplamıştı. "Biz olmasak dünyanızı b.k götürüyor olurdu."
Daylight yumuşak bakışları ile ateşin üzerinden Kiba'ya ve yanındaki vahşi kıza baktı ardından ikisine de şefkatle gülümsedi.
"Ben iyiyim. Büyücü ve Miaé gitti ama bana şey söylemediler. Adrian başka bir şey için gitti. Evet kürkü kullanabilirsin, hatta isterseniz yedek pelerinimde var. Biraz daha yemek yiyin. Sanırım diğerleri yakında döner. Dönmezlerse nerede oldukları göz atabiliriz. Ama öncelikle kendinizi iyi hissetmeniz önemli. Ardındnan diğerlerinin peşine düşebiliriz."
Diğer yandan gözleri sönmekte olan kamp ateşinin parıltısında geçmişin küllerine dalıp gitmişti. Nice korucu dostları ile nice maceralar ve nice sohbetler... Ã?oğuna dikkat etsede pek azına katıldığı kelimeler...
Sessizce içini çekerek canlanması için ateşi karıştırdı...
"Ben iyiyim. Büyücü ve Miaé gitti ama bana şey söylemediler. Adrian başka bir şey için gitti. Evet kürkü kullanabilirsin, hatta isterseniz yedek pelerinimde var. Biraz daha yemek yiyin. Sanırım diğerleri yakında döner. Dönmezlerse nerede oldukları göz atabiliriz. Ama öncelikle kendinizi iyi hissetmeniz önemli. Ardındnan diğerlerinin peşine düşebiliriz."
Diğer yandan gözleri sönmekte olan kamp ateşinin parıltısında geçmişin küllerine dalıp gitmişti. Nice korucu dostları ile nice maceralar ve nice sohbetler... Ã?oğuna dikkat etsede pek azına katıldığı kelimeler...
Sessizce içini çekerek canlanması için ateşi karıştırdı...

"İstersen ateşin bu tarafına gelebilirsin Daylight. Ya da biz istersen yanına gelelim. Orada seni öylece yalnız görmek beni üzüyor..."
Kiba sözleri içten söylemişti, Daylight sanki en kalabalık yerde bile yalnız birisiydi...
"Hem yedek pelerini de Wanga ile paylaşırsınız ha? Kusura bakma benim bu kürke biraz daha ihtiyacım olacak..."
Wanga Kiba'ya karşı çıkmadı. Ateş neredeyse sönmüştü ve barbar da olsa taştan değildi. O da üşümeye başlamıştı.
Kiba sözleri içten söylemişti, Daylight sanki en kalabalık yerde bile yalnız birisiydi...
"Hem yedek pelerini de Wanga ile paylaşırsınız ha? Kusura bakma benim bu kürke biraz daha ihtiyacım olacak..."
Wanga Kiba'ya karşı çıkmadı. Ateş neredeyse sönmüştü ve barbar da olsa taştan değildi. O da üşümeye başlamıştı.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Kız hafifçe gülümsyerek ateşin başından ayağa kalktı ve giderek çantasını açtı. İçinden düzgünce katlanmış orman yeşili kalın pelerini silkeleyerek koluna astı. Ateşin diğer tarafına yürüyerek yumuşak pelerinini kızın omuzlarına kibarca sardı, ardından önünü güzelce kapattı.
Yere bağdaş kurarak oturdu. Azcık deri zırhının yakasını çekiştirip yerine oturttu, sonra gümüş zinciri boynunda hizaladı. Sonra yeniden gözleri ateşe daldı.
"Benim için endişelenmeyin. Ben iyiyim. şu anda sizin iyi olmanız bizden daha önemli."
Bu sırada Bargier ateşin yanından paytak paytak yürüyerek kızın dizine zıpladı ve kafasını kanadının altına sokarak uyumaya başladı...
Yere bağdaş kurarak oturdu. Azcık deri zırhının yakasını çekiştirip yerine oturttu, sonra gümüş zinciri boynunda hizaladı. Sonra yeniden gözleri ateşe daldı.
"Benim için endişelenmeyin. Ben iyiyim. şu anda sizin iyi olmanız bizden daha önemli."
Bu sırada Bargier ateşin yanından paytak paytak yürüyerek kızın dizine zıpladı ve kafasını kanadının altına sokarak uyumaya başladı...

"Sagol..." Wanga minnetle başını eğdi.
"Seni sıkan bir şey mi var Daylight? Neden hep böyle dalgınsın?
Sönmeye yüz tutmuş ateş Kiba'nın gözlerini kor tanelerine dönüştürmüştü.
Wanga kendisini sıkacak bir konuşma olacağını anladığında ayağa kalktı. Kendisi öyle ateşe dalıp gitmek nedir bilmezdi...
"Begn gidip odun bulsam iyi olacag. Yogsa bu atej söner..." Lafı bittiğinde Wanga gitmişti bile.
Kiba omzunun arkasından bakıp sonra tekrar Daylight'a döndü. Yüksek sesle söylemedi ama içinden "O iyi ve merhametli birisi, aynı zamanda da güçlü!" diye düşündü. Burası korsan gemisi değildi ve Kiba arkadaşlarının iyi olmasını istiyordu. Tekrar gözlerini Daylight'a çevirdi, kıza bir cevap hazırlayabileceği kadar zaman tanımış olmalıydı.
"Seni sıkan bir şey mi var Daylight? Neden hep böyle dalgınsın?
Sönmeye yüz tutmuş ateş Kiba'nın gözlerini kor tanelerine dönüştürmüştü.
Wanga kendisini sıkacak bir konuşma olacağını anladığında ayağa kalktı. Kendisi öyle ateşe dalıp gitmek nedir bilmezdi...
"Begn gidip odun bulsam iyi olacag. Yogsa bu atej söner..." Lafı bittiğinde Wanga gitmişti bile.
Kiba omzunun arkasından bakıp sonra tekrar Daylight'a döndü. Yüksek sesle söylemedi ama içinden "O iyi ve merhametli birisi, aynı zamanda da güçlü!" diye düşündü. Burası korsan gemisi değildi ve Kiba arkadaşlarının iyi olmasını istiyordu. Tekrar gözlerini Daylight'a çevirdi, kıza bir cevap hazırlayabileceği kadar zaman tanımış olmalıydı.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Gözlerini ateşten çekmişti. şimdi giden kızın arkasından bakıyordu.
"Ã?ünkü dinliyorum. şu anda ormandayız. Toprağın şarkısını, havanın fısıltısını, ağaçların yapraklarını, koşuşan fareleri ve daha bir çok şeyi. Biz çoğu zaman farkına varamasak ta doğa yaşıyor ve sessizce kendi melodisini tekrar ediyor. Burada bir huzursuzluk hissediyorum. Ve ne olacağını anlamak için tüm dikkatimle dinliyorum..."
Sonra başını yana çevirerek Kiba'ya baktı.
"Peki sen iyimisin?"
"Ã?ünkü dinliyorum. şu anda ormandayız. Toprağın şarkısını, havanın fısıltısını, ağaçların yapraklarını, koşuşan fareleri ve daha bir çok şeyi. Biz çoğu zaman farkına varamasak ta doğa yaşıyor ve sessizce kendi melodisini tekrar ediyor. Burada bir huzursuzluk hissediyorum. Ve ne olacağını anlamak için tüm dikkatimle dinliyorum..."
Sonra başını yana çevirerek Kiba'ya baktı.
"Peki sen iyimisin?"

"Aslında kendimi biraz halsiz hissediyorum. Neyse ki Wanga'nın ilacı işe yaradı..." Kiba biraz sıkkınlıkla kumu eşeledi.
"Ben de bazen senin gibi denizi dinlerdim. Martıların seslerini, dalgaların gemiye çarpmasını, rüzgarın üfürdüğü köpüklerin tınısını, yelkenlerin 'flop flop' diye çıkardığı sesleri, iperin gerilmesi, direğin esnemesi, geminin omurgasının homurtusu..."
şimdi de Kiba dalmıştı, ama kısa bir süre. Kendisini çabuk toparladı.
"Ne demek istediğini anlıyorum Daylight. Ben de gemideyken deniz huysuzlanınca bunu hissedebilirdim. Senin hislerine güveniyorum. İstersen kalkıp onları arayalım, belki bize ihtiyaçları vardır... Yani biliyorum koskoca bir geminin benim gibi bir tahta parçasına ne ihtiyacı olabilir ki? Ama gemi battığında tek ihtiyacın olan küçük bir tahta parçasıdır aslında... Sen demek istediğimi anladın."
"Cog konusuyorsun Kiba!" Wanga geri dönmüştü, ama yanında hiç odun getirmemişti.
"Direge baglı adama tugaf bir segler oluyor... Ayrıca yesil zaçlı bir kadınla konustugunu gördüm. Bir terslig var!"
Kiba normalde korkardı ama artık bu tempoya alışmıştı... Daylight'a göz kırptı ve gülümsedi. "Al işte, gördün mü?"
"Ben de bazen senin gibi denizi dinlerdim. Martıların seslerini, dalgaların gemiye çarpmasını, rüzgarın üfürdüğü köpüklerin tınısını, yelkenlerin 'flop flop' diye çıkardığı sesleri, iperin gerilmesi, direğin esnemesi, geminin omurgasının homurtusu..."
şimdi de Kiba dalmıştı, ama kısa bir süre. Kendisini çabuk toparladı.
"Ne demek istediğini anlıyorum Daylight. Ben de gemideyken deniz huysuzlanınca bunu hissedebilirdim. Senin hislerine güveniyorum. İstersen kalkıp onları arayalım, belki bize ihtiyaçları vardır... Yani biliyorum koskoca bir geminin benim gibi bir tahta parçasına ne ihtiyacı olabilir ki? Ama gemi battığında tek ihtiyacın olan küçük bir tahta parçasıdır aslında... Sen demek istediğimi anladın."
"Cog konusuyorsun Kiba!" Wanga geri dönmüştü, ama yanında hiç odun getirmemişti.
"Direge baglı adama tugaf bir segler oluyor... Ayrıca yesil zaçlı bir kadınla konustugunu gördüm. Bir terslig var!"
Kiba normalde korkardı ama artık bu tempoya alışmıştı... Daylight'a göz kırptı ve gülümsedi. "Al işte, gördün mü?"
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
"Demek yeşil saçlı..."
Kibarca Bargier'in kanadını dürtükledi. Kuzgun şikayer edercesine bir kaç gurultuya benzer sesin ardından kızın omuzuna geçerek kafasını yeniden kanadının arasına geçirerek uykusuna devam etti.
Daylight hafifçe ayağa kalkarak yayını omuzuna, sadağınıda sırtına aldı. Kıza dönerek yumuşak bir sesle konuştu.
"Bize yol gösterirsen şu ağaca bağlı adama neler olduğunu öğrenmekle başlayabiliriz."
Sonra hafif adımları ile ilerlemeye başladı..
Kibarca Bargier'in kanadını dürtükledi. Kuzgun şikayer edercesine bir kaç gurultuya benzer sesin ardından kızın omuzuna geçerek kafasını yeniden kanadının arasına geçirerek uykusuna devam etti.
Daylight hafifçe ayağa kalkarak yayını omuzuna, sadağınıda sırtına aldı. Kıza dönerek yumuşak bir sesle konuştu.
"Bize yol gösterirsen şu ağaca bağlı adama neler olduğunu öğrenmekle başlayabiliriz."
Sonra hafif adımları ile ilerlemeye başladı..

Kız yolu gösterdi, fazla uzakta değildi zaten... Duyulmayacakları kadar yaklaştıklarında arkadaşlarını durdurdu ve karanlıkta adamın bağlı olduğu yeri gösterdi.
Kiba kürküyle birlikte gelmiş, yere sinmişti. Henüz bir şey göremiyordu ama yine de kızın gösterdiği yere baktı.
Bir yandan da Daylight'a bakıyordu. Kız da yumuşak bir ölümcüllük belirmişti.
Kiba kürküyle birlikte gelmiş, yere sinmişti. Henüz bir şey göremiyordu ama yine de kızın gösterdiği yere baktı.
Bir yandan da Daylight'a bakıyordu. Kız da yumuşak bir ölümcüllük belirmişti.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Bir süre kısılı gözleri ile baktı bağlı adama. Bu madalyonun olmadığını söyleyen adamdı.
"Bence onu oradan çözmeliyiz."
Kararlı adımlarla ilerledi ve çizmesinden çektiği bir bıçakla adamın iplerini kesti. Ardından böcekleri nazik hareketlerle silkeledi. Ve adamın başını dizlerine yatırarak dudaklarından içeriye hemen belinde taşdıpı matarsından biraz su akttı. Ama gözleri çevredydi, neler olduğunu anlamak için dikkatle izleri inceliyordu.
"Kiba dikkatli olmalıyız. Yerde bir takım izler görüyorum. Adam kendine gelir gelmez bunu takip edeceğim Aklımda bazı şüpheler var."
"Bence onu oradan çözmeliyiz."
Kararlı adımlarla ilerledi ve çizmesinden çektiği bir bıçakla adamın iplerini kesti. Ardından böcekleri nazik hareketlerle silkeledi. Ve adamın başını dizlerine yatırarak dudaklarından içeriye hemen belinde taşdıpı matarsından biraz su akttı. Ama gözleri çevredydi, neler olduğunu anlamak için dikkatle izleri inceliyordu.
"Kiba dikkatli olmalıyız. Yerde bir takım izler görüyorum. Adam kendine gelir gelmez bunu takip edeceğim Aklımda bazı şüpheler var."

Safiel yavaşça gözlerini açtı. Kafasına yediği darbe onu bayılmıştı. En son hatırladığı bir yüzüktü, Reks'in yüzüğü. şimdi bir mağaranın içinde olduğunu fark etti. Yakınınabaktığında onun gibi bağlı iki figürü daha gördü. Biri Miae'ydi, diğeri de Adrian. En değerli eşyası asası da diğerlerinin silahlarıyla beraber götürülmüş olmalıydı.
Buradan çıkmaları lazımdı. Diğerlerine haber vermeleri gerekiyordu. Adrian burdaysa diğerlerine ne olmuştu? Huor veya Daylight gruba liderlik yapabileceğine inandığı kişilerdi. Babası Serferal ve o küçük kız, onlara ne olmuştu peki? Ya da en son baktığında hala ayılmamış olan şövalye ne durumdaydı, ya yarası iyileşmemiş veya artmışsa?
Ne olursa olsun, buradan çıkmalıydı.
Buradan çıkmaları lazımdı. Diğerlerine haber vermeleri gerekiyordu. Adrian burdaysa diğerlerine ne olmuştu? Huor veya Daylight gruba liderlik yapabileceğine inandığı kişilerdi. Babası Serferal ve o küçük kız, onlara ne olmuştu peki? Ya da en son baktığında hala ayılmamış olan şövalye ne durumdaydı, ya yarası iyileşmemiş veya artmışsa?
Ne olursa olsun, buradan çıkmalıydı.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 0 guests


