Gecenin üstümüze örttüğü yalnız karanlığın içinde gözlerimi yavaşça açtım. Odanın loşluğuna alıştığımda sadece sokak lambasının solgun ışığının içeriye girdiğini anladığım ve hüsranla hala gece olduğunu fark ettim. Uzun bir arayıştan sonra yastığımın altından cep telefonumu çıkardım ve saati kontrol ettim. Yatalı daha bir saat olmadan yine uyanmıştım, aynı dün gibi ya da önceki günde olduğu gibi. Ya da... Hatırlamıyordum daha önce kaç gecedir böyle uyandığımı ve sabaha kadar uyuyamadığımı. Ellerimi alnıma koydum, terlemiş olduğumu fark ettim. Biliyordum ki bu gece de bana uyku yoktu.
Banyoya giderek ve yüzümü birkaç kez yıkadım. Uykumun açılması için değil kendime gelebilmek için.
Odamın ışığını açtığımda lambamın çıkardığı garip cızırtıyı duymazdan gelmeyi yeğledim. Tek umursadığım bilgisayarımı açmak, gerisi önemli değil. Düğmesine bastığımda fanın çalışma gürültüsü beni biraz kendime getirdi. Gecenin yalnızlığını bozan her ses bana eşlik edebilir. Umurumda değil.
Yeni bir hikâye yazmalıydım ama aklımda sadece büyük bir boşluk var. İçine elimdeki her şeyi atsam da asla dolmak bilmeyen derin ve beni korkutan bir boşluk. Dakikalarca beyaz word sayfasına baktım, baktım. Biliyorum ki aklıma o boş sayfayı dolduracak hiçbir şey gelmeyecekti. Ve yine biliyorum ki bu böyle devam etmeyecekti. Etmemeli diye aklımdan geçirdim.
Ağrıyan başımı ellerimin arasına aldım. Böyle devam etmemeli ama ne yapmalıydım. Buna nasıl bir son verebilirdim. Kaç gecedir kendime bir gün bunlar geçecek diye telkin ettim ama ne fayda, kendime bile inanmıyordum ne zamandır.
Dışarıda yeni yağmaya başlayan yağmurun sesi kulaklarıma dolduğunda işte o zaman bir anda aklıma yazacağım hikâyenin adı geldi. Gülümsedim, işte en sonunda yazacak bir şeyler bulmuştum. Işığı söndürdüm, karanlıkta yazmak güzel. Harfleri görmeden, sadece aklımdakileri yaşayarak yazmak. Yaşayacağım ve yazacağım.
Rahat koltuğuma oturdum, şimdi karanlık odamı sadece bilgisayar ekranın beyaz, mavi ışığı loşça aydınlatıyordu. O ekranda hayallerimi yaşayacağım ve yazacağım. Biliyordum ve istiyordum. Bundan da son derece memnunum.
Ellerim aşinalıkla klavyenin tuşlarına uzanırken penceremden içeri giren yıldırım ışığı odamı bir an için gündüz gibi aydınlattı, sonra yine loşluk. Hala hafifçe gülümsüyordum, hikayenim adının ilk harflerini girerken korkunç bir gök gürültüsü beni ürpertti fakat bu aynı zamanda hikayeme başlamış olmaktan dolayı gelen ürperme de olabilir. Anlayamamıştım.
"Yeni Dünyalara Doğru," hem yazıyordum hem de yavaşça fısıldayarak okuyordum. İşte kurtuluşum bu hikâyede diye düşünmüştüm ama o zaman nedenini bilmiyordum sadece hissediyordum.
İlk paragrafa başlarken yeni çakan yıldırımın ışığı odamı aydınlatıyor ve işte o zaman yalnız olmadığımı korkuyla fark ediyordum. Sadece göz ucuyla fark ettiğim uzun bir figür odamın kapısında bana doğru baktığını gördüm. Yıldırımın bir kaç saniye süren aydınlığı gittikten sonra bir an için oda zifiri karanlık oldu sonra yine gözlerim loşluğa yavaşça alışırken ürperti bu sefer bütün ruhuma kadar yayılıyordu.
Uzun figür hala ordaydı, kıpırdamadan olduğum yöne doğru bakıyordu. İstemsizce derince yutkundum. Bende kıpırdamadan onu göz ucumla bakmaya çalışıyordum. Ona doğru dönmek istemiyordum çünkü o an için bunun sadece uykusuzluktan gelen bir halusülasyondu. Ellerim hala klavyenin üstünde. Terlediğimi hissediyordum, alnımdan yuvalanan ter damlası yanaklarımdan aşağıya doğru süzülüyordu. İçimden titrek nefesimin çıkardığı ses korkumu ona da belli etmiş olmalı diye geçirdim.
Merak korkudan üstün geldi sonunda. Kasılmış vücudumu büyük bir zorlukla sola doğru çevirerek korkumla yüz yüze geldim. Uzun, kara bir figür. İlk aklıma gelen bir hırsız olduğuydu. Gecenin bu vakti tanımadığım biri başka kim olabilirdi ki. Ağzımı açtım ama kelimeler çıkmadı, sadece derin bir yutkunma sesi daha. Korku ele geçirmişti beni.
Dışarıda hızlanan yağmurun pencereme vurarak çıkardığı ses bütün ortama hâkim olmuştu. Sonun da bir yıldırım daha çaktı ve onu o parlak ışığın altında daha net gördüm.
Bir şekilde hırsız olmadığını anlıyordum, iyi ama kimdi. Bütün vücudunu kaplayan uzun siyah, gecede uğursuzca içten gelen bir güçle ışığı yutan bir cübbe giymişti. Yüzü başlığının altındaki karanlıkta görünmüyordu ama bana baktığına emindim. Benim monitörün ışığıyla aydınlanan terli, korkuyla beyazlamış yüzüme bakıyordu. Gök gürültüsü geldiğinde küçük odamın ortasına doğru yürüdü. Bana yaklaşıyordu ama ben hala çaresizce tepki veremiyordum. Ne yapabilirim ki, vücudumdaki güç buharlaşmış gibi, bacaklarımı neredeyse hissetmiyordum ve midemin çalkalanması daha da kötüydü.
"Adın ne?" diye sordu adam, derinden gelen, güç dolu bir sesle. Sesi odamın kirli duvarlarında yankılandı birkaç kez. Konuşamadım, çünkü aklıma adım gelmedi. Düşünemiyordum bile.
"Adın ne?" diye tekrar sordu bana aynı tonla. Artık bu soruya kayıtsız kalmak imkânsızdı. Kendimi cevaplamak için zorladım, bir yandan da neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.
"Erdem" diyebildim halsizce. Göremiyordum ama adamın gölgedeki suratında bir gülümseme belirdiğini fark ettim. Yavaşça, korkunun beni kıpırtısız bırakan kırılmaz zincirlerinden kurtulmaya başlamıştım. Yıldırım bir kez daha çaktığında yüzünü gördüm ve aklıma sadece bir isim geldi. Saçmaydı ama düşünemeden aklımdaki adı ağzımdan fırladı.
"Gand.."diyemeden adam elini kaldırarak beni susturdu.
"Hayır, o değilim." Kimden bahsettiğimi biliyordu. Peki o kimdi? Yıldırım bir kez daha çaktığında bana bakan gözleri gördüm ve başka bir isim aklımda çınladı. Kum saatli gözler sadece birisinde vardı. Ayak parmaklarımdan başlayan ürperti bütün bedenimi sardı.
"Rais..." yeniden kalkan el bitirmeme mani oldu. İsimler aklımda canlandıkça ağzımdan istemsizce çıkıyordu.
"O da değilim" dedi. İyi de nasıl biliyordu söylediği isimlerin kimler olduğunu. Ve nasıl ben bu uzun adamı onlara benzetiyordum. Neden aklıma başkaları gelmiyor da bu isimler geliyordu.
Korkum tamamen değil ama hareket etmemi sağlayacak kadar azaldı. Ellerimi klavyenin üstünden çektikten sonra sandalyeden kalktım ve elimde olan bütün cesaretimle sordum "o halde sen kimsin?" Bilmek istiyor muydum, hem evet hem de hayır. Vereceği cevaba bağlıydı. O dakika ölümle oyun oynadığımı hissettim.
"Elrand" diyordu ama bu bana hiç tanıdık gelmedi. Bir süre rahatsızlık veren bir sessizlik odamı kapladı. Evet, ismini söylemişti ama ne yapacağımı bilemedim. İki metreye yakın boyuyla bana yukarıdan bakarken yeterince korkutucuydu.
"Zaman geldi, gitmemiz gerek" dedi adam. Anlamadan, boş boş adama baktım.
"Nereye?" diye sorduğumda yine bir önceki ne bir sessizlik başladı. Loş odamın lambası kendiliğinden yandı ve beklemediğim ani parlaklık gözümü aldı. İlk defa uzun adamı tam olarak görebildim. Cübbesi de başta sandığım gibi siyah değil gece mavisiydi.
Adam bir adım daha yaklaşıyor, "yola çıkma vakti geldi" dediğinde ve içimi garip bir heyecan kapladı, sanki yıllardır beklediğim şeye kavuşmuş gibi. Hafifçe gülümsediğimi fark ettim. Vakit geldi.
"şimdiye kadar başkalarının yaşamış olduğu maceraları beceriksizce yazmaya çalıştın. Onlar kahraman ve sen sadece bir anlatıcı oldun. şimdi sıra sende, senin gibi olanlarda. Eğer başarabilirsen diğerleri gibi bir kahraman olmanın vakti geldi ya da bir ceset". Sesinde garip bir tını var ama o an için bunu fark etmemiştim.
"Sonsuz olasılıklar içinde seçilmiş olan sensin. Kaderin bu dünya da olmadığı gibi, yolun da bu değil. Burada hikâye yazmak için yaratılmadığın gibi burada ölmek içinde. şimdi geliyor musun?" diye sordu.
Ben adamın söylediği şeyleri düşünüyordum hala, karar vermekten uzaktım. Vakit geldi. Ruhum ürperdi. Anlıyorum ki yıllarca bu anı beklemiştim hem de bilmeden.
"Nereye?" diye sorduğumda adamın dudağı gülümseme denecek şekilde aşağıya kıvrıldı. Daha önce kum şeklindeki gözleri normale dönmüştü. Sanki ne düşünsem ona dönüşüyordu, korkutucu bir durumdu ama korkmuyordum.
"Bildiğimiz bütün boyutlarda ve diyarlarda savaş başlamak üzere. İki tarafında orduları toplanıyor ve orduların başına geçecek kahramanlar için özel insanları kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Hatta şu anda bir başkası, aynı senin gibi karar vermek üzere."
"Yani beni sen bulmasan…" dedim ama devamını Elrand getirdi.
"Seni ilk ben bulmasam ya onların safına geçip bizle savaşırdın ya da karşı çıkıp bizim tarafımızdan ölürdün" dedi adam büyük bir soğukkanlılıkla.
"Seni de reddedersem beni öldürür müsün? Aynı onlar gibi" dedim kekeleyerek. Evet derse tek bir seçenek kalıyordu karşımda ama zaten onunla gidecektim. Biliyordum, ruhumun ve aklımın en puslu yerinde bu vardı. Hayallerimde bile bir gün her şeyin değişeceği gün gelecek ama bu kadar hızlı olacağını hayal etmemiştim. Fakat böylesi daha iyiydi, kesin bir şekilde bu hayattan gitmek. Geride tüm acıları, hayal kırıklıklarını ve hatıraları. Sevdiklerini ve senin sevenleri. Ya da gitmeni umursayacakları bırakıp gitmek.
Uzun adamın gülümsemesi daha da kıvrıldı, "Hayır. şimdi değil ama benden sonra karanlık gelip senden bir seçim yapmanı istediğinde onların teklifini kabul edersen savaşta yüz yüze geliriz ve oradan sadece bir kişi hayatta kalır" dedi adam ve hala gülümsüyordu fakat bu sadece yüzünde vardı, gözlerine yansımıyordu. Onun gözlerine baktım bir süre ama dayanamadım sonunda ve gözlerini kaçıran ben oldum. Gözlerin derinliklerinde kaybolmadan kurtulmak çok zor oldu benim için.
"Her şey seçimle başlar" dedim ona. Sanki o bilmiyordu.
"Ve onunla biter. Hayatımızı bunlar belirler" dedi bana ve sonra bütün o ciddiyetle sordu. Gür sesi kulaklarımda çınlarken yüreğim hızla çarpıyordu. Vakit geldi.
"Seçimini yap. Kabul edersen bundan sonra benimle birlikte ışığın patikasında yürüyeceğiz ve savaşacağız, gittiğimiz yerin kahramanı sen olacaksın. İyilerin yeni seçimi sensin." Ve sesinde yine aynı garip tını. Sanki… tüm bunlar beni cezp etmek için söylenen vaatlermiş gibi.
Diğer seçeneği sormadım bile. Gerek yoktu zaten kabul edecektim. Vakit geldi.
Derin bir nefes aldım. Sırtımı dikleştirdim, sesimin titrememesi için zorladım kendimi, "kabul ediyorum" dedim ama yine de sesim titredi.
Adamın gülümsemesi daha bir büyüdü ve fark ettim ki bende gülüyordum. Elrand arkasını döndü sağ eliyle havda garip bir hareket yaparken benim anlamadığım sözler söylüyordu. Ardından odamın ortasında garip bir yırtılma sesi eşliğinde mor ışıklar saçan kapı belirdi. Ã?evresi anlamadığım, mavi renkte parlayan rünlerle doluydu Bunun ne olduğunu bilecek kadar çok kitap okumuştum. Başka bir boyuta açılan kapının sadece birkaç adım önündeydim ve bunu yapan adamda yanımdaydı. Vakit geldi
En sonunda hayallerime hapsolmuş bütün duygularımı serbest bıraktım. Artık saçmalık olarak diye bana öğretilen her şeyin çürütülmesini görüyordum. Bu kapı aynı zamanda benim hayallerime açınla kapıydı. Geri dönmeyeceğimi anladım. Bir daha asla. Bildiğim bu hayat geride kalacaktı ve sadece kitaplarda heyecanla okuduğum dünyaya gidecektim. Başkalarının saçmalık olarak damgaladığı o kitaplar aslında beni hayatımın sınavına hazırlıyordu.Eleştirenler ne de doğru söylemişti, evet bu kaçış edebiyatıydı ve işte ben bu hayattan kaçıyordum. O zaman aklıma bir soru takıldı.
"Bütün o kitaplar ve içindeki kahramanların yaşadığı maceralar gerçek mi?" diye sordum. Cevabı artık bilsem de bunu Elrand diye bildiğim adamın ağzından duymak istedim. Artık onu başkasına benzetmiyordum.
"Senin yazdıklarında dâhil bütün o kahramanlar gerçek. Yaşadılar ve bazıları öldü. Bütün hikâyeler mutlu sonla bulmuyor ne yazık ki."
"İyiler kaybediyor mu?" diye soruyorum şaşkınlıkla. Bu benim bütün inançlarıma ve hayallerime ters bile olsa gerçek buydu galiba, "neden kötülerin kazandığı hikâyeler hiç yazılmıyor?"
"Yazılmaya başlandı bile ve eğer bu son savaşı kaybedersek bundan sonra sadece onların hikâyeleri yazılacak" diyor Elrand ve ilk defa o ifadesiz yüzde bir acı ve öfkenin gölgesini gördüm. Yazılmaya başlandı. İyi de kim yazabilirdi böyle şeyleri. Ben yazarım diyordu içimden bir ses ama hemen onu susturdum. İçimdeki karanlık taraf konuşuyor ama duymamaya çalıştım. Asla kötüler kazanmamalı ama ne yazık ki gerçek bu kadar saf ve güzel değil.
"Peki ya diğer yazarlar. Onlara da bana sunduğun teklifini götürecek misin?"
Elrand yavaşça bilgisayarıma baktı, sanki oradaki bütün yazıları ve onların yazarlarını görebilir gibi. Belki de görebiliyordu. Emin değilim.
"Ne yazık ki bazılar sadece yazmaya devam edecek. Fakat çok azı başka hikâyelere konu olacak kahramanlara dönüşecek. Bazılarına ilk ben ulaşacağım, bazılarının üstüne gölge düşecek ve akıllarını çelmeye çalışacak. Onların yolunu kabul edenlerle savaşacağız elbette. Anla artık orta yolu yok bunun, ya onlar ya biz."
Başımı anladım dercesine salladım ama içimden inanmak istemiyordum.
"Gidelim artık," dedi. Sesinde garip bir sabırsızlık hissettim.
Tekrar bir heyecan dalgası sardı bütün bedenimi. Vakit geldi.
Elrand kapıya doğru döndü ve mor ışıkla çevrili eşiğe doğru bir adımını attı. Ben de onu takip edecekken içimdeki garip bir dürtüyle hala çalışan bilgisayarıma baktım. Uzaktan word ekranına yazdığım başlığı okudum yavaşça; Yeni Dünyalara Doğru.
"Bir hikâyeye başlamıştım. Onu hiçbir zaman bitiremeyeceğim galiba."
Elrand bana baktı ve ilk defa tam anlamıyla gülümsediğini gördüm, "başladığın senin kendi hikâyendi ve hiçbir kahraman kendi hayatını yazamaz" diyerek kapında hızla geçti.
Aynı onun gibi gülümsedim bende. Artık başkasının hikâyesini yazmayacaktım. Artık başkaları benim hikâyemi yazacak ve okuyacaktı. Tabii kazanırsak. Aklıma Elrand'ın söylediği sözler takıldı; yazılmaya başlandı bile ve eğer bu son savaşı kaybedersek sadece onların hikâyeleri yazılacaktı. İşte o zaman zayıf omuzlarıma yüklenen sorumluluğun ağırlığını hissettim.
Derin bir nefes alıp boyut kapısına doğru döndüm ve ayağımı atarak diğer tarafa, beni bekleyen yeni dünyalara doğru ilerledim. Arkamdan son kez bir yıldırım çaktı ve yolumu aydınlattı fakat arkasından gelecek gök gürültüsü sesini hiç duyamadım.
Biliyordum, vakit gelmişti ve artık benim hikâyemin yazılma sırası geldi. Benim hayatımın ve galiba ölümümün. Benim hikâyemin ve hayatımın sonunu ben belirleyecektim. Başkası sadece yazacaktı.
Not: bunu çok önce yazmıştım. İmla hataları var ama düzeltmeden o gün nasıl yazdıysam kalsın istedim. Ã?şendim de denilebilir
