5. Ödüllü FRPWORLD Kısa Hikaye Yarışması

Post a reply

Confirmation code
Enter the code exactly as it appears. All letters are case insensitive.
Smilies
:D :) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:

BBCode is ON
[img] is ON
[url] is ON
Smilies are ON

Topic review
   

If you wish to attach one or more files enter the details below.

Maximum filesize per attachment: 256 KiB.

Expand view Topic review: 5. Ödüllü FRPWORLD Kısa Hikaye Yarışması

by Firble » Fri Dec 28, 2007 10:26 pm

Devrimk nın hikayesi... Bogus sanırım yollamayı unutmuş. : )

SEYFETTİN EFENDİNİN OLAğANÃ?STÃ? MACERALARI

Ã?nsöz:


Moda’da dedemden kalma, hiç uğramadığım ama düzenli olarak kira aldığım bir ev vardı. Kiracının şikayeti üzerine eve gitmek zorunda kaldım. Ã?atı akmış, tavan arasında bulunan bir sürü ıvır-zıvır akan su yüzünden dağılmıştı. Tamirciyle beraber çatıya çıktık. Aşağı yukarı işin bana ne kadara patlayacağını hesapladı. O sırada ben de çürümüş olan sandığı karıştırıyordum. İçinden çıkan eski dergi ve kitapların arasında bulduğum bu defterin birkaç sayfasını çevirince akla hayale gelmez saçmalıklarla dolu hikayelere rastladım. Büyük ihtimalle ağır sinir krizi geçiren birinin günlüğü olduğunu düşünmüştüm. Her nasılsa defteri orada bırakmayı unuttuğumdan olacak, eve kadar elimde taşımışım.


Bu olaydan iki yıl sonra, bir arkadaşım bizim evde bu el yazması günlüğü buldu. Benim deli saçması diye adlandırdığım şeyler onun çok ilgisini çekti, hatta onda bir tür saplantı oldu diyebilirim. Onun ısrarıyla bu defterde yazılanları yayınlamaya karar verdim. Adı geçen Seyfettin efendinin bizim aileden biri olup olmadığını bilemiyorum, ama eğer öyleyse umarım delilikleri bana geçmemiştir.


Berk Gönenli, 2004












SEYFETTİN EFENDİ’NİN OLAğANÃ?STÃ? MACERALARI







İstanbul 1925


Nice uğraşlar ve fedakarlıklar nihayetinde Cumhuriyet ilan edildi. Takribi olarak beş senedir gizli görevli olarak Kuvva-i Milliye’ye hizmet ettikten sonra tekrar İstanbul’dayım. Beş sene önce bu şehirde resmi olarak ölümümü hazırlamıştık. Kendi cenazeme katılarak, bunun hayalini kuran meslektaşım muharrir Mark Twain’in hayalini de gerçekleştirmiş oldum.


Beş sene sonra tekrar ortaya çıkmaya hazırlanırken, teşkilattan bir görev celbi geldi. Daha önceden de emrinde çalıştığım Osman Paşa bizzat imzalamıştı. Kurtuluş savaşı sırasında da birkaç örneğine şahit olduğum aklın ve bilimin yetersiz kaldığı ve açıklayamadığı olayları araştırmak için bir ekip kurmam gerekiyordu. İşin doğrusu ilk başta görevi kabul etmekte tereddüt ettim, fakat biraz kurcalayınca emrin büyük yerden geldiğini keşfettim. Doğrusu söz konusu “O” olunca isteklerini kendim için emir telakki ettim. Dolayısıyla yeniden dönüş planlarımı bir süreliğine rafa kaldırarak “Teşkilat-ı İfşa-yi Sır”ın kurulması için gerekli çalışmalara başladım. İşbu belgelerdeki yazılar bu teşkilat ile birlikte yürüttüğüm araştırmalar ve vukuatlarla ilgilidir.




Birinci Kısım:

Teşkilatın kurulması ve Yeditepe Canavarı dosyası:


İlk olarak Pehlivan Kara Mehmet’i göreve aldım. Onu “Zeytin Hoca” vakıasında tanımıştım. Bir çeşit efsun kullanan bu hoca, bu esmer tenli, dev yapılı yiğit delikanlıyı yıllarca esaret altında tutmuş, aynı efsun sayesinde halkı ayaklandırmaya çalışmıştı. Olaya müdahale etmek istediğimde bu genç irisi esmer çocuk neredeyse belimi ortadan ikiye kıracaktı. Allah’tan efsunu kırmanın bir yolunu buldum da, o zor durumdan güç bela yakamı kurtardım. Kara Mehmet bu olaydan sonra yanımdan hiç ayrılmadı ve en sadık dostum, sırdaşım oldu.


Teşkilatı kurmak için aklıma gelen ikinci isim asker arkadaşım olan Doktor Aziz oldu. Keskin zekası ve olağanüstü inceleme yeteneği bize yardımcı olacaktı. Bir zamanlar zehirlendiğini zannettiğimiz bir paşayı otopsi denilen bir uygulama sayesinde incelemiş, sonuç olarak yemeğine kaçan bir arının nefes borusunu sokması sonucu paşanın boğularak öldüğünü tespit etmişti. Bu sayede zavallı aşçıbaşının kelleyi kurtardığını hepiniz tahmin etmişsinizdir. Doktor Aziz teklifimi memnuniyetle kabul etti. Ben de onun rahatça çalışabilmesi için hemen bir laboratuvar tahsis ettim. Böylelikle üç kişiden mürekkep çekirdek teşkilatımızı kurmuş olduk.


İlk olarak incelemem istenen konu camilerde bulunan maktuleler hakkındaydı. İşin doğrusu bu cinayetlerin birbiriyle bağlantısı, cesetlerin tamamının camide bulunmasından dolayı tahmin ediliyordu. Otopsi yaptığımız zaman katilin (ya da katillerin) benzer yöntemler kullandığını gördükten sonra cinayetlerin bağlantılı olduğundan emin olduk.


İstanbul’un dört ayrı bölgesinde cinayet işlenmişti,

1- Fatih Camii’nde, Süreyya Gedik,

2- Edirnekapı semtindeki Mihrimah Sultan Camii’nde, Afitap Hanım

3- Beyazıt Camii’nde, Madam Tromaki

4- Ã?emberlitaş’ta Nuriosmaniye Camii’nde, Nur Habiboğlu.


Beşinci ceset Yavuz Selim Camii’nde bulunmuştu, Doktor Aziz ile beraber incelemeye gittik. Kara Mehmet o sırada etraftan bilgi toplamak için Edirnekapı’ya gitmişti. Diğer cinayetlerde mevcut olan vahşet burada da tekrar etmişti. Kadının vücudu göğüs hizasından başlayarak üreme organına kadar boydan boya kesilmişti. Göğüs kafesi (büyük bir ihtimalle) bir alet yardımıyla açılmış, iç organlarından bazıları alınmıştı. Doktor Aziz, Madam Tromaki’nin cesedini incelemişti ama olay yerinde ilk kez tetkikte bulunuyordu. Yere çömelip uzun süre elini çenesine dayayarak düşüncelere daldı. Ben de delil teşkil etmesi açısından cesedin fotoğraflarını çekiyordum. Hayretle fark ettim ki cesedin eli belirli bir pozisyonda bırakılmıştı. Sağ eli sol göğsünün üzerine konmuş bir nevi selam veriyor gibiydi.


Doktor Aziz ayağa kalktı, bana dönüp:

-Kan.

Anlamadığımı görünce yineledi:

-Kan, bunca kan nereye gitmiş?


Biran duraksadım, doğru bir insanda böyle bir yara açıp bu kadar az kan sıçratmak mümkün değildi:

-Gasilhane, gasilhaneye bir göz atalım.


Gasilhaneyi etraflıca araştırdık, gözle görünür bir kanıta rastlayamadık. Doktor Aziz yerde kalmış bazı su birikintilerinden örnekler aldı.


-Bu sıvılarda alyuvar ya da akyuvar var mı diye bakıp, maktülün kan örnekleriyle karşılaştıracağım.

-Peki kadını buraya kadar nasıl getiriyor?

-Eski örneklerde inceleme imkanı olmadı ama onu da artık tespit edebiliriz. Büyük ihtimalle kloroform koklatmıştır.

-Farklı bir şey gözüne çarptı mı?

-Aynı diğer olaylar gibi gayet keskin bir aletle ve çok profesyonelce bir kesik atılmış. Büyük ihtimalle neşter ya da bistüri kullanılmış demiştim hatırlarsan, artık eminim. Aradığımız kişi doktor ya da veteriner olabilir, cerrahi bilgisi yüksek, iç organları zedelemeden çıkartmış, sadece…

-Sadece?

-Biraz daha incelemem gerek sanki her cinayetinde biraz daha vahşileşiyor gibi... Cinsel organında ve bacak aralarında daha önce fark etmediğim yaralar açmış, düzensiz ve hoyratça açılmış yaralar.


Doktor Aziz detaylı bir inceleme yapmak için cesedi laboratuarına getirtti, ben de elde ettiğimiz delilleri inceliyordum ki, Kara Mehmet içeri girdi:

-Töbeee.

Diyerek eliyle gözlerine perdeledi.

-Gel Mehmet içeride konuşalım.

-İyi olur ağam.

-Nasıl bir şeyler öğrenebildin mi?

-Ã?ğrendim de nasıl desem? Yani ölenin arkasından konuşulmaz bilirsin beyim.

-Ne öğrendin söylesene canım…

-Yani uygun kaçmaz, hicap ederim söylemeye.

-İnsanı zıvanadan çıkarma da söyle! Araştırma yapmaya yolladık seni, devletin parasıyla gevezelik edip dolaşasın diye mi yolladık?

-Haşaa. Yani, nasıl desem, bu kadınlar biraz namlılarmış kendi bölgelerinde, hafif meşrep denilen türden.


Birden kafamda şimşek çaktı buna benzer bir olay ben çocukken İngiltere’de cereyan etmişti. Sokak fahişelerini hunharca katleden, “Karındeşen Jak” adıyla nam salan, ele geçirilememiş bir katil vardı. Hemen çıkıp emniyete gittim, oradan bilgi almak için Scotland Yard’a bir tel çektim.


İki gün sonra Scotland Yard’ın gönderdiği dosya ve bizim topladığımız bilgilerle toplantı yaptık.

Doktor Ahmet fotoğrafları ve doktor raporlarını inceledikten sonra,

-Cinayetlerin işleniş biçimleri mükemmel bir biçimde birbirine uyuyor. Aynı şekilde Scotland Yard’da cinayetleri işleyen kişinin doktor olabileceği ihtimali üzerine yoğunlaşmış. Toplamda beş cinayet işlenmiş, sonrasında cinayetler kesilmiş.

-Ben biraz örtbas kokusu alıyorum. Bu dosyada araştırmayı üstün körü yapmışlar.

dedim.

-Asıl mesele bu cinayetler 1988 senesinde işlenmiş. Adamın eğitimli olduğunu düşünürsek ‘88 senesinde 30’lu yaşlarında olan biri şimdi yetmişine merdiven dayamış demektir ki bu cinayetleri işlemesi fiziksel olarak mümkün olmaz.

-Acaba “Karındeşen Jack” efsanesini burada devam ettirmeye çalışan çılgın bir İngiliz’le mi uğraşıyoruz acaba?

-İngiliz olması şart değil, insanların ruh halini inceleyen yeni sayılabilecek bir bilim dalı var .

-“Psikoloji”.

-Evet, buna göre kendini katille özdeşleştirmiş ya da katille benzer bir ruh durumunda olan bir kişiyle karşı karşıya olabiliriz. Fahişeleri cezalandırması çocukken yaşadığı bazı olaylara karşı verdiği bir cevap olabilir pekala.

-Neden camiler?

-Yaptığı işi dinsel bir ayin olarak görüyor, gasilhanede kurbalarının kanlarını temizlemesi, büyük ihtimal bu yüzden. Din baskısıyla büyümüş olması muhtemel.

-Yani, 35-40 yaşlarında din baskısıyla büyümüş, oldukça düzenli ve tertipli, hayatının bir döneminde bir kadın tarafından aldatılmış ki bu kadın yüksek ihtimal bir fahişe, doktor ya da veteriner arıyoruz.


Arkama yaslanıp düşünmeye başladım. İstanbul’da bu tipte yüzlerce adam olabilirdi. Bütün aldığımız bilgileri aklımda tekrar tararken, zamanında validemin bir arkadaşıma söylediği “mühendis kafalı” sözü aklıma geldi. Bu söze göre matematik, fen gibi bilimlerle uğraşanların hayal gücü çok gelişmez, dolayısıyla düşünme sistemleri de bir makine gibidir. Hemen önümdeki kağıt kalemle geçen ayın cetvelini çıkarttım, harita üzerinde cinayetlerin yerleri arasında bir bağlantı kuramamıştık ama belki günleri arasında kurabilirdim. Biraz uğraşınca bağlantıyı bulur gibi oldum ama bu formüle göre son cinayetin dün işlenmiş olması gerekiyordu.

-Aziz bey bakın, ilk cinayetle ikinci cinayet arasında 13 gün fark var, ikinciyle üçüncü arasında 11. Sonrası da 7, 5, 3 diye gidiyor fakat buna göre son cinayetin dün işlenmesi lazımdı katilimiz tembellik etmiş olabilir mi?

-İki

-Efendim?

-İki de asal sayıdır.


Bir an herkesi bir panik hali aldı, cinayetin bugün işleneceğini tahmin etmiştik fakat yeri hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu, İstanbul’un elimizdeki en büyük haritasını masaya yaydık, hızlı hızlı fikir teatisinde bulunarak cinayetin nerede olacağını bulmaya çalışıyorduk. Cetvelle, pergelle yapmaya çalıştığımız bağlantılar bizi herhangi bir sonuca götürmüyordu.


Kara Mehmet kocaman eliyle ensesini kaşıyarak:

-Koskoca yeditepe İstanbul nasıl bulacağız beyim?

Gözlerim faltaşı gibi açılmış olarak ona döndüm:

-Ne dedin sen?

-Yani… Bulmamız çok zor babında… ben de bulmak isterim deyyusu ama… koskoca İstanbul.

Heyecanla sarılıp Mehmet’in yanaklarından öptüm. Derhal harekete geçmeliydik. Yıllardır yanımdan ayırmadığım revolverimi kontrol ettim, yeleğimin içindeki gizli kılıfa yerleştirdim.

-Sen bir dahisin Mehmet. Aziz yanına bir silah al, sen benimle geleceksin. Mehmet sen de derhal Ayasofya camiine doğru yola koyul.

-İyi de beyim camide ne işim var gece gece?

Uzaklaşırken ona doğru seslendim:

-Camide değil tepede Mehmet, tepede.


Aziz’le birlikte Kocamustafapaşa’nın sokaklarını arşınlıyorduk. Aziz lafı açtı:

-Nasıl gözümüzün önünde olan bir şeyi bu kadar geç fark ettik hayret.

-Poe’nun dediği gibi, “Bir şeyi gizlemek istiyorsan, göz önüne koyman yeterlidir.”

-İşin doğrusu ayrıntılarla uğraşmaktan…

Duyduğumuz hafif kadın inlemesi ikimizi de yerinden sıçrattı. Derhal sesin geldiği yöne doğru intikal ettik. Sokak lambasının tam aydınlatamadığı köşede, iriyarı bir figürün donuk gözleri boşluğa bakan kadın cesedine doğru eğilmiş hızlı hareketlerle bir şeyler yaptığını fark ettik. Ağzımı açmama fırsat kalmadan, adam bir panter çevikliğiyle bize doğru döndü. Elleri ve ağzı kan içindeydi, ağzının kenarından büyük ihtimalle kadının iç organlarından biri olan bir parça sallanmaktaydı. Kısa bir süre bizle baş edip edemeyeceğini tarttı ve insanüstü bir hızla Aziz’e doğru saldırdı. Attığı ilk adımda göğsünden iki kere vurdum, pek etkilenmiş görünmedi ve hiç tahmin edemeyeceğim bir hareket yaptı. Yırtıcı hayvanlarınki gibi uzun ve sivri dişlerini Aziz’in boynuna geçirdi ve onun vücudunu benimle aramda kalkan olarak kullanmaya çalıştı. Gördüğüm sahne midemi kaldırdı, bir an gözlerim karardı fakat savaş tecrübesinin verdiği alışkanlıkla kendimi toparlamayı başardım. Seri bir hareketle yana doğru çekildim ve revolveri adamın şakağında patlattım. Aziz’in şah damarı açılmamıştı ama boynundan oluk oluk kan geliyordu. Onu sokak lambasının altına çektim ve gerekli ilk müdahaleyi yaptım. Çok geçmeden düdüklerini çalan bekçiler de yanımıza geldi. Aziz’in yarası ile ilgilenirken bir yandan da bekçiye laf yetiştirmeye çalışıyordum.

-…neyse sonrasında da adamın beynine bir kurşun sıkıp işini bitirdim.

-Hangi adamın beyim burada sizden başka adam yok ki?

Birden sırtımdan soğuk terler boşandı, dönüp baktığımda “Karındeşen Jak” gerçekten de olması gereken yerde değildi.


Ertesi sabah, Doktor Aziz bir türlü kendine gelemiyordu, sürekli bir halsizlik ve bitkinlik hali içindeydi, devamlı terlemesine rağmen vücut ısısı haddinden fazla düşmüştü. Olay mahallinden Aziz’in bistüri olabileceğini tahmin ettiği silahı ele geçirmiştik. Oldukça değerli mücevherlerle süslenmiş Bursa işi küçük bir kamaydı bu silah. Kara Mehmet, Bursa’dan buraya göç etmiş eski bir kılıç ustası olan ahbabına kamayı göstermeyi teklif etti. Böylesine değerli bir kamanın kim için yapıldığı büyük ihtimalle hatırlanırdı.


Ben de sıkıntı içinde, geçen gece gördüğüm olaylara bir mana vermeye çalışıyor, bir çeşit zehirli gaz ya da afyon türevi bir şey yüzünden hayal görüp görmediğimi sorguluyordum. Belli ki gaz bende illüzyona neden olmuş, Aziz’i ise daha kötü etkilemişti. Dün gece Aziz’in boynundan koca bir parça koptuğunu görmeme rağmen bugün incelediğimde çok hafif bir berelenme olduğunu fark ettim ki bu da benim teorilerimi güçlendiriyordu. İşin doğrusu bu benim için onur meselesi oldu. Akşam katille yüzleşebilmek için dakikaları saymaya başladım.

Bu sefer ona karşı hazırlıksız yakalanmayacaktım. Korunmak için askeriyeden gaz maskesi talep ettim, akşam Kara Mehmet’le Ayasofya’ya doğru yola koyulmadan önce temin edebilmeyi umuyordum.


Daldığım düşüncelerimden Kara Mehmet’in gelişiyle ayrıldım.

-Selamun aleyküm, Aziz efendi nasıl, toparlanabildi mi?

-Merhaba Mehmet, hayır hala bildiğin gibi, istirahatte. Ne oldu bir şey bulabildin mi?

-Buldum, bu kama bayağı eski yapımmış. Bizim Osman ustanın dedesine götürdük, adam yüz yaşını geçkin ama maşallah kaya gibi, hafızası da zehir gibi, kamayı evirdi çevirdi sonra kimin yaptığını dahi tahmin etti. Bu tür kamalar Osmanlı padişahlarına yapılırmış, en az 400-500 yıllık vardır bu kama dedi, sonra kabzasının kenarında eski dilde yazılmış yazılar buldu, minnacık karınca duası gibi bir şey, onu okuyamadık ama.

Ã?ekmecemde pertavsızı ararken içimden amma da zehir gibiymiş hafızası, 500 yıllık kama görmesek kandıracak bizi diye geçirdim:

-Getir bakalım neredeymiş o yazı.


Kamada gerçekten eski Türkçe yazı mevcuttu, aşağı yukarı tercümesi şöyleydi:

“Bu kama İsfendiyar usta tarafından, Eflak prensi Vlad Tepes hazretleri için yapılmıştır.

15 Rebiyülevvel 852”

İhtiyarın saptaması doğruydu bu hesaba göre kama yapılalı 477 sene geçmişti.

-İsfendiyar usta.

-Hah! Tastamam öyle dediydi.

-Sanırım gaz maskesinden daha başka şeylere de ihtiyacımız var.


Kara Mehmet’le birlikte eskiden tanıdığım bir dostuma doğru yola koyulduk. Abdüllatif efendi, kendini simyacı olarak tanıtırdı. Bana göre bilim dışı ne kadar safsata varsa hepsi hakkında ansiklopedi yazabilecek kadar bilgiliydi. Ã?ocukken yalın bir saflıkla onun anlattığı kahraman Efrasiyab’ın hikayelerini, ejderhaları, hecüç-mecüçleri ve daha nice akla hayale gelmeyecek canavarların ve kahramanların hikayelerini dinlerdim. Ona gitmemizin sebebi, geçen gece hayal gördüğümü zannettiğim olayların aslında gerçek olma ihtimali üzerineydi. Vlad Tepes, bizim bildiğimiz adıyla Kazıklı Voyvoda, Abraham Stocker adlı bir muharrir tarafından kaleme alınmış Drakula kitabının baş kahramanıydı. Hikayeye göre insanların kanıyla beslenen doğaüstü garip bir varlık. Her ne kadar inanmak istemesem de ona ikinci kez yenilmek istemiyordum. Gaz maskesini yanıma aldım fakat yine de tedbiri elden bırakmamakta fayda vardı; Abdüllatif efendi bize daha fazla bilgi verebilirdi.


Abdüllatif efendi benim öldüğümü sanan eski hayatımdan biriydi, beni görünce ne kadar şaşıracağını tahmin ediyordum. Fakat zamanımızın kısıtlı olması yüzünden bu konu üzerinde fazla durmamasını ümit ediyordum. İşin doğrusu düşündüğümün tam tersi oldu, boz sakallarını çalı gibi uzatmış, yüzünün ve ellerinin kemikleri dışardan seçilebilen kuru ihtiyar, kendi mistik dünyasına o kadar kapanmıştı ki benim sahte ölümümden haberdar olmamıştı. Geldiğime çok sevindi, konuya hemen girmek zorunda kaldım, çünkü lafı ona bırakırsam araştırmaya yeni başladığı herhangi bir konuyu anlatmaya başlar ve iki günden önce susmazdı. Cinayetleri, başımdan geçenleri, ve bulduğumuz kamayı ayrıntılarıyla anlattım. Stoker’in kitabı ile bağlantısı olup olamayacağını soracaktım ki:

-İsfendiyar usta mı?

-Evet, kamayı yapan o ama…

-İsfendiyar usta hakkında çok garip hikayeler vardır bilir misin?

-Mutlaka vardır ama önemli olan…

-Bizim konuyla ilgili olan ise dur bakayım şurada mıydı? Hmmm. Seferi’nin “Ölümsüzler Külliyatı” yok bu değildi.

-Abdüllatif efendi, mühim olan Stocker’ın yazdıklarının…

-Stocker’mi? Bırak Allah’ını seversen palavracının, üfürükçünün biri o.

-Yani ilk tahminim doğruydu afyonla zehirlediler bizi.

-Ne münasebet, belli ki bir vampir bu ayinleri yapan, Kazıklı Voyvoda olması da muhtemel.

-İyi de o zaman… Ayin mi? Yani bu cinayetlerin bir çeşit…

-Evet ayin. Düşmüş melek Lusifer’e ya da Belzebul’a ya da genellikle bilinen adıyla şeytan’a. Bu karanlıkta yürüyenlerin adı üstünde en büyük zaafları güneş ışığına çıkamamalarıdır. Bu vampirin çabası güneşe çıkabilmek ve vahşetlerini gündüzleri de yürütebilmek. Bunu yapmak için çürümüş şehrin güç noktalarına yakın aynı kendisi kadar ahlaksız insanları bulup kurban etmesi gerekmektedir. Son güç noktası aynı zamanda merkezdir ve en kuvvetlisidir, burada ise en ahlaksız, en kötü huylu şeytanın müridini kurban etmek gerekir. Tabii sadece bu kadar değil ondan sonra da bir dizi…

-İstanbul’a çürümüş şehir demek biraz ağır kaçmadı mı? Düşman işgalinde hainlik yapanlar oldu ama evelallah hepsinin üstesinden geldik.


Abdüllatif kuru suratındaki gözlerini iyice büyüterek yanıma yaklaştı:

-Ã?ürüme başladı mı bir daha durdurulmaz, bu bölge çürüyor, bilemem ne zaman belki otuz belki yüz sene sonra gene kokuşacak burası.


Sonra birden kendini toparladı ve eski soğukkanlı haline geri döndü:

-Neyse tarihleri ve yerleri söyle bir sonraki yerleri tespit edeyim.

-Yeri de zamanı da tespit ettik bu gün Ayasofya’da.


Tekrar gözlerini devirip bana baktı:

-İyi de o zaman ne diye lakırdıyla zaman kaybediyoruz hemen hazırlanmamız lazım. Bir kere bunlar kılıç kesmez, ahşap kazıkla öldürmek lazım gelir. Voyvodanın düşmanlarına yaptığı gibi kalbine kazık çakmak gerekir. Gümüş de işe yarar diyenler var ama pek güvenilir kaynaklar değil onlar. Haçtan korkar diyenler var ki toptan yalan, sarımsaktan tiksinirler zor durumda kalırsak işimize yarayabilir yanımıza alalım.


Bir an kendimi boynumdan aşağı sarımsak demetleri sarkarken düşündüm:

-Sarımsak istemem sağol.

-Bu arada Aziz efendiyi kurtarmak için vampirin kanına ihtiyacımız var yoksa o da gece yürüyenlere katılır. Boynunuzu koruyun sizi ısırırsa aynı akıbet sizi de yakalar.

-Merak etme beyim benim kurtkapanımdan kaçabilen insan evladı çıkamadı daha.


Mehmet’in kuvvetine defalarca şahit olduğum halde bu sefer benim de şüphelerim vardı.

-Sorun da bu zaten Mehmet, uğraştığımız yaratık pek insan evladı sayılmaz.

-Evet olağanüstü kuvvetlidir vampirler, başa çıkabileceğini pek sanmıyorum.


Mehmet Abdüllatif’in bu sözüne oldukça alındı, fakat cevap yerine homurdanmayı seçti.

-Abdüllatif efendi siz burada Mehmet’le hazırlıklarınızı yapın ben gidip Aziz efendiye bakayım, Ayasofya’da buluşuruz. Diyerek merkez karargahımıza doğru yola çıktım.


Karanlık bastırmıştı, tüm ihtişamıyla Ayasofya önümde duruyordu. Bir süre daha arkadaşlarımı beklemek niyetindeydim ki içeriden gelen hafif bir çığlık bütün düşüncelerimi altüst etti. Derhal silahıma davranıp ana kapıya doğru yöneldim, avluyu henüz geçmiştim ki karşıma tanıdığım o gölge tekrar dikildi.

-Tekrar sen! Başıma fazla bela olmaya başladın.

Gözlerinin akı yok denecek kadar azdı simsiyah gayya kuyusu gibi derin gözleri vardı. Hamle etmeye çalıştığım anda.

-Dur orda.

Emrine aynı bir makine gibi itaat ettim ellerim birer külçe gibi iki yanıma düştü ne kadar çabalasam da hareket edemiyordum. Tıpkı uyurken oldukça sık başıma gelen karabasanlar gibi, görüyordum duyuyordum ama hiçbir uzvumu hareket ettiremiyordum.

-Vlad Tepes.

Diyebildim zorlukla.

şaşaladı:

-Yüzyıllardır kimse beni o adımla çağırmadı. İlginç, tahminimden daha zekisin. Fiziksel olarak bu kadar zayıf olmasan senden iyi bir köle olabilirdi. Yalnız mı geldin buraya yoks…

Birden vampirin kafasında ufak bir kase patladı, vampir bundan etkilenmiş görünmese de oldukça sinirlendi. Hiddetle kasenin atıldığı yere döndü.

-şeyh şuayıp efendinin yazdıklarının külliyen yalan olduğunun isbatıdır okunmuş su bir işe yaramadı hepiniz şahitsiniz.

Vampir Abdüllatif efendiye doğru hamle yaptı fakat bir an tereddüt etti, sanırım boynuna doladığı sarımsak demeti etkili oldu gerçekten. Kara Mehmet vampirin üstüne çullandı. Vampir inanılmaz bir çeviklikle Mehmetin elinden sıyrılıverdi, Mehmet tekrar hücum etti ve birbirleriyle boğuşmaya başladılar. Kara Mehmet’in elensesi vampiri oldukça afallattı, birbirlerinden bir süre ayrıldılar. Abdüllatif efendi elinde tahta bir kazık tutuyordu ama onu saplayabilecek ne kuvveti ne de çevikliği vardı. Kaderimiz Mehmet’in bilek kuvvetine kalmıştı. Vampir Mehmet’ten kısa ve zayıftı ama gerçekten insanüstü bir kudreti vardı. Mehmet’in savuşturduğu bir darbe Ayasofya’nın tunç kapısında patladı, karanlığa rağmen yaratığın pençesinin izini açıkça kapıda gördüm. Fakat bir süre sonra bilemediğim bir sebepten vampir geri çekilmeye başladı, hatta diyebilirim ki vampir Kara Mehmet’in üstün kuvveti yüzünden olacak kaçak dövüşmeye hatta kaçmaya yeltendi. Bu arada benim üzerimdeki etkisi de yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı, Kara Mehmet vampiri kurtkapanına aldığı sırada tabancamı çekme fırsatı buldum, göğsüne doğru iki kurşun sıktım:

-Mermilerin bana işlemediğini anl…

Lafı yarım kaldı ağzından kan gelmeye başlamıştı, rakibinin güçten kesildiğin anlayan Mehmet onu salıverdi. Ben de alnının ortasına nişan alıp tekrar ateş ettim.

Abdüllatif hayretini gizleyemedi:

-Demek mermi işliyormuş vampirlere, hayret hiç böyle bir bilgiye rastlamamıştım. Bütün kitaplarımı tekrar gözden geçirmem gerekecek.

Tabancamdan çıkardığım bir mermiyi Abdüllatif efendiye uzattım.

-Gerek yok Abdüllatif efendi, küçükken marangozhanede çalışmıştım, biliyor muydun?

Abdüllatif efendiye ona verdiğim tahta kurşuna bakakalmışken, Mehmet bizi uyardı:

-şurada bir adamcağızı bağlamış.

şükür ki yaratığın birini daha katletmesine engel olmuştuk, hemen ellerini çözdük ağzındaki tıkacı çıkardık. Yüzünü görünce ağzımdan bir hayret nidası çıkıverdi.

-Aferin Seyfettin, nerden bildin bu melunun beni buraya kaçırdığını?

-Zaten takipteydik Osman paşa, ama sizi kaçırdığından bihaberdik doğrusu.

-İyi, iyi şimdi beni eve bırakın daha sonra raporunu bana da getirirsin.

-Emredersiniz.


İşte İstanbul’u fetheden padişahın kan kardeşi Kazıklı Voyvoda İstanbul’da bu şekilde öldü.


İki gün sonra vampirden aldığımız kan sayesinde Doktor Aziz de kendine geldi. Ona olayı ayrıntılı bir biçimde anlatıyorduk.

-Aziz inanmayacaksın ama vampir bir süre sonra resmen Mehmet’ten kaçmaya başladı, ki bu tarihte görülmemiş bir şey Abdüllatif’in dediğine göre.

-Gerçi anlattıklarının çoğuna inanmak imkansız ama…

Lafını Kara Mehmet kesti:

-Seyfettin bey, doğrusu benim bir şey açıklamam lazım.

-Söyle Mehmet.

-İşin doğrusu bu karakoncolostan çekindim ben biraz, o yüzden gelmeden iki baş sarımsak atmıştım ağzıma, vampir ondan da çekinmiş olabilir tam bilemiyorum.

by SacoKhan » Fri Dec 28, 2007 7:09 am

Açıkçası önceden yorum yazacaktım ama heves bulamadım bir türlü yazmak için. Bir eleştiri yapmak istiyorum ama umarım katılımcılar yanlış anlamazlar. Hikayelerin hepsinde dil kullanımı çok zayıf ve yanlıştı. Tamam her yazarın kendine has bir Türkçesi olabilir ama bu öyle bir şey değildi. Genellikle hep yanlış anlatımlar vardı. Karakterlerin konuşması sokak ağzı gibi olabilir mesela ama olayları anlatırken aynı sokak ağzını kullanmak güzel bir şey değil bana göre ki ben anlatıma çok dikkat ederim. Umarım moral bozmamışımdır, sadece bir öneridir bu.

Saygılarımla...

by dwaxer » Fri Dec 28, 2007 3:05 am

Okuyan ve yorumlayan arkadaşlar tekrar teşekkür ediyorum.

Firble, yorumundan dolayı Kuantum Ã?arpması hakkında bir iki cümle yazma ihtiyacı hissettim. Tabii böyle biraz tuhaf oluyor, ancak tam anlaşılamamaktansa (nasıl olsa biz bizeyiz yabancı değiliz diye düşünerek :D ) bir iki açıklayıcı kelam etmeyi göze alıyorum.

Kuantum çarpması, Ersin Kav’ın birdenbire kendini (kendi bilinçaltı tarafından şekillendirilmiş) paralel bir evrende bulmasını konu ediyor. O ev, adamın etkisinden bir türlü kurtulamadığı geçmişini temsil ediyor. Kız ise geleceğe dair hayallerini temsil ediyor; zaten “ben de Hülya’yım” (hayal) diyor dikkat ettiysen. Ve paralel evrende yaşadıklarının zaman boyutu farklı olduğundan ona çok zaman geçmiş gibi geliyor ama aslında geçmemiş oluyor.

Genelleme yaparsak; geçmişimizde yaşadığımız travmalar, zamanla korku ve güvensizliğe dönüşen çeşitli baskılar, ihanet, kötülük, vs, sonunda kendini sevmeme hatta nefret etme duygularına dönüşerek; içimizdeki (ruhumuzda) en masum, cesur, saf hayallerimizi parçalayacak korku canavarları yaratıyor; demek istedim o öyküde. :D
.

by Firble » Fri Dec 28, 2007 12:56 am

Epey uzun zaman geçti farkındayım ancak dersler yeni müsait oldu. Kalan hikayeleri değerlendireyim.

İNTİKAMIN AYAğI

Hikayeyinin konusu oldukça farklı bir konu ve tasvirlerinle ortamı gözümde canlandırmayı da başardın.Anlatımından arkada tam anlamı ile kavrayamazsam da güçlü bir akademi yapısını ve olaylar zincirinin varlığını da hissettim. Bu yapıyı özellikle gerektiği noktalarda gerektiği kadar tasvir etmen güzel olmuş.

Hikayenin belli noktalarda anlatımın olaylara beni çok hazırlayamaması oldu. Ã?rneğin öldürülecek kişinin Bora karakterinin oğlu olması... Bir de akademi ile ilgili ilk başlarda yaratılan gizem duygusunun hikayenin koşuşturma sahnelerinde eksikliğini hissettim. Sanki o bölümler kopuk bir hikayenin parçası gibi geldi bana...

İSTANBUL YANIYOR

Fantastik Dünya ırklarını bu Dünyaya taşıman güzel olmuş. Ancak özellikle senin anlattığın Anadolu bugünkünde oldukça farklıyken bana bu bilmediğimiz ayrıntılar biraz hızlı geçiştirilmiş gibi geldi. Özellikle en sonunda ejderhalar geliyor ve şehir düşüyor. O sırada en başta tanıdığımız karakterlere ne olduğunu bile bilmiyoruz. Hikayeyi bu hali ile daha çok daha uzun bir öykünün ayrıntılardan arınmış özeti ya da bir romanın girişi gibi hissettim.

KUANTUM Ã?ARPMASI

Kesinlikle cesur bir öyküydü. Çok çok çok değişik bir konuyu çok çok çok değişik şekilde işlemiş... Dolayısı ile bu hikayede benim anlatılmak istenen birçok şeyi anlamamış olmam da olası... Adamın karakter yapısı ve gizemli kız karakter oldukça ilginçti. şatonun ya da evin duvarlarında görülen sahneler de öyle... Ancak canavarın çıkmasından sonra olanlar hele en sonunda teyzesi ile olan konuşmanıb hikayeye kattığı anlamı pek anlayamadım. O nedenle hikaye ana temayı bana hissettirse de veremedi. Tasvirlerinin çok güzel olduğunu ekleyeyim. Özellikle İstanbulla ilgili tasvirleri en güzel hikaye sanırım buydu. Bunun tek rakibi de sanırım senin öbür hikayen...

by Artemis Entreri » Tue Dec 18, 2007 8:32 am

Dwaxer'ın hikayesini ve ardından kısa olduğu için DragonKnight'ın hikayesini okudum. Diğerlerini de bir ara okumayı istiyorum.

Dwaxer :

Bu yazıdan güzel bir çizgiroman çıkar bence. Çok güzel bir tarzın var ve bu, tamamen sana özgü bir tarz olarak kafamda yerleşti. Ã?yle ki bu yazıyı, senin olduğunu bilmeden okusaydım da muhtemelen ''Bu Kadir abinin yazısıdır.'' derdim. Birazcık Robert Ludlum'ı anımsattı okudun mu hiç bilmiyorum. Çok eğlendim okurken, ellerine sağlık.

Ancak şunu eklemem gerekir. İstanbul konulu bir hikayede, bazı anlarda durup bir düşünmek, ya da dalıp uzaklara gitmek isterdim. İstanbulu anlamaya çalışmak belki de. İstanbul içinde koşuşturmak yordu beni. Bir paragrafı dönüp dolaşıp 10 kere okumayı özlüyorum bazen. Eleştirmek her zaman kolay olmuştur. :)

Kızı sevmedim bu arada, pek karaktersiz biriymiş. İnsan kendisini biraz ağırdan satar. Hemen dedi senin eve gitmek istiyorum diye. Zaten ne geldiyse başlarına onun yüzünden geldi. Ama hikayenin sonunu çok beğendim. Bitmesi gerektiği yerde bitmiş.

Tebrikler tekrardan.

-----

DragonKnight:

Hikayenin, senin de dile getirdiğin gibi düzenlenmesi, çeki düzen verilmesi gerekiyor. Daha çok paragraf kullanabilirsin. Daha detaylı anlatabilirsin. Bazı kısa hikayeler çok kısa sürer ve öyle olması da gerekebilir. Ama seçtiğin bu özel ve güzel konu bu kadar kısa bir anlatımı hak etmiyor gibi geldi bana. Düşünce güzel, anlatım bence yetersiz kalmış.

Ã?mit, arkadaşı tarafından arkasından bıçaklandı. Bu beni şaşırtmadı. Neden? Biliyor muydum onun hain olduğunu? Aslında onun hakkında hiç birşey bilmiyordum. İşte sanırım sorun da burda. Ã?ncesinde Ã?mitin ona güvendiğini ve sebeplerini belli etseydin, ihanet daha etkili olabilirdi. Sonrasında adam da tartışıyor ve korumalar tarafından indiriliyor yere. Neden?

Güzel bir konu bu DragonKnight. Üzerine gitmelisin bence. Bu hikayeni düzenleyebilir ya da bir yenisi üzerinde çalışabilirsin. Ã?abaların için seni gönülden tebrik ediyorum. Saygılarımla...

by Firble » Sun Dec 16, 2007 7:41 pm

İşte kırılma noktası burada... Aynı halk yani Bizans halkı ya da Yunanlılar adeta şehir denebilecek tek yerin Bizans olduğunu düşünüyorlarmış. Atina bile onlar için Bizans ın yanında şehir sayılmıyormuş. Bugün bile konuştuğum Yunanlılar İstanbul u Yunan tarihinin en önemli şehri olarak görüyorlar...

by SacoKhan » Sun Dec 16, 2007 8:54 am

Peki aynı halka ait diğer şehirler de yaşayan insanlar da kendi şehirlerine giderken Sta Poli demiyo mu?

by Dragon_Knight » Fri Dec 14, 2007 3:16 am

Ben de bir yerden başlayayım yorumlar sanırım yavaş yavaş gelişece...

Ã?MİT:

Konusu beni hassas bir noktadan yakalayan bir hikaye idi... Konuyu da kurgusu ile oldukça iyi kavramış bir hikaye... Belli ayrıntılar da bunu destekliyor. Adamın adının Ã?mit olması mesela... Karakterin ayrıntıları ve geçmişini çok güzel anlatmışsın. Özellikle en son söylenen söz çok etkin olmuş... Geçmişin kendisi de özellikle hikayeyi ve hikayenin anlatmak istediğini çok güzel destekliyor.

Ancak etkilenmekle birlikte yine de hikayeyi okumayı bitirdiğimde bir boşluğun da olduğunu hissettim. İlk başta ne olduğunu tam anlamadığım bir boşluktu biraz daha düşününce kaynağını tahmin edebildim. Aslında asıl neden sanırım Ã?mitin geçmişinin hikayenin geri kalanını gölgelemesi gibi. Ã?rneğin ana hikayenin konusu olan karakterleri çok az tanıyoruz. Hasan ve Salih i hatta çocukları daha iyi tanımayı beklerdim. Zaten ilk başta çocukların toplanışını tasvir etmeye başlamışken sanki aniden Salih i öldürmeye karar verişleri hızlı olmuş gibi. Benzer şekilde olayın kendisini anlatan tasvirler sanırım Ã?mit in düşünceleri ve geçmişi tarafından gölgeleniyor. Kısaca karakter belki hikayenin anlamını da sırtlayarak öne çıkarken olay biraz geri planda kalıyor gibi. Bu da anlam güçlü olsa bile onun veriliş yönteminin çekiciliğini azaltıyor gibi..

Yukarıdaki bir ton garip dille yazılmış eleştiriye rağmen bunun da en sevdiğim hikayelerden olduğunu belirteyim. Belki de konusu bu kadar hoşuma gittiği için acaba nasıl daha iyi olabilir diye bu kadar düşündüm.
Firble öncelikle yorumun için teşekkür ederim. Bahsettiğin eksiklikler benimde dikkatimi çekti ama bunları düzeltmeye vaktim olmadı. Ã?eşitli sağlık nedenlerinden dolayı hikayemi yeteri kadar düzenleyemedim. Benim açımdan hikaye çok kötü bir zamana denk geldi :cry: ilerde bu hikayeyi tekrar ele alıp düzenlemek istiyorum.inş o zaman daha çok hoşuna gider

by Possessed » Thu Dec 13, 2007 1:30 am

Bir de amatör bir yarışmada çok önemli olmayabilir ancak tarih açısından biraz fazla titiz olduğum için dikkatimi çeken bir açıktan bahsedeyim. İstanbul ismi İstanbul şehrine Fatih İstanbul u aldıktan sonra verilmiyor. İstanbul kelimesinin aslı Yunancadır. Aslı Sta Poli den gelir. Sta Poli de Yunanca da şehir ya da İngilizcedeki şeklini yazarsak The City demektir. Bu biraz örneğin ODTÃ? lü birinin aynı okulda okuyan birine ODTÃ? ye giderken üniversiteye gidiyorum demesi gibidir. Türkiye de 70 küsur ( galiba arttı) Ankara da 10 kusur üniversite olsa bile nereye gittiğini bu şekilde anlatmayı başarır. Yunanlılar içinde İstanbul öyle önemliymiş ki İstanbul dan bahsederken şehir kelimesini kullanıyorlarmış... Bunu çok değişik kaynaklardan öğrendim. : ) ) ) Oldukça emin olduğum bir bilgi....
Firble tamamen doğru demiş, bilgiyi ben de doğrulayayım. Istanbul'un cevresinde yaşayan insanlar Istanbul'u Sta Poli olarak çağırıyorlardı, Konstantinapolis adını pek kullanmıyordu cevre halk.

by devrimk » Wed Dec 12, 2007 10:58 pm

Değişik ve güzel hikayeler yazılmış, her hikayede farklı düşünceler ve dünyalar yaratılmış.
Yarışmayı düzenleyenlere, katılanlara, jüri görevi alanlara ve yorumlarını esirgemeyenlere teşekkürler.

by Firble » Wed Dec 12, 2007 10:40 pm

FELAKET TELLALI

Hikayeyinin ilk bölümünü okuyunca özellikle tasvirlerin ayrıntıları çok hoşuma gitmişti. Ancak ilerleyen bölümlerde anlatılan bölümler oldukça güzel anlatılmışken, eksik bırakılan bazı bölümlerin bu etkiye zarar verdiğini düşündüm. Doğrusu adamın uyarıyı yaptığı ana kadar hikaye etkisini korumayı başarıyor. Ancak uyarı yapıldıktan sonraki bölüm başka bir değişle şehrin yok oluşunu anlatan bölüm özellikle kafamda şu soruları uyandırdı. şehir neden yok oluyor. şehri yok eden güçler tam olarak neyin nesi? Uyarıyı yapan adam bunları nereden biliyordu ve neden bu uyarıyı yaptı... Bunlar açık kalmış gibi geldi ve bunlarla ilgili her hangi bir gizem hissetmemizi sağlayan bir bilgi kırınıtısını en azından ben bulamadım. şehrin yok oluşu ile ilgili tasvir de yine oldukça güzeldi. Kahinin İstanbul a yeniden gelişi ile ilgili tasvirin de... Ancak ilk başta şehrin yok oluşu ile ikinci uyarı arasında da kafamda beliren en ufak bir bağlantı olmadı... Bu da en azından hikayenin etksini benim açımdan azalttı.

Bir de amatör bir yarışmada çok önemli olmayabilir ancak tarih açısından biraz fazla titiz olduğum için dikkatimi çeken bir açıktan bahsedeyim. İstanbul ismi İstanbul şehrine Fatih İstanbul u aldıktan sonra verilmiyor. İstanbul kelimesinin aslı Yunancadır. Aslı Sta Poli den gelir. Sta Poli de Yunanca da şehir ya da İngilizcedeki şeklini yazarsak The City demektir. Bu biraz örneğin ODTÃ? lü birinin aynı okulda okuyan birine ODTÃ? ye giderken üniversiteye gidiyorum demesi gibidir. Türkiye de 70 küsur ( galiba arttı) Ankara da 10 kusur üniversite olsa bile nereye gittiğini bu şekilde anlatmayı başarır. Yunanlılar içinde İstanbul öyle önemliymiş ki İstanbul dan bahsederken şehir kelimesini kullanıyorlarmış... Bunu çok değişik kaynaklardan öğrendim. : ) ) ) Oldukça emin olduğum bir bilgi....

by Firble » Wed Dec 12, 2007 5:54 pm

O şEHİR

Bu hikayede ilk aklıma gelen nokta çok geniş bir arka plan dünyasına sahip olduğu... Çok farklı canlılar farklı yerleşim yapıları var. Arka planda ciddi bir planlamanın olduğunu hissettim. Ancak işin kötü yanı hikaye bu planlamayı en azından bana yeterince aktarmayı başaramadı. En basitini alırsak kurdumsu balığımsı gibi "canlılar"ı gözümde canlandırmayı başaramadım. Ã?yle olunca da hikaye gözümün önüne getiremediğim hayal gücümü aşan bir hikayeye dönüştü.

Bunun yanında her ne kadar anlaşılamayan noktaları yeterince aydınlatmadığını düşünsem de tasvirler güzeldi. Anlatımı belli bölümlere ayırmak da kesinlikle güzel bir anlatım denemesiydi.

Ancak nasıl desem olaylar arasında bağlantıyı kurmayı yeterince başaramadım. Adama aniden kurdun saldırması, gidip geldiği neresi olduğunu bilmediğimiz yer. Adamın aniden suya atılışı en sonunda kızla yapılan konuşma gibi olayları hikayenin bütünüyle birleştirmeyi başaramadım. Bu da hikayenin genel olarak ciddi bir şeyler anlatan ancak onları bana ulaştıramayan bir hikaye olarak algılamama neden oldu.

by Firble » Wed Dec 12, 2007 2:16 am

Ben de bir yerden başlayayım yorumlar sanırım yavaş yavaş gelişece...

Ã?LESİYE ADALET:

En çok hoşuma giden hikayelerden birisiydi. Özellikle kurgusunun ince planlandığını hissettim. Aynı anda cinayetin ve kızla ilişkinin içiçe olması güzel olmuş ve üstelik bu içiçelik hikayenin bir bütünlük sahibi olmasını engellememiş. Bir güzel yanda hikayenin arka planında İstanbul u da tanıtabilmesi... Gerek İstanbul u gerekse olayları zaten oldukça canlı tasvirlerle tanıtabilmiş hikaye... Ve bu tanıtma sırasında kızın yazdığı mektubun kullanılması da güzel olmuş...

Hikayenin güzel olan çok yanı var. Yukarıdakiler birkaç tanesi... Kötü yanı değil de belki daha iyi olabilecek birkaç yanı şunlar... Karakterlerin hiçbiri çok derin incelenmemiş. Belli duygu ve düşünceleri veriliyor. Ancak bu duygu ve düşünceler karakterlerden çok olayları betimliyor gibi... Sonuçta adımın kızla ilişkisi de olay bütünlüğünün içinde sayılır. Hikayenin sonu biraz boşlukta kalmış gibi... Bu daha önce de belirttiğim gibi açıktan farklı... Neler olmuş olduğu karanlıkta değil de tamamen boşlukta gibi. Ya da belki ben olabilecekleri tasvir eden sözcükleri tam çıkaramadım. Bir de olayların arka planı konusunda belki biraz dha ayrıntılı fikir verilebilirdi. Hani tüm arka plan bir anda açıklanmış... Açıklama sanki biraz daha renkli olabilirdi diye düşünüyorum.

Kızın mektubu ile olayların bağlanmasını doğrusu bekliyordum. Ancak belki beklenti bu kadar yüksek olduğu için olmaması daha iyi olmuş...

Güzel bir hikaye yazmışsın kardeş kutlarım... Ã?bür hikayeni en son değerlendireyim. : ) ) )

Ã?MİT:

Konusu beni hassas bir noktadan yakalayan bir hikaye idi... Konuyu da kurgusu ile oldukça iyi kavramış bir hikaye... Belli ayrıntılar da bunu destekliyor. Adamın adının Ã?mit olması mesela... Karakterin ayrıntıları ve geçmişini çok güzel anlatmışsın. Özellikle en son söylenen söz çok etkin olmuş... Geçmişin kendisi de özellikle hikayeyi ve hikayenin anlatmak istediğini çok güzel destekliyor.

Ancak etkilenmekle birlikte yine de hikayeyi okumayı bitirdiğimde bir boşluğun da olduğunu hissettim. İlk başta ne olduğunu tam anlamadığım bir boşluktu biraz daha düşününce kaynağını tahmin edebildim. Aslında asıl neden sanırım Ã?mitin geçmişinin hikayenin geri kalanını gölgelemesi gibi. Ã?rneğin ana hikayenin konusu olan karakterleri çok az tanıyoruz. Hasan ve Salih i hatta çocukları daha iyi tanımayı beklerdim. Zaten ilk başta çocukların toplanışını tasvir etmeye başlamışken sanki aniden Salih i öldürmeye karar verişleri hızlı olmuş gibi. Benzer şekilde olayın kendisini anlatan tasvirler sanırım Ã?mit in düşünceleri ve geçmişi tarafından gölgeleniyor. Kısaca karakter belki hikayenin anlamını da sırtlayarak öne çıkarken olay biraz geri planda kalıyor gibi. Bu da anlam güçlü olsa bile onun veriliş yönteminin çekiciliğini azaltıyor gibi..

Yukarıdaki bir ton garip dille yazılmış eleştiriye rağmen bunun da en sevdiğim hikayelerden olduğunu belirteyim. Belki de konusu bu kadar hoşuma gittiği için acaba nasıl daha iyi olabilir diye bu kadar düşündüm.

by Efla » Tue Dec 11, 2007 7:14 am

ilk hikayeyi okuma fırsatı buldum.işte yorumlar:

Ölesiye Adalet; Dwaxer


Gizem, bulmaca, sürükleyicilik...

hepsini çok güzel barındırıyor.

Özellikle hikayenin başlarında komiserin kızla beraber vakit geçirme ile cinayet ile uğraşması arasındaki ikilem benim epey hoşuma gitti diyebilirim. Daha gerçekçi yapmış hikayeyi. Ve insan kendisi de böyle ikilemlere düştüğü için durumu anlamakta hiç zorlanmıyor.

Gerçekten ödül almasına şaşırılacak bir hikaye değil....

Ufak bulmacalar da ustaca hazırlanmış. Bundan sonraki yazılar için tavsiye vermek gerekirse bu tür bilmecelerin çözümünü bir sürece bağlamak zihindeki problemin gelişimini daha ayrıntılı anlatmak etkileyiciliği gerçekten arttırabilir.

Aslında hikayenin insanı şaşırtan bi şekilde bitmesini bekliyordum. Yani gidişat o şekildeydi. en sonunda vayy... nasıl yaaa dediğimiz hikayelerden biri olacağını düşünmüştüm.

Aslında hem yanılmış hem yanılmamışım:
Yanılmamışım cidden hikayenin o noktada bitmesi beni şaşırttı. Yani aslında kafada kalan soru işaretleriyle merak içindeyim hala. Tabii bu da bir tarz hatta hoş bir tarz ama yine de merak ediyor insan.
Yanılmışım çünküçok süpriz bi finalle karşılaşmadık. Neticede kız hikayeye karıştığı için kafamda iki ihtimal vardı biri bu şekilde tehdit unsuru olarak kullanılacağı diğeri de kızın olaylarla doğrudan ilişkisi olduğu yani aklıma kızın yabancı gizli bir örgüt üyesi olduğuna dair senaryolar bile gelmedi değil (sanırım çok şaşırmak istemişim =) )

Edebiyat uzmanı değilim ama tavsiye vermekten de çok çekinmeyeceğim neticede başarısını bi şekilde ortaya koymuş yazarlar dikkate alacakları ve almayacakları tavsiyeleri rahatlıkla ayıklayacaklardır.

Eğer karakterlere daha fazla kişisel özellikler yükleyip mümkünse zayıf yönleri de meydana çıkarılırsa gerçekten çok ilgi çekici oluyor. Eğer başka bir hikayede karşılaşsaydım süper yakışıklı, zeki miroğlu tipli polisimize daha antipatik yaklaşabilirdim. Her yönüyle iyi olan karakterlerle biraz sorunum var sanırım. Ama hikaye gerçekten iyi olduğu için bundan kurtuldu sanırım =)
-----------------------------------------------------------

Bütün jüri üyelerine özellikle bogusa teşekkür ediyorum bence gayet başarılı bir yarışma oldu bir dahaki sefere daha çok katılım umuyoruz. Bogusun yokluğunda ne kadar olur bilmiyorum ama ocakbaşının işlemesine özen göstermeye çalışacağız ama askerde olduğu sürece hepimiz onu arayacağız sanırım.

Tekrardan teşekkürler =)

Diğer yorumlar da zamanla gelecek arkadaşlar...

by Lugtarias » Tue Dec 11, 2007 4:15 am

Sevgili Bogus'un yüzünde kocaman bir gülümsemeyle gidip daha kocaman bir gülümsemeyle geri dönmesini diliyorum...

Top