Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı)

FRPWorld Diyarı ile ilgili aktif RP başlıklarının bulunduğu bölümdür.
Locked
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

şövalyeler bir süre çağrılan hancıyı bekledi, ama hiç kimse gelmedi. Yerdeki adamı ayağa kaldıran lider, dudaklarını bükerek bir mutfak kapısına, bir de Elrach’a baktı. “Hancı çok korkmuş olmalı ki gelemedi.” dedi ve ekledi. “Suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur. Adaletin yerini bulacağından şüphen olmasın savaşçı. Eğer olaylar dediğin gibiyse, zaten yarın akşam olmadan çıkmış olursun. Eğer değil ise... Eh, o zaman bize bir süre misafir olacaksın demektir. Sorun çıkartmadan gelmen senin için en iyisi olur. Bizi atlatabilirsin, ama bu şehirde çok sayıda muhafız ve şövalye var. Eninde sonunda yakalanırsın. Ne kadar geç olursa, senin o kadar zararına olur zira alacağın ceza ağırlaşır.”

Diğer iki şövalye, yavaş adımlarla Elrach’a yaklaşıyorlardı. Bu bir tür testti, Elrach bunu anlayabilmişti. Gitmesi, savunduklarının doğruluğunda ısrarcı olduğunu gösterecekti. Bu durum da kendisine artı bir puan kazandıracaktı. Direnmesi ise tam aksini doğuracaktı. Ama gitse bile, adamların onu nezarethaneye tıkacakları belliydi. Ancak sorgusundan ve görgü tanıklarının ifadesinden sonra serbest bırakılırdı.

şövalye lideri, bir kolundan sımsıkı tuttuğu serseriyi kurtulmak için kıpırdanmaması için bir kez daha sertçe sarstıktan sonra Mathan’a döndü. “Teşekkür ederim bayım, ama siz yeterince yoruldunuz zaten. Bunun yerine hancıyı bulup yarın sabah karargâha getirirseniz, size müteşşekir kalırım. Yalnız sabah olmadan gelmeyin, karargâha sabah olmadan şövalyelerden başka kimse alınmıyor.”

şövalye, serseriyi bir kez daha sarstı.

***

Ã?ocuk, dik dik bakarak Estabin’i takip etmeye başladı. Estabin ise göz ucuyla çocuğu takip ederek, yavaş adımlarla birkaç metre ötedeki han kapısına yöneldi. Nereden çıkmıştı bu bela böyle?!

Gergin geçen birkaç saniyenin ardından, Estabin han kapısına vardı ve kapının açık olduğunu gördü. Derin bir oh çekerek rahatladıktan sonra içeri bir adım attı ve...

“Neler oluyor burada?!” demekten kendini alamadı koca barbar. Elrach tam karşıda kanla kaplı olarak duruyordu. Üstelik yaralıydı. Üç zırhlı kişi, Elrach’ı kıstırmıştı. Birisi de geride duruyordu. Zırhlılardan Estabin’e en yakın olan, bir eliyle hırpani görünümlü birisini tutuyordu ve ağzından kaçırdığı hayret nidası üzerine arkasını dönüp kılıcını Estabin’e doğrultmuştu. Ortalık ise savaş alanı gibiydi. Pek çok yere kan bulaşmıştı ve yerde iki ceset vardı. Sandalyeler ve masalar paramparçaydı.

Herkesin gözü bir anda Estabin’e dönmüştü. Küçük çocuk ise dehşet dolu gözlerle içerideki manzarayı seyrediyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Estalus, cadde boyunca yürürken bazı insanların onu kötü bakışlarla süzdüğünü, bazılarının ise ilgisiz olduğunu gördü. Yine de burası fazla kalabalık olduğundan başına bir şeyler gelme olasılığı düşüktü. Yol boyunca ilerledikten sonra en sonunda bu nezih bölümün girişine geldi ve en sonunda aradığını gördü: Bir han tabelası!

Tabelanın üzerinde Parlak Mücevher Hanı yazıyordu. Muhtemelen adı gibi pahalı bir yerdi; ama en azından güvenliydi.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Süvariler hızla yaklaşıyorlardı. Mızrakları Celdar’a doğrultulmuş, canını almak isteyen yılanlar gibi ileri dikilmişlerdi. Savaşçı, kolaylıkla süvarilerin gözlerindeki kararlığı okuyabiliyordu.

Süvariler mızraklarını sağ elleriyle tutsalar da atın başının üstünden sol tarafa yöneltmişlerdi. Celdar’a göre sağda kalan atlı, daima ona asıl saldırıyı yapan oluyordu. Celdar önündeki tuzağı kolaylıkla anlamıştı. Olduğu yerde kalırsa mıhlanacaktı, ama eğer atın öbür tarafına atlarsa, bu kez de öbür atlının mızrağına hedef olacaktı. O atın da öbür tarafına atlayabilirdi, ama bu durumda da az önce arkasına geçen ve şimdi tekrar hücuma geçen atlılara hedef olacaktı. Her şekilde, mızraklardan kurtulma şansı pek yoktu.

Yine de denemek zorundaydı. Kılıçları çekili bir halde olduğu yerde durdu ve süvarilerin ona ulaşmalarını bekledi.

Süvariler Celdar’a ulaştılar. İlk atlı, mızrağını hınçla ileri doğru sapladı. Celdar aynı anda yan tarafa atlamayı denedi ve...

Başaramadı...

Mızrak, deri zırhı delerek Celdar’ın sol omzuna saplandı. Bereket versin ki mızrak pek derine saplanamamıştı. (Celdar--> 4 damage) Yine de bu etkiyle yere düşen Celdar sol elindeki palasını düşürdü. Atlılar yanında geçip gittiler, ama ileride tekrar dönüp ona saldırmaları an meselesiydi.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Erober, elinin hızlı bir hareketiyle hançeri şövalyenin dizinin arkasına daldırdı ve hedeflediği gibi tendonu kesmeyi başardı. şövalye bunu engellemek için kılıcını savurmuştu ama aniden dengesini kaybedip yere düştüğünden hamlesi boşa gitti.

Erober, bununla birlikte tekrar doğrulup sokaktan fırlamıştı bile. Arkasına hiç bakmamıştı ama şövalyenin öfke dolu çığlığını duymuştu ve şimdi sokağın girişindeki caddede bulunan kafilenin, sokağa doğru baktığını gördü. Kendisi, elinde hançeriyle gözler önündeydi ve arkasındaki şövalye de muhtemelen görülüyordu.

Erober o anda caddeyi sol taraftan takip ederse, son zamanlarda şehre doluşmaya başlamış mülteciler için ayarlanan kamplara ulaşacağını hatırladı. Mesafe oldukça azdı ve en fazla on dakika içinde orada olurdu. Sağ taraf ise ileride ikiye ayrılıyordu. Birisi şehrin çıkışlarından birine, diğeri de şehrin en lüks ve merkez semti olan Fhaerz’e gidiyordu.

Seçimini hemen yapmalıydı, zira kafileye yolculuk boyunca eşlik etmiş olan gönüllü korumalar ona doğru ilerlemeye başlamışlardı bile.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Böyle çok sayıda insanı bir arada hareket ettirmek gerçekten de çok zordu. Eğer bunlar askeri bir birlik olsalardı o durumda eğitimleri sayesinde seri olabilirlerdi, ama bunlar sadece mülteci kafilesiydi. İşte bu yüzden, Ensiferum ve Fordsenshale’in vaad edilen kampa gitmeleri neredeyse yarım saatlerini almıştı.

Mülteci kampı, şehrin batı kıyısına yakın, şehrin varoş bir bölgesindeki büyük bir meydana kurulmuş bir çadır kentten ibaretti. Ã?adır kent sadece bu kafileyi değil, diyarın güneyinden gelen pek çok kafileye ev sahipliği yapıyordu. Varoş bir bölgede olduğu için de loncadan arta kalanların göz diktiği bir yerdi. Sorpigol şehir Meclisi ve Oren Tapınağı, bela çıkmasını engellemek için çadır kentin korumasına bol miktarda asker ve tapınak şövalyesi yığmıştı.

Yer sıkışıklığı için, büyüklüğüne bağlı olarak her çadırda birkaç aile birden kalmak zorundaydı. Fordsenshale, çadırlarda kalanları gruplayan görevlilere giderek Ensiferum ile birlikte, yetimlere baktığını söyledi. Büyük çadırlardan birisi onlara tahsis edildi ve çok sayıda yetimle birlikte oraya yerleştiler.

Yetimler zaten gecenin geç saati olduğu için yatar yatmaz uyudular. Eşyaları yerleştirmeyi sabaha bırakan Fordsenshale, eşyalarının arasından bir çaydanlık, iki fincan ve birkaç tutam çay aldı. Ve suyu doldurduğu çaydanlığı, çadırın dışındaki kamp ateşinin üzerine yerleştirip içine çayları kattı. Birkaç dakika sonra, iki fincana da çayları koyan Fordsenshale, birini Ensiferum’a ikram ettikten sonra içeriye geçtiler ve birer tabureye oturdular. Fordsenshale bir yudum aldıktan sonra gözleri uzaklara daldı.

“Her şey...Aduria bölgesiyle başladı.” dedi dalgın bir tonda. “Çok uzun zamandır sönük kalmış volkanlar patlamaya, yer sarsılmaya ve çatlamaya başladı. O kadar hızlı oldu ki...Aduria yok oldu. Tarlalar kızgın lavlar altında kaldı. Köyler, zehirli dumana boğuldu. şehir, yarılan yer tarafından yutuldu. Aduria’da çoğu kişi, bunların gelip geçici olacağına inandığından bir şey yapmadı. Kaçmayı akıl edebilen çok az kişi oldu maalesef. şimdi Aduria, çökmüş bir durumda. Aduria’da devasa bir çukur var sadece. Dibine bakanlar, dünyanın merkezindeki alevlerin kızıllığını görüyorlar.”

Fordsenshale biraz sustu ve çayından birkaç yudum daha alırken, huzurlu, derin derin uyuyan yetimleri izledi. Derin bir iç çekti ve devam etti.

“Aduria’nın çöküşü, Buzul Tepeler’den Ghandaur Sıradağları’na kadar olan bölgeyi yok etmişti. Sonraki kötü haber, Nefrania’dan geldi. Aniden şehrin merkezinde beliriveren tuhaf, ilkel insanlar, şehri yağmalamaya başlamışlar. Binalar ve insanlar aniden ortadan kaybolmuş ve Buzul Tepeler’den düşen, ve düştüğü yeri yakan çığ ile Nefrania yok olmuş. Kaçabilenler olmuş elbette. Onlar da Aduria’dan kaçanlar gibi kuzeye yola koyulmuş.”

Forsenshale, çayını bitirerek fincanı yere koydu ve alnını ovalayıp iç çekti. Başı ağrıyora benziyordu. Belki de bunları anımsamak onu böyle yapıyordu. Yine de birkaç dakika sonra cesurca bir çabayla-ama daha kısa keserek-anlatmaya devam etti.

“Nyissa, büyük bir büyülü patlama ile yok oldu ve sulara gömüldü. Sağ kalan büyücüler kuzeye yola çıktılar. Maltyr Gölü’nün suları aside dönüştü ve yükselerek Maltyr Kasabası’nı yuttu. On Kasaba bir ork ordusu tarafından yok edildi ve Limerik Ormanları çürüyerek yok oldu. Benim geldiğim Wennhexxa’da zaman kavramı yok oldu sayılır. Bu yetimlerden birisi sadece dört yaşındaydı, ama Wennhexxa’dan ayrılmadan önce ellilerindeydi.”

Fordsenshale bir süre konuşmadı. Ayağa kalktı ve yattığı yerde dönerek üzerini açmış olan bir yetimin üzerini yeniden kapattı.

“Kuzey topraklarında tuhaf şeylerin henüz olmadığını duyduk. Bu sebeple yola çıktık. Diyarın pek çok yerinden insanlar akın akın Sorpigol’e, Cthol Murgos’a, Makval’a, hatta Gargula’ya sığınıyorlar. Bazıları daha kuzeyde Kardak’a sığınmayı düşündüler. Druid korusuna gidip yardım istemeyi akıl edenler bile oldu. Ama... Bilmiyorum. Biz en azından bir süre buradayız.”

Adam, kederle tekrar taburesine oturdu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Edmond’un kampa koşuşu sırasında birkaç ok daha geldi ama hepsi de ıskaladı. Okçular görülmedikleri gibi, ses de çıkartmıyorlardı. Sanki her şey normal gibiydi.

Edmond kampa vardığında herkesi uyur buldu ve söylediği sözler, kimseyi uyandırmadı. Aptalca bir şekilde arkasına saklandığı taş ise, Edmond’un bedeninin yarısını bile gizleyemiyordu.

Arkadan gelen bir ok, Edmond’un kalçasına saplandı. (Edmond--> 5 damage) Edmond’un acı içinde attığı çığlık üzerine kamptakiler en sonunda uyanmışlardı. Savaşçılar alelacele silahlarına el atarken, siviller de kendilerini arabaların arasına atarak korunmaya çalışıyorlardı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Averius, çevresinde dönen tüm tuhaflıklara rağmen, başarılı bir şekilde ses çıkartmadan ve gizlice kampın yanına sokulmayı başarmıştı. Onun gizlenmesinde büyük rol oynayan çalıları ve dalları birazcık araladığında, kamp ateşinin çevresinde çok sayıda uyuyan kişi gördü. Bazıları nöbetteydiler, ama onu görmemişlerdi.

Hem uyuyanlar, hem de nöbetçiler, koyu yeşil ve siyah tonlarındaki kıyafetler giyiyorlardı.Yanlarında çok az malzeme vardı. Sanki bir gecelik kampa çıkmış gibilerdi. Ã?evrede olan bitenden hiç de rahatsız görünmüyorlardı. Tuhaf bir özgüven ve rahatlık vardı bu kampta. Sanki tüm bu olanlar, bu kaos onları etkileyemezdi veya onların kontrolü altındaydı.

Yine de Averius, bunların kim olduklarını biliyordu: Büyük yeşilin hizmetkârları. Büyük yeşil, kayalıklarının çevresindeki ormanlarda civarı tehdit eden minik bir ordu bulunduruyordu. Bunların pek çoğu onun hizmetine girmiş ve yozlaşmış druidlerle kolculardan oluşuyordu. Buna rağmen hizmetinde başkaları da vardı. Mesela...

“Vay vay vay, burada kimler varmış böyle?” diyen keyifli bir ses, Averius’un düşüncelerini böldü. Hızla arkaya döndüğü anda tam alnına bir okun ucu dayandı. Koyu yeşil ve siyah giysiler giymiş ve aynı renklerde bir pelerin giymiş bir kolcu, yayını Averius’a doğrultmuştu. “Seni kampa doğru alalım.” dedi sırıtarak. Tam arkasından gelen hareket sesleri sayesinde Averius, kamptakilerin de artık varlığından haberdar olduklarını anlamıştı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Xanthroat’ın pençesi, gnollun gırtlağında kapanırken yaratık bir an guruldandı ve Xanthroat’ın pençesine yapışarak onun demir gibi kavrayışını çözmeye uğraştı. Başaramadığı gibi, çırptığı kanatlarıyla, Xanthroat gibi o da yerden yükselmişti.

Gnollar bu görüntü karşısında aceleyle arbaletlerini doldurmaya çalışıyorlardı. Bu sırada Xanthroat çoktan gnoll liderini kalkan olarak kullanmaya başlamıştı bile. Nefesi kesilen ve ölüme gittikçe yaklaşan gnoll, hâlâ Xanthroat’ın pençesinden kurtulmaya çalışıyordu.

Arbaletlerini dolduran gnollar Xanthroat’a nişan alsalar da, liderleri yüzünden ateş edemediler. Bunu fırsat bilen yarı ejder, elindeki gnollu diğerlerinin tepesine fırlattı. Gnollar dağılmaya çalışmış olsalar bile, çoğu liderlerine hedef oldu ve yanan otların arasına düştüler.

Sadece birkaç saniye içinde hepsi de koşturarak ciyaklıyorlardı. Sağ kalan gnollar ise panik içinde kaçmaya başladılar. Aynı anda tiz bir ses gürledi.

“Neler oluyor burada?! TARLAM!!!!!”

Xanthroat geriye döndü ve ince, yaşlı bir adamın elinde bir arbaletle dehşet içinde tarlaya baktığını gördü.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Hancı birkaç dakika Juiblex’in yüzüne hödük hödük baktı. Dediğini anlamamış gibiydi. Sonra gözlerini açtı ve “Haaaaaaaa!” dedi. “şehrin bu civarında pek bulamazsın. Fhaerz’de var ama bir tane. Ama o da bu saatte açık olmaz. Yarın sabah gitmen lazım.” Hancı daha sonra Juiblex’e bir daha bakmadı ve içkileri dağıtmaya gitti.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Tekdüze nal sesleri gittikçe yaklaştı, yaklaştıkça da gürültüsü arttı. Murdoc artık emindi: Yaklaşan tek bir at vardı.Kesinlikle acele etmiyor, tam aksine, tuhaf bir sakinlikle yavaş yavaş geliyordu. İki dakika kadar sadece sesler duyuldu. İki dakika sonra ise, Murdoc’un az önce döndüğü dönemeçten dönen atlı, ağaçların arkasından çıkarak Murdoc’un gözlerinin önüne serilmiş oldu.

At, mekanik hareketlerle ileri gidiyor, üzerindeki sahibi ise kapkara bir leperinle hem kendisini hem de yüzünü gizliyordu. Murdoc’un, bu binicinin ırkı hakkında hiçbir fikri olamazdı zira adamın elleri bile eldivenliydi.

Binici onu fark etmemişe benziyordu. Başı öne eğikti. At, mekanik hareketlerle Murdoc’a doğru ilerlemeye başladı. At yaklaştıkça, Murdoc atın da onu fark etmediği izlenimine kapıldı. At, sanki yolunun üzerinde kimse yokmuş gibi, mekanik hareketlerle ilerlemeye devam ediyordu.

At ile Murdoc’un arasında sadece üç adım kalmıştı. Murdoc, şaşkın bakışlarını biniciye çevirdi. Binici o an irkildi ve Murdoc, en sonunda binicinin, kendisinin farkına vardığını anladı. Binici dizginlere sertçe asıldı ve at durdu.

Birkaç gergin, sessiz geçen saniyenin ardından, binici sağ elini havaya kaldırarak Murdoc’u selamladı. “Selamlar ola yolcu. Bu saatte yolda birisiyle karşılaşmayı ummuyordum.” dedi. Tuhaf, hırıltı halinde bir sesi vardı. Sanki zorlukla çıkıyormuş gibiydi. “şehre mi gidiyorsun, yoksa şehirden ayrılıyor musun? Eğer ayrılıyorsan bunu tavsiye etmem. Diyarda çok az güvenli yer kaldı.” Soluk alır gibi durdu, ama Murdoc onun nefeslendiğini fark etmedi. Belki de bir şeyler düşünüyordu. “Her halükârda, Simyacı Zewbrim’in evini biliyor musun?”
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

şimşek, uzanmakta olduğu yataktan yavaşça doğruldu ve ayağa kalktı. Başında hafif bir uğultunun çıkması üzerinde yüzünü buruşturarak başını ovuşturdu. İçki içmeyi bırakmış olmasına rağmen, Zewbrim, ilaçların bazılarını ona zorla oldukça sert bir biranın içinde veriyordu. Belki de bira hafifti de sert olan ilaçlardı. Ama sert ya da değil, hayatını bu ilaçlara ve onları yapan Zewbrim’e borçluydu.

Oren Tapınağı’nın, ona seçim şansı vermeden şimşek’i Hırsız Loncası’na karşı yapılan saldırıda kullanması sırasında loncanın adamları tarafından aldığı yaralar gerçekten de ölümcüldü. Oren rahiplerinin sınırlı güçleri şimşek’i iyileştirmeye yetmemiş, otacılar ve şifacılar da şimşek için umut olmadığını söylemişlerdi. Buna rağmen Zewbrim pes etmemiş, simya, sağlık, ilaçlar ve şifalı bitkiler konusundaki hünerlerini sergileyerek hazırladığı yeni karışımlarla, şimşek’i eski sağlığına kavuşturmuştu.

Ah bir de ilaçları vermek için kullandığı biralar olmasaydı...

şimşek gerinerek ayağa kalktı ve pencereye gitti. Sokaklar ıpıssızdı. Ayın konumuna bakarsa gecenin ortalarında olduğu söylenebilirdi. Yakutgöz ortalarda görünmüyordu. Muhtemelen şehrin bir tarafında bir yere tünemişti. Karaşimşek ise yaralandığından beri-yani birkaç haftadır-Zewbrim’in evinin ahırında tutuluyordu.

Bu evde geçirdiği haftalar nispeten güzeldi; ama evde bir kişi vardı ki şimşek’in içini kıpraştırıyordu: Lonca baskınında da yanında olan, elf kanı bulunan bir yarım döl druid! Elfleri hiç mi hiç sevmeyen şimşek, onların soyundan birisiyle aynı evde haftalarca kalmış olmasına katlanamıyordu.

Evde başkaları da vardı elbette. Zewbrim, çalışmaları konusunda çok kz eğitim veren, ünlü bir simyacıydı. Evde çırak olarak eğittiği üç insan ve bir gnom vardı. Son çırağı da bu kahrolası yarı elfti.

Güneş batarken Zewbrim ona artık tamamen iyileştiğini ve gitmekte özgür olduğunu, lâkin önlem olması için son bir doz daha ilaç vermek istediğini söylemişti. İçtiği o sert bira yüzünden sızıp kalmadan önce şimşek’in son hatırladığı şey, Zewbrim’in ona, Sorpigol’e gelen çok sayıda kafileden bahsetmesiydi. Belki bunlarda aradığı şeyle ilgili bilgilerin olabileceğini söylemişti. Sonrası ise...karanlıktı.

şu saatte herkes uyuyor olmalıydı. Gerçi şimşek, zaman zaman gecenin köründe yarı elfin uyanık olduğunu duyuyordu. Kahrolası yarı elf, doğru dürüst bir druid bile değildi. Ã?eliğe bakışı daha ılımlıydı. Diğer druidler gibi ağırbaşlı olmaktansa, zaman kaybetmemek uğruna hemen harekete geçilmesini öngören, sabırsız bir doğası vardı. Buna rağmen bazı konularda müthiş bir sabır gösteriyordu: Ã?rneğin şimşek’in ona ve soyuna olan bakış açısına olan tahammülü gibi. Yine de şimşek, bu druidin doğaya kendisine göre çok daha iyi uyum sağladığını kabul etmeliydi. Ama bu lanet yarı elf, doğanın büyük çoğunluğunun uykuda olduğu anlarda uyanık olabiliyordu.

şimşek, gözlerini ileriye dikerek pencereden dışarıyı seyretti. Gelen yığınla mültecinin, liman yakınlarındaki bir meydandaki bir çadır kentte konakladıklarını söylemişti Zewbrim ona. O bölümün şehrin varoş bir bölümü olduğunu bilen şimşek, mülteci kampını çok sayıda askerin ve tapınak şövalyesinin koruduğunu tahmin edebiliyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Edmond
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 5509
Joined: Mon Jul 03, 2006 10:00 am
Location: Çanakkale
Contact:

Post by Edmond »

Edmon olan kargaşadan hiçbirşey anlamayarak kalçasından oku bi çırpıda çıkardı.Ã?ıkarırken *LANET OLSUN* diye bir çığlık daha atmıştı.Sonra yarası yüzünden hafif topallayarak kamptakilerin yanına gitti.Herkes bir alavere içindeydi.Edmond az buz anlamıştı.Bu bir baskındı.Sonra kılıcını çıkardı sırtındaki çantadan.İçinden lanet okuyordu.Kimdiki bunları yapanlar.Grup yinede dağılmamıştı.Herkes güvenli bir yerden siper almıştı.Bir saldırı bekliyorlardı.Daha doğrusu bir baskın.Edmond o oku gönderdiği için Tanrı'ya şükretti.Eğer o ok olmasaydı Edmond ölmüşçesine çıülık atmayacaktı.Ancak daha yavaş gelmesi onun açısından daha iyi olurdu.Edmond sonra koşarak çadırların arasında dolaşarak uyarı yapmaya başladı
SacoKhan
Forum Yöneticisi
Posts: 2585
Joined: Thu Mar 10, 2005 10:00 am
Location: Yalnızlığın hüküm sürdüğü yerden
Contact:

Post by SacoKhan »

"Uff, ne yapsam, ne yapsam. Tek başıma ne kadar iyileşmiş olsam da hiçbir başarıya ulaşamam. Yalnızlıktan sıkılmaya mı başlıyorum ne?"

Pencerenin kenarındaki duvara yumruğunu vurdu, her ne kadar sinirle vurmasa da duvarının sıvasını hafiften dökmesine yetmişti bu. Arkasını dönüp odasına ilerlemeye başladı. Ah hazır tam sıkılmışken bu yarı-elf çıkmazdıki karşısına ağzının payını versin!

Burda bir gün daha beklemeliydi, Zewbrim ona en azından bir yardımcı bulabilirdi. Tek başına gitmesi demek daha çok olay demekti. Kenidisi gibi atletik ve zeki birini bulması gerektiğini düşündü şimşek.

"En azından getir götür işlerini yaptırırım!" diye sesli olarak düşündü.

Bu akşam uyuması şimşek için çok iyi olacaktı. Dinç olmak her zaman öncelikli şarttır. Yarın sabah erkenden herkesi kaldırır, gideceğini anlatırdı, ısmarlaşırdı. Sonra da asıl konusunu Zewbrim'e açar belki birini bulur olmadı zaten planlarında yalnızlık olduğu için yoluna koyulurdu.

Sessiz adımlarla odasına girdi ve arkasından kapattı kapıyı. Pencereden bir ıslık çaldı ve Yakutgöz'ün gelmesini bekledi. Pencereyi aralık bırakıp uykusuna konsantre olmaya çalıştı...
And i still wonder if you ever wonder the same!...
calis
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 738
Joined: Wed Apr 21, 2004 10:00 am
Location: İzmir
Contact:

Post by calis »

Estalus uzun vede zahmetli yolculuğunun sonucunda dinlenicek sıcak bir han bulabilmişti.Hanın tabelasının üzerinde uzun süre önce renklerinin canlılığını kaybetmiş olan birkaç mücevher resmi bulunuyordu.şeklin tam üstünde ise "Parlak Mücevher Hanı" yazıyordu.Estalus isminden yola çıkarak hanın pahalı vede kaliteli bir ortamı olduğu kararını verdi kendi kendine.

Daha fazla dayanamayarak hanın girişine doğru hızlı adımlarla ilerledi.Hanın girişine varınca hanın ağır kapısını içeriye doğru itti.Hanın sıcaklığı yüzüne vurunca hafif bir gülümseme belirdi yüzünde estalusun.Vede hanın içine adımını attı.
No one hears him cry so he turns to evil...
celebnor
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 173
Joined: Sat Dec 11, 2004 10:00 am
Contact:

Post by celebnor »

Mahtan bu öneriye ıtiraz edecek kadar cesaret bulamadı kendinde..Olayları biraz anayabilmişti ve bir büyü kullanıcısını korumaya çalışmasını saygıyla karşılamıştı.
"Eger söyledikleri doğruysa bu adamın hapse atılması cok adaletsizce olur" diye düşündü ama yine söyleyemedii şovalyelerin doğru kararı vereceklerini umuyordu.

"Teşekkür ederim bayım, ama siz yeterince yoruldunuz zaten. Bunun yerine hancıyı bulup yarın sabah karargâha getirirseniz, size müteşşekir kalırım. Yalnız sabah olmadan gelmeyin, karargâha sabah olmadan şövalyelerden başka kimse alınmıyor.”

demişti şovalye ve bunu üstüne yapılacak tek şey hancıyı bulmaya çalışmaktı...Ama hancı nerdeydi ? Barbarın dediği gibi bir köşede saklanıyormuydu yoksa haında böyle olaylara göz yumma olaslığına karşı çoktan toz olumuşmuydu.şovalyenin seslenmesine ragmen gelen olmamıştı...

"Peki o zaman,dediğiniz gibi olsun bayım"dedi"bu akşam hancı v e yaşlı adamı arayacagım,yarın sizle karargahta buluşuruz"

"Yaşlı bir büyücü ve bir hancı,ne kadar zor olabilir ki" diye düşündü..."yaşlı bir büyücü ve bir hancı,,,yaşlı bir büyücü....büyücü...yaşlı..."

kelimeler Mahtan'ın zihninde tekrarlanırken olayların telaşından çok önemli ayrıntıyı gözden kaçırmıştı ...yaşlı bir büyücü...belki bu koca adam babasını kurtarmıştı ve ona minnnet borçlu olabilirdi..ömrünü adadığıı amacını kurtarmış olabilirdi bu adam.
Adama dik ve minnetle bir daha baktı...Ama o sırada onlara gözlerini dikmiş bakmakta olan başka birileri daha vardı... Kafasını çevirip baktıgında onların az önce kapı önünde tartışan adamla serseri tipli çocuk oldugunu gördü..."Bir bu eksikti"diye düşündü...Bunlar da kimdi...

Hancıyı bir an önce bulmalıydı ...muhtemelen yaşlı büyücü,belki babası da adamın yanındaydı...
Auré Entuluva...Outa i lomé
Locked

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests