Grimburg .................... Oyun

Farklı sistemler ve dünyalar üzerine hazırlanan aktif oyunlarımızın bulunduğu bölümdür.
Post Reply
dwaxer
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 6687
Joined: Mon May 21, 2007 10:00 am

Grimburg .................... Oyun

Post by dwaxer »

.

Grimburg

Grimburg şehrinde özel bir gün yaşanıyordu. şehir ahalisi merkezdeki sosyete pazarında değil de, batı surlarının dibindeki hayvan pazarı denilen meydanda toplanmaya başlamıştı. Hayvan pazarının diğer adı da idam pazarıydı. Her ayın ilk gününde, surların dibindeki iki darağacında, ölüm cezasına çarptırılmış mahkumların asılması adettendi. Ama bugün ayın ilk günü değildi ve iki emektar darağacının yanına üç tane daha inşa ediliyordu. Aslında ustalar işini bitirmiş, halatların ve yağlı ilmeklerin sağlamlığını kontrol ediyorlardı.

Aldo Zukkaban, yakışıklı yüzünü saklamak ister gibi kukuletasının gölgesine sığınmıştı ve iyice sarındığı pelerini, üzerine giydiği yada taşıdıkları hakkında ipucu vermiyordu. Başına ödül konan herkes gibi, ortalıkta görünmek yerine kıyıda köşede takılmayı tercih etmişti. Gözleri fıldır fıldır, paranoyak bir hassasiyetle kalabalığı süzüyordu. Hoşnutsuzlukla yüzünü buruşturdu, rüzgarın hafifçe yön değiştirmesi hayvan pazarının ağır kokusunu vurgulamıştı. Burayı sevmiyordu, bu şehri sevmiyordu.

İdama daha iki saat olmasına rağmen meydan iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı bile. Dedikodulara bakılırsa kral da gelecekmiş idamı izlemeye. Hah, Thumbar Zubin’in, şehrin kuzeyindeki, kale gibi sarayından çıktığı nadir görülürdü. Fakat gelirse de muhakkak yanında bir ordu kadar adamla gelirdi ki, o zaman bu meydanda adım atacak yer kalmazdı.

Aldo meydanda turlayan dörderli, iki grup muhafız tespit etti. Hepsi de zincirden zırh giymişler, kılıç ve kalkan kuşanmışlardı. İdam sehpalarının hemen arkasındaki surlarda ise en az sekiz okçu daima görüş alanında duruyordu. Bugün güvenlik her zamankinden sıkıydı. Genelde burada kefalet -yani rüşvet- ödeyemeyen adi suçlular asılırdı. Ama bugün asılacak olanlar farklıydı ve beşini de aynı anda idam edebilmek için marangozlar tutulmuş, hiçbir masraftan kaçınılmayarak gıcır gıcır üç darağacı daha yaptırılmıştı.

Aldo’nun gözleri, kalabalığın içinde kendi gibi ihtiyatlı tipler olduğunu farketti. Bazıları tek tek, bazıları ikili, üçlü gruplardı. Hepsi de kukuletalı, pelerinli, muhafızlardan uzak duran gizli saklı tiplerdi. Hayır efendim, bunlar yankesici filan değildi. Aldo, hırsızlar derneğinin bir üyesi olarak, taa uzaktan bir yankesicinin kokusunu şıp diye alırdı. Kalabalığın içinde dolaşan bu kişiler, birbirlerini tanıyorlarsa bile doğrusu hiç açık etmemişlerdi. Ama belli ki idam edilecekler için gelmişlerdi, ya seyretmek için ya da...

Aldo, bugün burada olay çıkacağını hissediyordu. Zaten zor olan görevi, bu yabancılar yüzünden iyice tehlikeye girebilirdi.

Aldo Zukkaban, çevresindeki tiyatro seyretmeye gelmişçesine neşeli bir heyecan sergileyen kalabılığı, küçümseyerek seyretti. Burayı sevmiyordu, bu şehri, Grimburg’u sevmiyordu.

........

Grimburg, yüzyıllar önce Sis Denizi’nin güneyindeki kıta Azaros’dan kaçan.; azılı suçlular, arananlar ve göçe zorlanan insanlar tarafından kuruldu. Başlangıçta eli silah tutup, düşmanlarını acımasızca katledebilenlerin, bilek gücüne dayalı hiyeraşisi ile yönetilen bir kasabaydı. Zaten Grimburg’un anlamı zalim kasabadır.

İç çatışmalara, savaşlara, yakıp yıkma ve yağmalamalara rağmen Grimburg, yok olmadığı gibi, yüzyıllar boyunca yavaş yavaş gelişerek büyük bir şehir, hatta krallık oldu. Gerçi ufak bir krallık, kuzeyinde doğal bir sınır oluşturan Kara Dağlar’a kadar olan bölüm –insanların iddiasına göre- Grimburg Krallığıdır. Ancak insanlardan çok önce bu topraklarda olan madenci cüceler, yaşı belli olmayan gnomlar ve kadim zamanlardan beri ormanın efendileri olan ölümsüz elfler, insanların, bu sonradan gelip, kaşla göz arasında toprağa konma, olup bittisine, pek de hoş gözlerle bakmamaktadırlar. Yine de doğanın renkli bir cilvesi sonucu bir birine yakın düşmüş ama ilişkileri mesafeli ırklar arasında şimdiye kadar hatırı sayılır bir savaş olmadı.


..............

Aldo Zukkaban hızlı hızlı yürürken, gördüğü bir olay üzerine çok kıymetli zamanının bir dakikasını feda etmeye karar verdi. Asilzadeler gibi giyinmiş bir adamın yanına yaklaşarak, aniden bileğinden yakaladı. Adam yankesiciydi.

Asilzade kılıklı yankesici; siyahlar içindeki, kukuletalı adamın bileğine yapışmasıyla, bir an şaşkın kalakaldı.

Birkaç saniye bakışmadan sonra Aldo adamın kulağına eğilerek: “Bu şehirde yenisin galiba, derneğe kayıt olmadan iş yapanın elini keserler!” dedi. Ve adamın cevap vermesine fırsat tanımadan yoluna devam etti. Garnizona gidiyordu, hızlı hızlı yürüdü.

2.Garnizon, batı surlarının güney kısmındaydı. İdam pazarına yakın olduğu için infaz edilecekler, bir gün önceden buraya transfer edilirdi. Grimburg şehrinin asıl zindanları ise kralın sarayının altındaydı. Zaten orası saraydan çok kaleye benzediği için geceleri acıyla inleyen yada işkence altındaki mahkumların çığlıkları yadırganmıyordu.

Garnizonun gözaltı koğuşu, yer altında rutubetli bir koridor ve koridorun iki yanında sıralanmış dörder adet demir parmaklıklı bölmeden oluşuyordu. Bölmelerin arasında duvar vardı ama koridora bakan taraf tamamen demir parmaklık olduğu için mahkumlar birbirlerini rahatça işitebiliyorlar, karşılarına denk gelen hücreleri görebiliyorlardı.

şimdi koridorun sonundaki karşılıklı iki hücrede, birbirine bağırıp duran, küçük boylu iki adam vardı.

“Salak bücür! Hep senin yüzünden geldi, bunlar başımıza!” diye bağırdı cüce ırkından olan adam. Tordek Ungart, cüce ırkının bütün temel özelliklerine sahipti. Bir insan çocuğu kadar boyu olmasına rağmen, barikat gibi geniş gövdesi, sağlam kasları, göbeğine kadar kızıl sakalı ve çakmak çakmak gözleriyle oldukça tehlikeli gözüküyordu. Asabiydi, önce vurup sonra konuşmayı tercih eden bir yapısı vardı. Gülmediği zamanlarda sinirli gözükürdü. Baltası ve zırhı alınmış, bilekleri kalın bir zincir ile bağlanıp, büyük bir kilitle tutturulmuştu. Ã?küz gibi kuvvetli olmasına ve şiddetli öfkenin motivasyonuna rağmen zincirleri koparamadı. Mosmor olmuştu.

“Ã?ylemiii? Neden benim suçum oluyormuş bakayım?” diye yüksek ses tonuyla cevap verdi, gnom ırkından olan adam. Fonkin Ningel, gnom ırkının bir özelliği olarak Tordek’ten de kısaydı, üstelik ince yapısı yüzünden onu arkadan gören kesinlikle çocuk zannediyordu. Ama yüzündeki, yüzyirmi yaşın olgun çizgileri ve patlıcan iriliğindeki burnu çocuk olmadığının ispatıydı. İllüzyonist ve kimyacıydı, ayrıca mekanik bilimine de yatkındı. Esprili ve şakacı bir yapısı vardı ama birazdan asılacağı için şu anda pek havasında değildi.

“Bu uyuz şehire gelmek senin fikrin değil miydi?” diye bağırdı Tordek.

“Ulan krala küfür eden ben miydim?”

“Bi kere ben krala değil, muhafıza söylediydim o kelimeyi.”

“’Senin kralının da, senin de...’ şeklinde kurduğun cümleyi mi diyorsun? Onu, muhafız seni, kral adına tutuklamak istediğinde söylemiştin. Ama daha öncesinde, kral adına ayak bastı vergisi istediler diye ‘kralın şeyimi yesin’ demiştin, yanlış hatırlamıyorsam. Bide...”

“Neyse, olan oldu. Böyle ölümü mü bekliycez burda. Hazır muhafızlar da ortada yokken, senin şu gözbağcı numaralarından yap da çıkalım buradan! şu kelepçeleri de çözüver bi zahmet, o kralın köpeklerini benzeteyim biraz.”

Fonkin, “Oldu canım, emrin olur.” diyerek, parmaklıkların arasından sıyrılıp hücresinden çıktı. Bunu gören Tordek keyifli bir kahkaha attı. Aslında bu parmaklıkların arası, Fonkin’in minik bünyesine göre oldukça genişti. Ancak muhafızlar onları buraya getirirken, rahat durmayan Tordek ile ilgilenmekten bunu farketmemişti. Üstelik usta bir illüzyonist olan Fonkin kıyafetini şişirerek ve ışığı, gölgeyi kullanarak, askerlere, kendini olduğundan iri göstermeyi başarmıştı.

“Durun!” dedi yaşlı bir ses, “bunu yapmak istediğinizden emin misiniz?” Fonkin sesin sahibinin çapraz hücredeki uzun beyaz sakallı bir ihtiyar olduğunu gördü.

“Konuşan da kim?” diye sordu Tordek sabırsızlıkla.

“Büyücü tipli bir bunak,” dedi Fonkin. Yaşlı adama “neden, kaçmayıp kendimizi mi astıralım?” diye sordu.

“Bakın benim kaçışım ayarlandı bile, olay çıkarıp işimi bozmayın.”

“Hadi yaaa?”

“Ne diyo bunak herif? Yahu bırak gevezeliği de benim kapının kilidini aç!” dedi Tordek. Koca kafasını parmaklıkların arasına sığdırarak, diğerlerini görmeye çalışıyordu.

“Sizi geride bırakmam, merak etmeyin hep beraber kaçacağız” dedi yaşlı adam.

Başka bir hücreden ahenkli bir erkek sesi duyuldu: “Benim halkımdan da, beni kurtarmak için gelenler olmuştur. Bir Elfin insanların elinden, üstelik törenle asılması, halkım tarafından kabul edilemez. Böyle bir cüretkarlığın sonucu savaş olacaktır.”

“Kim o, kim miş, elf mi dedi?”

“Evet, zarif duruşu, güzel sesi ve sivri kulaklarına bakılırsa, bu bir elf.”

“En güzeli benim planım” dedi ihtiyar adam, “böylece savaş da çıkmaz. Sabırlı olun, adamlarım kurtaracak hepimizi!”

Tam bu sırada koridorun ucundaki kapıdan açılan kilitlerin sesi geldi. Fonkin derhal hücresine geri döndü. İçeriye bir sürü muhafız girdi ve başlarındaki adam konuştu: “Asılma zamanı! Hah hah ha!”

.................

“Bugünkü idamlar, bardağı taşıran son damla olabilir, sevgili kraliçem!” dedi, Kral’ın bütçe ve ticaretten sorumlu yardımcısı Archibald Matierlis. Kraliçe Rosanne Maria Zubin ile yaptığı bu gayriresmi toplantıda, Kral’ın baş danışmanı, astroloji uzmanı, büyücü kahin Thoxilius Korbon’un da bulunması, biraz moralini bozmuştu. Tabii ki kraliçe ile başbaşa görüşmek gibi bir riske girmesi söz konusu olamazdı ama bu pis büyücünün entrikaları, sözleri çarpıtıp, kehanetlerle süsleyip, insanın kuyusunu kazması, her zaman mümkündü.

Nitekim: “Yani, Kral’a saygısızlığın cezası, ölüm olmamalı mı sizce?” diye araya girdi Thoxilius.

“Kral’a saygım sonsuzdur!” dedi Archibald. Geride, hafif kamburu çıkmış, ince uzun bir yılan gibi duran Thoxilius’a bakarken, gözlerindeki hiddeti gizleyememişti. Pislik, nasıl da çarpıtıyordu söylediklerini. Tekrar kraliçeye dönerek: “Ancak, Kara Dağlar’ın ardındaki memleketler ile ticaretimizin kesilmesi, hatta savaş tehlikesi mevcut! Bugün asılanlar arasında, bir cüce, bir gnom ve üstelik bir de elf var” sayın hazretleri.

“Gnom mu? O da nedir?” dedi kraliçe. Siyah saçlı, yeşil gözlü güzel bir kadındı ve anlayamadığı bir şey duyduğunda gözleri kırpışır, zarif alnında bir, iki çizgi olur, bu da güzelliğine değişik bir boyut katardı.

Archibald, konunun birden sapmasına sinirlendiyse de, bu sefer belli etmedi. “Gnomlar, tıpkı cüceler gibi kısa boylu ama ince, değişik bir ırktır. Ve yine tıpkı cüceler gibi dağların içinde yaşarlar ve uzun ömürlüdürler. Kendilerini göstermeyi pek sevmedikleri için bulunmaları güçtür. Neşeli, ve pek şakacıdırlar. En çok da cüceler ile alışverişte bulunurlar, belki iki ırkın da taş, maden işçiliği ve kuyumculuk konusunda usta olmasından, belki de boylarının birbirlerine yakın olmasından. Hah hah.”

“Aaa, keşke görseydim ayol, merak ettim şimdi!”

Birden Archibald’ın gözlerinde bir kurnazlık kıvılcımı parladı. “Henüz geç değil efendim! Hemen yola çıkarsak idamdan önce yetişebiliriz. Hatta ben hemen bir ulak yollayayım, kraliçenin geldiğini haber alan kral hazretleri, muhakkak bekliyecektir sizi.” Thoxilius’a kaçamak bakış attı. Kahinin bu plana itiraz edeceğini düşünmüştü ama Thoxilius’un sesi çıkmadı.

“Ay, bilmem ki,” dedi Kraliçe.

Tam bu sırada “Anne, anne!” diye bağırarak Prenses Alara girdi. “Ay toplantı mı yapıyordunuz?” diyerek durdu. 18 yaşında, cıvıl cıvıl bir kızdı. Kumral saçları dışında, güzellikte annesine çekmişti.

“Kızım gnom görmek istermisin?” dedi Kraliçe Rosanne.

“Gnom mu? Evet, evet isterim!”

“Tamam o zaman gidiyoruz!” dedi Kraliçe, ayağa kalkarak. “Acele edelim! Siz geliyor musunuz Thoxilius?”

“Elbette, elbette majesteleri!” dedi büyücü. Yürürken yerlere sürünen cübbesiyle taş zemin üzerinde kayıyormuş gibiydi.

Archibald, derhal Kral’a, Kraliçe’nin idamı izlemeye geldiğini haber vermesi için bir ulak gönderdi. En hızlı atı almalıydı ve uçarak gitmeliydi ulak. Sonrada Kraliçe’nin arabasının hazırlanması talimatını verdi: Ã?abuk, çabuk, çabuk... Bu aptalca, Grimburg’un sonunu hazırlayacak idamı, bu saatten sonra durdurmak mümkün olabilir miydi?

...........
Darkgnome
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 3918
Joined: Sat Jan 31, 2004 10:00 am
Location: Ankara

Post by Darkgnome »

Grimburg içinde yaşayanların pek çoğu bilemez ama aslında bu surların dışında çok daha büyük bir dünya vardır. Çok daha çeşitli, çok daha renkli, belki daha tehlikeli ama yaşama elverişli. Bu surlar bir şeyi dışarıda tutmaktan çok insanları içeride tutmak içindir. Bu askerler dışardan gelen tehtitlerden çok içeridekileri önlemek içindir. Bu şehrin sakinleri azılı suçlular, bu krallık ise onların hapsidir.

Ben de bir suçlu olarak başladım hayatıma bu duvarların ardında. Suçlununda suçlusu, en suçlu oldum burada. Hırsızlık yaptım, adam dövdüm ve tecavüz ettim elflere. Adil cüceleri suçladım yok yere, kendilerini savunamadıklarını biliyordum. Bir korkağım, ama kafam çalışır. Bir suçluyum ama iyi kaçarım, bir insanım ama kanımda elfler dolaşır.

Hırsızlıkla suçlandım ve çok hızlı kaçtım. O kadar hızlı ki benimle rüzgar yarıştı. O kadar hızlıki aklım karıştı. Ardımda komutan önümdekilere tehditler yağdırdı. Nerede olduğumu bilmeden koştum ve herkes bana düşmandı.

İzimi kaybettirince günlerce ağladım. Kendimi kral sanırken artık zavallıydım. Elimde avcumda ne vardı ki bana yardım edecek. Yüksek duvarların tehdidini o zaman kavradım. Anını kolladım, kapılar açılınca tüccarlara bende dışarıya kaçtım.

Ne kadar engindi dışarısı. Ne kadar büyüktü. Ne kadar korkunç ve ne kadar yalnızdım ben. Ama bulduğum ilk lokmada anladım aslında o kadar da korkunç olmadığını. Mücadele etmediğim ilk lokmamdı hayatımda. Gözlerimi bir tüccarın arabasında açtım tekrar. Oldukça halsiz, oldukça güçsüz ve bir o kadar da utanmıştım. Gözlerimin önünde şimdiye kadar gördüğüm en güzel kadın vardı. Zincirlenmiş kollarımı, midemdeki sancıyı ve açlığı hissettim ama kimin umurunda.

Dilim kıvrak ve yüzüm asilmiş. Duyularım oldukça gelişmiş. Yalanları kapıyor ağzına tıkıyordum kişilerin ama ticarette bazen bilerek yalanlara inanmak gerektiğini de öğrendim.
Sadece bu değil . Denizlerin büyük gemilerle nasılda aşıldığını gördüm. şehirleri, düzeni, güçsüzlerin de yandaşları olduğunu ve bizim ülkedeki kadınların ne kadar çirkin olduğunu da öğrendim. İnsanların aslında nerelere gelebileceğini ve herşeyi başarabilecek inanılmaz bir ırk olduğunu gördüm. En iyi dostlar insanlardan çıkar. Güzel elflerin ormanlarında nasılda hür olduklarına ve nakış işler gibi işledikleri büyülerine şahit oldum. Gnomların simya ile doğayı nasılda birleştirdiklerini gördüğümde kendimi beceriksiz hissettim. Cücelerin yorulmadan çalışmalarını izlerken yoruldum ve en az karımı bu halkta yaptım ne yazık ki. Bu şekilde geçen yıllar boyunca şehrin büyümesini seyrettim. Grimburg büyüyordu benimle birlikte.

Artık saçlarıma aklar düştü dik duran belimi yalanlarcasına. Yüzümdeki kırışıklar derinleşti ve eskisi gibi çatılarda dolaşmak sadece ruhumda mümkün ama bedenimde değil. Yine şehirdeyim ve askerlerin beni kovaladıkları sokakları bir kere daha geçiyorum. Artık şehri pek çok kişiden daha iyi biliyorum dışarıları da bildiğim gibi. Buradaki insanlar küçük geliyor yüzüme. şehirlerinde tıkılmış insanlar bana baktıkça hayran hayran, daha da iğreniyorum bu bakışlardan. Onlara bildiklerimi anlatamamak, görmediklerini gösterememek ve onların köle gibi bu şehirde yaşayıp ölmelerini seyretmek.

Bu kadar hikaye yeter değil mi? Para yedirdiğim bir kaç asker ve gözcü ile görüşmeye gitem gerekiyor. Eski bir dostum yarın sabah asılacak. O sebeple acele etmeliyim...

Pelerinini taktı adam sırtındaki hançeri gizlemeye. Rambo misali her yerinden bir silah çıkabilirdi aslında. Ancak bu silahlar öylesine masumlardıki sadece bir araya getirildiklerinde silah şeklini alan parçalardı. Dili kıvrak, cebi dolu, arkası sağlam ve geçmişi böyle birisi neden yanında silah taşısın ki? Hele yanında koruması da varken.

“Belki de kaderin karşısına her an ne çıkarabileceğini daha kestiremediğinden.”

Held Handler
Işık savaşçıları maali destekçisi ve dış ülkeler temsilcisi

.
Göz alıcı tepenin yerinde artık binalar yükseliyor. Büyük, ulu; ama büyüleyici mi? Sislerin ardından ışığı daha net görürdüm, şimdi, kalabalığın içinde, koca bir boşluktayım.
Eskisi ka
dwaxer
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 6687
Joined: Mon May 21, 2007 10:00 am

Post by dwaxer »

.

Aldo Zukkaban, sur boyunca -mahkumların idam pazarına götüreleceği en kestirme yoldan- hızlı hızlı yürüyerek, neredeyse 2.Garnizona varmıştı. Artık garnizonun kapısını ve önündeki nöbetçileri görüyordu. Birden, kırık dökük, iki katlı bir eve yanaştı. Kapıyı çaldı, önce üç kez, sonra iki ve üç kez daha. Bu arada 2.katın penceresinde birini görür gibi oldu. Kapı açıldı ve Aldo, gölge gibi süzüldü içeriye.

“Nerde kaldın?” dedi, kapıyı açan kadın. Charlotte Maxim, sözde fahişelik yapan, aslında müşterilerini ilaçla uyutup soyan güzel hırsızlardandı. Adam uyandığında, eğer soyulmayı hazmedemeyip kadının peşine düşerse, bulsa bile hırsızlar loncasının koruması altındaki birine bulaştığına bin pişman olurdu. Üstelik güzel kadın kendini rahatça koruyabilecek kadar hançer kullanmasını da biliyordu. Ama nadiren, Charlotte de adamdan hoşlanırsa, aldığı paranın hakkını fazlasıyla verirdi.

Aldo kadına aldırmayarak üst kata çıktı. Sokağa bakan bu büyük oda, oldukça kalabalıktı. Hepsi de üniforma gibi beyaz gömlek, deri yelek, yeşil pantalon ve yeşil pelerin giymişlerdi. Üç pencerenin de başında ikişer adet kadın savaşçı, ellerinde çifter çifter arbaletler kurulmuş, hazır bekliyorlardı. Ortada duran, yedi erkek savaşçının ise kılıçları ve ufak kalkanları vardı. Ve bir de liderleri olduğu belli olan kadın. Zarif, ince kılıcı, kadife şapkasından taşan temiz kumral saçları vardı. Bakışları etkileyici, hareket ve tavırları o elbisenin altında sağlam kasları olduğunu belli eder nitelikteydi.

Naome Exidion, Işık Savaşçıları örgütünün teğmenlerinden biriydi ve bugün buraya idama mahkum olmuş amcası Theodor Exidion’u kurtarmaya gelmişti.

“Bu kadar mısınız? 14 kişi” dedi Aldo, biraz sıkıntılı.

“Evet,” dedi Naome.

“Muhafızlar zırhlı olacak.”

“Sen kafanı bunlara yorma Aldo. Sen dönüş yoluyla, gizli geçitlerle ilgilen. Kaçış yolunda bir aksilik çıkmasın da.”

“Merak etme her şey ayarlandı. Bu evin bodrumundaki kapıdan, kanalizasyon tünellerine geçeceğiz. Arkamızdan da geçidi çökerteceğiz tabii. Ancak şimdi ödemeyi görmem lazım.”

“Peşinatını aldın ya! Gerisini şehirden çıktığımızda alacaksın!”

“Biliyorum sadece görmek istiyorum, emin olmak için.”

İkisi de Held Handler'e döndüler. Kız biraz utanıyor gibiydi ama Aldo'nun rahat tavırları daha önce pek çok kez benzer pazarlıklardan geçtiğini belli ediyordu. "evet bay Handler, sanırım taş sizde." Elini mücevheri almak için adama uzattı.

.
Post Reply