by Alenthas » Wed Nov 07, 2007 3:51 am
Dünya ve Yaratılışı Hakkında
Bir gün Toros, Turumil'e cenneti nasıl yarattığını sordu. Turumil ise yaptıklarını bir bir anlattı. Bunun üzerine Toros, Turumil'den bir yer daha yaratmasını istedi. İnsanları oraya koyacaktı ve orada yaşayacaklardı. Turumil ise dedi ki, Elde etmek istediğini uğraşarak kazanmalısın. Ancak öyle değerini bilirsin. Fakat Toros bunun nasıl yapılacağını bilmediğini, yapamayacağını söylediğinde Turumil ekledi Doğumumun ardından ilk yaptığım şey güneşi incelemek oldu, o kadar olağanüstüydü ki! Ve anladığım kadarıyla güneş yanan bir taştan oluşuyor. Çok büyük bir taş! Eğer oradan küçük bir parça getirirseniz size yardım edebilirim.
Bunun üzerine Toros, Ronhor'a gidip ona güneşi kesebilmesi için bir kılıç yapmasını istedi. Ronhor ise böyle bir şey için elmas kullanması gerektiğini söyleyerek Turumil'den elması istemeye gitti. Fakat Turumil dedi ki, Eğer bana çok özel bir kılıç yaparsan, sana istediğin şeyi vereceğim evrenin işleyicisi.
Ve böylelikle Ronhor Turumil'e özel tam beş kere su verdiği bir kılıç yaptı! Böyle bir şey bir cüce için bile neredeyse imkansız bir sayıydı! Kılıç o kadar keskin olmuştu ki kılıcın ucu Ronhor'un parmağına değer değmez kanamasına neden oldu. Kan kılıcın kalbine inerek kılıcın kırmızı bir renkle parlamasına sebep oldu. Bir tanrının kanı!
Bu hediye karşısında memnun olan Turumil, Ronhor'un istediklerini yerine getirdi, böylece Ronhor kılıcı tamamen elmastan yapmıştı. Elmas hem çok kesiciydi, hemde ısıya çok dayanıklıydı.
Son olarak güneşe gitmek için uçan bir binek gerekliydi. Aèndel beyaz bir ejderha suretine büründü. Böylelikle Toros Aèndel'in üzerine binerek güneşe yaklaştı. Toros elmastan kılıcıyla güneşten çok büyük bir parça koparmışlardı, gerçi güneş o kadar büyüktü ki! Aslında çok küçük bir parça gibi gözüküyordu. Toros bu parçayı aldı ve üzerindeki ateşi söndürdü. Cennetin yakınlarına bir yere yerleştirdiler o büyük parçayı ilerde izleyebilmek için.
Havanın efendisi Ahnendil emrindeki rüzgârları kullanarak dünyanın tozunu toprağını silkeledi. Ateşin efendisi Xylon toprağın efendisi Baed'den dünyanın ortasına kadar bir boşluk açmasını istedi. Baed bu isteği yerine getirdiğinde Xylon dünyanın derinliklerinde bir ateş topu gönderdi. Ve ardından Baed dünyayı kapattı. Sonra dünyaya ilk ayak basan Baed oldu. İlk önce yere ayağıyla güçlü bir darbe indirdi ve böylece dünya üzerinde büyük çukurlar açıldı. Suyun efendisi Leonav bu çukurları sularla doldurdu. Ardından Baed büyük toprak yığınlarını tüm gücüyle dünyaya fırlatarak dağları oluşturdu. Ã?arpmanın şiddetiyle dağların altı parçalanarak mağaraları oluşturdu. En yüksek dağa "Tanrıların Dağı" adı verilmişti. Tüm tanrılara tapan canlılar barış içerisinde bu dağa çıkarlardı ve oralarında ibadetlerini gerçekleştirirlerdi. Orada yaşayanlar genellikle kendisini tamamiyle tanrısına adamış canlılar olurdu. Ve bunlar genellikle druid, şaman, elementalist ve ruhbanlardan oluşurdu.
Ve son olarak Hellendros'un tüm dünyaya ektiği tohumlar sayesinde dünya yeşerdi ve çok güzel bir yer haline geldi.
Büyük Harb ve Dünya Hakkında
İnsanlar, elfler ve cüceler tanrılarıyla birlikte huzur içinde yaşamaktaydılar. Bu krallığın adına 'İttifak-ı İlahi' adını vermişlerdi. Ve bu zaman içerisinde ise bazı canlılar kendi ırklarına değil de başka ırktaki canlılara âşık olmaya başlamışlardı. Elflerin zekâsını ve cücelerin kabiliyetini alan Gnom halkı daha önce yapılmamış aletler icat etmeye başlamışlardı. İnsanların hırsını ve cücelerin kabiliyetini alan ve şaşırtıcı derecede cücelerden bile kısa olan halka Buçukluklar denilmişti. Bu halk 'aşırma' konusunda uzmanlaşmış ve zamanında bir buçukluk "İyi bir hırsız olmanın 100 yolu" adında bir kitap bile yazmıştır. Ve son olarak elflerin kibrini ve insanların hırsını alan halka ise Ay elfleri adı verilmiştir. Kısaca yarım-elf denir.
Melantari dünyanın bir öbür ucuna yerleşmişti tek başına. Kendisine okunan laneti kullanarak yaşadığı ormanlık alanı karartıp kendisine göre daha güzel bir yer haline getirdi. Uzun süre gücünü toplayarak bekledi. Haince planlar kuruyordu. Bunu bilen Aèndel bir buçuklukla bir gnoma kazandıkları yarışma sonucunda onları Melantari'den gülü çalmaları için yollamıştı. Garip bir mucize sayesinde bu ikili Kara Gül ile birlikte altı gün içerisinde dönmüşlerdi. Kimse nasıl yaptıklarını bilmiyordu fakat bu ikili bir tünelden bahsetmişlerdi. Tabii kimse onlara inanmamıştı. Bu ikili bunun üzerine yaptıkları haritanın arkasına bir bilmece yazdılar;
Ne zeki ol ne de bilge,
Bana derler deli bilge.
Uzun uzun düşünmen lazımdır,
İsteğimi anlaman için görmen lazımdır.
Karanlığa gitmek istiyorsan dinle beni.
Doğuya gitmeli ilk,
Bir tünel göreceksin, dünyanın sonunda,
Atla içerisine, korkma.
İçeride yönünü kaybedersin,
Fakat ilerlemeye devam edersin.
Durmak yok varana kadar,
Ölümün topraklarında ağlayana kadar.
Bu şiir kendisini ozan sanan bir gnom tarafından sarhoş bir halde yazılmıştır.
Bu sırada dünyayı keşfetmeyi isteyen bir grup yola koyuldular. Bu grup başlangıçta bir insandan oluşmuştu. Fakat sonra mucizevî karşılaşmalar sonucunda erkek bir elf, insan ve cüce olmak üzere üçe tamamlanmıştı. Ardından sevdikleriyle vedalaşan grubun sevgilileri de onlarla gelmeyi önerdiler çünkü şans eseri bu bayanlar önceden tanışmaktaydılar. Böylelikle grupları erkek ve dişi olmak üzere altı kişiye tamamlanmıştı. Gnom yazdığı bilmeceyi bu gruba sunarak yollarını kolaylaştırmayı denemiş fakat kimse onu dinlememiştir. Eğer bu gruptan bir kişi bile eksik olsaydı güçleri dünyanın tamamını dolaşmaya yetmezdi. Ã?ünkü büyük sınavlardan geçip zorlu yaratıklarla savaşmak zorunda kalmışlardı. Yinede sonunda kaderinde cilvesiyle Melantari'nin huzuruna çıkabilmişlerdi.
Evet, bu Melantari'nin bir oyunuydu ve mükemmel işlemişti. Bunun üzerine Melantari karşısına gelen bu canlılara iyi davrandı ve tanrıların ona nasıl zulüm ettiklerinden bahsetti. Dedi ki; Sizler tanrılarınızın sahte yüzünü gördünüz! Onlar beni dışladılar, bana işkence ettiler. Ve şimdide en değerli varlığımı elimden aldılar! Bana katılın, benim tarafımda olun ki dünyayı o pisliklerden arındıralım!
Bunun üzerine onlarda dediler ki; Ey Melantari! Acını anlıyor ve saygı gösteriyoruz. Onlar ki bizi yıllarca kandırmışlar meğer! Bizi kulun olarak addet ki sana ibadet edip dünyayı kötülükten arındıralım!
Melantari bunun üzerine gülümsedi ve şöyle buyurdu; Kullarım! Sizi asla yüz üstü bırakmayacağım. Biliniz ki size vereceğim her vazife kutsaldır. Sizleri ben var olduğum müddetçe yaşamanız için kutsuyorum. Ve ardından her birine teker teker dokunarak cilt renklerini siyaha dönüştürdü. Bunlar karanlığın altı şövalyesiydiler. Hakkında bir çok korku masalı anlatılır. Fakat canlılar bu masalların birer kocakarı masalı oldup olmadığı konusunda ikiye ayrılmışlardır.
Ardından Melantari müritlerini evlendirdi ve dedi ki; Sevgili kullarım, eğer birbirinizi sever çoluk çocuğa karışırsanız biliniz ki bana zarar değil yararınız dokunacaktır. Eğer bana torun verirseniz ırkımız büyüyecek ve güçlenecektir.
Bu sıralar Thorodin dünyaya açılan bir boyut kapısı keşfetti. Kapı Thorodin'in ölümsüz geçmesine izin veriyordu. Fakat diğerleri hakkında şöyle bir emri vardı;
Kimdir ki bu boyut kapısından şimdi geçe, ölümlü olup toprağa karışa!
Kimdir ki burada doksan dokuz yıl bekleye, o zaman ölümsüzlüğü tada!
Bunun üzerine orklar ve bunun gibi zekâ seviyesi düşük yaratıklar sabırsızlıklarının kurbanı olup dünyaya ölümlü olarak indiler. Fakat iblisler ve bunun gibi şeytani yaratıklar ise doksan dokuz yıl beklemeyi kabul edip ölümsüz olma hakkını kazanmışlardır.
Boyut kapısı dünyanın derinliklerindeki madenlere açılmaktaydı. Bu madenlere yerleşen Thorodin ve müritleri burada yaşamlarını sürdürdüler.
İttifak-ı İlahi'de ki gençler karşıt cinsleriyle dans edip eğlenmekteydiler. Yaşlılar ise avcılık yapıp yemek getirmekteydiler genellikle. şikâyet ediyorlardı aslında içten içe. Gençler oturup eğlensin, biz burada çalışalım! demekteydiler. Fakat yinede avcılığı seviyorlardı ve işlerini seve seve yapıyorlardı. Onlar eğlene dursun, Melantari'nin ismini verdiği 'Kara Lejyon' büyüyüp gelişmekte ve silah kullanmakta uzmanlaşmaktaydılar.
Daha da kötüsü cehennem yaratıklarının boyut kapısını buldukları zamanın üzerinden doksan dokuz yıl geçmişti. Boyut kapısını kullanan varlıklara şöyle buyruldu; Sizler, ölümsüzlüğü seçen bilge yaratıklar. Bir kere dünyaya geldiğinizde ölümlülüğü tadacaksınız. Orada öldüğünüzde cehenneme geri dönüp doksan dokuz yıl beklemek zorundasınız. Tabii her doksan dokuz yılda bir dünyaya giremezsiniz. Hepinize belirli dualar bahşedilecek. Bu duaların tersinin okunması sizleri dünya üzerinde serbest bırakacaktır. O yüzdendir ki insanların bu duayı sevmelerine neden olun. Unutturmamaya dikkat edin. Mümkünse kendi adınızı verdiğiniz bir tapınak yapınız ki isminiz sonsuza kadar unutulmasın ve o tapınaklarda sizin duanız okunsun. Sizin duanızı tersten okuyacak kadar cahil, aptal ya da cesur kişiyi öldürdüğünüzde ise serbest olacaksınız, daha önce değil. Fakat özellikle büyücüler sizden korunmak için bir taktik belirleyeceklerdir. Bu kişiden kişiye değişebilir. Bir sembol ya da bir tılsım olabilir. Eğer bu korumalar yeterince güçlü değilse onu kırıp büyücüyü öldürebilirsiniz. Aksi taktirde o büyücünün hizmetkârı olup çıkarsınız. Bunun üzerine şeytani varlıklar bu gerekçeyi kabul edip bir an önce dünyaya girdiler. Melantari ise bu şeytani varlıklara reddedemeyecekleri bir ödül vaat etmişti: Tanrısal ölümsüzlük. Böylelikle Kara Lejyon'a katılan şeytani varlıklar güçlerine güç katmıştı.
Karanlığın orduları harekete geçmiş, İttifak-ı İlahi'ye doğru marş etmekteydiler. Bunun haberini alan tanrılar tüm ordularını toplayıp, Kara Lejyon topraklarına girmeden önce bir seferber ilan ettiler. Doğru düzgün silahları ve zırhları bile yoktu. Ã?abucak hazırlanıp küçük bir eğitimden geçtikten sonra son sürat harb alanına gitmek zorunda kaldılar. Yaşlı ya da genç ayırt edilmeden hepsi son sürat ilerlemekteydiler. Belirli bir uzaklığa ulaştıklarında kamp kurup dövüş talimi yaptılar.
Plan şuydu; Ana topraklardan mümkün olduğunca uzağa gidip karanlığı oyalayacaklardı. Kadınlar ve çocuklar ise mağaralara saklanacaklardı.
Dünyanın tam ortasında harb edecek olan iki muhteşem ordu hazırlıklarını yaptılar ve hizaya girdiler. Aèndel pulları gümüş renginde en güzel kılıçtan bile daha parlak bir ejderhaya, Melantari ise bir kuzgunun tüyünden bile daha siyah pulları olan bir ejderhaya binmekteydi. Savaş alanının ortasında buluşan tanrılar konuşmaya başladılar.
Böyle bir orduyu Melantari'nin nereden topladığını düşünmekte olan Aèndel; Melantari! Sesimi duy, bu savaş ikimizin arasında. Bırak aramızda çözülsün! dedi.
Bunları duyan Melantari kendine güvenir bir edayla bir tanrının son yakarışlarını izlemekteydi. Kardeşinin gözüne baktı. O artık tanıdıkları tanrı değildi. Gülün gücü onu deliye çevirmişti, gözlerinden okunuyordu.
Aèndel buna şükretti, ya kendi başına gelseydi? Bu kadar büyük güç karşısında o da delirirdi. Melantari hâlâ ona bakmaktaydı. Ve dedi ki, Yıllardır bu anı bekliyordum. Bu savaş olacak ve bu dünya karanlığa gömülecek. Ruhlarınız sonsuzlukta kaybolacak. Bu dünyanın mutlak hâkimiyeti benim avucumun içerisinde olacaktır!
Bunun üzerine son sözlerini söyleyen tanrılar geri çekildiler. Melantari, Aèndel'i askerleriyle konuşması için bıraktı. Kendisinin böyle saçmalıklara zamanı yoktu. Ve şöyle buyurdu yüceler yücesi Aèndel; Evlatlarım! Dostlarım! Bugün burada savaşmaya değil, ölmeye geldik! Biliyorum belki sayımız onlardan üstün, lakin sizler eğitilmiş askerler değilsiniz ne yazık ki. O yüzdendir ki, eğer kendi ırkımızın devamını diliyorsak, burada son kanımız yere damlayıp toprağa karışana kadar dayanmalıyız. Bu savaşı kazanamayacağız, size yalan söyleyemem. Fakat biliniz ki burada yaptıklarınız unutulmayacaktır. Buradaki kahramanlar sonsuza kadar yaşayacaklardır. Demem odur ki, kardeşlerinize, analarınıza, evlatlarınıza ve sevgililerinize kaçmaları için zaman tanıyın. Kanımız yerde kalmayacaktır!
Bu son cümleyi coşkuyla söylemişti, bunun ardından tüm askerler kalplerinden gelen bütün inançla, tanrılarına ve ailelerine duydukları tüm sevgi ile ve de tüm nefretleriyle haykırdılar. O kadar içten ve güçlü bir haykırıştı ki, düşmanları korkup sindiler. Aileleri umutla gülümsediler ve o ki öyle bir haykırıştı ki, dünya üzerinde tüm canlılar saygıyla ve korkuyla bu haykırışa katılmışlardı.
Ve böylelikle dünyanın asla unutamayacağı Büyük Harb başlamıştı. Gelmiş geçmiş en büyük savaştı bu. Ve en büyük özelliği tanrılarında katıldığı ilk ve tek savaş olmasıydı.
İki taraf birbirlerine ölesiye saldırmaktaydılar, tüm nefretleriyle. İttifak-ı İlahi ne kadar da sayıca üstün olsa bile askeri eğitimleri avcılıktan öteye geçmemekteydi.
Harb hiç durmadan devam etmekteydi. Tam bir katliam gerçekleştiriliyordu. Harbin ikinci günü Aèndel saldırıya geçti. Gökyüzüne bakanlar orada karanlığın ve aydınlığın birbirleriyle cilveleştiğine yemin edebilirlerdi. Tanrılar ejderhalarıyla yekvücut olmuş birbirlerinin hareketlerini tamamlamaktaydılar. Savaş kaybedilmekteydi, Aèndel gücünü yitiriyordu. Ejderhasını Melantari'den uzaklaştıran Aèndel, karanlığın efendisinin alayına maruz kaldı.
Fakat bu alay hemen kesildi. Ã?ünkü Aèndel'in saçtığı ışık Melantari'nin karanlığını örtüyordu. Bunu fark eden Melantari, kardeşinin gücünü toplamakta olduğunu anladı ve haykırdı; Bunu yapamazsın! İkimizi de yok edeceksin!
Lakin Aèndel gayet sakindi. Dedi ki; Eğer bu deliliğe son verecekse tüm tanrıları birden yok ederim. Bu lafların üzerinde Melantari'de gücünü toplamaya başladı, bu deli ne yapıyordu?! İkisi de yok olacaktı. O zaman madem yok olacaktı, o müddet kardeşini de kendisiyle götürecekti. Gücünü toplayan Aèndel hızla Melantari'nin üzerine sürmeye başladı. Havada çarpışan kılıçlar müthiş bir ışık saçtı. Bu çarpışma o kadar güçlüydü ki dünya ortadan ikiye yarıldı ve Kara Lejyon ile İttifak-ı İlahi'nin toprakları birbirinden dünyanın merkezine kadar bir yarık sayesinde binlerce kilometre ayrıldı.
Bunu gören yeraltı yaratıkları yeryüzüne çıktılar. Fakat yeraltı hayatı çok dağınıktı. Thorodin'in hükümdarlığını kabul etmeyen birçok yaratık vardı. O yüzden yeraltı sürekli harb içerisindeydi ve birbirlerinden ayrıydılar. Böylelikle Thorodin ve müritleri Kara Lejyonun tarafında kalmaktaydılar. Onlar o taraftan çıkarken kâfirler ise İttifak-ı İlahi'nin toprakları tarafından çıkmak zorunda kaldılar. Ama bunu hepsi başaramadı. Ã?ünkü dünya üzerindeki denizlerin bir kısmı çekilmiş ve bu yarığa dolmuştu.
Bu savaşın ardından İlah-ı İttifak arasında kavgalar oldu ve ayrılmak zorunda kaldılar. Mutluluk bitmiş, hüzün gelmişti dünyaya. Ve bu hüzün, ilk çağı sona erdirmiş, orta çağı başlatmıştır.
[b] [size=150]Dünya ve Yaratılışı Hakkında[/size]
Bir gün Toros, Turumil'e cenneti nasıl yarattığını sordu. Turumil ise yaptıklarını bir bir anlattı. Bunun üzerine Toros, Turumil'den bir yer daha yaratmasını istedi. İnsanları oraya koyacaktı ve orada yaşayacaklardı. Turumil ise dedi ki, [i]Elde etmek istediğini uğraşarak kazanmalısın. Ancak öyle değerini bilirsin.[/i] Fakat Toros bunun nasıl yapılacağını bilmediğini, yapamayacağını söylediğinde Turumil ekledi [i]Doğumumun ardından ilk yaptığım şey güneşi incelemek oldu, o kadar olağanüstüydü ki! Ve anladığım kadarıyla güneş yanan bir taştan oluşuyor. Çok büyük bir taş! Eğer oradan küçük bir parça getirirseniz size yardım edebilirim.[/i]
Bunun üzerine Toros, Ronhor'a gidip ona güneşi kesebilmesi için bir kılıç yapmasını istedi. Ronhor ise böyle bir şey için elmas kullanması gerektiğini söyleyerek Turumil'den elması istemeye gitti. Fakat Turumil dedi ki, [i]Eğer bana çok özel bir kılıç yaparsan, sana istediğin şeyi vereceğim evrenin işleyicisi.[/i]
Ve böylelikle Ronhor Turumil'e özel tam beş kere su verdiği bir kılıç yaptı! Böyle bir şey bir cüce için bile neredeyse imkansız bir sayıydı! Kılıç o kadar keskin olmuştu ki kılıcın ucu Ronhor'un parmağına değer değmez kanamasına neden oldu. Kan kılıcın kalbine inerek kılıcın kırmızı bir renkle parlamasına sebep oldu. Bir tanrının kanı!
Bu hediye karşısında memnun olan Turumil, Ronhor'un istediklerini yerine getirdi, böylece Ronhor kılıcı tamamen elmastan yapmıştı. Elmas hem çok kesiciydi, hemde ısıya çok dayanıklıydı.
Son olarak güneşe gitmek için uçan bir binek gerekliydi. Aèndel beyaz bir ejderha suretine büründü. Böylelikle Toros Aèndel'in üzerine binerek güneşe yaklaştı. Toros elmastan kılıcıyla güneşten çok büyük bir parça koparmışlardı, gerçi güneş o kadar büyüktü ki! Aslında çok küçük bir parça gibi gözüküyordu. Toros bu parçayı aldı ve üzerindeki ateşi söndürdü. Cennetin yakınlarına bir yere yerleştirdiler o büyük parçayı ilerde izleyebilmek için.
Havanın efendisi Ahnendil emrindeki rüzgârları kullanarak dünyanın tozunu toprağını silkeledi. Ateşin efendisi Xylon toprağın efendisi Baed'den dünyanın ortasına kadar bir boşluk açmasını istedi. Baed bu isteği yerine getirdiğinde Xylon dünyanın derinliklerinde bir ateş topu gönderdi. Ve ardından Baed dünyayı kapattı. Sonra dünyaya ilk ayak basan Baed oldu. İlk önce yere ayağıyla güçlü bir darbe indirdi ve böylece dünya üzerinde büyük çukurlar açıldı. Suyun efendisi Leonav bu çukurları sularla doldurdu. Ardından Baed büyük toprak yığınlarını tüm gücüyle dünyaya fırlatarak dağları oluşturdu. Ã?arpmanın şiddetiyle dağların altı parçalanarak mağaraları oluşturdu. En yüksek dağa "Tanrıların Dağı" adı verilmişti. Tüm tanrılara tapan canlılar barış içerisinde bu dağa çıkarlardı ve oralarında ibadetlerini gerçekleştirirlerdi. Orada yaşayanlar genellikle kendisini tamamiyle tanrısına adamış canlılar olurdu. Ve bunlar genellikle druid, şaman, elementalist ve ruhbanlardan oluşurdu.
Ve son olarak Hellendros'un tüm dünyaya ektiği tohumlar sayesinde dünya yeşerdi ve çok güzel bir yer haline geldi.[/b]
[size=150]Büyük Harb ve Dünya Hakkında[/size]
İnsanlar, elfler ve cüceler tanrılarıyla birlikte huzur içinde yaşamaktaydılar. Bu krallığın adına 'İttifak-ı İlahi' adını vermişlerdi. Ve bu zaman içerisinde ise bazı canlılar kendi ırklarına değil de başka ırktaki canlılara âşık olmaya başlamışlardı. Elflerin zekâsını ve cücelerin kabiliyetini alan Gnom halkı daha önce yapılmamış aletler icat etmeye başlamışlardı. İnsanların hırsını ve cücelerin kabiliyetini alan ve şaşırtıcı derecede cücelerden bile kısa olan halka Buçukluklar denilmişti. Bu halk 'aşırma' konusunda uzmanlaşmış ve zamanında bir buçukluk "İyi bir hırsız olmanın 100 yolu" adında bir kitap bile yazmıştır. Ve son olarak elflerin kibrini ve insanların hırsını alan halka ise Ay elfleri adı verilmiştir. Kısaca yarım-elf denir.
Melantari dünyanın bir öbür ucuna yerleşmişti tek başına. Kendisine okunan laneti kullanarak yaşadığı ormanlık alanı karartıp kendisine göre daha güzel bir yer haline getirdi. Uzun süre gücünü toplayarak bekledi. Haince planlar kuruyordu. Bunu bilen Aèndel bir buçuklukla bir gnoma kazandıkları yarışma sonucunda onları Melantari'den gülü çalmaları için yollamıştı. Garip bir mucize sayesinde bu ikili Kara Gül ile birlikte altı gün içerisinde dönmüşlerdi. Kimse nasıl yaptıklarını bilmiyordu fakat bu ikili bir tünelden bahsetmişlerdi. Tabii kimse onlara inanmamıştı. Bu ikili bunun üzerine yaptıkları haritanın arkasına bir bilmece yazdılar;
Ne zeki ol ne de bilge,
Bana derler deli bilge.
Uzun uzun düşünmen lazımdır,
İsteğimi anlaman için görmen lazımdır.
Karanlığa gitmek istiyorsan dinle beni.
Doğuya gitmeli ilk,
Bir tünel göreceksin, dünyanın sonunda,
Atla içerisine, korkma.
İçeride yönünü kaybedersin,
Fakat ilerlemeye devam edersin.
Durmak yok varana kadar,
Ölümün topraklarında ağlayana kadar.
Bu şiir kendisini ozan sanan bir gnom tarafından sarhoş bir halde yazılmıştır.
Bu sırada dünyayı keşfetmeyi isteyen bir grup yola koyuldular. Bu grup başlangıçta bir insandan oluşmuştu. Fakat sonra mucizevî karşılaşmalar sonucunda erkek bir elf, insan ve cüce olmak üzere üçe tamamlanmıştı. Ardından sevdikleriyle vedalaşan grubun sevgilileri de onlarla gelmeyi önerdiler çünkü şans eseri bu bayanlar önceden tanışmaktaydılar. Böylelikle grupları erkek ve dişi olmak üzere altı kişiye tamamlanmıştı. Gnom yazdığı bilmeceyi bu gruba sunarak yollarını kolaylaştırmayı denemiş fakat kimse onu dinlememiştir. Eğer bu gruptan bir kişi bile eksik olsaydı güçleri dünyanın tamamını dolaşmaya yetmezdi. Ã?ünkü büyük sınavlardan geçip zorlu yaratıklarla savaşmak zorunda kalmışlardı. Yinede sonunda kaderinde cilvesiyle Melantari'nin huzuruna çıkabilmişlerdi.
Evet, bu Melantari'nin bir oyunuydu ve mükemmel işlemişti. Bunun üzerine Melantari karşısına gelen bu canlılara iyi davrandı ve tanrıların ona nasıl zulüm ettiklerinden bahsetti. Dedi ki; [i]Sizler tanrılarınızın sahte yüzünü gördünüz! Onlar beni dışladılar, bana işkence ettiler. Ve şimdide en değerli varlığımı elimden aldılar! Bana katılın, benim tarafımda olun ki dünyayı o pisliklerden arındıralım![/i]
Bunun üzerine onlarda dediler ki; [i]Ey Melantari! Acını anlıyor ve saygı gösteriyoruz. Onlar ki bizi yıllarca kandırmışlar meğer! Bizi kulun olarak addet ki sana ibadet edip dünyayı kötülükten arındıralım![/i]
Melantari bunun üzerine gülümsedi ve şöyle buyurdu; [i]Kullarım! Sizi asla yüz üstü bırakmayacağım. Biliniz ki size vereceğim her vazife kutsaldır. Sizleri ben var olduğum müddetçe yaşamanız için kutsuyorum.[/i] Ve ardından her birine teker teker dokunarak cilt renklerini siyaha dönüştürdü. Bunlar karanlığın altı şövalyesiydiler. Hakkında bir çok korku masalı anlatılır. Fakat canlılar bu masalların birer kocakarı masalı oldup olmadığı konusunda ikiye ayrılmışlardır.
Ardından Melantari müritlerini evlendirdi ve dedi ki; [i]Sevgili kullarım, eğer birbirinizi sever çoluk çocuğa karışırsanız biliniz ki bana zarar değil yararınız dokunacaktır. Eğer bana torun verirseniz ırkımız büyüyecek ve güçlenecektir.[/i]
Bu sıralar Thorodin dünyaya açılan bir boyut kapısı keşfetti. Kapı Thorodin'in ölümsüz geçmesine izin veriyordu. Fakat diğerleri hakkında şöyle bir emri vardı;
[i]Kimdir ki bu boyut kapısından şimdi geçe, ölümlü olup toprağa karışa!
Kimdir ki burada doksan dokuz yıl bekleye, o zaman ölümsüzlüğü tada![/i]
Bunun üzerine orklar ve bunun gibi zekâ seviyesi düşük yaratıklar sabırsızlıklarının kurbanı olup dünyaya ölümlü olarak indiler. Fakat iblisler ve bunun gibi şeytani yaratıklar ise doksan dokuz yıl beklemeyi kabul edip ölümsüz olma hakkını kazanmışlardır.
Boyut kapısı dünyanın derinliklerindeki madenlere açılmaktaydı. Bu madenlere yerleşen Thorodin ve müritleri burada yaşamlarını sürdürdüler.
İttifak-ı İlahi'de ki gençler karşıt cinsleriyle dans edip eğlenmekteydiler. Yaşlılar ise avcılık yapıp yemek getirmekteydiler genellikle. şikâyet ediyorlardı aslında içten içe. Gençler oturup eğlensin, biz burada çalışalım! demekteydiler. Fakat yinede avcılığı seviyorlardı ve işlerini seve seve yapıyorlardı. Onlar eğlene dursun, Melantari'nin ismini verdiği 'Kara Lejyon' büyüyüp gelişmekte ve silah kullanmakta uzmanlaşmaktaydılar.
Daha da kötüsü cehennem yaratıklarının boyut kapısını buldukları zamanın üzerinden doksan dokuz yıl geçmişti. Boyut kapısını kullanan varlıklara şöyle buyruldu; [i]Sizler, ölümsüzlüğü seçen bilge yaratıklar. Bir kere dünyaya geldiğinizde ölümlülüğü tadacaksınız. Orada öldüğünüzde cehenneme geri dönüp doksan dokuz yıl beklemek zorundasınız. Tabii her doksan dokuz yılda bir dünyaya giremezsiniz. Hepinize belirli dualar bahşedilecek. Bu duaların tersinin okunması sizleri dünya üzerinde serbest bırakacaktır. O yüzdendir ki insanların bu duayı sevmelerine neden olun. Unutturmamaya dikkat edin. Mümkünse kendi adınızı verdiğiniz bir tapınak yapınız ki isminiz sonsuza kadar unutulmasın ve o tapınaklarda sizin duanız okunsun. Sizin duanızı tersten okuyacak kadar cahil, aptal ya da cesur kişiyi öldürdüğünüzde ise serbest olacaksınız, daha önce değil. Fakat özellikle büyücüler sizden korunmak için bir taktik belirleyeceklerdir. Bu kişiden kişiye değişebilir. Bir sembol ya da bir tılsım olabilir. Eğer bu korumalar yeterince güçlü değilse onu kırıp büyücüyü öldürebilirsiniz. Aksi taktirde o büyücünün hizmetkârı olup çıkarsınız.[/i] Bunun üzerine şeytani varlıklar bu gerekçeyi kabul edip bir an önce dünyaya girdiler. Melantari ise bu şeytani varlıklara reddedemeyecekleri bir ödül vaat etmişti: Tanrısal ölümsüzlük. Böylelikle Kara Lejyon'a katılan şeytani varlıklar güçlerine güç katmıştı.
Karanlığın orduları harekete geçmiş, İttifak-ı İlahi'ye doğru marş etmekteydiler. Bunun haberini alan tanrılar tüm ordularını toplayıp, Kara Lejyon topraklarına girmeden önce bir seferber ilan ettiler. Doğru düzgün silahları ve zırhları bile yoktu. Ã?abucak hazırlanıp küçük bir eğitimden geçtikten sonra son sürat harb alanına gitmek zorunda kaldılar. Yaşlı ya da genç ayırt edilmeden hepsi son sürat ilerlemekteydiler. Belirli bir uzaklığa ulaştıklarında kamp kurup dövüş talimi yaptılar.
Plan şuydu; Ana topraklardan mümkün olduğunca uzağa gidip karanlığı oyalayacaklardı. Kadınlar ve çocuklar ise mağaralara saklanacaklardı.
Dünyanın tam ortasında harb edecek olan iki muhteşem ordu hazırlıklarını yaptılar ve hizaya girdiler. Aèndel pulları gümüş renginde en güzel kılıçtan bile daha parlak bir ejderhaya, Melantari ise bir kuzgunun tüyünden bile daha siyah pulları olan bir ejderhaya binmekteydi. Savaş alanının ortasında buluşan tanrılar konuşmaya başladılar.
Böyle bir orduyu Melantari'nin nereden topladığını düşünmekte olan Aèndel; [i]Melantari! Sesimi duy, bu savaş ikimizin arasında. Bırak aramızda çözülsün![/i] dedi.
Bunları duyan Melantari kendine güvenir bir edayla bir tanrının son yakarışlarını izlemekteydi. Kardeşinin gözüne baktı. O artık tanıdıkları tanrı değildi. Gülün gücü onu deliye çevirmişti, gözlerinden okunuyordu.
Aèndel buna şükretti, ya kendi başına gelseydi? Bu kadar büyük güç karşısında o da delirirdi. Melantari hâlâ ona bakmaktaydı. Ve dedi ki, Y[i]ıllardır bu anı bekliyordum. Bu savaş olacak ve bu dünya karanlığa gömülecek. Ruhlarınız sonsuzlukta kaybolacak. Bu dünyanın mutlak hâkimiyeti benim avucumun içerisinde olacaktır![/i]
Bunun üzerine son sözlerini söyleyen tanrılar geri çekildiler. Melantari, Aèndel'i askerleriyle konuşması için bıraktı. Kendisinin böyle saçmalıklara zamanı yoktu. Ve şöyle buyurdu yüceler yücesi Aèndel; [i]Evlatlarım! Dostlarım! Bugün burada savaşmaya değil, ölmeye geldik! Biliyorum belki sayımız onlardan üstün, lakin sizler eğitilmiş askerler değilsiniz ne yazık ki. O yüzdendir ki, eğer kendi ırkımızın devamını diliyorsak, burada son kanımız yere damlayıp toprağa karışana kadar dayanmalıyız. Bu savaşı kazanamayacağız, size yalan söyleyemem. Fakat biliniz ki burada yaptıklarınız unutulmayacaktır. Buradaki kahramanlar sonsuza kadar yaşayacaklardır. Demem odur ki, kardeşlerinize, analarınıza, evlatlarınıza ve sevgililerinize kaçmaları için zaman tanıyın. Kanımız yerde kalmayacaktır![/i]
Bu son cümleyi coşkuyla söylemişti, bunun ardından tüm askerler kalplerinden gelen bütün inançla, tanrılarına ve ailelerine duydukları tüm sevgi ile ve de tüm nefretleriyle haykırdılar. O kadar içten ve güçlü bir haykırıştı ki, düşmanları korkup sindiler. Aileleri umutla gülümsediler ve o ki öyle bir haykırıştı ki, dünya üzerinde tüm canlılar saygıyla ve korkuyla bu haykırışa katılmışlardı.
Ve böylelikle dünyanın asla unutamayacağı Büyük Harb başlamıştı. Gelmiş geçmiş en büyük savaştı bu. Ve en büyük özelliği tanrılarında katıldığı ilk ve tek savaş olmasıydı.
İki taraf birbirlerine ölesiye saldırmaktaydılar, tüm nefretleriyle. İttifak-ı İlahi ne kadar da sayıca üstün olsa bile askeri eğitimleri avcılıktan öteye geçmemekteydi.
Harb hiç durmadan devam etmekteydi. Tam bir katliam gerçekleştiriliyordu. Harbin ikinci günü Aèndel saldırıya geçti. Gökyüzüne bakanlar orada karanlığın ve aydınlığın birbirleriyle cilveleştiğine yemin edebilirlerdi. Tanrılar ejderhalarıyla yekvücut olmuş birbirlerinin hareketlerini tamamlamaktaydılar. Savaş kaybedilmekteydi, Aèndel gücünü yitiriyordu. Ejderhasını Melantari'den uzaklaştıran Aèndel, karanlığın efendisinin alayına maruz kaldı.
Fakat bu alay hemen kesildi. Ã?ünkü Aèndel'in saçtığı ışık Melantari'nin karanlığını örtüyordu. Bunu fark eden Melantari, kardeşinin gücünü toplamakta olduğunu anladı ve haykırdı; [i]Bunu yapamazsın! İkimizi de yok edeceksin![/i]
Lakin Aèndel gayet sakindi. Dedi ki; [i]Eğer bu deliliğe son verecekse tüm tanrıları birden yok ederim.[/i] Bu lafların üzerinde Melantari'de gücünü toplamaya başladı, bu deli ne yapıyordu?! İkisi de yok olacaktı. O zaman madem yok olacaktı, o müddet kardeşini de kendisiyle götürecekti. Gücünü toplayan Aèndel hızla Melantari'nin üzerine sürmeye başladı. Havada çarpışan kılıçlar müthiş bir ışık saçtı. Bu çarpışma o kadar güçlüydü ki dünya ortadan ikiye yarıldı ve Kara Lejyon ile İttifak-ı İlahi'nin toprakları birbirinden dünyanın merkezine kadar bir yarık sayesinde binlerce kilometre ayrıldı.
Bunu gören yeraltı yaratıkları yeryüzüne çıktılar. Fakat yeraltı hayatı çok dağınıktı. Thorodin'in hükümdarlığını kabul etmeyen birçok yaratık vardı. O yüzden yeraltı sürekli harb içerisindeydi ve birbirlerinden ayrıydılar. Böylelikle Thorodin ve müritleri Kara Lejyonun tarafında kalmaktaydılar. Onlar o taraftan çıkarken kâfirler ise İttifak-ı İlahi'nin toprakları tarafından çıkmak zorunda kaldılar. Ama bunu hepsi başaramadı. Ã?ünkü dünya üzerindeki denizlerin bir kısmı çekilmiş ve bu yarığa dolmuştu.
Bu savaşın ardından İlah-ı İttifak arasında kavgalar oldu ve ayrılmak zorunda kaldılar. Mutluluk bitmiş, hüzün gelmişti dünyaya. Ve bu hüzün, ilk çağı sona erdirmiş, orta çağı başlatmıştır.