Mevsimin yağmurları gümüş gökyüzünden ağaç yapraklarına uzanıyor, nemlenen toprak insana hayat veren kokusu ile ormanı kucaklıyordu. Orman zemini sarı halı gibi yapraklarla kaplamış yağmura rağmen ılık olan hava doğaya iyice canlılık gelmişti.
Ramir sakallarını kaşıyarak arkadaşlarının uyuduğu inden çıkarak biraz hüzün birazda nefretle yapan yağmura baktı. Birkaç adım yürüyerek dün akşam yaktıkları ateşin kalıntılarını ayağıyla dağıttı, sonra ne yapacağını bilemez bir şekilde yüzündeki sıkıntılı ifade ile gökyüzüne baktı. Arkasındaki hafif ayak seslerini duyduğunda kimin geldiğini anlaması için gerisine dönmeye ihtiyacı yoktu ve gelen kişinin tüm şikayetlerini kaldıracağının bilincinde söylenmeye başladı.
“Yine yağmur yağıyor, her zaman bu kadar kasvetli olmak zorunda mı?”
“Her zaman yağmur yağmaz, gökyüzü de sonsuza kadar böyle kalamaz.”
Ramir bu iyimserlik karşısında gülümseyerek arkasına dönerek kızın omzuna sardığı pelerinin önünü kapattı.
“Her zaman iyimser.”
“Ama karanlık.”
“Sen her zaman Feder’nin ışığı olacaksın.”
“Çok iyisin ama öyle olacağını zannetmiyorum. Bir gün öleceğim. Reks tapınağında bana tuhaf bir şey oldu. O zamandır çok yalnız hisse…”
Dışarıya çıkan Rural konuşmalarını böldü.
“Sabahın körünce felsefemi? Sizin de karnınız acıkmadı mı?”
Hep beraber ve tamamen felsefesiz sakin bir kahvaltının ardından devriye için kendi sınırlarına dağıldılar. Güz başı Feder sakindi, hayvanlar ve ağaçlar kış uykusuna hazırlanmaya başlamıştı. Yağmur ise hafifçe çiselemeye devam ediyordu.
Akşam toprağa dokunduğunda kamplarında iki ziyaretçi onları bekliyordu. Bunlar köstebek devriyesinden Harris ve Diana adında iki korucuydu. Diana köstebek devriyesinin lideriydi. Kampa ilk varan Rural’ı ayağa kalkarak karşıladı.
“İyi akşamlar. Umarım habersiz ziyaretimiz sizi rahatsız etmemiştir.”
“Hoş geldiniz, kesinlikle rahatsız olmayız. Birimizin yeri hepimizindir.”
Ateş yakılıp yerleşildikten az bir süre sonra ormanın içinde buluşmuş olan Camru, Ramir ve Daylight kampa gelmişti. Rural onların oturmasını işaret etti. Bakışları Camru ve Daygliht üzerindeydi.
“Gördüğünüz gibi köstebek devriyesinden ziyaretçilerimiz var, sanırım geliş sebepleri sizlersiniz.”
Camru hızla başını sallayıp Diana’ya döndü.
“Gelişinizle şeref duyduk, kulede neler olduğunu öğrenmek isteyeceksinizdir.”
“Bunları yemekten sonrada konuşabiliriz.”
Diğerleri kamp rutinlerini yerine getirirken, Daylight kendi rutini olan yemek pişirme işiyle uğraşıyordu. Diana’nın kollarını sıvamış bir şekilde kendisine yardıma geldiğini görünce biraz utanmıştı.
“Gerek yok, ben halledebilirim.”
“Hayır, size yardım etmek istiyorum.”
Sessizce ve uyumla çalışmaya başladılar. Ama sonra misafiri sessizliği bozdu.
“Orada neler oldu?”
“Reks rahipleri tapınak kurmak için kuleyi sahiplenmişler. Biz vardığımızda Markas ölmüştü ve Reks’in ruhunu çağırıyorlardı. Markas için çok üzgünüm…”
“Bende… Onları alt ederek büyük bir cesaret sergilediniz. Ama Reks’in gazabını üzerinize çekmiş olabilirsiniz.”
“Reks’e inanmıyorum.”
“Yinede Camru ve sen dikkatli olmalısınız. Değerli korucularımızın başına bir şey gelmesini hiç birimiz istemeyiz.”
“Kesinlikle.”
Yemek boyunca Camru kulede neler olduğunu, tepe devi ile savaşlarını ve ayini anlattı. Bazen yorulup tıkanıyordu, o zaman kız ona yardım etmek için elinden geldiğince boşlukları dolduruyordu. Sonunda orman uyduğunda hikayeleri son buldu. Harris ve Diana artık neler olduğunu öğrenmiş, biraz rahat aynı zaman endişeliydi.
Sonraki birkaç günlerini misafirleri ile birlikte geçirdiler. Akşamları bir araya gelip kamp rutinlerini tekrar ederken hepsi sessizdi.
Üç gün sonra Bargier çığlık atarak kampa geldiğinde Daygliht bir sorun olduğunu anlamıştı. Kuzguna endişeyle bakarken Ramir harekete geçmiş ve kuzgunun geldiği yola doğru gitmişti. Ama çok zaman geçirmeden geri döndü. Yanında elini tuttuğu ve Daylight’in çok iyi tanıdığı birisi vardı. En küçük kardeşi Skylark sekiz yaşından büyük değildi, ablasıyla bir örnek kahverengi bukleleri vardı ama gözleri tıpkı annesi gibi sonsuz bir maviydi. şimdi ise bu mavi gözler korkudan kocaman olmuş bir şekilde ablasına bakıyordu. Bir anlık duraksamadan sonra Rural’ın elinden kurtularak koştu ve ablasına sıkıca sarıldı, bir yandan ağlıyordu.
Daylight şaşkındı, kardeşini sakinleştirmek için ona sarılıp saçının üstünü öptü.
“Abla çok korkuyorum. Çok korkuyorum…”
“Ne oldu?”
“Devler saldırmak için geliyorlar. Ferrias’ı yıkacaklar.”
Bu sözler ile kamptaki herkes ayaklanmıştı.”
“Nasıl Skylark sakin ol…”
“Adamlar ile geliyorlar, kırmızı adamlar. Nöbetçiler onları görmüş…”
“Buraya nasıl geldin?”
“Kaçtım. Ne olur bir şeyler yap abla…”
Daylight korkmuş kardeşini sakinleştirirken diğerleri hazırlanmıştı bile. Ã?oğunlukla baykuşlar ama içinde başka hayvanlarında olduğu haberciler ormanın diğer köşelerine mesaj taşımak için gecenin içine dağılmıştı.
Hava iyice kararmıştı, hızla yola koyuldular. Skylark ablasının eline sıkı sıkı yapışmış, parmaklarını kırarcasına sıkıyordu.
Ferrias’a yaklaştıkça haberi alıp hızla yola koyulan diğer korucular ile karşılaşmaya başladılar. Ormandan çıktıklarında sayıları yirmiyi geçmişti ve Ferrias’a yaklaştıkça Zieros tepesinin olduğu taraftan hızla gelen devleri görmüşlerdi. Devlerin sayısı yedi ila on arasında olmalıydı.
Daygliht Ferrias’ta diğerlerinden ayrılarak Skylark’la beraber evine gitti. Kapıyı açan babası endişeli gözüküyordu. Karşısında iki çocuğunu da görünce yüzü bir rahatlama ifadesi ile gevşemiş ve kollarını ikisine dolamıştı.
“Böyle habersiz gitmemelisin Skylark, annen ve ben meraktan delirdik.”
“Ablamı çağırmak zorundaydım baba...”
Daylight kardeşini kurtarmak için sözü eline aldı.
“Sanırım çok korkmuş o yüzden geldi. şimdi ona kızmayalım baba. Diğer korucular yardım için geldiler. Siz sadece mahzene inip bekleyin. Kimsenin dışarıya çıkmaması daha doğru olur.”
Ama annesi kızının koluna yapışmıştı, mavi gözleri aynı oğlununki gibi kocamandı.
“Ne yani sen gitmeyi mi düşünüyorsun?”
“Evet, burada kalamam.”
“Buna kesinlikle İZİN VERMİYORUM! BU şEYLER GİDENE KADAR BİZİMLE MAHZENDE KALACAKSIN!”
Skylark annesinin yüksek sesli bağırışından dolayı kulaklarını tıkamıştı, ama Daylight bundan etkilenmemişti.
“Anne anlamıyorsun, bu benim sorumluluğum.”
“HAYIR DEDİM!”
Babası içini çekerek Daylight’i kapıdan dışarıya çıkarttı ve sırtını yasladı. Annesi arkadan kapıya vurmaya ve bağırmaya devam ediyordu. Ferrias sokakları panik içinde koşan insanlar ile doluydu. Babası kızına bakarak ciddiyetle başını salladı.
“Dikkatli ol, biz güvende olacağız.”
“Peki baba.”
Gidecekken son anda babasına sarıldı ve ardından dönerek koşmaya başladı. Babası ona güven vermişti, ne olursa olsun korkmayacağını biliyordu. Babasının ona ilk ok atmayı öğrettiği gündeki gibi, kendisini müthiş hissediyordu.
Diğer korucuları bulması uzun sürmemişti. Ferrias’ta ki insanların çoğu korucuların tavsiyesi ile evlerinin mahzenine saklanmıştı ama çoğu da silahlanmış ve kapının yakınına konuşlanmıştı. Birçoğu elindeki meşale ile tahta surların tepesinde bekliyordu. Hepsi çok iyi biliyordu ki tahta surlar ve evler devlerin saldırılarına karşı uzun süre dayanmazdı. Korucuların kılıçta uzman olan on tanesi kadarı aşağıda halkın arasındaydı. Daylight’in da aralarında katıldığı diğerleri tahta evlerin çatılarına çıkmış ateşli okları hazırlamak için gerekli düzenekleri kuruyordu. Hepsi de durumun umutsuz olduğunun farkındaydı. Ferrias böylesine büyük bir saldırıya karşı koymak için kurulmamıştı, doğayı seven ve barışçıl kentin amacı kendi hallerinde geçinip gitmekti.
Saldırı git gide yaklaşıyordu. Korucular ve insanlar tedirgindi. Sonunda devler surlara iyice yerleştiğinde Diana’nın verdiği işaret ile çatılardaki korucular üzerinde alevler yanan ilk okları gökyüzüne yolladılar. Alevli okların hiç birisi hedefini şaşırmadan gelen güruhun üzerine yağmıştı. Devlerle gelen kızıl cüppeli beş kadar adamdan savaş çığlıkları koptu ama bu sırada surlarda duranlar meşalelerini o yöne fırlattılar. Sadece bir tanesi bir meşaleye hedef olabilmişti ve arkadaşları henüz yetişemeden cüppesi alev içinde kalmıştı. Adam gözleri kör olmuş ve çılgınca bağırarak kendisini yere attı ama maalesef ki bir tepe devinin ayağının önüne gitmişti. Dev ise onu hiç umursamadan sanki bir fareymişçesine üzerine basıp geçti.
şehri savunanların moralleri biraz daha yükselmişti. Diana’nın işareti ile ikinci oklar havada vızıldadı ve hedeflerini buldu. Korucular hayatları pahasına Ferrias’ı korumaya kararlıydı ve gelen devler onları korkutmuyordu. Tek korkuları halkın incinmesiydi.
Daylight omzundaki kuzgunu ile tahta surların arkasındaki Ramir ile Rural’a baktı. İkisi kapının iki yanına geçmiş aralarında kalın bir halat germişti.
Devler surlara varana kadar çatıdaki korucular üç kere daha ok atabilmişlerdi. Ateşli okların verdiği zarar gözle görülür kadar az olsa da, işlerine yaradığı kesindi.
Sonunda ilk dev tahta surların kapısına varmıştı. Oklar hala üzerine yağıyordu ama kalın derisine pek etki etmiyordu. Üstelik okçuların okları her an tükenebilirdi. Dev sıkılmış yumruklarını kapıya vurdu ve kapılar paramparça oldu. İçeriye adım attı, çok dikkat etmemişti… Ve böylece ayak bileği gergin ipe takıldığında, büyük bir gümbürtü ile yere düştü. Diğer devler öfke ile uluyarak ilerlemeye devam ediyordu, ama kasabayı savunanlar yere düşen devi saf dışı etmek için ona saldırdılar.
Diğerleri Ferrias’a varana kadar kapıdaki dev hayata veda etmişti… Sayıca daha fazla oldukları için Ferrias halkının bu savaşta şansı daha fazlaydı, üstelik korucular onlara yardım etmek için gelmişti…
Daylight konuşlandığı çatıdan okları yapabildiği kadar düşmana isabet ettiriyordu. Her yerden çığlıklar yükseliyordu… Bir anda kafasının arkasında bir darbe hisseti döndüğünde Reks rahiplerinden birisi ile karşılaştı. Yanında Bargier olmasına rağmen nasıl böyle yaklaştığını anlamadı, ama kendisine gelen yeni bir darbeden kaçarken bir şey fark etti. Bargier omzunda taş gibi kıpırtısız duruyordu.
Bir anda ne olduğunu anladı. Pis rahip kuzguna bir şey yapmış olmalıydı. Asla yapamayacağı bir şekilde elindeki yayı ile rahibe saldırdı, ama okla değil, güzelce gerilmiş yayı tam suratının ortasına çarptı. Rahip afallamıştı. Ve Daylight bağıra çağıra rahibe vurmaya devam ediyordu.
“Ne yaptın ona, ne yaptın!”
Ama çok zaman geçmeden havaya yükseldiğini hissetti. Vücudu sıkılıyordu. Kısa bir zaman içinde yeniden bir devin avucunda sıkıldığını hisseti. Ama bu sefer artık korkmuyordu. Yayı ile devin eline vurmaya devam etti ama dev bu nafile çabayı umursamamıştı bile. Kızı sıkmaya devam etti.
Daylight şimdi tüm gücü ile bağırıyordu. Ama eline çıtırdayan kemiklerinin sesinden başka hiçbir şey geçmiyordu.
Fakat bir anda her şey aniden tersine döndü…
Dev acı ile bağırmıştı. Sonra bir daha, sonra bir daha… Dev onu elinden yere bıraktığında yere düşmüştü… şimdi olanları tam olarak göremiyordu, ağzında ise kan tadı vardı. Omzunda ise Bargier’in taş kesilmiş pençeleri kenetlenmişti…
Çok bir zaman geçmeden kendisini kaybetmişti…
Ama savaş devam ediyordu. Halk ve korucular ağır yaralılar ve birçok ölü vermesine rağmen güneş gökyüzüne tırmanırken Ferrias’ta ki facia sona ermişti…
Birçok ölümle birlikte…
Daygliht yeniden gözlerini açtığında evindeki odasında olduğunu anladı. Gündüzü. Her yeri acıyordu. Yanında birisi vardı. Uykusundan silkinip baktığında Skylark’ın ona sarılarak uyumuş olduğunu gördü. Sonra olanlar aklına geldi… Ne olmuştu ki en son?
Daha da önemlisi Bargier aklına geldiğinde kardeşini uyandırmadan yanından çıkarak merdivenlerden aşağı indi. Aşağı salonda annesi ve babası Rural, Ramir ve Camru ile oturup alçak sesle bir şeyler konuşuyordu. Onu ilk gören babası oldu ve hemen ayağa kalkarak yanına gitti. Babasına küçük bir kız gibi sarılırken annesinin kendisini izleyen öfkeli bakışları dikkatini çekmişti… Yine de babası alıp onu Camru’nun yanına oturttu. Arkadaşları ellerini sıkarak ona birkaç şey mırıldandılar, sonra sormasına bile gerek kalmadan Camru anlatmaya başladı.
“Ã?atıda rahip ile savaşıyordun. Dev ise gelip seni yakaladı. Ardından baban seni kurtardı. Bağırışını duymuş. Görmeliydin Daylight baban harikaydı, o kılıcı öyle hari…”
Ama annenin attığı bakış ile Camru sustu. Babası bıyık altından gülüyordu. Daylight artık patlayacakmış gibi sordu.
“Peki Bargier…”
Ramir onu cevapladı.
“Rahip üzerinde bir çeşit büyü yapmış. Taş kesilmiş gibiydi, felç olmuş. Onun iyi olması için Diana götürdü. Sanırım başka rahibelere başvuracak. Sanırım Olevia’yı ilk olarak dener.”
Kız üzgünlükle içini çekti.
“Keşke ben Bargier’in yanında olabilseydim…”
Ama bu annesini öfkeden patlatmaya yetmişti.
“Seni sorumsuz insan. Seni... Seni... Ã?nce evde olman gereken yerde başını alıp savaşın içine gidiyorsun, sonrada baban seni kurtarmaya geliyor, yine kendisini tehlikeye atarak. Ve sen gözlerini açtığın gibi o uğursuz kuşu soruyorsun!”
Daylight ayağa fırlamıştı, yüzü bembeyazdı ama babası ayağa kalkarak kızını kendisine çekti ve sarılarak onu sakinleştirdi. Annesine bir bakış atmış olmalıydı ki annesi öfkeyle odadan çıkıp gitti. Babası onun saçını öptü.
“Yukarı çıkıp dinlensen iyi olacak. Kuzgun için endişelenme, iyi olacaktır.”
Sessizce yukarı çıkıp Skylark’ın yanına yeniden uzandı ama gözlerine uyku giremedi. Her yeri sızlıyordu ama endişesi ve düşünceleri zihnini karartmıştı. Vakit öğleni geçmeden Skylark gözlerini açarak ablasına sarılmıştı.
“Artık iyi olmuşsun.”
Kardeşine gülümsedi.
“Tabii ya.”
“Devler gerçekten büyük müydü?”
“Çok büyüklerdi.”
“Gerçekten seni elinde sıktı mı?”
“Evet.”
“Çok canın acıdı mı?”
“şimdi bile acıyor.”
“Abla…”
“Efendim canım…”
“Keşke sende burada bizimle kalsan, evdeki en eğlenceli kişi sensin. Ayrıca en küçük olduğum için beni küçük görmüyorsun.”
“Benim hayatım ormanda canım.”
“Ben de senin yanına gelebilir miyim?”
“Büyünce belki...”
“Gelmeyi çok isterim…”
Çok vakit geçmeden diğer kardeşleri odasına girip çıkmaya başlamıştı. Hepsinin bakışlarından kendisine kızgın olduğunu anlayabiliyordu ve bu işin altında annesinin kışkırtıcı konuşmaları olduğundan şüpheliydi.
Arkadaşları şehrin yeniden toparlanması için yardıma gitmişti. Daylight o gece evinde kaldı, babası iyileşmesi için dinlenmesi gerektiğini söylemişti. Yatağında sıkıntıdan iki yana dönüp duruyor, aklı hep Bargier’de bir türlü rahat edemiyordu. Annesin gözetimi altında ise ev rahat sayılmazdı.
Evinde geçirdiği bir hafta çoğu zaman eğlenceli ama biraz gergindi. Annesi hala kendisine öfkeliydi ve babası ile bu duruma el altından gülüyorlardı. Ama bir hafta geçtikten sonra artık ormanına geri dönme kararı aldı. Henüz tamamen iyileşememişti ama ait olduğu yeri özlemişti.
Babası, Skylark ile birlikte onu artık tamir olmuş şehir kapısına kadar götürdü. Üçü birden birbirlerine sarıldılar.
“Annen konusunda çok endişelenme günışığım, sadece sana bir şey olacak diye korkuyor.”
“Sen olmasaydın olacaktı baba.”
“Ben yaşadığım müddetçe her zorda olduğunda seni kurtaracağım. Nefesim yettiği sürece.”
Buna karşılık gülümsedi.
“Ve ben de her zaman “babamın kızı” olacağım.”
Bunun üzerine babası da gülmeye başladı, ama Skylark aralarındaki bu eski espriyi anlamamıştı.
“Ne diyorsunuz yaa?”
Babası güldü.
“Ablanı her zaman huyu ve davranışları ile bana benzetirler. Bu yüzden bende onunla onur duyarım. Ablan her zaman olduğu kişi olacağını ve ilerlediği yola devam edeceğini söylemek istiyor.”
Skylark gözlerini kocaman açtı.
“Hıı.”
Sonra ablasına sarıldı.
“Seni az da görsem abla sana çok güveniyorum.”
“Ben de tıpkı babam gibi nefesim yettiğince sana yardımca koşacağım.”
“O zaman bende her zaman “senin kardeşin” olacağım.”
Gülerek neşe ile vedalaştılar.
Kapının az ilerisinde Rural kendisini götürmek için bekliyordu. Kız ona dönüp tuhaf bir bakış attı.
“Kendim de gidebilirdim.”
“Eğer ben izin verseydim…”
Evlerine doğru yolculuğa devam ederken tatsız bir çiselti gökyüzünden düşmeye başladı. Yeniden yağmur yağıyordu…
Ve evleri korucuları bekliyordu…
~SON~
Günışığı Hikayeleri - Ferrias'ta Facia
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests
