Dolunay yemyeşil ağacın gecede kalmış siyah yapraklarını az da olsa aydınlatıyordu.Gecenin en sessiz saatiydi.Bir tek deliler ve aşıklar uyumuyordu.Kadın ilk kağıdı çıkardı ve gördüklerini yazmaya başladı;
“Bir zamanlar burada çocuklar oynardı.” Dedi Xymos, tarlanın bir köşesini göstererek ve devam etti “Ama artık çocuk kalmadı koşacak!” Karşısındaki genç “Lanet ne zaman bitecek amca?” diye sordu.Yorgun çiftçi “Lanet diye bir şey yoktur,çocuk.” Ve ekledi “Annen biraz çalışsa çok çocuk olur.” Asla ailesine özellikle kardeşine laf söyletmezdi.Genç utana sıkıla oradan uzaklaştı..Xymos dudağının kenarındaki sigarayı yere attı,çapayı yerden kaldırdı ,şapkasını geriye attı ve kulübesine doğru yürümeye başladı.Kapıyı açtı.Ev dağınıktı.Zaten yalnızlığının amacı da buydu.Özgürce dağınık olabilmek.Üzerindeki pis ve sünepe havayı kötüleyecek ve ona söylenecek kimse yoktu etrafında.Çalışmıyor diye suçladığı yengesinin gönderdiği yemeğe baktı “Helene ,Helene hep yemek mi yapacaksın?” diye söylendi.Bir iki lokma aldı ,yüzünü buruşturdu.Hava kararmadan yatardı.Fazla arkadaşı yoktu.Küçüklerine ne kadar realist ve büyük gözükmeye çalışsa da aslında macera düşkünü biriydi o.Duyduğu her hazine hikayesine atlar ,elfler,periler hatta orclarla tanışacağı ilk günü beklerdi.Bunları düşünürken önce kulübedeki ışık kendiliğinden sönmeye sonra da içerisi kararmaya başladı.
Birden bir alev topu ayağının ucuna düştü.Kafasını kaldırdı.Gözü yatağının yanındaki takvime ilişti 18 Nirod’du (Ã?ifçtçi tarihinde ekin zamanıdır.İnsan takviminde 13 Ağustostur.).Duman kokuları çok ağırdı.Helene’in sesini duydu , çığlığın geldiği yere koştu.Genç çocuk kül olmuştu.Köy kırmızıydı.Helene’in eteği tutuşmuş yanağının bir kısmı yanmıştı.İçeri koştu kardeşinin yanık kokusu burnuna geldi.Orada daha fazla kalırsa yanacaktı.Evden gözünde birkaç damla yaşla ve büyük bir şok -belki donukluk demek daha uygun olurdu-haliyle çıktı.Koşan bir kadın bebeğini düşürmüştü.Geri dönüp çocuğu almamıştı.Yerden küçüğü kaldırdı ve izlemeye devam etti.Ahırlar yanıyordu.Her hayvanın sesi birbirine karışmıştı.Tarlasına dönüp baktı ,ekini yanıyordu.Meşe ağacının yaprağı dönerek düşmeye başladı.Burnunu çekti.Lanet Tanrılar diye geçirdi içinden,ekmeğimi almadığınız kalmıştı.Siyah bir karaltı önünde belirdi,sanki birisi anı durdurmuştu.Ağzı açık kalan insanlar, koşarken havada asılı kalanlar.Zaman durmuştu.Karaltı konuşmaya başladı “Birilerinin bize laf ettiğini duydum,ona cevap vermeye geldim.” Kucağındaki bebeğe baktı gözyaşları donmuştu. “Yarın akşam üzere pis insan köyün bu hale gelecek,kurtulursan hayatın değişecek,kurtarırsan,cennet denen yere gidersin,küfürün için bağışlanmayı dilersen tabi.Bu arada kaybettiğin anahtar yatağının altında .Düşündükte senin evinin yanması köyün temi,zliği açısından iyi olurdu.”tiz bir kahkaha attı ve gidip insanın yanağına çirkin tırnaklarıyla dokundu.Uzun tırnaklarından birini bebeğin kalbine bastırdı.Xymos acı bir çığlık attı.
Gözlerini açtığında Güneş’in yeni doğduğunu fark etti.Kafasını yana çevirdi ve o an bunun gerçek olmamasını diledi.Takvim 18 ini gösteriyordu.Yani bugün,eğer o rüya doğruysa,yani eğer gerçekten o çirkin yaratık doğru söylediyse,koşarak kulübeden çıktı.Hiç bir yer yanmıyordu.Kulübeye geri döndü.Yatağının altına baktı.Aylardır aradığı bodrum anahtarı oradaydı.Birileri bana şaka yapıyor diye düşündü ama en azından bu gece köydekileri uyarıp evlerinden dışarı çıkarabilirdi.
(arkadaşımla bir hikaye yazmaya karar vermiştik girişi böyle yapmıştım ama devamı gelmedi bir türlü umarım beğenirsiniz=)
TaTSıZ RüYa
TaTSıZ RüYa
<div align="left"><em><strong>i'm talking to myself in public<br>dodging glances on the train<br>and i know, i know they've all been talking about me<br>i can hear them whisper<br>and it makes me think there must be something wrong with me<br></strong></e
2. BÖLÖM-Ecoda'nın Oyunu (Yaratılış Efsanesi)
2. BÃ?LÃ?M-Ecoda'nın Oyunu (Yaratılış Efsanesi)
Xymos evinden nasıl çıktığını bilmiyordu. İki seçeneği vardı; ya bütün olanların sadece saçma bir rüya olduğuna kanaat getirip umursamazlığına devam edecek ya da hayatında ilk defa bir şeyi umursayıp en sevdiği insanları kurtaracaktı. Düşününce fazla seçeneği olmadığının farkına vardı. Zaten küçük ısıtıcının ( üç Yıldızdan en küçüğü, biri her zaman batıda durur hayvanlara enerji verir, diğeri doğuda durur bitkilerin büyümesini sağlar, bir diğeri de Dünyanın-ki dünya diye bir yerin varlığından klanın haberi yoktu tabii ki- da enerji kaynağı olan Güneş idi.) iyice maviye dönmesi alametlerden biri olabilirdi. Her şeye inanmaya hazır çiftçiler bu kanıtı da görünce iyice ona inanacaklardı yani en azından böyle umut ediyordu. Rüya bir nevi kıyametti. Klanını göç etmeye zorlasa bile facianın gerçekleşeceği alan o kadar büyük olacaktı ki kurtuluş imkansızdı. Yapacak en doğru şey köyün yaşlı huysuz büyücüsüne gitmekti. O sekiz nesilden beri garip büyüleriyle yaşayan tek canlıydı. Yaratılışı bile bildiği söylenirdi.
Xymos , Sion’u hiç sevmezdi. Onun çürümeye layık bir yaşlı bunak olduğunu düşünürdü. Kimin haddine bu kadar çok yaşamak , üstelik yalnız , üstelik çalışmadan. Klanın getirdiği yiyeceklerle beslenen bir asalak! Tabi şimdiden bu dinozoru dayısı olarak kabul etmişti. En azından yaşamları güvence altında olana kadar.
Yavaşça tokmağa vurdu , ses uzaktan geliyordu. “Arka bahçedeyim Xymos , kimseye görünmemişsindir umarım.”
Xymos, toprak yoldan arka bahçeye geçti. Ev kendisininkinden biraz daha temizdi ama kesinlikle daha dağınıktı. Açık olan bahçe kapısından içerideki büyü şişelerini görebiliyor, ağır kimyasalların kokusunu alabiliyordu. Kitaplar, her zamanki gibi dağınık evin en düzenli olan eşyalarıydı, en değerli olanlar…
“Demek Econa dün gece sana da uğramış. Kara Tanrıça, gene ne işler peşinde derken, aynen kürede gördüğüm gibi sınamaya karar verdi. Yalnız seni neden seçti anlayamadım. Genelde erdem sahibi ve çalışkan kişileri seçer de.”Xymos ince iğnemelerin altında kalmayacak kadar gururluydu. “Belki gençliğinizi görmeyipte beni seçmişlerdir ne dersiniz, Sion ?” durdu ve “Dede!” Sion, “Seninle gereksiz tartışmalara girip damarlarımda tükenmeye yüz tutan son enerjimi de harcamayacağım Xymos, sadece beni dinle.”
“Yıllar önce atalarımız buraya geldiğinde- ki ben onların olan ilk neslindenim- buralar bu kadar verimli değildi. Hiç düşündün mü Xymos bu tarlaları sürecek makineleri neden üretmediğimizi?”
“Makine ne demek Sion”
“Teknoloji yavrum. Asla duymadığın ve uzun yıllarda duyamayacağın kelimeler bunlar. Atalarımız buraya göç etti çünkü yaşayacak tek yer burasıydı. Orayla aynı atmosfer aynı toprak aynı ekolojiye sahip tek yer burasıydı. ”
“Orası?”
“Arda yavrum , Dünya…”
Kısa bir sessizlik oldu. Yaşlı büyücünün gözünden birkaç damla yaş düştü. Kendini toparladı ve anlatmaya devam etti.
“Çok değil yaklaşık iki yüz insan ömrü kadar önce, Arda’nın ruhu ölmeye başladı. İnsanlar hırslarının , Efendi olmanın arzusuyla kendilerini yok etmeye başladılar. İşte o sırada Dünya da hala birkaç iyi adamın olduğu o son dönemde , babam ve birkaç bilim adamı uzaya gönderilmek üzere WR2 projesi kapsamında küçük bir gemi inşa ettiler. Yaklaşık bin kadın ve erkeği alabilecek büyüklükte bir gemi. Dünyanın yüz yıl önce nükleer çalışmaların ve bazı bilim adamların Dünyanın suyu ve kaynaklarını tüketmesi sonucu canlı hayat çoktan yok olmuş insanlar üretilen korumalı şehirlerde koloniler halinde yaşamaya başlamışlardı ama bu kalkanlar insanlığı uzun süre koruyamazlardı. İnsan nesli bu çalışmalar sonucu şekil değiştirmeye başlamış ve soylarının devamlılığı tehdit altında kalmıştı. Yiyecek ve oksijen azalıyordu. İşte bu yüzden uzaya gidecek ekip özenle seçilmeliydi. Dünyanın nüfusu sekiz yüz bin kadardı ve herkes bu gemiye binemezdi. Ã?nce zenginler hayal bile edemeyeceğin şeyler önerdiler, babama. Ölümsüzlük vaat eden bile vardı.”Alaylı bir gülümsemeyle Xymos’un yüzüne baktı. “Babam insan neslinin paradan daha fazla şeye ihtiyacı olduğunu çoktan anlamıştı. İyi bir yönetici gibi. Uzun elemeler sonucu , yıllarca yolculuğa dayanabilecek psikolojide bin tane genç insan seçti. Dünyanın tüm kültür mirasını programlayıp gemiye yerleştirdi ve yaklaşık yarım yüzyıl sürecek bu yolculuğa hazırladı hepimizi.Dünya’dan ayrılırken arkadan çığlık çığlığa ağlayan insanları duyabiliyorduk. Babam kendi yerine zengin bir adamı gemiye almış ve evet ölümsüzlüğün sırrını da bana içirmişti. Babam bize el sallayanlardandı.”
Xymos hıçkıran adamı sakinleştirmek için bir bardak milyin (çiftçilerin yaşamasına yarayan suyun moleküler yapısından biraz farklı olan sıvı) uzattı. Adam birkaç yudum aldıktan sonra devam etti;
“Uzun yıllar sadece yıldızları, gök taşlarını izleyerek uzayda programlanan bu yere yolculuk ettik. Bin kişiden iki yüz kadarı çoktan kafayı yemişti. Erzağımızın bitmesine az kalmıştı. Ve gemide kime ait olduğu bilinmeyen çocuklar doğmaya başlamıştı. Babam yeterince çalışamamıştı, seçilen insanların kimisinin problemli olmasının en büyük sebebi çok kısa sürede çok baştan savma seçilmiş olmalarıydı. Zaman yoktu ve ona da kızamıyordum. Gemiden indiğimizde ben on yedi yaşındaydım, hücrelerimin çok yavaş yaşlanmasının sebebi bana içirilen sıvı olmalıydı ki bunu çok sonra öğrendim. Gemi nüfusu çoktan bin beş yüzü aşmıştı ölülerimizin sayısı da bir o kadar vardı. Buraya iner inmez babamın eğitim programı uygulanmaya başlandı. Kimse geçmişini ve atalarımızın yarattığı teknolojiyi bilmeyecekti. Makineler, ses dalgaları ve ışık olmayacaktı. Böylece yok oluş süremiz burada daha uzun bir zaman alacaktı. Gerçekten de bu sekiz nesil böyle devam etti. Yalnız çok önemli bir şeyi unutmuştuk; burada yaşayan canlıları.
İlk elli yıl Dünya da varlığı sadece bilim kurgu filmlerinde geçen yaratıklarla savaştık. Ben büyücülerden çok şey öğrendim. Kimimiz elflerle evlendi, kimimiz vampirlerin kurbanı oldu. Bunların hepsi dokuz Tanrının kurtuluşa eren insanlarla bir oyunuydu. Ve şimdi bunlardan birinin, Ecoda’nın seninle oynadığı bu son oyun, en kötüsü olacak.Tanrılar bizi sınıyor Xymos, seni sınıyor!”
Xymos anlatılanları bir hikayeden farklı görmüyordu. Hepsi çok anlamsız ve saçma geliyordu. O yaratılış destanını hiç merak etmemiş umursamamıştı. Ama bu teknoloji olayını hiç düşünmemişti. Her gün ilkel aletlerle çalışmak onu da yoruyordu. şimdi tanrıların ondan ne istediğini öğrenme zamanıydı.
(Hayal gücümü ve bu hikayeyi etkileyen Orkun Uçar'a teşekkür etmek isterdim =)
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 1 guest
