Page 30 of 39
Posted: Mon Aug 04, 2008 8:37 am
by Lydronk
Kerrae sık sık yere düşüyordu. Ayakta durabildiği zamanşarı ise yere yakın geçiriyordu, başının üstünde dönen türlü silahlar onu eğilmek zorunda bırakıyordu. Olevia'nın hizmetkarlarına yine de öldürmek için saldırmıyordu. İri dryadın laf ve davranışları onu çileden çıkartıyordu ama yapamazdı. Olevia barışı öğütlerdi, barış ise herkesin kendisiyle barışmasıyla sağlanabilridi. Olevia adına, bir insan -ya da dryad- tanrısına ihanet edip nasıl kendisiyle barışık kalabilirdi!
Küçük kızın kırılan kemikleri cevabını veriyordu: olamazdı. Fakat ölümü hakedenler Olevia'nın yarattıkları değildi. Olevia, yarattıklarını kendi yargılardı. Gerekli ceza bu dryadlara verilecekti. Ama bunu verenler insanlar olmayacaktı. Orman elfi kralının siyasi konumu onu tanrı yapmazdı, efsanelerden fırlamış bir büyücü de tanrı değildi...
"Cezalandırıldınız, dryadlar! Ve dövüşmenizin katkı sağladığı tek şey cezanızın büyüklüğü! Olevia merhametli ve affedicidir. Eğer onun yolu olan barışta yürüyecekseniz, ben tanrım adına yardıma hazırım. Eğer Hilekar'ın yolunu seçeceksiniz, ben ancak kendimi ve arka daşlarımı savunabilirim, cezanızı verecek olan odur!" diyebildi Kerrae, sırtından ittirilip yere düşmeseydi, Olevia'nın kutsal kitabından ihanete dair bir yazıyı seslendirecekti. Ama dinleyiciler istekli değildi. İlgi çekmek ve dikkat dağıtmak gnomların işiydi, onun değil... Sonra deli gibi koşan pis adamı gördü. Sadece gnomların değğil, pis sarhoşların da işiydi demek ilgi çekip dikkat dağıtmak...
Posted: Mon Aug 04, 2008 8:48 am
by Edmond
Adrian görevini mükemmel yapıyordu, Karrea'ya baktı, "Adamları sersemleteceğim, sen de öldüreceksin, bunu Olevia emretti, öldür Karrea!"
Basit bir ilizyon büyüsüyle sersemlemiş ve ölüm tehlikesi geçirmiş Adrian'ı görünmez yapmıştı şimdi.Peşinden giden Dryad'lar durup etrafına bakınırken, 2 tanesi kralın kılıçlarıyla ölmüştü bile.Huor hem planın işe yaramasına, hem de Adrian'ın yaşıyor olmasına seviniyordu.
"Haydi Karrea, onlar hâlâ Adrian'ı ararken, Ã?LDÃ?R!"
Son bir kez savaş narası attı.
"OLEVİA İÃ?İN!"
Posted: Mon Aug 04, 2008 8:57 am
by Starfell
Dryadlar adamın etrafından geçiyor ama hiç biri ona dokunmuyordu bu Adriana kendini toplaması için zaman kazandırmıştı.
Ardından yavaş ve dikkatlice liderlerinin yanına süzüldü. Dryad onu görmüyor gibiydi. Kılıcını iki eliyle kavradı ve adamın çenesinin altından kafatasını yaracak şekilde soktu. Görünmezliği son bulmuştu...
"HAAAAAAAAAA !!!" çığlığını herkes duymuştu ve simdi herkes sesin geldiği yöne bakıyordu.
Posted: Mon Aug 04, 2008 8:59 am
by Edmond
Huor sırıttı:
"Zaman kaybetme Kerrae, saldır!"
Huor olaya bakmaya çalışan iki salak Dryad'ı kesmişti bile.
Sonra Adrian'a baktı, Huor'un planında böyle bir şey yoktu, ama fena da olmamıştı hani!Üstelik bir de Daylight'ın ikinci oku da düşmana saplanınca, düşman hızla yere atladı, toprağa girmişti.şimdi Huor'un ayaklarının altında bir şeyler sallanıyordu, iki kök Huor'un ayaklarını sardı.Huor kıpırdayamıyordu çünkü kökler dikenliydi!Üstelik Huor bunların zehirli olduklarını tahmin eder gibiydi.
"Lanet olsun."
Huor son sözünü söyleyip bayılırken, etrafta çok kötü bir kargaşa vardı.
Posted: Mon Aug 04, 2008 9:04 am
by catboy
İri dryadın bedeni yere yıkılmıştı. Birden bulutlar açıldı ve etraf çok parlak bir ışıkla doldu. Üç tane dev kartal bulutların arasından ortaya çıktı.
Serferal: "Kartalların buralara gelmesi çok garip bir tesadif. Normalde buralardan uzaktır yerleri. sadece kartallarla istediği zaman iletişime geçen tek bir druid tanırdım. O da ölen kardeşim Heres'ti." diye düşündü.
Ağaçlar geri çekiliyor gibiydi. Ama sadece arakdan gelenlere yol vermek içindi bu. Eski hallerine dönmüş dryadlar gelmişti. Hepsinin gözlerinde parlak bir yeşil ışık vardı.
"Ormanların ruhları!" diye düşüncesini sesli dile getirdi Serferal.
Sırayla grubu süzdü. Kiba ve vahşi kız ağaçların arasından dryadlarlardan mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyorlardı. Thereon ise yiyecek dolu çantaları kurtarmaya çalışıyordu. Kızıl elf Teemieri ise çoktan uzaklaşmıştı olay yerinden ama kesin yakınlarda bir yerlerde savaşın sonuçlanmasını izliyordu. Huor yayını kullanıoyr ve emirler veriyordu. Daylight ise omzundaki kuzgunuyla savaşını sürdüyordu. Miae parlak hançerini fazla kullanmamaya çalışıyordu. Sebebi sadece dryadlara zarar vermek istememesiydi.
Adrian naralar atmaya devam ediyordu. Küçük kız, Kerrae'nin yanında güvendeydi.
Artık savaş bitmişti. Karanlık yola girmiş dryadlar teslim oldular. Kartallar etraflarından döndü ve Serferal'e: "Safiel bizi yolladı. Çok acil bir işi varmış. En son gördüğümüzde Reven'e doğru gidiyordu." dediler.
Miae kendi şehrinin ismini duyunca hafifçe ürperdi. Serferal kartallara teşekkür etti ve sonra dryadlara döndü: "Peki yakaladığınız reks rahibesi nerede? Onu sorgulamam gerekecek."
Dryadın biri: "Burnunun kırılması hariç bedeninin çoğu yerli yerinde." dedi Adrian'a manalı bakarak.
"İyi o zaman beni ona götürün. Bu arada Huor sen de grubu bir araya getir. Özellikle şu sorun çıkartmaya meyilli Thereon ve Teemieriyi bulmalısınız!" dedi ve dryadlarla beraber kayboldu.
Posted: Mon Aug 04, 2008 9:15 am
by Edmond
Huor uyandıktan sonra savaş bitmiş ve kartallar gelmişti, uzunca bir muhabbet geçmiş ve gerçekten çok şey olduğunu öğrenmişti.
"Yapma şunu Safir, nerdesin!"
Sinirle mırıldanırken Thereon ve Teemieri'yi araştırıyordu.Teemieri bir şeyler planlıyor olsa gerek diye düşündü içinden.Thereon ise tıkınıyordur.Kavga başlarken onun hayatını kurtarmıştı, sonra bir daha görememişti onu.
Daylight'e baktı:
"Sanırım kuzgunun bize yardımcı olacaktır?Ã?ünkü Teemieri veya Thereon'u koskoca ormanda yerde bulamayız gibime geliyor, senin için de bir sakıncası yoksa, kuzgunun bize çok yarcımcı olacaktır"
Ardından Thereon için etrafı gezmeye koyuldu.
"Kerrae, küçük kızın başında beklersen iyi olur.Kiba, siz de buraya gelin, Wanga, sen de!Daylight, sanırım senin de gelmen iyi olur benimle.Aramamaız lazım.!"
Diğerlerine baktı:
"Dağılmazsanız mutlu oluruz!"
Posted: Mon Aug 04, 2008 9:22 am
by Starfell
Adrian durdukları yerden akan küçük bir su bulmuştu ve gece boyunca kirlenen kılıcını yıkıyordu. Silah kemerleri yanındaydı...
Arkasından geçen Huorun dediklerini duyunca kafasını arkaya çevirdi ve elfe çarpık bir gülümsemeyle manalı bir bakış attı. Bakışlarında asilik vardı. "Ne o Huor beni yanına istemiyor musun ?"
Bu aslında bir sorudan çok alaycı bir ifadeydi.
Adam uzun kılıcını iki eliyle yere paralel tutu ve üzerindeki yazıyı okudu. Ardından kınına geri yerleştirdi.
Posted: Mon Aug 04, 2008 9:49 am
by Illyra
Korucu kız onaylarak başını salladı. Omzunda uyuyan kuzgunu dürtükledi ve ona kendi dilinde bir şeyler söyledi. Bargier yavaşça havalanarak gökyüzüne çıktı ve uçmaya başladı.
Daylight rahat bir şekilde ağaçların içinde kuzgunun talimatlatrı ile ilerlemeye başladı. Sonunda Thereon'u yakınlarda bir ağacın yanında buldu. Adam yemek yiyordu. Yere eğilerek adamı kolundan tuttu ve kaldırdı.
"Artık savaş sona erdi. Rahatça kampa dönebilirsin. Kimse de sana parmağını sürmeyecek."
Thereon'u kısa sürede getirip elf kralının yanına bıraktı.
"Özgünüm ama Bargier diğer kızıl elfin izini bulamamış. Siz biraz dinlenin ben nöbet tutacağım."
Gitmden önce küçük kızı kontrol etti. Nefes alış-verişi daha da düzelmişti.
Ardından gecenin gözleri olmak için ağaçların arasına karıştı...
Posted: Mon Aug 04, 2008 6:33 pm
by Bogus
Dryad’lar kampa saldırdığında topraktan çıkan kökler Kiba’nın vücuduna dolanmış, çocuğu toprağın altına çekmişti. Kiba ne kadar çabaladıysa da köklere karşı koyamamış, wakazashi’sini çekememişti. Toprak yüzünü örtüp ağzına ve burnuna dolarken son nefesini ciğerlerinde toplamış, ölümünü biraz daha uzun ve acılı kılacak bir miktar havayı içine çekebilmişti. Nihayet tüm kafası toprağın altına çekildiğinde Kiba soğuk mezarının içini korkuyla doldurmadığını fark edip kaçınılmaz ölümün gerçekte dünyanın en huzurlu şeyi olup olmadığını merak etmişti.
Kökler onu toprağın içine doğru çekmeye devam ettiler ve en sonunda yerin altındaki küçük ama doğal bir boşluğa bıraktılar. Kiba gözlerini açıp etrafına baktığında Dryad’ın meşesindeki yosunların burayı da aydınlattığını fark etti. Yerin altında küçük bir odadaydı ve peri kız karşısında duruyordu. Rhuan’lı denizci üzerindeki toprağı temizleyip kıza sordu.
“Bunu neden yaptın?”
“Dryad’lar kampa saldırıyorlar. Onlar farklı, Reks’in yalanlarına kanmış, yozlaşmış yaratıklar. Sana zarar vermelerini istemedim.”
“Evet ama dostlarım yukardalar, onlara yardım etmem gerekiyor! Wanga! O nerede?”
“Wanga kim?”
“Barbar kız.. off neyse beni hemen yukarı çıkarman gerekiyor. Yardım etmeliyim. Yukarıda benden daha fazla yardıma ihtiyaç duyan küçük bir kız var.” Kiba’nın eli gayri ihtiyari kılıcının kabzasına gitmişti. Arkadaşları yukarıda ölümle burun burunayken burada saklandığı için kendisini suçlu hissediyordu.
“Özür dilerim! Ben iyi bir şey yaptığımı sanıyordum. Bir çocuk olduğun için seni korumam gerektiğini düşündüm.” Dryad’ın yüzü üzüntüyle çarpılmıştı, saçları sonbaharda dökülen yapraklar gibi alaca bir bronz rengine dönmüştü.
“O kız benden daha küçük! Onu korusaydın ya!”
“Ama seni tanıyordum... Sen.. Özür dilerim Kiba...”
şimdi de Kiba’nın yüreği burkulmuştu. Peri kızın bütün ruh hali bedenine yansımıştı. İnce beyaz derisinin altındaki damarları görünür olmuş, gözlerinin canlılığı sanki kaybolmaya başlamıştı. Onu bu kadar üzdüğü için Kiba pişman olmuştu. Ã?ocuk kendisini toparlayıp olanca kibarlığı ile kızın gönlünü almaya çalıştı.
“Tamam.. Beni düşündüğün için teşekkür ederim. Kabalık etmek istemiyorum. şimdi beni çıkartır mısın lütfen?”
“Hayır...”
“Neden?”
“Ağaç burada kalmanın daha uygun olduğunu söylüyor...”
“Ama dostlarım yukarıda tehlikede! Ve ben burada başlarına ne geldiğini bile bilmeden çaresizce oturacak mıyım?”
“İstersen sana yukarıda neler olduğunu anlatırım.”
“Peki. En azından bunu yap.”
Sonra peri kız duvarları çevreleyen ağaç köklerine kulağını dayadı ve yukarıdaki savaşı anlatmaya başladı. Bu sırada Wanga’da etrafında kopan tüm savaşa rağmen kulağını toprağa dayamış, Kiba’nın kaybolduğu yerden bir ses duymaya çalışıyordu. Toprağı kazmaya çalışmıştı ama kökler ona bir türlü izin vermiyordu. Kız kökleri tam kesecekken bu sefer de toprağın altına çekiliyorlardı. Tüm saldırılarına rağmen kökler kendisine dokunmayınca Wanga içgüdülerine ve Kiba’daki şanslı şeytan tüyüne güvenmiş, işleri oluruna bırakmıştı ama arkadaşının kaybolduğu yerin başından da ayrılmak istemiyordu. Gariptir barbarın etrafında onu bütün savaşın ateşinden gizleyen çalılar bürümüştü.
Kiba peri kızın yürekleri okşayan ince sesine hiç yakışmayan savaş betimlemesini dinlerken tezahürat ediyor, işler ters gittiği zaman da heyecanla tırnaklarını kemiriyordu. Peri kız dişlerini sürterek küçük kızın kemiklerinin kırılışını canlandırınca Kiba tavanı kılıcının kabzası ile eşeleyip yukarı çıkmaya çalıştı ama ağacın kökleri ona yine engel olmuştu. En sonunda savaş dininceye kadar Kiba hop oturup hop kalkarak peri kızın anlattıklarını dinledi.
“Savaşı kazandınız! Ağaç artık seni çıkartabileceğini söylüyor.”
Kiba peri kızın masum suratında beliren muzip ve rahatlamış ifadeye baktı.
“Ağaç sen ne dersen onu yapıyor... Başından beri beni kandırdın. İstediğin zaman beni çıkartabilirdin değil mi?”
“Burada kalmak istemez misin? Ormanda bizlerle yaşarsın. Orman Reks’in dalaverelerinden kurtuldu. Diğer Dryad’ların gözleri açıldı, beni tekrar aralarına kabul edeceklerdir. Sen de benimle yaşarsın... Kal lütfen?” Kız Kiba’yı bileğinden kavramıştı, sanki böyle yapmasa Kiba toprağın altındaki bu odada bir yere gidecekti.
Kiba kızın bütün vücuduna erik ağacına gelen bahar gibi yayılan umuda baktı. Saçları yeşile dönmüş, gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Büyüsünü kullanmadığı en doğal hali bile sanki büyülüydü.
“Özgünüm. Kalamam... Bak ben bile kim olduğumu tam olarak bilmiyorum. şu son bir kaç günde çok değiştim. Daha önce olmadığım ve olamadığım pek çok şey oldum. Konuşmam, dünyaya bakışım, insanlara bakışım bile değişti. Ama şu kadarını biliyorum ki benim kaderim bu ormanda değil... Bunu daha önce de söylemiştim. şimdi de kararım aynı. Hem sizin adınızı bile söyleyemem değil mi?”
Kız soldu ama bu üzüntünün belirtisi değildi. Bu kabullenmenin, her şeyin herkesin istediği gibi olamayacağını bilen bilincin sağduyusunun solgunluğuydu. Sonra kız ciğerlerinden, gırtlağından ve dilinden eşsiz bir ses çıkardı. Bu ağaçların hafif rüzgarda salınırken çıkarttıkları sesti.
“Benim adım bu. Ağaçların bütün yıl boyunca düzenli olarak esen batı rüzgarında çıkarttıkları ses. İnsanlar bunu sürekli duydukları için artık duyduklarını fark etmezler. Ağaçlar bu şekilde konuşur ve bunu duyabilenler ne dediklerini anlayabilir...”
“Alize! Bütün yıl batıdan esen rüzgarın adı bu... Ben bir denizciyim. O rüzgarın ne olduğunu iyi bilirim.”
“Peki öyleyse. Bana Alize de. Sizin dilinizde ismime en yakın şey bu herhalde.”
“Peki Alize. şimdi lütfen beni yukarı çıkar.”
“Madem bu kadar istiyorsun... Ama gitmeden önce sana bir hediye vermek istiyorum. Beni hatırlatacak bir şey.”
Alize küçük çocuğa bir meşe palamudu uzattı. Kiba küçük şeyi alıp gözüne yaklaştırdı. Bu sıradan bir meşe palamuduydu.
“Nedir bu?”
“Bir meşe palamudu...”
“Ne işe yarar?”
“Bir meşeye dönüşür...”
“Bunu biliyorum sanırım... Onun dışında? Bir mucizesi falan yok mu?”
“Bu zaten başlı başına bir mucize değil mi?” Alize gülümsedi ve Kiba’yı alnından öptü. Hoşçakal. Arkadaşların seni merak ediyor. Yolun yine bu ormana düşerse seni bulurum.
“Bir dakika bu tam olarak n.......”
Tavandan çıkan bir kök Kiba’yı kavradı ve çocuk içine güç bela çektiği nefesini tutarak yine toprağın içinde ilerlemeye başladı. Nihayet tekrar açık havaya çıktığında ağzına doluşan toprakları tükürdü ve gözlerini temizlemeye çalıştı. Etrafını görmeye başladığında bir çalılığın arkasında Wanga ile birlikte olduğunu gördü. Kız onu kolundan tutmuş kalkmasına yardım ediyordu.
“Topraktan çıkan bir BADADES oldugunu bilmiyordugum Kiba.. Aha haha ha. Yaşıyorggsuun!”
Wanga arkadaşının boynuna sarılmıştı. Kiba ister istemez yere baktı ve toprağın altında bıraktığı kibar kızı düşündü. “Kaderimin içine tüküreyim ben...” diye mırıldandı ve Wanga’ya şakasını komik bulmadığını gösteren bir bakış attı.
Sonra ikili çalılığın ardından savaşın ne durumda olduğuna baktılar. Savaş sona ermiş, dev kartallar gelmişti. Sapkın dryad’lar teslim olmuştu. Serferal ipleri ele almış gibiydi. Küçük kız hayattaydı.
Huor Kiba ve Wanga’ya seslenene kadar ikisi de çalıların arkasında kaldılar. Sonra da kendilerini çağıran kralın ve Daylight’ın yanına gitmek için hareketlendiler. Kiba cebindeki meşe palamudunu mıncıklarken Wanga içini yiyip bitiren sorusunu en sonunda sordu.
“Ajagda ne yaptın?”
“Bir kızla birlikteydim.”
“......”
Sonra Kiba ve Wanga Huor’un yanına geldiler. Kiba krala bakıp sordu.
“Aramaya nereden başlayalım?”
Posted: Mon Aug 04, 2008 8:11 pm
by Edmond
Huor ve Daylight aramaya çıkmadan önce Kiba Huor'a "Aramaya nereden başlayalım?" diye sormuştu.Huor da cevaben:
"Bence kavga sırada olduğunu anlatmaya nereden başlayacağını düşünürken sen, biz arayalım, sen burada hem Wanga'yı bekle, hem de küçük kızı."
Sonra yola çıkmışlardı ki Adrian sordu:
"Ne o Huor beni yanına istemiyor musun ?"
Huor gülümseyerek Adrian'a baktı, aslında Huor'a birisi doğrudan HUOR demeyeli uzun zaman olmuştu ama, Huor böylesini istiyordu zaten:
"Evet, yolda bayılan bir arkadaşımızı görmek, bize ağırlık yapar, sanırım sen burada sızmalısın."
Yola çıkmışlardı ve Thereon'u bulmuşlardı, tıkınıyordu, Huor başını öne eğerek iki yana salladı.Fakat Daylight'ın sözleri üzerine bir şey demedi.Ama Safir kötü yapacaktı.
Teemieri'yi bulamamışlardı ama o zaten kendi kendine gelirdi.
Geri dönmüşlerdi ve Daylight nöbeti istemişti, Huor da bir şey dememiş ve yatağa uzanmıştı.
Posted: Tue Aug 05, 2008 12:15 am
by Bogus
Kiba kralın ona söylediği gibi yaralı kızın başına gitti ve ne yapacağını bilemeden hala baygın olan kızın yanına oturdu. Uyurken acı çekiyor gibi değildi, denizci çocuk kızın neresinin kırıldığını bilmiyordu ama kıpırdamaması gerektiğini anlayabiliyordu.
Bu sırada Wanga Kiba’nın cevabını düşünüyordu. Aklındaki sorular ağzından çıkana kadar içinde sayısız yumrular oluşturuyor, kızın ızdırabına ızdırap katıyordu.
“Gim bu gız?”
“Emin değilim. Safiel onu hapisanede buldu sanırım...”
“Hayır onu gastetmiyom. şu topragın altındaki gız da gim?”
Kiba sakince dönüp sanki çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi içini çekti ve büyük bir ağırbaşlılıkla konuştu.
“Sana ne?” Wanga kuyruğuna basılan bir kedi gibiydi. Az kaldı pençeyi Kiba’nın suratına yapıştıracaktı.
“Begn senin icin endiselenip topragı eselerken sen asagıda bir gızla saklandın demek... Sen bir gorgaksın Kiba!”
“Offf. Bir Dryad ile birlikteydim. Tamam mı? Beni sevmiş olmalı herhalde çünkü onunla kalmamı istedi. Ama kibarca reddetmek zorunda kaldım çünkü takip etmem gereken bir kaderim var.”
“Neyinden etgilendi? Meje palamuduna sıgacak gadar ufak defek olmandan mı yogsa hiç zusmayan cenenden mi?”
“Belki en azından düzgün konuşmamdan etkilenmiştir. Bazılarımızın aksine...”
“Geşke o dopaktan hiç çıgamasaydın. Öldügünü sandım! Dopağı eşeledim! Nefezinin sesini duyarım belgi diye yerin aldını dinledim!”
Kiba kızın kesilmiş ellerine ve parmaklarına baktı. Gerçekten de çıplak elle toprağı kazmış olmalıydı.
“Bak. Beni sen iyileştirdin. Kendimi çok iyi hissediyorum ve bu senin ilacın sayesinde oldu. Bana can borcun yok artık Wanga.”
“Bunun can borgcuyla alagası yok... Bunun... begn...”
Wanga kendisine soran gözlerle bakan Kiba’nın yüzüne baktı, sonra da söyleyeceği şeyi söylemekten vaz geçti. Belli ki Kiba ona onun Kiba’ya baktığı gibi bakmıyordu.
O sırada yaralı kız ayıldı ve etrafına baktı. Canının acısı yüzüne oturmuştu. Kiba gözlerini Wanga’dan ayırarak kıza baktı ve moral vermeye çalıştı.
“Merak etme iyileşeceksin. Kırıklar çok acır bilirim ama sen güçlü bir kızsın. Değil mi? Adın ne? Benim adım Kiba...”
Kız kendini toparlamaya çalışırken Rhuan’lı denizci tekrar Wanga’ya döndü. “Bunu sonra konuşuruz. Tamam mı?”
Wanga başını salladı ve kızın konuşmaya çalışmasını izledi. Kız adını söylemeye çalışıyordu.
Posted: Tue Aug 05, 2008 1:05 am
by catboy
Serferal dryadlarla beraber reks rahibesinin tutulduğu yere ilerliyordu. Dryadın biri: Merak etmeyin, ona yeterince iyi baktık!" dedi. Serferal: "Ne kadar yaptıkları korkunç olsa da o da sonuçta bir kurban. Reks tarafından kandırılmış aynen sizler gibi." diye düşüncesini dile getirdi.
Rahibenin kumral saçları vardı. 20li yaşlarında gibiydi. Koyu yeşil gözleri vardı. Etkilenmemek mümkün değildi.
"Argo konuşmaya meraklı olduğunu duydum." diye söz başladı Serferal.
"Oğlun da sen de bunamışsınız. Oğluna zor katlandım. Bir de senin gerizekalı konuşmalarına mı katlanacağım?" dedi sinirle.
"Safiel duyduğuma göre oldukça nazik davranmış size, Seru hanım. Artık gerçek isminizi bağışlayabilir misiniz?" diye sordu Serferal çok derece kibar olmaya özen göstererek.
"Sana ne benim adımdan, bunak keçi. Adımı öğrenince bir yerlerin bir yerlere mi değecek?" dedi alayla.
"Bu dünyada çok uzun yıllar yaşadım. Artık vaktim daralıyor. Zaten son 60 yılımı pislik bir hapishanede geçirdim. şimdi artık bazı cevaplar istiyorum. Ailemin üzerindeki lanetin kaldırılması için elimden geleni yaptım. Ama ne kızım Theresa'yı ne de eşim Arafeli kurtarabildim. Ama oğlum Safiel de her ne kadar bu lanetten payını alsa da ona yardım edeceğim." diye anlattı Serferal.
"Reksin laneti çok etkilidir. Sen anahtarı çalarak Reksin planlarını bozdun. Bu sırrı bilen iki kişiyi öldürmesi için ne trajik ki Estenin müritleri yollandı. Sen git ölüm labirentinin anahtarını Reksin ulu tapınağı Zieros'tan yürüt ama hem Estenin hem de Reksin düşmanlığını kazan. Tabi sen de bilmiyordun ki Esten de Zierosa bir müridini ölüm labirentinin anahtarını çalması için yolladığını." diye açıkladı rahibe alay ederek.
"Teemieri! Zieros'taki katliamın sebebi buydu demek! Reks, Estenin değerli nesnesi olan ölüm tacını elde etmek için ölüm labirentinin anahtarını çalmıştı tam da karakterine yaraşır bir şekilde ve Esten de onu geri almak için en korkusuz adamını yollamıştı. Kızıl elfin yaptıkları her yerde korku fısıltılarıyla anlatıyor hala ve onu aramızda tuttuğumuza inanamıyorum." dedi Serferal ellerini sıkarak.
"Teemieri tam olarak görevinin önemini bilmiyordu. O sadece Zierosa gitti, rahipleri öldürdü ve mavi soluk renkte parlayan basit bir taşı çalmaya gitti. Ama bulamaması Esten'i sinirlendirse de Teemierinin bir sürü Burthaya ruh toplaması da hoşuna gitmişti. Sonra sen ne yaptın? Deniz elflerinin lideri Par-Tesa'ya anahtarı emanet etti ve rastlantıya bak ki ardından Reks tarafından yakalanıp Polantese hapsedildi. En komiğime gidense oğlun Safielin de aynı hapishaneye yollanmış olması ve birbirinden haberiniz olmaması." dedi rahibe gülmesini tutamayarak.
Serferal rahibenin yanından ayrıldı. Dryadlara: "İki gün daha rahibeyi tutun sonra da ormandan çıkartın. İçimden kötü bir his var! Umarım Huor, kızıl elfi bulmuştur!" dedi.
----
Küçük kız yavaştan doğruldu ve Kiba'ya baktı. Ã?ksürmesine hakim olamamıştı. Ağzından bir kaç damla kan gelince korkmaya başladı: "Ben ölecek miyim?" diye sordu.
Posted: Tue Aug 05, 2008 3:22 am
by CLiCKs
Yere oturdu ve iyice gerindi. "En azından bir dryad öldürmediğim için mutluyum." dedi kendi kendine. Herkes birilerini öldürmüştü. Ama onları öldürmeyi gerçeklerden sonra yapamadı. Tabii bazı inatçı dryadlar ölümü hak etmedi değil.
Nöbette olan Daylight'ın yanına gitti ve gülümseyerek yüzüne baktı. Dağılan sarı saçlarını topladı ve yere uzandı. Yıldızlara bakarak "Larfelli bulmalıyım Daylight. Gerçekten onu bulmalıyım. Sanki hala aramızda bir bağ var. Neyse. Seninle önemli bir şey konuşucağımı söylemiştim." Etrafına bakındı ve güvenli olduğunu anlayınca devam etti." Bence bu Adrian pisliğinden uzak durmalısın. Kokuşmuş yarım beyinli ayyaş adam, büyücüyle ormana gidince resmen bana fahişe damgası vurdu! Aklının neresinde olduğu belli. Ama sana da söylüyorum. Çok ama çok iyi bir ders vericem ona. Ve de o yarım beyinli adam yanına geldiği her zaman ondan uzak dururum. Pis ayyaş!" dedi ve yatacak bir şey serip uykuyya daldı.
Posted: Tue Aug 05, 2008 5:26 am
by Bogus
Kızın ağzından süzülen koyu renkli kanı görünce Kiba durumun ciddiyetini anladı. Bu tür yaraları çok iyi bilirdi, çünkü bunlar denizcileri öldüren yaralardı. Korsan gemilerinde şifacı yoktu, çünkü şifacılar ve korsanlar fidye katalizörü olmadan nadiren bir araya gelirlerdi ve bir korsan gemisinde şifa kulaktan dolma hurafelerden ibaretti. Ama denizciler kendilerini en çok öldüren şeyler hakkında belki de bir şifacıdan bile daha bilgiliydiler.
Açık yaralar her zaman deniz suyu ve kızgın demirle dağlanırdı. Eğer yaranın içine kumaş parçası veya bir kıymık kaçarsa yara iltihap kapar, uzvun kesilmesine yol açardı ve ağızdan gelen koyu renk kan insanın içten içe kanadığı anlamına gelirdi. Kiba kızın yürek dağlayan sorusunu bir çırpıda geçiştiremedi çünkü kız gerçekten de ölüyor olabilirdi.
Kiba korkarak kızın elbisesini sıyırdı ve görmek istediği en son şeyi görmek için kızın göğsüne baktı. Korktuğu şey başına gelmiş, Dryad’ın vurduğu yer çürüyen etin yapabileceğinin çok ötesinde morarmıştı. Ağaç kızın düşüşünü yavaşlatmıştı ama Dryad’ın ölümcül tekmesine karşı bir şey yapamamıştı. Sert tekme kızın sağ göğüs kafesinin hemen altına gelmiş, ince kaburga kemiklerini kırıp akciğere batırmıştı. İçten içe kanayan akciğerden akan kan kızın minicik bedenine oturmuş, göğsünün sağ yarısını morumsu hastalıklı bir siyaha boyamıştı. Ã?ksürükten çıkan kan da bu kandı. Kız haklıydı. Ölüyordu.
Ama küçük kız bir yandan da Kiba’ya soran gözlerle bakıyordu. Zar zor nefes alıyor, aldığı birkaç nefeste bir kan öksürmeye devam ediyordu. Ciğerleri dolan kan ve hava arasında bir seçim yapmaya çalışıyor, havaya yer açmak için koyu siyah ölüm dolu kanı dışarı atıyordu.
“Küçük kızlar ölmez. Bu güne kadar tarih ölmeyi becerebilen senin gibi küçük bir kızı yazmadı. Elbette yaşayacaksın.” Kiba haklıydı, tarih ölen kızlardan bahsetmezdi ama bu onların ölmedikleri anlamına da gelmiyordu.
Wanga kızın mosmor göğsünü görünce yaranın ciddiyetini anlamıştı. Bu onun yeteneklerinin çok üstündeydi ve Kiba’ya sadece bir an için bakması denizcinin bunu anlamasına yetmişti. Kiba Wanga’ya kızın başında kalmasını söyledi ve Huor’un yanına gitti.
“Elf kralı! Uyanın lütfen. Küçük kızın yardıma ihtiyacı var. O… iyi değil.”
Huor yattığı yerden doğrulup Kiba’ya baktı. Kampta bu yarayı iyileştirebilecek tek bir kişi vardı, o da bu sırada kendi burnunun acısıyla meşguldü…
Posted: Tue Aug 05, 2008 5:43 am
by catboy
Serferal geri dönüş yolunda karşışına çıkan dişi bir dryad onun birden ürpermesine yol açtı. Dryad eğilerek:
"Yaşlı kişi! Küçük kız ölüyor!"
"Adain mi? Kiba ve Wanga'nın gözetimine bırakmıştım. Yoksa aldığı darbe düşündüğümden daha mı ölümcülmüş?" diye sordu Serferal heyecenla.
"Evet. Kız en son gördüğümde kan kusuyordu. Yakında yardım gelmezse ölecektir." dedi dryad hüzünle.
"Benim büyü kabileyetim zayıfladı. Basit bir alev bile çıkartamıyorum artık. Bize sadece biri yardım edebilir? Benim kampa gitmem gerekiyor. Lütfen sen geri dön ve reks rahibesini kampa getirmelerini sağla. Belki o kızı iyileştirebilir." dedi Serferal.
"O rahibe böyle bir şey yapmayacaktır." diye açıkladı dryad.
"Başka çaremiz yok. Ne Olevia ne de başka bir tanrıya yalvarıp küçük kızın ölmesini bekleyemem. Tanrılar bana sırtlarını döndüler. Ama bir rahibe her zaman bir rahibedir, getirin siz. Ben onu ikna edebilirim." dedi Serferal ve kamp yerine doğru hızla yol almaya devam etti.