Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı)
"Ne gibi güçlerden bahsediyorsun sen çocuk!" bariton bir sesle konuşmuştu barbar. Sesinde ne bir alaycılık ne bir horgörme vardı sadece savaş sonrası yorgunluk biraz da pişmanlık vardı. Ama dövüşmeyi ve belki de öldürmeyi onlar istemişti ve Estebin'in gözünün önünde ölmesine müsade edemezdi.
Sonra Estebin'e dönerek;
"Biraz geç kaldın kardeşim bütün eğlence bitmişti. Tam bu şö.. ah bunlar şövalye olamayacak kadar zayıf birer rakiptiler, beni yargılama niyetiyle götürmeye gelmişlerdi ki sen geldin. şimdi ne yapacağız ? Aklında birşeyler var mı ?"
Sonra Estebin'e dönerek;
"Biraz geç kaldın kardeşim bütün eğlence bitmişti. Tam bu şö.. ah bunlar şövalye olamayacak kadar zayıf birer rakiptiler, beni yargılama niyetiyle götürmeye gelmişlerdi ki sen geldin. şimdi ne yapacağız ? Aklında birşeyler var mı ?"
İnsan labirentte, içgüdülerini ince, keskin bir uç gibi bilemelidir, neredeyse bir hançerin, bir kılıcın ağzı kadar keskin, çünkü içgüdüler de hayatta kalmak için kullanılan silahlardır ve sık
Setsuna gömleğindeki bir cepten beyaz bir mendil çıkardı ve soğukkanlı görünüşünü yalanlayan alnındaki ter taneciklerini sildi. Bıçağını kemerine geri takarken yaşadığı bu küçük karşılaşmayı düşündü.
Korkusuz şövalyelerden beş kişilik bir grubun sokakta tek başına yürüyen birine karşı bu kadar gergin davranmaları mantıklı değildi. Biraz laf oyunuyla sıyrılacağı basit bir sorgulama ummuş, olayların bu noktaya gelmesini beklememişti. Uzaklaşan şövalyelerin arkalarından baktı, 'Belki de bu kadar tedbirli ve kuşkucu olmaları için kendilerince nedenleri vardır.' diye düşündü.
Sebebi her ne olursa olsun, başka bir devriyeyle -veya daha kötü şeylerle- karşılaşmadan geceyi sonlandırmak için bir han bulmaktan başka bir isteği yoktu. Burayı sevmemişti. Sabah ilk işi biraz erzak almak ve bu şehirden ayrılmak olacaktı. şövalyelerin zıt yönüne doğru bir adım atıp birden durdu. Kuzgunu Fısıltı'nın onu tehlikelere karşı uyaracak keskin gözlerine güveni tamdı. Yine de sabahı görebilmek istiyordu ve işini şansa bırakmaya hiç niyeti yoktu. Bir han veya soru sorabileceği birini bulma umuduyla ıssız yol boyunca yürümeye başlamadan önce kemerindeki keselerden birinden bir parça deri çıkardı. Bunu elinde tutarak gözlerini kapadı, büyüye konsantre oldu ve büyülü kelimeleri söyledi (Mage Armor).
Korkusuz şövalyelerden beş kişilik bir grubun sokakta tek başına yürüyen birine karşı bu kadar gergin davranmaları mantıklı değildi. Biraz laf oyunuyla sıyrılacağı basit bir sorgulama ummuş, olayların bu noktaya gelmesini beklememişti. Uzaklaşan şövalyelerin arkalarından baktı, 'Belki de bu kadar tedbirli ve kuşkucu olmaları için kendilerince nedenleri vardır.' diye düşündü.
Sebebi her ne olursa olsun, başka bir devriyeyle -veya daha kötü şeylerle- karşılaşmadan geceyi sonlandırmak için bir han bulmaktan başka bir isteği yoktu. Burayı sevmemişti. Sabah ilk işi biraz erzak almak ve bu şehirden ayrılmak olacaktı. şövalyelerin zıt yönüne doğru bir adım atıp birden durdu. Kuzgunu Fısıltı'nın onu tehlikelere karşı uyaracak keskin gözlerine güveni tamdı. Yine de sabahı görebilmek istiyordu ve işini şansa bırakmaya hiç niyeti yoktu. Bir han veya soru sorabileceği birini bulma umuduyla ıssız yol boyunca yürümeye başlamadan önce kemerindeki keselerden birinden bir parça deri çıkardı. Bunu elinde tutarak gözlerini kapadı, büyüye konsantre oldu ve büyülü kelimeleri söyledi (Mage Armor).
-
FrontsideAir
- Gölge Ustası
- Posts: 1245
- Joined: Tue Aug 03, 2004 10:00 am
- Location: İstanbul (İzmir)
- Contact:
Erober kapanmakta olan bilincine inat tüm duyularına odaklanarak çevresini izledi ve dinledi: kendisini birilerinin izlediğine dair en ufak bir iz bile yoktu. Zaten şövalyeler peşinde olsa bando takımı kadar ses çıkaracaklarından duymaması pek de olası olmazdı.
Erober rahatlayarak dinlenmek için yaklaştığı duvara hafifçe yaslanarak seçeneklerini düşündü. Yürümeye devam etmek, en yakın hana girmek ya da başka bir han aramak.
Yürümeye devam etmek herhalde seçenekleri içinde en şapşalcası olurdu. Uykusuz, yorgun ve yaralıyken, üstüne bir de aranırken her tarafta şövalyelerin cirit attığı sokaklarda dolaşmak. Peh..
En yakın han herhalde en güvenlisi olurdu şövalyeler konusunda ama oranın da başka tehlikeleri vardı. Eskiden olduğu gibi olsa pek bir sorun çıkmazdı belki ama şimdi.. Loncadan bir başkasıyla karşılaşmaktansa bir şövalyeyle karşılaşmayı tercih edeceği bir dönemdi.
Bir başka han aramak da pek mantıklı olmazdı, hanların çoğu aynıydı zaten buradaki. Eh, Fhaerz'e de gidecek değildi herhalde.. Ã?yleyse çaresizlikle kabul edecekti en yakın hana gitmeyi.
Ã?adırkent? Erober yolun devamına bakarken bir seçeneğinin daha olduğunu fark etti ufak bir umut kırıntısıyla. Ama bu çadırkente girmek pek kolay olmazdı herhalde, girişte arama ve ufak bir sorgulama olurdu muhtemelen. Peki ya alternatif girişler?
Erober'in planı kafasında şekillenmeye başlamıştı. Ã?adırkent'in etrafını dolaşıp alıcı gözüyle inceleyecek, girebileceği bir yer bulmaya çalışacaktı. Eğer geceyi burada geçirebilirse ertesi gün işine kaldığı yerden devam edebilirdi.
Vücudunu öne iterek yaslandığı duvardan kendini kaldırdı ve izini kaybettirme planına uyarak ağır aksak çadırkente doğru ilerlemeye koyuldu. Yumuşak çizmeleri üzerinde yaylanarak yürürken oradan geçtiğine dair tek işaret arada bir bulutların arasından beliren ayın gisilerinin kıvrımları üzerinde oluşturduğu hafif yansımaydı.
Erober rahatlayarak dinlenmek için yaklaştığı duvara hafifçe yaslanarak seçeneklerini düşündü. Yürümeye devam etmek, en yakın hana girmek ya da başka bir han aramak.
Yürümeye devam etmek herhalde seçenekleri içinde en şapşalcası olurdu. Uykusuz, yorgun ve yaralıyken, üstüne bir de aranırken her tarafta şövalyelerin cirit attığı sokaklarda dolaşmak. Peh..
En yakın han herhalde en güvenlisi olurdu şövalyeler konusunda ama oranın da başka tehlikeleri vardı. Eskiden olduğu gibi olsa pek bir sorun çıkmazdı belki ama şimdi.. Loncadan bir başkasıyla karşılaşmaktansa bir şövalyeyle karşılaşmayı tercih edeceği bir dönemdi.
Bir başka han aramak da pek mantıklı olmazdı, hanların çoğu aynıydı zaten buradaki. Eh, Fhaerz'e de gidecek değildi herhalde.. Ã?yleyse çaresizlikle kabul edecekti en yakın hana gitmeyi.
Ã?adırkent? Erober yolun devamına bakarken bir seçeneğinin daha olduğunu fark etti ufak bir umut kırıntısıyla. Ama bu çadırkente girmek pek kolay olmazdı herhalde, girişte arama ve ufak bir sorgulama olurdu muhtemelen. Peki ya alternatif girişler?
Erober'in planı kafasında şekillenmeye başlamıştı. Ã?adırkent'in etrafını dolaşıp alıcı gözüyle inceleyecek, girebileceği bir yer bulmaya çalışacaktı. Eğer geceyi burada geçirebilirse ertesi gün işine kaldığı yerden devam edebilirdi.
Vücudunu öne iterek yaslandığı duvardan kendini kaldırdı ve izini kaybettirme planına uyarak ağır aksak çadırkente doğru ilerlemeye koyuldu. Yumuşak çizmeleri üzerinde yaylanarak yürürken oradan geçtiğine dair tek işaret arada bir bulutların arasından beliren ayın gisilerinin kıvrımları üzerinde oluşturduğu hafif yansımaydı.
Code: Select all
Kör sabahın beşinde,
Sessiz gölge peşinde;
Her soylunun leşinde,
Hançeri saplı Erober'in.
Geçmişin sayfalarına gömülü kullanıcı..Dekotta adamla birlikte boş sokaklardan hızla ilerledi. Adamın görünüşünden bu işten anlayan uzman bir asker olduğu belliydi.
"Hapı yuttun mu yoksa kara rahip ? " dedi alayla kendisine. Beklemesi gerekiyordu, neyin ne olduğunu anlayabilmek için beklemeli ve izlemeliydi.
Çok uzun da sayılmayacak bir yolculuğun ardından *O*nun tapınağına varmayı başarmışlardı ve adam uzun süreden sonra ilk kez kendisinin yanında olduğunu belli eden bir harekette bulunup girmesi için bir kapı gösterdi.
Dekotta kapıya ilerledi, adımları çok hızlı sayılmazdı ve birşeylerin ters gittiği görüşündeydi. Adamlar soru bile sormamıştı ?? Ve bu görüşü adamın gösterdiği yerin hapishaneyi andıran bir yer olması ile de daha da pekişti.
"Ne diyorsun yüce olan ? " dedi Dekotta, şu anda önemli bir seçimle yüzyüzeydi. Aşağısı anlaşıldığı kadarıyla bir hapishaneydi ve hapishanelerden pek de hoşlandığı söylenemezdi. Gerçi şimdi burada hırgür çıkarmanın bir anlamı da yoktu, normal şartlarda ikna edici diline güvenerek paşa paşa girerdi o lanet deliğe ama şu anda şartlar farklıydı. Acelesi olabilirdi.
Her zaman onu yöneten bir elin, yol gösteren bir ulu kuvvetin olmasına alışkın olan rahip bir an duraksamıştı ama şu anda da durum çok farklı sayılmazdı. Yardım bekleyebileceği bir yol göstericisi vardı nitekim.
Sorusunun duyulduğunu biliyordu Dekotta ve cevabın çabuk gelmesini umdu. Eğer bir cevap gelmezse ki tüm kalbiyle bunun olmamasını isterdi; sadece kendisi ile gelen adama amacını soracak ve tepkisine göre kararını verecekti.
"Hapı yuttun mu yoksa kara rahip ? " dedi alayla kendisine. Beklemesi gerekiyordu, neyin ne olduğunu anlayabilmek için beklemeli ve izlemeliydi.
Çok uzun da sayılmayacak bir yolculuğun ardından *O*nun tapınağına varmayı başarmışlardı ve adam uzun süreden sonra ilk kez kendisinin yanında olduğunu belli eden bir harekette bulunup girmesi için bir kapı gösterdi.
Dekotta kapıya ilerledi, adımları çok hızlı sayılmazdı ve birşeylerin ters gittiği görüşündeydi. Adamlar soru bile sormamıştı ?? Ve bu görüşü adamın gösterdiği yerin hapishaneyi andıran bir yer olması ile de daha da pekişti.
"Ne diyorsun yüce olan ? " dedi Dekotta, şu anda önemli bir seçimle yüzyüzeydi. Aşağısı anlaşıldığı kadarıyla bir hapishaneydi ve hapishanelerden pek de hoşlandığı söylenemezdi. Gerçi şimdi burada hırgür çıkarmanın bir anlamı da yoktu, normal şartlarda ikna edici diline güvenerek paşa paşa girerdi o lanet deliğe ama şu anda şartlar farklıydı. Acelesi olabilirdi.
Her zaman onu yöneten bir elin, yol gösteren bir ulu kuvvetin olmasına alışkın olan rahip bir an duraksamıştı ama şu anda da durum çok farklı sayılmazdı. Yardım bekleyebileceği bir yol göstericisi vardı nitekim.
Sorusunun duyulduğunu biliyordu Dekotta ve cevabın çabuk gelmesini umdu. Eğer bir cevap gelmezse ki tüm kalbiyle bunun olmamasını isterdi; sadece kendisi ile gelen adama amacını soracak ve tepkisine göre kararını verecekti.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Rutubetli hava, tapınağın içinde esen gecen meltemiyle Mark’ın iliklerine kadar işliyor, bedeninin titremesine yol açıyordu. Mark, böyle bir ortamda titreyerek kapının açılmasını ya da bir cevap gelmesini beklerken, dakikalar boyunca hiçbir şey olmadı. Tapınaktaki sükûnet, burayı da kaplamıştı.
Mark artık sabırsızlanmaya başlamıştı, lâkin bunu belli etmemeye özen gösteriyordu. Belki bu da bir testti. Ya da başrahip şu anda meşguldü. Kim bilebilirdi ki?
En sonunda, kapı aralandı ve Mark’ın kıvrılarak geçebileceği kadar bir boşluk oluşturdu. Hiçbir söz söylenmemişti; ama Mark, bu sessiz daveti çok iyi anlıyordu.
Mark kıvrılarak içeri girdiğinde, kendisini karanlık bir odada buldu. Oda oldukça genişti, zira duvarlar boyunca uzun aralıklarla üçer kara mum bulunduran şamdanlar yerleştirilmişti. Bu mumların aydınlattığı taş duvarlar dışında, Mark bir şey göremiyordu.
Kapı, ağır ağır kapandı ve Mark’ı odada bıraktı. Odada duyulan tek ses, Mark’ın titrek solunumuydu. Birkaç dakika da böyle geçti. Ve sonra Mark-her ne kadar duyamasa ve göremese de-bir şeyin kendisine yaklaştığını hissetti. Yavaş yavaş, adım adım Mark’a yaklaşıyor, sanki anın tadını çıkartıyordu.
Bir başka şamdan Mark’ın tam önünde alevlendi ve kapkara cüppeye sarınmış birisini gözler önüne serdi. Kişinin yüzü, kukuletanın altında karanlıkta kaldığından görülmüyordu. Mark’ın görebildiği tek şey şamdanı tutan gri, kurumuş bir el ile duygudan yoksun, ifadesiz gözlerdi.
Başrahip bir adım daha atarak Mark’a yaklaştı. Telleri düzensizce birbirinin içine girmiş uzun, beyaz sakalı, kapkara cüppesiyle tezat oluşturuyordu. Başrahip, aniden boştaki sol elini kaldırdı ve buz gibi, uzun ve ince parmaklar, Mark’ın çenesini kavradı. Başrahip, Mark’ın başını iki yana çevirip onu incelerken uzun tırnaklarını Mark’ın tenine batırıyordu.
En sonunda Başrahip, memnun kalmışçasına kıkırdadı ve tırnaklarının yerinde kanlı oyuklar bırakarak elini çekti.
“Anlattıkları kadar varmışsın.” fısıltıyla tiz bir ses. “Görünüşe göre bunun için uygunsun.” .” Başrahip, yavaş adımlarla geriledi ve odada dolanmaya başladı. Mark kıpırdamıyordu, lâkin Başrahip sürekli onu alıcı gözüyle süzüyordu.
“Buraya neden geldiğini biliyor musun?” diye fısıldadı Başrahip. Mark başını hayır anlamında iki yana sallarken, Başrahip tekrar kıkırdadı. Biraz daha dolandı. Mark kıpırdamaya bile cesaret edemiyordu. “Senin ve diğerlerinin formüldeki başarısızlığınız yüzünden bazı yaptırımlar uygulama kararı aldım. Projeyi bir süre askıya alıyorum. Siz, başka görevlerde hizmet vereceksiniz. Beceriksizliğiniz yüzünden en iyi hizmetkârlarımdan birisini Sorpigol’e, ünlü simyacı Zewbrim’i alması için yolladım. O geri döndüğünde, Zewbrim’in gözetimi altında çalışacaksınız.” Başrahip bir süre sustu ve ifadesiz gözlerle Mark’ı izledi. Mark’a sanki o bakışlar, etini ve kemiğini deşerek ruhunu görüyormuş gibi geldi. “Aldığımız haberlere göre Azalin Tapınağı da bazı iksirler üzerinde çalışıyormuş. Bunun ne olduğunu bilmiyoruz, lâkin öğreneceğiz. Bunu öğrenmekse senin işin.” Başrahip kıkırdayarak dolanmaya devam etti. “Azalin Tapınağı tanrılarının düşüşüyle beraber güçlerini kaybetmişti. Uzun süre Cthul Murgos’un en zayıf kurumu olarak kalmıştı. Düşmüş bir tanrıya hâlâ tapınmaları ile alay konusu olmuşlardı. Onlar ise daima Azalin’in bir gün geri döneceğini ve ona sadık kalanları ödüllendireceğini iddia ediyorlardı.”
Başrahip sustu ve elindeki şamdanı, karanlıktaki bir masaya bırakarak tekrar karanlığa karıştı. Sesi, artık karanlıkların içindeki bir noktadan ve alçaktan geliyordu. Büyük ihtimalle bir yere oturmuştu. “Ne kadar ironik ki, uzun zamandır sahip olamadıkları güçleri, biz güçlerimizi kaybedince geri döndü. Bu kaos ortamında Cthul Murgos’ta duaları duyulabilen yegâne rahipler onlar. Bu da onları bizden bir adım ileride kılıyor. İşte bu yüzden, açık bir savaşı göze alamıyoruz. Ama yarın gece hızlı bir darbe ile Azalin Tapınağı’na büyük bir zarar vereceğiz. Senin görevin ise, yanındakilerle birlikte bu iksirin hazırlandığı yere sızmak ve simyacıları mümkünse canlı olarak ele geçirmek. Eğer başaramazsanız, hepsini öldürün. Ama mutlaka iksirden örnekler almayı unutmayın.” Başrahip tekrar sustu ve birkaç saniye sonra devam etti. “Bu kadar. Ã?ekilebilirsin. Yarın gece için hazırlanmaya bak.”
Bir gıcırtı ile kapı aralandı. Bu sefer Mark’a çıkış yolunu gösteriyordu.
Mark artık sabırsızlanmaya başlamıştı, lâkin bunu belli etmemeye özen gösteriyordu. Belki bu da bir testti. Ya da başrahip şu anda meşguldü. Kim bilebilirdi ki?
En sonunda, kapı aralandı ve Mark’ın kıvrılarak geçebileceği kadar bir boşluk oluşturdu. Hiçbir söz söylenmemişti; ama Mark, bu sessiz daveti çok iyi anlıyordu.
Mark kıvrılarak içeri girdiğinde, kendisini karanlık bir odada buldu. Oda oldukça genişti, zira duvarlar boyunca uzun aralıklarla üçer kara mum bulunduran şamdanlar yerleştirilmişti. Bu mumların aydınlattığı taş duvarlar dışında, Mark bir şey göremiyordu.
Kapı, ağır ağır kapandı ve Mark’ı odada bıraktı. Odada duyulan tek ses, Mark’ın titrek solunumuydu. Birkaç dakika da böyle geçti. Ve sonra Mark-her ne kadar duyamasa ve göremese de-bir şeyin kendisine yaklaştığını hissetti. Yavaş yavaş, adım adım Mark’a yaklaşıyor, sanki anın tadını çıkartıyordu.
Bir başka şamdan Mark’ın tam önünde alevlendi ve kapkara cüppeye sarınmış birisini gözler önüne serdi. Kişinin yüzü, kukuletanın altında karanlıkta kaldığından görülmüyordu. Mark’ın görebildiği tek şey şamdanı tutan gri, kurumuş bir el ile duygudan yoksun, ifadesiz gözlerdi.
Başrahip bir adım daha atarak Mark’a yaklaştı. Telleri düzensizce birbirinin içine girmiş uzun, beyaz sakalı, kapkara cüppesiyle tezat oluşturuyordu. Başrahip, aniden boştaki sol elini kaldırdı ve buz gibi, uzun ve ince parmaklar, Mark’ın çenesini kavradı. Başrahip, Mark’ın başını iki yana çevirip onu incelerken uzun tırnaklarını Mark’ın tenine batırıyordu.
En sonunda Başrahip, memnun kalmışçasına kıkırdadı ve tırnaklarının yerinde kanlı oyuklar bırakarak elini çekti.
“Anlattıkları kadar varmışsın.” fısıltıyla tiz bir ses. “Görünüşe göre bunun için uygunsun.” .” Başrahip, yavaş adımlarla geriledi ve odada dolanmaya başladı. Mark kıpırdamıyordu, lâkin Başrahip sürekli onu alıcı gözüyle süzüyordu.
“Buraya neden geldiğini biliyor musun?” diye fısıldadı Başrahip. Mark başını hayır anlamında iki yana sallarken, Başrahip tekrar kıkırdadı. Biraz daha dolandı. Mark kıpırdamaya bile cesaret edemiyordu. “Senin ve diğerlerinin formüldeki başarısızlığınız yüzünden bazı yaptırımlar uygulama kararı aldım. Projeyi bir süre askıya alıyorum. Siz, başka görevlerde hizmet vereceksiniz. Beceriksizliğiniz yüzünden en iyi hizmetkârlarımdan birisini Sorpigol’e, ünlü simyacı Zewbrim’i alması için yolladım. O geri döndüğünde, Zewbrim’in gözetimi altında çalışacaksınız.” Başrahip bir süre sustu ve ifadesiz gözlerle Mark’ı izledi. Mark’a sanki o bakışlar, etini ve kemiğini deşerek ruhunu görüyormuş gibi geldi. “Aldığımız haberlere göre Azalin Tapınağı da bazı iksirler üzerinde çalışıyormuş. Bunun ne olduğunu bilmiyoruz, lâkin öğreneceğiz. Bunu öğrenmekse senin işin.” Başrahip kıkırdayarak dolanmaya devam etti. “Azalin Tapınağı tanrılarının düşüşüyle beraber güçlerini kaybetmişti. Uzun süre Cthul Murgos’un en zayıf kurumu olarak kalmıştı. Düşmüş bir tanrıya hâlâ tapınmaları ile alay konusu olmuşlardı. Onlar ise daima Azalin’in bir gün geri döneceğini ve ona sadık kalanları ödüllendireceğini iddia ediyorlardı.”
Başrahip sustu ve elindeki şamdanı, karanlıktaki bir masaya bırakarak tekrar karanlığa karıştı. Sesi, artık karanlıkların içindeki bir noktadan ve alçaktan geliyordu. Büyük ihtimalle bir yere oturmuştu. “Ne kadar ironik ki, uzun zamandır sahip olamadıkları güçleri, biz güçlerimizi kaybedince geri döndü. Bu kaos ortamında Cthul Murgos’ta duaları duyulabilen yegâne rahipler onlar. Bu da onları bizden bir adım ileride kılıyor. İşte bu yüzden, açık bir savaşı göze alamıyoruz. Ama yarın gece hızlı bir darbe ile Azalin Tapınağı’na büyük bir zarar vereceğiz. Senin görevin ise, yanındakilerle birlikte bu iksirin hazırlandığı yere sızmak ve simyacıları mümkünse canlı olarak ele geçirmek. Eğer başaramazsanız, hepsini öldürün. Ama mutlaka iksirden örnekler almayı unutmayın.” Başrahip tekrar sustu ve birkaç saniye sonra devam etti. “Bu kadar. Ã?ekilebilirsin. Yarın gece için hazırlanmaya bak.”
Bir gıcırtı ile kapı aralandı. Bu sefer Mark’a çıkış yolunu gösteriyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Sözcükleri bitirdiği anda Setsuna’nın elindeki deri parçası kuruyup büzülerek kullanılmaz hale geldi ve hemen ardından görünmez, ama hissedilebilir bir enerji katmanı, Setsuna’nın bedenini kapladı. Aynı anda tuhaf bir şekilde Setsuna’nın zihni allak bullak oldu. Etrafındaki şekillerin boyutları dalgalanarak değişirken, iki sözcüğü bir araya getiremez oldu. Başı fazlasıyla dönüyordu ve bir anda gözleri karararak yere yığılıp kaldı.
Birkaç saniye veya birkaç gün sonra Setsuna gözlerini açmayı başardı. Hâlâ geceydi ve ayın konumuna bakılırsa dakikalar bile geçmemişti. Neler olduğunu bile anlamamıştı. Lâkin şu anda durumu gayet iyiydi ve bir sorunu yoktu.
Kanat çırpma sesleri çok yakından geldi ve aniden Fısıltı, Setsuna’nın omzuna kondu. Gözlerindeki ifadeden onun da en az Setsuna kadar şaşkın olduğu görülebiliyordu.
Birkaç saniye veya birkaç gün sonra Setsuna gözlerini açmayı başardı. Hâlâ geceydi ve ayın konumuna bakılırsa dakikalar bile geçmemişti. Neler olduğunu bile anlamamıştı. Lâkin şu anda durumu gayet iyiydi ve bir sorunu yoktu.
Kanat çırpma sesleri çok yakından geldi ve aniden Fısıltı, Setsuna’nın omzuna kondu. Gözlerindeki ifadeden onun da en az Setsuna kadar şaşkın olduğu görülebiliyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Ay artık batmaya yüz tutmuştu ve şafağa pek kalmamıştı. Erober, tam da bu karanlık zamandan faydalanarak, adım adım çadırkente doğru yaklaşıyordu. Ã?adırkentin çevresi yüksek, tel bir çiftle çevrelenmişti. Teller belli ki aceleyle örülmüştü, zira becerikli birisi için buradan tırmanarak içeri girmek hiç de zor değildi. Girişteki nöbetçiler dışında bu tellerin içinde arada sırada birkaç muhafız devriye geziyor, pek bir şey olmayacağını düşündüklerinden esneyerek dikkatsizce çevreyi izliyorlardı.
Erober, kanayan yarasını tutarken sendeleyerek çadırkentin çevresinde dolaştı ve tek girişin, kendisinin geldiği caddeye bakan yer olduğunu gördü. Ã?adırkentin kalanında başka bir güvenlik önlemi yoktu. İlk başta gelen gürültüler de sonlanmıştı. Muhtemelen artık herkes yerine yerleşmiş ve uykuya dalmıştı.
Ama bu kez de uzaktan gelen başka gürültüler duydu. Erober’in bizzat gördüğü kafile, şimdi çadırkente doğru yaklaşmaktaydı.
Erober, kanayan yarasını tutarken sendeleyerek çadırkentin çevresinde dolaştı ve tek girişin, kendisinin geldiği caddeye bakan yer olduğunu gördü. Ã?adırkentin kalanında başka bir güvenlik önlemi yoktu. İlk başta gelen gürültüler de sonlanmıştı. Muhtemelen artık herkes yerine yerleşmiş ve uykuya dalmıştı.
Ama bu kez de uzaktan gelen başka gürültüler duydu. Erober’in bizzat gördüğü kafile, şimdi çadırkente doğru yaklaşmaktaydı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
İlahi varlıklar tuhaf yaratıklardı. Tıpkı ölümlüler gibi çeşitli hırsları barındırıyor, kaprisler taşıyor, öfkeleniyor, üzülüyor ve seviniyorlardı. Buna rağmen insanüstü zekaları var mantıkları yüzünden hiçbir fani varlık, onların neler düşündüklerini anlayamazdı.
İşte bu da Dekotta için o anlardan birisiydi. Yardım göreceğinden gayet emin bir şekilde bedenini paylaşan ruha seslenmiş ve bir cevap beklemişti. Ama yaklaşık iki dakika boyunca savaşçı ve Dekotta, açık kapının önünde öylece beklerken, hiçbir ses gelmemişti. Dekotta hâlâ Lord Yeminer’in gidişinden sonra içinde oluşan boşluğu dolduran o varlığı hissedebiliyordu, ama ondan herhangi bir cevap alamamıştı.
Savaşçı sabırsızlıkta tekrar merdivenlerden aşağıyı işaret etti ve bariton sesiyle “Aşağı in.” diye emretti.
İşte bu da Dekotta için o anlardan birisiydi. Yardım göreceğinden gayet emin bir şekilde bedenini paylaşan ruha seslenmiş ve bir cevap beklemişti. Ama yaklaşık iki dakika boyunca savaşçı ve Dekotta, açık kapının önünde öylece beklerken, hiçbir ses gelmemişti. Dekotta hâlâ Lord Yeminer’in gidişinden sonra içinde oluşan boşluğu dolduran o varlığı hissedebiliyordu, ama ondan herhangi bir cevap alamamıştı.
Savaşçı sabırsızlıkta tekrar merdivenlerden aşağıyı işaret etti ve bariton sesiyle “Aşağı in.” diye emretti.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu Celdar. O koştukça yaraları acıyor, hızını azaltıyordu. Ama acılarına rağmen, o zırhlı korkuluklarla arayı açıyordu. Henüz hiçbiri sokağa bile girememişti. Yapabileceği en iyi şey bu evlerden birine saklanmaktı.
Gözüne kestirdiği iki katlı, yıkık dökük eve koştu Celdar. Kapısını zorlayıp açtıktan sonra içeri girdi ve kapıyı kapatıp arkasına da içeride ilk gözüne çarpan büyük şeyi-bir masayı-itti. Ardından hemen merdivenlerden üst kata fırladı ve orada kırık bir pencerenin köşesinden sokağı izlemeye devam etti.
Tam o anda, şövalyeler de görüş alanına girdiler. Ã?fkeli öfkeli birbirleriyle konuşuyorlardı. Hepsi farklı yönleri gösteriyordu. Yarım dakika kadar süren hararetli bir tartışmanın ardından, şövalyeler ikiye ayrıldı ve bir grup bir yöne, diğeri ise diğer yöne ilerledi.
Celdar ancak şimdi evi inceleyebiliyordu. Eşyaların çoğu kırık döküktü, ama bazıları hâlâ kullanılabilecek kadar sağlamdı. İçeride bir kargaşa olmuşa benzemiyordu. Masaların, koltukların üzeri özenle örtülmüş, eşyalar dikkatlice yerlerine yerleştirilmişti. Sanki buranın sahibi kısa bir yolculuğa çıkmış da geri dönecekmiş gibi.
Her yer bir parmak kalınlığında tozla kaplıydı. Celdar attığı her adımda bu tozları havalandırıyor, sonra da hapşırıyordu. İkinci kattaki yatak odasının dinlenmek için gayet müsait olduğunu fark etti. Dahası, odada bazı ilkyardım malzemeleri vardı ve yaraları için bir şeyler yapabilirdi.
Eşyalarını, yatak odasındaki masanın üzerine yığdı ve sonra yavaşça üzerindeki kıyafetleri ve deri zırhı çıkarttı. Ardından kendisini yatağa attı ve çıplak göğsü ve omuzlarındaki yaraları inceledi. Kanıyorlardı, ama derin değillerdi. Biraz bakımla kendine gelebilirdi.
Ama önce yapması gereken başka bir şey vardı. Celdar kemerindeki deri keseyi çözdü ve içinden tarikatının sembolü ile mühürlenmiş olan parşömeni çıkarttı. Buradan daha güvenli bir yer bulamazdı muhtemelen. Parşömenin üzerinde bir süre elini gezdirdikten sonra, mührü kırdı ve parşömeni açarak okumaya başladı.
Savaşı Oğul,
Bu diyar, mutlak bir sonla karşı karşıya. Son öyle ani ve öyle çabuk geldi ki, tanrılar bile buna karşı aciz kaldılar. Bu gidişatı engellemenin hiçbir yolu yok, tıpkı buradan çıkışın olmadığı gibi. Bilinmeyen bir nedenle başka dünyalara geçiş çabaları engelleniyor ve bunu aşmamızın imkânı yok.
Lâkin araştırmalarımız meyvesini verdi ve bu diyardan alternatif bir çıkış yolunun varlığını bize gösterdi. Yine de bu yolun ne olduğu gerçeğini aydınlatamadık. Tek bulabildiğimiz şey, bu yolu bilen bir kimsenin varlığı oldu. Senin görevin, bu kişi bulmak ve ardından bu kurtuluş yolunun izini sürmek.
Bu kişi hakkında öğrenebildiğimiz tek şey, Sorpigol’de gizlendiği ve doğaüstü yeteneklerinin olduğudur. Kendisinin bizden haberdar olup olmadığını bilemiyoruz.
Bu adamı bulmak için istersen gerekli bağlantılara geç, istersen doğrudan ara. Bu senin bileceğin iştir Savaşçı Oğul; ama unutmayasın ki hem kendi kaderin, hem de tarikatın geleceği, bu adamı bulmana bağlı.
Dikkat et, eğer bu yolu başkaları öğrenirse, kendi amaçları için kullanmaya çalışabilirler. Bu yüzden çok dikkatli ol ve okuduktan sonra bu notu yok et.
Lucien
Yüce Seçilmiş
Celdar notu dikkatle iki kez daha okudu ve sonra oflayarak başını yastığa dayadı. Koca bir şehirde şövalyeler tarafından aranırken, hakkında zerre kadar bilgisinin olmadığı birisini aramak zorundaydı.
Gözüne kestirdiği iki katlı, yıkık dökük eve koştu Celdar. Kapısını zorlayıp açtıktan sonra içeri girdi ve kapıyı kapatıp arkasına da içeride ilk gözüne çarpan büyük şeyi-bir masayı-itti. Ardından hemen merdivenlerden üst kata fırladı ve orada kırık bir pencerenin köşesinden sokağı izlemeye devam etti.
Tam o anda, şövalyeler de görüş alanına girdiler. Ã?fkeli öfkeli birbirleriyle konuşuyorlardı. Hepsi farklı yönleri gösteriyordu. Yarım dakika kadar süren hararetli bir tartışmanın ardından, şövalyeler ikiye ayrıldı ve bir grup bir yöne, diğeri ise diğer yöne ilerledi.
Celdar ancak şimdi evi inceleyebiliyordu. Eşyaların çoğu kırık döküktü, ama bazıları hâlâ kullanılabilecek kadar sağlamdı. İçeride bir kargaşa olmuşa benzemiyordu. Masaların, koltukların üzeri özenle örtülmüş, eşyalar dikkatlice yerlerine yerleştirilmişti. Sanki buranın sahibi kısa bir yolculuğa çıkmış da geri dönecekmiş gibi.
Her yer bir parmak kalınlığında tozla kaplıydı. Celdar attığı her adımda bu tozları havalandırıyor, sonra da hapşırıyordu. İkinci kattaki yatak odasının dinlenmek için gayet müsait olduğunu fark etti. Dahası, odada bazı ilkyardım malzemeleri vardı ve yaraları için bir şeyler yapabilirdi.
Eşyalarını, yatak odasındaki masanın üzerine yığdı ve sonra yavaşça üzerindeki kıyafetleri ve deri zırhı çıkarttı. Ardından kendisini yatağa attı ve çıplak göğsü ve omuzlarındaki yaraları inceledi. Kanıyorlardı, ama derin değillerdi. Biraz bakımla kendine gelebilirdi.
Ama önce yapması gereken başka bir şey vardı. Celdar kemerindeki deri keseyi çözdü ve içinden tarikatının sembolü ile mühürlenmiş olan parşömeni çıkarttı. Buradan daha güvenli bir yer bulamazdı muhtemelen. Parşömenin üzerinde bir süre elini gezdirdikten sonra, mührü kırdı ve parşömeni açarak okumaya başladı.
Savaşı Oğul,
Bu diyar, mutlak bir sonla karşı karşıya. Son öyle ani ve öyle çabuk geldi ki, tanrılar bile buna karşı aciz kaldılar. Bu gidişatı engellemenin hiçbir yolu yok, tıpkı buradan çıkışın olmadığı gibi. Bilinmeyen bir nedenle başka dünyalara geçiş çabaları engelleniyor ve bunu aşmamızın imkânı yok.
Lâkin araştırmalarımız meyvesini verdi ve bu diyardan alternatif bir çıkış yolunun varlığını bize gösterdi. Yine de bu yolun ne olduğu gerçeğini aydınlatamadık. Tek bulabildiğimiz şey, bu yolu bilen bir kimsenin varlığı oldu. Senin görevin, bu kişi bulmak ve ardından bu kurtuluş yolunun izini sürmek.
Bu kişi hakkında öğrenebildiğimiz tek şey, Sorpigol’de gizlendiği ve doğaüstü yeteneklerinin olduğudur. Kendisinin bizden haberdar olup olmadığını bilemiyoruz.
Bu adamı bulmak için istersen gerekli bağlantılara geç, istersen doğrudan ara. Bu senin bileceğin iştir Savaşçı Oğul; ama unutmayasın ki hem kendi kaderin, hem de tarikatın geleceği, bu adamı bulmana bağlı.
Dikkat et, eğer bu yolu başkaları öğrenirse, kendi amaçları için kullanmaya çalışabilirler. Bu yüzden çok dikkatli ol ve okuduktan sonra bu notu yok et.
Lucien
Yüce Seçilmiş
Celdar notu dikkatle iki kez daha okudu ve sonra oflayarak başını yastığa dayadı. Koca bir şehirde şövalyeler tarafından aranırken, hakkında zerre kadar bilgisinin olmadığı birisini aramak zorundaydı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
Estebin arkadaşına döndü. "Seni bütün kasabada aradım. Bula bula bu lanet olası hanı mı buldun!" Ona kızgınmış gibi baktı. sonra hafif yumuşayarak arkadaşına sarıldı. "Seni gördüğüme sevindim dostum. şu adamların seni benzettiğini düşündüm. Benim arkadaşıma böyle bir şey yapamazlar. Hem sende öyle bir hale gelecek şekilde dayak yemezsin." Estebin hafifçe sırıttı. Sonra çocuğa dönerek. "söylediklerini biraz daha açsan iyi olur çocuk. "
Ã?ocuğa meraklı gözlerle bakmaya başladı...
Ã?ocuğa meraklı gözlerle bakmaya başladı...
Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.
"Bu da neydi böyle?" diye homurdandı Setsuna, Fısıltı'nın omuzunda dengesini sağlayabilmek için deli gibi kanat çırpmasına neden olacak kadar hızlı ve sert bir şekilde ayağa kalkarken. Endişeyle yaptığı büyüyü düşündü ve bedenini kaplayan enerjiyi hissedince rahatladı.
"Bu da neydi böyle?" diye tekrar mırıldandı ve bir yanıt ararcasına Fısıltı'ya baktı, ama sadece kuzgunun şaşkın bakışlarını buldu. Kendinden pek emin olmayan bir sesle, "Yorgunluktan olmalı," dedi Setsuna, Fısıltı'nın sorgulayan bakışlarına cevaben, "O lanet şövalyeler beni fazlasıyla yordu.".
şövalyeleri düşününce neden yolun ortasında olduğunu hatırladı ve yol boyunca hızlı ve sinirli bir tempoyla yürümeye başladı. 'Biraz yiyecek ve bolca uyku.' diye keyifsizce düşündü, gözleri etrafta bir han veya hanı sorabileceği birisini ararken, 'Çok mu şey istiyorum acaba?'.
"Bu da neydi böyle?" diye tekrar mırıldandı ve bir yanıt ararcasına Fısıltı'ya baktı, ama sadece kuzgunun şaşkın bakışlarını buldu. Kendinden pek emin olmayan bir sesle, "Yorgunluktan olmalı," dedi Setsuna, Fısıltı'nın sorgulayan bakışlarına cevaben, "O lanet şövalyeler beni fazlasıyla yordu.".
şövalyeleri düşününce neden yolun ortasında olduğunu hatırladı ve yol boyunca hızlı ve sinirli bir tempoyla yürümeye başladı. 'Biraz yiyecek ve bolca uyku.' diye keyifsizce düşündü, gözleri etrafta bir han veya hanı sorabileceği birisini ararken, 'Çok mu şey istiyorum acaba?'.
-
demarch
- Kullanıcı

- Posts: 63
- Joined: Fri Oct 07, 2005 10:00 am
- Location: kimsenin bulamayacağı cennetimden
- Contact:
Dudaklarından hafif bir küfür döküldü Celdar'ın.şövalyeler onu gerçekten çok uğraştırmıştı ve o da mecbur kalarak birkaç tanesini öldürmüştü..Buraya kadar çok önemli bir sorun yoktu.Ancak çıkıp koca şehirde sadece doğaüstü güçlere sahip birini bulmak için gezinecek olması, hem de dışarısı şövalye kaynıyorken..İşte bu büyük bir sorundu.
Son bir kez daha okudu elindeki parşömeni. Diyar'ın sonu..Tek kaçış alternatifi..Doğaüstü güçlere sahip birisi..Onu bulmak zorundaydı.şu ana kadar aldığı eğitim hep böyle bir görev içindi.Yüce seçilmişi hayal kırıklığına uğratamazdı..Tabii uğratırsa bu kendi sonu da olurdu.Tüm tarikatın geleceği, bu göreve bağlıydı..
şu an güvendeydi.şövalyeler evlere girmeye kalksalar bile daha zamanı vardı.İlk önce yaralarıyla ilgilenmeliydi.Odada ilkyardım malzemeleri vardı.Yaralarını elinden geldiğince yıkadı, temiz olduğunu umut ettiği bezler koydu yaraların üstüne ve sardı. Vücudu bu tip yaralara alışkındı.
Yaralarıyla ilgilendikten sonra bir süre pencerenin köşesinden dışarıyı inceledi.şövalyelerin ortalarda görünmesini pek beklemiyordu..Eğer çevre sakinse bir süre dinlenecekti. Bu adam her kimse onu bulmak için güç toplamalıydı.Yeterince toplarsa kendini gece tekrar dışarı çıkıp etrafa şöyle bir göz atabilirdi.Gerçi bu oldukça riskliydi ama gece daha rahat gezebilirdi.Kıyafetlerine baktı..Başka bir kıyafeti var mıydı çantasında hatırlamaya çalıştı. Gündüz başka kıyafetler içindeyken ve peçesizken kimse onu tanımazdı.Özellikle de şövalyeler..
Elindeki parşömeni, evin dışından alevi görünmeyecek şekilde yaktı ve yokolana kadar izledi. Dinlendikten sonra ne yapacağına karar verecekti..
Son bir kez daha okudu elindeki parşömeni. Diyar'ın sonu..Tek kaçış alternatifi..Doğaüstü güçlere sahip birisi..Onu bulmak zorundaydı.şu ana kadar aldığı eğitim hep böyle bir görev içindi.Yüce seçilmişi hayal kırıklığına uğratamazdı..Tabii uğratırsa bu kendi sonu da olurdu.Tüm tarikatın geleceği, bu göreve bağlıydı..
şu an güvendeydi.şövalyeler evlere girmeye kalksalar bile daha zamanı vardı.İlk önce yaralarıyla ilgilenmeliydi.Odada ilkyardım malzemeleri vardı.Yaralarını elinden geldiğince yıkadı, temiz olduğunu umut ettiği bezler koydu yaraların üstüne ve sardı. Vücudu bu tip yaralara alışkındı.
Yaralarıyla ilgilendikten sonra bir süre pencerenin köşesinden dışarıyı inceledi.şövalyelerin ortalarda görünmesini pek beklemiyordu..Eğer çevre sakinse bir süre dinlenecekti. Bu adam her kimse onu bulmak için güç toplamalıydı.Yeterince toplarsa kendini gece tekrar dışarı çıkıp etrafa şöyle bir göz atabilirdi.Gerçi bu oldukça riskliydi ama gece daha rahat gezebilirdi.Kıyafetlerine baktı..Başka bir kıyafeti var mıydı çantasında hatırlamaya çalıştı. Gündüz başka kıyafetler içindeyken ve peçesizken kimse onu tanımazdı.Özellikle de şövalyeler..
Elindeki parşömeni, evin dışından alevi görünmeyecek şekilde yaktı ve yokolana kadar izledi. Dinlendikten sonra ne yapacağına karar verecekti..
quidquid latine dictum sit, altum videtur
(anything said in latin sounds profound.)
(anything said in latin sounds profound.)
Gredix başıyla selam verdi adama ve konuşmasını bitirmesini bekledi.Hemen ardından " Teşekkür ederim bir sorun olursa veya bir şey istersem söylerim merak etmeyin " dedi hancıya güler yüzle " şimdi izin verirseniz yatacağım." dedi ve adamın çıkmasını bekledi.
Adam gittikten sonra kapıyı kontrol etti ve üzerindekileri çıkarmadan gidip elini ve yüzünü yıkadı.Bir kaç dakika ellerine baktı ve banyodan çıktı.Yatağa ilerledi ve kılıcının bağlı olduğu kemeri çıkararak uyuduğu yatağın üzerine koydu eli kılıçtaydı.Ne olacağı belli olmazdı.Ve derin bir iç çekerek uyuklamaya başladı.Çok uykusu gelmişti ve yorgundu..
Gredix tam uyuyacaktı ki zırhı kendisini fazlasıyla rahatsız etmişti ve üstünü çıkardı.Zırhını dikkatle yan tarafına koydu ve tekrar aynı pozisyonda yatmaya çalıştı ve gözlerini kapadı..
Adam gittikten sonra kapıyı kontrol etti ve üzerindekileri çıkarmadan gidip elini ve yüzünü yıkadı.Bir kaç dakika ellerine baktı ve banyodan çıktı.Yatağa ilerledi ve kılıcının bağlı olduğu kemeri çıkararak uyuduğu yatağın üzerine koydu eli kılıçtaydı.Ne olacağı belli olmazdı.Ve derin bir iç çekerek uyuklamaya başladı.Çok uykusu gelmişti ve yorgundu..
Gredix tam uyuyacaktı ki zırhı kendisini fazlasıyla rahatsız etmişti ve üstünü çıkardı.Zırhını dikkatle yan tarafına koydu ve tekrar aynı pozisyonda yatmaya çalıştı ve gözlerini kapadı..
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
Xanthroat giden çiftçinin ardından baktı onunla uğraşmayacaktı zaten tarlasını kaybetmişti ve pek de akıllı biri değildi.Gnolların kaçmasına sinirliydi bir de çiftçiyle uğraşmayacaktı.Xanthroat kanatlarını açarak sonuna kadar gerdi ve kükredi sonra arkasındaki adama doğru hızla yaklaştı ve dediklerini dikkatle dinledi.
" O konuda sana yardım edemem insan.Ama yaralarıma baktırmalıyım belki daha sonra sana bir yardımım dokunabilir. " dedi yarı ejder dikkatle yaralarını süzerken.Etrafına baktı." O salak gnolların kaçmasına çok sinirlendim onlar daha bir sürü insana zarar verebilirler. " dedi gürleyerek sonra başını insana çevirdi ve değişik bir biçimde bakarak bir şey sormayı unuttuğunu fark etti..
"Adın ne insan?" dedi dikkatle önündeki adama bakarak.
" O konuda sana yardım edemem insan.Ama yaralarıma baktırmalıyım belki daha sonra sana bir yardımım dokunabilir. " dedi yarı ejder dikkatle yaralarını süzerken.Etrafına baktı." O salak gnolların kaçmasına çok sinirlendim onlar daha bir sürü insana zarar verebilirler. " dedi gürleyerek sonra başını insana çevirdi ve değişik bir biçimde bakarak bir şey sormayı unuttuğunu fark etti..
"Adın ne insan?" dedi dikkatle önündeki adama bakarak.
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
"Adım Murdoc.Sana yaraların konusunda az da olsa yardım edebilirim, en azından kısa bir süreliğine." dedi Murdoc yardımsever bir şekilde ve "Bu arada senin adın ne ve nereden geliyorsun?" dedi konuşacak birini bulmanın verdiği rahatlıkla.
(<>_<>) -V ----- - ------I .....l l .J..( ) '''...J L Ben dostum. Ne kadar inandırıcı geldiyse!
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 1 guest