Page 39 of 50
Posted: Wed Mar 15, 2006 3:33 am
by Yener
Nakh drowun sölediklerini dikkatle dinledi, ama son söyediklerine herhangi bir yorum eklemedi.
Yılmax wrote:"şuradaki kadın ve şövalye yetkili kişiler gibi görünüyor oraya gidip konuşmalıyız."
"Evet sanırım birileriyle konuşmak akıllıca olur"
Yarı orc omuzundaki hala açık olan yaraya hafifçe ieini koydu, bu yaraya yakında bakarsa veya baktırırsa gerçekten çok iyi olacaktı. Son yaptığı dövüş gerçektende çok yorucu ve kanlı olmuştu, Nakh bunun etkisini şimdi üzerinde hissetmeye başlamıştı.
Yarı orc un üzerindeki kıyafetlerde içler acısıydı, yaptığı dövüşler sırasında yırtılmış, kanla lekelenmişti, umarım üzerime uygun bir şeyler bulabilirim diye aklından geçirdi.
şimdi Yılmax'ın kadın ve adamla konuşmasını bekliyordu.
Posted: Wed Mar 15, 2006 11:22 pm
by Horcoel_Baator
Horcoel gözlerini kısarak auranın en yoğun halde yayıldığı yere bakındı..Kızıl enerji taneleri hızla yanından geçerken ve karanlıgın dehşete verici gücüyle sarsılırken paladin bir kez daha hatırlattı kendisine..''Büyüyen karanlık karşısında ayakta dur..Sen ışıgın bir elçisisin..Sen düşersen diğerlerine örnek olamazsın..Ayakta dur kahrolası...AYAKTA DUR VE KARANLIGA ONUN Ã?NÃ?NDE TİTREMEDEN DURABİLDİGİNİ GÃ?STER..''
Dişlerini sıktı ve ellerini yumruk yaparak ilerledi..Negatif enerjiye hassas olan bünyesi paladini sarssada ilerlemeye devam ediyor..Yılmıyordu...Nitekim yılmayacaktıda..Bu derin karanlıgın kaynagını bulacak ve eger Barra ise onu tekrar kontrolü altına alacaktı...Ona büyük bir güç verilmişti yaratılışından..Ve o biliyorduki o büyük güç ona hep büyük sorumluluk getirmişti..şimdi Barrayı yakalamak ve onu el altında tutmak..
Bu onun sorumlulugu idi..
Posted: Thu Mar 16, 2006 12:40 am
by Lord Necros
Lord Shadowbane karabasanını ilerideki çürümekte olan ağaç kütüklerinin arasına sokmuştu. Kendi askerleri onu burada bekliyorlardı. İskeletler ve zombiler gibi zihni olmayanlar kıpırtısız beklerken, gulyabani gibi kendi zihinleri olanlar, aralarında tartışıyorlardı. Henüz hiçbiri Lord Shadowbane"i fark etmemişti.
Gümüşyüz hala yerdeydi.
Tuhaf, bazen öfke insana istediğinin olduğu halüsünasyonlar gösterirdi. Herhalde yine öyle olmuştu. Ne ağaca yumruk atabilmiş ne de kalkanını eline alabilmişti. Troller ise hala öfkeyle tepesinde tepinip duruyordu. En sonunda deli ölümbüyücüsü durdu ve Gümüşyüz"ün anlayamadığı bazı şeyler söylemeye ve havaya tuhaf şekiller çizmeye başladı. Bir büyü yapıyordu ama Gümüşyüz bunun ne olduğunu anlayamamıştı.
Sözlerini bitirdiğinde Troller bir parmağını Gümüşyüz"e doğrulttu ve açık mavi bir akım parmağından fışkırıp Gümüşyüz"ün bedenine çarptı.
Gümüşyüz bu hisse aşinaydı. Pozitif enerjiydi bu. Bu enerjiyi daha önce kullanmıştı ve kullanıldığını görmüştü. İyileştirirdi, zarar vermezdi. Hafif gıdıklar gibi bir his verirdi. Çok hoştu.
Ama ölüler için değil.
Gümüşyüz, akımın tenine değdiği yerlerde yakıcı bir acı hissetti. (Gümüşyüz --> 4 damage) Troller ise kendinden memnun bir şekilde kollarını kavuşturdu ve tepeden bakarak söylendi. "İşte bu, Yeminer"in işini görmüştür!"
Posted: Thu Mar 16, 2006 12:41 am
by Lord Necros
Azazel kurtla arasında bağ kurmaya çalışırken, ulu atalarının koruduğu bu yüce toprakları özelliklede kendi evini koruyamadığı için kendisinden utanıyordu. Azazel sinirden ne yapacağını şaşırmıştı bu yüzden aklını pek boşaltamıyordu. İçindeki öfke uyanmıştı ve onu inanılmaz tahrik ediyordu. Her ne kadar davranışları iyiliğe yönelik olsa da sinirlerine ne hakim olabiliyor ne de kendi içindeki hayvani dürtülerini kontrol edebiliyordu.
Azazel"in boğazından hırıltılar gelmeye başlamıştı ve bu kendisinin endişelenmesine yeterince olanak sağlıyordu. Azazel kendi kendine dayanmaya çalıştı bütün vücudu ter içinde kalmıştı ve dizlerinin üzerine çöktü acı dolu hafif bir inlemeyle.
Hafifçe dolmuş gözleri sadece hafifçe yukarı bakabildi. Gözlerindeki yaşlardan dolayı gözleri hafif bulanık görüyordu ama zor da olsa kurdun hâlâ orda olduğunu farkedebildi. Kurt kendisinden çok fazla uzaktaydı ama kurt sadece ona bakıyordu sessizce.
Azazel kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve bu konuda yeterince de başarılı oldu. Nefes nefese kalmıştı ve vücudundaki boncuk boncuk terler yavaşça aşağı doğru süzülüyordu. Tuzlu ter, sırtındaki yaraya değdikçe yakıcı bir acı veriyordu. Azazel tam bakışlarını aşağı indirecekti ki kurdun uladığını farketti.
Posted: Thu Mar 16, 2006 12:42 am
by Lord Necros
Selemor koşarak gittiği cüppeli adama sorular yağdıracakken adam cüppesinin sarkık kollarına soktuğu ellerini çıkardı ve Selemor"un aniden durmasına neden oldu. "Daha fazla yaklaşma büyücü." dedi inanılmaz farklı bir ses tonuyla. Selemor bu karşılamadan irkilmişti çünkü hiç beklemediği bir şekilde karşılanmıştı.
Adam cüppesinin başlığını çıkarmadan hala elini havada tutarak bekledi. Sanki hissetmek istediği bir güç veya başka bir şey varmış gibi. Selemor ve Dekotta adamın başlığından dolayı kim olduğunu göremiyorlardı. Ve o anda adamın inanılmaz sesi tekrar yankılandı "Unutulanlar eskide kalır. Sonucunu bilmediğin şeylerin peşinden koşma genç büyücü. Yoksa ya sen üzülürsün ya da başkalarını üzersin. Unutulanlar eskide kalır."
Selemor şaşkınlığını koruyarak adama bakmaya devam etti. şaşkınlıktan ağzını açamıyordu. Adam hiç beklemediği bir anda tekrar konuşmaya başladı. "Bilgesin genç, ama yeteri kadar değil. İstenilen kadar değil." Adam yeniden susmuştu.
Selemor etrafına baktığında karşısındaki esrarengiz adam dışında kimseyi göremiyordu bu caddede. Sanki...Sanki adam kendisini bekliyormuş gibi orada öylece duruyordu.Ve caddede onun dışında tek bir adam bile yoktu. Ama biraz önceye kadar cadde insan kaynıyordu.
Arkasına baktığında Selemor ve Dekotta caddenin sol tarafından koşturan ayak sesleri duydu ve bu sesler devam ederken adamın caddenin bir yerine doğru yürümeye başladığını farketti Selemor ama adam sanki onun gelmesini istemiyormuş gibi gidiyordu. Adam tekrar konuştu "Unutulanlar eskide kalır. Hatırlatanlar ise eskide bırakılmaya mahkum kalır." Selemor hiçbir şey yapamadan öylece orada kalmıştı ve giderek yaklaşan ayak seslerinin kime ait olduğunu da o anda anladı sokağın kenarından ellerinde mızraklar bir grup asker geliyordu ve koşarak Dekotta ve Selemor"un arkada bıraktığı kalabalığa doğru koşuyorlardı.
Posted: Thu Mar 16, 2006 12:45 am
by Lord Necros
Schön"ün dönüşüyle birlikte Hastlisch Pasteur"u surlara yöneltti. Surlar sağlam gözüküyorlardı, ama Hastlisch dikkatlice incelediğinde surların büyük mancınıklara fazla dayanamayacağını tespit etti. Koçbaşı ve mancınık kayalarının en fazla hedef aldığı yer olan köşeler, bu surda mevcut değildi. Tüm burçlar yuvarlak olarak inşa edilmişti. Bu da surlarda gedik açılmasını zorlaştırıyordu.
Surdaki tek kapı ise savunmadaki önemli bir açıktı. Normalde koçbaşı darbelerine direnç gösterebilmeleri için kapılar dışarı açılacak şekilde inşa edilirdi, ama bu çift kanatlı kapı içeriye doğru açılıyordu. Ayrıca kapının üzerindeki bölüm de zayıf bir inşanın örneğiydi.
Surların arkasındaki şehir ise surların düşmesi halinde içeride yapılacak bir savaşa pek olanak vermiyordu.
Hastlisch"in anladığına göre burayı inşa eden cüceler bu şehri ve surları yanlarına yaşayacak olan insanlar gibi ırklar için dizayn etmişlerdi. Buradaki surlar ise sadece bir ön savunmaydı. Cüceler muhtemelen asıl savunmalarını ana kalenin içinde hatta mağara komplekslerinde yapacaklardı.
Hastlisch bakışlarını surla ilerideki nehir arasına çevirdi. Nehirdeki köprünün ne rezil bir şey olduğu buradan bile belli oluyordu. Ayrıca nehirler surların arası, On Kasaba"da gördükleri o ordunun en fazla yarısını alabilecek büyüklükteydi.
Hastlisch, Pasteur"u tekrar yere yönlendirirken son anda aklına ana kaleyi incelemek geldi ve oraya yöneldi.
Surların aksine ana kale sırtını yasladığı dağdan oyulmuştu. Yarım daire şeklindeydi. Surları iki kat şeklindeydi. Alt katta da üst katta da dörder adet burç bulunuyordu. İki kat arasındaki merdivenler ise iki uçtaydı.
Kalenin en üstünde geniş bir teras vardı ve bu terasın sonunda içeriye açılan koca bir kapı bulunuyordu. Hastlisch bu kapıyı görünce şüphelerinde haklı olduğunu ve cücelerin asıl savunmalarını mağara komplekslerinde sergilemeyi planladıklarını anladı. Buna rağmen ana kale, surlardan çok daha iyi durumdaydı.
Ana kalenin çevresini çok küçük de olsa bir hendek çevreliyordu. Hendeğin dibinde kazıklar çakılıydı. Bu hendeği geçecek olan köprü, olağan indirilen köprülerden değildi. Bir mekanizma ile ileri-geri itilip çekilebilen bir köprüydü. Köprünün sonunda kaleye tek giriş olan kapı, tıpkı surlardaki gibi geriye doğru açılan çift kanatlı bir kapıydı, ama açık kapıdan görebildiği kadarıyla kapının arkasına indirilebilecek demir parmaklıklar mevcuttu.
Ama bu kaleye çekilmek demek, şehri ve muhtemelen sivilleri ter k etmek demekti.Mağara kompleksinin tüm sivilleri alabileceğinden şüpheliydi Hastlisch.
Hastlisch Pasteur"u yeniden yere yönlendirirken de Cervantes yanında bitiveren drowun sözlerini duymuştu. Yılmax"ın verdiği üç isim-Horcoel, V"ladhek ve Harbormm-Cervantes"in dikkatini çekmeye yetmişti. Dönüp böceklerin indiği yere baktığında Horcoel ve V"ladhek"i orada görmüştü.
Cervantes arkasından bazı gürültüler duyup baktığında en sonunda şehrin içinden bir muhafız birliğinin gelip kasabayı dağıtmakta olduğunu gördü. En sonunda burayı bırakıp içeri çekilebilecekti. Horcoel ve V"ladhek"le uzun uzun konuşmak isterdi, ama zamanı yoktu. Bir toplantı sırasında gerekenleri öğrenebilirdi. Cevantes, Horcoel ve V"ladhek"e elini salladı.
Horcoel ve V"ladhek bu sırada umutsuzca Barra"yı arıyorlardı, ama çevreleri o kadar karışıktı ki ondan hiçbir iz bulamıyorlardı. Biraz sonra V"ladhek, Cervantes"in el salladığını gördü ve Horcoel"i dürttü. İkisi Cervantes"in yanına doğru inmeye başladılar.
Aynı anda Salvador kendisine sürtünerek geçen bir şeyin varlığını hissetmişti ve aşağı baktığında dehşet içinde Grok"un yanında durduğunu gördü. Grok koşarak Kittah"ın yanına gitti ve onlarla kendi dillerinde konuşmaya başladı.
Horcoel ve V"ladhek kalabalığa karışıp Cervantes"in yanına varmışlardı. Ama muhafızlar kalabalığı dağıtırken o kadar gürültü çıkıyordu ki konuşamıyorlardı. Yere çoktan inmiş olan Hastlisch de yanlarına ulaşana kadar birkaç kez ezilme tehlikesi geçirmişti. Horcoel ise esefle gördüğü o kötü şeklin, şu anda yerde yatan bir insan olduğunu fark etti.
Cervantes zar zor duyulan bir "Benimle gelin." Ã?ağrısını seslendirdikten sonra kalabalıktan çıktı ve bir baş işaretiyle Slach ve Maximillian da onlara katıldı.
Hepsi birden kalenin ana kapısından girip Cervantes"in odasına doğru yola koyulmuşlardı. Kalenin içi halen çok tozluydu. Temizlemeye çalışılmışsa da çoğu kısmına daha el atılamamıştı.
Cüce savaşçıların koca heykelleriyle süslenmiş koridorlardan geçtikten sonra en sonunda Cervantes"in odasına vardılar. Cervantes"in yemeği taş masadan kaldırılmış, yerine aceleyle çiziktirilmiş bir harita bırakılmıştı. Bu bölge haritalarda gözkümediğinden askerler arasında yetenekli olanlardan birisi görebildiği kadarıyla tahmini bir çizim yapmıştı. Bunun dışında Cervantes"in kullanabileceği minik figürler, çeştli kalemler gibi araç gereçler de haritanın yanında duruyordu.
Horcoel, V"ladhek, Yılmax, Nakh, Hastlisch, Slach, Maximillian"ın da bulunduğu odada, Zehiran yavaş adımlarla haritaya seğirtti ve iç çekerek başını iki yana salladı. Görünüşe göre haritayı beğenmemişti.
Ama önemli değildi. Cervantes"in farkında olduğu bir şey varsa, o da çabucak uygulayacakları stratejileri belirlemesiydi. Ne kadar zamanları olduğunu ancak tanrılar bilirdi.
Posted: Thu Mar 16, 2006 1:31 am
by Horcoel_Baator
''Cervantes..'' diye seslendi Horcoel..Sesi oldukça sert ve kendinden emindi..''İnsanları buraya kadar getirmene sevindim..Onkasabadan kovulmadan önce sana insanları ölüme sürdügümüzü,onları güvenli bir yere tahliye ederken arkamızda ufak bir direniş gücü bırakarak saldırı gücünü oyalamamız gerektiğini söylediğimde bana bir hayli öfkelenmiş ve beni vatansever olmamakla suçlamıştın..Ama sonunda gerçeği görebilmene sevindim..En azından hala yaşayan birileri var..''Dedi sitemle ve etrafındakilere baktı..Eski onkasaba muhafızı ve tapınak lideri zamanında ne Cervantes..Nede kendisine baglı olan askerler tarafından dinlenmişti..Oysa o haklı çıkmıştı değilmi..Evet..Oysa bu şekilde bir katliamla haklı çıkmaktansa haksız çıkmayı yeğlerdi..Durdu ve düşündü birkaç saniye..Ufak voltalar atarak içinde bulundugu odanın sağını ve solunu inceledi..Dekorları..Cüce işi olan bu sanat harikasını..
İki parmagını tozlu bir taş bloga yerleştirdi ve tozları iki parmagına sürterek bir kısmını toparladı ve önüne aldığı gruba gösterdi..
''İşte bunlar..'' dedi acı bir şekilde bakarak..''Onkasabadan geriye kalanlardı..Geride bıraktıklarımız..Yapılan yanlış bir taktik hatanın sonucunda solan ve közleşen küllerin arasında son bulan hayatlar..Son bulan hayaller..Onları biz gördük..Evet..Araştırma..Sizi bulmak oldukça zor oldu bizim için..Araştırmamızın sonucunda ögrendigimiz tüm o dehşet şeylerin yanında..Hepsini Apocalypseye kurban olarak adadıklarını..Buraya geleceklerini..Ki bunu söylememe gerek oldugunu bile sanmıyorum..''
''Peki benim için en büyük acı neydi biliyormusunuz..Yapabilirdim ama yapamadım demek..Yapabilecek güç bana verilmişti..Oysa Oren beni onkasabadan sürdü..Ne için?..Adalet in sadece ölümle geldigine artık inanmadıgım için..Yaşamın koruyuculugunu savundugum için..KENDİ KENDİME BİR PALADİN OLDUGUMU HATIRLATTIGIM İÃ?İN..Hatırlıyormuyuz..Ha Sir Vladhek..Paladinin amacı nedir..Yaşamın koruyucusu mu olmaktır..Yoksa adaletin ancak savaş ve ölümle geldigini savunmakmıdır..Birzamanlar tanıdıgım birisi vardı..Kendisi hayal edemeyeceginiz bir bilgeliğe sahipti ve bana hep bunu derdi..''Paladin olmak bir sorumluluktur evlat..Bilirsin..Bazen yargıç..Bazen juri olursun..Ancak idam kararını almadan önce yapman gereken şey yargıladıgın varlıgı ışığa geri döndürmek için çalışmaktır..''Evet..Thornan Baator haklıydı..Hepimizden haklıydı.. ve biliyorumki..eger burada olsaydı onca masum yaşamı almış olan orclara da hakkettikleri dersi verirdi..Peki..Geçmişi bırakalım..şimdiye dönelim..Koruyucusu oldugum kasabadan sürüldüm..Sevdigim elimden alındı..Ve ben tüm bunlara ragmen insanlara yardım etmek için geri döndügümde gördüğüm şey BUNLARDI TOZ YIGINLARI ANLIYORMUSUNUZ?''Bir anda gördüğü dehşetin üzerindeki etkisini anlatacak bir şiddette seslenen paladin kendinden geçmiş bakışlarla ''Ã?LMÃ?şTÃ?..HEPSİ..HER MASUM İNSAN..YAşLISINDAN GENCİNE HER BİRİSİ Ãƒ?LMÃ?şTÃ?..O KAHROLASICA ENKAZDA BULDUGUMUZ TEK CANLI İSE DELİ AYAGINA YATAN BİR DROW DU Kİ..''sustu..
''Onuda girişte kaybettik..''
Eğildi ve haritaya bir bakış attı..Ardından Zehiranı gözüne kestirmeye başladı..Bu kadını daha önceden görmemişti..Sonra tekrar önüne döndü..''şimdi...'' dedi sakince..''Stratejiler..Evet..Bu sefer.'' dedi üzerine bastırarak..''İnsanların yaşamını kurtaracak bir strateji üzerinde çalışalım ve küçük büyük herkezin katkısı olsun..''
''Cervantes..'' dedi seçilmişe dönerek..''Her ne kadar ölüm tanrısının en kutsal hizmetkarlarından birisi de olsan bir PALADİN oldugun gerçeğini unutamazsın..Ve busefer doğru seçimi yapacagını umuyorum..Ölüm tanrısına aitsin ancak bir parçan paladin..Bu insanlar sana güveniyor..Onların güvenini boşa çıkartma..Onlara Oren in adaletini ispatla..''Sonra tekrar gruba döndü..''şimdi arkadaşlar..'' dedi yüksek bir sesle..''Ertesi sabah doğacak olan güneşin o aydınlatıcı huzurunu görmek isteyen binlerce insan bize güveniyor ve onların güvenlerinden güç alıp bu gücü dogru bir şekilde kullanmalıyız..Artık çocuklar ağlamamalı..Kadınlar..Savaşta ölen eşleri için feryat okumamalı..''Parmagındaki tozları göstererek..''DAHA FAZLA İNSAN ARTIK BÃ?YLE OLMAMALI..'' dedi etkileyici bir şekilde..Unutmayalım..Bizim görevimiz burada birebir savaşı kazanmak olmamalı..İnsanlar için hayatta kalmak olmalı..Biz insanların..''dedi ve elini yumruk yaparak haritaya geçirdi'' KORUYUCU BARİYERLERİ OLACAGIZ VE ONLARA ZARAR VERMEK İSTEYEN IşIGIN KORUYUCULARIYLA KARşILAşMAK ZORUNDA KALACAK..BU KUTSAL BARİYERİ GEÃ?MEK ZORUNDA KALACAK..VE BİZ..BİZ ONLARIN GEÃ?MESİNE İZİN VERMEYECEGİZ!!!''
Duraksadı ve etrafından gelen tepkileri inceleyerek..''Tamam..''dedi sakince..''Planı beraber hazırlayalım..Fikri olan söylesin..Hem aramızda bir muhendis te var değilmi..O kanatlı aracın oldukça kullanışlıydı gnome dostum..'' dedi ve arkasını dönerek Hatslich e bakındı..
Posted: Thu Mar 16, 2006 5:59 am
by Firble
Neden geri gelmişti? Aklından bu soru çıkmıyordu. Bir türlü
çıkmıyordu.
Yataktan kalkalı, bedenindeki sonsuz sancılar dineli, tekrar
düşünmeye başlayalı sadece birkaç saat geçmişti.
şimdi ise o aklından çıkmayan soru bilincini eziyordu NEDEN? ? ? ?
Güzel bir yaşamı olmuştu. İlk yılları hariç... Ailesini kaybettiği
yangını hatırlıyordu. Bazen bazen o yangın rüyalarına giriyor. Alevler ger yanı sarıyor gibi oluyordu...
Ã?ıldırmak üzereyken ter içinde uyanıyordu rüyalardan.. Bazen onu... onu ve onun gibi onlarca çocuğu kurtaran gnom geliyordu aklına.. O gnomdan nefret ediyordu... Her şeyin kasabada olanların o gnomdan kaynaklandığı söyleniyordu. Annelerini babalarını elinden almış ve çocukları açıkta bırakmıştı. O gnomu bir gün karşısında görmeyi o kadar çok isterdi ki...
Eğer abisi olmasaydı.. Sözde kurtarılmış olan birçok çocuğun kaderini o da paylaşırdı her halde... Ama abisi ile o birbirlerine destek olmuşlar. Hayatta kalmışlardı. Ve bir gün onlara acıdan başka bir şey vermemiş bu diyardan kaçmayı başarmışlardı.
Neden neden oradan çıkmak ona bu kadar acı vermişti bilmiyordu... Bu diyarda özleyeceği ne kalmıştı ki?
Ama dönmüştü. Uzak kaldığı bir yirmi yılın sonunda dönmüştü.
Yirmi yıl sanki hiç geçmemiş bir rüya gibi geliyordu ona... Hayalindeki kadını bulmuş ve evlenmişti. çocukları olmuştu. Aslan gibi iki oğlan güzeller güzeli bir kız... Sabahtan akşama kadar onlarla boğuşmuş. Kızının saçlarını taramıştı. Ufak bir demircide hep hayal ettiği gibi el aletleri yaparak vaktini geçirmişti. Kafasına estiğinde sadece ailesini alıp uzaklara gitmişti. Abisi Raych o da her zor gününde yanında idi. Onun da çocuklarını yeğenlerini her zaman kendi öz çocukları gibi sevmişti. Gittiği diyarda da savaş vardı. Ama onun yaşadığı ülkeye uğramamıştı. En azından o ayrıldığı sırada...
Ayrılışı on yaşındaki oğlunun soru soran gözleini hatırlıyordu. Onbeş yaşındaki oğlu daha iyi anlamıştı onu. Kızı ise daha yedi yaşındaydı... Hiçbir şey anlamıyordu..
Abisi.... Gitme dediğinde bile gözlerindeki gerçeği okumuştu.. Gitmeliydi. O lanetli gnom ikisine de ozan bakışı denen şeyi kazandırmıştı. Baktılar mı anlıyorlardı. Gerçekten bakabildiler mi...
Burası bu yer onkasaba .. Döndüğünde olduğundan daha beterdi.. Artık bir zamanlar burada on tane kasaba olduğunu hatırlayan kaç kişi vardı acaba?
Peter yolda ksabaya giden kervana katıldığında o hastalığa yakalnamıştı. Ne hastalığı idi? Bilmiyordu. Önemi var mıydı? Muhtemelen kaleye gelen son gruplardan biriydi. şimdi savaş... çok yakındı.. Savaşarak savaşı önlemeye çalışanların sonu bu olmuştu. Son kalelerinde direnmeye çalışacaklardı.
Peter hissetti.. Yanında olmalıydı diyarın.. Diyar yok olurken buradaki çocukların kadınların dilencilerin.. doğanın kasabaların yanında olmalıydı.. Acıdan başka bir şey vermese de bu diyar ona ve abisine hayat vermişti. şimdi yok olurken en azından birisi geri dönmeliydi. Ve bu birisi kendisi idi. Bunu da nedenini bilmeden hissetmişti..
Saatlerce oturduğu kayadan kalkarken Peter in kafasındakiler çok daha yerine oturmuştu. Savaşmayacaktı. Hayır. bunu yapacak yeterince insan olacaktı hep olmuştu. Bir çocuğun hayatnı kurtarmak gerektiğinde de mi diye sordu kendine... Belki o zaman diye düşündü. Başka yol yoksa..
Ancak diyar yok olurken bir daha hiç var olmamacasına yok olma tehlikesi yaşarken bir savaşçıdan çok bir ozana ihtiyacı yok muydu? Onu yok oluşun sonsuzluğuna uğurlayacak. Ya da kurtulursa bir gün insanların ondan arta kalanları okuyup diyarın ölüme ne kadar yaklaştığını anlayacabileceği bir ozan...
Ne kadar yaşayabilecekti... Bilmiyordu.. Savaşmaktan hiç anlamayan yanında silah bile taşımayan bir ozan ne kadar hayatta kalırdı.. Ama silah taşımayacaktı... Ne kadar yaşaması gerekiyorsa o kadar yaşayacaktı. Diyar ne kadarına izin verirse..
Komutanlar toplantı yapıyor gibiydi. Kaleyi savunmak için daha fazla asker gelmişti. Bu iyiydi.
Komutanların yanından uzaklaşmaya çalıştı Peter.. Her halde bir ozan isteyecekleri en son şeydi.
İnsanların, çocuklarını savaşa yollayan annelerin, yaşlıların yanına doğru yürüdü.... İnsanların acılarını nasıl giderebilirdi.. Bilmiyordu.. Hangi ozan böyle bir durumda çalınacak şarkıyı bilebilirdi? Bu insanlar sadece çocuklarını değil. Sahip oldukları tüm dünyayı kaybedeceklerdi.
Acaba bunu bilmeyenler de olabilir mi diye düşündü Ozan Peter. İlk şarkısını herkese söyleyebilir miydi bilmiyordu... Yapamayacaktı.. Duyguları öyle karmaşıktı ki.. Uzun süredir ayrı kaldığı onu yaatan diyardaydı. Yok ollmak üzere olan diyarda...
Ellerini hafifçe sazının telleri üzerinde gezdirdi hafifçe mırıldanmaya başladı.
Ne kadar oldu ayrılalı senden
Aklıma gelmiyor benim
Bir çağ geçmiş gibi geliyor bazen
Bazense sanki dün gibi
Sanma ki unuttum seni
Kabuslarımdaydın her gece
Benden neleri aldın onkasaba
Neler aldın onca insandan
Neden sürükledin bizi onca acıya
Eline ne geçti söyle
Bir avuç insandan başka ne var
Elinde
O da ne kadar daha kalacak burada
Yıllar önceden çizmiştin kaderini..
Bizi ailelerimiz yaktığın o gün
şimdi sonuna geldin
Uzun ama sonu belli yolun
Bana hiçbir şey vermesende buradayım
Elimden gelmez değiştirmek
Çizdiğin kaderi
Yine de yanında olacak sen
Pençesindeyken yok oluşun
Acılarla büyüttüğün çocuğun.
Peter sazı bıraktığında duygular yeniden beynine hucum etmişti. Kendisini yeniden toparlaması için en azından birkaç dakika gerekecekti.
Posted: Thu Mar 16, 2006 10:04 am
by Darkgnome
Hastlisch geri gelirken gördüğü manzaradan hiçte hoşlanmamıştı. Horkoel denen şövalyeye bu böceklerin yapılarını anlatmasına rağmen böcekler hala aç açına orada duruyorlardı. Ancak neyse ki başlarında bekleyen bir kaç sorumluluk sahibi asker onları gözlüyorlardı.
"Onlar aç"
Diye başladı konuşmasına hemen altındaki, diğer canavarlar ile aynı türden olan Pastör ile aşağıya doğru inerken
"Et yemeleri gerekebilir. Onları çokta küçük olmayan ama insanlardan uzak bir yere göndermemiz lazım. Ayrıca karınlarının doyması gerekecek. Et ile! Onlara zarar gelmemesini sağlayın çünkü savaşta çok gerekli olacaklar."
Hastlisch daha fazlasını söyleyemezdi askerlere ama Diğer dostlarına söyleyeceği başka şeylerde var.
"Bu adamlar size güzel yemekler verecek. Onları takip edin."
Hastlisch merakla açılmış gözlerle ona bakan adamlara döndü ve baygın bakışları eşliğinde, konuşmaktan sıkılırmış gibi tekdüze ses tonuyla devam etti.
"Tamam sizi takip edecekler. Onlara cüsselerine yetecek kadar et vermeniz gerekiyor. şu anda kıtlık zamanında oluğunuzu biliyorum ama buradaki insanların hayatları dostlarım sayesinde kurtulabilir."
Arkasına bakmak bile aklına gelmemişti ama sonrasında aklına gelen bir fikirle bir kere daha geriye döndü.
"Eğer sizin gibi kahraman askerlere silah konusunda bir sorun varsa..."
Yüzüne çokta başarılı olmayan bir gülücük yerleştirerek konuşmasına devam etti
"...o zaman komutanınıza iyi bir demir işleyicisinin şehirde olduğunu söyleyin..."
Bir süre sustu ve gözlerini yana kaydırdı. Bir şey düşündüğü ortadaydı
"... Birde gördüğüm kadarıyla sizin hiç savaş aletinizde yok. Bence bir kale savunması için bu gerekli bir şeydir."
Bir kaçı yukarı kalktı ve gözlerini adamların üstünde gezdirmeye başladı. üstlerinde bir kusur arıyordu. Sonrasında ise etrafa baktı. Bir karmaşa söz konusuydu. Yüzünde yine o gülümsemesi ile
"Bakın siz komutanınıza ve arkadaşlarınıza burada becerikli bir mimar, şehir plancısı, taş işçisi, demirci, marangoz, terzi, simyacı, mühendis olduğunu söyleyin. Bunların hepsine de ihtiyacınız olacağının sizinde benim kadar farklında olduğunuza eminim."
Ellerini ovuşturmayı keserse belki de daha etkili bir konuşma olacaktı ama Hastlisch paranın kokusunu aldığında bu hareketi yapmadan durmakta zorlanıyordu.
"Arkadaşlarımı da doyurursanız müteşekkir olacağım."
Hastlisch diğer grubun arkasında yola koyuldu ama kalabalığın arasında yürümek gerçektende çok zordu. Diğerlerini bulana kadar fark edilmekte zorlanan gnom bir kaç kere diğer insanların altında kalmaktan zorlukla kurtuldu. Herkes kendine kalacak daha iyi bir yer arıyordu ve sanki kocaman bir pazar kurulmuş ve insanlar bu karmaşada hareket etmeye çalışıyordu.
*Ve koboltlar!*
şehrin içinde dolaşan koboltların da olduğunu görmesi Hastlisch'i şaşırtmıştı. Demek ki 10 kasabada kara elflerden başka koboltlar da yaşıyordu... hem de bir sürü kobolt. Koboltlar hakkında bildiği bir şey vardı ki onların çok korkak olmaları dışında sinsi kişiliklerinin ürünü olan, müthiş bir tuzak kurma kabiliyetleri vardı. Bu çok işe yarayabilirdi.
Sonunda grubu görebildi. Başlarında şehrin kurtarıcı ve umudu olarak nitelenen Cervantes vardı. Arkasından ise sorumsuz şövalye Horkoel, yanındaki diğer adam, Yılmax, yarıork Nakh, bilmediği başka bir şövalye ve birde yaşlı kadın. Yaşlı kadının neden orada olduğunu anlamadı ama herhalde bir sebepten oradaydı. Belki de halkın elçisi olarak gelmişti.
Dağ cücesi işçiliği olduğu taşların yontuluşlarındaki sadelik ve gereğinden fazla sağlamlıkları ile belli olan yapıların içinde ilerlerken her iki tarafındaki cüce heykellerine de baktı. Güzel işçilikti ve cüce megalomanyaklığını gerçekten de sergilemekteydiler. şu zamana kadar gördüğü en gerçekçi ama nedense en yakışıklı, en azametli cücelerdi buradaki heykeller. Cüceler krallarını yaparken onlara olan sevgileriyle bakan gözlerinin gördüğünü yaparlardı işlerinde. Bu yüzden heykellerinde gerçeklerinden biraz daha iri yapılı ve yakışıklı olması anormal değildi.
Makval cüceleri içinde gördüğü bazı imza tarzı işlemelerde burada vardı. Demek ki buradaki cüceler daha sonrasında makval gitmiş olabilirdi. En azından bir kısmı.
Bu motiflere daldığından gnom salona en son girenlerden oldu. Aslında sadece heykellere baktığından değil. Hastlisch'in aklında başka bir düşünce daha vardı. Elinde uzun zamandan beri kullanamadığı bir yüzük vardı. Bu yüzüğün gücünü hep kullanmaktan çekinirdi Hastlisch. Özellikle kendi narin durumunun farkında olduğundan. Ancak Böcekler ile yaptığı zihinsel bağ sonunda bir şey daha kesinlik kazanmıştı. Artık eskisi kadar kontrolünü kaybetmiyordu.
Gnom derin bir nefes aldı ve yüzüğü parmağı etrafında bir tur çevirirken üstündeki rünlere baktı. Turunu tamamlarken rünler onun zihninde parlamaya başladılar. Hastlisch yüzüğünü çevirerek odanın içine girdi ve tam tur tamamlandığında artık etrafı daha bulanıklaşmıştı. Etrafında birileri çok kızgındı ve hiddetle konuşmak istiyordu belli ki ve o anda sorumluluk sahibi olmayan yada kulakları ağır işiten şövalye Horkoel konuşmaya başladı. Herkesin dikkati Horkoel'e kaydığından şimdi Hastlisch daha rahattı. Ancak ileride birinin dikkati başka bir yöne kaymıştı sanki.
Yaşlı kadın Horkolle ilgileneceğine haritaya bakıyordu. Memnun olmadığı belliydi. Hastlisch bu kadar zamanda bir harita çıkarılmasının bile iyi olduğunu düşünecekti ki askerlerin masaya yerleştirmiş olduğu haritanın ne kadar kötü olduğunu gördü. Kendi kuş bakışı ile daha fazlasını görebilirdi herhalde. Ancak bir haritada asıl uçarak değil yerden ve hatta yerin altından görülebilecekler önemli olandı. BU harita çokta işlerine yaramayacaktı. Hastlisch gördüğü bazı şeyleri harita üstünde çizmeye başlamıştı ki Horkoel, yani ağır işiten yada sorumsuz şövalye konuşmalarını bitirmişti. Cervantes'i pek sevmediği konuşmalarından anlaşılabiliyordu. Ancak Hastlisch burada Cervantesin neler düşündüğünü bilmeyi düşünmek bile istemiyordu.
Kendisini daha çok haritaya verdi. üstünde tuzakların ve kapının yerlerini daha iyi belirlerdi. Harita biraz kirlenecekti ama zaten böylesi kaba bir harita bir kere daha çizilebilirdi. şimdi haritanın üstünde biraz daha bilgi ve bir sürü daireler, oklar, düzeltmeler ve şekiller belirmeye başlamıştı. Hastlisch kendini işine gerçektende çok kaptırmıştı ve etrafından gelen sesler ile fikirlerine fikirler ekleniyordu.
Hastlisch'in bildiği bir şey vardı. Bu kale savunulacaksa asıl olarak dış surlarda olmalıydı bu savunma. Gelen ordunun orklardan ve benzeri karanlık altı yaratığından olduğu düşünülürse askerlerin bu yaratıklara karşı karanlık dehlizlerde şansı çok daha azdı. Ayrıca yer altında savaş yer üstüne benzemezdi. etraf daha çabuk ısınır hava daha çabuk biterdi.
Hastlisch'in diğer korkusu da yukarıdan gelecek saldırılardı. Ellerine geçirdikleri canavar böceklerin üstünde goblin sürücüler vardı. Onlardan daha kaç tane olduğunu bilmiyordu ama bu kadarla sınırlı olmadıklarını düşünebiliyordu. Onlara karşı geçen sefer büyü kullanmaları gerekmişti ve büyüsüz savaşan şövalyenin nasılda öldüğünü hatırladı. Onlar için başka bir plan hazırlamalıydı. Belki bir ağ atar tarzı bir makine olabilirdi.
Kapının açılış yönü değiştirilebilirdi belki ma işin çok olacağı kesindi. Bun yerine kapının bir şekilde sabitlenmesini sağlamalıydı. Kapılardan birini tamamen sabitleme sayesinde tam ortadan vuracak koç başının da etkinliğini oldukça azaltabilecekti.
Birde koç başının getirilmesini engelleme iyi olabilirdi. Köprüyü mecburen kullanacaklardı. Demek ki köprü tuzağı fikri hala iyi gibiydi. Ancak karşı ordunun da bunu düşüneceğini biliyordu. İkinci bir tuzak gerekliydi. Burada ise işte kalenin yanlış yapılmış kapılarını kapatan tuzakları devreye girecekti. o tuzaklar koç başının sonuna kadar gelmesini engelleyecek ve ayrıca kapının ününe bir set kuracaktı. Bir kaç küçük ayarlama ile kapının önüne birden bir taş duvar örülmesini sağlayabilirdi. Kapıya fazla yaklaşırsa taşların kapıyı açacağını biliyordu nede olsa.
Artık harita oldukça karışmıştı. Her yanından farklı bir ok çıkmış ve karşısında gnomca ile cücece benzeri ancak sadece Hastlisch"in anlayabileceği dilde bazı şeyler yazılmıştı. Daha çok harita gerekiyordu daha çok ve daha çok.
Hem aramızda bir muhendis te var değilmi..O kanatlı aracın oldukça kullanışlıydı gnome dostum..''
Hastlisch başını gömüldüğü haritadan kaldırmadan, kalemsiz yani boş olan sol elini bastırdığı haritadan kaldırdı ve çokta önemsemediğini belirtirmişçesine yukarı aşağıya sallayarak,
"Evet, evet. Bende buradayım."
Dedi. Sesinde başka bir işle ilgilendiğini göstern o dalgın tını vardı.
Posted: Thu Mar 16, 2006 10:08 pm
by Logan
Gümüşyüz ACı içinde bir cılık atıı...
bağıyordu, nedense cok acı çekmeye başlamıştı aldığı yaradan değil o enerjini vücudunda dolaşmasından acı çekiyordu.
bir müddet sonra acı dindi hareketsiz kalmak istedi bir süre sonra efendisinin isteğini yapmak için aya kalka bilirdi... tabi efendisi isterse... yada izin verise...
Posted: Sat Mar 18, 2006 2:37 am
by Sylvos
Necros_Spellweaver wrote:Lord Shadowbane karabasanını ilerideki çürümekte olan ağaç kütüklerinin arasına sokmuştu. Kendi askerleri onu burada bekliyorlardı. İskeletler ve zombiler gibi zihni olmayanlar kıpırtısız beklerken, gulyabani gibi kendi zihinleri olanlar, aralarında tartışıyorlardı. Henüz hiçbiri Lord Shadowbane"i fark etmemişti.
"Darcalus Shadowbane? Ölülerin Tanrısının sana verdiği isim bu mu soyadsız olan?
Lord Darcalus atının dizginlerini sertçe çekerek onu durdurdu. Karabasanı huzursuz bir kişnemeye benzer ses eşliğinde emire itaat etti.
Ölüm şövalyesinin geceyi tarayan keskin görüşleri bir süre sesin kaynağını bulmaya çalıştı. Ses çıkarmadı. Tuhaf birşey vardı. Algılayamasa da hissedebiliyordu.
Ölüm şövalyesinin hissedebildiği çok az şey mevcuttu. Tüm duyguları 250 yıl önce__öldüğünde ruhu gibi yok olmuştu. Yaşayan varlıklara ait çoğu özelliğini yitirmişti.
Ama.. Yine de hissedebildiği şeyler mevcuttu.
Acı!..
Bu duygu Günahkar şövalyenin zihninde bir hançer gibi saplanmıştı aniden.
250 yıldır hiçbir acı yaşamamıştı. Yaşayanların çok azı ona zarar verecek güçteydi.
Birden zihni sanki onu pusuya yatırmış bu düşüncelerden kurtulurcasına toparlandı. Birisi ona bu düşünceleri aklına sokmaktan zevk alıyordu. Fakat kimse Ölüm şövalyesinin zihnine dokunamazdı__ ya da bir büyü yapamazdı.
"Lanetli olan.. Sen yaşamayı hak edemeyensin. Tanrıların bir lanetisin!!!
Sözler sukunet dolu bir ortamda aniden atılan tiz çığlıklar gibi yankılandı Darcalus' un zihninde. Ölüm şövalyesi hala sessizliğini koruyordu. Cevap, onun yanıt veremeyeceği kadar az sürede yeniden belirdi:
"Ben senin geçmişinim. Zihninin bir parçası. Lanetinin bir parçası!
"Saçmalık!" diye haykırdı Lord Darcalus. Düşünceleri, zihninden atarak bölüğüne doğru ilerleyişini sürdürdü.
Geldiğinde, zihni olan yaşayan ölüleri konuşmalarını kesmişlerdi. Ölüm şövalyesi onlara aldırış etmeden karabasanını bölüğün ortasına sürerek orada düşüncelere daldı...
Acı.. Hala zihnini rahatsız ediyordu bu düşünce. Neyi çağrıştırıyordu ki?...
Posted: Sun Mar 19, 2006 3:22 am
by Slach
Slach artık iyice sıkılmaya başlamıştı. Etrafta ne olursa olsun umrunda değildi. Sadece Yargılanmayı ve ne gibi bir savunma yapması gerektiğini düşünüyordu. Yanındaki Maximillan'a da baktı. Onun gözleri de çevreyi anlamsızca seyrediyordu. Slach bu bakışlardan onun da kendisi gibi savunma konusunda düşündüğünü sezebiliyordu.
Slach gözlerini Maximillandan kalaballık arasında aceleyle ilerlemekte olan cervantese kaydı. Cervantes de onları yanına çağırmıştı. Slach eliyle düşünceler arasındaki Maximillanı dürterek Cervantesi gösterdi. İkisi birlikte hemen toparlanıp cervantesin ardında yürümeye başladılar. Slach birlikte yürüdükleri birkaç kişiyi daha fark etti. Gördüğü ilk kişi hayatında bundan sonra en son karşılaşmak istediği kişilerden biriydi. Horcoel... Onu bir cesetle birlikte kaybolurken görmüştü. Bir kaç saniye gözlerini kendisine yalan söylediğini sandı fakat oradaydı. İlk konuşmayı ondan bekleyerek cervantesin ardından gitti.
Horcoel hiçbir konuşma girişiminde bulunmamıştı. "Horcoel garip.. tabi bu gerçek horcoelse..." içinden geçirmişti. Kısa yolculukları sona ermişti. şimdi içerdeki herkesi teker teker süzdü. Kısa bir bekleyişin ardından ilk konuşan Horcoel görünümündeki elf konuşmuştu. Slach bu konuşmanın uzun olcağını ilk cümlelerden sezmişti. Slach odada arkasındaki kendisi için yeterince büyük bir gölgenin altına girdi. Sıkıcı gibi başlayan konuşma Horcoel kılığındaki adamın Cervantesi ezmesiyle Slach için eğlenceli bir konuşmaya dönmüştü. Gölgeler arasındaki sinsi sırıtışın kimsenin görmediğine emin gibiydi.
Konuşma arasında bir gnomun hareketlendiğini ve hiç bakmsa da masanın üzerinde olduğunu bildiği bir haritayla uğraşıyordu. Anlaşılan herhangi bir konuda bilgindi. Konuşma bitip plan yapılması gerektiği öğrenince mucidin yanına doğru hareketlendi ve cizdiği haritayı uzaktan bakarak inceledi. Bakmasıyla birlikte yüzünü buruşturdu. Her yerden oklar çıkıyordu ve şekil oldukça karışmışmıştı. İçinden "Bu şey sanatsal bir resme benziyor." diye geçirdi.
Slach kendi tutuklanmasının konuşmayacağını anladığında ise iyice keyfi yerine gelmişti. Gnoma bakarak konuşmaya başldı." Gnom dostum. Bu haritadan pek birşey anlamadım - ki buradaki kimsenin anlayacağına sanmıyorum. İstersen aklında oluşan düşünceleri bize açıkla. Bende biraz anlarım bu işlerden. Ayrıca bir plan yapmadan önce elimizde neler var? şahsım adına pek bir şey bilmediğimden size pek yardımcı olamam. tabi buraya getirilme amacım yardım sa" Sustu ve cervantesin hem kendine hem de Horcoelin kılığına girmiş adamın konuşmasına ne gibi bir cevap vereceğini merak ediyordu
Posted: Sun Mar 19, 2006 11:49 pm
by Yener
Nakh sadece konuşulacakları bekliyordu, kale savunması hakkında hiç bir şey bilmiyordu yani bu ortaya bir fikir atabileceği bir konu değildi belkide Yılmax bu konularda bilgili olabilirdi. Bu toplantıda bulunmak kendi fikri değildi ama bu kişilerin hiç biri itiraz etmeden yarım ork' u buraya davet etmişlerdi, belkide bu sebeple burdaki insanların kurtuluşu için elinden gelen her şeyi yapması gerekiyordu.
Cervantes adındaki adam kibirli birine benziyordu, adamda giydiği kalın zırhların ve silahının dışında ona güven veren bir şeyler olduğu kesindi, belkide kendi içinde sahip olduğu güçten daha fazlasına güveniyordu. Yarım ork da oda daki herkes gibi yarım elf' in hararetli konuşmasını dikkatle dinlemişti, Cervantes adındaki adamın nasıl bir cevap vereceğinin bir merak konusu olduğu kesindi. Belkide odadaki gergin havanın daha da gerilmesine neden olacak cevaplar gelecekti kibirli adamdan.
Posted: Mon Mar 20, 2006 3:57 am
by Lord Necros
En iyi taktik bile düşmanla karşılaşıldığında suya düşer...
“Özellikle de hakkında hiçbir bilgi sahibi olunmayan bir yerde savaşılıyorsa.” diye mırıldandı Urgonosh, önlerinde uzanan kaleyi izlerken. Surlara dizilmiş askerleri görebiliyordu, ama anlayamadığı şey askerlerin aralarında bulunan çok sayıdaki küçük ve ince şeklin neler olduğuydu.
Arkasında Trush’ın verdiği vaazları duyabiliyordu. Urgonosh Trush’a hiçbir şey olmamış gibi davranmasını öğütlemişti. Eğer Apocalyspe ile bağlantı kuramadıklarını orklar öğrenirlerse, ordu çözülebilirdi.
Peki acaba öbürleri ne haldeydi? Oren hâlâ onlarla mıydı? Eğer öyleyse onların ilahi güçlerine karşı yapabilecekleri herhangi bir şey var mıydı? şamanların ruhları, bir tanrıyı alt edebilecek kadar güçlü müydü?
Kalenin en tepesindeki avludan, orduları izleyen Cervantes de aynısını düşünüyordu. Apocalyspe hâlâ onlarlaysa, üstelik onlar ezici çoğunluğa sahipken bu savaşı nasıl kazanabileceklerdi ki?
Cervantes yandan yandan yanındaki Hastlisch’i süzüyordu. Gnomun kendinden emin bir hali vardı. İşe yarayacağından şüphesi yok gibiydi.
Surlardaki herkes, yaklaşan orduyu umutsuzlukla seyrediyordu. Orduyu görebilmek için geceyi aydınlatan şimşeklere gerek yoktu. Ordunun taşıdığı meşaleler yetiyordu.
Urgonosh’un homurdanmaları eşliğinde orklar acınası görünümlü köprüden geçmeye başladılar. Urgonosh bu köprünün yıkılmadığına hayret etti. On Kasaba’yı savunanlar bunu düşünemeyecek kadar acizler miydi?
Orklar gürültüler eşliğinde köprüden geçmeye başladılar. En öndeki ork karşı kıyıya ayağını bastı ve...
Büyük bir patlamayla köprü havaya uçtu. Körünün üzerindeki orklar havaya savruldular ve nehre düşüp azgın dalgalar arasında kaybolup gittiler.
V’ladhek tam kapının üzerindeydi. Kapının savunması ona verilmişti. İki yanında da okçular diziliydi. Otuz kadar okçu vardı. Hepsi de gelen ordunun görüntüsüyle korkudan titriyordu.
Celebnor da bunlardan biriydi ve tam V’ladhek’in yanında duruyordu. O da diğerleri gibi gözlerini gelen ordudan alamıyor ve bu savaştan çıkıp çıkamayacağını merak ediyordu.
Yılmax kapının solundaki kuledeydi. Yanında balista hazırlanmıştı. Beş kadar da okçu vardı. Selemor da kapının solundaki kuledeydi ve aynı ortam onda da mevcuttu. Selemor’un Dekotta ile birlikte çıktığı yolculuk hüsranla sona ermişti. Babasını bulamamıştı. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu.
Salvador ve emrindeki otuz kadar askeri, sur savunmasının sağ kanadında yer alıyorlardı. Askerlerinin hepsi de ciddi bakışlarla orduyu süzüyordu. Ama korkuları pek yoktu. Salvador’un varlığı onların cesaretlerini yerine getiriyordu.
Dekotta da istemi dışında da olsa kendisini sur savunmasının sol kanadında bulmuştu. Kimse onu tanımıyordu ve bu yüzden ona güvenmiyorlardı da. Emrinde birisi yoktu, tam aksine emir alması gerekiyordu. İçten içe sinirlense de yapabileceği bir şey yoktu. Buradan kaçmak için çok geçti ve mecburen savaşmalıydı.
Horcoel Baator ise kapının arkasındaki ana caddede, sadık bineği Silver’ın üzerindeydi. Süvarilerin hepsi onun emrine verilmişti. Bir yarma harekâtı olmadığı müddetçe süvarilere pek ihtiyaç olmayacak gibiydi aslında. Yine de uygun görürse surlara da çıkabilirdi. Köprüdeki patlamayı duyunca gülümsemeden edemedi. Bu sadece başlangıçtı.
Aslında Slach’ı surlara koymayı düşünmüşlerdi, ama tuzak yapımında başarılı birisi olduğundan ona başka bir görev verilmişti. Kimse surları tutabileceklerini düşünmüyordu. Bu yüzden surlar düştüğünde, şehrin içine akın edecek olan orklara bela olacak tuzaklar yerleştirmişti. Maximillian, Nakh ve Azazel de onunla birlikteydiler. Ayrıca yüz kadar kobold da onlarlaydı. Tuzakları bitirmişlerdi ve surlara çıkmaları gerekiyordu. Ama halen şehrin içindeydiler. Onları gören kimse yoktu. Eğer arzu ederlerse burada saklanabilirlerdi. Muhtemelen surlardan daha güvenli olurdu burası.
Peter ise bir elinde sazı, sırtında çantası ile avlunun gerilerinde gölgelere karışmış bir halde yaklaşan orduyu izliyordu. Avludaki komutanlardan henüz hiçbiri onun farkına varmamıştı. Sadece gölgeler arasında cüppeli bir şekil fark etmişti ama şekil başını sallayarak ona sessiz olmasını ifade etmişti.
Patlama bittiğinde tüm savaş meydanını bir anlık sessizlik kapladı. Savunanlar memnun, saldıranlar ise şaşkındı. Sessizlik, Urgonosh’un böğürtüyle seslendirdiği bir küfürle bozuldu. Böğürtü surlara kadar ulaşmıştı.
Beş dakika geçti. On dakika geçti. Günlerdir tepelerinde dolanan fırtına bulutları en sonunda yağmur boşaltmaya başlamışlardı. Orklardan ise hiç ses çıkmamıştı. Ordu olduğu yerde kalakalmıştı. Kimbilir, belki de onları uzun süre orada tutabilirlerdi.
Ama Urgonosh’un buna hiç niyeti yoktu. Beş böcayı da yıkık köprünün önünde toplanmış, kara kara ne yapacaklarını düşünüyorlardı. En sonunda Gnorha bir fikir öne sürdü. “Karşıya geçmemizin iki yolu var. Birincisi, örümcek yiyenlerle karşıya taşıma yapabiliriz.”
“Ve böylece belki haftaya saldırıyı başlatmış oluruz!” diyerek öfkeyle Gnorha’nın sözünü kesti Urgonosh. Ama Gnorha hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
“İkincisi ise...” böcayı dönüp arkasına bakınca, diğerleri de onun bakışlarını merak ve şaşkınlıkla izlediler.
“Olamaz.” dedi Urgonosh. “O bize lazım. Bu kadar kolayca gözden çıkaramayız.”
“Neden olmasın ki? Orduyu karşıya geçirebilecek kadar sağlam. Veya aklına başka bir yol geliyor mu?” diyerek Gnorha diretti.
Urgonosh bir süre durdu ve düşündü. Bu gerçekten kötü olacaktı, ama görünüşe göre en iyi çözüm buydu. “Pekala” dedi “Yapalım.”
Surlardaki askerler, ork ordusunun arasında bir aralanma fark ettiler. Bir şeyler oluyordu. Belli ki nehri geçmek için bir deneme yapılacaktı. Ama neydi bu?
İlk gören Yılmax olmuştu ve gözlerine inanamamıştı. Normalden çok daha yüksek ve geniş bir kuşatma kulesiydi bu. Ama kule, ters taraftan getiriliyordu. İçerisinde tırmanılması gereken merdivenler görülebiliyordu. Ne yapmaya çalışıyorlardı bunlar? Kuleyi hızla nehre doğru itiyorlardı.
Ve o an Yılmax anladı; hem niyetlerini hem de düşmanlarının aptal olmadıklarını. Kıyıya gelen kule gürültüyle devrilip iki kıyı arasında bir köprü oluşturdu.
Borular eşliğinde ork ordusu yeni köprülerinden geçmeye başladılar. Yıkılan köprü onları topu topu on beş dakika oyalayabilmişti.
Urgonosh da orklarla beraber karşıya geçtiğinde yağmur yüzünden meşaleler titreşiyordu. Surların önüne on metreye kadar kısa aralıklarla pek çok kazık çakılmıştı. Kaşlarını çattı böcayı. Bu orduyu bunlarla mı durduracaklardı? Pöh!
Cervantes gülümsedi. Muhtemelen o kazıkların anlamını asla anlayamayacaklardı. Yine de döndü ve hazırlıkları son bir kez gözden geçirdi.
Süvariler kapının arkasında dizilmişlerdi. Eğer kapı düşerse hızlı bir hücumla orkları geri püskürtecekler ve surlardakilere kaleye çekilmeleri için zaman tanıyacaklardı. Surlarda ise her askere en basidinden de olsa birer yay sağlanmıştı. Surların önüne çakılan kazıkların hepsi yağa bulanmıştı. Kolaylıkla yanabilirlerdi. Yağmur bu durumu biraz riske soksa da denemeye değerdi. Ayrıca pek çok saman topları yapmışlardı. Bu saman topları da yağa bulanmışlardı ve bunlar da yakılabilirlerdi. Tipik bir savunma sistemi olan kaynar zift de hazırlanmıştı ve surlardan boca edilmeye hazırdı. Portatif mancınıklar ise surlara sığamıyordu ama şehir içinde ön taraftaki binaların çatılarına oturtulmuşlardı. Binalar ve çatıları taştan olduğu için çökme tehlikesi yoktu. Kobold şamanları surlarda diğer koboldlara çeşitli vaazlar veriyorlardı. Zaten işe yarar tek büyükullanıcıları onlardı. Ã?rümcek yiyenlere karşı ise Hastlisch’in hızlı bir şekilde oluşturduğu birkaç portatif ağ atan cihaz surlardaki belli askerlere verilmişti. Hastlisch'in tavsiyesi üzerine şehrin gerilerindeki binalar yıkılarak kapıların arkasına yığılmış ve kapının arkasına bir barikat kurulmuştu. Surların düşmesi durumunda surlardaki askerlerin ana kaleye geri çekilebilmeleri için zaman kazandırmak adına Slach şehir içine çok sayıda tuzak kurmuştu. Ayrıca gerilla saldırılarıyla orkları yavaşlatması için yüz kadar kobold da yanına verilmişti. Halk ise tıpkı planlandığı gibi kalenin sırtını yasladığı dağın arkasında kalan madenlere götürülmüşlerdi.
“Aaah, bu yağmur ve üstüne bu rüzgar.. Yaşlı kemiklerim için birebir! Sanırım romatizmalarım azdı.”
Cervantes dik dik yanındaki Zehiran’a baktı. Yaşlı kadın inatla madenlere gitmeyi reddetmişti ve üstelediklerinde hem Cervantes’in hem de Horcoel’in kafalarına bastonuyla birer tane geçirmişti. Ama Zehiran söyleyince fark etti Cervantes, gerçekten de dağlardan gelen sert ve soğuk bir rüzgar başlamıştı. Fırtına başlıyordu...tıpkı savaş gibi.
Ordunun ön safları kazıklardan üç metre kadar öteye geldiğinde borular çaldı ve yürüyüş durdu. Yağmur hızlanırken iki taraf da sessizce birbirlerini izliyorlardı.
Dağlardan birinin zirvesine bir yıldırım düştü ve düşman ordusu böğürtüler eşliğinde tempo tutmaya başladı. Kimi silahlarının sapını yere vuruyor, kimi ayaklarını yere var gücüyle vuruyordu. Hepsi de kendi dillerinde bir savaş türküsünü söylüyorlardı. O kadar kendilerinden emin ve korkutuculardı ki surlardaki askerlerin bazıları açık açık titremeye başladı.
V’ladhek de bunlardan biriydi, ama onun titreme sebebi ıslak vücuduna çarpan soğuk rüzgardı. Başını düşmandan çevirip iki yanındaki kulelere baktı. Onlar bir çatı altında, kupkuru duruyorlardı. Yine de sadece gülümsedi. Yanındaki okçu tir tir titriyordu. Elini omzuna koyarak onu sakinleştirmeye çalıştı. Surlarda beklerken öğrendiğine göre ismi Celebnor olan bu genç, On Kasaba’dan ayrılmadan önce Limerik Ormanları’nda dolaşan bir kolcuydu.
Orkların savaş türküsüne karşı surlara atlayan koboldlar da kendi türküleriyle karşılık verdiler. şarkılarının sonu ise-anlayabilenler için-pek çok küfür içeriyordu.
Mancınıklar köprüden geçirilirken Urgonosh kendisinden memnun bir şekilde başını salladı. İlk saldırıya başlamaları fena olmayacaktı. Urgonosh önündeki mancınığın üzerine çıkıp orklardan birinden kaptığı büyük kılıcı havaya kaldırdı ve derin bir nefes alıp var gücüyle böğürdü.
Kaos ordusunun ön saflarındaki goblinler ve hobgoblinler, bir savaş narası eşliğinde surlara hücuma geçtiler ve kazıkların arasına girdiler.
“İşte başladı.” diye fısıldadı Cervantes kalede.
On Kasaba Muharebesi nihayet başlamıştı.
Posted: Mon Mar 20, 2006 4:49 am
by Firble
Peter ne kadar orada öyle kalmıştı bilmiyordu. Ayağa kalktığında ona sanki insanların yüzlerinde endişe hissediyormuş gibi geldi. Komutanların toplantısı uzun sürmüştü. Ne kadar zamanları vardı Peter bilmiyordu. Ama ne olursa olsun toplantının bitmemesi. Askerlerin bir.. Ozan gülümsemeden edemedi.... bir savunma hazırlamamaları endişe vericiydi. Gerçi savunma... savunma ne kadar dayanabilirdi ki..
Bu... bu son savunmanın yapıldığı anda bile hiçkimsenin aklına savaş dışı çözüm yolları gelmiyor muydu? Ã?rneğin Ork ordusunu bölmeyi ya da geçici bir hedefe yönlendirmeyi düşünmüşler miydi acaba? Peter bunu hiç sanmıyordu. Savaşma arzusu bu çok basit fikirleri bile düşünmelerini engelleyecek kadar akıllarını başlarından almış gibi geliyordu ozana.
Ordu oraya geldiğinde er veya geç geleceği kesin gibi görünen sorun yaklaştığında ne yapacaktı Peter. Bilmiyordu. Henüz ortada bir düzen varken. Ã?ocuklar korku içinde bile olsa oynayabilirken, Sevgililer kaygı içinde bile olsa birbirlerini hala görebiliyorken, gençlerin içinde ufak da olsa bir umut varken... Ve tüm bunlara bir daha ne zaman sahip olabilecekleri belli değilken Peter bunun tadını çıkartmaya çalışmak gerektiğini hissediyordu.
İnsanların arasında yürüdü. Gülümsüyordu. Onlara hiçbirini rahatsız etmeyecek kadar kısa bakışlarla inceledi. Gülümsüyordu. Hiçkimsenin hissetmetmeyeceği kadar hafif gülümsemeye çalışıyordu. Ama bunu ne kadar başardığından emin değildi ozan.
Bir an sonra ağlama hissi duydu içinde. Zihninin en derin yerlerinde olan anıları hatırladı birden. Burada... On kasabada güzel anıları da olmuştu.
Abisi ve babsı ile pazara gidişini hatırladı mesela... Muzipçe abisinin giysisinin arkasını boyamıştı. Abisi çok kımıştı. Ama babası... onu sakinleştirmişti.
Çok güzel bir gündü.. Güneş hafifçe ufka doğru ilerliyordu. Dağın arkasında ne olup bittiğini görmek ister gibi.
Aynı o an gibi.. Yaşadıkları o saniye belki de o güne kadar yaşadıkları ve yaşayabilecekleri en güzel saniyeydi... Kaç kişi bunun farkındaydı ? Peter düşüncelerden sıyrılmaya çalıştı. Özüntü kaygı bunun insanları ne hale sokabileceğini biliyordu.
Sazını yeniden eline aldı. Sazım dedi... Ağustos böceğim benim.... Abisiyle kaçtığı ülkedeki masalı düşündü. İşte sonbahar yerini kışa bırakıyor ağustos böceğim benim. Sazın üstündeki böcek resmine muzipçe baktı. Söz veriyorum seni yaşatacağım.. Hayatta kaldığım sürece yaşatacağım. Sen bana şarkı söylemezsen ne yaparım ben?
Sazını insanlara da dikkatle bakarak eline aldı Peter. Kederleri ruhlarını esir almış birçok insan olmalıydı. Çok alçak bir sesle çalarsam onlar duymaz beni diye düşündü ozan. Ve müzik yine de hala ruhlarını açık tutabilenlere ulaşabilir.
Sazının tellerinde mızrabını gezdirdi ozan. Alçak bir sesle yavaş bir melodi çalmaya başladı.. Yine alçak bir sesle melodiye eşlik etti.
Tepenin ardını merak etmiş güneş
Yorulmuş da bütün gün
Havada durmaktan
Güneş yaklaştıkça utanmış dağlar
Yanakları semanın olmuş
Al al
Gülümsemiş kayalar karanlığa
Alamazsın demişler sevincimizi
Parça parça etsen de her birimizi
Kahkahamız yankılanacak
Kulaklarında
Karanlık dönecek gün gelecek
Gün yeniden sırasını karanlığa verecek
Yine de yaşayan biz olacaz
Görmeyecekler ellerinde karanlıkta
Kalanlar
Ellerinde ne de kalın zincirler var.
şarkı bittiğinde hüzün ve garip duygulara rağmen ozan kendini daha iyi hissediyordu. Mutsuz insanlar özellikle bunu hiç hak... hak etmeyen çocuklar için daha neşeli bir şeyler çalmayı isterdi. Ama üzüntüsüne gömülmüş olanları düşününce bunun hiç de zamanı olmadığını düşündü.
Cebini yokladığında kağıdı ve kalemi hissetti. Onkasabaya gelir gelmez yazmayı düşünmüştü. Ama hastalık fırsat vermemişti. şimdi ise savaşın başını beklemeyi düşünüyordu. Bu şarkıyı az önce söylediği şarkıyı başa yazacaktı. Sonra ise...
Ozan zamanında her şeyin ama her şeyin yazılması gerektiğini düşünürdü. Ama o bir ozandı tarihçi değil. şimdi önemli olanın o andaki duygularını en iyi şekilde anlatmak olduğunu biliyordu. Kendi duygularını ve mümkünse diğer insanlarınkilerden hissedebildiğini. Zaten ozanlık biraz da başkalarının da duygularını hissedebilmek değil miydi?
Peter yeniden gözünü kaleye çevirdi. Böyle bir anda bile ozanlığın felsefesini düşünebiliyordu.Burada hiçbir şey yapmadan oturmak onu rahatsız ediyordu.
Savaşmamaya karar vermiş olabilirdi. Ama bu boş boş oturması gerektiği anlamına gelmiyordu.
Ozan hem şarkısının etkisini görmek hem de yapabileceği bir şeyler olup olmadığını görmek için yavaşça yürüyerek etrafına göz gezdirmeye başladı.
şarkısı bittiğinde gökyüzü kararmış gibiydi. Telaşla koşuşturan askerler yakında savaşın başlayacağını tüm kadın çocuk ve yaşlıların anlamasını sağlamıştı. Peter çocuğunu belki de bu dehşeti görmemesi için uyutmaya çalışan anneyi izliyordu.
Cübbeli adamı başını kaldırdığında gördü. Adam her halde yeni bir şarkı çalmasını istemiyor gibiydi. Ordu, onkasabadan kalanları yok etmek isteyen ordu yakınlarında olmalıydı.
Peter içinde bir korkunun yükselmesini önleyemedi. Bunu biliyordu. Bunun olacağını belki de işlerin daha da kötüye gideceğini biliyordu. Yalnız o anın o anın yaşattığını engelleyemiyordu. Düşündüğü hiçbir şey bunu engelleyemiyordu.
Ã?yle ise ozanların öğretisi aklına geldi. Korkuyu yok edemiyorsan onu kabul et.. Onun ruhunun derinliklerini aç... Seni ele geçirdiğini zannedecek ama duygularını nasıl yaşaması gerektiğini bilen sen onu altedeceksin...
Yapabilecek miydi?
Aklına şiir yazmak geldi. Duygularını yazmak... Onkasabanın sonunu yazmak için daha iyi bir an olabilir miydi? Hissettiklerini yazmak için. Tek yapılabilen çaresizce beklemekti.
Cebindeki kağıdı ve kalemi çıkardı. Ufak mürekkep hokkasını da yana koydu.Ve tüyü yumuşakça kağıdın üzerinde gezdirerek yazmaya başladı.
Karanlık öyle yoğundu ki
Sayamıyorduk görmüyorduk onları
Sesleri duyuluyordu sadece
Ses bile denemeyecek sesler
Ruhları çok daha karanlıktı
Üzerlerini örtenden
Ã?aresizce izliyorduk
Biliyorduk itiraf etmesek de
Biz yaratmıştık onları
Yıllarca farketmeden
şimdi kendi çocuklarımız
Geliyordu son vermeye varlığımıza
Yarattığımız karanlık
Ne bırakmıştı ki bizden geriye
Yok olacak
Umutsuzluk ellerini dolamışken boğazıma
Bir bebeğin sesi
Birbirlerini sevdiğini fısıldayan sevgililer
Karanlığın ortasında bir ışık tuttu yüzüme
Dehşeti görmesin diye
Uyutmaya çalışıyorsa çocuğunu
İki genç aşkını paylaşabiliyorsa aşkını
Üstelik iliklerinde hissederken
Gelen yokoluşun korkusunu
Savaşmaya değer hala
Hem kendi ruhumuz için
Hem başkalarının
Hatta düşmanınki için bile
Becerebilirsek eğer
Savaşmaya değer.
Yazdıklarını bitirdikten sonra duygular içinde yine çok yoğunlaşmıştı. Yine de kalktığında Peter artık daha kararlıydı korkuyor. Ama bu korkunun yanında hareketlerine yön veren ismini koyamadığı başka bir duyguyu da yaşıyordu.
Peter gülümsedi. Bir parça acının gülüşüne eklenmesini engelleyemese de... . Bir yandan da aşağıda şu surların arkasında hala insan olup olmadığını düşünüyordu.
Eğer kaybederlerse... Bir çıkış bulmak gerekecekti.
Acaba bunu kaç kişi düşündü diye merak etti. Savaş işe yaradığında ne yapılacağını kaç kişi düşündü?
Bir defa etrafta yapılacak iş olup olmadığını anlamak için etrafına göz gezdirdi. Ancak bir yandan duvarları ve binaları da görmeye çalışarak kaleden dışarı bir çıkış olup olamayacağını da düşünüyordu.
Ona susmasını işaret eden cübbeli adam ise tamamen aklından çıkmıştı.