Ölüm Labirenti

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
CLiCKs
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1392
Joined: Mon Dec 03, 2007 10:00 am
Location: Bursa
Contact:

Post by CLiCKs »

"Bir an önce toplantıya geçmeliyiz. Daha yapmam gereken birçok şey var..." dedi kasvetle. Kiminle konuştuğunun farkında değildi. Sanki kendisiyle konuşuyordu. Dalgındı, içinde kayboldu...
Last edited by CLiCKs on Tue Jun 24, 2008 1:12 am, edited 1 time in total.
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

Kiba ilk defa bir gemiye yolcu olarak biniyordu. Son üç yıldır neredeyse bütün ömrü bir geminin içinde geçmişti ama onun yaptığına yolculuk demek oldukça güçtü. On bir yaşına basmadan bir kaç gün önce esir babası onu “Deniz Kestanesi” isimli bir korsan gemisine vermiş, baba oğul birbirlerini ancak bir yıl sonra tekrar görebilmişlerdi. Bu birliktelikleri de sadece iki hafta sürmüştü ve Kiba sonrasında tekrar denize açılmak zorunda kalmıştı.

Gemiye ilk bindiğinde denizcilerin alay konusu olmuştu ve bir kızdan farklı değildi ama on dört yaşına bastığında Kiba artık bir çocuk değildi. Bedeninin ona ayak uydurmasını beklemeden olgunlaşmıştı. Loy adasında, özellikle bir korsan gemisinde kimse uzun süre çocuk kalamazdı. Kiba da bu hayatın yaşam koşullarına ayak uydurmuş, etrafındaki ölüme, yağmaya ve zulme alışmıştı. Güverteyi temizlemekten, ip çekmekten ve tırmanmaktan elleri nasırlaşmıştı. Dizleri defalarca üzerlerinde sürünmekten parçalanmış ve tekrar kabuk tutmuştu. Yüzü, dudakları, kıyafetlerinin dışında kalan bütün teni deniz tuzundan, güneşten ve sert rüzgarlardan kurumuş, aşınmış ve nihayet bronzlaşıp sertleşmişti. Belki bir tek gözleri, kısa boyu, arada bir çatlak ve titrek çıkan ince sesi gerçek yaşını belli ediyordu.

Kiba limanın ilerde belirmeye başlayan ışıklarını gördüğünde istem dışı elini kıyafetinin içine, kolunun altına sakladığı wakazashisine uzattı. Tıpkı soyadı ve babasının ona verdiği yüzük gibi bu kılıca da son bir kaç gündür sahipti. Kiba babasının Rhuan’dan olduğunu biliyordu. Bu inkar edilemez bir gerçekti çünkü babası tipik bir Rhuan’lı gibi çekik gözlere ve ince yüz hatlarına sahipti. Oysa Kiba babasından oldukça farklıydı. Annesini tanımıyordu ama kendisinin bir melez olduğunu biliyordu. Gözlerinde babası ile kıyaslandığında belli belirsiz bir çekiklik vardı ama diğer bütün özellikleri ile onun bir melez olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Ensesine kadar gelen düz siyah saçları, saçları ile aynı renkte gözleri ve tıpkı babası gibi ince yüz hatları vardı. Kiba’nın saçları normalde dağınık olurdu ve sadece yağmurdan yağmura yıkandıkları için deniz tuzu ile keçeleşip öbekleşirdi. Küçük çocuk saçlarının ne kadar uzadığını ancak yağmur yağdığı zaman anlayabiliyordu ve babası onun bu yolculuğa çıkmadan önce iyice temizlenmesini ve en azından bir asil gibi görünmesini sağlamıştı. Uzun saçlarının toplanıp at kuyruğu şeklinde bağlanması da bu asaletin bir gereksinimiydi.

On dört yılı bir esirin yarı esir denizci çocuğu olarak geçiren Kiba iki hafta önce Rhuan’ın soylularından birisi olduğunu öğrenmişti. Babası başlarına gelen her şeyi anlatmıştı ama bunun ona ne şimdi ne de daha önce bir faydası olmuştu. Kiba hayatı olduğu gibi kabul etmişti ve şimdi bütün düzeni ve hedefleri alt üst olmuştu. Kıyafetleri, yüzüğü ve kılıcı onu bir asil yapabilirdi ama Kiba üstü açılmayacak küfürleri duyup söverek büyümüştü, korsan gemisinde acımadan öldürmeyi, kan akıtmayı ve her şeyin geçer yol olduğunu savunan bir adalet anlayışının hükmünü görerek büyümüştü. Tek başına bir yüzük ve bir soyadı bir insanı ne kadar asil yapabilirdi ki?

Gemi nihayet limana yanaştığında Kiba hızlı adımlarla gemiden uzaklaştı ve kimsenin kendisini takip etmediğine emin olana kadar şehrin içlerine doğru yürümeye devam etti. Birlikte geldiği gemi de bir korsan gemisiydi ve içi de diğer bütün korsan gemileri gibi korsanlarla ve sadece onu buraya kadar getirmek için anlaşmış katillerle doluydu. Gemiden indiği andan sonra Kiba tamamen yalnızdı ve hayatı belki de şehirdeki herkesten daha fazla tehlikedeydi.

Korsanlar bunu sık sık yapardı. Yeni ele geçirdikleri bir gemiyi alıp kimliklerini belli etmeden dost limanlara giderler, bu limanlardan yeni ve şişkin sevkiyatlarla ilgili bilgi toplarlar, hatta kendi adamlarını bu seferlerin içine yerleştirirlerdi. Sonrası kendiliğinden çorap söküğü gibi gelir, gemi en savunmasız anında, ki bunu da içerdeki adamları sağlardı, korsanlara yakalanırdı. Kiba’nın tek umudu korsanların kendisinden daha besili bir av bulmasıydı.

Küçük çocuk adını bile bilmediği şehrin karanlık sokaklarında kendisine güvenli bir yer bulmaya çalıştı. Hiç kimseyi tanımıyordu ve ne yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Babası onu, çağıranların tanıması ve kabul etmesi umuduyla, neredeyse bir asil gibi giydirmişti ve çocuğun tek bildiği bunun kendisini daha da iştah kabartan bir hedefe dönüştürdüğüydü. Bir hanın boş şarap fıçılarını yığdığı bir köşede karanlığa sindi ve elini boynundaki kolyenin ucunda asılı köpek balığı dişine götürdü. Bunu ona bir başarısından dolayı adına ithafen Loy’un korsan lordu vermişti. Kiba Rhuan dilinde “Diş” anlamına geliyordu.

Kiba tekrar cesaretini topladığında ne yapması gerektiğine karar verdi. Ã?nce yolculuğu için yiyecek bulmak zorundaydı. Babasının ona verdiği mektubu defalarca okumuştu. Mektup babasının adınaydı ama işte buraya gelen o olmuştu. Tek yapması gereken Veryer gölü yakınlarında yaşlı Heres’in kulübesini bulmaktı ve bunun için de Feder ormanını geçmesi gerekiyordu. Kiba hayatında değil ormanda yaşayan korkunç yaratıkları, yakından bir ormanı bile görmemişti. Mektupta Elessar denen kişi mektubun yanlış ellere geçme olasılığının yüksek olduğundan bahsediyordu ve kuryenin doğasını da göze alacak olursan sana bir harita gönderemediğim için beni bağışla demişti. Ama Tokuwa’nın, yani Kiba’nın babasının izlemesi gereken yolu şifreleyip anlatmıştı ve küçük çocuğun yolda bu mektuptan başka hiç bir yardımcısı yoktu. Yanında hiç parası olmayan Kiba’nın yiyecek bulup yolda aç kalmamak için ya hırsızlık yapması gerekiyordu ya da... Küçük çocuk bir süreliğine duraklayıp diz çöküp sindiği köşede, eli kılıcının kabzasında düşündü. Artık Loy adasında değildi ve burada o hala bir çocuktu. Belki ömründe ilk defa bir çocuk olması işine yarayabilirdi. Babasından buradaki tapınakların Loy daki loncalardan çok daha insaflı olduğunu duymuştu.

Küçük çocuk sindiği gölgeden kalktı ve daha önce hiç bir tapınak görmediği için etrafta kutsal bir bina aramaya başladı. Gece olmasaydı işi çok daha kolay olurdu...
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Mark
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 2004
Joined: Thu Aug 31, 2006 10:00 am
Location: Midkemia, portal/istanbul
Contact:

Post by Mark »

" Bu toplantı, neden bu kadar önemli? "
Ziher ve pelerinini sırtına geçiren adam şato'nun kapısından çıkıyorlardı.
" Druid Tarikatı çok gizli bir organizyon, dışarıya pek açılmazlar. Orda neler konuşulduğunu öğrenmeni istiyorum. "
Güneybatı ufkuna doğru bakan adam zihere döndü.
" Elessar ismi kafamı kurcaliyor. "
Ziher: " Geçmişin hala bir muamma gerçekte neler olduğunu hatırlamanın yolu yok, Teemieri. "
Kızıl elf: " Beni, Esten'in işkence odasından çıkarmasaydın belki de bunları da hatırlamayacaktım. Oraya nasıl girebildin hala merak ediyorum. Üstelik kimse yerini bilmezken. "
Teemieri güneybatıya doğru ilerledi. Mektupta, pelerininin cebinde duruyordu. Ufuktaki, kırmızı güneşin parıltısı bulutları son bir kez kucakladı. Alacakaranlık çöktüğünde ormanın derinliklerine götürecek patika yola varmıştı.
Toprağı kemiren bir ses duyuldu. Teemieri köstebeğin topraktan kafasını çıkarıp kendisine baktığını farketti. Zekice birşeyler vardı, gözlerinin içinde.
" Herhalde Druidleri tanıyorsundur. " Ã?ömeldi.
Köstebek konuşmamıştı.
" Beni toplantıya götür. "
Köstebek: " Beni takip edin. "
Köstebek yeri eşeleyip kazmaya başladı. Kızıl elf'te onu izliyordu.
Kendi doğanı öğren, bütün yanlarını kabul et, egemenlik ancak o zaman başlayabilir. Kendini reddetmek herşeyi reddetmektir.
Lydronk
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 882
Joined: Fri Feb 10, 2006 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Lydronk »

Lydronk çantasını açtı ve portatif küreğini çıkardı. Küreği bir kez sallaması küreğin açılmasına yetti. Lydronk etrafa binlerce kez bakmıştı ama bir daha baktı. şövalyelerden biri bunu görürse hali çok kötü olurdu.

Tepesindeki koca meşeye bakıp dudaklarını yaladı gnom. Küreğiyle işe koyulacaktı ki birinin onun olduğu tarafa geldiğini işitti. Küreğini saplayıp ağacı inceliyormuş gibi yaptı önce. Fakat kulakları onu yanıltmıştı, ayak sesleri uzaklaşıyordu. Ã?abucak ağacın köklerine doğru kazdı Lydronk. Kazarken işine dalmıştı ve birinin orada olduğunu ancak ceketinin ensesinden yakalnınca fark etti. Bu o kapıdaki kadın şövalyeydi: "Ah, Kulous'a sana güvenmemesi gerektiğini söylemiştim! Benimle geleceksin 'küçük dostum'!"

Birkaç dakika sonra, Lydronk sürüklenmekten sıkıldı ve yürümeye başladı. Tapınak koridorlarında son bir dönemeci geçtiler ve kadın, kapalı bir kapının önündeki şövalyeyle konuştu: "Bu gnomu Olevia'nın Meşesi'ni kazarken buldum. Hemen Başrahip Gendel le görüşsem iyi olacak!". Adam telaşla cevap verdi: "Hayır, bu küçük boyutlu yaratıklar tapınaktan ne isterler ki! Birgün bir gnom Meşe'yi çalar, öbürgün cücenin biri sütunları devirir... Hemen girin içeri!"

Adam kapıda bir anahtar döndürdü ve kapı, geniş, yuvarlak bir odaya açıldı. Etrafta Tanrıların sembolleriyle dokunmuş duvar halıları vardı. Bir adam, geniş bir koltukta oturmuş bir kitap okuyordu. "Yüce Başrahip, rahatsız ettiğim için üzgünüm, Kerrae bana bu gnom hakkında kötü haberler getirdi..."

Adam tek kaşını kaldırıp bir kapıdaki adama, bir Kerrea'ya baktı. Lydronk'u görmesi biraz vakit almıştı. "Ha, sağol Tuan, bilgilendirdiğin için teşekkür ederim..." dedi adam ve Tuan, yani kapıda duran şövalye dışarı çıkıp kapıyı kapattı.

Kerrea olanları hızla anlattı ve başrahibin yanıtını bekledi. "Ã?sütünü de aradınız demek. Ve druid liderinden bir mektup buldunuz. Kerrae, bu gnomla birlikte denilen yere git, tamam mı? Cezası acı olmamalı Lydronk'un..." dedi adam. Gnom adamın ismini bilmesine şaşırmıştı. Adam bunun üzerine gülerek devam etti: "Kendisi şu elimdeki kitabın yazarı.". Kitabı kaldırıp gösterdi. Kapağında Bir Mekanik Ejderha Nasıl Hayat Kurtarır? yazıyordu.

Kerrea dışarı çıkınca ofladı, bir fayton tuttu. Bu sırada, gecenin köründe bir çocuk görmüştü sokağa. Emin olabilseydi, Rhuan'lı derdi ama... "Evlat, bir şeye mi ihtiyacın var?" diye sordu çocuğa, Lydronk at arabasından merakla bakıyordu.
Darkgnome
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 3918
Joined: Sat Jan 31, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Darkgnome »

Rappel bir kenara çekilmiş diğerlerinin konuşmasını dinliyordu. Biraz zaman geçmesi için bekliyordu. Bir kere bir aksilik oldumu işine devam ederse hep daha da kötüsü başına gelirdi.

Asalı adamın, ki biraz düşününce adının Safiel olduğunu hatırladı, druid efendisine attığı alaylı bakışı gördü. Kendisi de bunu yapabilmek isterdi hep ama olmuyordu asla.

Koca çadırın kuytu bir tarafına geçti, rahat bir posizyonda yere uzandı ve kapağında "Bir Mekanik Ejderha Nasıl Hayat Kurtarır?" yazan kitabını çıkartıp okumaya başladı. Saçma bir kitaptı ve daha önceden okumuştu. Ama şimdilik kafasını dağıtacaktı. Elessar'ın ona kızacağını biliyordu ama şimdilik kendi iç dünyası ile bir birlikteliğe ihtiyacı vardı.
Göz alıcı tepenin yerinde artık binalar yükseliyor. Büyük, ulu; ama büyüleyici mi? Sislerin ardından ışığı daha net görürdüm, şimdi, kalabalığın içinde, koca bir boşluktayım.
Eskisi ka
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

Kiba at arabasının sesini duymuştu ama saklanma ihtiyacı hissetmemişti. Eğer peşinde korsanlar varsa böyle arabayla kovalayacak halleri yoktu, saklanırsa şüphe çekerdi ve araba büyük ihtimalle yanından geçip gidecekti ama işler çocuğun düşündüğü gibi olmadı. Melez Rhuan’lı kendisine seslenildiğini duyduğunda bir anda olduğu yere çivilendi ve sesin geldiği yöne baktı. Bu bir şövalyeydi! Hem de kadın bir şövalye. Soğuk bir ter damlası Kiba’nın ensesinden aşağıya süzüldü. Korsanlar ve şövalyeler iyi anlaşmazlardı ve Kiba’nın artık bir korsan olmadığını hatırlaması biraz uzun sürmüştü. Ã?ocuk tam gördüğü şeye alışacaktı ki bu sefer de garip bir kafa şövalyenin yanında bitiverdi. şimdi dört meraklı göz kendisine bakıyordu.

Kiba daha önce sadece bir kez gnome görmüştü, o da batırdıkları bir geminin yolcusuydu ve boğulmadan önce yüzünü sadece bir kaç saniye görebilmişti. Demek gerçekte böylesine kısa boylu ve garip gözüküyorlardı. Oysa suyun üstünde kalan kafayı düşündüğünde bedenlerinin daha büyük olacağını hayal etmişti. Kiba kadın şövalyenin artık şüphelenmeye başlayan bakışlarını gördüğünde biraz fazla uzun susmuş olduğunu fark etti ve daha önce karşısına çıkacak insanlara söyleyecek bir yalan uydurmadığı için kendisine kızdı.

“Ben... şey.. Off lanet olsun. Benim dümeni kırılasıca Veryer gölüne gitmem gereki.. Ah lanet olsun kaba konuştuğum için özür dilerim. şey.. Ben Veryer gölüne gitmeliyim ve ımm.. şey hiç param yok. Açım ve yolculuk için yemeğe ihtiyacım var. Ama kancadan sallandırılasıca bir dilenci değilim! Aslında ben bir tapınak arıyordum. Yiyecek falan için... Off... Siz bir şövalyesiniz... Yani elbette sadece yiyecek için değil. Başka şeyler için de...”

Kiba sakinleşmek için sustu ve başını öne eğdi. At kuyruğu şimdi havaya kalkmış bir mısır püskülüne benziyordu. Denizcilerle geçirdiği yıllardan sonra küfretmeden basit bir konuşma bile yapamıyordu...
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Lydronk
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 882
Joined: Fri Feb 10, 2006 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Lydronk »

Kerrae Veryer Gölü lafını duyunca çocuğun kaba konuşmasını yok saymaya karar verdi. Ã?ocuk belli ki denizciydi ve Kerrae onların konuşmalarını dinlememiş değildi.

Ã?ocuğun diline hakim olamama sebebi belliydi. Gemilerde gençleri alıp çalıştırmak çok doğaldı artık ve bir süre sonra çocuklar da bu yaşamın bir parçası oluyordu...

Ã?ocuğu korkutmak gibi bir amacı yoktu. Aç olduğu belliydi, büyük ihtimalle gemiden kovulmuştu. Veryer Gölü'be gidecekti demek.

Anlayışla başını salladı: "Ah, demek Veryer Gölü? şanslısın ki biz de oraya gidiyoruz. Orada ne işin olduğunu arabada sorarım. şimdi, aç görünüyorsun... At arabasında uyuyabilirsin. Yeteri kadar yemeğimiz de var." Ã?ocukla arabaya bindiler sonunda. Ã?ocuk biraz endişeli duruyordu. "Merak etme, genç denizci. Her ne kadar bir şövalye de olsam, ben de insanım ve denizcilerin dillerine alışığım. Konuşmana çeki düzen vermen elbette iyi olurdu; ama bu çok önemli bir şey değil. şimdi, istersen burada birkaç et çeşidi ve meyveler var. Karnını doyurabilirsin."

Lydronk da çocuğun denizci olduğunu anlamamış değildi. Kerrae konuşmasını bitirince çocuğa birkaç gnom esprisi yaptı. Ã?ocuklarla arası hep iyi olmuştu! Mesela Thereon...
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

“Her şey fazlasıyla yolunda gidiyor...” diye düşündü Kiba. Bu bir aldatmaca olmalıydı. Hiç tanımadığı bir şehre geliyordu ve karşısına çıkan ilk yabancılar tıpkı onun gibi Veryer gölüne gidiyorlardı ve dostça onu da yanlarına kabul etmişlerdi! Üstelik ona yiyecek de veriyorlardı. Ama diğer yandan korsanlar şovalye kılığında bir kadını ve şakacı bir gnomu karşısına çıkartıp onu kandıracak kadar dolambaçlı bir yol izleyemeyecek sabırsız insanlardı. Kiba biraz tereddütle de olsa şansına şükretti ve arabaya bindi.

şövalye kadın denizci olduğunu anlamıştı. Hoş bunu anlamamanın bir yolu yoktu ama Kiba kimliğini bu kadar kolay deşifre ettiği için kendisine kızdı. İlerde daha dikkatli olmalıydı ve buna küfürlü konuşma alışkanlığından başlayacaktı.

Melez çocuk kendisine sunulan yemekleri tereddüt etmeden, ve hiç bir şey söylemeden (O anda küfretmeden bir şey söyleyemeyeceğini düşünüyordu...) yemeye başladı. Rütbesiz bir denizciydi, hatta denizci bile sayılmıyordu bu yüzden de en azından sıcak yemek bulduğu günler şanslıydı. Ã?oğu zaman diğerlerinin artıkları ile yetiniyordu ve değil bir kaç çeşit, et yediği çok nadirdi. Oysa şimdi belki de bildiği bütün tatlardan daha fazlasını bir seferde önünde bulmuştu. Kiba yemeği yerken ağzına attığı her bir lokmanın tadına vardı. Sadece ağzına attıklarıyla da yetinmiyordu, gemide asla görmediği meyvelere dokunan, tatlı nektarlarına bulanmış parmaklarını ve dudaklarını da yaladı. Az yediği içn çabuk doyardı ve doyduğunu anlayana kadar mümkün olduğunca çok yemesi gerekiyordu.

Kiba yemek yerken ilk önce Gnome’un şakalarını anlamadı ve tuhaf yol arkadaşına garip gözlerle baktı. Ama sonra Gnome’un şakalarındaki tuhaf mizahı kavradı ve kocaman bir kahkaha ile, anca şimdi anladığı için, tuhaf yaratığın bütün şakalarına bir seferde güldü. Bu sırada ağzı hala yemekle dolu olduğu için kesinlikle asil bir görüntüsü yoktu, ama Kiba bir yandan gülüp bir yandan yemek yerken ömründe ilk defa gerçekten mutlu olduğunu hissetti. Asil olmasa bile Kiba daha önce hiç şu anda olduğu kadar çok bir çocuğa benzememişti.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Edmond
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 5509
Joined: Mon Jul 03, 2006 10:00 am
Location: Ã?anakkale
Contact:

Post by Edmond »

Huor somurtarak sakin Algénia'nın aceleci kızına baktı.İlginçti.

Sonra etrafa bakındığında gerçekten Elessar'ın kendisini açtığını düşündü.

*Dostlar, ben uyumaya gidiyorum, sanırım yaşlandım, gerçi siz insanların hesabına göre yalnızca 1 yıl yaşlandım ama, çok zaman geçti dostlarım.Çok!*
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.

The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.

I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.

-Freddie Mercury
Starfell
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 693
Joined: Thu Apr 17, 2008 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Starfell »

Hava kararmaya başladığında Adrian ormanın içinde yol alıyordu. Güneş batalı az bir zaman olmuştu ama soğuk kendisini hissettiriyordu. İri yapılı adam esen rüzgarın etkisiyle pelerinine daha sıkı sarılarak yoluna devam etti.
Bu orman Adrian için bile garipliklerle doluydu. Tanımlayamadığı fakat hissettiği garipliklerle.

Koca adam bütün gün yürümüştü artık yorgunluk belirtiler kendisini göstermeye başlamıştı. Bügünlük bu kadar yeter belkide kamp kurup yarın arayışıma devam etmek daha iyi olucaktır diye geçirdi içinden. Bir yerlerde kamp kurup çantasındaki taşıdığı kanyağın kanına karışıp onu ısıtmasını beklemek… Evet bu gerçekten baştan çıkarıcı bir teklifti.

Birkaç dakika daha yürüdükten sonra ormanın içinde daire şeklinde bir açıklıkla karşılaştı. Dairenin tam ortasında oturmak için çok güzel görünen kütükler vardı. İdeal bir kamp alanıydı adam için. Kütüklere doğru gitti. Oturdu sırt çantasından kanyak şişesini çıkarttı. Ve bir yudum aldı. Ardından kapağını kapattı. “Evet kadim dostum, biraz sabretmeliyiz…” dedi ve ayağa kalktı. Ateş yakacak odun bulmak için ormana yöneldi. Ormanın kıyısına geldiğinde esen rüzgarla irkildi. Ama irkilmesinin nedeni sadece rüzgar değildi. Adrian ayaklarını yere biraz sağlam bastı. Pelerinin altında, sol omzunda duran hançerini kavradı. Belikli bir ziyaretçisi vardı. Devasa boyutlardaki adam arkasını döndü ve ormanın sınırında kendisini beleyen kaplanla yüzleşti. Bu adamın beklediğinden biraz daha farklı bir ziyaretçiydi. Bir akşam yemeği için uygun bir ziyaretçi…

Kaplanla birkaç dakika göz göze bakıştılar. Adam kaplanın ilk hamleyi yapması için bekledi ve sonunda kaplan adama doğru koşmaya başladı. Adrian hançerini kınından çekti ve kaplanın yaklaşmasını bekledi. Boğuşmak için istekli görünüyordu…Ama beklediği olmadı kaplan Adrian’a koşarken birden insana döndü. İşte bu Adrian’ın daveti olmalıydı…

Druid adamla arasında birkaç metre kalana kadar yaklaştı ardından. Durdu “Burada ne işiniz var?” dedi. Druid son derece diplomatik bir ses tonuyla.
“Bir davet üzerine geldim.” Adrian pelerinin içindeki mektuba uzanarak Druide gösterdi.
“Adınız nedir efendim?” Druidin sesindeki tını hiç bozulmamıştı.
“Malcolm ama burada yazdığına göre Adrian” dedi. İri adam hançerini yerine yerleştirirken.
“Evet Lord Adrian Veryer gölüne hoş geldiniz. Lütfen beni izleyin” Druid ormanın içine daldı ve Adrian da onu takip etti.

Adrian ne kadar yürüdüklerini bilmiyordu ama az önce yanan ışıkları görmüştü büyük ihtimalle gelmişlerdi. Son birkaç metreden sonra Adrian külübeleri gördü. Druid kımızı bir kulübenin önünde durdu. Eliyle kapıyı işaret ederek “Sizi bekliyorlar” dedi. Druid kapıyı işaret ederken içeriden bir savaşçının ayrıldığını gördü iri yapılı adam. Savaşçı en az kendi gibi güçlü görünüyordu. Kapıdan çıkan savaşçı Druide başıyla selam verdi.
Last edited by Starfell on Tue Jun 24, 2008 3:58 am, edited 1 time in total.
Edmond
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 5509
Joined: Mon Jul 03, 2006 10:00 am
Location: Ã?anakkale
Contact:

Post by Edmond »

Huor tam çıkacakken bir adam daha gördüğüne sevinmişti.Çok ilginç bir şey yapmayı düşündü.Lydronk'a özenerek iğrenç bir espri yapacaktı.

*Merhaba dostum, ben Orman Elf Kralı Huor Tinehtelë.Neyse, uykum var ve gitmem lazım, güle güle.*

Ardından adamın elini bile sıkmadan sırıtarak çıktı oradan.
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.

The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.

I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.

-Freddie Mercury
Lydronk
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 882
Joined: Fri Feb 10, 2006 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Lydronk »

Lydronk esprilerini bir sona vardırdığında, çocuk hem gülmekten yorgun düşmüş, hem de karnını doyurmuştu. Rahatsız olduğu halde uyuyabiliyordu.

Yarım saat sonra Lydronk fısıldayarak konuştu, Kerrae'yle: "Ya, sizin başrahip... benim kitabımı okuyormuş! Biliyorsun değil mi o kitabı eski bir anıma dayanarak yazdım! şimdi biz hapse girmiştik. Daha dsoğrusu hapse farklı sebeplerle atılmıştık ama neyse... İşte şimddi, hapsi yöneten bizim bir büyücü arkadaşımızın abisi çıkmasın mı? Ben hemen..." ve bu konuşmayı uzattıkça uzatıyordu. Kerrae, gnoma güvenmiyordu ama bir sıcaklık hissediyordu. Bu doğruydu. Elini kaldırıp susması gerektiğini belli etti gnoma, sesi giderek yükseliyordu çünkü. "Hkiayenle ilgilenmiyorum gnom, gerçketen. Fakat... Benim de şüphelerim var ve sanırım sen bana bir konuda yardım edebelirisin..."

Lydronk heyecanla cevap verdi, fısıldıyordu sözde: "Söyleyebilirsin!" dedi. Fakat Kerrae tam ağzını açtğında, at arabası durdu ve adamlar bahşişlerini aldılar. Kerrae gnoma çocuğu uyandırmasını ve vardıklarını söylemesini söyledi. Kendisi de o sırada yemekleri -kalanları- sırtlayacaktı. Gnom Kerrae'nin dediğini yaptı ve basitçe, esprisiz bir şekilde çocuğa uyanmasını ve vardıklarını söyledi.

Kerrae, at arabası gittiğinde konuştu. "Evet, biz bu gnomlar bir kulübeye gidiyoruz, korkarım orası pek güvenli bir yer olamayabilir. Sen ne yapcaksın?" diye sordu. Ã?ocuğun burada ne işi olduğunu gerçekten çok merak ediyordu.
Starfell
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 693
Joined: Thu Apr 17, 2008 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Starfell »

Adrian kapıdan yavaşça içeri girdi ve durdu.İçeride birbirinden farklı kişiler vardı. Ama bir tanesi vardı ki rahatlığıyla ev sahibi olduğunu belli ediyordu.

“Hoş geldiniz Lord Adrian” dedi. Rahat tavırlar içinde olan adam. Bu druid efendisi Elessar olmalıydı diye düşündü Adrian. Bu adamlar adını nerden biliyorlardı.
Adrian soğuk bir ifade takınarak “Hoş bulduk ama adım Adrian değil. Malcolm” dedi tıslayarak.
“Pekala Lord Adrian, siz nasıl isterseniz.” Dedi. Druid efendisi suratında alaycı bir ifadeyle karşısındaki elinde asa tutan adama bakarak. “Anlaşılan isimler konusunda biraz sorun yaşıyacağız” dedi.
CLiCKs
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1392
Joined: Mon Dec 03, 2007 10:00 am
Location: Bursa
Contact:

Post by CLiCKs »

Ã?adırdan çıkıp veryer gölüne doğru gitti. Göl berraktı. Yere çömeldi ve topladığı saçlarını açtı. Saçları omzundan sarkıyor havada ki tek aydınlık olan ay ışığında parlıyordu. Kendisi de merak ediyordu. 'Neden ben elflerden farklıyım? Neden buraya çağırıldım?'. Yarın cevabına alacaktı. Birinin...

Annesi de tam bu nokta da göle bakmıştı buraya geldiğinde. Ama o bunu bilmiyordu. Gölde kendi yüzünün yansıması dışında bir yüz gördü. O yüzünde gözleri yeşil saçları sarıydı. Farketti. Annesiydi. Aklındaki yüzü şimdi belirlik kazanmıştı.
Efla
Site Admin
Site Admin
Posts: 3913
Joined: Sat Apr 10, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Efla »

Hafif bir baş ağrısıyla uyandı. Ellerini yüzüne götürerek gözlerinin açılması için ovuşturdu. Uyku sersemliğinin etkisiin bir an önce geçmesini ve zihninn açılmasını bekliyordu.

En sonunda gözlerini açabildi. GÃ?rüntünün bulanıklığu giderek kayboldu. Gördükleri netleşiyordu fakat hala bir çağrışım yapmıordu. Nerede oldğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Bu lanet olası mağara da neresiydi? Hatırlamaya çalıştı... Hiçbir yararı yoktu. Hatta bu ufak zihin jimnastiği birşeylerin farkına dehşetle varmasına neden oldu...

Hiçbirşey hatırlamıyordu.

Gözleri fal taşı gibi açıldı. Soluk alış verişinin kontrolünü kaybediyordu. Kilometrelerce kovalanmış gibi soluk alıp veriyordu şimdi. Derin bir nefesle kendini sakinleştirmeyi denedi. Muhtemelen geçici bir durumdu. Ã?yle olmasını umuyordu... En basit şeylerden başlamaya karar verdi. Adı neydi mesela? Gerçekten bir yararı yoktu. Birileri uyurken beynini çalıp onun yerine saman tıkıştırmış olmalıydı. İki eliyle çok kısa ola saçlarını sıvazladı. Gözlerini tekrar yumdu. düşünmeliydi... Hatırlamalıydı bu dehşet vericiydi...

Bir süre sonra bu çabanın ne kadar yararsız olduğunun farkına vardı. Kontrolü kendi eline geçirmeyi başardığında etrafı incelemeye karar verdi. Ne zaman söndüğü bilemeyeceği bir ateşin kalıntıları vardı. Tam ayağa kalkacakken önünde bir zarf ve uçmasını engellemek için üstünde irice bir taş olduğunu farketti. Taşı elinin tersiyle hızlıca iterek zarfı aldı. Üstünde mühür falan yoktu.

Birileri ona birşeyler yapmış ve bir de mesaj bırakmış olmalıydı. Zarfı parçalayarak açtı içindeki notu okumaya başladı:
şu anda nerede olduğunu,Neden burada olduğunu hatta daha önemlisi kim olduğunu merak ettiğini biliyorum. Fakat bilmediğin bunun böyle olmasını kendin istediğin. İnsan bana gerçekten bilmek istemezdin... Beynindeki herşeyin yerine sadece bir boşluk geldiğini de biliyorum. Bunu da kendin istedin hatta kendin yaptın. Unuttuğun şeyler inan bana hatırlamak istemeyeceğin şeyler.

Hayır bunn bir işkence olduğunu asla düşünme. Bu senin için bir şans. Yeniden yaşamak için bir şans. İyi değerlendir. Yerinde olsam peşine düşeceğim en son şey geçmişim olurdu.

NOT:Boynundaki kolyeyi yanından ayırmamanı tavsiye ederim.
Elleri önce kıyafetini dışarıdan yokladı. Evet gerçekten bir kolye vardı. Hemen kıyafetinin dışna çıkararak incelemeye başaldı. Bir zincire mor renki bir taş takılmıştı o kadar... Kafasını tekrar kağıda indirdiğide henüz okumadığı bir not olduğunu farketti.
NOT2:Nereden başlayacağını bilmek çoğu zaman zordur. Eğer biryerden başlamak istersen zarfdaki diğer mektuba bir göz at
Aynı aceleyle diğer mektubu çıkardı ve hızlıca okudu. Biryere çağırılıyordu. Kendisi olduğuna bile emin değildi. Mithras yazıyordu sadece isim olark bunun kendi ismi olduğundan beli emin değildi. Kim olduğunu neler yapabildiğini kimleri tanıdığını... hiçbirşey bilmiyordu.

Fakat gidecekti. Ne kaybedebilirdi ki daha fazla. Nasıl gidecekti peki? ve basi geçen bu yere nasıll gidecekti. Bu mağaradan çıkmakla başlayabilirdi. Kader yardım ederdi elbet...
Chaos is the law of nature,
Order is the dream of man.
Locked

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests