Ocakbaşı 2007 Kış Teması: Kara Kış Korsanl

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Ocakbaşı 2007 Kış Teması: Kara Kış Korsanl

Post by Bogus »

Ocakbaşı Kış Teması: KARA KIş KORSANLARI

Image

Buz gibi havada korsan gemisi kışı geçirmek için sığınağının sığ sularına çoktan demirlemiştir. Sadece çımacı gemiyi koruması için güvertede bırakılmıştır. Ama o da nöbeti boş bir rom şişesine devretmek üzeredir...

Ã?ımacı:

"
Hıck!

Jack çok iyi bir kaptandı!
Hey hooop hey hooop!
Jack'in güzel botları vardı...
Hey hooop hey hooop!

Jack çok iyi bir korsandı!
Hey hooop hey hooop!
Jack botları için asıldı...
Hey hooop hey hooop!

Jack çok iyi bir insandı!
Hey hooop hey hooop!
Jack ipte çok sallandı...
Hey hooop hey hooop!

Jack çok iyi bir aptaldı!
Hey hooop hey hooop!
Jack çürüdü bot kaldı...
Hey hooop hey hooop!

Jack kalmadı düştü botları!
Hey hooop hey hooop!
Çok yaşa Jack'in botları!
Hey hooop hey hooop!

Çok yaşasın Rom Tanrıları ve Jack'in Botları!
Hey hooop hey hooop!

Heyamola hey, heyamola hey.
Heyamola öööğğğğğğk!

"
Image

Birden geminin kaptanı güvertede belirir! Ã?ımacı pek de oralı olmaz, ne de olsa nöbet artık romdadır...

Kaptan: Seni ayyaş hergele, kart sesli işe yaramaz deniz hıyarı bırak o şişeyi ve buraya getir o aptal suratını!

Ã?ımacı: Hıck! Affet beni kaptan! Bir gün bir kaptan, çıkarsın beni bu kaptan! Heeh heeeh he ho ööööğk!

Kaptan: Daha karaya ayak basmadan sarhoş olmuşsun ayyaş herif! Seni gemiyi kollaman için burada bıraktım romları yoklaman için değil!

Ã?ımacı: Romları ve Jack'in botları! Hıck! Ã?öööğk GÃ?M!

Ã?ımacının salyaları yerdeki rom öbeğine karışırken kaptan umursamadan sarhoş denizcinin üstünden atlar ve geminin ambarından tayfasına biraz daha rom çıkarır.

Korsan Gemisi Ocakbaşı (Bu garip ismi nereden aldığını sakın sormayın, korsanlar bazen gemilerinin ismini koyarken kendilerini mantıklı ve yaratıcı olmak zorunda hissetmezler...) bütün bir yıl boyunca azgın ve amansız denizle, onu kovalayan kraliyet donanması ile ve hazinesini güler yüzle vermek istemeyen çetin ceviz kargo gemileri ile didiştikten sonra kışı geçirmek için bir adanın ortasındaki gizli sığınağına çekilmişti... Tayfalar karada herkesi ısıtacak kadar büyük, içinde bulunduğu oyuğun taş duvarlarının ardından görünmeyecek kadar küçük bir ateş yakmıştı ve mürettebat ışığa gelen deniz kaplumbağaları gibi ateşin etrafında toplanmıştı.

Artık zaman hikaye anlatma ve rom içme zamanıydı.
Hazineler ve hikayeler yılın bu zamanında paylaşılırdı.
Rom kimi zaman hikayeler için ilham kaynağı olurken,
Bazen de sebep bulunamayan kavgaların çıkmasına yardımcı olurdu.

Ocakbaşı mürettebatı yılın bu zamanında hep oturur kışın geçmesini bekler
Elden ele dolaşan bir şişe rom ve dudaktan kulağa gezen bir hikaye,
Aynı yolun yoldaşlarının tek eğlencesi olurdu...

Image
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Artemis Entreri
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1521
Joined: Tue Jun 14, 2005 10:00 am
Location: Ýstanbul
Contact:

Post by Artemis Entreri »

Kafelis

-1.bölüm-


Biz korsanlar, sahibi olduğumuz teknenin içindeyken geçmişi ya da geleceği düşünmeyiz. Sadece bugün vardır takvimimizde. Ve bugünün sayfası yırtılıp bir köşeye fırlatılacağı zaman geldiğinde, yine bugün el sallar bize. Yarını öldürdük ve yanında koca bir hazineyle engin sulara gömdük.

Kafelis adalarına yaptığımız son yolculuk başlamadan bir süre önce kaptanımız Alan Hoparz beni yanına çağırdı. O sıralarda Koyut olarak bilinen ve haritalarda isminin yanında parantez içinde tehlikeli yazan bir şehrin limanında onarım ve ticaret yapıyorduk. Kaptanın yanına gittiğimde onu endişeli ve düşünür bir halde buldum. Beni iyice yakınına çağırdı.

''Uzun süredir Fırtına'ya hizmet ediyorsun Lopus.'' dedi bana. ''Ben kaptan değilken, hatta benden önceki kaptan bile kaptan değilken sen bu gemideydin.'' Bunlar benim için yeni bilgi değil. Fırtına'ya 9 yaşımdan beri bağlıyım. Saçlarım ağırmak üzere. Bir korsan için, uzun bir yaşam süresi. Başımı sallamakla yetiniyorum. ''Sorun şu ki; zor zamanlar yaşıyoruz. Kara Limandan gelen korsanlar tüm ticari ganimet yollarını ellerinde bulunduruyor. Ve lanet olasıcalar bizim o bölgeden geçmemize dahi izin vermiyorlar.''

İşte bu, kayda değer yeni bir bilgi sayılırdı. 'Elmas' ve 'Arpa' olarak tanınan en gelişmiş iki ticaret yoluna çok uzun süredir baskın yapmıyorduk ve kaptanımız Alan, bunun sebebinin şiddetli hava koşulları ve Fırtına adındaki gemimizdeki arızalar olduğunu söylüyordu. Tayfalar, Kara Limandakilerle anlaşmalı olduğumuzu sanıyorlardı, halbuki alçakların tüm istedikleri yollardaki trafiği kontrol edip tüm rüşvetlere konabilmekti. Yağma yapmıyorlardı. Savaşmıyorlar, ölümü tadmıyorlardı. Ve kazandıkları ganimet, hiç de azımsanacak miktarlarda değildi.

Tüm bunları bana kaptan anlattı. O anlattı, ben dinledim. Dinledikçe tüm bunları bana neden anlattığını anlamaya başladım. Kaptan acıkmıştı ve yem arıyordu. Bu, onu ticaret yollarından ve kolay hedeflerden uzaklaştırırken, hazinelere yani tehlikeye doğru sürüklüyordu. Vereceği kararda da, tayfaların içindeki en rütbeli olanı yanında bulundurması iyi olacaktı. Lopus Kelenber. Yani ben.

Kafelis adaları... şeytan soğukları. Ölümün yoldaşı.

Bu yüzden Kafelis adalarına doğru rotamızı belirleyip Koyut limanlarından ayrıldığımızda tayfaları olabildiğince endişelendirmemeye çalıştım. Eduard'a yani Fırtına'nın hikaye anlatıcısına, Kafelis adalarıyla ilgili korku dolu hikayelerden çok, zafer dolu olanlarını, büyük hazinelerini anlatmasını söyledim.

''Ã?yle bir hikaye daha önce hiç duymadım.'' dedi bana.

''O halde bir kaç tane uydur.'' dedim.

-----------------1.bölüm sonu------------------


Özet: Fırtına isimli geminin kaptanı, ganimet bulmak için tehlikeli Kafelis adalarına yelken açmaya karar verir.


-2.bölüm-

Eduard'ı severim. Zeki bir çocuktur. Kendisine yapmak istemediği bir emir verdiğinizde, gözlerinin fıldır fıldır dönerek bir çıkış yolu aradığına şahit olabilirsiniz. Fakat bu oğlan, yapmak istemesede yapmak zorunda olduğu emirleri iyi tanır. Bu yüzden Kafelis'e yelken açacağımızı söylediğimde ilk fırsatta gemiyi terk etmektense, tayfalara ağız sulandırıcı hikayeler anlattı. Fırtına gemisinin korsanları, tıpkı Dünyadaki diğer korsanlar gibi, hatta daha da genellersek -tıpkı Dünyadaki diğer erkekler gibi- yalnızca iki şeyle igilenirdi. Kadın ve para. Eduard'ın anlattığı hikayelere göre bu ikisinden de Kafelis adalarında bolca olmalıydı. Bu hikayelerin bir kısmına ben bile inandım.

Yolculuğun ilk iki haftası gayet neşeli geçti. Sonra, bir anda herşey kötüye gitmeye başladı...

Yolculuk ettiğimiz yerler soğuk sulardı. Bu yüzden hava bozalı birkaç gün olmuştu. O günü çok iyi hatırlıyorum. 6. ayın ilk günüydü. Dışardaki yağmur fırtınası yüzünden kamaralara çekilmiş içkilerimizi yudumluyor ve kağıt oynuyorduk. Fırtına bizi istemediğimiz sulara sürüklemesin diye demir atmıştık. Kamaralarda, dışarı bakan camlar rüzgardan tıkır tıkır ediyordu. Gemi bu kadar çok sallanıyorken uyumak pek mümkün değildi. Kof, fırtınanın aşçısı, bir anda cama koştu. Hızlıca camı açarak dışarıya midesindekileri boşalttı. şiddetli rüzgarın etkisiyle midesindeki bazı sindirilmemiş yiyecekler kamaranın içine dolarak iğrenç bir kokunun yayılmasına sebep oldu. Camı zorlukla kapatan Kof, diğerlerinden özür diledi.

Tam o sırada kamaranın kapısı açıldı ve içeriye kara derili gözcümüz Lami girdi. "Ã?ocuklar, gördüğüm şeye inanamayacaksınız."

Hep birlikte güverteye, fırtınanın patlamakta olduğu yere çıktık. Oraya buraya tutunarak ve kollarımızı yüzümüze siper ederek Lami'yi takip ettik ve güvertenin arka kısmına geldik. İşte o anda, Lami'nin neyden bahsettiğini anladım. Lami haklıydı, gördüğü şeyi kamarada bize söylediğinde ona inanmamıştım. Ama işin garip olan kısmı, kendim görmeme rağmen hala inanmıyor olmamdı. Bunu tarif etmek çok zor, bu yüzden en basit haliyle izah edeceğim.

Gökyüzünde muazzam büyüklükye bir gemi süzülüyordu.


-----------------2.bölüm sonu------------------
Last edited by Artemis Entreri on Mon Jan 14, 2008 9:35 am, edited 1 time in total.
Been there. Seen that. Got the scars.
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Kahverengi At
Yüzbaşı Harold hızlı adımlarla ilerlemekteydi. Elindeki dosyanın kalınlığına bakılırsa bu sefer ki görevi diğerlerine göre daha bir uğraştırıcıydı. Odasına girip, kapıyı arkasından sıkıca kapattı. Dosyayı masasına bıraktı. Kitaplığına doğru ilerledi. Kitaplığının en alt rafındaki eski ve tozlu olduğundan uzun süre o raftan alınmadığı belli olan bir defteri aldı. Üzerindeki tozları üfleyerek defteri açtı. Defterin ilk sayfasından anlaşıldığı kadarıyla bir şiir defteriydi.
şiir defterinin ilk sayfasında minik bir dörtlük vardı:
Gel zaman git zaman
Büyüdük işte farkında olmadan
Sen ve ben
İşte geldi zaman
Korsan Norman'ın yükseldiği an

Yüzbaşı diğer sayfaları da hızlıca çevirdi. Terlemeye başlamıştı.Başı da ağrıyordu. Sonunda defteri masasına fırlattı ve odasından çıktı.
---
Gerek iki yıldır öğretmenlik yapıyordu Hortger Köyü'nde. Ã?ocuklarla her zaman iyi anlaşırdı. Ã?ğrencileriyle de hep arası iyi olmuştu. Tahtada çocuklara bir matematik problemi çözerken ön sırada oturan Berber Henry'nin oğlu Bert'in ağlaması dikkatini çekti. Bert'in defteri karalamalarla doluydu. Gerek, Bert'e yaklaşıp:
- Bert, bugünkü ağlamanın sebebini öğrenebilir miyim?
Diğer öğrenciler gülmeye başladılar. Ama Gerek onlara susmalarını söyledi. Bert konuşmamakta inat ediyordu.
O sırada sınıfa Bayan Mender girdi:
- Afedersiniz, Bay Kefter. Abiniz sizi bekliyor. Acil olduğunu söyledi.
Yüzbaşı Harold, kardeşini okulun koridorlarında beklemekteydi. Gerek sinirle yanına yaklaştı:
- Bu ziyaretinizi neye borçluyum, Yüzbaşı Harold?
- Tekrar tartışmaya gelmedim, Gerek. Sana ihtiyacım var.
- En son bana geldiğinde yüzüme yumruk atmaya hazırlanıyordun. şimdi biraz şaşırdım da.
- Tamam. Hatalıyım. Kabul ediyorum. Ama bunları sonra uzun uzun tartışsak. Acil bir durum var. Dışarı çıkalım.
---
- Ne yani? Senin çocukluk arkadaşın çılgın Norman, o tüm dedikleri yapmak için geri mi döndü diyorsun. Hem de büyük büyük babasının o efsanevi gemisini bulup, kendisini yeni deniz düzeninin efendisi ilan ederek. Neydi bu arada o geminin adı? Çok saçma bir ismi vardı?
- Kahverengi At.
Gerek, Harold'ın odasında eski şiir defterini incelemekteydi. Hala abisinin anlattıklarının basit bir şakadan ibaret olduğunu düşünüyordu.
- Ne yani? İki gece önce Norman büyük büyük babasının gemisiyle Begah Limanı'na yanaştı ve tüm köyü yaktı.
- Evet. Daha ne kadar bunu gizleyebiliriz bilmiyorum. Ama yakında halka açıklamamız gerekecek. Ã?oğu kişinin akrabası orda yaşıyordu.
- Peki benden tam olarak ne istiyorsun?
- Norman küçükten şiir yazmayı severdi. Ayrılmadan önce bana şiir defterini bırakmıştı ve geri döndüğünde yapacaklarını bu deftere bir şekilde yazdığını söylemişti. Korsan olup tüm denizlere hükmettiğinde sırasıyla yapacaklarım var, demişti bana.
- Bir yol haritası gibi yani.
- Evet aynen öyle.
---
Akşam saatlerinde Yüzbaşı Harold hala dosyada yazılanları inceliyordu. Başının ağrısı da bir türlü geçmek bilmiyordu. Birden odasının kapısı çalındı.
- Girin.
Gelen Gerek'ti:
- Galiba sıradaki hedefini biliyorum.
- Nasıl?
Gerek, bir sandalye çekti kendine ve şiir defterini gösterdi:
- Neredeyse her şiirinde bir yer ismi geçiyor. Begah ismi de yirmi üçüncü şiirde geçiyor.
- Peki neden o kadar ilerde? Birinci şiirinde olması gerekmiyordu.
- İki gece önce ayın yirmi üçüydü.
Not: Eğer beğenilseniz temaya uygun olduğunu düşünüyorsanız devamını yazarım. İyi Bayramlar bu arada! :) :) :)
dwaxer
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 6687
Joined: Mon May 21, 2007 10:00 am
Contact:

Post by dwaxer »

.

Korsan

Bir keresinde kolonilerden Britanya’ya dönen bir ingiliz gemisini yakaladık. Dişimizin kovuğuna gitmeyen ufak bir çatışmadan sonra teslim olmuşlardı. Aralarından fidye için esir aldığımız bir ingiliz subayı, güvertenin ortasında -direklere bağlanırken- yüzüme karşı “Pis, iğrenç korsanlar, cahil barbarlar, fahişenin dölleri!..” şeklinde, hiç de ingiliz asilzadeliği ve terbiyesine uygun olmayan bir üslupta bağırmıştı. Bana bağırdı, “Kaptan” Dugan Windfire’a, namıdiğer: “Kızıl Vatoz”a; üstelik kendi gemim “Big Bullet”in güvertesinde, adamlarımın önünde, tam da “sıska çakal” Jones tarafından kırmızı üniformasından apoletleri sökülürken yapmıştı bu küstahlığı.

şiddetten nefret ederim... Ama bu ağzı bozuk -sözde subay olacak- hergelenin gözümün içine baka baka “cahil!” demesi tepemi fena attırmıştı. Tabancamın kabzasıyla o terbiyesiz ağzına patlattım bir tane. Dişleri döküldü ve sesini kesti. Zaten o esnada olaya şahit olan adamlarımın nazarında otoritemin zedelenmemesi bakımından, bu tepkiyi vermem gerekiyordu. Kılıcımın ucuyla adamın gırtlağını hafifçe dürtükleyerek, “subay efendi! Subay efendi!.. Sen önce konuşma adabını öğren! Hangi durumda nasıl konuşulacağını, nasıl susulacağını öğren önce!” diye sesimin en davudi ve etkileyici tonunu kullanarak -adeta bütün güvertedekilere duyurarak- konuştum ben de. Küstah adamdan artık gıcık bir hırıltıdan başka ses çıkmaz olmuştu. Kılıcımı adamın boğazından çekerek kınına soktum ve konuşmama devam ettim. “Sizin gibi bir askerin, yani adam öldürmenin, savaşmanın bizzat eğitimini almış, üstelik de bu insanlık dışı mertebesinde acımasız mesleği bilinçli olarak seçmiş bir öldürme uzmanının; bizler gibi kader kurbanı...” Bu kısımda adamlarımın tezahüratlarını kucaklamak için küçük bir duraksama yaşadım. “Yaşa Kaptan! Vaarol! Nuurol! Kader kurbanları sana kurban olsun!” nidaları arasında, altın dişimi gösterecek şekilde mürettebatıma gülümsedim. “Evet... Bizim gibi kader kurbanı; sırf yaptığımız ufak tefek hatalardan dolayı toplumdan dışlanmış, nefret edilmiş, ve KORKULMUş!.. (yine yoğun bir tezahürat) Bizler... Bu yolu isteyerek seçmedik. Belki bazılarımız... Ancak biz de kelle koltukta ekmek parası için çalışıyoruz... Ve içki parası için!.. Ve kadın!..” Mürettebatın uluma seslerinden dolayı konuşmama biraz ara vermem gerekti. Herkesin canı liman çekmişti, birazdan ganimetleri harcamak üzere en yakın emniyetli adaya doğru yelken açmak farz olmuştu. Ama önce esirimiz olan bu önyargılı, komik üniformalı askere ettiğim bir çift lafı bitirmeliydim. “Bayım, korsan olduğumuz için kafanızın küflü dehlizlerinde nasıl önyargılar barındırıyorsunuz kimbilir ki, bize cahil damgası vurabiliyorsunuz. Halbuki ben senin sülalenin toplamından fazla okumuş bir insanımdır. Kamarama gidip baksanız, değme kütüphanelere taş çıkartacak binlerce kitabım olduğunu görürsünüz. Üstelik hepsini de okudum!” dedim adama; duydukları karşısında şok olmuş gibiydi.

“Evet, doğru; binlerce kitap, ben gördüm” diye esiri inandırmak istercesine tasdik etti Sıska Ã?akal Jones. Bu gemide fıttırmamak mümkün değil; adam esire benim sözümü tasdik ediyor, gel de kudurma! Bir an elimdeki fransız yapımı kaliteli düello tabancasındaki kurşun bilyeyi, görkemli bir patlama sesi eşliğinde Sıska’nın kafasına mı yollasam, yoksa kılıcımla bağırsaklarını deşip köpek balıklarına mı atsam şeklinde tereddütte kaldım. Fakat hiddetli bakışlarım karşısında hatasını anlayıp sinmesi ve kara kuru suratındaki absürt mimikleriyle sevimli bir kedi yavrusu taklidi yapması beni biraz yumuşattı. Tekrar esir subaya döndüm: “Evet ülkesinden uzakta, uzun ve yorucu bir esaretin başlangıcındaki subay bozuntusu; ağzından burnundan akan kanların kamaramdaki çok değerli İran halılarına damlayarak kirletmesinden çekinmesem, seni sürükleyerek götürüp ihtişamlı kütüphanemi gösterirdim ve büyük ihtimalle şaşkınlıktan küçük dilini yutardın. Ama ben sana ufak bir tavsiye vermekle yetineceğim: Her duyduğuna inanma!” diye bağladım, artık sıkıcı olmaya başlayan bu muhabbeti.

Adamlarıma döndüm. Hepsi de kaptanlarının bu ingiliz subaya sadece askeri açıdan değil, kültürel ve sosyal açıdan da haddini bildirmesinden memnun kalmıştı. Hepsi beni alkışlıyor tezahürat yapıyorlardı. Mürettebatım... Cengâverlerim, kahramanlarım, askerlerim, köpeklerim, köpekbalıklarım!.. İşte benim, arkamdan gözlerini kırpmadan ölüme gidecek küçük ordum. Ve aynı zamanda en ufak bir zayıflık gösterdiğim anda beni sırtımdan bıçaklayacak olan güruh! Bir korsan gemisinin kaptanı olmak kolay değildir; her açıdan güçlü olmak gerekir. Mürettebatın isyan çıkarmaması için otoritenin dozunu iyi ayarlamak şarttır. Üstelik her an gözü kara birinin, bir korsan kanunu olan “kaptana meydan okuma” hakkını kullanarak düello isteğinde bulunma durumu var. Nitekim ben de yıllar önce bu geminin eski sahibi Kaptan Angel Blackdeath’den (bu ismi kendisinin uydurduğuna eminim) böyle bir meydan okuma ile, -kalbine kılıcımı saplamak suretiyle- gemiyi ve kaptanlığı kazanmıştım. Bu işler böyledir işte; gençlere fırsat tanımak lazım.

Mürettebatın biraz önce kazandığı zaferden, yağma ve ganimetlerden ötürü neşesi yerindeyken, yola çıkma emri vermek üzereydim ki; Sıska Jones kaşıntısı tutmuş gibi, “Kaptan, bence çok okuyan değil, çok gezen bilir” şeklinde bir cevher yumurtladı. Birden yumruğum, kendi kararlarını verebilen bir yaratıkmış gibi hızla ileri fırlayarak Sıska Jones’in suratında patladı. Patavatsız geveze, darbenin etkisiyle birkaç metre geriye uçup kıç üstü yere yapıştı. Aniden güvertede dehşetli bir sessizlik oldu. Bütün mürettebatın gözü üstümdeydi. Derhal yakınımda duran irice bir tahta parçasını elime alıp havada sallayarak, haşin bakışlarımı tek tek herkesin yüzünde dolaştırdım. “Bu odunu görüyor musunuz bu odunu?” dedim ve şaşkın bakışlar altında tahtayı denize attım. “şimdi bu odun akıntının etkisiyle yedi denizi dolaşacak! Ama odun yine de odun olarak kalacak! Bütün dünyayı dolaşsa da odun, yine de odundur!” diye bağladım olayı. Korsan gemisinde kaptanlık zor iştir; sadece bilek gücü yetmez, akıl gücü de gerekli.

Biliyorum kitaplarımın hikayesini merak ediyorsunuz. Nasıl mı bu kadar kitap sahibi oldum? Okuma sevgisi tabii. Ama her şeyin başlangıcına, ilk defa korsanlığa adım attığım onaltı yaşıma kadar uzanan eski bir hikayedir bu. İsterseniz onu da anlatayım...

Başlangıç

“Korsan olunmaz, korsan doğulur!” - Sıska Ã?akal Jones -

Bir keresinde mehtaplı, sakin bir gecede demir atmış beklerken ve kağıt oynayıp romlarımızı ziftlenirken; nasıl olduysa muhabbet muhabbeti açtı, bizim Sıska Jones, “Kaptan bence korsan olunmaz, korsan doğulur!” dedi. Tam da elimin tersinde oturuyordu. Masadaki geniş tabanlı rom şişesini kaptığım gibi patlattım suratına. Yüzü gözü kanlar içinde yere serildi. Sonradan da üzüldüm; neden yaptığımı benim de bilmediğim bu eylem için pişman oldum. Romu fazla kaçırmanın yarattığı dengesizliği bahane edip, Sıska Jones’ın gönlünü aldım ve üstelik sızlanıp durmasın diye it herife şahsi servetimden kocaman bir gümüş metelik vermek zorunda kaldım.

Aslında itiraf etmek gerekirse; Jones’ın bu lafına, yanlış olduğundan değil, doğru olma ihtimalinden dolayı bu kadar sinirlenmiştim. Ã?ünkü bir korsan gemisinin kaptanı olmak için gerçek bir korsan olmak gerekir. Korsan deyince de insanların aklına geleni biliyorum. Küçükken yaramazlık yaptığımızda, “bak uslu durmazsan seni korsanlara veririm” diye korkuturlardı. Evet, sahilde yaşayan insanların kabusudur korsanlar. Bir gece aniden dışarıdan gelen çığlıklarla uyanarak şehirlerinin alev alev yandığını, korsanlar tarafından basıldığını görmekten korkarlar. Onlara göre korsanlar, insanlık dışı acımasız katillerdir. Yakar, yıkar, yağmalar, insanları öldürür, kaçırır, ırza geçer ve daha bir sürü fenalıkları gözlerini kırpmadan hatta zevk alarak yapabilirler. “Halbuki bunlar efsanedir, korkmuş zihinlerin abartısıdır!” diyebilmeyi çok isterdim ama maalesef diyemiyorum. İşte benim sorunum da; içimde, derinlerde vicdan sahibi, (aman bu aramızda kalsın) iyi yürekli bir insanmışım gibi hissetmem. Evet, hiç belli etmesem de -çünkü hayatta kalmak için sert olmalıyım- aslında yufka yürekliyimdir. Kendimi hep, korsan olmamın benim isteğimin dışında gelişen kaderin pis bir oyunu olduğunu düşünerek avuttum. Sayısız insanı katleden bir çetenin başı olacağıma, aslında namuslu, dürüst bir insan olarak yaşayabilirdim. Yaşayabilir miydim?.. Yoksa Jones’ın dediği gibi ben doğuştan korsan mıydım?.. Hayır, hayır; mecbur kaldım.

Hiç unutmam o zamanlar onaltı yaşındaydım. Unutmuyorum çünkü sevgili ailem; beni -onaltıncı yaş günü hediyesi adı altında- büyük babam mı yoksa büyük babamın babası mı (ya da amcası) olduğu belli olmayan, asırlardır -aslında hiç- görmediğimiz yaşlı dedemin yanına -sözde tatile- göndermişlerdi. Güya ben bebekken de birkaç ay bana o bakmışmış. Adam atlantik okyanusu’nun kuzey kısmındaki soğuk iklimli bölgede, -Tanrı’nın unutmuş olduğu- tamamen kayalık küçük bir adadaki deniz fenerinde bekçilik yapıyordu. Sanırım ailem benim haşarılıklarımdan bıkmıştı. Söz konusu adada; içinde odaları olan bir deniz feneri, bir kümes-ahır ve küçük bir kayıkhane dışında bina, ayrıca mısırlı firavun mumyaları kadar yaşlı dedemin dışında da başka insan yoktu.

Nakedrok Adası’na, o trafiği oldukça az mevkiden üç dört ayda bir geçen ve her geçişinde -maaşı Britanya devleti tarafından ödenen- dedeme erzak bırakan bir ticaret gemisiyle gelmiştim. İçinde bulunduğum gemi haricindeki bütün dünya, grinin koyu tonlarına bezenmişti. Demir attık ve denizciler aceleyle kocaman bir filikayı (sandal) denize indirip, yakacak odununa varana kadar bir çok erzak balyasını makaralarla halatlarla aşağıya indirip yüklemeye başladılar. Kar, tipi şeklinde yağıyordu ve rüzgar ustura gibi kesiyordu. Dalgalar filikayı önce iki üç metre kaldırıyor, sonra da hızla indiriyordu. İçindeki dört denizcinin o hengamede düşmemeyi başararak hem filikanın gemiye çarpıp parçalanmaması için gayret göstermeleri, hem de yukarıdan gönderilen yükleri istiflemeleri, ben de denizcilik mesleğine karşı zaten oluşmaya başlamış olan derin saygıyı pekiştirdi. Yanımdaki güverte reisine dönerek, “havanın düzelmesini beklememiz gerekmez miydi?” diye sordum.

Bana hiç güleceği yokmuşçasına kahkaha atarak cevap verdi: “O zaman sonsuza kadar bekleriz evlat! Buralarda havalar asla düzelmez” dedi.

Dehşetle ürperdim. Kalın paltoma rağmen soğuk ürpertmişti beni. Ve gözyaşlarım, rüzgar yüzündendi. Birden içimden bu adaya çıkmamak, gemiyle geri dönmek geldi. Gerekirse kaptanla konuşur ikna ederdim, olmadı yalvarır, ağlardım. Evimi özlemiştim ve komşunun kızıyla samanlıkta anneme yakalandığımız için şimdi çok pişmandım. Böyle karmaşık duygular içindeyken omuzumu tutan bir el ile kendime geldim. Bu, o zamana dek benimle pek konuşmamış olan geminin kaptanıydı. “Demek Olaf’ın torunusun” dedi kaptan. Ben ise “ha?” diye anlık bir cevap verdim ve nasıl olduysa dedemin adının Olaf olduğunu idrak edebilerek, “haa, evet” diye durumu toparladım. Bana bir paket verdi “bunlar, kitap; dedene verirsin” dedi. Birden sakinleşmiştim. Paketi çantama koydum ve güverte reisinin ikazıyla ben de filikaya bindim. Dalgaların arasında bata çıka adaya vardık. Bu arada ben midemde ne varsa çıkarmıştım.

İşte böylece Nakedrok Adası’ndaki münzevi dedemin yanına taşınmıştım. İhtiyar aslında fena biri değildi. Bembeyaz saçları, sakalı vardı. Yüzünün köşeli karizmatik hatlarını, karakter sahibi sivri bir burun süslüyordu ve pofur pofur tüten piposu ağzından eksik olmuyordu. Renkli gözleri delici bakışlara sahipti. Güneş ve soğuk yanığı elleri ve yüzü, bin yaşın hatırası -ütopik bir ülkenin haritası gibi- çizgilerle doluydu. Ama güçlü kuvvetli ve dinçti. Onun hareketlerini uzaktan gören biri, genç bir adam olduğuna yemin edebilirdi. Deniz havası yaramıştı anlaşılan.

Beni asıl şaşırtan olay, fenerdeki kütüphane oldu. Dedemin yüzlerce, hatta belki de binden fazla kitabı vardı. Anlaşılan ihtiyar bütün servetini kitaba yatırmıştı. Gerçi düşününce, böyle bir yerde yaşayan biri için gayet doğal bir tercihti bu. Zaten bana bir hoşgeldin bile demeden getirdiğim kitapları sormuştu. Gününün çoğunu kitap okuyarak geçiriyordu. Genelde az ve öz konuşuyor ama keyfi yerinde olduğunda eski denizcilik anılarını anlatıyordu. Eskiden donanmadaymış ve sayısız deniz savaşına katılmış. Güya osmanlılardan, cenevizlilerden tut da fransızlarla, portekizlilerle bile çarpışmış. Ve korsanlarla... Korsanları anlatırken o kadar akıl almaz detaylara girerdi ki, korsanların hayatını bu kadar iyi bilmesine şaşırır, büyük ihtimalle anlattıklarının çoğunu üfürdüğü ya da okuduğu kitaplardan esinlendiği izlenimine kapılırdım. şimdi düşünüyorum da, korsanları bu kadar iyi tanıması beni şüphelendirmeliydi...

Daha adaya adımımı atar atmaz -erzakları taşıdıktan sonra- yapılacak işler listesini bana ezberletti. Asıl işimiz fenerin lambalarının daima yanmasını sağlamaktı ve bu en kolay iş ile nedense hep dedem ilgileniyordu. Bana teslim edilemeyecek kadar önemliymiş. Ben ise her türlü hamallık, temizlik, küçük ahırımızdaki birkaç keçi, koyun ve tavukla ilgilenmek, (zamanla bu canlılarla aramda düzeyli bir arkadaşlık gelişti) çamaşır yıkamak ve bunlara benzer bütün ıvır zıvır işlere bakıyordum. İhtiyar neyseki tenezzül edip yemeği pişiriyordu. Bizimkilerin beni bu adama köle olarak sattığından şüphelenmeye başlamıştım.

Yine de çarçabuk işlerimi bitirdikten sonra kitapların renkli dünyasına dalınca; bütün moral bozukluğu, arada bir zart zurt gaz çıkarıp, burnundan topladığı sümükleri hap yapan bu morukla başbaşa kalmanın can sıkıntısı üstümden kalkıyordu. Ailemin asla satın alamayacağı bu kitapların hangisini okuyacağımı şaşırıyordum. Özellikle uzak ülkeler ile ilgili kitapları okuyup, bilmediğim o yerleri düşlerken zamanın nasıl geçtiğini farketmiyordum bile. Ve üç ay geçip de erzak gemisi tekrar geldiğinde, -kendimin bile şaşırdığı bir kararla- adadan ayrılmadım. Daha okunacak çok kitap vardı; o yüzden bu, yılda on ay kışın sürdüğü, soğuk, rüzgarın uğultularının lanetli canavarların uğursuz ulumalarını anımsattığı adada birkaç ay daha geçirmeye gönüllü oldum.

İhtiyar bu kararımdan hoşnuttu. Nasıl olmasın ki, bütün ayak işlerine koşturduğu sadık bir yardımcı bulmuştu kendine. “Tıpkı eski günlerdeki gibi birlikteyiz, ama o zamanlar daha iki yaşındaydın, bütün Akdeniz’i benim yanımda gemiyle dolaşmıştın, hatırlıyor musun?” demişti. Ben üzülerek bu olaylara dair en ufak bir hatıramın olmadığını söylediğimde yüzüme şüpheyle bakmıştı. “Hiç mi bir şey hatırlamıyorsun?” diye üstelemişti. Ancak gerçekten de hatırlamıyordum. Sonra da, “vücudunda bir dövme yok mu?” diye sordu alakasızca. “Yok” diyerek işlerime bakmak için dışarı çıkmıştım. Güzel güzel konuşurken saçmaladığına göre iyice bunamaya başlamıştı.

Böylece günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ve bir gün... Yine fırtınalı bir gündü. Karla karışık yağmur, insanı uçururcasına buz gibi bir rüzgarın işbirlikçisiydi. Dışarıda durmak akıl kârı değildi. Ahırla fener arasındaki kısa mesafeyi koştururken bile suratıma vuran buzlu damlalar küçücük iğneler gibi batıyordu. Bütün işlerimi halletmiştim, kollarımdaki yumurta sepeti ve süt bakracını şiddetli rüzgara kaptırmamaya çalışarak, bir an önce şöminenin başına kurulup kitabımı okumanın hayaliyle fenere doğru hızlı hızlı yürüdüm. Sonunda fenere varıp kapıdan girdiğimde büyükbabamı her zamanki gibi ağzında piposu, elinde kitabıyla koltuğuna kurulmuş bir halde bulacağımı zannediyordum ama öyle olmadı...

İhtiyarın bir elinde tabanca, bir elinde kılıç vardı. Tabanca ve kılıç! Nereden çıkmıştı bu silahlar? Üstelik ben paldır küldür içeri dalınca, sanki bir düşmanı beklermiş gibi aniden tabancayı bana doğrulttu. Korkudan elimdeki eşyaları düşürdüm. Ama dedemin dehşetten kararmış yüz ifadesi, tırsma derecesinin benden aşağı kalır yanı olmadığını belli ediyordu. “Ne yapıyorsun dede?” diye bağırdım.

“Ah sen miydin Dugan?” dedi. Bu bunaklığın son kertesine ulaşmış münzevi, başka birini mi bekliyordu acaba? “Ama nerde kaldın be evladım! Ã?abuk ol hazırlan! Kaçmalısın, kıçını kurtarmalısın Dugan! Haydi salak salak bakma öyle, yanına biraz su ve erzak al, hemen kayıkhaneye koş, yelkenliyi hazırla, fazla zamanımız yok!” dedi telaşla ve bağırarak. Beni dehşete düşürürcesine ve bunun pis bir şaka olmadığına beni ikna etmek istercesine ağzından köpükler saçarak konuşuyordu; o delici gözler dışarıya uğramış, o her zamanki tunçtan bir büstü andıran azametli surat şimdi aşırı hezeyandan ilham alan seyirmelerle şekilden şekile giriyordu. Korkuyordu.

Dedem gibi bir eski kurdun bu duruma düşmesi beni üzdüyse de, ben daha çok, hala bana doğru tuttuğu tabanca konusunda endişeleniyordum. Adam belli ki tırlatmıştı ve her an elinden bir kaza çıkabilirdi. Herhalde hayal görüyor, gaipten sesler duyuyordu; beni bu havada denize açılmak gibi düpedüz intihar olan bir eyleme zorlaması, tamamen kafayı yediğinin sağlam bir deliliydi. Bu fırtınada, değil denize açılmak, sahile yaklaşmak için bile, insanın aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekirdi. Bütün cesaretimi toplayarak, “dede, dede! Neler oluyor, bir anlatsana!” diye bağırdım.

“Korsanlar geldi evlat, korsanlar! Biraz önce fenere çıktığımda gördüm, buradalar! Senin peşindeler Dugan! Anlıyor musun?” Yanıma gelip omuzlarımdan tuttu ve konuşmasına beni manyak bir şekilde sarsarak devam etti. “Senin için geldiler Dugan! Kaç burdan, kıçını kurtar! Ben yaşlı bir adamım, ölsem de farketmez. Ama senin kıçın benimkinden değerli, anlıyor musun? Senin kıçın benimkinden değerli!”

“Tamam, tamam gidiyorum!” diye kendimi elinden kurtardım ve hiç duraksamadan dışarı çıktım. Kapı kapanırken hala “kıçını kurtar, kıçını kurtar!” diye peşimden bağırıyordu. Adam kafasını kıçımla bozmuştu. Vah zavallı! Demek yeterince yaşlanırsa insan böyle olabiliyordu. Aklıma gelen tek şey, biraz ahıra sığınıp büyükbabamın deliliğinin geçici olması için dua etmekti. Silahları da nereden bulmuştu, nerede saklamıştı? Korsanlar... Değil bu mevsimde, korsanlar hiçbir zaman bu sulara gelmez. Buralarda sığınıp erzak, su bulabilecekleri fazla ada yoktur, üstelik Britanya’ya yakın olduğumuzdan askeri gemilere gereksiz yere fazla yaklaşmış olurlar. Hem buranın ticaret trafiği fazla olmadığı gibi, hadi onu da geçtik, fırtınanın eksik olmadığı bu buz gibi sularda, dalgalar gemileri oyuncakmış gibi metrelerce yukarı aşağı kaldırıp indirirken, nasıl olup da gemileri yakalamak için kanca, halat atıp yedeğe alacaklardı? Buraya korsan gelmesi imkansızdı, üstelik yaşlı bunak “senin için geldiler” deyip durmuştu. Vah zavallı! Ahıra girecekken fikrimi değiştirip adanın diğer tarafındaki kayıkhaneye yöneldim; çılgın dedemin aklına düşer de beni kontrol etmeye kalkarsa onu kızdırmak istemiyordum.

Koştum. Kar, tipi ve buz gibi rüzgar; ellerimi, yüzümü yakıyordu. Gözlerim yaşararak kayıkhaneye ulaşmaya çalışıyordum. Kayıkhane adanın arka tarafındaki minik bir plajda bulunan küçük bir kulübeydi. İçinde beş metre boyunda ufak bir yelkenli vardı. Denize kadar uzanan sağlam iki tahta kızak, gerektiğinde sandalın üzerlerinden kaydırılarak suya indirilmesine yarıyordu. Ama benim sandalı denize indirmek gibi bir niyetim hiç yoktu. İntihar etmeyecek kadar hayatı seviyordum ve tahminimce su buz gibiydi.

Kayıkhaneye birkaç metre kala sulanmış gözlerimin ucuyla gördüğümü sandığım bir karaltı yüzünden, istemsiz bakışlarımı çılgınca kararmış dalgaları, kudurmuş gibi köpüren denize çevirdim. Gördüğüm inanılmaz manzara karşısında tepeden tırnağa dehşetle titredim. O azgınlığı tariflere sığmayacak deryanın üzerinde, tabiata meydan okurcasına, ölümle dans edercesine, Azrail’le dalga geçercesine, savrulup duran ama yine de yolunu bulan, devasa bir gemi, çift ana direkli bir yelkenli, üstelik küçük birer yelkeni açılmış vaziyette ilerliyordu. Çok kısa, zaman donmuşçasına kısa bir anda, bu yelkenliyi inceledim. Büyüktü. Gövdesinde üstte sekiz, altta on adet top kapağı olması, bunun hatırı sayılır derecede silahlanmış bir gemi olduğunu ispat ediyordu. Ama yelkenler neden beyaz değil de kurşuni, hatta neredeyse kararmış, pis bir renkteydi? Gök kara, deniz kara ve bu gemi de kara, sanki hayaletler diyarından gelmişçesine uğursuz görünümlü bu kuzguni geminin ana direğinin tepesindeki bayrak bile neden karaydı? Yoksa!..

Sanki bir el kalbimi sıkıştırıyordu. Yoksa dedemin hezeyanları gerçek miydi? Korku ve telaşla ne yaptığımı bilmeden fenere doğru koştum. Arada bir geriye dönüp denizin üzerinde batıp çıkan, canhıraş uğultular çıkaran fırtınanın içinde bir kabus gibi duran geminin hala orada olup olmadığına bakıyordum. O azgın denizin böğrüne damga gibi çakılmış teknenin, denizin dibini boylamaya niyeti yok gibiydi. Hem korkuyor, hem de böyle bir denizle başa çıkabildikleri için oradakilere saygı duyuyordum. O anda o gemide olsaydım herhalde aklımı kaçırırdım.

Tam fenere yaklaşmıştım ki, -dedeme gördüklerimi anlatmak için sabırsızlanıyordum ama o zaten göreceğini görmüştü- bir el silah sesi duydum. Rüzgarın uğultusu kulaklarımı tırmalıyordu ama bu ses, ayrıksılığıyla belli etmişti kendini. Hızla koşarak fenerin kapısını açmama sebep olan cesaret miydi, yoksa başka gidecek yerim olmaması mıydı bilemiyorum. (lanet olası küçücük adada saklanacak yer yoktu) Anlamadığım bir dürtüyle daldım içeriye ve kapının ağzında çakılı kaldım. İçeride korsanlar vardı!

Dedem dizlerinin üstüne düşmüş, bir eliyle ortadaki masaya tutunmaya çalışırken, diğer eliyle göğsünü tutuyordu. Yüzünden, çok acı çektiği belli oluyordu. Çok sevdiği piposunun aheste dönen bir topaç gibi yerde yuvarlandığını gördüm. Hızlıca odadaki yabancılara göz gezdirdim. Daha sonra bu kişilerin isimlerini öğrenecektim. Masanın arkasında duran uzun boylu adam Kaptan Dick Redstone’du. Püsküllü apoletleri ve gümüş düğmeleri olan siyah bir palto giyiyordu. Göğsünde kendisine üstün hizmetlerinden dolayı yine kendisinin taktığı madalyalar vardı. Üçgen, siyah bir general şapkası takıyordu. İspanyol tarzı kılıcını çekmemişti. Yakışıklı yüzü, ince uzun sakalı sayesinde olduğundan uzun görünüyordu. Dedemin arkasında duran hapishane kaçkını zayıf adam ise “sinsi” Jack’ti. Bu güvenilmez tipli adam, elinde bir hançer tutuyordu ve fıldır fıldır mavi gözleri bir çıngıraklı yılanın bakışlarına sahipti. Masanın diğer tarafında ise iki metre boyunda devasa bir zenci vardı: Abdul. Saçsız kafasındaki donuk bakışlı gözler ürkütücüydü. Efsanevi Herkül’ü kıskandıracak kadar kaslı olan devasa gövdesi üzerine kollarını açıkta bırakan koyun postundan bir yelek giymişti.

Dedem son bir hırıltı çıkararak yere kapaklandı. Ölmüştü. Ben kendimi kaybettim ve “alçaklar, dedeme ne yaptınız!” diye bir nara attım. Bu sırada meğerse kapının arkasında başka bir adam pusuya yatmış. Ve aniden kafama aldığım bir darbeyle bu sefer gerçekten de kaybetmiştim kendimi.

Kısa bir zaman sonra sarsılarak kendime geldiğimde, belimden yukarısı masanın üzerine yüzüstü yapışmış buldum kendimi. Devasa Abdul’un kocaman elleri, kollarımı tutmuş masadan doğrulmama engel oluyordu. Ne kadar çırpınsam da fayda etmedi, adam çok güçlüydü. Kaptan Dick ve Sinsi Jack arkamda duruyorlar, anlamadığım bir dilde konuşuyorlardı ama kafamı döndürüp tam olarak ne yaptıklarını göremiyordum. Bu arada ben aralıksız tehdit ve küfür savuruyordum ama adamların oralı oldukları yoktu. Ayaklarım zar zor yere basıyordu. Arkaya doğru rastgele bir tekme savurdum. Ancak akabinde Sinsi Jack’in “rahat dur lan!” diyerek sırtıma indirdiği darbe sonucunda bunun iyi bir fikir olmadığını anlamış oldum.

Ansızın pantolonum, -içimdeki uzun donla birlikte- sert bir şekilde indirildi. Alt taraf püfür püfürdü. Ã?fkeyle maskelemeye çalıştığım korku, birden had safhaya çıkmıştı. Kendimi bildim bileli hiç kimsenin, hatta kendimin bile görmediği popom, şu anda korkunç korsanların gözleri önünde kabak gibi duruyordu. Yüreğim dehşetle atıyordu. Bu gözü dönmüş korsanların bana ne yapmak niyetinde olduklarını düşünmek bile istemiyordum. Amaçları beni utandırarak duygularımı rencide etmek miydi? Yoksa vahşete düşkünlüklerinin bir uzantısıyla kıçıma şaplak atarak ya da kemerle vurarak işkence etmek niyetinde miydiler? Birden adamların parmaklarını güneş yüzü görmemiş kaba etlerimin üzerinde hissettim.

“Oh, Kaptan; şuraya bak!” dedi Sinsi Jack. Ses tonundan ağzının sularının aktığı belli oluyordu.


“Alçaklar, rahat bırakın beni!” diye haykırdım ama sesimin titremesine engel olamamıştım. Ã?ünkü neredeyse sinirden ağlama noktasına gelmiştim. Debelenmek ise insan azmanı Abdul’un gücü karşısında fayda etmiyordu. Üstelik donuk bakışlı bu siyahi herkülün hiç konuşmaması oldukça sinir bozucuydu.

Arkadan Sinsi Jack’in hain sesi geldi: “Sakin ol evlat! Sadece bu hazineden payımızı istiyoruz” dedi ve tiksinti verici bir kahkaha attı.

Ben artık susmuş ve kaderime razı olmuştum. Tabii eğer şartlar oluşursa, ilk fırsatta intikamımı alcaktım. Aslında bağırsaklarım benimle işbirliği yapsaydı, alçakların yüzüne karşı en azından bir gaz atışı yapmaya niyetlenmiştim ama meret -stresten midir nedir- isteyince atmıyordu işte.

Kaptan Dick Redstone, parmağının ucuyla kaba etlerimi dürtüklerken, “vay canına tıpkı yaşlı Olaf’ın söylediği gibiymiş” dedi.

Kulaklarıma inanamadım çünkü yanlış duymuş olmalıydım. “Yaşlı Olaf” dediği benim büyük babamdı; benim kıçım hakkında bu korsanlarla konuşmuş olması mümkün müydü?

“Evet Kaptan,” dedi Sinsi Jack, “tıpkı Olaf’ın tarif ettiği gibi şerefsizim!”

“Namussuz alçaklar!” diye bağırdım. “Yalan söylüyorsunuz! Dedem asla benim hakkımda öyle şeyler söylemez! Yalancı pislikler!”

“Sakin ol delikanlı” diye yatıştırıcı bir tonda konuştu Kaptan Redstone. Masanın yan tarafına doğru geçerek, yüzünü görmemi sağladı ve konuşmasına devam etti: “Eskiden ben ve deden, aynı çetenin üyesiydik. Fakat uzun, karışık bir hikaye sebebiyle bir müddet ortadan kaybolmaya karar verdik. İki sene ayrı sularda dolaşacaktık ama Olaf iki sene sonra ortada gözükmedi. Temelli yok olmuş, izini kaybettirmişti. Ancak bana borcu vardı ve güya ıssız bir adaya sakladığı hazinesinden bize de pay verecekti. İşte bu yüzden anlatmıştı, define haritasını senin kıçına çizdiğini” dedi.

“Define haritası mı?” diyebildim. şaşkındım.

Karşımdakiler de benim şaşırdığıma şaşırmışlardı. “Zavallı çocuk, kıçında define haritası olduğundan bile haberi yok!” diye Sinsi Jack, kahkahalar atarak dalga geçti.

“Gerçekten de arkanda çizili haritadan haberin yok mu? Deden sen küçükken kıçına dövme yapmış.” dedi Kaptan Dick. O da inanamıyordu bundan habersiz olduğuma ve yine de -kibar adammış ki- kendini zor tutsa da gülmemeye çalışıyordu.

Evet bilmiyordum. Utançtan kıpkırmızı olmuştum. şimdi anlaşılıyordu; dedemin “senin kıçın benimkinden değerli” ya da durmadan “kıçını kurtar” demesinin sebebi buydu demek. Yüzümü biraz ileride yerde yatan adama çevirmeye çalıştım. Ah dede, bunuda mı yapacaktın bana? Haritanı çizecek başka yer bulamadın mı? Elalemin korsanına alay konusu olmuştum. Yine de ölmüş adama ne kadar kızabilirsin ki?

Bu arada diğerleri tekrar arkama geçmiş haritayı inceliyorlardı. “Kaptan tanıdın mı burayı?” diye sordu Sinsi Jack.

“Evet Sinsi, sanırım tanıyorum burayı. Eğer bu ortadaki, bir volkan ağzını temsil ediyorsa -ki bence ediyor-...”

“Yani yanardağ?”

“Evet yanardağ ağzı. Burası muhakkak Karayipler’deki Maçopiço Adası’dır!” dedi Kaptan Dick Redstone. Kendinden emindi.

Göz ucuyla Sinsi’nin elindeki hançerin parıltısını gördüm. “O halde çocuğun derisini nazikçe kaldırıp, bu haritayı oradan çıkarayım mı Kaptan, ne dersiniz?” diye sordu Jack iştahlı bir tınıyla.

“Yok, sen şimdi berbat edersin haritayı. Ã?ocuğa da yazık. Zaten bizimle gelecek, o da dedesi gibi korsan olacak! Değil mi Dugan?” dedi Kaptan gülümseyerek ve Abdul’a beni bırakması için bir işaret yaptı.

Ben ağrıyan bileklerime aldırmadan arkamı şömineye dönerek hızlıca pantolonumu çektim. “Dedemin katilleriyle işbirliği yapacağımı da nereden çıkardınız?” dedim kaptana sert bir üslupla.

“Dedenin katilleri mi? Sen ne diyorsun evlat? Olaf, benim için bir baba gibiydi. Onu biz öldürmedik; eski dostlarını karşısında görünce heyecanlandı, nefesi tıkandı. Sonra da öksürmeye başladı. “Çok tütün içiyorum ondan oluyor böyle” dedi zor bela. “Dur, otur” demeye kalmadan, “ah kalbim ağrıyor” diyerek yığıldı. Tam o sırada sen girip bağırınca dışarıdaki adamlarımdan biri heyecana kapılıp vurmuş sana. Sen de olayları yanlış anladın tabii. İstersen dedenin cesedini incele, yara izi olup olmadığına bak. Onu severdim... şimdi güzelce gömelim onu ve yola çıkalım.”

İşte böylece korsanlık kariyerim başlamış oldu. İtiraz etsem bile beni zorla götürürlerdi. Ben de madem bu işi yapacağım, bari tam öğreneyim diye elimden gelen bütün çabayı gösterdim. Dedemin aslında bir korsan olduğunu ve kıçımın dibindeki gerçeklerin farkında bile olmadan ömrümün geçtiğini öğrenmek beni derinden etkilemişti. Kendi kendime, bir daha böyle hatalara düşmemeye yemin ettim.

Maçopiço Adası’na gidişimiz ve defineyi buluşumuz da başlı başına bir hikaye...

Deniz

Yola çıkarken dedemin kitaplarını da yanımıza almıştık ama Sinsi Jack’in “Kaptan bunlar iyi para eder” şeklindeki yorumuna kulak misafiri olduğumdan dolayı bu el koymanın kültürel amaçları olmadığına dair içimde bir şüphe uyanmıştı. Ben ilk korsanlık ama daha çok denizcilik bilgilerimi edinirken ve gemideki en berbat işlerde köpek gibi çalışırken, haftalar boyunca güneybatı yönünde ilerledik. Güneşin batışı her akşam değişik bir renk cümbüşüydü. Her ne kadar ağır şartlarda çalışsam da (meğerse bu yeni başlayan herkesin başına gelirmiş) Kaptan Dick Redstone’un beni kayırdığını, kolladığını hissediyordum. Ã?akal sürüsü gibi tehlikeli tayfadan hiç kimse bana sataşmaya cesaret edemiyordu, üstüme gelen olursa Abdul’un devasa cüssesiyle şöyle bir ortada görünüp, duygusuz bakışlarıyla adama bakması yeterli oluyordu zaten. Kaptan sık sık bana “sen Olaf’ın bize yadigarısın” diyerek omuzuma dostça vuruyor, hatta arada sırada kamarasına yemeğe bile davet ediyordu. Gerçi bu yemek davetleri pek de hoşuma gitmiyordu çünkü her seferinde “çıkar da bir daha bakalım şu haritaya” muhabbeti söz konusu oluyordu. Artık adamlar haritayı ezberlemiş olmalıydı.

Yavaş yavaş denizciliğin belli başlı kurallarını öğrenmeye başlamıştım; yelken bağlamayı, sintine temizlemeyi, dümen tutmayı, hatta yıldızlara bakarak yön bulmayı. Ve rüzgara karşı işememek gerektiğini de öğrenmiştim.

Yola çıkalı neredeyse bir ay olmuştu ki portekiz bayraklı bir gemiye rastladık. Derhal saldırıya geçtik. Karşıdaki gemide altı kadar top vardı ama zavallılar ateşlemeye fırsat bulamadılar. İyi zamanlama gerektiren ustaca bir manevrayla portekiz gemisinin önünden doksan derece dik bir açıyla geçtik. Eğer süratimizi tam ayarlayamasak bize sancak bordamızdan, tam geminin ortasından bindirebilirlerdi. Nitekim kıl payı geçtik diyebilirim ama bu sayede toplarımızı sancak taraftan ve çok yakın mesafeden, gelen geminin burun kısmına tam karşıdan tek tek ateşleme fırsatımız oldu. Sonuç dehşet vericiydi, oniki pare top atışıyla Portekiz gemisinin burun kısmı paramparça olmuştu. Biz uzaklaşıp tekrar dönene kadar gemi ön taraftan su almış, kıçı havaya kalkıp dengesi bozulmuştu. Adamlar kendilerini batıracak ikinci bir top ateşine maruz kalmamak için derhal teslim bayrağını çektiler. Gemiden işe yarayacak her şeyi aldığımız gibi bütün mürettebatını da köle ya da karşılığında fidye almak üzere esir olarak zincire vurduk. Korsanlığın acımasız boyutuyla ilk defa yüz yüze geliyordum ancak ilerleyen yıllarda çok daha vahşi ve kanlı olaylara şahit olacaktım.

Sonunda Maçopiço Adası’na vardığımızda doğrusu sevinmiştim. Her ne kadar hazineyi bulunca akıbetimin ne olacağını tam olarak kestiremiyordumsa da insanların önünde pantolonumu sıyırıp durmak canıma tak etmişti. Kaptan, hazineden bana da küçük bir pay vereceğini söylemişti ama ben hazineden pay yerine böğrüme bir bıçak yememeye razıydım çünkü bu korsan tayfasına pek güven olmazdı doğrusu.

Maçopiço Adası, volkanik bir adaydı ve tam ortasındaki yanardağ hafif hafif tütüyordu. Dağdan yayılan sıcaklık tropikal iklime biraz kuruluk kazandırıyordu. Kaptanın güvendiği birkaç kişiyle karaya çıktık ve elemanları sahilde bırakarak Kaptan, ben, Sinsi Jack ve Abdul adanın içlerine doğru ilerledik. Defineyi aramaya başladık. Arada sırada haritaya bakmak icap ettiğinde artık rahatlıkla sıyırabiliyordum, ne de olsa arkadaşlar yabancı değildi. Sonunda, Olaf dedemin saklayıp, kıçıma ayrıntılı bir şekilde haritalandırdığı hazineyi bulduk. Define, ağzı çok iyi kapatılmış bir mağaradaydı. Mağaranın derinliklerine elimizde meşalelerle ilerlediğimizde devasa bir odaya vardık ve gözlerimize inanamadık. Koca koca sağlam sandıklarla doluydu mağara. Sandıkları sayamadım ama içindeki altınlar ve değerli taşlar insanı dünyanın en zenginlerinden biri yapmaya yeterdi herhalde. O kadar çok sandık vardı yani.

Sandıklardan birini açgözlü tavırlarla açmaya ilk atlayan Sinsi Jack’ti. Kilitli olmayan (sandıkların hepsi güzelce kapatılmıştı ama üzerlerinde asma kilit yoktu) sandığı açınca Sinsi birden donup kaldı. Beklediği bu değildi; bir sandık dolusu kitap vardı karşısında. İlk şoku atlattıktan sonra hemen başka bir sandığa saldırdı ama sonuç aynıydı. Bütün sandıklarda aralarına nem tutucu kurutulmuş otlar serpiştirilmiş ciltler dolusu (binlerce cilt) kitap vardı. Sinsi Jack, ölmüş dedem hakkında söyüp sayarken, Abdul muzip bir sırıtışla onu izliyordu ve Kaptan Dick Redstone ise zarif kahkahalar atarak gülüyordu. “Evlat bu hazine senin” dedi kahkahalarının arasında. Benim ise zihnimde, dedemin bana sık sık söylediği sözler çınlıyordu: “Evlat en büyük hazine, bilgi ve hayalgücüdür!”

SON

.
Last edited by dwaxer on Mon Feb 18, 2008 6:38 am, edited 5 times in total.
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Özgürlüğün Peşinde

Bir kış günü terk etmişti köyünü
Korsanların çoğu dolaşmazdı kışın
Bir kasabada karışarak insanların arasına
Ya da bir mağarada saklanarak geçirirlerdi kışı
Sadece en cesur olanları göze alırdı.
Dalgaların gemilere vurup ezdiği
Gökyüzünün kapkaranlık olup
Ufacık bir ışığa hasret insanları
Yıldızların ışığından bile mahrum ettiği
Kış günlerinde dolaşmak
Ancak bir gemi vardı işte
Ve o gemileri seyrederek büyümüştü
Ona kaderden bahsetmişti büyükleri
Hayatının ne olacağının en baştan belli olduğunda
Bir köylü olacaktı
Babası dedesi ve öncekiler gibi
Çok zengin olamayacak ve başını eğecekti soylu biri geldiğinde
Ancak işte kabul edince bunun değişmeyeceğini
Yaşayıp gidecekti
Ve kimbilir belki mutlu da olacaktı bazen
Ancak o gemileri seyrederek büyümüştü
Onların kadere nasıl isyan ettiklerini
Nasıl silip atarak onlar için çizilen kaderi
Kendi istedikleri rotaya çevirdiklerini gemilerini
İzleyerek büyümüştü.
Her denizci asi olurdu biraz
Sahilden açılıp da uzakta kaldığında o katı Dünya
Unutup kuralları biraz da olsa
Biraz daha istedikleri gibi yaşarlardı
Yaşamak zorunda olduklarının yerine
Ancak korsanlar
Onlar başkaydı....

Deniz yine dalgalıydı. Yine kapkaranlıktı gökyüzü..
Köyde bekliyordu ailesi
Annesi babası kardeşleri
Seviyordu onları
Ancak onu bekleyen
Ve sevdiği herkesin kabullenmesini istediği o kader var ya
Onu sevmiyordu.
Böylece bıraktı sevdiklerini ve sevmediklerini geride
Atladı denize
Onaltı yaşından beklenmeyecek bir güçle
Karşı koydu dalgalara
Yüzdü...

Bir mucizeydi...
Geminin güvertesinde duruyor ve tekrarlıyordu içinden
Mucizeydi bu
Tonlarca ağırlıktaki geminin
Dev bir yumruk gibi üzerine vurmasını nasıl atlatmıştı bayılarak?
Nasıl görmüştü onu karanlığın örtüsü altında tayfalar?
Ve deliye dönmüş bir at gibi sağa sola sallanan gemiye nasıl almışlardı?
Bilmiyordu.
Yatıyordu güvertenin üstünde
Koşuşturan sakallı adamların arasında...
Sonra birisi ona yaklaştı.
Kaptanıyım ben dedi bu geminin
Küçümseyerek baktı sonra
Ancak dikkatli bakılnca görülen
Bir saygı da vardı bu bakışta
Karanlığa rağmen gökyüzü bembeyaza boyandı birden
Kar taneleri hafifçe indi aşağı güvertey
Demek korsan olmak istiyorsun dedi kaptan
Hoşgeldin öyleyse aramıza...

Kar yağıyordu.
Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordu...
Zaman önemli değildi ki
Onun bile zinciri kırılmıştı artık...
Ölüm dışında hiçbir şey
Hiçbir şey alamazdı onun özgürlüğünü
En büyük donanmaların ortasına girmiş
Batırmışlardı en güçlü gemilerini
En ünlü kaptanlarla savaşmışlardı.
Limanlarına girmişlerdi en güçlü ülkelerin
Almışlardı istediklerini her seferinde...
şimdi yeni bir gemi vardı önlerinde
Atılmadan birbirlerinin üzerine iki geminin içindekiler
Hatta topları bile ateşlenmeden gemilerindeki
Baktılar birbirlerine
Korku yoktu bakışlarında
Nefret de
Belki bir meydan okuyuş vardı belki de biraz saygı...

Savaş bir defa başladığında
Sarhoş olmak gibiydi biraz..
Bitene kadar o değil başkası yönetiyor gibiydi bedenini
Ve aklı yerinde olmuyordu sanki
En sonunda hala sağ ise o zaman görüyordu çevresini
Ölen insanlara üzülmüyordu ki arkadaşları da vardı arasında
Hatta bir seferinde 16 yaşında yeniyetme bir korsan da ölmüştü yanında
Çok seviyordu onu
Ancak istediği gibi yaşadı ve öldü demişti kendi kendine
Onun bedenini suya bırakırken
Ve gülümsemişti.

şimdi de üzgün değildi onca cesedin arasında
Biraz uykudan yeni kalkmış birini andırıyordu.
Gözlerini ovuşturarak bakıyordu etrafa...
Bir korsanı çok az şey şaşırtırdı.
Yine de şaşırdı merakla onu izleyen çocuğu gördüğünde
Ã?ocuğun gözlerinde bir şey tanıdık geldi ona
Yıllar önce görmüştü o gözlerdeki bakışı dalgaların üzerinde
Ona çizilmiş kaderi silip attığı gece...
Derken kaptan da gördü çocuğu
Hiçbir şey söylemedi kaptan
Yine de biliyordu korsan kaptanın düşüncelerini
Denizde saklanmazdı düşünceler
Özellikle kar yağışı altında ilerleyen bir geminin
Ertesi gün sağlam kalacağını bilemediğiniz güvertesinde
O nedenle biliyordu kaptanın düşüncelerini
Yaşı küçüktü çocuğun belki on iki
Ã?ocuk zengin birinin çocuğu da değildi besbelli.
Ã?yle ise yapılacak belliydi.

Kendisine benzeyen
Belki de başka bir zamanda yerinde olabileceği çocuğa bakarken korsan
Yıllar sonra yeniden hissetti onu zincirleyen kaderi...
Arkadan saplamak ona göre değildi kılıcı o nedenle önüne çıktı kaptanın
Yine de şaşkınlıkla bakarken kendisine kolay olmuştu kılıcı saplamak.
Sonra onu sorgusuzca izleyen çocuğu aldı
Ve gitti....

Özgürlüğe kavuşmak için katılmıştı korsanlara
O çok acı bir andı onun için
Bir korsanın da özgür olmadığını öğrendiği an...
Özgürlük uğruna ödediği bedeller olarak görmüştü
Yıllardır içinde isyan eden sesi bastırıp yaptıklarını

Saçları bembeyaz olmuştu ve yüzüyordu.
Geçmişten çıkıp gelmiş çocukluğu gibi bakıyordu çocuk ona
Soğuğa ve dalgalara aldırmadan...
Uzaklaşıyordu gemiler giderek...
Ve korsan yüzüyordu bir kere daha
Ulaşmak için özgürlüğe...

Ozan Firble...
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests