Karanlığın Hatırası

Farklı sistemler ve dünyalar üzerine hazırlanan aktif oyunlarımızın bulunduğu bölümdür.
aransayes
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1861
Joined: Fri Oct 08, 2004 10:00 am
Location: aksaray-izmir
Contact:

Post by aransayes »

Bazen günler boyunca sadece Desdemona ile yalnız başlarına yolculuk ettikleri için şehrin kalabalığına hemen alışmak biraz sorun oluyordu. Yürürken insanlara yol verme zahmetine girmeye hiç tenezzül etmeden iyi bir han arıyordu.
Gürültülü mide gurultusunun kimden geldiğini anlamak için bakmasına gerek yoktu. Gülümsemesini saklayarak arkasında yürüyen kıza kısa bir bakış attı.
"Sanırım ölümlü bedenimin uykudan önce başka ihtiyaçları var Kylo" dedi gülümseyerek, elini boş midesinin üzerine koyarken.
"Birazdan bir han buluruz" dedi ve tekrar önüne dönerek umarım karnım guruldayarak rezil olmam diye düşündü. Desdemona'dan kat kat fazla yiyor ve her zaman ondan daha önce acıktığı için arada bir kadın bununla ilgili aptalca espiriler yapıyordu.
Hanı görmeden çok önce sesleri duydu ve hemen arkasından güzelim yemek kokularını. Paralı asker olmanın en kötü yanı genellikle kendi yemeklerini kendileri avlamaları ve onu pişirmeleri gerekmesiydi. Ve Kylo bunu hiç sevmiyordu. Yemek hazırlamaktansa savaşmayı tercih ederdi. şehirleri pek sevmese de burada yiyeceği yemeği başkaları hazırlıyordu tabi parası olduğu sürece ve paraları da vardı.
Atın yularına hafifçe asılarak durdurdu.
"Sanırım istediğin şeyleri bulabileceğimiz bir yer buldum" dedi arkasından gelen yorgun kadının dikkatini çekmek için. "Gece Göğü hanı" dedikten sonra hana fark edilir bir hızla ilerlemeye başladılar. Birazdan sıcak yemekler, sıcak suyla banyo ve yumuşak yataklara kavuşacaklardı.
"Güzel müzik"
"Senin kemanınla birlikte söylediğin şarkılar gibi güzelini çok az duydum Des" dedi gülerek arkasından yüzü birazdan kavuşacağı şeylerin beklentisiyle canlanmış olan kadına. "Bence handa şarkını söylemelisin. Hem belki böylece handa parasızda kalabiliriz" dedi daha önce bunu neden düşünmediğine şaşırarak.
"Yemekler de koktuğu kadar lezzetlidir umarım" Des'den alabildiği tek cevap oldu.
Kylo neredeyse dumur olmuş bir vaziyette önüne dönerek yürümeye devam etti. Bazen bu kadın tam bir boşboğaz olabiliyor, neyse ki kilo almıyor diye düşündü. En iyisi masaya oturduklarında tekrar sormaktı.
Hanın önüne geldiklerinde kadına doğru döndü. "Sen burada beni bekle. Araok'u ahıra bıraktıktan hemen sonra gelirim" dedi ve hızla ahıra doğru yöneldi. Herhangi bir insandan daha çok güvendiği siyah atını ahırla ilgilenen adama bırakırken bahşişi bol tutmayı ihmal etmedi. Ahırdan çıkarken "yarın atımın iyi beslendiğini ve tımarlandığını görürsem yine iyi bir bahşiş alırsın" demeyi ihmal etmeyerek kendisini bekleyen kadının yanına döndü.
"Artık kendimizi biraz şımartmanın zamanındır" dedi hanın kapısını sonuna kadar açarak içeri girdi. Bir anda üstüne çöken ışık, karmaşık sesler ve kokular zevkle gülümsemesine sebep oldu. Gözden uzak boş bir masaya oturdular. Garson geldiğinde iyi bir yemek, kendisi için bolca bira ve Des içinde ne en iyisi ne de en kötüsü olmayan şaraplardan birini sipariş ettikten sonra garsona hanın sahibini çağırmasını söyledi. Sonra karşısında sabırsızca yemeğini bekleyen kadına baktı.
"Senin müziğin şuan ki şarkıcıdan çok daha iyi Des. Hancıyla senin yarın gece şarkı söylemen için konuşayım mı? Böylece handa parasız kalabiliriz belki" dedi ve kadının cevabını bekleyerek.
Bir tek seni bana çok gördü dünya
İyiler bu savaşı kaybetmiş
Peki ben nası büyük adam olucam
Kötü olmak seni geri getirir mi acaba...
EldariL
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 137
Joined: Mon Sep 18, 2006 10:00 am
Contact:

Post by EldariL »

Kylo’nun kalbinde sevgiye dair bir şey varsa, o da siyah atı Araok’a duyduğu sevgiydi. Desdemona sabırla ahırlardan dönüşünü beklerken kokular iştahını iyice kabartmıştı. Sonunda yoldaşı döndü ve kıpır kıpır olan hana girebildiler. Kokular daha yoğun, müzik daha canlıydı… Gölgeler arasındaki bir masaya yerleştiler ve Kylo her zaman ki gibi yemek işini hallettikten sonra, dirseklerini masaya, çenesini de ellerine dayamış bekleyen Desdemona’ya döndü.

“Senin müziğin şuan ki şarkıcıdan çok daha iyi Des. Hancıyla senin yarın gece şarkı söylemen için konuşayım mı? Böylece handa parasız kalabiliriz belki.”

Desdemona gözlerini kısarak Kylo’yu süzdü. “Belki sen de dans edersin ha?” Ama adamın yüzünün aldığı şekli görünce,ciddi ifadesini uzun süre korumayı başaramayarak küçük bir kahkaha attı. “Neden olmasın dostum,” diye gülümsedi.
liero
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 622
Joined: Fri Aug 29, 2003 10:00 am
Contact:

Post by liero »

Ã?oğu handan sarhoş bağırtıları, müşterilerle cilveleşen garson kızların kıkırdamaları yada birbirlerine meydan okuyan sözde kabadayıların naraları yükselirdi. Liero zorda kalmadıkça böyle hanlarda kalmamaya gayret gösterirdi.

"Doğan Güneş" hanının önünden geçerken duyduğu ilahi düzgün bir hana yaklaştığını anlamasını sağladı. Kapıdan girdiğinde kendisine çevrilen yüzler paladini görünce saygıyla selam verdiler. Kendisine verilen her selama tek tek karşılık verdi.

Hancıdan bir oda istedi. Amacı yolun kirlerini üzerinden atıp daha sonra ortak salonda hafif bir yemek yemekti.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

"En sonunda!" diye düşündü Walter. şu anda tek istediği şey ılık bir banyo ile yolculuğun kirini atıp uzun bir uyku çekmekti.

Sabırsız adımlarla hana ilerleyip içeri girdi.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
wicked_one
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 595
Joined: Sat Jun 19, 2004 10:00 am
Location: istanbul
Contact:

Post by wicked_one »

Kylo ve Desdemona, ağır adımlarla, özlemini duydukları hana girdiklerinde, zihin ve midelerinin ayrı ayrı etkileriyle fark ettiler içeridekileri...

Kylo, tehdit olabilecek kişilere göz gezdirdi önce, sonra kimsenin yanına bile yaklaşamayacağını fark edince, rahatlayarak boş bir masaya geçti.

Desdemona'nın zihni ise biraz daha farklı çalışıyordu... Ã?nce yemek kokularını ayırarak ne olduklarını anlamaya çalıştı. Garson geldiğinde, ne istediğini hemen söylemeliydi. Yine de tam o sırada zihni çalan müziğe gitti ve fark ettiği, Kylo'nun kulağının çok kötü olduğuydu. Desdemona bu ozan'a rakip olabilirdi belki, ama yenilgiyi en başta kabul ederek ya da onun yanında çalabilirdi, ki bu çok daha kolay olurdu...

Yine de, şansını denememek için hiç bir sebep göremedi...

Karanya, hana girdiğinde elf burnu, pahalı şarap ve iyi pişmiş et kokusunu rahatlıkla ayırdı. Koku güzeldi ve karnının aç olduğunu hatırlamasına yardımcı oldu. Ve tabi o sırada elf kulağı değişen melodiye takılmıştı. Ozan, gireni fark etmiş olacaktı ki, çalmayı bırakıp akortunu düzelttikten sonra, eski bir (elfler için bile eski) elf baladına başlamıştı. Karanya otururken, ozan şarkının sözlerini söylemeye başladı.

Altharos, gecenin karanlığında, insanlardan uzak durarak sakin bir han arıyordu şehrin derinliklerinde. Bir kaç hanın önünden geçerken, içeriden gelen sesler rahatsız etmişti onu fakat bir süre sonra, 'Doğan Güneş' hanının önünde geçerken aradığı sakinliği bulduğunu düşündü... Ve adımlarını hana doğru çevirdi.

Liero'nun sorusuna hancı gülümseyerek 'Tabi, siz şuradaki masalardan birine oturun lütfen. Oda anahtarını alıncaya kadar bekletmem gerekiyor sizi' dedi ve Liero arkasını dönüp masalardan birine geçti...

Walter da kendini bir an önce hanın rahatlığına atmak için adımlarını sıklaştırdı. İçeri girdiğinde, soyluluğunun verdiği gururla, garson çağırmaya bile gerek duymadı. Sonuçta, ona hemen hizmet verilmeliydi...

Borgir ve Ragnar, şans eseri, aynı handa karşılaştılar, kaderin onları birbirlerine nasıl bağladığını bilmeden aynı handa, farklı 2 masada bulunuyorlardı...

________________________________

Ozan, hikayesini anlatmaya devam ediyordu...

'Derler ki, öyle bağlıymış ki kaderleri birbirlerine, garsonlar bile aynı anda ilgilenmiş hepsiyle'

________________________________

Ve bütün kahramanlar aynı anda aynı sesi duyarlar:

'Hoşgeldiniz, ne alırdınız?'
<div>De profundis clamavi at de Domine, serva animos nostros...</div><br>
Rhalazarn
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 148
Joined: Mon Feb 05, 2007 10:00 am
Location: Nordmar
Contact:

Post by Rhalazarn »

Ragnar Lodbrok, İki Ã?küz Hanı’nı görür görmez kanı buraya ısınmıştı. İsimlerin oldukça etkileyici olabildiğini fark eden iki metrelik druid, handan içeri girerken kendisine yabancı olan şehirli ana kuzuları bulmaktan korkuyordu ancak içeri girer girmez korkusunun yersiz olduğunu anlamıştı. Tanrılara ve Doğa’ya şükürler olsun ki buradakilerin neredeyse hepsi ormandan kaçmış gibi görünüyorlardı. Hana hiç yabancılık çekmeyeceğini düşünmeye başlamış olan Ragnar, sırıtarak bir masa kestirdi gözüne ve oraya doğru ilerleyip oturdu. Buranın önceki yerlerden çok daha sıcak davranacağı kesindi.

Hana şöyle bir göz gezdirdi druid. Ã?oğu masada insanlar bir arada otururken kendisi yalnız oturuyordu. Gülen yüzü bir anlığına ifadesizleşti ve insanlara uzun süredir oldukça uzak olduğunu belirgin bir şekilde hissetti. O, hafızasını kaybetmiş biriydi-ki kaybettikten sonra ilk uyandığında bir salla denizde hiç bilmediği bir adaya doğru yolculuk ediyor oluşu onu insanlarla ilgili oldukça bilgisiz biri haline getirmişti. Ã?ünkü bilmediği ada bir ormandan başka bir şey değildi ve ormanda da insan olarak druidlerden başkasına rastlamamıştı. Yaşlı birkaç druid. Kısacası sıradan insanların gelenekleri ve davranış biçimleriyle ilgili pek çok şeyi unutmuştu. Bu işin en acı tarafıysa soyuyla ilgili bilginin yetersiz oluşuydu, bildiklerini de üzerinde bulunan bazı notlardan ve bölük pörçük anılardan çıkarıyordu.

Kuzey Denizi’nde doğduğunu öğrenebilmişti Ragnar, savaşçı bir ırkın çocuğuydu. Ailesi onuruna düşkündü. Babası gençliğinde savaşçı olan, ancak yaşlılıkla beraber ellerindeki kılıcı yavaş yavaş gaydayla değiştirmeye başlamış biriydi-ki o gayda şu anda druidin çantasında duruyordu, salda uyandığından beri de oradaydı. Yine de halkı savaşlar için denizlere açıldığında o da onlarla beraber gidermiş savaşa korkmadan. Annesininse tıpkı halkının diğer kadınları gibi savaşlara erkeklerle beraber katılan ama çoğunlukla evde oturup çocuğuna bakan biri olduğunu biliyordu. Bunun dışında geçmişiyle ilgili hiçbir bilgisi yoktu, ayıldığında içinde bulunduğu sala nasıl geldiğine dair en ufak bir fikri bile yoktu. Yine de bazen onu sıkboğaz etmeye gelen bazı kanlı anılar vardı… Ã?yle ki bunları aklından geçirmek bile Ragnar’ın bembeyaz ellerini kırmızıya boyuyordu…

Gülümsemeyi bıraktığı bu bir an içinde bunları düşünmüştü Ragnar, ancak ardından hemen gülümsemeye devam etti. Bu, bir “mutluyum” gülüşü müydü kendisi de bilmiyordu. Belki o kafayı yemiş biriydi ve bu yüzden gülüyordu sürekli… Belki de bu hayatı sonsuz bir olumlama gülüşüydü. Ne olursa olsun, güçsüzler pes ederdi, güçsüzler intihar ederdi, başlarına ne gelirse gelsin. Onlar zaten yaşamı hak etmezlerdi. Hak eden adam gülerdi ve her şeye güzel derdi-onun için haklı ve haksız tartışması bu kadar küçük bir olaydı işte. Savaş mı çıktı? Güzel! Savaşta akrabaların mı öldü? Güzel! Baban mı öldü? Güzel! Kardeşin mi öldü? Güzel! Sen mi öldün? Yine güzel! İşte bunu diyebilen adam, korkusuz ve onurluydu Ragnar Lodbrok için. İşte bunu diyebilen adam, hayatı hak eden adamdı Ragnar Lodbrok için.

İşte bunu diyebilen adam, “erkek adam”dı Ragnar Lodbrok için…

“Hoş geldiniz, ne alırdınız?” Bu sesle beraber druidin düşünceleri bölündü ve hızla sipariş almak için gelen kişiye döndü. Karnı aç değildi, ama birazcık palamut balığından zarar gelmezdi herhalde.

“Palamut balığı…”dedi önce dalgın bir şekilde ve sonra ekledi, “Eğer yoksa hamsi alabilirim…” Biraz sonra bir şey daha unuttuğunu fark ederek, “Bir de bira.”dedi. Ardından siparişin gelmesini bekleyerek hana biraz daha göz gezdirdi ve kendisi gibi yalnız oturan iri bir adama takıldı gözleri. Adam biraz baygın görünüyordu, sebebini fark edemedi ama druid. Tipi de tuhaf bir biçimde pek yabancı gelmemişti, sonra druid gülerek bu düşüncenin ne kadar da saçma olduğunu düşündü. Buradaki kimse yabancı görünmüyordu ki! Bu herifin yakın görünmesinin tek sebebi yalnız oluşuydu. Başta adamla konuşmak için ayağa kalkan druid, sonra oturarak, “Eğer her yalnızla konuşursam susmaya zamanım olmaz.”dedi. Ardından bir kez daha aynı şeyi yaptı, ardından da bir kez daha ve bir kez daha…

Görünüşe göre sipariş gelene kadar aynı saçmalığı yapmaya devam edecekti.
<div> Wir sind nicht gestorben. Wir haben nie gelebt.<br>                   <br> -Ragnar Lodbrok</div>
Karanya-Memoria
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 31
Joined: Sat Apr 15, 2006 10:00 am
Location: Shadowspire
Contact:

Post by Karanya-Memoria »

Karanya, tereddütsüz "En iyi şarabınızdan." dedi. Düşünceye dalmıştı; garsonun, başında durmasından hoşlanmamıştı. Bu koku... evet bu koku, daha önce duymuştu. Hatırlar gibi oldu. Yoksa hatırladığı bu şarkı mıydı? "Saçmalıyorum artık." diye düşündü.
Aklını yitiren bir divane gibi, gördüğü, duyduğu herşeyden bir işaret bekler olmuştu. Haksız da değildi; ne hatırlıyordu ki? Adını bile, uyandığında yanında bulduğu bir mendilden öğrenmişti. 'Karanya' işlenmişti sırmalarla ipek mendile. Kim bilir, belki adı da değildi ama adsız gezmekten iyiydi. Ya o yakut taşlı yüzük? Elbiseleri her ne kadar yıpranmış da olsa, onlar da eşsiz bir zerafetin ürünü değil miydi? Elf beyni bile parçaları birleştirememişti. Madem fakirdi, o pahalı eşyalar neydi yanında duran? Birini mi soymuştu? "Kötü biri miyim ben?" diye düşündü. Madem zengindi, neden medeniyeten günlerce uzakta bir ıssız göl kenarındaydı? Buradan paralı askerler bile geçmezdi. "Hatta hayvan bile yaşamayabilir." diye düşündü.
Kaderinin ne yapacağını nereden bilebilirdi? Garson geri geldiğinde, o kokuyu gerçekten hatırlamıştı. Siparişini verdi. Yoksa farkında olmadan şarkıya da mı eşlik etmişti?
EldariL
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 137
Joined: Mon Sep 18, 2006 10:00 am
Contact:

Post by EldariL »

Desdemona yemeğini beklerken, çenesi hala avuçlarının içinde, sessiz sakin oturup müziğe kulak vermişti. Bütün salonu yumuşak bir dalga gibi dolaşıp yorgun bedenine yayılan notaların kusursuz akışı ve ahengi, Kylo’nun kendi müziğine olan övgüsünün ne kadar abartılı olduğunun ispatıydı. Evet Desdemona da yetenekli bir ozandı ancak, başka bir balada geçiş yaptığını fark ettiği ozana üstün gelmek için çabalamayı değil, onunla birlikte çalmayı tercih ederdi.

Yorgundu… “Belki yemekten sonra, ya da belki yarın gece…” diye mırıldandı müziğe duyduğu aşkla. Tıpkı Kylo’nun atına olan sevgisi gibi, Desdemona’nın da sevgi beslediği tek şey kemanıydı.

Kemanın ilk sahibi olan ustası geldi gözlerinin önüne… Elleri, kaçarken öldürmek zorunda kaldıklarının kanına bulanmışken görmüştü onu son kez. Her zaman donuk olan gözlerinde, ilk defa anlayış vardı, kemanı genç Mona’nın kanlı kollarına teslim ederken.

“Git,” demişti kendisi kadar karanlık bir ruhu olmayan ustası. “Müziğimle kasvetli kalbini aydınlatamadım, umarım bir gün onu şeytandan kurtarmayı başarırsın Desdemona.” Son sözleri bu olan yaşlı adama sırtını dönerek uzaklaşırken hiçbir şey hissetmemişti. Bu, dört uzun yıl önceydi. şimdi sadece zaman zaman kemanı eline aldığında onu hatırlıyordu. Ve ah! Bir de ona bu lanetli ismi veren de O’ydu. Taşımaktan zevk duyduğu bir nişan gibiydi.

Geçmişten kopup tekrar kokulara ve müziğe döndü. O sırada karnı bir kez daha isyanla guruldadı.
Sir Gerard
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 20
Joined: Thu Feb 08, 2007 10:00 am
Location: Skyrim
Contact:

Post by Sir Gerard »

Barbar, onu uyandıran muhafızların dediğini tam anlayamasa da başından savmak için “Tamam.”demişti. Ardından hanla ilgili bir şeyler duymuş olduğunu fark edip bir han aramaya başlamıştı ve ilk önüne gelen hana girdi adına bile bakmadan. Boş bir masa buldu ve yalpalayarak oraya ilerledikten sonra küt diye oturdu. Gözleri yavaşça kapanarak sızmasına sebep oldular. Kirli, süt kahvesi saçları yüzünü örtüyordu. Handa oturarak uyuyan tek sarhoş o değildi belki de zaten önemi de yoktu. Böyle bir süre uyuduktan sonra garsonun sesini duydu.

“Hoş geldiniz, ne alırdınız?” Barbar mırıldanarak cevap verdi.

“Sadece rahat istiyorum.”dedi ve ardından bal rengi gözlerini ardına kadar açarak, gür ve monoton sesiyle ekledi, “Masada uyumakla odada uyumak arasındaki fiyat farkını söylersen bunu daha ekonomik bir şekilde gerçekleştirebiliriz.” Bu süre zarfında barbar ayılmış sayılırdı. “Ancak öncesinde şu bir altını al ve uzaklaş. Biraz uyanık kalıp plan yapmak istiyorum. Sonrasında seni yine çağırırım.”

Borgir bunu dedikten sonra yapacaklarını düşünmeye başladı. Ertesi gün ilk işi çalışabileceği bir yer aramak olacaktı-daha doğrusu iyi bir paraya çalışabileceği bir yer. Artık hanlarda yaptığı içki yarışlarından, bilek güreşlerinden sıkılmıştı, doğru düzgün bir işi olsun istiyordu. Tabii bunun yerine düzgün bir maceraya da hayır demezdi, çünkü maceralar da insanın birçok yönünü geliştirerek daha iyi iş yapmasına sebep olurdu…

Borgir’in gözleri gittikçe kapanmaya başlamıştı yeniden. Masaya bir altın bıraktı ve bunun 1–2 saat uyurken kimsenin itiraz etmemesi için yeterli olacağını düşündü. Tam kafasını masaya koyacaktı ki, tuhaf görünüşlü bir adamın ona bakarak oturup kalktığını ve bu işi sürekli tekrarladığını fark etti. Borgir Barudok, önce güldü, biraz sonra bu hareket onu rahatsız etmeye ve sinirine dokunmaya başlamıştı. Barbar, buna daha fazla dayanamayacağına karar vererek adamın oturduğu masaya doğru ilerledi. Masanın yanına geldiğinde ilginç adama, “Bu hareketi yapmaktaki amacın ne?”diye sordu kabaca ve yanıtı beklemeye koyuldu dev adam…
<div> Temizlenmesi gereken 3 şey vardır: Biri k......tler, siyasetleri doğaya aykırı olduğu için. İkincisi g.yler, doğanın en büyük hataları oldukları için. Üçüncüsüyse y
liero
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 622
Joined: Fri Aug 29, 2003 10:00 am
Contact:

Post by liero »

Hancıyı beklemek için en yakın masaya oturdu. Ama daha sandalyesine tam yerleşmemişken garsonun sesini duydu. İlk başta biraz şaşırdı. Ã?oğu handa sipariş alacak garsonu bulmak bile zordu. Hizmet kalitesi iyi bir hana gelmişti anlaşılan. Amacı ilk önce odasına çıkmaktı, hancı oda anahtarlarını getirecekti.

'şu an için bir şey iste...'. Anahtarını getirecek hancıya bakınca adamın başka bir müşteriyle hararetli bir konuşmaya dalmış olduğunu gördü. Eh, garsonlar hızlı fakat hancı biraz dalgın heralde diye düşündü.

'Türlünüz varsa alabilirim. Yanında da içinde alkol olmayan herhangi bir içecek.'

Yemeğini beklerken yerine getirdiği görevini düşündü. Tanrısının isteğiniz yerine getirmişti. Lathander'ın, sabah lordunun paladiniydi.

Tarikatı çoktandır terkedilmiş bir Lathander tapınağında ortaya çıkan yaşayan ölüler hakkında duyumlar almıştı. Bu konuyu araştırmak ve eğer gerçekse tapınağı tekrar eski huzuruna kavuşturma görevi kendisine ve iki arkadaşına verilmişti.

Söylentiler doğruydu. Sadece yaşayan ölüler değil çoğunun adını bile bilmediği garip yaratıklarda tapınağı işgal etmişlerdi. Tapınağın çoğunu arkadaşlarıyla beraber bir kısmını da kendisi yaşayan ölülerden temişlemişti. Heyhat, arkadaşları bu yolda düşmüştü fakat ölüm Lathander inananları için son değil sadece yeni bir başlangıçtı.
aransayes
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1861
Joined: Fri Oct 08, 2004 10:00 am
Location: aksaray-izmir
Contact:

Post by aransayes »

Kylo, karşısında sessizleşen kıza baktığında dikkatle müziği dinlediğini fark etti. Kylo için bir yerden sonra müzik müzikti. Kılıca ne kadar yetenekliyse müziğe bir o kadar yeteneksizdi.

"Belki yemekten sonra, ya da belki yarın gece"

Kylo sessizce başını salladıktan sonra hana göz gezdirdi kısaca. Her türden insan vardı burada. Karnı bir kez daha guruldadığında sabırla dişini sıktı.
Siparişlerini vermişlerdi birazdan gelirdi ondan sonra da odaya çekilir hak ettikleri uykuya dalarlardı. Tam Des'le yemek gelene kadar sohbet edecekken kızın gözlerinde daha önce çok defa olduğu gibi düşünceli bir ifade olduğunu gördü. Böyle anlarda Des'i kendi haline bırakmak daha iyi oluyordu.
Derin bir nefes aldı ve yemekler gelene kadar handa ki insanları incelemeye başladı.
Bir tek seni bana çok gördü dünya
İyiler bu savaşı kaybetmiş
Peki ben nası büyük adam olucam
Kötü olmak seni geri getirir mi acaba...
Shar
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 22
Joined: Wed Jul 12, 2006 10:00 am
Contact:

Post by Shar »

Altharos Quarath hanın meşe kapısının yavaşça açtı. Kendine boş- ve gerekirse en tenha yerden bir masa ararken gözucuyla içeriyi süzdü. Han sakindi, onun istediği de sakin bir gece geçirmekti.

Boş bir masa bularak oraya oturdu. Cüppesinin kukuletasını geriye attı ve birinin onunla ilgilenmesini bekledi.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

“Nasıl yani?!”

Gelmemişti. Hiç kimse gelmemişti! Tek bir kişi bile!

Walter, Gece Göğü Hanı’nın kapısından girince bir görevlinin gelip mavi pelerinini ondan alıp vestiyere asmasını yaklaşık üç dakika boyunca ayakta beklemişti. En sonunda beklemekten gına geldiğinde kaşlarını çatarak hanı incelemiş ve hanın hiç de ilk düşündüğü kadar lüks olmadığı hükmüne varmıştı. Mesela ilerideki köşede oturan iri yarı bir adam ile ince bir kadın, hiç de lüks bir hanın müşterilerine benzemiyorlardı. Gerçi kendi kıyafetleri de yolculuğun kiri yüzünden hiç de iyi görünmüyordu.

Ama tanrılar aşkına burası da lüks bir yer değildi ki zaten! Eğer öyle olsaydı çoktan birisi gelip şu kahrolası pelerinini alıp ona layık olduğu asilzade davranışını gösterirdi!

Veya…bu kıyafetleri yüzünden göstermezdi.

Giysilerini en kısa zamanda temizletmeyi aklının bir ucuna yazan Walter, handa yavaş yavaş dolaşarak kendine uygun bir masa aradı. Gözleri aynı zamanda insanları irdeliyor, muhabbet edebileceği seviyede birilerini arıyordu.

Walter en sonunda köşeye yakın bir masayı beğendi. Masa dört kişilik, yuvarlak, eski görünen, oymalı ahşap bir masaydı. Seçkin müşteriler için olduğu belliydi. Dikkat çekmeyen bir köşedeydi, ama tüm hanı görebiliyordu.

Walter bir kez daha servisi beklerken bir yandan handakileri izlemeye devam ediyordu. Gözü sık sık istem dışı olarak buraya yakıştıramadığı o ikiliye kayıyordu. Böyle bir davranışı normalde hiç tasvip etmezdi, ama bakmamak da elde değildi.

Walter bir an gözünü müşterilerden ayırdı ve vasat müziği duymamaya çalışarak hancıyı aramaya başladı. Tahmini doğruysa bulunduğu masaya az sonra birileri servis yapardı.

Kahretsin, tek istediği kaliteli bir yemek, ılık bir banyo ve güze bir uykuydu…ehem, biraz şaraba da hayır demezdi doğrusu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
wicked_one
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 595
Joined: Sat Jun 19, 2004 10:00 am
Location: istanbul
Contact:

Post by wicked_one »

Ragnar, garip hareketler yapmaya devam ederken, hancı elinde siparişlerine mümkün olduğunca benzetmeye çalıştığı şeyleri getiriyordu. Ragnar ve handaki bir çoğu bilmese de 'Deli edecek bunlar beni,deli,deliiii' diye bağırıyordu içinden.

Sonunda masaya oturup yemek yemeye başladığında, yanından (belli ki hareketlerinden rahatsız olmuştu) bir adamın ona seslendiğini fark etti.

Karanya, siparişi önüne konduktan sonra ayılabildiği ancak daldığı düşünceden. Yine de zihninin derinliklerindeki karanlığın üzerine ışık tutmaya çalışıyor olması, onu dünyanın büyük bir kısmından uzaklaştırıyordu. Bir anı, onun hatırlayamadığı, küçük bir anı yeterli olacaktı belki...

Ama yoktu işte. Karanya yemeğini yerken, ozan daha hareketli bir parça çalmaya başladı.

Liero sipariş verdiğinde, siparişi alan garsonun yüzü garip bir ifadeye büründü. 'Yani, türlüden kastınızın ne olduğunu pek anlayamadım efendim ama, isterseniz beholder gözü getirttik, onun yanına biraz kuzu eti ve salata güzel gidiyor demişlerdi. Eğer başka birşey arzu ederseniz, özel olarak hazırlanan, etimizi önerebilirim.

Tabi ki garip müşteriler gelirdi bu hana, ama şimdiye kadar gelenler arasında başı çekiyordu liero, garson için...

'Buyrun efendim' sözü çınladı kulaklarında Kylo'nun ve burnundan giren güzel et kokusuyla tükürük bezleri görevlerini yapmaya başladı. Koku, yemek yakına geldiğinde daha da bir güzel oluyordu tabi.

Desdemona da yemeğin gelişiyle birlikte koptu düşüncelerinden. Daha maddi şeylere önem vermesi gerektiğini ısrarla belirtiyordu karnı ve desdemona karnına saygı göstermesi gerektiğinin farkındaydı.

Bir an göz göze geldiler desdemona ile kylo...Ve masaları savaş alanına döndü...

Bayan garson, Altharos'un başında dikiliyordu. Biraz sıkkın gibiydi, yine de bu kalçasını dışarı çıkartıp onun karşısında seksi bir görüntü vermesini engellememişti. 'Ne alırdınız?' diye sordu daha bi cilveli sesle, birşeylere niyetli olduğu belliydi de, karşısındakini tartmak istiyor gibiydi bir yandan...

Ve bir kez daha, yüce Walter'ın tahmini doğru çıkmıştı. Bir kaç saniye içerisinde insan standartlarında fena kabul edilmeyecek bir bayan garson karşısına geçmişti...'Gecikme için kusra bakmayın, ne alırdınız?'

_______________________________

'Derler ki, kahramanlar hanlarına geçtikleri anda başlamış, Tanrılara yakarış töreni... Umudu hissetmiş her kahraman yüreğinde, ve onu yok etmeye çalışan karanlığı, aynı anda, aynı güçte...' dedi ozan ve kısa bir dörtlük mırıldandı.

'Yıllar geçer de unutulur mu karanlık
Kader yavaş yavaş ağlarını örer
Beklenir de gelmez bu gecede aydınlık,
Sadece ilk işaret geleceği söyler...'
_______________________________

Bir anda, şehrin her tarafından duyulmaya başladı çan sesleri... Gecenin karanlığını yırtar gibi geliyordu bu sesler, çevreye huzur yaymaktan çok, korkuyu sokuyordu kalplere.

Bilinirdi ki, Tanrılara yakarış töreni, ölümlülere sonlarını unutturmamak ve imana getirmek için yapılırdı.

Fakat bu gece, diğerlerinden farklı bir şekilde başlamıştı tören, daha rahatsız edici ve daha hüzünlü. Ve çanlar çalmaya başladığında, kimsenin o zaman anlamlandıramadığı ama sonradan ilk işaret olarak adlandırılacak olan, deprem, Dramasun'u, ilk yaratılanın en güzel şehrini sarsmaya başladı.

Tanrılar, ölümlüleri uyarmak için ilk işaretlerini göndermişlerdi üzerlerine, Tanrılara yakarış gecesinde...
<div>De profundis clamavi at de Domine, serva animos nostros...</div><br>
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

“En sonunda!” diye düşündü garson, masasına yaklaşırken. Geç bile kalmışlardı. Walter’ın konaklama listesinde yer alan hanların servisleri asla bu kadar aksamazdı. Yine de Walter ihtişama kapılmayacak kadar aklı selimdi ve bu yüzden Gece Göğü Hanı’nı haksız bir eleştiriye maruz bırakmaktansa bu aksamayı hanın yoğunluğuna bağlamayı tercih etmişti.

Yoğunluk. Bu hanın pek çok seviyeden insana açık olduğunu gösteren bir başka şey.

Walter başını iki yana salladı. Standartlarını gerçekten düşürmeye başlamıştı. Boğazını temizledi ve insan kadınına hiç bakıp göz zevkini bozmadan siparişini vermeye başladı. “Bir porsiyon biftek. Çok pişmiş olsun. Ayrıca biraz man-” Walter kekeleyerek sustu. Bir şey hissetmişti. Gelişmiş zihninin altıncı hissi nadiren yanılırdı. Bir şeyler oluyordu. Zihni aynı anda iki ayrı dalga boyuna maruz kalmıştı. İkisi de oldukça güçlüydü. Birisi oldukça kuvvetlendirici ve ferahlatıcıyken öbürü korkutucu, yok edici, bastırıcıydı. Walter’ın zihni duyguların yarattığı dalga boyuna karşı oldukça duyarlıydı, bu yüzden şehirde çok az kişi bunu onun kadar iyi hissedebilirdi.

Ama biraz daha kekelerse bu alt seviyeli insan kadınına rezil olup gururunu ayaklar altına alacaktı. Bu yüzden bir çırpıda “Bir porsiyon biftek. Çok pişmiş olsun. Ayrıca biraz mantar ve soğuk kırmızı şarap istiyorum. Acele olsun lütfen.” dedi.

Tam o anda çanları duydu Walter. “Ã?anlar mı? Gecenin bu saatinde mi?” Ã?anların her vuruşuyla birlikte bastıcı duygu yoğunluğunda bir artış oluyor, bu da Walter’ın alnından omurilik soğanına, oradan da tekrar alnına dönen elektriklenmelere yol açarak Walter’ın kafasında hafif bir zonklamayı doğuruyordu. Bu zonklama öyle bir şeydi kiWalter’ın dengesini bozuyor,sandalyede titremesine neden oluyordu. Ya da…

“DEPREM!” diye haykırdı zihni Walter’a.

Walter asla inançlı biri olmamıştı. Tanrılara iman etmemiş, edememişti. Bugüne kadar kendisine ne hayır geldiyse kendinden gelmişti. Bu durumda istese bile tanrılara iman edememiş, aksine onlardan korkmuş ve güçlerini kıskanmıştı. Sırf bu yüzden küçkken kendisinin de bir tanrı olup diğer tanrılara meydan okuduğunu hayal ederdi. Zira güçlü tanrıların tüm o kudretlerini ölümlüleri ezmek için kullandıklarına şüphesi yoktu.

Ã?rnek olarak bu depremi sunabilirdi. Kullarının refahını isteyen tanrılar bunu yapmazdı. şimdi bütün şehir halkı paniğe kapılacak ve korkuyla tanrılara sığınarak onların egolarını besleyeceklerdi. Bu muydu tanrıların yüce gönüllülüğü?! Fanilerle böyle oynamak mıydı onlara verdikleri nimetleri?! Madem kullarını önemserlerdi, o halde neden bu afetleri başlarına salarardı?! İşte bu yüzden Walter asla imanlı olmamıştı.

Handaki insanlar dışarı kaçışıyor, bazı bilinçlileri ise masalarının altına saklanıyordu. Walter ise ayağa dikilmiş, gözlerini tavana dikmiş öylece bekliyordu. Adeta meydan okuyor gibiyi. (Tavanın çökmeye başlaması durumunda Telekinetic Force ile tavanı desteklemeye, en azından düşüş hızını yavaşlatmaya çalışacak. Eğer küçük objeler kendine devrilirse Telekinetic Thrust ile onları farklı yönlere fıratacak. İkisi de olmazsa hamle yok.)
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 1 guest