Page 23 of 29
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:21 am
by Lord Necros
Ceset, kanlı bir pelte olarak odanın bir köşesinde yığılmışken Dekotta artık iyice sıkılmaya başlamıştı. Burada pencere olmadığından ne kadar geçtiğini bilmiyordu ama uzun saatler geçtiği belliydi. Zira bu zaman zarfında kılıcıyla kırdığı hücrelerden önce bir mahkûma uzun işkenceler etmiş, onun ölümünün ardından bir süre uyuduktan sonra bir diğer mahkûmla uğraşmıştı. Ve şimdi o da kanlı bir pelte halindeydi.
Yukarıdan gelen tıkırtılar, kapıların en sonunda açıldığını işaret etti ve Dekotta yavaşça ayağa kalktı. Ayak sesleri hızlı hızlı yaklaşıyordu ve tam odanın girişine vardıklarında kapı hızla savruldu. Kapıda, Dekotta’yı buraya getiren savaşçı duruyordu.
“Konuşma vakti.” diye donuk bir sesle olanları belirttikten sonra, yine zırhının tangırtılarıyla içeri girdi ve bir çift kara, soğuk gözle Dekotta’nın gözlerine baktı. “Kimsin, nereden geliyorsun, hangi sebeple buradasın. Yalan söyleme, yalan söylersen bedelini ödersin.” dedi aynı donuk sesle.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:24 am
by Lord Necros
Ani bir acı bedenini boydan boya geçerken şoka giren vücut kasıldı ve titredi, ama sadece birkaç saniye. Nerede olduğunu hatırlamıyordu, kim olduğunu da. Her şey karanlıktı, gerek fiziken, gerek zihnen. Sanki boşlukta aniden oluşmuş gibiydi.
Boşluktan, önce zihin geldi. Hafıza ve zihin bütünleşirken, Edmond kim olduğunu, başına neler geldiğini hatırladı. Baskını, goblinleri, okları… Sonra da tuhaf bir rüya… Ã?yle ki rüyanın ne olduğunu bile hatırlayamıyordu.
Uyan.
Ses... O ses nereden gelmişti? Duyamıyordu ki? Bedenini zar zor hissedebiliyordu. Kulakları yokken, nasıl duyabiliyordu?
Uyan.
Emretmiyordu. Emretmeye tenezzül bile etmiyordu. Bu sadece bir komuttu. O söyleyecekti ve Edmond da yapacaktı. Başka bir şey yoktu.
Ve Edmond, zorlukla gözlerini açtı.
Gördüğü ilk şey sarı bir sıvı oldu. Dikine yerleştirilmiş cam, silindirik bir tüpün içindeydi Edmond ve burası baştan sona o tuhaf, sarı sıvı ile kaplıydı. Sıvı… Burada hava yoktu. Nefes alamazdı!
Edmond telaşla deliler gibi çırpınırken cama vurup onu kırmaya çalıştı ama cam her darbesine dayandı. Bedenini kontrol etmekte büyük zorluk çekiyordu, ama buradan kurtulup havaya ulaşabilmek için elinden geleni yapıyordu.
Dur.
Ve Edmond aniden durdu. Hiç kıpırdamadan öylece bekliyordu. Boğulacaktı. Biliyordu, boğulacaktı. Buraya nasıl gelmişti? Boğulmak istemiyordu. Hareket etmeye çalıştı ama yapamadı. Bir şekilde engelleniyordu. Artık daha fazla dayanamayacaktı.
Ama boğulmadığını fark etti. Tuhaf bir şekilde…soluk alabiliyordu.
Ancak o zaman tüpün dışını inceleme fırsatı buldu Edmond. Tuhaf bir laboratuardaydı ve tıpkı kendi bulunduğu gibi pek çok tüp yan yanaydı. İçlerinde anlatılması güç, tuhaf, şekilsiz pek çok beden vardı. İleride bazı masaların üzerinde kadavralar uzanmış, pek çok ameliyat malzemesi de başka bir masaya dizilmişti. Siyah taşları ve penceresiz duvarlarıyla bir zindanı andıran bu laboratuarın tam ortasında, koyu kahverengi cüppe giyen ve beyaz, sırıtan bir surat resmedilmiş bir maske takan uzun boylu bir adam duruyordu.
Edmond en sonunda hareket edebildiğini fark etti ve ilk işi elini burnuna götürmek oldu. Hayır, burnuna bu sıvı girmiyordu. O halde ne olabilirdi ki?
Edmond çırılçıplak olduğunu fark etti, ama görebildikleri hiç de kendi bedenine benzemiyordu. Elleri tuhaf pençelere dönüşmüş, derisi sarı-yeşil bir renk alarak gerilmişti. Zaten fazlasıyla yapılı olan bedenindeki kaslar daha da ön plana çıkmış, perdeli ayakları Edmond’un normal ayak boyunu geçmişti. Görebildiği kadarıyla artık bir de kuyruğu vardı. Ellerini kulaklarının arkasına boynuna, kulaklarının arkasına götürdüğü zaman ise solungaçlarına dokundu.
Ona neler olmuştu böyle?
“İşte böyle, tam planladığım gibi. Tüm teorilerim doğru çıktı.” dedi cüppeli şekil ve kayarcasına süzülerek bir vananın yanına gitti. Vanayı döndürdükten sonra Edmond’un altındaki yerde minik delikler açıldı ve sıvı oradan boşalarak alçalmaya başladı. Sıvı tamamen boşaldığında şekil, eldivenli elleriyle vananın yanındaki şalteri indirdi ve Edmond’u çevreleyen cam tüp, alçalarak açıldı.
“Dışarı çık.”
Edmond’un bu yeni bedene alışması gerçekten çok zor olmuştu ama birkaç adımı atabildikten sonra alışmaya başladı. Laboratuarda bir ayna olmadığı için tam olarak nasıl bir şeye dönüştüğünü göremiyordu. Etrafına bakındığında eşyalarının orada olmadığını gördü. Tamamen yabancı bir yerde, tanımadığı tuhaf birisiyle, garip bir bedenin içinde çırılçıplaktı.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:25 am
by Lord Necros
Kapı açılırken Elrach ayağa fırladı ve kılıcını hazırladı. Son birkaç saattir kapı her açıldığında ayağa fırlıyordu. Onun sıçramasıyla beraber uyuklayan Estabin ve Mathan da irkilerek uyandılar.
Kapıya bir gölge düştü ve gölge sessizce içeri girip kapıyı kapattı. Üçlü, bunun onları buraya getiren velet olduğunu fark etti. Kucağında koca bir tepsi taşıyan çocuk, yavaş adımlarla merdivenden indi ve tepsiyi üçlünün önüne bıraktı. Üçlü guruldayan midelerini yatıştırmak için öne eğilince tepsidekinin domuz yahnisi olduğunu gördü. Bir testi su da yanındaydı.
“Karnınızı doyurun. İhtiyacınız olacak. İşverenim az sonra sizinle bizzat görüşecek, merak etmeyin.” dedi çocuk ve hızlı adımlarla merdivenden çıkıp kapıda gözden kayboldu.
Ã?ocuğun yardım teklifini kabul ettiklerinden sonra çocuk Elrach’ı, Estabin’i ve Mathan’ı Sorpigol’ün arka sokakları aracılığıyla kaçırarak liman yakınlarında bir evin bodrum katına tıkmıştı ve orada beklemelerini söylemişti. O zamandan beri buradaydılar ve nöbetleşe bekliyorlardı.
Üçlü tepsiye yumuldular ve iştahla yemeye başladılar. Aslında domuz yahnisinin tadı oldukça kötüydü ve suyun da tadı tuhaftı, ama açlık üstün geliyordu.
Yemekleri bittikten on dakika kadar sonra kapı yeniden tıkırtıyla açıldı. Kapıdan içeri sessizce kayan şekil, merdivenlerin gölgesinden asla çıkmadı.
“Ã?ocuk burada bulunma sebebinizi anlattı. Lafı uzatmayacağım. Sizi şehirden çıkartabiliriz, ama bunun karşılığında sizin de önemli birisine refakat etmeniz gerek. Kabul ediyor musunuz?”
Ses çabucak konuşan birisiydi. Belli ki acelesi vardı. Sabırsızca ayağını yere vurmaya başladı.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:27 am
by Lord Necros
Gün boyunca onu pek rahatsız eden olmamıştı. Erober, ona verilen çadırın içinde dinlenmeye devam ediyordu. Hiçbir şövalye gelip tepesine üşüşmemişti. Mültecilerin çoğu da kendi dertlerinde olduğundan onu rahat bırakmışlardı. Sadece çadırını paylaşmak zorunda kaldığı iki genç kız, yaralı olduğunu görünce şövalyelerden şifacı istemeyi önermişlerdi ama Erober buna şiddetle karşı çıkınca, Erober’in yaralarını ellerinden geldiğince kendileri halletmişlerdi. O kadar derin bir yarayı iyileştirmeleri pek mümkün değildi, ama nasıl olduysa kızlar, Erober’in kanamasını durdurmayı başarmışlardı. Yine de yapabildikleri bundan ibaretti. Yarayı dikemedikleri için pek çok bezi sargı olarak kullanarak Erober’in vücudunu bir yandan öbür yana sarmışlardı. Erober zaman zaman kızların birbirlerine anlamlı bakışlar attıklarını yakalıyordu. Eh, bu da onun pek de temiz sicilli birisi olmadığını anladıkları anlamına geliyordu. Yine de bunu dert ediyora benzemiyorlardı.
Güneş batarken Erober yeni uyanmıştı. Yaraları sarıldığından beri uyuyordu. Kızlar yanıbaşında oturuyorlardı. Erober’in uyandığını gören biri, diğerini dürttü ve ikisi, Erober’in iki yanına geçtiler.
“En sonunda uyandın.” dedi sağdaki. Ses tonu hiç de gün boyunca kullandıkları o şefkatli ses tonu değildi. “Artık iş konuşma vakti Erober Frontsideair.” Erober bir anda irkildi, zira bulunduğu zaman boyunca ismini kızlara hiç söylememişti, kendisi de buna dikkatlerini çekmemek için onlara isimlerini asla sormamıştı. “Loncadan kopmak o kadar da kolay değildir. Bugüne dek hiç hak etmediğin halde lonca tarafından kollandın, artık bunu ödeme zamanı.”
Kızlardan birisi hızlı bir hareketle bir bıçak dayadı ve Erober’in boğazına dayadı. Boştaki elini de Erober’in yaraları üzerinde gezdirdi. “Normalde zor kullanırdık, ama kendine has bir şeref anlayışının olduğunu duyduk. Bu yüzden bu teklifi reddetmeyecek kadar…şerefli olduğunu düşünüyoruz.” Diğer kız Erober’in çenesini kavrayıp Erober’in suratını çevirdi. “Bu gece intikam alacağız. Oren Tapınağı’nın tüm önde gelen isimleri infaz edilecek. Sen de cellât kadrosundasın Erober Frontsideair.”
Kızlar, bıçağı Erober’in boğazından çekerek ayağa kalktılar. “Bir sorun varsa hemen söyle. Aksi takdirde seninle bağlantıya geçilecek.”
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:28 am
by Lord Necros
“Günaydın uykucu.”
Perdelerin aralanması ile birlikte odaya giren akşam güneşinin ışıkları doğrudan Essonya’nın yüzüne düşerek kızı uyandırdı. Essonya homurdanarak yorganını başının üzerine çekmeye çalışsa da, inatçı bir sesin sahibi yorganı üzerinden çekip aldı. “Hadi ama, güneş batıyor ve sen hâlâ uyanmadın.”
Evet, amcası zaman zaman gerçekten inatçı olurdu. Ne yazık ki hep uygunsuz zamanlarda bu inatçılığı tutardı, tıpkı şimdi uyumak isteyen Essonya’yı uyandırmaya çalışması gibi. Amcasının o uyanana kadar onu rahat bırakmayacağının bilincinde olan Essonya, homurdanarak da olsa gözlerini açtı.
“Sen uyurken ben tapınağı gezmekle kalmadım, bu geceki heyecanlı ‘partimiz’ için gerekli olabilecek şeyleri de aldım. Hadi ayağa kalk, Hederick bizi akşam yemeğine bekliyor.” dedi amcası elinde yorganla sırıtarak.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:29 am
by Lord Necros
Estalus’un kendisine başka bir han bulması pek de zor olmamıştı. Sadece birkaç blok ötede başka bir han daha vardı. Diğer han kadar büyük olmasa da en azından ondan daha huzurlu görünüyordu. Estalus hana girer girmez odasına çıkmış ve uyuyakalmıştı.
Uyandığında güneş batmak üzereydi. Cüppesini üzerine geçirdiği gibi aşağı inmişti Estalus. Masaya oturduğunda hancıdan neredeyse kahvaltı isteyecekti, ama son anda saatin ne kadar geç olduğunu hatırlayınca fikrini değiştirip akşam yemeği istedi.
Akşam vakti olmasına rağmen han oldukça tenhaydı. Bir tüccar şöminenin önündeki masada şarabını yudumluyor, yolculuk kıyafetlerine bürünmüş, iri bir başkası da-hiç de kamufle etmeye uğraşmayan bir şekilde-cins cins Estalus’u süzüyordu.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:32 am
by Lord Necros
Aldığı disiplinli hayat ve askeri eğitim sayesinde Gredix şafak sökerken gözlerini açtı ve karanlık odayla karşılaştı. Vücudunun ne kadar gergin olduğu düşünülürse pek de dinlenememişti. Daha birkaç saat daha uyuması gerekiyordu. Bu yüzden yatağında defalarca dönmeye ve uyumaya çalıştı ama nafileydi. Bunca yıllık eğitim, etkisini göstermekteydi.
Gredix Illumen küfrederek yorganı savurdu ve yataktan kalktı. Tekrar uyuyamayacağını artık anlamıştı, ama yine de böyle idare edebilirdi. Sonuç olarak daha önce günlerce uyumamasına rağmen yine aynı uyku düzeniyle ayakta kalmayı başarabilmişti.
Gredix hiç düşünmedi ve yatağının yanındaki perdeyi çekerek bedenini, kendisini bekleyen küvetin içine bıraktı. Su buz gibiydi zira saatler önce oraya konulmuştu, ama Gredix’in sıcak bir suda gevşemeye değil, soğuk bir suda ayılmaya ihtiyacı vardı.
Gredix suda, titremesi geçene kadar kaldı-ki Gredix için bu gerçekten de kısa sürerdi-ve sonra küvetin yanındaki bir kalıp sabunu alarak üzerinden yolculuğun kirini atmaya başladı.
On beş dakika sonra banyodan fırladı ve kurulanır kurulanmaz zincir zırhını üzerine geçirip kılıcını kaptı ve sabah antrenmanına başladı. Her zamanki gibi kendini antrenmanına kaptırmıştı ve durduğunda güneşin çoktan doğmuş olduğunu fark etti. Hanın alt katına indiğinde güler yüzlü hancı ona daha konuşma fırsatı bile vermeden mutfağa daldı ve Gredix’e leziz bir kahvaltı masası hazırladı.
Ama günün ilk kötü haberi, Gredix kahvaltısını ederken hancıdan geldi.
“Artık kimse bu şehirde güvende değil beyim.” hancı üzgün ve endişeli bir suratla.
“Dün gece Sorpigol Aristokrat Konseyi’nin başkanı Theodorus Atticus öldürülmüş. Cesedi sabah, Fhaerz yakınlarında bulunmuş. İşkence edilerek öldürülmüş. Yanıbaşındaki duvara da karşı gelenlerle ilgili bir şeyler yazılmış.”
Theodorus Atticus.. İsim Gredix’e oldukça tanıdık gelmesine rağmen çıkartamıyordu. Elindeki ekmeği bıraktı ve düşüncelerini isim üzerine yoğunlaştırdı. Daha birkaç saniye geçmemişti ki…
“B-ben Theodorus Atticus. Sorpigol Aristokrat Meclisi başkanıyım. Peşimdeler... Suikastçiler... Yalvarırım bayım bana yardım edin! Tüm korumalarımı ve hizmetkârlarımı öldürdüler! Aralarından zor kurtuldum!”
Oydu. Dün gece hayatını kurtarması için kendisine yalvaran adamdı. Dün gece konuştuğu sözde şövalye gerçekten de bir suikastçiydi.
“Yaa beyim, ne günlere kaldık. Oren Tapınağı ihtilâl yaptığında sevinmiştik, ama hiçbir şeyin düzeleceği yok gibi. Zaten diyarın dört bir yanından gelen mülteciler de sayısız afet haberleri getiriyorlar. Duyduğumuza göre On Kasaba bir ork ordusu tarafından yerlebir edilmiş. Aduria bölgesi toprağın içine göçmüş. Hatta Nyissa dev bir enerji patlamasıyla yok olmuş. Büyücülerle ilgili bir hata sanırım…”
Hacı konuşmaya devam ediyordu, ama Gredix’in onu duyacak hali yoktu. şehirdeki önemli bir kimseyi, hem de suçsuz yere bir suikastçinin eline bırakmıştı.
Gredix masayı olduğu gibi bıraktı ve sarsılmış bir vaziyette üst kattaki odasına döndü. Ã?fkesi ve hayal kırıklığı yatışıp tekrar hana indiğinde güneş batmak üzereydi. Hancı tekrar kendisini bekletmeden ona akşam yemeğini getirdi ve çekildi. Bu sefer han gerçekten doluydu. Muhtemelen boş oda kalmamıştı. Gredix hancının mülteciler hakkında dediklerini hayal meyal hatırlarken, içgüdüleri onu uyarmaya başlamıştı bile: İzleniyordu.
Gredix başını tabağa doğru eğdi ve etrafa fark ettirmemeye çalışarak handa gözünü gezdirdi. Oturduğu masa köşede olduğu için bütün hanı inceleyebiliyordu. Bütün müşterileri tek tek yokladı ve en sonunda kendisini izleyeni buldu.
Yolculuk kıyafetleri içinde bir adamdı ama Gredix kolaylıkla üzerindeki pelerinin altında adamın zırh giydiğini anlayabilmişti. Miğferini masaya koyan adam siyah uzun saçlı, koyu tenli ve pala bıyıklı bir adamdı ve izlemeye çalıştığını hiç de gizlemeye çalışıyormuş gibi görünmüyordu.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:34 am
by Lord Necros
Juiblex sert cüce birasının son damlasını başına dikerken tam yanından geçmekte olan fahişenin poposuna bir şaplak indirdi. Ã?nceki gece Juiblex’in gözüne kestirdiklerinden biri olan fahişe bir an dönüp Jubilex’e bakıp göz kırptı ve ona doğru döndü, ama Juiblex elinin bir hareketiyle kadına gitmesini işaret etti. Herhangi bir gecede olsaydı bir dakika bile düşünmeden kadını odasına götürürdü, ama bu gece farklıydı. Bu gece iş gecesiydi. Aklını kadınlardan uzak tutmalıydı ve…Juiblex elindeki kirli bardağa baktı. Daha fazla içmese iyi olurdu. Bu gece ayık olmalıydı.
Handaki rezil tipler bir yandan fahişelere saldırıyor, bir yandan ucuz içkilerini yudumluyorlardı. Bu pasaklı herifler sarhoşluk yüzünden o kadar sapıtmışlardı ki fahişeleri odalara çıkartma gereği bile duymuyorlardı. Leş gibi kokan adamlar böğürüp duruyor, iğrenç ağız kokularını da zaten yeterince nahoş olan ortama salıyorlardı.
Juiblex ise tüm bunların ortasında kızıl saçları ve temiz görünümüyle ortama bir tezat oluşturuyordu.
Bir serseri geğirdikten sonra Juiblex’in masasına devrildi ve sızıp kaldı. Görünüşe göre oldukça zayıf bir tipti zira güneş yeni batarken, bu tiplerin-ve Juiblex’in-gecesi yeni başlıyordu. Gerçi hepsi bunun gibi sızıp kalsa Juiblex çok rahat ederdi, ama bundan yana pek umudu yoktu. Sabah uyandığında hepsi zaten sızıp kalmıştı. Gece için enerji biriktiriyorlardı.
Onların aksine Juiblex uyumamış ve sabah erkenden Fhaerz’e gidip kafasındaki iksirleri almıştı ve geri dönmüştü. Buraya dönmekten nefret ediyordu, ama burada beklemeliydi. Normal şartlar altında işvereni onu kolayca bulabilirdi şüphesiz, ama bu geceki suikast zinciri denildiği kadar uzunsa Juiblex’i aramaları oldukça zor olurdu ve bu da Juiblex’in plan dâhilinden çıkartılıp parasını alamamasına kadar gidebilirdi.
Bu düşüncelere daldığı sırada hanın kapısı aralandı ve içeriye kısa boylu, zayıf, kel kafalı, orta yaşlı bir adam girdi. Adam, hanı hızlı bakışlarla süzerken Juiblex adam gözlerindeki seriliği ve ustalığı fark edebilmişti. Bu adam kesinlikle onunla önceki gece konuşan kişiydi.
Gerçekten de adamın gözleri Juiblex’i bulduğu anda ona kenetlendi ve hiç istifini bozmadan ona doğru ilerlemeye başladı. Yolun yarısına geldiğinde önüne serserilerden birisi atladı ama Juiblex’in bile zor takip edebildiği bir hızla bir hançer çıkartan adam, aynı hızla serserinin boğazını kesti ve fışkıran kanın ona gelmemesi için yana kaçındı. Serseri boğazını tutarak yerde debelenirken handa bir sessizlik oldu. Adam, hançerini tekrar çıkarttığı kınına sokarken gözlerini Juiblex’ten hâlâ ayırmamıştı ve ona doğru kararlı adımlarla yürümeye devam etti. Masaya vardığında masadaki serserinin suratına elinin tersiyle vurarak onu yere devirdi ve sonra sormadan, Juiblex’in karşısındaki sandalyeye oturdu. Adamın oturmasıyla birlikte han tekrar eski gürültüsüne döndü. Adam ise gözlerini bile kırpmadan Juiblex’in gözlerine bakıyordu.
“Yeteneklerin büyük.” dedi adam. Juiblex sesi tanımıştı. Bu, dün geceki adamdı. “Ama o yetenekler bu gece önünde olan sınavı aşmanı sağlayabilecekler mi, Juiblex Coebelliantus?”
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:37 am
by Lord Necros
Gündüz şimşek için pek de iyi geçmemişti. Az bir parça eşyalarını toplamaya çalışırken tuhaf bir şekilde bağlandığı bu yere ve çalışanlarına, özellikle de simyacı Zewbrim’e özlem duymaya şimdiden başlamıştı. Sanki gitmek istemiyor gibiydi, ama gitmek zorundaydı. Bulması gereken şeyler vardı. Üstelik burasının da eski tadı kalmamaya başlamıştı.
Sorpigol’e gelen mültecilerin getirdiği laflar bugün daha fazla detayla şimşek’e kadar ulaşmıştı. Simyacının çıraklarından birisi ona afetlerden bahsediyordu: Aduria’daki depremler, Nyissa’daki patlama, On Kasaba’nın istilası ve diğerleri… Sorpigol, artık git gide daha paranoyaklaşan bir şekilde kendi başına gelecek olan belayı bekliyordu.
Sorpigol’ü çekilmez kılan tek şey bu değildi. Bulunduğu bina artık değişik değişik tiplerin uğrak ziyaret mekânı olmaya başlamıştı. Belli ki insanlar artık umutlarını simyaya bağlamışlardı. Daha bu sabah yaşlı bir kadın, şifa iksiri istemeye gelmişti. Kadın Oren Tapınağı’na gitmektense iksir almayı yeğliyordu. Yine, şimşek’in gözüne hiç de tekin gözükmeyen kızıl saçlı bir adam gelip bir takım iksirler alıp gitmişti. şimşek aldığı iksirleri öğrenemese de Zewbrim’in suratındaki ifadeden hoş şeyler istemediğini anlayabilmişti.
En sonunda eşyalarını toplayan şimşek, çantayı sırtına attı ve odadan çıkıp merdivenlerden indi. Zewbrim merdivenlerin hemen sonunda onu bekliyordu. Belli ki gideceğini anlamıştı.
“Ah, şimşek, demek gidiyorsun ha. Biraz daha kalacağını ummuştum ama sen de haklısın. Seninki gibi bir ruh, bir laboratuarda kapalı kalamaz.” Ve bunları dedikten sonra Zewbrim, daha şimşek bir şey yapamadan ona sıkıca sarıldı. Ayrıldıklarında Zewbrim, şimşek’e bir baba gibi şefkatle bakarak “Ne zaman ihtiyacın olursa buraya dön şimşek. Burası senin de evin sayılır.” dedi.
Tak tak tak!
Çalan kapı şimşek’e söz hakkı tanımamıştı bile. Yine o kahrolası müşterilerden birisi gelmiş olmalıydı. Zewbrim’in çıraklarından birisi koşarak kapıyı açtı ama aynı anda geriye düştü. Kapıdan içeri kapkara bir pelerine sarınmış, vücudunun hiçbir bölümü görünmeyen bir adam girdi. Bir çift sarı göz, cüppenin kukuletasının yarattığı karaltıdan Zewbrim’e bakıyordu.
“Simyacı Zewbrim sen misin?” dedi kötü bir ses tonuyla adam. Zewbrim birkaç saniye cevap veremedi. şimşek ise bu sırada odaya kötü bir çürümüşlük kokusunun yayıldığını fark etti. En sonunda Zewbrim zorlukla başını evet anlamında salladı.
“Güzel, benimle Cthul Murgos’a geliyorsun.”
Eldivenli bir el pelerini yana savurarak dışarı fırlarken çürüme kokusunu daha da yaydı. Adamın eli Zewbrim’in bileğini kavradı. Simyacı aynı anda acıyla haykırdı ve dizlerinin üzerine çöktü.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:40 am
by Lord Necros
Batan güneşin ışıkları yeşil gözlerinde parlarken ellerini belinde kavuşturmuş bir şekilde öylece durdu. Bulunduğu yerden manzara o kadar da iyi olmasa bile izlenmeye değerdi ve zihnini boşaltabileceği uygun bir andı güneşin batışını izlemek. Huzursuzluğun hat safhaya çıktığı son birkaç gün düşünülürse buna gerçekten de ihtiyacı vardı.
Yakaladıkları adam birkaç saattir zindanda işkence görmekteydi. Konuşmamak konusunda diretiyordu, ama cellatlar son zamanlarda işlerinin gerçekten de erbabı haline gelmişlerdi. Apocalypse Tapınağı’nın cellatlarını aratmıyorlardı. Er ya da geç adam konuşacak ve ondan elde edilen bilgilere göre yeni adımlar atılacaktı.
Kutsemen bir süredir Cthul Murgos’taydı. Yolu onu buraya getirmiş ve şehir muhafızlarına katılmaya zorlamıştı. şehre ilk geldiği zamanı hatırlıyordu. Cthul Murgos, üç tanrının hükümdarlığı altında bölünmüştü ve bir iç savaş yaşamaktaydı. şehir yönetimi şehrin ortasını ve dağlara dayanan kuzeyini ancak denetim altında tutuyordu ki bunun anlamı şehre giriş ve çıkışların tapınakların elinde olduğuydu.
şehre geldiğinden beri şehir muhafızlarıyla birlikte şehrin doğu yakasını elinde tutan Apocalypse Tapınağı’na, güneyi ve cümle kapısını yöneten Yeminer Tapınağı’na ve batıdaki limanlara hükmeden Azalin Tapınağı’na karşı savaşıyordu. Azalin Tapınağı pek de etkin değildi, zira tanrıları ortadan kaybolmuştu ve rahipleri güçsüz düşmüşlerdi. Asıl sorun Yeminer ile Apocalypse tapınakları arasında süregelen savaştı. İki tapınak, şehir yönetimini ve Azalin Tapınağı’nı hiçe sayıyorlardı. Neden saymasınlardı ki? Gerçekten de şehir yönetiminin elinde kalan bir avuç muhafız, onlara tehdit olmaktan öteydi. Büyü yapamayan bir grup rahibi ise tehdit olamamakla suçlamak bile onlar için bir iltifattı. Bu yüzden iki tapınak birbirlerine dönmüşler ve birbirlerine karşı açıkça savaşmaya başlamışlardı. Tüm diyarda bu iki tapınağın çarpışmada olduğu yegâne yer Cthul Murgos’tu.
Ama işler birkaç gün önce değişmişti. Tuhaf bir şekilde Yeminer ve Apocalypse rahipleri güçlerini yitirmişler ve Azalin rahipleri güçlerini geri kazanmışlardı. Bu da şehirdeki dengeleri tamamen değiştirmişti. O güne kadar Yeminer ve Apocalypse müritlerine karşı direnen şehir muhafızları, bir anda kendilerini küçümsedikleri Azalin müritleriyle karşı karşıya bulmuşlardı.
Bunun nedeni ise kısa süre sonra ortaya çıkmıştı. şehir merkezindeki minik Oren sunağındaki rahipler tanrılarının ortadan kaybolduğunu söylemişler, böylece diyar genelinde Oren rahiplerinin güçten yoksun olduklarını anlatmışlardı. Aynı durum Yeminer ve Apocalypse’in de başına gelmişti. Ama Azalin Tapınağı’ndaki bu değişikliğin sebebi neydi? İşte bunu kimse bilmiyordu.
Aniden çalınan kapı, Kutsemen’in dikkatini dağıttı. İçeri giren muhafız selam durdu ve “Adam konuştu efendim. Sizi bekliyoruz.” dedi. Kutsemen bir dakika bile durmadan koşar adımlarla odadan ayrıldı.
Buraya geldikten kısa süre sonra tecrübesi kanıtlamış ve muhafızlar arasında birkaç birliğin kumandasını devralmıştı. O günden beri Azalin Tapınağı’na karşı yapılan mücadelenin en etkin şahıslarından birisi haline gelmişti.
Merdivenlerden hızlı hızlı zemin kata indi, oradan da artık zindan olarak kullanılan mahzene. Adam mahzende bir sandalyeye bağlı vaziyetteydi. Durumu hiç de iyi görünmüyordu. Yüzü kan içindeydi. Dişlerinin çoğu dökülmüştü. Kutsemen’in görebildiği kadarıyla tüm el ve ayak tırnakları çekilmişti. Ã?ıplak vücudu da kan revan içindeydi. Kutsemen’in geldiğini gören muhafızlar selam durdular. Bir tanesi öne çıktı.
“Efendim, bu casus Yeminer Tapınağı’na mensupmuş. Azalin Tapınağı’nı gözetlemekle görevlendirilmiş.” Muhafız, acınacak durumdaki adamı saçından tutarak başını geriye çekti. İnleyen adam haykırdı. “Konuş!” diye bağırdı muhafız. Mahkûm ise kekeleyerek konuşmaya başladı.
“B-ben A-a-azalin t-tapınağını i-i-izliyordum. B-bu gece o-oraya s-s-saldıracağız. A-amacımız g-g-güçlerini na-nasıl geri a-a-alabildiklerini öğrenmekti. Ve ça-çalıştıkları gi-gizli formülü i-i-inceleyecektik. Bu a-arada da elimizden g-geldiğince çok ha-hasar verecektik.”
“Ne taraftan saldıracaktınız?! Saldırı planınızı anlat! Ã?abuk!” diye böğürdü muhafız. “T-tek bildiğim gü-güneyden sa-sa-saldıracağımız. Başka bir şey bi-bilmiyorum. Ye-yemin ederim.” Mahkûm ağlamaya başladı ve muhafız başını bıraktı. “Saatlerce süren işkence sonunda ancak bu kadar öğrenebildik efendim. Geceye çok az kaldı. İşkenceye devam etsek bile daha fazlasını çok geç olmadan önce öğrenebileceğimizden şüpheliyim. Ne yapmamızı emredersiniz?”
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:40 am
by Lord Necros
Kitabı pat diye kapattıktan sonra Mark sırtını sinirle sandalyesine yasladı. Mumlar ve lambalarla aydınlatılan karanlık kütüphanede kaç saattir çalıştığını bilmiyordu, ama okuduklarında yeni hiçbir şey bulamamıştı. Ya bu konuda zaten her şeyi biliyordu, ya da doğru kitaplara bakamamıştı. Kütüphanede bu konuda fazla bilginin olmaması mümkün değildi. Burası Yeminer’in tapınağıydı! Bilgelik tanrısının tapınağında bir avuç bilginin bulunması mümkün değildi!
Mark derin bir iç çekerken dirseklerini masaya yasladı ve başını ellerinin arasına aldı. Farkına varmadan parmaklarıyla alnındaki dövmeyi okşarken, zihni düşüncelerle doluydu. Aklı ister istemez laboratuarında kendisini bekleyen elli dördüncü karışıma gidiyordu. Bu da yoğunlaşması gereken konulara odaklanmasını engelliyordu.
Birkaç dakika veya birkaç saat sonra kütüphanenin kapısı gıcırtılarla açıldı ve hızlı hızlı yürüyen ayak sesleri kütüphanede yankılanarak yaklaştı. Mark, omzunda bir el hissettiğinde arkasını döndü ve genç inisiyelerden birisini gördü.
“Efendim, güneş batıyor. Başrahip görevle ilgilenen herkesin son hazırlıklarını yapmalarını emretti.”
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:41 am
by Lord Necros
Taşa sürtünen çeliğin sinir bozucu çınlaması, uykunun getirdiği huzurlu karanlıkta yankılandı ve uyanması için onu dürtükleyip durdu. Bedeni uyanmayı reddediyordu zira uzun yoldan gelmişti ve dinlenmeliydi. Ama zihni artık uyanması gerektiğini, uykuyu fazla kaçırdığını söylüyordu. Ve işin doğrusu, o iç gıcıklatıcı ses de zihniyle aynı fikirdeydi. Ses yinelendi ve Murdoc, karanlığın yerini ışığa ve bilincin hâkimiyetine bırakmasına izin vererek gözlerini araladı.
Batmakta olan güneşin ışığı, hücrenin tepesindeki minik, parmaklıklı pencereden içeri giriyor, taşlardan yansıyarak yanıbaşındaki Xanthroat’ı aydınlatıyordu. İri kıyım yarı ejder ise hiç istifini bozmadan bir biley taşı ile tırpanının bıçağını bileyliyordu.
İkili şehre girişte nöbet tutan şövalyeler tarafından sorgulanmışlar, başlarından geçenler anlaşılıp amaçları günışığına çıkınca da şövalye karargâhına getirilmişlerdi. İşin kötü yanı, şövalyeler onlara uyumaları için ancak zindandaki hücreleri önerebilmişlerdi. Hücrelerden birine yorgan, yastık, çarşaf gibi şeyler taşıyarak ellerinden geldiğince uyunabilir hale getirmişler ve sonra da ikilinin kullanımına bırakmışlardı. Murdoc yatar yatmaz uyumuştu ama Xanthroat, şövalyelerin şifacılarının yardımıyla yaralarını sarmakla uğramış ve oldukça geç yatmıştı. Ama buna rağmen Murdoc’tan oldukça önce uyanmıştı.
şövalyeler tarafından önceki gün, gün ışımadan önce kimsenin tapınağa alınmadığını öğrenmişlerdi. Görünüşe göre gün bırakın ışımayı, bitmek üzereydi.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:42 am
by Lord Necros
“Peter neler oluyor? Buradan nasıl çıkacağız?” diye telaşlı bir sesle sordu Maximillian. Ã?fkesi çoktan yatışmış, yerini endişeye bırakmıştı. “Tanrılar aşkına burası lanetli! Burada kısılıp kaldık!”
Güneş doğduktan bir saat sonra ikisi de uyanmış ve koruya girmişlerdi. Korudan geçmenin pek zor olmayacağını düşünüyordu ikisi de, zira gündüz gözüyle bakınca koru gayet güvenilir görünüyordu. Ã?tüşen kuşlar daldan dala atlıyor, böceklerin cırıltıları kulakları dolduruyordu. Ağaçlarda zaman zaman sincaplar dolanıyor, hatta zaman zaman çok ileride bir geyik gördükleri bile oluyordu.
Geceki görüntüsünün aksine koru hayat doluydu.
Ama koru yine de yabancıları istemiyordu belli ki. Zira koruya girip biraz ilerledikten ve korunun çıkışı görünürden kaybolduktan sonra, Maximillian aynı kayanın önünden beşinci kez geçtiklerini fark etmişti. Bundan sonra ne kadar farklı yönlere giderlerse gitsinler, hep aynı yere çıkmaya devam etmişlerdi. Bu o kadar uzun süre devam etmişti ki güneş artık batıyordu ve hâlâ aynı kayanın önünde duruyorlardı.
“Burada öleceğiz. Burada mutlaka öleceğiz. Kahrolası bir savaştan sağ kaldık ama burada geberip gideceğiz! Buranın geceki halini hatırlamıyor musun? Nasıl burada kalabiliriz? Gece olmadan buradan çıkmamız gerekiyordu!”
Maximillian yayını ve sadağını iki yana fırlatıp kayanın önüne diz çöktü ve ağlamaya başladı.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:45 am
by Lord Necros
Issız sokaklarda bir han bulması yarım saatini almıştı Setsuna’nın. Uzun ve zorlu bir yolculuktan çıkageldikten sonra şövalyelerle boğuşmuş, büyüsü beklemediği bir etki bırakmış ve şimdi de bir han aramaya çalışıyordu. Evet, başına gelen o tuhaf olayın, büyünün daha önce hiç görmediği bir yan etkisi olduğunu anlamıştı. Bu tuhaftı çünkü bu büyüyü daha önce denediğinde hiç böyle bir şey olmamıştı. Yine de dikkatini bu ıssız sokaklardaki tehlikelere yöneltmişken bu konuda düşünememişti Setsuna. Bir han bulduğunda ise ilk işi kendisini hanın umumi hamamındaki sıcak suya gömmek olmuştu. Sıcak suyun verdiği gevşeme hissi ve yolculuğun getirdiği yorgunlukla konu üzerinde fazla kafa yoramayan Setsuna, odasına çıkıp uyuyakalmıştı.
Uyandığında güneş batıyordu ve hana indiğinde çoktan akşam yemeği servisi yapılıyordu. Ã?nceki gün son boş odanın kendisine verildiği düşünülürse han beklediği kadar kalabalıktı ve boş bir masa bulamamış, bar masasında yemeğine başlamıştı.
şarabından bir yudum alırken tam yanındaki adamların konuşmalarına kulak misafiri oldu. Davranış şekillerinden şövalyeler olduğunu zaten anlamıştı Setsuna, ama bir şey belli etmemeye çalışmıştı.
“Bu sabah gelen habercinin getirdiği mesajı duydun mu? Hani Maltyr’da gelen.” dedi kalın bir ses.
“Evet. Gerçekten de epey olay çıkmış orada sanırım.”
“Her yerden felaket haberleri gelirken bunu da doğal karşılarım.”
“Koca gölün sularının bir anda aside dönüp taşması… Olacak şey değil.”
“Ama olmuş. Haberci de bir şövalyeydi. Sözünden şüphe edecek değiliz. Kasabadan sağ kalan yok sanırım. Ya da sağ kalanlar varsa bile kaçmışlar. En azından ortada hiçbir şey kalmamış. Ve buna rağmen habercinin getirdiği mesajda ne yazdığını biliyor musun?”
“Hayır. Bu afetle ilgili değil mi?”
“Değil. Afetten sadece birkaç saat önce yazılmış o mektup. Maltyr’ın önde gelen ailelerinden Lightbladelerin en küçük oğulları ihanet ederek kaçmış. Babası bulunması ve adalete teslim edilmesi için oğlunun üzerine ödül koymuş. Komutanın düşüncesine göre muhtemelen asit selinde Lightbladeler de ölmüş. Bu yüzden komutan, onların anısına son isteklerini yerine getirmeyi kendine görev bilmiş. Bu yüzden Lightbladelerin sonuncusu şimdi her yerde aranıyor. Hatta şövalyelerin dışındaki kuvvetlerin de işe el atmaları için başına ödül bile konmuş.”
Kısa bir sessizlik oldu, ama hanın uğultusu zaten bu sessizliği bozuyordu.
“Demek öyle… Peki bu oğlan ne yapmış da ihanet etmiş?”
“Bilmiyorum, açıklanmadı. Zaten bu bizi ilgilendirmez. şövalye divanı yargılamasında adil olan kararı alacaktır.”
“Peki bu oğlanın adı ne demiştin?”
“Dememiştim. Adı Setsuna. Setsuna Lightblade.”
İkilinin konuşması hava şartlarına kayarken Setsuna olduğu yerde kalakaldı. Tam arkasındaki iki şövalye, kendi başına konulmuş olan ödüllerden bahsediyorlardı.
Posted: Thu Nov 09, 2006 8:46 am
by Lord Necros
Yeşil-gri pelerinine sarınıp sırtını duvara verdi ve birkaç metre ötesinde cereyan eden kavgayı izledi. İki serseri incir çekirdeğini dolduramayan bir sebep yüzünden birbirlerine girmişlerdi gene. Daha kavganın hemen başında biri koca bir şişe birayı öbürünün kafasında patlatmıştı.
Bu tür kavgaların nedenini pek anlayamazdı. Yani, ciddi bir sebepten kaynaklansa sorun olmazdı, ama bu kadar sudan sebeplerle kavga çıkartmanın amacı neydi acaba? Bu tip hanların sık sık pis işlerini yaptırmak isteyen adamların, böylelerini kiralamak için geldiği yerler olduğu düşünülürse, acaba o adamlara kendilerini kanıtlama arzusu muydu? Açıkçası kendisinin hiç de böyle arzuları yoktu.
Kavga tüm şiddetiyle devam ederken diğer serseriler hanın köşelerine çekildiler ve oluşturdukları çemberden kavgayı izlemeye devam ettiler. Han, bir anda gladyatör arenasına dönüşmüştü. Ã?yle ki çoktan bahisler oynanılmaya başlamıştı bile.
“Pek de iyi dövüşemiyorlar, değil mi?”
Tam yanındaki sandalyeden duyduğu ses üzere o tarafa baktı Toledoras Elessar Telemnar ve orada oturan, kapkara bir pelerine sımsıkı sarılmış bir adam gördü. Adamın birkaç günlük sakalı vardı. Gözleri soğuktu ve yıkılmaz bir ego ile parlıyordu. Başının tepesinde kelleşme meydana gelse de saçının kalanı yerindeydi. İlk bakışta korkutucu gözükse de, dikkatle incelendiğinde yüzünde derin yorgunluk çizgilerinin olduğunu görebiliyordu. Yine de Toledoras, adama bakarken tüylerinin ürperdiğini fark etti. Sanki adamdan bir soğukluk yayılıyordu.
“Böyle bir handa senin gibi birisinin olmasına şaşırdım. Başının çaresine bakabilecek birisi gibi görünüyorsun. Bu serserileri tutmanı gerektirecek bir şey yok. O halde neden buradasın? Sen de bu aşağılık sıçan sürüsü gibi kiralık mısın yoksa?” Adamın sesi kendinden emindi. Pek kalın bir sesi olmasa da, ince sesli de sayılmazdı.