vampirlerle ilgili
-
lightflarer
- Kullanıcı

- Posts: 639
- Joined: Tue Feb 05, 2008 10:00 am
vampirlerle ilgili
yaw forgotten realms'ın kendi içeriğinde vampirlerle ilgili çok bilgi var fakat bi yerde okudum fr vampirler ve diğer undeadleri ile ilgili "davet edilmedikleri yerlere gidemezler ve akan suyun üzerinden geçemezler" ben bu ravenloft'ta ve o eski vampir romanlarında var sanıyodum her ne kadar ravenloft fr üzerine kurulu bir dünya olsa da undeadlerle ilgili kuralları farklı ad&d'ye göre doğrumu o akan su ve davet olayı sizce?
İşin doğrusunu bilemeyiz elbette. Her oyun, film, roman vampir hurafelerinin bazılarına doğru, bazılarına yanlış der. Zaten genelde başında da seyirciye veya okuyucuya bunlar insanların doğru bildiği yanlışlar, şunlarsa hakikattir gibi bir açıklamada bulunulur.
Akan suyun üstünden geçememek ve çağrılmadıkları yere girememek, ikisi de bu hurafeler repertuarından geliyor. Vampirlerin kutsanmış mekanlara giremeyeceği var sayıldığı için kilise, ev (ki Hristiyanlıkta en küçük kilise olarak görülür, zira kilise bir mabet olarak değil, inananlar kitlesidir aslında. Bizdeki cemaate denk düşer.) gibi yerlere giremezler. Irmakların ve nehirlerin de kutsanmasından yola çıkarak akan sudan geçemeyecekleri düşünülmüş olmalı.
Vampirler hakkında bu kadar çeşitli hurafe olmasının nedeni aslında vampirlerin dünyanın her toplumunda kendine özgü bir yerinin olması ancak bildiğimiz anlamdaki vampir 19.yy'a kadar ortaya çıkmıyor.
Holywood tadındaki ilk vampir John Polidori'nin Vampyre eserinden türemiştir diyebiliriz. Zaten isim de buradan geliyor.
Aslında lafı açılmışken size çok ilginç bir bilgi vereyim. En fantastik şeylerin bile ne kadar mantıklı açıklamaları olduğunu göreceksiniz ve doğadaki küçük bir anormalliğin ne kadar büyük değişikliklere yol açtığını...
1815 yılında Endonezya'daki Tambora yanardağı 7 VEI şiddetinde patlar ve 70.000'den fazla insanın ölümüne yol açar. Bu bilinenler arasında bu güne kadar en şiddetli olanıdır. Volkanın patlamasının ardından oluşan bulutlar yüzünden dünya atmosferi 0.5 derece soğur. İklimdeki bu minik dalgalanma 1816 yılının Mayıs ayında Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa'da kar fırtınalarına yol açar ve hasadı bekleyen bütün ekinleri öldürür. Kar fırtınaları haziran ve temmuza kadar uzar. Sonuç olarak büyük bir açlık baş gösterir.
1816 yazında John Polidori ve arkadaşı Lord Byron (ki o da korku öykülerinde üstattır.) yazı geçirmek için Geneva gölü yakınlarındaki Baronun yazlık villasına giderler. Burada arkadaşları Mary Shelley ve iki kişi daha onları ziyarete gelir (biri Mary’nin ünlü bir şair olan kocasıdır.). Kar ve yağmur yüzünden dışarı çıkamazlar ve vakitlerini evin içinde geçirmek zorunda kalırlar. En sonunda bir yarışma düzenlerler. Amaçları en korkunç hikayeyi yazmaktır. Kocasından cesaret alan Mary orada gördüğü kabusun hikayesini anlatır. Hikayesinin adı Frankenstein’dır. Mary sonradan çok meşhur olan bu hikayesini kurguladığında 19 yaşındadır... Eşinin de desteğini alarak 2 yıl sonra eserini basacaktır.
Bu yarışmadan çıkan bir diğer öykü de Polidori’nin Vampyre’idir. Aslında Lord Byron’un daha önceki öykülerinden birindeki bir karakterden ilham almıştır. Yine de yerel kan emme hikayelerini aristokrat kan emicilere dönüştürüp günümüz vampirini yaratan o olmuştur. Kimbilir belki de Frankenstein’ın başarısından ilham alıp o da öyküsünü 1819 yılında basar ve bütün dünyada vampir çılgınlığı başlar. Halk vampirlere bayılmıştır. Ã?yle ki Tolstoy, Gogol, E.A.Poe, Dumas bile oturup kendi vampir hikayelerini yazarlar.
Nihayet Bram Stoker Dracula’sı ile piyasaya girdiğinde Vampir artık kurgudan çıkıp mite dönüşmeye başlamıştır. Bram Stoker işe öyle bir gerçeklik katmıştır ki (eserin günlük şeklinde yazılması, tarihi yerler ve kişilere yapılan referanslar, kurgudan çok itiraf ve gerçekleri çağrıştıran anlatım üslubu.) insanlar vampir hikayelerinin en başta nasıl çıktığını unutup kendilerini işin büyüsüne kaptırırlar. Dracula o kadar büyük bir sükse yaratır ki zamanla insanlar Polidori’yi ve eserini unuturlar.
Bugün vampirler hakkındaki ‘kuralların ve özelliklerin” çoğu Bram Stoker’ın Dracula’sına dayanmaktadır. Ancak bunlara zamanla diğer kültürlerden özellikler de eklenip çıkartılmıştır.
Hazır laf buraya kadar gelmişken insanların neden Frankenstein ve Vampyr’e bayıldıklarından da bahsedeyim... Bu tür korku öykülerinin neden özellikle İngiltere’den çıktığına da bir nebze olsun mantık katacaktır.
Sanayi Devrimi bütün Avrupa üzerinde geri dönüşü olmayan bir etki bırakır. Sanayi tarımın yerini alır. İnsanlar köylerden şehirlere göç etmeye başlarlar. şehirler kalabalıklaşır, alt yapı yetersiz gelir, aynı işe çok sayıda talip olduğu için ücretler düşer, kapital küçük bir kitlenin elinde toplanır ve halk fakirleşir. Tarım ikinci plana atıldığı için tahıl üretimi düşer, halk fakirleşmenin yanında bir de aç kalır. Tüm bunların üstüne bir de 1816’daki hava şartları eklenince ortaya nasıl bir durum çıktığını sanırım anlamışsınızdır.
Herkesin birbirini tanıdığı köylerinden kalkıp kimsenin birbirini tanımadığı şehirlere gelen insanlar kendilerini bir yabancı gibi hissederler. Aslında etraflarındaki herkes kendisini yabancı hissetmektedir. Bu yabancılaşma beraberinde gizemi de getirmektedir. Yan komşun, karşıdaki berber dükkanı, ekmek aldığın fırın vs... Herkes bir katil veya canavar olabilir!
Tüm bunların yanında bir de teknoloji artık hızla ilerlemeye başlamıştır. 2000 yıldan uzun süre yelken kullanan insanlar artık yeni yeni aletler geliştirmeye başlamışlardır. Bilim ve Teknoloji yavaş yavaş bir şeyleri aydınlatmaya başlamıştır ama bulduğu cevaplardan çok yeni soruların ortya çıkmasına neden olduğu için aydınlatması aslında grileştirmekten öteye gidememiştir. Bu grileştirme çok önemli çünkü insan hakkında hiç bir fikri olmayan korkusunu Tanrı’sallaştırır, hakkında her şeyi bildiği şeyden zaten korkmaz ve ancak hakkında sadece biraz bilgisi olan korkusu hakkında edebiyat yapabilir. Biraz kurgu biraz gerçeğin yeşerebileceği en güzel ortam bu gri ortamdır çünkü...
Dahası sanayileşme şehrin üstünde kara bulutların oluşmasına neden olur. Eskiden yüz yılda kararan binalar bir iki yıl içinde is yüzünden simsiyah olurlar. Özellikle Londra şehrinin atmosferi basık ve karanlık bir hal alır. İnsanlar aç ve yoksuldur. Kendilerini dışlanmış hissederler çünkü herkese yabancıdırlar. şehir karanlık, pis ve kirlidir. Yoksulluk yüzünden soygunlar artmış, yabancılık hissi, kimsenin tanımayacağı ve bulamayacağı düşüncesi cinayetleri ve tecavüzleri arttırmıştır.
Böylece insanlar her zaman yaptıkları gibi yaşadıkları coğrafyaya uygun hikayeler ve mitler üretmeye başlar. Onlara en çok uyan tür de Gotik Korku Hikayeleri olmuştur, günlük hayattaki korku ve endişelerini meşrulaştırmış, yansıtmış olurlar.
Geçmişin korku hikayeleri bugün ne yazıkki tabiri uygunsa “Disney Karakterleri’ne” dönmüştür. Bu son derece doğal çünkü bu hikayelerin doğmasını sağlayan Avrupa şehirleri bugün o günkü hallerinden çok daha farklıdır. Londra en hızlı sanayileşen şehir olduğu için Gotik öykülerin anavatanı olsa da artık her tarafında kameralar olan dünyanın en can sıkıcı şehrine dönüşmüştür. Herkesin izlendiği, polisin en ufak farklılığa bile tahammül edemediği bu şehirde artık Vampir, Hayalet, Kurtadam ve Frankenstein’ın yaşayabileceği gri bir ortam kalmamıştır. Bir zamanların gerçek korkuları artık nostaljik korkulara dönüşmüştür.
Akan suyun üstünden geçememek ve çağrılmadıkları yere girememek, ikisi de bu hurafeler repertuarından geliyor. Vampirlerin kutsanmış mekanlara giremeyeceği var sayıldığı için kilise, ev (ki Hristiyanlıkta en küçük kilise olarak görülür, zira kilise bir mabet olarak değil, inananlar kitlesidir aslında. Bizdeki cemaate denk düşer.) gibi yerlere giremezler. Irmakların ve nehirlerin de kutsanmasından yola çıkarak akan sudan geçemeyecekleri düşünülmüş olmalı.
Vampirler hakkında bu kadar çeşitli hurafe olmasının nedeni aslında vampirlerin dünyanın her toplumunda kendine özgü bir yerinin olması ancak bildiğimiz anlamdaki vampir 19.yy'a kadar ortaya çıkmıyor.
Holywood tadındaki ilk vampir John Polidori'nin Vampyre eserinden türemiştir diyebiliriz. Zaten isim de buradan geliyor.
Aslında lafı açılmışken size çok ilginç bir bilgi vereyim. En fantastik şeylerin bile ne kadar mantıklı açıklamaları olduğunu göreceksiniz ve doğadaki küçük bir anormalliğin ne kadar büyük değişikliklere yol açtığını...
1815 yılında Endonezya'daki Tambora yanardağı 7 VEI şiddetinde patlar ve 70.000'den fazla insanın ölümüne yol açar. Bu bilinenler arasında bu güne kadar en şiddetli olanıdır. Volkanın patlamasının ardından oluşan bulutlar yüzünden dünya atmosferi 0.5 derece soğur. İklimdeki bu minik dalgalanma 1816 yılının Mayıs ayında Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa'da kar fırtınalarına yol açar ve hasadı bekleyen bütün ekinleri öldürür. Kar fırtınaları haziran ve temmuza kadar uzar. Sonuç olarak büyük bir açlık baş gösterir.
1816 yazında John Polidori ve arkadaşı Lord Byron (ki o da korku öykülerinde üstattır.) yazı geçirmek için Geneva gölü yakınlarındaki Baronun yazlık villasına giderler. Burada arkadaşları Mary Shelley ve iki kişi daha onları ziyarete gelir (biri Mary’nin ünlü bir şair olan kocasıdır.). Kar ve yağmur yüzünden dışarı çıkamazlar ve vakitlerini evin içinde geçirmek zorunda kalırlar. En sonunda bir yarışma düzenlerler. Amaçları en korkunç hikayeyi yazmaktır. Kocasından cesaret alan Mary orada gördüğü kabusun hikayesini anlatır. Hikayesinin adı Frankenstein’dır. Mary sonradan çok meşhur olan bu hikayesini kurguladığında 19 yaşındadır... Eşinin de desteğini alarak 2 yıl sonra eserini basacaktır.
Bu yarışmadan çıkan bir diğer öykü de Polidori’nin Vampyre’idir. Aslında Lord Byron’un daha önceki öykülerinden birindeki bir karakterden ilham almıştır. Yine de yerel kan emme hikayelerini aristokrat kan emicilere dönüştürüp günümüz vampirini yaratan o olmuştur. Kimbilir belki de Frankenstein’ın başarısından ilham alıp o da öyküsünü 1819 yılında basar ve bütün dünyada vampir çılgınlığı başlar. Halk vampirlere bayılmıştır. Ã?yle ki Tolstoy, Gogol, E.A.Poe, Dumas bile oturup kendi vampir hikayelerini yazarlar.
Nihayet Bram Stoker Dracula’sı ile piyasaya girdiğinde Vampir artık kurgudan çıkıp mite dönüşmeye başlamıştır. Bram Stoker işe öyle bir gerçeklik katmıştır ki (eserin günlük şeklinde yazılması, tarihi yerler ve kişilere yapılan referanslar, kurgudan çok itiraf ve gerçekleri çağrıştıran anlatım üslubu.) insanlar vampir hikayelerinin en başta nasıl çıktığını unutup kendilerini işin büyüsüne kaptırırlar. Dracula o kadar büyük bir sükse yaratır ki zamanla insanlar Polidori’yi ve eserini unuturlar.
Bugün vampirler hakkındaki ‘kuralların ve özelliklerin” çoğu Bram Stoker’ın Dracula’sına dayanmaktadır. Ancak bunlara zamanla diğer kültürlerden özellikler de eklenip çıkartılmıştır.
Hazır laf buraya kadar gelmişken insanların neden Frankenstein ve Vampyr’e bayıldıklarından da bahsedeyim... Bu tür korku öykülerinin neden özellikle İngiltere’den çıktığına da bir nebze olsun mantık katacaktır.
Sanayi Devrimi bütün Avrupa üzerinde geri dönüşü olmayan bir etki bırakır. Sanayi tarımın yerini alır. İnsanlar köylerden şehirlere göç etmeye başlarlar. şehirler kalabalıklaşır, alt yapı yetersiz gelir, aynı işe çok sayıda talip olduğu için ücretler düşer, kapital küçük bir kitlenin elinde toplanır ve halk fakirleşir. Tarım ikinci plana atıldığı için tahıl üretimi düşer, halk fakirleşmenin yanında bir de aç kalır. Tüm bunların üstüne bir de 1816’daki hava şartları eklenince ortaya nasıl bir durum çıktığını sanırım anlamışsınızdır.
Herkesin birbirini tanıdığı köylerinden kalkıp kimsenin birbirini tanımadığı şehirlere gelen insanlar kendilerini bir yabancı gibi hissederler. Aslında etraflarındaki herkes kendisini yabancı hissetmektedir. Bu yabancılaşma beraberinde gizemi de getirmektedir. Yan komşun, karşıdaki berber dükkanı, ekmek aldığın fırın vs... Herkes bir katil veya canavar olabilir!
Tüm bunların yanında bir de teknoloji artık hızla ilerlemeye başlamıştır. 2000 yıldan uzun süre yelken kullanan insanlar artık yeni yeni aletler geliştirmeye başlamışlardır. Bilim ve Teknoloji yavaş yavaş bir şeyleri aydınlatmaya başlamıştır ama bulduğu cevaplardan çok yeni soruların ortya çıkmasına neden olduğu için aydınlatması aslında grileştirmekten öteye gidememiştir. Bu grileştirme çok önemli çünkü insan hakkında hiç bir fikri olmayan korkusunu Tanrı’sallaştırır, hakkında her şeyi bildiği şeyden zaten korkmaz ve ancak hakkında sadece biraz bilgisi olan korkusu hakkında edebiyat yapabilir. Biraz kurgu biraz gerçeğin yeşerebileceği en güzel ortam bu gri ortamdır çünkü...
Dahası sanayileşme şehrin üstünde kara bulutların oluşmasına neden olur. Eskiden yüz yılda kararan binalar bir iki yıl içinde is yüzünden simsiyah olurlar. Özellikle Londra şehrinin atmosferi basık ve karanlık bir hal alır. İnsanlar aç ve yoksuldur. Kendilerini dışlanmış hissederler çünkü herkese yabancıdırlar. şehir karanlık, pis ve kirlidir. Yoksulluk yüzünden soygunlar artmış, yabancılık hissi, kimsenin tanımayacağı ve bulamayacağı düşüncesi cinayetleri ve tecavüzleri arttırmıştır.
Böylece insanlar her zaman yaptıkları gibi yaşadıkları coğrafyaya uygun hikayeler ve mitler üretmeye başlar. Onlara en çok uyan tür de Gotik Korku Hikayeleri olmuştur, günlük hayattaki korku ve endişelerini meşrulaştırmış, yansıtmış olurlar.
Geçmişin korku hikayeleri bugün ne yazıkki tabiri uygunsa “Disney Karakterleri’ne” dönmüştür. Bu son derece doğal çünkü bu hikayelerin doğmasını sağlayan Avrupa şehirleri bugün o günkü hallerinden çok daha farklıdır. Londra en hızlı sanayileşen şehir olduğu için Gotik öykülerin anavatanı olsa da artık her tarafında kameralar olan dünyanın en can sıkıcı şehrine dönüşmüştür. Herkesin izlendiği, polisin en ufak farklılığa bile tahammül edemediği bu şehirde artık Vampir, Hayalet, Kurtadam ve Frankenstein’ın yaşayabileceği gri bir ortam kalmamıştır. Bir zamanların gerçek korkuları artık nostaljik korkulara dönüşmüştür.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
-
lightflarer
- Kullanıcı

- Posts: 639
- Joined: Tue Feb 05, 2008 10:00 am
evet iyi bir bilgi oldu ama mesela ben şunları merak ediyorum en basitinden:
baldur's gate 2'de (evet, baldur's gate 2'de, oyunu seviyorum diye değil ilk bağdaştırılamama oradan başladı) Bodhi ve vampir çetesi Athkatla'da Kara-Tur'un daha güneyinde bulunan Zakhara'dan gelen bir kral'ın mısır piramitlerine benzeyen bir mezarlığına yerleşmişlerdi, ama Bodhi'nin vampire dönüştüğü ilk mekan orası değil ve o mezarlık iyi tanrılar'ın rahipleri tarafından kutsanmış. Bodhi ve çetesi oraya nasıl yerleştiler? Hani Salvatore oraları yazmamış başka bir grup yazmış o yüzden bağdaşamama oluşmuş diyeceğim ama (dikkat buralar eşşek gibi spoiler içeriyor bg2 oynamayıp oynayacak olanlar için) bodhi size vampirlerin istenmedikleri yerlere gidemeyeceklerini ve bazı suikastleri sizin yapmanızı istiyor. Yani o olayı unutmamışlar. Tamam Irenicus çok güçlü bir büyücü olabilir ama öyle bir kutsamayı bozabilecek bir büyüyü yapamaz sonuçta o ancak bir yüksek rahibin yada rahibenin yapabileceği bir büyü. Nasıl yerleştiler 
baldur's gate 2'de (evet, baldur's gate 2'de, oyunu seviyorum diye değil ilk bağdaştırılamama oradan başladı) Bodhi ve vampir çetesi Athkatla'da Kara-Tur'un daha güneyinde bulunan Zakhara'dan gelen bir kral'ın mısır piramitlerine benzeyen bir mezarlığına yerleşmişlerdi, ama Bodhi'nin vampire dönüştüğü ilk mekan orası değil ve o mezarlık iyi tanrılar'ın rahipleri tarafından kutsanmış. Bodhi ve çetesi oraya nasıl yerleştiler? Hani Salvatore oraları yazmamış başka bir grup yazmış o yüzden bağdaşamama oluşmuş diyeceğim ama (dikkat buralar eşşek gibi spoiler içeriyor bg2 oynamayıp oynayacak olanlar için)
Code: Select all
gölge hırsızları'na ihanet edip bodhi'yi taraf olarak seçtiğinizde