Son Hazine (Genişletilmiş versiyonu)

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Son Hazine (Genişletilmiş versiyonu)

Post by catboy »

Not: Bu öyküm ortak öyküleri yazarken arkadaşların da yardımıyla oluşturduğum Neirre isimli evrende geçmektedir. Kıyamet konulu yarışmaya da göndermiştim, ama kelime sınırı yüzünden bayağı bir kısmını kesmek zorunda kalmıştım. Bu yüzden de kötü bir sonuçla karşılaşmıştım.

Bazı arkadaşlara bu versiyonunu yollamıştım, umarım sizlerle beğenirsiniz. Bildiğimiz fantastik bir dünya Neirre, Yeşeren Umutlar ve Ölüm Labirenti isimli ortak öykülerin de yer aldığı bir evren. Ã?ykünün içinde ortak öyküye katılmış olan arkadaşlara da göndermeler vardı. Ã?oğu arkadaş bunu bilir, onlara öykünün tamamını göstermemiş olsam da en azından kendi isimlerine göndermeler olduğu bölümleri göstermiştim.

Umarım şimdiki hali daha güzel olmuştur. Sıradan bir fantastik macera gibi başlayan yolculuk her bir karakterin geçmişindeki sırlarla karmaşık bir kurguya bırakacaktır, aslında bu öyküm ölüm zamanı öykümde de kullandığım karmaşık zaman dilimlerinde geçme yöntemini ilk denediğim yazımdır.

SON HAZİNE

Bölüm 1: Grup Toplanıyor

Beş kişilik bir macera grubu mağaranın girişinde içeriye girmeden önce son toplantılarını yapıyorlardı. Grubun lideri eskiden Kutsal şövalye Birliği’nin bir üyesi iken üstüne kalan bir suçtan dolayı birlikten atılan şövalye Leoric’di. Gözleri masmaviydi. Saçı kırlaşmıştı. Zırhı ve kalkanı paslanmıştı. Ama en değerli eşyası olan kılıcı yeni gibi duruyordu. Otuz yıl önce babası ölmeden kılıcı Nairda’yı oğluna vermişti. Onun için kılıca gözü gibi bakıyordu.

Yanında koyu tenli, yeşil gözlü ve uzun boylu bir kadın duruyor ve elinde bir harita inceliyordu. Sırtında uzun bir yay, belinde de hançer vardı. Adı Silven’di. Eskiden bir hırsızdı ama şimdi geçimini ulaşılması imkansız denen hazinelerin yerlerini bulduktan sonra haritalarını çıkartıp bu haritaları da başkalarına satarak sağlıyordu. Riskli bir işti; ama çok zevk alıyordu bu işten.

Leoric birlikten utanç içinde ayrıldıktan beş ay sonra bir handa Silven’le karşılaşmıştı. Silven Dopu Gölü’nün yakınlarında gizli bir mağaradaki gömülü bir hazineden bahsetmişti. Haritası da yanındaydı.

“Neden kendin gidip hazineyi tek başına yemiyorsun?” diye sormuştu Leoric.

Silven de çekici bir gülümsemeyle: “Çok isterdim; ama hazineyi koruyan bir lanet var. Tabi bir de tehlikeli bir büyücü. Ah unutuyordum az daha. Bir de bir ejderha.” diye açıklamıştı.

Büyücüyle ancak ondan daha güçlü bir büyücü baş edebilirdi. Bu yüzden en yakın büyücü akademisine gitmişlerdi ve kendine güvenen ama biraz ciddiyetten yoksun genç büyücü Caster’i yanlarına almışlardı.

Caster yanlarında mağaraya girmeden önce torbasında gerekli büyü malzemelerinin eksik olup olmadığı kontrol ediyordu. Yola çıktıklarından beri on beş dakika da bir kontrol etmişti ve her seferinde de bir eşyasını eksik buluyordu. Sonra en yakın kasabaya gidip gerekli malzemeyi satın alıyorlardı. Tabi parayı Leoric vermek zorunda kalıyordu. Neyseki son iki gündür her on beş dakika da bir kontrol ettiği halde herhangi bir malzemesinin eksikliğinden dert yanmamıştı.

Mağara girişine sabırsızlıkla bakıyordu cüce Nerd. Leoric, Nerd’i bir kasabada Caster’ın gerekli büyü malzemelerinden birini satın almaya gittiklerinde kasabanın o gece yapılacak arena müsabakalarında görmüştü. Nerd arenada rakibi olan orkun iki bacağını kırdıktan sonra kafasını toprağa hiç çıkmamasına gömmüştü. Silven, Leoric’i tam aradıkları savaşçıyı bulduklarına dair ikna edince Nerd de gruba girmişti. Üç yıldır kazandığı arena şampiyonluğundan elde ettiği dev baltası, zırhı ve başlığını da yanında getirmişti. Bir ejderha ve tehlikeli bir büyücüyle yapılacak savaşı hevesle bekliyordu.

Grubun biraz daha gerisinde elinde tuttuğu bir kolyeyi sıkıca tutan Rahibe Cassia gözlerini yummuş, Tanrısı Olevia’ya dua ediyordu. Beş yıl önce Tapınakta çalışmaya başlamıştı. Ama Tapınağın mali sorunları vardı. Yakında Tapınağın yıkılıp yerine daha fazla para kazandırma olasılığı olabilecek binalar dikileceği söylentileri yayılınca Cassia başka yollardan para kazanmayı düşündü. Karşısına bir gün Silven çıktı. Aslında Silven tapınağa gizlice girip hazinenin üzerindeki laneti kaldırabilecek büyülü bir eşya çalmaya gelmişti. Ama Cassia’yı ikna edince istediği kadar işe yarar büyülü eşyaları olmuştu.

“Bu büyülü hançeri zamanı gelene kadar saklayın.” demişti Cassia, Silven’e. Parlak mavi renkli bir hançerdi. Ama sıradan bir hançere benziyordu. Teşekkür bile etmeden Silven kemerindeki boşluğa hançeri yerleştirmişti.

Leoric sırayla tüm grubu süzdü. Ã?ksürerek konuşmasına hazırlık yaptı:

“Biliyorsunuz ki hepiniz özgür iradenizle burdasınız. İsteyen varsa hala şimdi gidebilir. Ã?ünkü mağaraya girdiğimiz andan itibaren bir daha geri dönüş mümkün olmayabilir. Hepimiz bu hazine avından sağ çıkmayabiliriz.” diye açıkladı.

Cassia yavaşça: “Zaten geri dönersem de ölmüş gibi olacağım. Bağlı olduğum tapınağın yıkılmasına dayanamam. Eğer bu hazineyi bulursak benim payıma düşen parçayla tapınağımı kurtaracağım. Yani ben ayrılmıyorum.” dedi.

Caster bir gözü hala torbasındayken: “Zaten akademide sıkılıyordum. Her gün bir dolu gereksiz ödev. Bize verdikleri en tehlikeli görev tepedeki Huor’un kanı adlı çiçeklerden bulma göreviydi. Hani şu orman elflerinin kralının bir seyahati sırasında keşfedip ellediği zaman çiçeğin dikeninin parmağını kanattığı nadir çiçek. Neyse işte tepeye çıktıkça hava buz gibi oluyordu ve çiçeğin iğnesi biraz zehirliydi. Felç olup tepede bayılırsan sabaha donmuş bedenini buluyorlardı. Yani böyle heyecanlı bir macerayı asla bırakmam. Hem daha alev topu büyümü bile deneyecek fırsatım olmamıştı. Yoksa büyü yeteneklerim körelecek. Ã?yle bakmayın bana. Büyü her gün tekrarlanmazsa unutulabilir.” dedi.

Daha da konuşacaktı; ama Nerd onu susturdu: “Bu soytarıya hala ne gerek var anlamıyorum. Keşke arkadaşım Minotaur Bully’i de çağırsaydık. O zaman işte mükemmel bir grup olurduk. Kimse hatta deli bir büyücü bile bize karşı koyamazdı.” dedi heyecanla.

“Yakında yanınızda ben olduğum için inandığın Tanrın kimse ona dua edeceksin.” dedi Caster sinirle.

Cüce tam ağzını açıyordu ki Silven: “Hadi Leoric bizi gaza getirecek son konuşmanı artık yap ki gidelim artık şu kokuşmuş mağaraya.” dedi sıkılarak.

Leoric, Silven’e öfke dolu bir bakış attı. Ama Silven’in çekici gülümsemesine karşı koyamıyordu. Kendisini toparlaması kısa sürdü neyseki. Onurlu bir şövalyeyken hocası Kelder’in dediklerini hatırladı bir bir.

“Lidersen grubun her şeyisin. Lidersen her şeyi bileceksin. Sabredeceksin. Diğerlerinin yetmediği her konuda senin bilgin olacak. Sonunda ise grup sana istediğin saygıyı gösterecektir.” demişti hocası.

Kılıcını havaya kaldırdı Leoric: “Orada hepimizin geleceğini sonsuza kadar değiştirecek bir hazine yatıyor. Onu bulup çıkaralım hadi!” diye bağırdı.

Ã?nden mağaraya giriyordu ki elinde bir meşale olmadığını fark etti. Durumu hemen anlayan Caster fısıldayarak gerekli büyülü sözleri söyledi ve acemi büyücülerin kullandığı meşe ağacından yapılma basit asasının ucunda parlak bir ışık belirdi.

“Galiba önden benim gitmem gerekiyor. Cüceye söyleyin arkamdan o gelsin. Böylelikle bana bir şey olursa ilk onun başına bir şey gelir.” dedi alayla Caster.

Cüce sessizce küfretse de genç büyücünün peşi sıra mağaraya girmemezlik de etmedi.
En son Silven mağaraya girmişti. Son kez gökyüzüne baktı. Güneş dağlara çekilmişti çoktan.

“Uzun bir gece olacak anlaşılan.” dedi ve mağaraya girdi.

1. Bölümün Sonu!
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Bölüm 2: Yol Ayrımı

Mağarada sessizce ilerlediler. Mağara dümdüz gidiyordu. İki saat boyunca dinlenmeden yol aldılar. Arada bir yarasa sürüleriyle karşılaştılar. Ama başka canlılara ait izlere rastlamadılar.

Büyücünün ışığı sayesinde Silven haritadaki izlemeleri gereken rotayı gösteriyordu. Caster’ın gözü hep Silven’in büyülü hançerindeydi. O hançeri bir yerden tanıyor gibiydi. Birden hevesle Silven’e fısıldadı:

“Kutsal Olevia Demircisi Olevias’ın hançeri değil mi o? Okulda bir ara bahsi geçmişti. Her türlü lanete karşı etkili büyülü bir silah olduğunu anlatmışlardı ve sanırsam bu hançerden Neirre’de sadece beş tane bulunmaktaydı ki Reks ve Esten’in müritleri tarafından üçü yok edilmişti diye biliyorum. Diğer ikisini güvenilir iki tane rahibenin gözetimine verdiklerini duymuştum. Hatta öğretmenlerimden biri bunun Olevia Tapınağındaki rahibelere yapılan sınavlardan biri olduğunu söylemişti. Sen Olevia Rahibesi olmadığına göre nereden yürüttün bu hançeri?”

“Çok fazla konuşuyorsun.” diye azarladı Silven.

“Bunu öğretmenlerim ve ailem de söyler ama ne yapabilirim ki? Kendime iyi bir dinleyici buldum mu susmak nedir bilmem.” dedi Caster gülerek.

“Sence ben iyi bir dinleyici miyim?” diye sordu Silven ciddi bir tonda. Caster’dan yanıt gelmeyince: “İşte böyle sessiz olursan seninle çok iyi anlaşabiliriz.” dedi ve ilerlemeye devam etti.

Bir kaç dakika sonra Silven ileriyi gösterdi:

“İlerde bir yol ayrımı var. Biri aşağı doğru yol alıyor. Bir diğeri de yukarı doğru gidiyor. Bizim yolumuz aşağıya doğru.” diye açıkladı Silven.

“Peki yukarı taraf nereye gidiyor?” diye sordu cüce.

“Bir toplu mezarlığa.” dedi Silven rahatsız edici bir ses tonuyla.

Cassia dehşetle: “Aman Tanrım! Nasıl?” dedi.

“Siz hiç Redenout Madeninde yaşanan katliamı duymadınız mı? Kral, kardeşini ve halkını öldürttü. Ve ölen kişilerin ruhları iki dünya arasında sıkışıp kaldı. Ruhları bu mağaralarda dolaşıyor hala. Hazineleri lanetli. Yıllar önce bu hazinenin peşine düşen ejderhaya da olan bu. O da lanetlendi ve bu mağaradan çıkamıyor.” diye açıkladı Silven.

“Peki bahsettiğiniz büyücü kim?” diye sordu Cassia bu sefer.

“Büyücünün adı Safiel Persoul... Buradaki garip olayları araştırması için yollanan talihsiz bir büyücü.”

“Bu sıkıcı tarih derslerinde bahsedilen Muhteşem Safir değil mi? Ama onun mutlu mesut yaşayıp sonra da vakti gelince bu dünyadan göçtüğü anlatılmıştı bize.” dedi Caster kafası karışarak.

“Evet, öyle anlatılır. Ã?ünkü kabul etmek istemezler bu gerçeği. Kahraman bir büyücünün bu talihsiz kaderinin sorumluluğunu üzerlerine almak istemezler ve kendilerini rahatlatmak için uydurdukları gerçek dışı bilgilerle hem kendilerini hem de yeni nesil büyücüleri kandırıyorlar.” dedi Silven acı bir sesle.

Caster, Nerd’e yaklaşarak: “Ben de Safiel gibi olmak isterdim. Adam Safir Savaşı’nı bitirdi. Ah neydi adı – tarihten hep sıfır alırdım da – en çok benim gnom hoşuma giderdi. Oldukça espriliydi ve bence o olmasa Safiel o görevi bitiremezdi. Adı Lydon muydu neydi ya? Umarım öteki taraftan bana sinirle bakmıyordur. Ama ne yapayım öğretmenler de bu kadar sıkıcı bir şekilde dersleri anlatmasınlar. Hem o gnomun da adı çok uzundu. Hep onun yüzünden sıfır alırdım. Neyse ben...” diye hızla anlatıyordu ki cüce eliyle büyücünün ağzını kapattı: “Kes sesini artık.”

Birden ilerden bir gürültü geldi. Caster sesin geldiği yöne asasını doğrulttu. O anda etraflarının sarıldığını fark ettiler. Bir kaç ork grubu bir kaç yıl önce bu mağarayı sığınakları olarak kullanmaya başlamışlardı. Onlar lanetli hazineye inanmıyorlardı. Bu bakımdan mağaranın derinliklerine gitmiyorlardı; ama hazineyi aramak için gelen talihsiz hazine avcılarını da avlayarak yaşamlarını sürdürüyorlardı.

Leoric kılıcıyla havaya döverek: “Saldırı pozisyonu.” diye bağırdı.

Cüce baltasını havaya kaldırarak: “Yavaş ol, şövalye. Ne zaman hangi pozisyona geçmemiz gerektiğini bilmeyecek kadar salak değiliz.” dedi.

Leoric içinden: “Sabır.” dedi sadece.

Orklar önde olan büyücüye oklarını yolladılar. Caster geriye doğru ışınlandı ve oklardan kurtuldu. Arka taraftan cübbe giymiş bir kaç ork ortaya çıktı. Bunlar şaman olmalıydı. Ellerinde topuzları vardı. şamanlardan biri topuz tutmayan eliyle bir yıldırım büyüsü yolladı Nerd’e. Nerd kalkanını son anda çıkardı ve yıldırım kalkanına çarptı. Büyünün etkisiyle cüce geriye doğru savruldu. Leoric onu omzundan tuttu.

“Sağol, şövalye. Bağırmayınca ve bizi aptal yerine koyan o geri zekalı emirlerini vermeyince daha çok işe yarıyorsun.” dedi cüce alay edercesine.

Silven de yayını çıkartmıştı. İki orku saf dışı etmişti bile. Bu sefer Silven’e yoğunlaşmıştı orklar. Orklar bu sefer kurt terbiyecilerini çağırmıştı. Zor tuttukları kurtlar aç gözlerle Silven’e doğru hamle yapmaya hazırlanıyorlardı.

Orklar tasmalarını tutan ipleri bırakınca dört kurt süratle Silven’e doğru koştu. Cassia kurtların Silven’e doğru koştuğunu görünce sanki bir duayı andıran büyülü sözler fısıldadı ve Silven’in etrafında mavi bir aura oluştu. Kurtlar auranın etkisiyle alev aldılar ve korkuyla sahiplerine geri koştular.

Orklar geri kaçmaya başladılar. Leoric ve Nerd de ileri doğru atıldılar ve ilk başta başka bir büyü yapamadan şaman olan orkların işlerini bitirdiler.

Caster en işe yarar büyüsünü hatırlamaya çalışıyordu. Cüce homurdanarak: “Bu büyücüyü sadece seyirci olarak yanımızda getirdiğimizden haberim yoktu.” dedi.

Caster birden sinirlenmişti. Hevesle en çok yapmak istediği büyüsünü yapmak için hazırlandı. Asasından büyük bir alev topu fırladı. Ama alev topu orklara doğru gitmedi.
Tavana doğru yöneldi ve büyük bir gürültü eşliğinde patladı. Cassia neyseki alev topunun gidiş yönünü önceden fark etmişti. Tekrar duasını etmeye başlamıştı çoktan.

Kayalar üzerlerine doğru gelirken üstlerinde mavi renkli bir kalkan oluştu.

“Muhteşemsin sen kızım!” dedi Silven göz kırparak.

Cüce sinirlenerek: “Asıl tebrik edilmesi gereken kişi nerede? O çocuğu bir bulursam...” dedi. Ama sözlerini tamamlayamadı.

Caster mavi kalkanın dışında kalmıştı.

2. Bölümün Sonu!
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Bölüm 3: Ejderhanın Nefesi

Rexerfus bin yaşındaydı. Ama kendini bir ejderha gibi hissedemiyordu. Bir mahkum gibiydi. Özgür olduğu günlerdeki gibi gökyüzünde süzülmeyi çok arzuluyordu. Yaşlı gözleri artık bu karanlık mağarada yön bulmasını zorlaştırıyordu. Bir lanetin etkisi altına girmişti. Ne diye hırsına kurban olmuş ve yüz yıl önce hiç bir canlının girmeye cesaret edemediği bu mağaraya gelmişti ki! Sırf bahsedilen değerli hazineyi bulmak için değer miydi?

Gerçi yalnız değildi bu mağarada. Başlangıçta yalnızca etrafta dolaşan lanetli ruhlar vardı. Bir süre sonra ise yaşayan bir insanla karşılaşmıştı. O da bu lanetin esiri olmuştu. Güçlü bir büyücüydü. Yaptığı büyülerle en azından ölmemeyi başarmıştı; ama o da mağaradan çıkamıyordu.

Genelde birbirlerini görmemezliği gelirlerdi. Her ne kadar birbirlerini görmezden gelseler de teselli bulurdu biri diğerinden aslında. Ejderha en azından istediği zaman biriyle konuşabilme sanşının olduğunun düşüncesiyle katlanabiliyordu bu karanlık mağaraya. Yine de birbirlerine pek yaklaşmamaya çalışıyorlardı.

Birden bir gümbürtü duydu tam en sevdiği rüyalarından birini görüyordu ki. Gökyüzünde eski gençlik günlerindeki gibi kıvrak bir şekilde uçuyordu. Gözünü en yakın kasabaya çevirmişti. İnekler ve koyunlar sıran sıran yeterki bizi yemesin diye kasaba sakinleri tarafından önüne sunulmuştu.

Ama şimdi hepsi geride kalmıştı. Lanetin etkisi onu öldürmüyordu. Yemek yemesine gerek duymadan yaşayabiliyordu. Ama yemek yemeyi o kadar çok özlüyordu ki. Bir de tabi insanların dehşet içinde ondan kaçtığı ve ona yalvardığı günleri...

Yavaşça doğruldu. Gürültü yukarılardan gelmişti. Yoksa yeni bir lanet kurbanı daha mı geliyordu? Büyücüden beri kimse buralara gelmemişti. İnsanların kayıp hazineler konusunda hevesli olduklarını bilirdi. Buradaki hazineyi bulmak için bir sürü kişinin geleceğini tahmin etmişti. Ama gelen olmamıştı. Belki de mağaranın girişi bir şekilde kapanmıştı.

Ejderha yavaşça sığabileceği koridorlarda – acı dolu deneyimlerin ardından koca bedeninin geçtiği yerleri artık öğrenmişti – yavaşça dolaşmaya başladı. Yarasalar üstünden korkuyla uçuştular. Her bir adımında yer sarsılıyordu. Kuyruğu duvarlara çarptıkça tavandan bir kaç kaya parçası yere ve kafasına düşüyordu. Ama kafası da vücudunun geri kalanı gibi o kadar sertleşmiş ve nasırlaşmıştı ki hiç bir darbeyi umursamıyordu.

Sonunda mağaranın içindeki göle vardı ve kana kana su içti. Sanki su içince kendisinin yaşadığına emin oluyordu. Yoksa susuz da yaşayabilirdi aynen aç durabildiği gibi.

Göldeki yansıyan görüntüsü hiç iç açıcı değildi. Oysa buraya hapsolmadan önce ırkının en saygı duyalan ejderhalarından biriydi. Ã?fkeyle göldeki görüntüsünü yok etmek için çabaladı. Ama bir-iki saniye sonra tekrar geri gelmeye devam ediyordu. En sonunda bitap düştü ve gölün kıyısında uyuklamaya başladı.

3. Bölümün Sonu!
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Bölüm 4: Büyümek için Büyü

“Neden büyücü olmak istiyorsun?” diye sordu akademiye kaydolmaya geldiğinde Caster’a Müdür Gerrher.

“Büyüdüğümü ispatlamak istiyorum efendim.” dedi Caster kararlı bir şekilde.

“O zaman çoğu genç gibi kendine iyi bir kılıç bul ve savaşçı ol. Hem o zaman daha çok saygı görürsün.” dedi müdür.

“Ama efendim benim büyücü olmam şart.” dedi Caster ciddiyetle.

“Her canlının içinde biraz da olsa büyüye karşı bir yatkınlığı vardır. Kiminde oldukça yüksektir; ama bunu kullanmayı bilmez. Kiminde ise çok düşüktür; ama içindeki gücün sınırını bilir ve ona göre kullanır. Sonunda da tarihte adı geçen yüce büyücülerden biri olur.” diye açıkladı müdür.

“Ama senin bu akademiye girmeni sağlayacak kadar bile büyüye yatkınlığın yok. Ailen de bildiğim kadarıyla pek öyle büyücü olmanı istemiyor. Peki, bu ısrarın neden?” diye sordu müdür ısrarla.

“Ben büyücü olmalıyım, efendim. Sadece büyücü olmak için doğdum ben. Büyücü olamazsam bu dünyada yaşamam için bir sebebim kalmaz.” dedi Caster kendini ağlamamak için zor tutarak.

“Özülme, evlat. Merak etme. Artık eskisi gibi değil akademi. Parası olan herkesi alıyoruz. Biraz mali kriz var. Yani okulda elinde yayıyla serçe avlayan tipleri görünce yadırgama. Onlar mezun olunca avcı-büyücü karışımı yeni bir sınıfın temsilcileri olacak.” dedi müdür alay ederek.

Caster odadan çıkarken bu lafları müdüre yedileceği günün çabuk gelmesi için dua etti.

“Bir gün ispatlayacağım. Ben de tarihe adımı yazdıran o güçlü büyücülerden biri olacağım.” diye yemin etti içinden.

***

Kayaların hepsi kalkana değince parçalanmış unufak olmuştu. Tehlike geçince Cassia kalkanı kaldırdı. Cüce hemen genç büyücüyü aramaya başladı. Sonunda bir kayanın altında baygın ve yaralı bir halde buldu.

“Burada... Buldum onu.” dedi hüzünlü bir sesle.

Asasını hala sıkı sıkı tutuyordu. Bir şeyler mırıldanıyordu. Silven: “Ne diyor?” diye sordu.

Cassia yavaşça yaklaştı: “Nerd ve Leoric ikiniz yavaş bir şekilde çocuğu kayanın altından çıkartabilir misiniz? Ben de onu iyileştirebilecek tüm bildiğim duaları okuyacağım.”

Leoric bu grubu kurarken en büyük arzusunu gerçekleştirip lider olacağını düşünmüştü. Ama kimse onun sözlerini ciddiye almıyordu bile. Yine de cüce ile birlikte Caster’ı kayanın altından yavaşça – en azından bir cücenin olabileceği en kibar haliyle – çıkardılar.

Caster hala bir şeyler mırıldanıyor ve asasını sıkıca tutuyordu. Cassia yavaşça ona doğru eğildi. Dua etmeye başladı: “Olevia mast ta bi hiel.”

Caster birden gözlerini açtı. Korku dolu bir halde: “Başarısız oldum. İspatlayamadım.” diye bağırdı.

Cassia sevecen dolu bir sesle büyücüye sarıldı: “Sakin ol.” dedi.

Ama Caster’ın sakin olmaya niyeti yoktu: “Ben beceriksizin biriyim. Onun alaycı gözlerini hala görebiliyorum.” diye bağırdı.

“Kimden bahsediyor bu?” diye sordu sert bir şekilde cüce. Aslında kibar bir ses tonuyla sormayı denemişti.

“Kimse kim. Hadi ayıltın da şunu yola devam edelim.” dedi sert bir sesle Silven. Cüce bile Silven’in dediklerinin kaba ve bencilce olduğunu düşünmüştü.

“Ã?ocuk az daha ölüyordu. Biraz dinlenelim. Hem orkların bir daha bize yaklaşamayacağına eminim.” dedi Nerd.

“Nerd haklı. Bir süre burada dinlenelim.” dedi Leoric ikna edici bir sesle.

Yukarıdan bir yerden ışık sızıyordu az da olsa. Pek yetmese de ay ışığı, onların içinde sanki garip bir huzur ve mutluluk hissi uyandırmıştı.

Silven grubun uzağında az gelen ışığın yardımıyla haritayı inceliyor, bir yandan da cebine tıkıştırdığı bir kaç ceviz kırıntısını kemiriyordu.

Leoric sessizce yanına yaklaştı. Yanına oturdu ve düşüncelere daldı. Sonra: “O çocuğu yanımıza almakla hiç iyi etmedik. Daha şimdiden böyle olduysa büyücüyü hiç yenemez.” dedi.

Silven ağzındaki cevizi kemirmeye devam ederken: “Ben seni uyarmıştım. Benim bildiğim bir kızıl elf var diye. O daha yetenekli bir büyücüydü. Ama sen dinlemedin. Neyse artık çok genç. Ergenlik sivilcelerini kopartsam mı kopartmasam mı derdinde olan çömez bir büyücüyle beraberiz sayende.” dedi sinirle.

Leoric gülümsemesini saklayamadı. Birden gözü Silven’in kemerindeki mavi renkte parlayan hançere kaydı:

“Sence o hançer işe yarayacak mıdır?” diye sordu.

Silven cevap verme gereği bile duymamıştı. Leoric bu sefer Silven’e iyice yaklaştı.

“Keşke senle daha farklı bir şekilde karşılaşsaydık. Eskiden şimdiki gibi zayıf ve öfkemi dizginlemeyen biri değildim.” dedi Leoric. Silven çarpık gülümsemesiyle: “Eskiden olsa bana kibrinden selam bile vermezdin.” dedi.

Leoric bir şey diyemedi. Onun yerine Silven’e iyice yaklaştı. Onun ılık ve çekici dudaklarına baktı ve öpmek için eğildi. Ama Silven geri çekildi ve soğuk bir sesle: “Yakında benden nefret edeceksin.” dedi.

Leoric utanarak ayağa kalktı ve bir duvara yaslandı. Grubun diğer üyeleri yaralı büyücüyle ilgileniyorlardı.

Cassia yavaşça Caster’a su içirmeye çalışıyordu: “şimdi nasıl hissediyorsun?” diye sordu.

Nerd elindeki ekmeği bile yiyemediğine inanamıyordu. Normalde her zaman yemeye hazır bir bünyesi vardı. Sonunda ayağa kalkıp Caster’ın yanına gitti. Ekmeği uzatıp: “Bu ekmek daha taze. Bence bunu kaçırmamalısın.” dedi.

“Ama sen kaçıracaksın. Hem sen o ekmeği benden daha çok hak ettin.” dedi Caster.

“Hadi ama. Pişman olmadan önce ye şu ekmeği.” dedi cüce. Cassia güler yüzle:
“Nerd haklı, Caster. Sadece su içerek duramazsın. Bir şeyler yemen gerekiyor.” dedi.

Tam cüce ekmeği geri çekecekti ki Caster memnuniyetle ekmeği aldı ve yemeğe başladı. Cüce tam homurdanıyordu ki büyücünün yine eskisi gibi sırıtan yüzünü görünce: “Afiyet olsun.” dedi mutlulukla.

Sonunda herkes dinlendikten sonra Leoric ayağa kalktı: “Hadi artık maceramıza kaldığımız yerden devam ederim.” dedi. Caster’a baktı yavaşça ve onda maceranın başındaki ruh halini gördü: “O da hepimiz gibi devam etmek istiyor. O vakit o da bizle gelecek.” diye düşündü.

4. Bölümün Sonu!
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Bölüm 5: Onurlu Günah

“Ben yapmadım.” diye kendini savundu Leoric. Ama Komutan Teers inanmıyordu.

“Valinin odasından çalınan değerli kolye senin çadırından çıktı ama.” diye bağırdı.

“Evet. Ama başkası koymuş olabilir. Hem benim böyle aşağılık bir şey yapmayacağımı biliyor olmanız lazım, efendim.” dedi Leoric kararlı bir ses tonuyla.

“Ben kimseye güvenmem. Bu vakte kadar benim bu konumda kalmamı sağlayan en önemli etken kimseye güvenmemiş olmamdır. Leoric, birlikten hemen ayrıl ve bizi de bu utançtan kurtal!” dedi sonunda Komutan acımasız bir sesle.

Leoric hızla çadırına gidip çantasını toplamaya başladı. Babasından yadigar kılıcını kınına koydu ve yanına aldı. Kimse onunla konuşmuyor ve onu görünce hemen başka taraflara gidiyorlardı.

“Hı, onurmuş. Onurunuz kurusun.” diye lanet etti içinden Leoric ve bir daha dönmemecesine ayrıldı.

Gece olduğunda birliğe bağlı bir kasabadaki hana varmıştı. Etraftaki insanlar kendisini gösterip aralarında “hırsız şövalye olacak iş mi!” diye fısıldaşıyorlardı. Leoric rahat bir sandalyeye yerleşip insanların hakkında dediklerini duymamaya çalışıyordu. Birden hana giriş yapan bir grup şövalyenin arkasından gelen Komutan Teers’i görünce içi nefret doldu. Ama kendini sakinleştirmeye çalıştı. Babasının kılıcını sıkıca tutarak manevi bir destek aldı ve sakince oturmasını sürdürdü.

şövalyeler handan ayrılırken Leoric hala bekliyordu. Komutan Teers son birasını içmekteydi. İyice sarhoş olmuştu ve dediklerinden bir kelime anlamıyordu yakınındakiler.

Leoric komutanla arasında geçen sabahki konuşmayı hatırladı ve öfkesine hakim olamadı. Yerinden kalkıp Komutan Teers’e doğru yürüdü. Zaten hırsız diye adı çıkmıştı. Katil diye arkasından konuşsalar artık hiç umursamazdı. En azından intikamını almış olurdu. Ama öfkeyle ilerlerken elinden babasının ona emanet ettiği kılıcı Nairda düştü.

Yavaşça yerden kılıcı alırken yapmak için harekete geçtiği şeyden utanç duydu. Komutan Teers: “Hala buralarda mısın, hırsız?” diye homurdanıyordu.

Leoric kimseye bakmadan handan çıktı ve kasabadan ayrıldı.

***

Caster tekrar asasından saçılan ışıkla önlerinden gidiyordu. Yavaşça aşağıya doğru iniyorlardı. Yarasalar çıldırmış gibiydi. Bir bu yöne bir o yöne uçuşup duruyorlardı.

“Sanki iki şey arasında kalmış gibiler. İki tarafta da korktukları bir şey var.” dedi Nerd fısıltıyla.

“Bu tarafta korktukları şey biziz. Ama diğer tarafta onları korkutan şeyi tahmin bile etmek istemiyorum.” diye açıkladı Silven.

En sonunda ilerde bir parıltı fark etmişlerdi. Cassia: “Bir göl var orada.” dedi umutla.

“Sonunda boşalan su kaplarımızı doldurabileceğiz.” dedi Leoric memnuniyetle.

Cassia narin ellerini buz gibi suya soktu. Bu o an için ona bayağı huzurlu gelmişti.
Yanında Caster yavaşça matarasını dolduruyordu. Cassia güleryüzle Caster’a:
“Yaralandığın zaman bir şeyler sayıklamıştın. Anlaşılan içine attığın ama seni sıkan bir derdin var. İstersen benimle sıkıntını paylaşabilirsin, Caster. İçinde kaldıkça bu seni daha kötü mahveder. Hem belki konuştukça daha da rahatlarsın.” dedi.

Genç büyücü, Rahibe’ye gülümsedi: “Beni düşündüğünüz için teşekkür ederim. Hem bizzat teşekkür edememiştim benim beceriksizliğimden kaynaklanan o malum kazadan sonra beni iyileştirdiğiniz için.”

Cassia, büyücünün ellerini sıktı: “Birinin hayatı söz konusu olduğunda başka hiç bir şey önemli değildir. Ne parlak bir sandıktan çıkan değerli inciler, ne de kutsal kitaplarla dolu bir tapınak.”

Sağ elini büyücünün kalbine götürdü: “Senin yüreğinden gelen sıcaklığı hissedebiliyorum. Sen bana küçük kardeşimi hatırlatıyorsun; o da istediği şeyin hemen olmasını isterdi. Ama bir kere denedikten sonra olmuyor diye pes etmemelisin.
Ã?abalamalısın. Sonuna kadar gayret etmelisin. Kendine güvenmelisin. Büyücü olamayacağını ima edenler olacaktır. Ama sakın onlara kulak asma. Sen çalıştıkça istediğin her şeyi hak edeceksindir. Ben sana yürekten inanıyorum.”

Caster sıcak bir gülümsemeyle: “Teşekkür ederim.” diyebildi sadece.

Gittikçe bulundukları yer sıcak olmaya başlamış ve nefes almak zorlaşmıştı.

“O burada olabilir mi?” diye sordu Caster bir eliyle yakasını açıp içeri üflerken.

“Neyden bahsediyorsun?” diye sordu Nerd.

“Ejderhadan tabi ki.” diye yanıt verdi Caster tedirgin bir sesle.

“Oradakiler...” dedi birden kadim zamandan kalma bir ses.

Hepsi dehşetle sesin geldiği tarafa döndü. Leoric: “Dikkatli olun.” diye uyardı. Ama kendisi de bacaklarının titremesine engel olamadığını fark etti.

“Lanetten kaçamazsınız... Son burada. Sakın açmayın o sandığı.” diye devam etti ses.

“Kimsin? Ã?ık ortaya.” diye bağırdı Leoric.

“Lanetin taa kendisi.”

5. Bölümün Sonu!
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Bölüm 6: Kayıp Tanrı

Cassia, tapınağın sessiz kütüphanesinde eski püskü bir kitabı inceliyordu. O kadar eski bir kitaptı ki içindeki yazıların çoğu okunmuyordu ve bir kaç sayfası da kayıptı. Ama merakla incelemesini sürdürdü. Sonunda kitabı aldığı rafa geri koyduktan sonra Başrahibe Korrea’yı görmeye gitti.

Tapınağın koridorlarında sessiz olmaya gayret ederek yürüyordu. Aklına bu tapınağa geldiği ilk günler gelmişti. Birden ilk sınavının yapıldığı odanın önünden geçtiğini fark etti. Ardından içinden garip bir fısıltı yankılandı: “Yaşamın efendisi sana doğru yolu göstermişti ama sen ona sırt çevirdin. Sen de inandığını sandığın korkak tanrın kadar ahmaksın. Seni kullanıyorlar. Yakında beni dinlemediğine pişman olacaksın. Senin yüzüne gülümsüyorlar, ama aslında amaçları seni korkak bir tanrının yıllar evvel yaptığı aptalca bir anlaşmanın koşullarını gerçekleştirmek için kullanmak. O zamana kadar seni hazırlıyorlar....”

Daha fazla şey fısıldasa da Cassia içindeki sesi öfkeyle kovdu. Bu odada ilk defa kafası karışmıştı. İnancını ilk kez bu odadan çıktıktan sonra sorgulamaya başlamıştı. Ama artık sorgulamıyordu. Ã?ünkü tüm kalbiyle Olevia’ya inanıyordu ve onun kendisini her türlü kötülükten koruyacağına da emindi. Tekrar kafasını toplayıp koridorun sonuna vardı ve bahçeye açılan kapıdan geçti.

Ã?ğleden sonra pek yalnız bulamazdınız Başrahibeyi. Her zaman bir derdi ya da sorusu olan bir yığın insan ona danışmaya gelirdi. O da seve seve herkesi dinler ve herkese yardım etmeye çalışırdı. Gece olunca da tapınağın bahçesindeki oturaklardan birine oturur, yıldızları seyrederdi. Cassia, başrahibeyi sessizce bahçede otururken buldu tahmin ettiği gibi: “Efendim, iyi geceler.” dedi yavaşça.

Korrea güleryüzle: “İyi geceler, kızım. Bir sorun mu var?” diye sordu.

“Evet, efendim. Aklımı karıştıran bir kaç sorum vardı da.” dedi tereddüt ederek Cassia.

“Otur o halde yanıma, kızım.” dedi Korrea.

“Efendim, bir yerde Seldir adında bir tanrının adını okudum da. Ã?yle bir tanrının varlığından haberim yoktu.” dedi Cassia.

“Ah, evet. Yıllardır o eski püskü kitabı kimse inceleme sabrını gösteremezdi. Anlaşılan sen göstermişsin.” dedi Korrea gülümseyerek.

“Okudum kitabı ve orada altı tane tanrıdan bahsediyor. Ama bize hep öğretilen beş tane tanrı olduğuydu. Doğa ve barış Tanrısı Olevia, Müziğin Tanrısı Torio, Çalışma ve emeğin Tanrısı Hikker, Kötülüklerin ekicisi Reks ve Ölümün Tanrıçası Esten. Hiç bir yerde Seldir’in adını duymamıştım.” diye anlattı Cassia.

“Olevia sayesinde bu dünyada yaşamızı sürdürebilmemiz için gereken şeylere kavuştuk. Torio sayesinde müzikle tanıştık. Hikker hepimize çalışmamız konusunda öğütler verdi ve toprağı en dibine kadar şekillendirdi. Reks bu dünyaya kötülük tohumlarını ekti. Esten de Burtha salonlarını yaratıp ruhlarımızın öldükten sonra gidebileceği bir mekân meydana getirdi. Gördüğün üzere hepsi bir şeyler yaratıyor.” diye açıkladı Korrea.

“Evet efendim. Zaten hepsi birer Tanrı.”

“Tanrı ne demek?” diye sordu birden Korrea.

“Yaratıcı. Yaratabilme yetisi olanlar. Bu dünyayı ve bizleri yarattılar.” diye cevap verdi Cassia.

“Yani bir tanrıya tanrı demek için illa bir şeyler mi yaratmalıdır? O vakit yeni kitaplar doğruyu söylüyor. Seldir bir Tanrı olamaz. Ã?ünkü o bir şey yaratmadı.” dedi Korrea.

“Peki o ne yaptı?” diye sordu Cassia.

“Ben bir şey yaptı demedim ki. Ama yapacak. Vakti gelince yapacak.”

“Ne yapacak, efendim?” diye sordu hevesle Cassia.

“Zamanı gelince bu dünyayı yok edecek.”

***

“Ã?ık ortaya dedim.” diye bağırdı Leoric.

“Burada ne işiniz var?” diye sordu derinlerden gelen ses.

Caster asasını etrafta gezdiriyordu. Artık tek istediği sesin sahibinin kim olduğunu görmekti. Ejderhaysa ejderhaydı. Böyle boş yere ölümü beklemekten sıkılmıştı.

Nerd endişeyle: “Ne yapıyorsun, seni ahmak? Sallamayı kes şu ışıklı sopanı.” dedi Caster’a.

Birden gölgelerden bir hayalet çıktı. Başında tacı olan bir hayaletti. Gruptaki herkesi süzdü sonra:

“Benim adım Prens Caspener. Yıllar önce bu madenlerde halkımla beraber o sırada tahtta oturan kardeşim Kral Caspeor’un emriyle öldürüldük. Amacı bu madenlerde saklı olan bir hazineyi bizden önce ele geçirmekti. Ama hazinenin bulunmaması için ben ölmeden bir lanet büyüsü yaptım. Bu sayede kim bu hazineyi bulmaya gelirse bizle beraber bu mağaradan geri dönemez. Kardeşim hepimizin öldürüldüğünü duyunca askerleriyle beraber buraya geldiler ve lanetin etkisi altına girdiler. Bir daha bu mağaradan çıkamadılar. Sonunda delirip intihar ettiler.” diye anlattı.

Sesi sanki kendisi yanlarında olduğu halde derinlerden geliyor gibiydi.

“Peki bu hazinede ne vardı? Bu kadar kardeşinin seni ve halkını öldürtecek kadar aklını çelebilecek ne vardı bu hazinede?” diye sordu Silven.

“Sadece tek bir sandık. Ama o sandığın içinde mutlak son var.” dedi hayalet.

“Mutlak son mu?” diye sordu Cassia. Aklı birden tapınaktaki günlerine gitmişti. Buna benzer bir sohbeti sanki hatırlıyordu.

“Evet. O sandık da zamanı gelinceye kadar bekletilen bir tanrı saklı tutuluyor.” diye açıkladı hayalet.

“Saçmalık. Hiç bir tanrı Neirre’ye gelemez ki. Bu tüm tanrıların burayı yaratmadan önce kendilerine koydukları bir kuraldı. Hem bir tanrı bir sandığa sığabilecek kadar küçük müdür?” dedi Caster aklı karışarak.

“Hayır, değil.” dedi birden Cassia. “Onun adı Seldir. O vakti gelinceye kadar diğer tanrılar tarafından hapsedilmiş kayıp tanrı. Zamanı gelince sandık açılacak. O zaman gelecek...”

“Ne gelecek?” diye sordu Leoric merakla.

“Son. Kıyamet.” diye tamamladı sözleri hayalet.

6. Bölümün Sonu!
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Bölüm 7: Hırsızın Maskesi

Handa oturmuş bekliyordu. Aradığı adamı bulmuştu. Ama başlamak için öncelikle ortağına haber vermesi gerekiyordu. Biraları tek tek götüren bir şövalyeye gözünü kestirmişti.

Hancı, Silven’e güleryüzle yaklaştı: “Yeni av sezonu başladı galiba Silven.” dedi.

“Beni sinir etme, Butter. Git işine!” dedi sinirle Silven.

“Peki, tamam canım. Sadece istediğin bifteği getirmiştim. Tam istediğin gibi. Fazla pişmemiş ve az tuzlu. Başka bir isteğin...”

“Teşekkür ederim, Butter. şimdi yanımdan defolup diğer müşterilerinle ilgilenmene müsaade ediyorum.” diye sözünü kesti Silven.

Hancı her zamanki tebessümü bozmadan yanından ayrıldı. Bu hırsızın laf sokmalarına tek bir nedenden dolayı katlanıyordu. Onunla beraber olma olasılığını iyice düşürmek istemiyordu.

şövalye sekizinci birasını içtikten sonra odasına çekilmeye giderken Silven’in ortağı da hana giriş yapmıştı.

“Mükemmel zamanlama.” diye düşündü Silven.

Cücenin bakışları oldukça sertti ve o kendinden emin yürüyüşünü gören herkes kenara çekilmenin daha mantıklı bir davranış olduğunu düşünüyordu.

“Nerede kaldın, Nerd?” dedi sert bir tavırla Silven.

“Yarınki arena dövüşünü senin yüzünden kaçırırsam yemin ediyorum ki...” diye başlamıştı ki cüce, Silven onu susturdu.

“Arena dövüşlerinden daha iyi bir iş buldum. şu hayaletli madenleri hatırlıyor musun? Haritasını çıkartmam oranın yıllarını almıştı.” diye anlatmaya başladı Silven.

“Ah, evet. Madenlerin dibinde bir yerde açılmaması gereken bir sandığın olduğuna dair bir efsaneyi duymuştum. Oraya gidip oranın haritasını çıkartacak kadar cesur olduğunu bilmiyordum.” dedi Nerd şaşırarak.

“Ben hayaletlerden korkmam. Hepsi sulu gözlü, lanetlenmiş tipler ve ben onlarla baş etmesini bilirim. Ama bu sandığın açılmama nedeninin içinde bir tanrının tutulmuş olmasından kaynakladığını duymuş muydun?” dedi Silven heyecanla.

“Hayır. Nerden öğrendin? Hem bir tanrı Neirre’ye gelemez. Hikker’in bile buna izni yok.” dedi Nerd inanamayarak.

“Başta ben de inanamamıştım. Gizlice şu Olevis’teki tapınağa girdim ve ordaki kütüphanede çok eski bir kitap buldum. Kitapta yazıların çoğu silinmiş. Ama okuduğum ve anladığım kadarıyla Seldir diye bir altıncı tanrı daha varmış. Tanrılar Neirre’yi yarattıktan sonra ortaya birden çıkmış. Neirre’yi yok edeceğini söyleyince Tanrılar bir araya gelip onu bir sandığa kapatmışlar ki bu tüm tanrıların son kez bir araya gelip bir şeye birlikte karar verdikleri anmış. Onu bir tanrı olarak bile görmemişler ve onu Neirre’nin diplerine saklamakta bir mahsur görmemişler.” diye anlattı Silven.

“Ama diğer tanrılar bile onu tanrı olarak görmüyorlar.” dedi Nerd.

“Ancak şöyle bir nokta var ki o da tüm tanrılar Olevia da Esten de dahil hepsi bu Seldir’den korkmuşlar ve son kez bir araya gelip güçlerini birleştirip onu alt edebilmişler. Yani bu Seldir tanrı olsun veya olmasın tüm tanrılardan bile güçlü.” dedi Selvin.

“Peki senin bu sandığı aramanın amacı ne madem bu kadar sonu felaketle bitebilecekken?” dedi endişeyle cüce.

“İyi düşün. Eğer biz bu sandığı bulabilirsek. Tanrıların karşısına çıkıp bu sandığı açmakla onları tehdit edebiliriz. Onlar da tüm isteklerimizi yerine getirirler.” diye açıkladı Selvin o çekici gülümsemesiyle.

“Sen delisin. O sandığa ulaşmak imkansız olmalı.” dedi Nerd korkuyla.

“Hayır, değil. Sen yeter ki söyle. Benimle misin?” diye sordu Silven.

“Her zaman tüm işleri beraber yaptık. Hep en zor maceralardan bile kıl payıyla olsa kurtulduk. Tabi ki seninleyim. Ama önce şu pis Lerger’le olan arena maçımı halletmem gerekiyor.” dedi heyecanla cüce.

“Ah, o ork pisliğini biliyorum. İki bacağını kır benim için. Tamam, mı?” dedi Silven göz kırparak.

***

“Demek o kadar yolu biz bunun için geldik. Tüm tanrıların korkup bir sandığa kapattığı Seldir adındaki tanrı olup olmadığı tartışma konusu olan bu kişinin kapatıldığı yerdeyiz ve bahsedilen hazine de Seldir’in hapsedildiği sandık. Aman ne güzel!” diye bağırdı Leoric.

“Zaten biz de buraya o sandığı almak için geldik.” dedi Silven soğuk bir sesle.

“Anlamadım.” dedi Cassia.

“Özgünüm ama hazinenin ne olduğunu en baştan beri ben biliyordum. Size söyleseydim benimle gelmezdiniz; ama sizi bir şekilde ikna etmem gerekiyordu.” diye açıkladı Silven.

“Peki, senin derdin ne?” diye bağırdı Leoric.

“Tanrılar eğer bu Seldir denen kişiden korkuyorlarsa biz de bunu koz olarak kullanabiliriz. O sandığı bulup sandığı açma yönünde onları tehdit etmeyi düşünüyorum. Onlar da mecburen tüm isteklerimi yerine getirecekler.” diye anlattı Silven heyecanla.

Leoric kendini birden aşağılanmış gibi hissetmişti: “Yani beni kullandın. Bana karşı gerçekten de hiç bir şey hissetmiyordun. Ben de belki buradan çıkabilirsek benim sana olan hislerimi anlarsın diye düşünmüştüm.”

Silven soğuk bir sesle: “Ben sana bir ara ne demiştim Bay şövalye? Yakında benden nefret edeceksin. Ve hiçbiriniz o kadar da masum değilsindir. Sadece ben burada kötü biriymişim gibi bakmayın. Hiçbiriniz buraya hazineyi fakir fukaraya dağıtmak için gelmediniz.” diye belirtti. Gözleri önce Leoric’e odaklandı. Sonra sırayla Cassia ve en son Nerd’e kaydı. Nerd birden başka bir tarafa bakma gereği duydu. Cassia ise nefret dolu gözlerle Silven’e karşılık verdi.

“Ne heyecanlı bir macera oldu bu ama! Ben Huor’un kanıyla idare edecektim en baştan. Ne işim var ki buraya geldim? Bu bir ceza olmalı!” diye homurdandı Caster.

Hayalet: “Özgünüm ama buraya kadar geldiyseniz bir daha bu mağaradan çıkamazsınız. Artık sizler de lanetin etkisine girdiniz.” dedi acıklı bir sesle.

“Özülmüş numarası yapmayı kes, ölü prens.” dedi Nerd öfkeyle.

Ama hayalet çoktan kaybolmuştu. Hayalet gidince tekrar o çürümüş ve bunaltıcı hava geri geldi. Birden tekrar hava eskisi gibi ısınmaya başlamıştı.

Caster tekrar asasına sıkıca sarıldı ve ışığıyla karanlığı defetmeye çalıştı. O sırada karanlıkta bir çift göz görür gibi oldu. Sonunda anlamıştı. Karşılarında bu sefer ejderha vardı. Ejderhanın sırtında da elinde üç elmaslı asası olan bir büyücü...

“şimdi yandık işte...” dedi kısık bir sesle.

7. Bölümün Sonu!
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Son Bölüm: Neirre’nin Sonu

Rexerfus uzun bir süre yeni gelenleri izlemişti. Ama onların kendisini fark etmemesi için kıpırdamadan takip etti sadece. Hayaletin ortaya çıktığını görmüştü. Artık onlar da burada hapsoldular, diye düşündü.

Ancak zaten bu karanlık yeri bir büyücüyle paylaşıyordu. şimdi beş kişi daha mı eklenecekti? Bunlardan kurtulması şarttı. Büyücüyü nerede bulacağını biliyordu. Onlar hayaletin etkisinde iken deprem olsa haberleri olmaz, dedi içinden ve büyücünün olduğu yere doğru yola çıktı.

Büyücü kendisine oda gibi bir yer yapmıştı. Ejderhayı görünce şaşırmamıştı; ama onunla konuşmasını garipsemişti.

“Benim seninle işim olmaz. şimdi beni yalnız bırak, Reks’in yaratığı.” dedi soğuk bir sesle büyücü.

“Seni de ilgilendiren bir sorun bu ama.” dedi Rexerfus ikna edici bir tonda.

“Ne oldu?” diye sordu birden meraklanan büyücü.

“Bir grup geldi, beş kişiler ve ben zaten daracık olan bu yeri daha fazla kişiyle paylaşmak istemiyorum. Onları defetmemiz lazım!” dedi ejderha öfkeyle.

“Uzun zamandır kimse buralara girmeye cesaret edemiyordu.” diye düşündü büyücü.

“Benim sırtıma binersen ikimizin gücüyle kimse baş edemez.” dedi ejderha hevesle.

Büyücü duvara dayadığı üç elmaslı asasını aldı.

“Ã?nce bakalım neyin nesiymiş bunlar?” dedi.

***

“Kimse bana büyücü ve ejderhayla aynı anda dövüşeceğimizi söylememişti.” diye homurdandı Nerd.

“Reks’in yarattığı ejderhalar kendi efendileri dışında kimsenin sırtlarına binmelerine izin vermemiştir. En azından tarih derslerinde bize böyle anlatılmıştı.” dedi şaşkınlıkla Caster.

“Demek ki tarih her zaman tekerrür etmiyormuş.” dedi Nerd sıkıntıyla.

Büyücü elindeki asayı ileri savurdu: “Lanetin etkisine girdiniz mi?” diye sordu sert bir sesle.

Cassia ileri atıldı: “Sen Muhteşem Safir olmalısın. Burtha’ya gidip orayı mühürleyen ve Safir Savaşı’nı sona erdiren büyücüsün sen. Yıllardır Reks ve Esten’in Neirre’de yaptığı kötülüklerle savaştın. şimdi bir ejderhayla ittifak kuruyorsun.” diye haykırdı.

“Zaman ne gerektirirse onu yapıyorum sadece. Gördüğün gibi lanetlendim ve yıllardır bu ucube yerde sıkıştım kaldım. Tek komşumun da bir ejderha olması da ne garip ama değil mi?” dedi Safiel asasını tehdit edercesine sallayarak.

Leoric kılıcına sıkıca yapışarak: “O zaman boş konuşma da saldır pis kokulu ejderhan ile.” dedi kararlı bir sesle.

Ejderha tüm nefesini içine çekip yapabildiği kadar alev püskürttü. Bu saldırı amaçlı değildi. Sadece rakibini korkutmak ve onun dikkatini dağıtmak içindi. Ama Leoric onurlu bir şövalyeyken iki defa ejderhalarla teke tek karşılaşmıştı. Birini yaralamayı başarmış ve sonunda mağlup etmişti. Diğerinde de uzun bir süre savaşıp ejderhayı yormuştu. Sonunda da ejderha kaçmıştı. şimdi ise eskisi gibi gücü olmasa da uzun süre teke tek bir ejderhayla savaşabilirdi. Belki onu yenemezdi. Ama onuruyla ölürdü en azından.

Safiel asasıyla parlak bir ışık oluşturdu. Hepsinin gözleri kamaşmıştı ve düşmanlarına bakamıyorlardı. Ama birden ışık söndü. Bunu yapan Safiel değildi. Caster düşmanın büyüsünü bozmaya yarayan bir büyü yapmıştı.

“Aferim, evlat. İşte gerçek büyü dediğin böyle olur.” dedi keyifle Nerd.

Safiel öfkeyle Caster’a döndü: “Seni acemi büyücü. Bakalım bu büyüden de kaçabilecek misin?” dedi öfkeyle.

Bir alev topu Caster’a doğru geliyordu. Caster konsantrasyonunu bozmamaya çalıştı ve alev topundan son anda ışınlanma büyüsüyle kaçtı.

“Sende büyük miktarda büyüye yatkınlık hissediyorum. İlerde muhteşem bir büyücü olabilirdin.” dedi Safiel, Caster’a acı bir bakış atarak.

Bu sözler Caster’ın hoşuna gitmişti, ama yine de Safiel’e soğuk bir bakış eşliğinde: “Senin gibi muhteşem bir büyücü olup tüm tanrıların unutmuş olduğu böyle kokuşmuş bir yerde çürümek mi? Ben almayayım eğer muhteşemlik tanımın buysa!” dedi.

O sırada Nerd, Silven’in ortalarda olmadığını fark etti. Ã?nce tam diğerlerini uyaracaktı ki sonra vazgeçti. Ortağıyla beraber bu işe girmişti artık. Silven’in yokluğunu diğerlerine ne kadar uzun bir süre hissettirmezse onun sandığı bulması için zaman sağlayabilirdi.

Gerçekten de Silven diğerleri Safiel ve ejderhayla uğraşırken sandığı aramaya gitmişti tek başına. Cüce ortağına güveniyordu. Ona söyleyememişti. Ã?ünkü diğerleri fark edebilirdi. Yine de önce onun kaybolduğunu Nerd fark ederse diğerlerini oyalayabilir umudu taşıyordu.

Bazen etraftan hayalet uğurtuları geliyordu. Ama hiç tedirgin etmiyordu onu bu durum. Meşalesini uzun bir süre yakmamıştı diğerleri görmesin diye; ama artık yakabilirdi.

Bir süre sonra aşağılara inen merdivenleri gördü ve hemen oradan inmeye başladı. İlerde kilitli bir kapı vardı. Üstünde bir sürü yazı vardı. Silven yazıları okuyup anlamakla uğraşmadı. Kilitleri açma konusunda uzmandı. Bir süre sonra kapı ona dayanamadı ve açıldı.

İşte sandık taştan bir masanın üstünde duruyordu. Silven keyifle: “Artık tanrıların hepsi benim kölem olacak.” dedi. Sandığa yaklaştı. Sandıkta herhangi bir kilit yoktu.

Kalbi fırlayacak gibiydi. Sandık ağır değildi. Tek başına kaldırabilirdi. Ama birden eli titredi ve sandık yere düştü. Kapağı da açılmıştı. Ardından etrafını siyah bir duman kapladı.

“Uzun süredir bu anı bekliyordum.” dedi bir ses sisin içinden.

“Seldir.” diyebildi Silven.

Sonra kendine gelerek: “Bana itaat et. Seni ben kurtardım.” diye bağırdı.

Sisin içinden kahkaha sesleri yükseldi: “Ben kimsenin kölesi değilim. şimdi uzun süredir beklediğim intikamımı alabileceğim. Neirre’nin sonu artık geldi!”

Ve sandıktan yayılan kara dumanın tamamı Silven’in ağzından içine girdi. Kara duman dağıldığında yerde Silven’in büyülü hançeri kalmıştı sadece. Cassia’nın ona lanetten korunmaları için verdiği hançerdi bu. Gün ışığını yansıtıyormuşcasına parlıyordu hala; ama bir süre sonra söndü ve bir daha hiç parlamadı.

***

Kara Duman şeklinde ilerlemesini sürdüyordu Seldir. Tanrılar Neirre’yi yarattıklarında evrenin yaratılmasında kullandıkları güçlerinden kalan son demden oluşmuştu. Bu tanrıların Neirre yaratıldıktan sonra Seldir’in ortaya çıkmasına verdikleri bir açıklamaydı, ama Seldir kendisini de bir tanrı olarak görüyordu. Ama hiç bir Tanrı onu kendisiyle aynı seviyede görmemiş ve hepsi güçlerini birleştirip onu zincirlemişlerdi. Sonra da Olevia’nın aynı zamanda kendi özel nesnesi olan Anka Tüyü’nün bulunduğu yere yakın bir madenin derinliklerinde bir sandığın içine hapsedilmişti.

Yemin etmişti sandığa sokulduğu o ilk zamanlarda. Buradan çıkacaktı belki de yüzyıllar sonra ama yine de çıkacaktı. O da derin uykuda beklemesini sürdürmüştü.

şimdi vakit gelmişti. Ã?nce madende kalanların icabına bakmalıydı yoksa Olevia’nın diğer tanrılardan gizlice yaptığı anlaşma gerçekleşebilirdi. Olevia, Seldir’in kapatıldığı sandığın kapağını açık bırakmıştı. Böylece Seldir de hiç bir tanrının bilmediği bir sırrı ona öğretmişti. Ama karşılığında sandıktan çıkmayacaktı. Zaten Olevia’nın bir gözü her zaman üzerinde olacaktı.

Olevia diğer tanrılara bu anlaşmayı anlatmamıştı. Sadece hizmetkarı yarı-tanrı Bakire Olof’a anlatmıştı. Ã?ünkü anlaşmanın geçerli olması için Neirre’ye ayak basabilmesi gerekiyordu Olevia’nın. Ama hiç bir tanrı yarattıkları evrene ayak basamıyordu. Bu yüzden iki tane yarı-tanrı hizmetkarı vardı her birinin.

Anlaşmaya göre eğer Seldir sandığından Neirre üzerinde yaşayan herhangi bir ırk tarafından kapağı açılarak çıkabilirse, yakınlarda ona inanan bir müridi varsa Olevia onun bedenini kullanıp Seldir’i durdurabilecekti. Seldir böyle bir olasılığı aklına getirmemişti bile. Ã?ünkü hiç bir Olevia rahibi ve rahibesinin bu madenlere gelebileceğini zannetmiyordu.

***

Derinlerden herkes Silven’in çığlıklarını duymuştu.

Safiel asasını yere indirdi: “Demek her şey buraya kadarmış.” dedi fısıltıya yakın bir sesle.

Nerd tüm yaptıklarına pişman olmuştu ve inandığı tanrı Hikker’e günahları yüzünden af dilemeye bile utanıyordu.

“Çalış ve hak et! İlk emrin buydu. Ama ben hep en kısa yoldan para kazanmanın peşindeydim. Senin öğütlerini dinlemedim. Beni affet, Hikker!” dedi içinden. Gözleri yaşlıydı. Silven için de dua ediyordu.

Cassia kolyesini sıkıca tuttu: “Olevia nuer tuhe meis.” diye dua etmeye başladı. Bir süre sonra kolyesi elinden kayıp düştü.

Karşısında beyaz gelinliğiyle Olevia’nın yüce bakiresi Olof vardı. Yüzü eskisi gibi gülümsemiyordu artık.

“Seldir’in gazabından korunmak için Olevia’ya yalvarıyorum. Lütfen bu kulunu yalnız bırakmasına müsaade etme. Tek amacım bağlı olduğum tarikatımın binasının yıkılması engellemekti. Bilmiyordum böyle bir kötülüğün ortaya çıkmasına yardım edeceğimi.” dedi Cassia acı içinde yere eğilerek.

Olof yavaşça Cassia’nın çenesini kaldırdı: “Sen bu grubun arasında en masum iki kişiden birisin. Merak etme. Tanrılar her zaman sizi izliyorlardı ve gözetiyorlardı. Olevia ona içten inanan kulunun ricasını asla geri çevirmez.” dedi. Sesi buruktu. Eskisi gibi yüzü genç ve güzel görünmüyordu artık.

“Peki kıyamet engellenebilir mi?” diye sordu Cassia umut dolu bir sesle.

“Sadece Neirre ve Tanrıların arasında kendi iradesinin gücüyle bir köprü kurabilme cesaretini gösterebilen kalbi iyilik için atan biri Seldir’in karşısına çıkıp onu geldiği karanlığa geri gönderebilir. Saf ve masum biri bunu yapabilir.” diye açıkladı Olof.

Cassia, mağaranın duvarına yaslanmış Seldir’in kıyamet planını harekete geçireceği anı yaşlı gözlerle bekleyen Caster’a baktı. O masumlardan biri kendisiydi, diğeri de oydu.

Leoric, babasının ona verdiği kılıcına baktı: “Baba seni utandırdım. İstediğin gibi onurlu bir şövalye olamadım. Kendime bile yalan söyledim. Ama artık günahlarımdan kaçamayacağımı anladım. Birlikten atılmama sebep olan suç üzerime atılmamıştı. Ben çalmıştım o kolyeyi. Yoksa bana emanet ettiğin kılıcı satmak zorunda kalacaktım. Lütfen beni affet.” dedi ve dizlerini üzerine çöküp ağlamaya başladı.

Ejderha sonunun geldiğinin bilincindeydi: “Bu büyük kötülük karşısında ne yapılabilir ki?” diye düşündü. Rahibenin kendi kendine konuştuğunu gördü. “Hayır, Tanrısıyla konuşuyor olmalı.” dedi içini acıtan bir sesle. O anda ilk defa onu yaratan Tanrısı Reks’e neden beni ve tüm ejderhaları yarattığını sormak istedi. “Bu dünyada yeteri kadar kötülük yok muydu?”

Birden yer sallandı ve gürültüyle tavan çökmeye başladı. Rexerfus birden öne atılıp Cassia’nın üzerine düşen kayayı engelledi. Ama kendisi ağır yaralanmıştı: “Beni merak etmeyin, rahibe. Sizin tanrınızla olan konuşmanızı duydum. Seldir’i durdurabilecek tek kişi sizsiniz. Acele edin.” diye bağırdı.

Safiel, ejderhanın ani hareketiyle yere düşmüştü. Ama çabuk toparlandı ve Caster’ı kayaların altında kalmaktan son anda onu ışınlayarak kurtardı. Caster mutlulukla: “Biliyordum. Sen kahraman Safir’sin.” dedi.

“Hiç bir kara büyü içimizdeki benliğimizi değiştiremezmiş. Ben dersimi aldım sonunda.” dedi yaşlı büyücü.

Etraflarını kara bir duman sarmaya başladı. Sisin içinden bir ses konuştu: “Tanrılarin neden sandığımın kapağını açık bıraktıklarını biliyor musunuz?”

Hiç cevap gelmeyince ses kendisi cevabını verdi: “Ã?ünkü beni daha fazla sinirlendirmek istemiyorlardı. Benden korkuyorlardı ve haklıydılar da.”

Cassia yerde düşen kolyesini buldu ve onu eline alıp öne çıktı: “Hayır. Tanrılar senden korkmuyorlardı. Sana bir fırsat tanımak istediler. Bu kadar muazzam güce sahip birisinin bunu anlamasını beklerdim. Sen tanrı değilsin. Olamazsın. Sadece ne olduğu bile belirsiz bir şeysin.” dedi kararlı bir sesle.

“şimdi Neirre’yi sonsuza kadar terk edeceksin ve bir daha dönmeyeceksin.” diye de ekledi bir süre sonra.

“Bana en son emir vermeye cesaret eden kişiye ne olduğunu bilmek ister misin?” dedi kahkahayla kara duman ve Cassia’nın etrafını kapladı. Ama Cassia’nın gözlerinden bembeyaz bir ışık saçıldı.

Kara duman kenara çekildi: “Olevia! Ama bu imkansız.”

“Rahibenin sözlerine kulak asacaktın, Seldir. Saf iyiliğin gücüne karşı kimse koyamaz. Artık kaçacak bir deliğin kalmadı.” dedi Cassia’nın içinden çıkan ışığımsı varlık.

Kara duman dağılırken Cassia’nın da içindeki ışık da solmuştu. Artık güzel rahibe hiç uyanmamacasına gözlerini kapamış ve yerde yatıyordu.

İlk başta kendine gelen Caster olmuştu. Yerde yatan rahibenin yanına koştu. Ona sarıldı ve ağlamaya başladı: “Lütfen gözlerini aç. Lütfen!”

Kimse ne yapacağını bilemiyordu. Rexerfus ölen rahibeye bir kez daha baktı. O da yaraları sebebiyle daha fazla dayanamadı ve öldü. Ve böylece ilk kez Neirre’de yaşamış bir ejderha ölmeden önce bu kadar huzur doluydu.

Nerd, ejderhanın ölümünü izlerken kalbinin sızladığını fark etmişti. Ejderhanın bile ondan daha iyi bir yüreği vardı. Hiç düşünmeden rahibeyi kurtarmak için öne çıkmıştı. Nerd ise buraya Silven ile beraber sandığı almaya ve diğerlerini de bu çürümüş madenlerde bırakmaya niyetlenmişti. Ama Silven hırsına kurban olmuştu ve ölmüştü. Sonunda eğer buradan bir çıkabilirse daha emek isteyen bir işe girip hak ederek para kazanmaya karar verdi. şimdi ise hareket etmeye bile cesaret edemiyordu ve Caster’ın tüm Neirre’yi kurtarmak için kendini hiç düşünmeden feda edip ölen rahibeye sarılıp ağlamasını izliyordu.

“Ben dersimi aldım, Hikker. Bir daha seni hayal kırıklığına uğratmayacağım.” dedi fısıltıyla inandığı tanrısına cüce.

En sonunda herkesin aklında tek bir düşünce vardı:

“Hepimiz Neirre’ye tek bir amaçla yaratıldık. O da bu dünyaya bir anlam katmak.”

Herkesin inandığı tanrısıyla hesaplaşması sürerken Safiel, ölen rahibeye sıkıca sarılmasını sürdüren Caster’a yaklaştı ve yanına kendi asasını bıraktı. Caster yanında duran üç elmaslı asaya şaşkınlıkla baktı. Safiel, Caster’ın omzuna dokundu ve gülümseyerek: “Bu asayı taşıyacak dermanım kalmadı benim, oğlum. Artık bu asayı sana emanet ediyorum. Ama şunu bilki bu asayı elinde bulunduran kişinin başına bir sürü talihsiz olay gelir ve bu talihsizlikler hiç peşini bırakmaz. Yalnız bunun yanında sana iyi bir yoldaş olur ve sen istemedikçe seni bırakmaz! Umarım bu asanın değerini iyi bilirsin ve bu yükü taşımayı başarırsın” dedi.

Sonra Caster’ın konuşması için kendini toparlamasını beklemeden karanlığa doğru yol aldı ve bir daha hiç kimse tarafından Neirre’de görülmedi.

(1 yıl Sonra)

Olevia Tapınağı o gece çok sakindi. Büyücü, tapınağın arkasından dolaşıp mezarlığın yolunu bulmaya çalışıyordu. Sonunda aradığı mezarı bulmuştu. Olevia Rahibesi Cassia’nın mezarının üstündeki bir sürü güzel çiçek kokularıyla mezarlığa gelenlere garip bir huzur veriyordu.

Üç elmaslı asasını mezara dayayıp çiçekleri incitmeden onlara sevgiyle dokundu. Sonunda gözyaşlarına hakim olamadı Caster ve haykırmaya başladı: “Bu yük çok ağır. Keşke benle yine o sevecen sesinle konuşsan. Sana ihtiyacım var. Kimse senin bana gösterdiğin yakınlığı göstermemişti. Ne yapacağımı bilemiyorum. Lütfen bana yardım et!”

“Daha yapacakların bitmedi, Caster. Senin Neirre’de daha yapman gerekenler var.” diyordu Cassia yukarılardan sevecen sesiyle, ama Caster onu duyamıyordu.

Tapınaktan çıktıktan sonra Caster temiz havayı içine çekti ve yukarıdan parlayan yıldızlara baktı. Tapınağın girişinde belinde asılı bir kılıçla yerlere uzanmış kirli sakallı bir adama bir kaç bozuk para attı ve yoluna devam etti. Dilenci adam yerden parayı hemen kaparken belindeki kılıcın üstündeki Nairda yazısı ay ışığında bir an için parladı.

Son...!
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests