Bölüm Bir: "Kasaba"
İskandinavya krallığı o kış son haçlı seferine yollamıştı askerlerini. Memleketi saran sis ve kışla birlikte, sefalet, korumasızlık ve umutsuzluk yükselmişti.
Güney topraklarına bağlı dükalıkta, bir baronluk vardı, son zamanlarda dışarıdaki insanlar buraya adım atmaya korkuyordu. Krallığın kulağında kadar giden şey, Ravenlance baronluğunun lanetli olduğuydu. Bir ay önce baron karısı ve üç küçük kızı ile birlikte ortadan kaybolmuştu. Geriye sadece Ravenlance ailesinin en büyük ve henüz reşit olmamış kızı kalmıştı.
Eski külte inananlar, Ravenlance’in, Oden’in gazabını çekecek bir harekette bulunduğuna ve lanetlendiğine inanıyordu. Kilise ise, reşit olmayan büyük kızın toprakları yönetmek için bunu yaptığına inanıyordu.
Ã?yle ya da böyle, şu anda toprakları Sardonyx yönetiyordu. Amcası ile son zamanlarda yönetim savaşı içindeydi. Hava çok soğuk, gündüzler kısa ve askerler gittiği için topraklarda erzak azdı, bu yüzden kimse savaşmayı düşünmüyordu, ama eğer cidden bir şeyler yapmasa, amcasının güçlü dişlerini kendisine ve topraklarına geçireceğini biliyordu. Amcasını oyalamak için çok fazla vakti yoktu.
Olayın aslında gelince, Ravenlance şatosundakiler, ailesini Sardonyx’in öldürmediğini çok iyi biliyordu. Sakin yapılı hoş bir kızdı, çoğu zaman geceyi gören topraklardaki bütün insanlar gibi melankolik ve içine kapalıydı. İçinde kıskançlık ve hırs namına bir şey barındırmazdı…
Ailesinin ortadan kaybolması üzerinde çok ağır bir etki bırakmıştı. Bütün hayatı elinden alınmış gibi hissederken kendisini daha iyi bir amaca adamıştı; halkın daha iyi geçinmesini sağlamak. Bir aydan beri vergi defterlerini karıştırıp duruyor, dükalığa ve kiliseye verdiği vergileri azaltmak için gözüken kazancını düşürmeye çalışıyor, yine de anlaşılacağı korkusuyla çok fazla oynayamıyordu. Diğer yandan halkın üzerindeki vergi miktarını daha aza indirmek için elinden geleni yapıyordu.
Yine bir sabah vakti, babasının kütüphanesinde otururken kapı çalmıştı. Sardonyx hesap defterini kapatıp üzerini dikkatle masa örtüsü ile örttükten sonra seslenmişti.
“Girin.”
İçeriye giren babasının zamanından beri ailelerinin şampiyonluğunu ve askeri yönetimi yapan Nordin’di. Nordin’in boyu beklide iki metrenin üzerindeydi, uzun sarı saçları ve örgülü sarı sakalları ile eski kült insanı, tıpkı tarihten çıkıp gelmiş bir viking kumandanına benziyordu. Yüzünde kırışıklıklar olmasına rağmen, bakışları olsun, duruşu olsun, çelik kadar sert ve yıkılmazdı.
Eğilerek yumruk yaptığı sağ elini sol omzuna vurdu.
“Leydim.”
Sardonyx rahatlayarak defterini ortaya çıkarttı.
“Sizmiydiniz?”
“Evet. Leydim sizi rahatsız etmek istemezdim ama kasabada tuhaf şeyler oluyor. Size bir şey göstermek istiyorum. Benimle kasabaya kadar gelmeniz gerekecek.”
“Tabii ki Nordin.”
Ayağa kalkarak hesap defterini halının altındaki gizli bir tahta bölmeye yerleştirdi. Nordin çıkması için kitaplığın kapısını açtığında, Sardonyx’e eleştiren gözlerle baktı.
“Aile mühürünü gizleseniz iyi olur leydim, ayrıca daha az dikkat çekici giyinmelisiniz.”
Sardonyx boynundaki zincire bağlı mühür yüzüğünü elbisesinin yakası içine soktu. Üzerinde başka bir ziynet taşımıyordu ve çok sade siyah bir matem elbisesi giyiyordu.
“Giderken askerlerden birisinin pelerinini alırım.”
Nordin onaylayarak başını salladı ve şatonun merdivenlerinden inerek ahıra gittiler. Atları eyerlenmişti. Askerlerden birisinin pelerinini giyen Sardonyx, Nordin’in tavsiyesi üzerine başlığını kapatmıştı. Ã?ünkü buradaki insanların aksine siyah olan saçları ile çok dikkat çekiyordu.
Ravenlance şatosunun arkasındaki bir kapıdan biraz gizlice çıkarak kasabaya doğru sürdüler atlarını. İnanılmaz yoğun bir sis yolu kaplıyor, azi lerilerini bile görmelerini zorlaştırıyordu ama Nordin'in yanında korkmak anlamsızdı.Rahatça yolu bulup, ilerlemeye devam ediyordu. Uzun bir süre yol aldıktan sonra kasabaya varmışlardı. Soğuk yüzünden ortalıkta gözüken pek kimse yoktu, insanlar tahta evlerin içine girmiş, soğukla ve açlıkla mücadele ediyor olmalı diye düşündü Sardonyx üzülerek. Ayrıca kasabanın çok korunmasız olduğu gözünden kaçmamıştı, askerler ve şövalyeler haçlı seferine gittiği için kasabayı koruyacak hiçbir şey kalmamıştı sisten ve soğuktan başka.
Nordin’in kendi yularını almasına izin verdi ve başını önüne eğip eğerine tutunarak çevresine bakmadan yolculuğa devam etti. Kasabanın durumunu gördükçe içi sızlıyordu.
Nordin atını durdurup, kendisini eğerden aşağıya çektiğinde, önünde durdukları evi gördü. Bu kasabadaki diğer evlerden daha büyük, ilk katı taştan, üst katları ise tahtadan inşa edilmiş üç katlı bir evdi. Buraya daha önce gelmemişti ama şatoya kasabadaki raporları yollayan Dük’ün şahsen buraya yerleştiği şövalyenin evi olduğunu tahmin etmişti. şövalye muhtemelen haçlı seferine katılmıştır ve evde sadece ailesi vardır dedi Sardonyx kendi kendine. Nordin kendisine burada ne gösterecekti acaba? Nordin’e güveni sonsuzdu, bu yüzden onun adımlarını takip ederek sağlam ahşap kapının önünde durdu.
Kapı sağlam olmasına rağmen, Nordin çaldığında çiviler yerinde oynamıştı. İçeriden bir ses duyuldu, genç bir erkeğin sesi.
“Kimsiniz.”
Nordin gür sesi ile cevapladı.
“Benim. Aç kapıyı.”
Mavi gözlü ve kestane rengi saçları olan bir çocuk kapıyı açtı. Elini aceleyle sallıyordu, çünkü kapıyı birazcık açmak bile içeriye soğuğun hücum etmesi için yeterliydi.
“Girin, girin.”
Girdiklerinde kapı arkalarından kapanmıştı. Biraz köhne bir odadaydılar şimdi, az ileride iki tane büyük ve sağlam koltuk vardı, bir şömine küllerini saçarak yanıyor, kör ışığı ile koltuklardan birisinde oturan küçük kız çocuğunu aydınlatıyordu. Kız çocuğunun altın renginde saçları ve tıpkı kapıyı açan çocuk gibi safirimsi gözleri vardı, elinde tahtalardan ve samanlardan yapılma bir bebek vardı.
Nordin odaya sığmıyormuş gibiydi, başının tavana çarpmaması için azıcık eğilmek zorunda kalmıştı. Kapıyı açan çocuğa döndü. Ã?ocuk Sardonyx’ten en fazla iki yaş büyük gözüküyordu, henüz gür olmayan sakalları yüzünü kaplamıştı ve yüzünde çökmüş bir ifade vardı. Nordin sordu.
“Hala burada mı?”
“Evet, henüz onu gömmedik.”
“Tamam.”
Nordin, Sardonyx’e eli ile arkadaki bir kapıyı işaret etti. Beraber kapıdan içeriye girdiler. Oda karanlıktı. Nordin el yordamı ile bir gaz lambası buldu ve masada duran çakmak taşı ile bunu yaktı. şimdi silik bir sarı renk, odayı boyuyordu.
Odada bir masa bir de yatak vardı. Sardonyx yatağın üzerinde yatan birisini gördü. Demin geçen konuşmadan dolayı kadının ölü olduğunu tahmin etmişti – muhtemelen şövalyenin karısıydı, içeridekilerde çocukları. Tuhaf bir şey görünmüyordu ama iğrenç bir koku vardı… Nordin sadece ölü bir kadın göstermek için mi buraya getirmişti kendisini…
Nordin iyice meraklandığını anlamış gibi boğuk bir sesle anlatmaya başladı.
“Sizi bunlarla rahatsız etmek istemezdim leydim ama son zamanlarda, kasabadan insanlar kayboluyor, sabahına ormanın kıyısında bulunuyor. Bu sıkça olmaya başladı. Malum ormana uzun zamandır bakılmıyor, içinde her türlü şey olabilir. Kasabadakiler iyice korkmaya başladı. Gündüzleri bile evlerinden çıkamıyorlar…”
“Peki, bulunanlara ne oluyor Nordin? Hepsi ölümü? Kurtulan hiç kimse yok mu?”
“Hayır, leydim hiç kimse yok ve bakın…”
İlerleyerek kadının çenesinden topuklarına kadar uzanan battaniyeyi çekti. Kadının elbiseleri kanla kaplanmıştı, boyun ve göğüs kısmı ise lime lime olmuştu, kanı çekilmiş etleri parçalar halinde sarkıyordu. İğrenç koku şiddetini arttırmıştı.
Yüzünde iğrenen ve korku dolu bir ifade beliren Sardonyx’in öğürmesiyle Nordin hemen battaniyeyi kapattı.
“Hepsinin durumu aynı leydim. Hepsinin etleri parçalanmış olarak bulunuyor. Neler olduğunu kimse bilmiyor… Ve bu bayanın üzerisinde ise…”
Nordin kendisine üzerinde tuhaf yazılar olan altın bir madalyon uzattı.
“...Bunu buldular.”
“Bu nedir?”
“Hiçbir fikrim yok…”
“Bende kalabilir mi?”
“Elbette…”
Sardonyx sıkıntıyla içini çekti.
“Neden şimdiye kadar bana bir şey söylemediniz!”
“Boş yere canınızı sıkmak istemedim leydim. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok.”
“Yanılıyorsun Nordin var! Hemen kasabanın meydanına git ve herkese, ama herkese bütün kasabanın şatoya taşınacağını söyle! En azından bir süreliğine – insanlar güvende olana kadar. şatoda halk silahlanacak ve kendisini savunmayı öğrenecek, Oden’in koruması ile bu kötü günleri atlatacağız!”
Nordin bu planda birçok eksik nokta görüyordu, ama Sardonyx’in yapabileceği tek şey buydu ve bunu onun elinden alamazdı. Kendisi gibi o’da halka yardım etmek istiyordu. Bu yüzden yumruğunu omzuna vurarak selam verdi.
“Emredersiniz leydim.”
Peşinde Sardonyx ile odadan çıktı.
“Lütfen burada bekleyin…”
Nordin çıktığında, Sardonyx küçük kızın yanına oturdu ve ona gülümsedi. Küçük kız da kendisine gülümsemesine rağmen yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Anneme ne olduğunu biliyor musunuz bayan?”
“Evet canım.”
“Peki, annem uyanacak mı?”
Sardonyx dişlerini sıkarak cevap vermekten kaçındı. Küçük bir kızın dünyasını karartan kendisi olmayacaktı. Onun yerine tatlı bir sesle sordu.
“Senin adın nedir peki?”
“Dorya.”
“Ne kadar güzel bir isim bu!”
Küçük kız kıkırdarken, karşı koltuğa oturmuş kendilerini izleyen çocuğu gördü Sardonyx.
“Peki, senin adın nedir?”
“Martin. Sen kimsin?”
Sesinde şüpheci ve memnunsuz bir ton vardı.
“Benim adım Sard.”
“Tuhaf bir isim.”
“Biraz.”
Bir süre sessizce kaldılar. Farkına varmadan kendisine yaslanmış küçük kızın saçlarını okşuyordu. Sonunda hafif, sıkıntılı bir sesle Martin’e sordu.
“Anneni ne zaman gömeceksiniz?”
“Hiçbir fikrim yok.”
“Bence hemen gömsen iyi olur. İstersen sana yardım ederim.”
Martin tuhaf bir ifadeyle kendisine bakıyordu şimdi.
“Seni neden ilgilendiriyor.”
“İlgilendiriyor çünkü akşam olmadan bütün kasaba toplanıp şatoya gidecek.”
Martin sinirle ayağa fırlamıştı.
“Peeh şatoya mı? O cadı kadının şatosuna adım atmaktansa burada canavarlara yem olmayı tercih ederim!”
Dorya’nın yanından aniden fırlayan Sardonyx, tam çocuğun karşısında dikilmişti.
“O “Cadı Kadın” hakkında ne biliyorsun ki böyle konuşuyorsun?”
“O cadının teki. Oden’in gazabını üzerine çekti aile, nasıl yaptıysa yaşamayı başardı. şimdi ise halkın çektiği korkudan habersiz şatosunda rahatça yaşıyor. Bizler onun umurunda değiliz! O şıllığı görsem bir güzel boğazlardım!”
“Peki ya olanlardan haberi yoksa? Ya kimse kendisine bir şey söylememişse?”
Martin’in öfkesi yatışmış gibiydi.
“Nasıl yani?”
Sardonyx başlığını açarak siyah, kıvırcık saçlarının ve asil yüzün gözükmesine izin verdi. Altın rengine yakın gözleri katı bir ifadeyle Martin’e dikilmişti ve yüzüne yaşlar sızıyordu.
“Diyorum ki, bu güne kadar haberi olmadıysa? Eğer bunu önceden bilmiş olsaydım elimden gelen her şeyi yapardım! Acınızın ne demek olduğunu biliyorum, unutmamalısın ki ilk benim ailem kayboldu, bu acıyı ilk ben yaşadım. Oden’in laneti veya herhangi başka bir şey, ama yine de ben yaşadığım sürece tek amacım sizin refah içinde olmanız olacak! Askerler yok, kış kötü geçiyor, yinede bu yapılacak bir şey yok anlamında değildir! Hepinizi himayeme alıyorum! Umut her zaman vardır!”
Martin karşısında dikilen kızın Barones olduğunu anlayınca, hemen dizleri üzerine çöktü, şimdi yaşlar onunda yüzünü ıslatıyordu.
“Özür dilerim Baronesim, nasıl bilebilirdim? Lütfen söylediğim şeyleri affedin! Ben aptalın tekiyim…”
Sardonyx yere eğilerek çocuğu kollarından tutarak ayağa kaldırdı.
“Hepsini affediyorum Martin, bilmediğimi bilmiyordun…”
Ama Martin hala yaşlı yüzü ile kıza bakıyordu. Sardonyx’in kollarından tutarak onu sarstı.
“İzin verin yaşadığım sürece sizi koruyayım. Yaptığım bu hayatı bağışlamam için bana fırsat verin!”
“Ama…”
“Lütfen efendim, bu benim onurum…”
Sardonyx içini çekti.
“Peki, ama hala önce anneni gömmeliyiz. Sana yardım edeyim. Onu nereye gömeceğiz?”
“Arka bahçeye.”
Az sonra yanlarında kendilerini merakla izleyen Dorya ile birlikte evin arka bahçesinde bir çukur kazmaya başlamışlardı…
Ravenlance Laneti
Re: Ravenlance Laneti
Bölüm İki: "Suikast"
Nordin sert adımlarla kasabanın meydanına yürüyordu. Aklında birçok şey vardı. Sardonyx henüz küçük bir kız sayılırdı, ama halkı için her şeyi yapardı. Kasabayı himayesine alma durumu içinde birçok tehlike içeriyordu, bunu duyan başka kasabalarda şatodan sığınma isteyebilirdi. şato şu anda bile kasabayı zor alacak durumdaydı. Ayrıca kasabalılar şatonun önünde yığılırken veya içeride himaye edilirken, tüm yapılacak işler duraksayacaktı. Eğer haçlı seferi çok uzun sürerse, topraklarda kıtlık tehlikesi baş gösterebilirdi.
Nordin kasabanın meydanına yürüdüğünde büyük kar taneleri gökyüzünden yere düşmeye başlamıştı, sis ise yavaşça kayboluyordu. Kar kısa sürede yere tutacağa benziyordu. Bir bu eksikti diye düşündü Nordin. Daha fazla sorun.
Kasabanın meydanına çıktığında gür sesi ile bağırmaya başladı.
“Herkes toplansın! Herkes meydana gelsin. Bütün kasaba, toplanın!”
İnsanlar Nordin’i tanıyordu. Kasabalılar yavaşça evlerinden çıkmaya başlamışlardı. Soğuğa rağmen ne olduğunu merak etmişlerdi. Ã?ağrıyı duyanlar, duymayanların kapısını çaldılar. Çok bir zaman geçmeden kasaba halkı meraklı bir beklenti içinde toplanmıştı. Hepsinin gözü Nordin’in üzerindeydi.
Herkesin toplandığından emin olduktan sonra gür sesi ile bağırdı Nordin.
“Bütün kasaba, eşyalarınızı toplayın. Barones güvende olmanız için sizi şatosuna, himayesi altına alacak! Hadi şimdi dağılın ve toplanın!”
Bir sürü mırıltı meydanda dolaşmaya başladı, birçoğu bu habere sevinmiş şatoda güvende olacaklarını söylüyordu. Diğerleri ise “cadı kadın” ın şatosuna adım atmak istemiyordu. Yine de herkes eşyalarını toplamak için dağılmıştı, biliyorlardı ki, şato kasabadan çok daha güvenliydi.
Nordin herkesin emre uyduğunu anlayınca adımlarını şövalyenin evine çevirdi. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde boş olduğunu gördü, kısa bir süre üçünün birden nereye gitmiş olabileceğini düşündü. Sonra arka taraftan gelen sesler ona öğrenmesi gerekeni söyledi.
Arka bahçe kapısını araladığında, Dorya’nın elindeki bebekle ayakta dikildiğini gördü. Sardonyx ve Martin ellerindeki kaba küreklerle kar yağan toprakta bir çukur açmak için uğraşıyorlardı.
Nordin sert adımlarla bahçeye indi.
“Ne yapıyorsunuz leydim?”
Sardonyx üzgün yüzünü kaldırarak şampiyona baktı.
“Martin’in annesi için mezar kazıyoruz…”
Nordin hiçbir şey söylemeden küreği kızın elinden aldı.
Martin rahat bir nefes aldı. Ne de olsa Sardonyx bir kızdı ve yardım etmek istemesine rağmen toprağı kazmak konusunda hiçbir bilgisi yoktu. Nordin ile birlikte çok bir zaman geçmeden yeteri derinlikte bir çukur kazmışlardı. Sonunda Martin annesinin cesedini taşıdı, üzerine toprak örtülürken, Sardonyx, Dorya ile içeriye gitmişti.
Martin üzgündü. Hayatındaki her şey çalınmış gibi hissediyordu. Bilmediği bir sebepten dolayı annesi gitmişti. Hem de feci bir biçimde ölerek… Babası zaten savaştaydı. Kendisi ile Dorya kalmıştı bir tek geriye. İçinde ölüme karşı derin bir nefret vardı, asla kaldıramayacağı bir nefret. Yaşam çok acı verici gözüküyordu, ölümden nefret etmesine rağmen kendiside ölmek istiyordu…
Nordin ile birlikte çukuru kapattıklarında mırıldanarak kısa birer dua ettiler. Ardından Nordin onun omzuna yavaşça vurdu, yüzünde anlayışlı bir ifade vardı.
“Leydi yi evde tut Martin. Ben dışarıya çıkıp insanların toparlanmasına yardım edeceğim.”
“Tamam.”
Nordin dışarıya çıktığında, Martin evin salonunda oturan iki kızın yanına gitmişti. Dorya bebeği ile sakince barones’in yanına oturmuş oynuyordu. Sardonyx’in gözleri uzaklara kilitlenmişti. Martin hala ondan çekiniyordu. Söylediği feci şeylerden sonra bile kendisini affetmesi, ne kadar iyi birisi olduğunu kanıtlıyordu. Kız kendisini affetmiş olsa bile, korkunç bir hata yaptığı için kendisini affedemiyordu Martin. Baronesin şatosunda dış dünyadan ne derece tecrit edilerek yaşadığını düşündü bir an. Bakışları pürüzsüzdü, ama yüzünden inatçı olduğu da belliydi.
Dorya baronesi sevmişti. Henüz ölüm kavramımı bile anlamayacak kadar küçüktü. Martin’in yeniden içi sızladı. Dorya annesi olmadan mı büyüyecekti?
Bütün düşünceleri Sardonyx’in kendisine bakmasıyla, kar yağdığında dağılan sis gibi uçuştu gitti.
“İnsanlar toplanıyorlar. Hepsi şatoya gelecek.”
“Evet.”
“Ama birçoğu senin gibi düşünüyorlar. Bazılarının seslerini duydum.”
“Bunu kişisel olarak algılamayın. Halk her zaman yöneticilere karşı bir parça öfke taşır.”
“Kesinlikle.”
Bir süre daha sessiz kaldılar. Bu sırada güneş iyice batmaya yüz tutmuştu. Sonunda Sardonyx ayağa kalktı ve başlığını kapattı.
“Bizde dışarıya çıksak iyi olur. Sanrım kısa süre sonra yola çıkarız.”
Martin başı ile sessizce onayladı. Sardonyx, kız kardeşi işe el ele evden dışarıya çıktığında, eşyalarını toplamak için yukarı kata çıktı.
Meydan kalabalıktı. İnsanlar hala söyleniyordu. Kar yağmaya başladığı için soğuk dağılmıştı, sis ve rüzgar ise pek azdı. Sardonyx, atıyla birlikte insanların önünde dikilen Nordin’in yana gitti.
“Herkes hazır mı?”
“Kısa bir süre sonra yola çıkarız.”
“Tamam.”
Kalabalıktaki mırıltılar hala devam ediyordu. Ã?oğu hala barones’e ağzına geleni söylüyordu. Buna karşılık Sardonyx sessizdi, burnundan nefes alan Nordin’in yanında dikliyordu. Kalabalıktan bazıları Martin’in aklını kaçırdığını söylüyordu. Martin herkese baronesin yanında olduğunu, onu desteklediğini söylüyordu.
Sonunda yola koyuldular. Kasabalıların çoğu yaya gidiyordu. İnsanların peşlerine takılmış koyunlar ve köpekler vardı, bazıları kucaklarında kaçmaması için sıkı sıkıya tavuk taşıyordu. Kafile ilerlerken kar iyice yağışını arttırmıştı, insanlar balçık içinde bata çıka ilerliyordu. Sardonyx birkaç kez atından inip atını bir yaşlıya vermek istese de Martin ve Nordin onu engellediler.
Kaleye vardıklarında bu sefer askerlerin açtığı ön kapıdan içeriye girdiler. Herkes yorgundu. Kar yere tutmuştu, boyu ayak bileklerini geçiyordu. Sardonyx hala Dorya’nın elinden tutuyordu, başlığını açarak tüm kalabalığın önüne geçip ayakta durdu. Artık kasabalılar, yolda geldikleri bu kızın topraklarının sahibi barones olduğunu anlamışlardı. Sardonyx konuştuğunda sesi tüm avluda yankılanmıştı.
“Artık daha fazla korkmanıza gerek yok, bir daha ölüm olmayacak. Hepinizi himayem altına alıyorum, askerler sefere gittiği için kasaba korumasız kaldı ama benim şatomda hepiniz daha güvende olacaksınız. Düzen biraz sıkışık olabilir ama önemli olan hepinizin güvende olması. Olanlardan daha önceden haberim olsaydı, sizi daha önceden himayeme alırdım. Lütfen, size karşı sahip olduğum sorumlulukları yerine geç getirdiğim içim özrümü kabul edin.”
Avluda kısa bir sessizlik oldu. İnsanlar açıklama karşısında şaşkındı. Yinede Martin’in yaptığı gibi ani bir teslimiyette bulunmadılar. Bazılarının yüzleri gülümsüyordu sadece…
Sardonyx, Dorya’yı kolayca yanından ayırmayacağa benziyordu, şatonun kahyası ile insanların kalacağı yeri tartışmak için gittiğinde, Nordin ve Martin hala insanları sakinleştirmekle uğraşıyordu.
Birkaç saat sonra sıkışık bir düzenle herkesin kalacağı yer kararlaştırılmış, hava kararmaya başlamıştı. Martin baronesin tam yanında olan odasındaki eşyaları inceliyordu. Dorya hala yanında değildi, ama odanın penceresinden baktığında aşağı balkondaki, Sardonyx’i gördü, yanında Dorya vardı ve Nordin ile bir şeyler konuşuyordu.
“Geceleri nöbet sayısını yarı yarıya arttırmalıyız Nordin.”
“Askerler buna itiraz edecektir leydim.”
“Bu onlarında güvenliği için. şimdi kasabanın hepsi burada olduğu için bu canavarlar burasını hedef alacaktır. Hem kasabalılar silahlandığında nöbetlerin yine normale döneceğini söyle.”
“Peki leydim.”
Dorya, kızın elini çekiştirdi.
“Ben ağabeymi özledim!”
“Tamam, hadi gidelim öyleyse, ağabeyni görelim.”
Nordin emirleri uygulamak için giderken, Martin kapısını açmış kardeşinin gelmesini bekliyordu. Dorya onu koridorun ucundan görünce koşup kendisine sarılmıştı, arkasından Sardonyx yanlarına gelmişti, gülümsüyordu.
“Bütün gün seni özledi.”
“Evet.”
“Sizi yalnız bırakayım, bakmam gereken birkaç şey var.”
Sardonyx kütüphanesine geri dönüp, o tuhaf yazılı altın madalyonu çıkarttı ve kitaplarını karıştırmaya başladı. Babasının ailesinden kalan zengin kitap koleksiyonu yazının hangi dilde olduğunu anlamasını sağlamıştı, bu yazı Arapçaydı. Biraz daha araştırdı, madalyonda ne yazdığını öğrenmek istiyordu.
Sonunda hava karardığında ve şatonun aydınlanması için bir sürü meşale, mum, gaz lambası yakıldığında ne yazdığını öğrenebilmişti. Madalyonun üzerinde “ışık” yazıyordu. Aklına binlerce düşünce vardı, “ışık” ne manaya gelebilirdi ki? Bir arap madalyonu burada ne arıyordu? Bu Araplarında buralarda bir yerlerde olduğunun işareti olabilirmiydi? Ne kadar düşünürse, o kadar aklı karışıyordu.
Sonunda bahçeye indiğinde, hala bahçede huzursuzca gezinen insanları izleyen Nordin’in yanına gitti.
“Durumları nasıl?”
“Hala alışamadılar. Aniden evlerini değiştirmeleri kolay değil.”
“Bu geçici…”
“Evet, ama yinede alışmaları zaman alacak…”
“Nordin… Bende silah kullanmak istiyorum.”
Nordin gözlerini kocaman açarak kıza baktı, hatta biraz korkutucu bile gözüküyordu.
“Leydim, ben yaşadığım sürece sizin elinize bir bıçak bile almanıza izin veremem. Benim görevim sizi korumak…”
“Pekala Nordin.”
Sardonyx Nordin’in yanından ayrılıp, şatonun aşağısında bulunan cephaneye doğru ilerledi. Hava iyice kararmıştı, koridordaki metal halkadan aldığı bir meşaleyi tutarak uzun merdivenleri indi. Cephanenin kapısı kilitli değildi, içeriye girdiğinde üst üste yığılmış bir sürü çeşitli silah meşalenin ışığı ile alev aldı. Ã?evresine bakarken aniden arkasından gelen bir saldırı ile yüzüstü yere yıkıldı, meşale elinden uçup gitmişti. Üzerinde birisi vardı ve sol kolunun acıdığını hissetti, kolu kesilmişti.
Kısa bir süre süren boğuşmadan sonra kendisini kurtarıp ayağa kalkmıştı. Hemen az ileriye koşup kendisine saldıranın kim olduğuna baktı. Bu yaşlı bir adamdı, elinde bir hançer tutuyordu ve gözleri deli gibi bakıyordu. Sardonyx eğer adam genç olsaydı asla kurtulamayacağını düşündü.
Adam kısa bir süre kendisine baktı, sonra ağzından salyalar akarak uludu.
“Cadı Baronese ölüüümmm!”
Yeniden kızın üzerine saldırırken Sardonyx o panikle eline ilk gelen bir kılıcı kaptı. Adam tam bıçağı ile yanına yetişmişken can havli ile ağır kılıcı rasgele savurdu. Kısa süre içinde ne olduğunu fark etmemişti, adamın neredeyse ikiye ayrılarak öldüğünü ve cephanenin kana bulandığını anlaması biraz vaktini aldı. Elleri titriyordu, az önce birisini öldürdüğü düşüncesi midesini bulandırıyor, akıl sağlığını kurcalıyordu. Bir süre daha dizleri üstüne oturarak cesede baktı, sonra aklına gelmiş gibi meşalesini alarak, uçarcasına merdivenlerden yukarı çıktı, dizleri titriyordu, üzerini kan kaplamıştı.
Nordin’i bulması uzun sürmemişti, Nordin hemen kendisini yakalamıştı zaten.
“Leydim neler oldu?”
“Cephanede birisi bana saldırdı Nordin, beni öldürmek istedi. Ben… Ben… Ben… Onu… Öldürdüm…”
“Ã?abuk odana git ve kapını kilitle, ben gelene kadar dışarıya çıkma.”
“Pe... Peki…”
Sardonyx odasına yollanadursun, Nordin yanındaki askerlerle cephaneye inmişti. Yaşlı adam kasabalılardan birisiydi. Askerler onu sedyeye yatırıp üzerini örttüler, Nordin’in önderliğinde cesedi şatodan çıkartmak için avluya ilerlediler.
Ama halk sedyeyi görür-görmez paniklemişti. Bir anda bağırışlar başladı.
“Herkes dışarı! Canavarlar şatoda! Barones bizi buraya tuzağa düşürmek için getirdi!”
Nöbetçiler kapıları tutmaya çalışırken kasabalılar ile aralarında çatışma başlamıştı, silahlar çekilmişti nöbetçiler kimseye zarar vermek istemese de, o kaos ve panik içinde bir çok kişi yaralanmaya başlamıştı. Nordin bağırsa da sesi kalabalık içinde bastırılıyordu. Martin sesleri duyduğunda kapıdan dışarı çıktı ve bütün üzeri kanla kaplanmış Sardonyx’i görünce bir başka sarsıntı geçirdi.
“Neler oldu?”
“Birisi… Beni öldürmek istedi.”
“Oden!”
“Evet. Bu ses nedir?”
“Herkes şatoda canavar olduğunu söylüyor, bahçede tam bir kaos yaşanıyor, herkes dışarı çıkmaya çalışıyor.”
“Oh hayır, Martin lütfen Dorya ile odaya gir ve kapıyı kilitle.”
“Sen ne yapacaksın?”
“İnsanları sakinleştirmek için dikkatlerini çekeceğim.”
Ardından Sardonyx koşarak koridorları geçmeye ve merdivenleri çıkmaya başladı. Eğer çan kulesine ulaşıp, çanı çalabilirse insanlarım dikkatini dağılıp açıklama yapılması için bir zaman boşluğu yaratabilirdi. Nordin’in hemen harekete geçeceğini biliyordu.
Sonunda kuleye vardığında nefes nefese kalmıştı. Ã?ana bütün ağırlığı ile asılıp çalmaya başladı.
Bu sırada aşağıda birçok kişi yaralanmıştı, birkaç muhafızın cesedi insanların ayakları altında çiğneniyordu. Ã?anın çalması ile dikkatler dağıldı. O sırada Nordin, tam da Sardonyx’in tahmin ettiği gibi harekete geçti.
“Durun, şatoda canavar filan yok! Birisi öldü sadece!”
Ama kalabalık sakinleşecek gibi değildi. Kız yukarıdan çan kulesinin penceresinden sesini duyurmaya çalışıyordu ama kar fırtınası yüzünden aşağıya duyuramıyordu. Yine de Nordin leydisini görebilmişti.
Sardonyx kuleden çıkıp koşar adımlarla avluya inmek için merdivenlere gitti. şatonun seviyesine inip koridora girdiğinde, koridorun karşısından gelen birisini gördü. İri yarı, kilisenin rahip elbiselerini giymiş sakallı birisiydi bu, ağırca yürüyerek kıza doğru geliyordu. Sardonyx meşalelerin aydınlattığı yola girerek adama seslendi.
“Bayım iyimisiniz?”
Adam, salınarak ilerlemesine devam etti. Sonunda ışığın aydınlattığı yola girmişti. İşte o zaman Sardonyx dehşetle donup kaldı. Adamın elleri yerinde büyük kemik pençeler vardı ve bunlar kanla kaplanmıştı, bir buz saçağı kadar sivri gözüküyorlardı. Gözleri bembeyazdı, ağzından aşağı kan ile karışık salya akıyordu, yüzünde insan olduğunu belli eden hiçbir ifade yoktu. Sardonyx korkuyla bağırırken ona doğru o ağır ilerlemesine devam etti. Onu kapıda sıkıştırdığında sağ elindeki pençeyi savurdu, ama kız bundan yana kaçılarak kurtulmuştu. şimdi canavar onu vitrayın olduğu köşeye sıkıştırmıştı.
Aniden kapı açıldı, ağır kılıcını çekmiş olan Nordin içeriye daldı. Aşağıdan bakınca Sardonyx’in kulede olduğunu gördüğü zaman onun yanına gitmek için harekete geçmişti. Gözünü bile kırpmadan ağır kılıcını canavara indirdi, canavar sersemleyip saldırmak için şampiyona döndü. İkisi arasında bir boğuşma başlamıştı. Sardonyx sıkıştığı köşeden korkuyla ikisini izliyordu.
Çok zaman geçmeden hem Nordin hem de canavar ağır yaralanmıştı, sonunda göğsünü yaran bir pençe ile Nordin yere düştü. Sardonyx çığlık atıyordu, Nordin’i kaybetme korkusu canavarın korkusundan üstün gelmişti, hızla Nordin’in yanına koştu. Hala yaşıyordu. Ama kısa sürede öleceği belliydi. Onun kılıcını alarak öfkeyle canavara saldırmaya çalıştı, ama kılıç o kadar ağırdı ki kaldıramadı bile. Hızla elindeki meşaleyi alıp şimdi kendisi üzerine yürüyen yaratığa döndü.
Canavar sinmişti… Alevlere bakamıyordu bile. Bunu anlayan Sardonyx meşaleyi savurarak onun üzerine yürümeye başladı. şimdi roller değişmişti. Canavar pençeleri ile yüzünü kapatarak geri geri ilerliyordu. Sardonyx tam onun arkasında vitrayın olduğunu gördü… Eğer onu yeterince yaklaştırabilirse…
Nitekim canavar sonunda sırtını vitraya yaslamıştı. Sardonyx artık aldığı cesaretle meşaleyi suratına patlattı. Canavar tam da istediği gibi sakalları alev alarak deliye döndü, ardından büyük bir şangırtıyla camdan aşağı düştü. Hızla arkasını döndüğü için Sardonyx’in sırtına birkaç cam parçası saplandı ama şu anda bunu umursayacak durumda değildi…
Nordin hala yaşıyordu, yanına giderek ona baktı. şampiyon inliyordu, üzerinde açılan pençe izleri, tıpkı Martin’in annesindeki gibiydi. Tuhaf olanı bu yarıkların üzerinden yanarcasına duman çıkmasıydı. Nordin’in yüzü acıdan çarpılmıştı. Kız hemen kırık vitraylı pencereye koşarak kenara birikmiş karlardan koca bir avuç aldı ve yaraların üzerine koydu. Kar yaralara değer değmez erimişti. Nordin’in yüz ifadesi biraz daha sakinleşmişti. Sardonyx’in elini yakalayarak sıktı.
“Kendine dikkat et leydim. Kendini savunabilecek duruma gel, görünüşe göre artık seni daha fazla koruyamayacağım. Benim için üzülme, seni Valhalla’dan izleyeceğim.”
Ardından son nefesini vererek gözlerini kapatmıştı. Sardonyx onun bedenini kucaklayarak ağlamaya başlamıştı.
Ama çok geçmeden birisi kapıyı çarparak içeriye girmişti. Bu Sardonyx’in daha önce hiç görmediği birisiydi. Üzerinde kalın bir pelerin vardı ve yüzü kapalıydı. Ellerindeki bir çift kılıç kanla kaplanmıştı. Birkaç saniye boyunca, yerdeki baronese ve ölen şampiyona baktı…
Nordin sert adımlarla kasabanın meydanına yürüyordu. Aklında birçok şey vardı. Sardonyx henüz küçük bir kız sayılırdı, ama halkı için her şeyi yapardı. Kasabayı himayesine alma durumu içinde birçok tehlike içeriyordu, bunu duyan başka kasabalarda şatodan sığınma isteyebilirdi. şato şu anda bile kasabayı zor alacak durumdaydı. Ayrıca kasabalılar şatonun önünde yığılırken veya içeride himaye edilirken, tüm yapılacak işler duraksayacaktı. Eğer haçlı seferi çok uzun sürerse, topraklarda kıtlık tehlikesi baş gösterebilirdi.
Nordin kasabanın meydanına yürüdüğünde büyük kar taneleri gökyüzünden yere düşmeye başlamıştı, sis ise yavaşça kayboluyordu. Kar kısa sürede yere tutacağa benziyordu. Bir bu eksikti diye düşündü Nordin. Daha fazla sorun.
Kasabanın meydanına çıktığında gür sesi ile bağırmaya başladı.
“Herkes toplansın! Herkes meydana gelsin. Bütün kasaba, toplanın!”
İnsanlar Nordin’i tanıyordu. Kasabalılar yavaşça evlerinden çıkmaya başlamışlardı. Soğuğa rağmen ne olduğunu merak etmişlerdi. Ã?ağrıyı duyanlar, duymayanların kapısını çaldılar. Çok bir zaman geçmeden kasaba halkı meraklı bir beklenti içinde toplanmıştı. Hepsinin gözü Nordin’in üzerindeydi.
Herkesin toplandığından emin olduktan sonra gür sesi ile bağırdı Nordin.
“Bütün kasaba, eşyalarınızı toplayın. Barones güvende olmanız için sizi şatosuna, himayesi altına alacak! Hadi şimdi dağılın ve toplanın!”
Bir sürü mırıltı meydanda dolaşmaya başladı, birçoğu bu habere sevinmiş şatoda güvende olacaklarını söylüyordu. Diğerleri ise “cadı kadın” ın şatosuna adım atmak istemiyordu. Yine de herkes eşyalarını toplamak için dağılmıştı, biliyorlardı ki, şato kasabadan çok daha güvenliydi.
Nordin herkesin emre uyduğunu anlayınca adımlarını şövalyenin evine çevirdi. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde boş olduğunu gördü, kısa bir süre üçünün birden nereye gitmiş olabileceğini düşündü. Sonra arka taraftan gelen sesler ona öğrenmesi gerekeni söyledi.
Arka bahçe kapısını araladığında, Dorya’nın elindeki bebekle ayakta dikildiğini gördü. Sardonyx ve Martin ellerindeki kaba küreklerle kar yağan toprakta bir çukur açmak için uğraşıyorlardı.
Nordin sert adımlarla bahçeye indi.
“Ne yapıyorsunuz leydim?”
Sardonyx üzgün yüzünü kaldırarak şampiyona baktı.
“Martin’in annesi için mezar kazıyoruz…”
Nordin hiçbir şey söylemeden küreği kızın elinden aldı.
Martin rahat bir nefes aldı. Ne de olsa Sardonyx bir kızdı ve yardım etmek istemesine rağmen toprağı kazmak konusunda hiçbir bilgisi yoktu. Nordin ile birlikte çok bir zaman geçmeden yeteri derinlikte bir çukur kazmışlardı. Sonunda Martin annesinin cesedini taşıdı, üzerine toprak örtülürken, Sardonyx, Dorya ile içeriye gitmişti.
Martin üzgündü. Hayatındaki her şey çalınmış gibi hissediyordu. Bilmediği bir sebepten dolayı annesi gitmişti. Hem de feci bir biçimde ölerek… Babası zaten savaştaydı. Kendisi ile Dorya kalmıştı bir tek geriye. İçinde ölüme karşı derin bir nefret vardı, asla kaldıramayacağı bir nefret. Yaşam çok acı verici gözüküyordu, ölümden nefret etmesine rağmen kendiside ölmek istiyordu…
Nordin ile birlikte çukuru kapattıklarında mırıldanarak kısa birer dua ettiler. Ardından Nordin onun omzuna yavaşça vurdu, yüzünde anlayışlı bir ifade vardı.
“Leydi yi evde tut Martin. Ben dışarıya çıkıp insanların toparlanmasına yardım edeceğim.”
“Tamam.”
Nordin dışarıya çıktığında, Martin evin salonunda oturan iki kızın yanına gitmişti. Dorya bebeği ile sakince barones’in yanına oturmuş oynuyordu. Sardonyx’in gözleri uzaklara kilitlenmişti. Martin hala ondan çekiniyordu. Söylediği feci şeylerden sonra bile kendisini affetmesi, ne kadar iyi birisi olduğunu kanıtlıyordu. Kız kendisini affetmiş olsa bile, korkunç bir hata yaptığı için kendisini affedemiyordu Martin. Baronesin şatosunda dış dünyadan ne derece tecrit edilerek yaşadığını düşündü bir an. Bakışları pürüzsüzdü, ama yüzünden inatçı olduğu da belliydi.
Dorya baronesi sevmişti. Henüz ölüm kavramımı bile anlamayacak kadar küçüktü. Martin’in yeniden içi sızladı. Dorya annesi olmadan mı büyüyecekti?
Bütün düşünceleri Sardonyx’in kendisine bakmasıyla, kar yağdığında dağılan sis gibi uçuştu gitti.
“İnsanlar toplanıyorlar. Hepsi şatoya gelecek.”
“Evet.”
“Ama birçoğu senin gibi düşünüyorlar. Bazılarının seslerini duydum.”
“Bunu kişisel olarak algılamayın. Halk her zaman yöneticilere karşı bir parça öfke taşır.”
“Kesinlikle.”
Bir süre daha sessiz kaldılar. Bu sırada güneş iyice batmaya yüz tutmuştu. Sonunda Sardonyx ayağa kalktı ve başlığını kapattı.
“Bizde dışarıya çıksak iyi olur. Sanrım kısa süre sonra yola çıkarız.”
Martin başı ile sessizce onayladı. Sardonyx, kız kardeşi işe el ele evden dışarıya çıktığında, eşyalarını toplamak için yukarı kata çıktı.
Meydan kalabalıktı. İnsanlar hala söyleniyordu. Kar yağmaya başladığı için soğuk dağılmıştı, sis ve rüzgar ise pek azdı. Sardonyx, atıyla birlikte insanların önünde dikilen Nordin’in yana gitti.
“Herkes hazır mı?”
“Kısa bir süre sonra yola çıkarız.”
“Tamam.”
Kalabalıktaki mırıltılar hala devam ediyordu. Ã?oğu hala barones’e ağzına geleni söylüyordu. Buna karşılık Sardonyx sessizdi, burnundan nefes alan Nordin’in yanında dikliyordu. Kalabalıktan bazıları Martin’in aklını kaçırdığını söylüyordu. Martin herkese baronesin yanında olduğunu, onu desteklediğini söylüyordu.
Sonunda yola koyuldular. Kasabalıların çoğu yaya gidiyordu. İnsanların peşlerine takılmış koyunlar ve köpekler vardı, bazıları kucaklarında kaçmaması için sıkı sıkıya tavuk taşıyordu. Kafile ilerlerken kar iyice yağışını arttırmıştı, insanlar balçık içinde bata çıka ilerliyordu. Sardonyx birkaç kez atından inip atını bir yaşlıya vermek istese de Martin ve Nordin onu engellediler.
Kaleye vardıklarında bu sefer askerlerin açtığı ön kapıdan içeriye girdiler. Herkes yorgundu. Kar yere tutmuştu, boyu ayak bileklerini geçiyordu. Sardonyx hala Dorya’nın elinden tutuyordu, başlığını açarak tüm kalabalığın önüne geçip ayakta durdu. Artık kasabalılar, yolda geldikleri bu kızın topraklarının sahibi barones olduğunu anlamışlardı. Sardonyx konuştuğunda sesi tüm avluda yankılanmıştı.
“Artık daha fazla korkmanıza gerek yok, bir daha ölüm olmayacak. Hepinizi himayem altına alıyorum, askerler sefere gittiği için kasaba korumasız kaldı ama benim şatomda hepiniz daha güvende olacaksınız. Düzen biraz sıkışık olabilir ama önemli olan hepinizin güvende olması. Olanlardan daha önceden haberim olsaydı, sizi daha önceden himayeme alırdım. Lütfen, size karşı sahip olduğum sorumlulukları yerine geç getirdiğim içim özrümü kabul edin.”
Avluda kısa bir sessizlik oldu. İnsanlar açıklama karşısında şaşkındı. Yinede Martin’in yaptığı gibi ani bir teslimiyette bulunmadılar. Bazılarının yüzleri gülümsüyordu sadece…
Sardonyx, Dorya’yı kolayca yanından ayırmayacağa benziyordu, şatonun kahyası ile insanların kalacağı yeri tartışmak için gittiğinde, Nordin ve Martin hala insanları sakinleştirmekle uğraşıyordu.
Birkaç saat sonra sıkışık bir düzenle herkesin kalacağı yer kararlaştırılmış, hava kararmaya başlamıştı. Martin baronesin tam yanında olan odasındaki eşyaları inceliyordu. Dorya hala yanında değildi, ama odanın penceresinden baktığında aşağı balkondaki, Sardonyx’i gördü, yanında Dorya vardı ve Nordin ile bir şeyler konuşuyordu.
“Geceleri nöbet sayısını yarı yarıya arttırmalıyız Nordin.”
“Askerler buna itiraz edecektir leydim.”
“Bu onlarında güvenliği için. şimdi kasabanın hepsi burada olduğu için bu canavarlar burasını hedef alacaktır. Hem kasabalılar silahlandığında nöbetlerin yine normale döneceğini söyle.”
“Peki leydim.”
Dorya, kızın elini çekiştirdi.
“Ben ağabeymi özledim!”
“Tamam, hadi gidelim öyleyse, ağabeyni görelim.”
Nordin emirleri uygulamak için giderken, Martin kapısını açmış kardeşinin gelmesini bekliyordu. Dorya onu koridorun ucundan görünce koşup kendisine sarılmıştı, arkasından Sardonyx yanlarına gelmişti, gülümsüyordu.
“Bütün gün seni özledi.”
“Evet.”
“Sizi yalnız bırakayım, bakmam gereken birkaç şey var.”
Sardonyx kütüphanesine geri dönüp, o tuhaf yazılı altın madalyonu çıkarttı ve kitaplarını karıştırmaya başladı. Babasının ailesinden kalan zengin kitap koleksiyonu yazının hangi dilde olduğunu anlamasını sağlamıştı, bu yazı Arapçaydı. Biraz daha araştırdı, madalyonda ne yazdığını öğrenmek istiyordu.
Sonunda hava karardığında ve şatonun aydınlanması için bir sürü meşale, mum, gaz lambası yakıldığında ne yazdığını öğrenebilmişti. Madalyonun üzerinde “ışık” yazıyordu. Aklına binlerce düşünce vardı, “ışık” ne manaya gelebilirdi ki? Bir arap madalyonu burada ne arıyordu? Bu Araplarında buralarda bir yerlerde olduğunun işareti olabilirmiydi? Ne kadar düşünürse, o kadar aklı karışıyordu.
Sonunda bahçeye indiğinde, hala bahçede huzursuzca gezinen insanları izleyen Nordin’in yanına gitti.
“Durumları nasıl?”
“Hala alışamadılar. Aniden evlerini değiştirmeleri kolay değil.”
“Bu geçici…”
“Evet, ama yinede alışmaları zaman alacak…”
“Nordin… Bende silah kullanmak istiyorum.”
Nordin gözlerini kocaman açarak kıza baktı, hatta biraz korkutucu bile gözüküyordu.
“Leydim, ben yaşadığım sürece sizin elinize bir bıçak bile almanıza izin veremem. Benim görevim sizi korumak…”
“Pekala Nordin.”
Sardonyx Nordin’in yanından ayrılıp, şatonun aşağısında bulunan cephaneye doğru ilerledi. Hava iyice kararmıştı, koridordaki metal halkadan aldığı bir meşaleyi tutarak uzun merdivenleri indi. Cephanenin kapısı kilitli değildi, içeriye girdiğinde üst üste yığılmış bir sürü çeşitli silah meşalenin ışığı ile alev aldı. Ã?evresine bakarken aniden arkasından gelen bir saldırı ile yüzüstü yere yıkıldı, meşale elinden uçup gitmişti. Üzerinde birisi vardı ve sol kolunun acıdığını hissetti, kolu kesilmişti.
Kısa bir süre süren boğuşmadan sonra kendisini kurtarıp ayağa kalkmıştı. Hemen az ileriye koşup kendisine saldıranın kim olduğuna baktı. Bu yaşlı bir adamdı, elinde bir hançer tutuyordu ve gözleri deli gibi bakıyordu. Sardonyx eğer adam genç olsaydı asla kurtulamayacağını düşündü.
Adam kısa bir süre kendisine baktı, sonra ağzından salyalar akarak uludu.
“Cadı Baronese ölüüümmm!”
Yeniden kızın üzerine saldırırken Sardonyx o panikle eline ilk gelen bir kılıcı kaptı. Adam tam bıçağı ile yanına yetişmişken can havli ile ağır kılıcı rasgele savurdu. Kısa süre içinde ne olduğunu fark etmemişti, adamın neredeyse ikiye ayrılarak öldüğünü ve cephanenin kana bulandığını anlaması biraz vaktini aldı. Elleri titriyordu, az önce birisini öldürdüğü düşüncesi midesini bulandırıyor, akıl sağlığını kurcalıyordu. Bir süre daha dizleri üstüne oturarak cesede baktı, sonra aklına gelmiş gibi meşalesini alarak, uçarcasına merdivenlerden yukarı çıktı, dizleri titriyordu, üzerini kan kaplamıştı.
Nordin’i bulması uzun sürmemişti, Nordin hemen kendisini yakalamıştı zaten.
“Leydim neler oldu?”
“Cephanede birisi bana saldırdı Nordin, beni öldürmek istedi. Ben… Ben… Ben… Onu… Öldürdüm…”
“Ã?abuk odana git ve kapını kilitle, ben gelene kadar dışarıya çıkma.”
“Pe... Peki…”
Sardonyx odasına yollanadursun, Nordin yanındaki askerlerle cephaneye inmişti. Yaşlı adam kasabalılardan birisiydi. Askerler onu sedyeye yatırıp üzerini örttüler, Nordin’in önderliğinde cesedi şatodan çıkartmak için avluya ilerlediler.
Ama halk sedyeyi görür-görmez paniklemişti. Bir anda bağırışlar başladı.
“Herkes dışarı! Canavarlar şatoda! Barones bizi buraya tuzağa düşürmek için getirdi!”
Nöbetçiler kapıları tutmaya çalışırken kasabalılar ile aralarında çatışma başlamıştı, silahlar çekilmişti nöbetçiler kimseye zarar vermek istemese de, o kaos ve panik içinde bir çok kişi yaralanmaya başlamıştı. Nordin bağırsa da sesi kalabalık içinde bastırılıyordu. Martin sesleri duyduğunda kapıdan dışarı çıktı ve bütün üzeri kanla kaplanmış Sardonyx’i görünce bir başka sarsıntı geçirdi.
“Neler oldu?”
“Birisi… Beni öldürmek istedi.”
“Oden!”
“Evet. Bu ses nedir?”
“Herkes şatoda canavar olduğunu söylüyor, bahçede tam bir kaos yaşanıyor, herkes dışarı çıkmaya çalışıyor.”
“Oh hayır, Martin lütfen Dorya ile odaya gir ve kapıyı kilitle.”
“Sen ne yapacaksın?”
“İnsanları sakinleştirmek için dikkatlerini çekeceğim.”
Ardından Sardonyx koşarak koridorları geçmeye ve merdivenleri çıkmaya başladı. Eğer çan kulesine ulaşıp, çanı çalabilirse insanlarım dikkatini dağılıp açıklama yapılması için bir zaman boşluğu yaratabilirdi. Nordin’in hemen harekete geçeceğini biliyordu.
Sonunda kuleye vardığında nefes nefese kalmıştı. Ã?ana bütün ağırlığı ile asılıp çalmaya başladı.
Bu sırada aşağıda birçok kişi yaralanmıştı, birkaç muhafızın cesedi insanların ayakları altında çiğneniyordu. Ã?anın çalması ile dikkatler dağıldı. O sırada Nordin, tam da Sardonyx’in tahmin ettiği gibi harekete geçti.
“Durun, şatoda canavar filan yok! Birisi öldü sadece!”
Ama kalabalık sakinleşecek gibi değildi. Kız yukarıdan çan kulesinin penceresinden sesini duyurmaya çalışıyordu ama kar fırtınası yüzünden aşağıya duyuramıyordu. Yine de Nordin leydisini görebilmişti.
Sardonyx kuleden çıkıp koşar adımlarla avluya inmek için merdivenlere gitti. şatonun seviyesine inip koridora girdiğinde, koridorun karşısından gelen birisini gördü. İri yarı, kilisenin rahip elbiselerini giymiş sakallı birisiydi bu, ağırca yürüyerek kıza doğru geliyordu. Sardonyx meşalelerin aydınlattığı yola girerek adama seslendi.
“Bayım iyimisiniz?”
Adam, salınarak ilerlemesine devam etti. Sonunda ışığın aydınlattığı yola girmişti. İşte o zaman Sardonyx dehşetle donup kaldı. Adamın elleri yerinde büyük kemik pençeler vardı ve bunlar kanla kaplanmıştı, bir buz saçağı kadar sivri gözüküyorlardı. Gözleri bembeyazdı, ağzından aşağı kan ile karışık salya akıyordu, yüzünde insan olduğunu belli eden hiçbir ifade yoktu. Sardonyx korkuyla bağırırken ona doğru o ağır ilerlemesine devam etti. Onu kapıda sıkıştırdığında sağ elindeki pençeyi savurdu, ama kız bundan yana kaçılarak kurtulmuştu. şimdi canavar onu vitrayın olduğu köşeye sıkıştırmıştı.
Aniden kapı açıldı, ağır kılıcını çekmiş olan Nordin içeriye daldı. Aşağıdan bakınca Sardonyx’in kulede olduğunu gördüğü zaman onun yanına gitmek için harekete geçmişti. Gözünü bile kırpmadan ağır kılıcını canavara indirdi, canavar sersemleyip saldırmak için şampiyona döndü. İkisi arasında bir boğuşma başlamıştı. Sardonyx sıkıştığı köşeden korkuyla ikisini izliyordu.
Çok zaman geçmeden hem Nordin hem de canavar ağır yaralanmıştı, sonunda göğsünü yaran bir pençe ile Nordin yere düştü. Sardonyx çığlık atıyordu, Nordin’i kaybetme korkusu canavarın korkusundan üstün gelmişti, hızla Nordin’in yanına koştu. Hala yaşıyordu. Ama kısa sürede öleceği belliydi. Onun kılıcını alarak öfkeyle canavara saldırmaya çalıştı, ama kılıç o kadar ağırdı ki kaldıramadı bile. Hızla elindeki meşaleyi alıp şimdi kendisi üzerine yürüyen yaratığa döndü.
Canavar sinmişti… Alevlere bakamıyordu bile. Bunu anlayan Sardonyx meşaleyi savurarak onun üzerine yürümeye başladı. şimdi roller değişmişti. Canavar pençeleri ile yüzünü kapatarak geri geri ilerliyordu. Sardonyx tam onun arkasında vitrayın olduğunu gördü… Eğer onu yeterince yaklaştırabilirse…
Nitekim canavar sonunda sırtını vitraya yaslamıştı. Sardonyx artık aldığı cesaretle meşaleyi suratına patlattı. Canavar tam da istediği gibi sakalları alev alarak deliye döndü, ardından büyük bir şangırtıyla camdan aşağı düştü. Hızla arkasını döndüğü için Sardonyx’in sırtına birkaç cam parçası saplandı ama şu anda bunu umursayacak durumda değildi…
Nordin hala yaşıyordu, yanına giderek ona baktı. şampiyon inliyordu, üzerinde açılan pençe izleri, tıpkı Martin’in annesindeki gibiydi. Tuhaf olanı bu yarıkların üzerinden yanarcasına duman çıkmasıydı. Nordin’in yüzü acıdan çarpılmıştı. Kız hemen kırık vitraylı pencereye koşarak kenara birikmiş karlardan koca bir avuç aldı ve yaraların üzerine koydu. Kar yaralara değer değmez erimişti. Nordin’in yüz ifadesi biraz daha sakinleşmişti. Sardonyx’in elini yakalayarak sıktı.
“Kendine dikkat et leydim. Kendini savunabilecek duruma gel, görünüşe göre artık seni daha fazla koruyamayacağım. Benim için üzülme, seni Valhalla’dan izleyeceğim.”
Ardından son nefesini vererek gözlerini kapatmıştı. Sardonyx onun bedenini kucaklayarak ağlamaya başlamıştı.
Ama çok geçmeden birisi kapıyı çarparak içeriye girmişti. Bu Sardonyx’in daha önce hiç görmediği birisiydi. Üzerinde kalın bir pelerin vardı ve yüzü kapalıydı. Ellerindeki bir çift kılıç kanla kaplanmıştı. Birkaç saniye boyunca, yerdeki baronese ve ölen şampiyona baktı…

Re: Ravenlance Laneti
Bölüm Üç: "Karanlık"
Sardonyx birkaç saniye korkudan sinerek Nordin’in cesedinin başında kaldı, ama kılıçlar hemen kınlarına girmiş, adam ölü şampiyonun başına dikilmişti. Elini uzatarak adamın boynunu kontrol etti ama ölü olduğunu anlayınca başını iki yanına salladı. Konuştuğunda sesi kısıktı, sanki boğazına takılmış bir şeyler vardı.
“Siz iyimi siniz Lady?”
“Hayır.”
“Hadi benimle gelin. Halk şatoyu terk etti. Kapılar yeniden kapandı.”
Sardoynx birkaç saniye sallandı.
“Sen kimsin?”
Adam başlığını açtığında kız yeninden korkuyla geriye adım attı. Başının arkasında toplanmış siyah saçları vardı. Yüzüne gelince… Balık derisi gibi pul pul olmuştu. Gözleri cansız bakıyordu. Konuşurken kıpırdayan pullu dudakları korkunç gözüküyordu.
“Benim adım Anton Leydim. Nordin’in uzaktan akrabasıyım. Son zamanlarda bana yolladığı anlaşılmaz bir mektup üzerine buraya gelmiştim. Ama paniğe kapılan halkı görünce şaşırdım. Bana burada neler olduğunu anlatabilir misiniz?”
Odaya askerler girdiğinde büyük bir sessizlik çöktü. Biraz daha kendisini toplayan Sard, Nordin’in cesedinin kaldırılması için gerekli emirleri verdikten sonra kütüphanesine doğru yürüdü.
Saat oldukça geç olduğunda anlatması bitmişti. Anton başlığını kapatmış kızın anlattığı her şeyi sessizce dinlemişti. Sonunda ellerini pullu yüzüne yaslayarak sordu.
“şimdi ne yapacaksın?”
“Halkı korumak için Kral’dan biraz asker isteyeceğim.”
“Seni dinleyecek mi?”
“Emin değilim.”
“Bence…”
“Sence ne?”
“Bunu kendi başımıza halletmeliyiz. “
“Nasıl?”
“Bu şeyler geceleri ortaya çıkıyor. Sen, ben ve seçtiğin birkaç asker… Ormana araştırmaya gideceğiz…”
“şatoyu terk edemem.”
“Sizi yanımdan ayıramam leydim. İşlerinizi kâhyaya bırakın. şampiyonunuz Nordin öldü ve akrabası olarak onun bu görevini devralıyorum.”
Kız bir süre sessizce düşündü. Sonra başı ile onayladı. Hala Anton’dan korktuğu belliydi.
“Ã?yleyse yarın Nordin’in cenazesini yapar sonrada yola çıkarız. Olur mu leydim?”
“Olur Anton.”
“Ã?yleyse biraz dinlenin. Yorucu bir gün geçirdiniz.”
Güneş bulanık gökyüzünde oldukça yükseldiğinde Sardoynx yatağında gözlerini açmıştı. Bir süre kıpırdamadan uzandı. Korku ve diğer şeyler, sanki hiç birisini yaşamamış gibiydi. Belki de hepsi kötü bir rüyadan ibaretti. Kötü bir rüya… Ama bakışlarını odasının içinde gezdirdiğinde kilitli oda kapısının önünde, sandalyede uyuyan Anton’u görünce, hepsinin birer gerçek olduğu acısı içini kaplamış, kalbini ağırlaştırmıştı. Anton kapısında uyumaya ısrar etmişti. şimdi bulanık gün ışığında başlığı açılmış, aşağı düşmüş kafasındaki pullar ışıldıyordu. Ne olmuştu bu adama böyle? Hastamıydı yoksa lanetlimi?
Yatağından inmek için kıpırdadığında, Anton gözlerini hemen açarak sandalyeden kalktı. Uyumuyor muydu bu adam?
“Uyandınız mı leydim?”
“Evet.”
“Tamam.”
Aynı günün ilerleyen saatlerinde Nordin’in cenaze kafilesi ile birlikte göl kıyısına gidiyorlardı. Askerler yaraları kapatılmış ve zırhı giydirilmiş olan adamı taşıyorlardı. Tam kafilenin ortasında Anton ile Sard ilerliyordu. Göl kıyısına ulaştıklarında, cesedi kendisi için hazırlanmış kayığa koydular, ardından sahip olduğu bütün eşyaları kayığın içine doldurdular. Sadece hançerine Sardonyx el koymuştu, o da şu anda belinde asılıydı. Nordin kayığa güzelce yerleştirildiğinde, eski kült rahibinin okuduğu duayla birlikte kayık uzaklaşması için göle bırakıldı. Bu sırada, askerlerin bir kaçı Anton ile birlikte ellerindeki alevli oklarla bekliyordu. Kayık uzaklaştığında hepsi birden oklarını gererek gökyüzüne gönderdiler, sonunda kayan yıldızlar gibi alevli oklar kayığa saplandı ve siyah bir duman yükselmeye başladı. Bu sırada rahip eski kült dilindeki veda sözlerini söyledi.
“dýrs feigr, mannligr feigr, eða saðr halr neinn-feigr. hverr-æevi lifa hjarta ástris.”
Kayık yanarak uzaklaşırken, kafile toplanarak şatoya geri döndü. Bütün gece boyunda Anton ve seçtiği altı asker sonraki gün için hazırlık yaparken, Martin ile birlikte şatonun içinde dolaşan Sardonyx kahini Redlia’yı ziyaret etmişti. Kahin üzerinde Arapça yazı alan altın madalyonu alıp, bir süre transa geçmiş, yüzü ciddileşmişti.
“Bunu hakkında bir şeyler öğrenmek için… Bir koyun kurban etmeliyiz. Bu çok büyük bir şey.”
Sardonyx birkaç saniye duraksamıştı. Redlia’nın söylediklerinden asla şüphe etmezdi ama bir koyun… Onun duraksadığını gören kahin, ekledi.
“Görmeniz gerekmiyor leydim.”
Kız başı ile onayladığında hazırlıklar başlamış, Martin ile Sard koridorda beklemeye başlamıştı. Az sonra kapı sıkıca kapanmış, eski dildeki yakarışlar odadan dışarı taşmıştı. Zavallı koyunun melemesi ile birlikte sesinin kesilmesi bir oldu, ardından Redlia’nın yakarışları bir çığlığa dönüştü, kapının altından zehre benzer yeşil bir ışık sızıyordu. Sardonyx içeri girmek istedi ama Martin ona engel oldu. Sonunda Redlia dışarı çıktı, bütün üstü kanla kaplanmıştı, ağzından tuhaf salyalar akıyordu, gözleri yerinden uğramıştı.
“Çok büyük kötülük leydim. Bir şeyler öğrenebilmek için Loki’ye uğraşmam gerekti. Ormanın kalbinde saklanıyor. Sadece gün ışığından korkuyorlar. Ve onlara…”
Ama kahin yere düşüp bayılmıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Anton kızın anlattıklarını ciddi bir ifadeyle dinlemiş, sonra uyumasını söylemişti. Sard bir kez daha cildine ne olduğunu sormak istemesine rağmen dilini tuttu.
Anton kendisini uyandırdığında, güneş henüz doğmamıştı. Hazırlanarak şatonun bahçesine indiler. Altı asker yük atlarına binmiş, baronesin ve Anton’un gelmesini bekliyordu. Ağır silahlar ve meşaleler atların eğerlerine asılmıştı. Sessizce şatodan çıkarak yola koyuldular.
Ormanın kıyısına geldiklerinde güneş doğuyordu. Askerlerin hisleri yüzlerinden belli olmuyordu, ama Sardonyx korktuklarını biliyordu. Nefesini hızla içine çektiğinde Anton kendi yularını yakalayarak kızı yedeğine aldı.
“Korkuyor musunuz leydim?”
Kız cevap vermek yerine Anton’a baktı. Az güneş ışığında ve ormanın tuhaf gölgelerinin içinde yüzündeki pullar belli olmuyordu. Bir an onu bozulmamış hali ile gördüğünü düşündü. Pürüzsüz bir cildi ve parlak gözleri vardı. Yüzündeki hayranlık ifadesi… Bunun ne anlamı olabilirdi ki? İkisi birbirine bakarken, aniden duyulan bir çıtırtı ile bu büyülü an bozuldu. Atlardan birisi yerdeki kırık bir dala basmıştı.
Ormanın içinde ilerledikçe, içlerindeki korku artıyor, sis etrafı daha beter sarıyor ve çürümüşlük kokusu midelerini bulandırıyordu. Kısa gün biterken ormanın derinliklerine varmışlardı. Az ileride büyük bir mağaranın girişi duruyordu. Kar yağdığı için hiçbir ayak izi yoktu ama mağaranın girişindeki karlar, içeri girip çıkılmasından dolayı siyah renkli kötü bir çamura dönüşmüştü, üstelik çürüme kokusu buradan yayılıyormuş gibiydi. Mağara girişinde biraz kan gözüküyordu. Sard hala korkuyla titrerken, Anton ve askerler hazırlanmaya başlamıştı. Meşaleleri yakılmış atlar bırakılmıştı, nedense hepsi bütün kötülüğün bu mağaran çıktığında emindi. Hava karardığında bunu kanıtlarcasına ayaklarını sürükleyerek yürüyen bilinçsiz bir cüsse mağaranın kapısından çıkarak ilerlemeye başladı. Ama hazır bekleyen Anton ve altı asker alevli oklarını bu cüsseye gönderdiler. İnsanlıktan çıkmış ulumalarla cüsse mağaraya geri kaçtı.
Çok kısa bir zaman geçmişti belki de, bu ulumaya katılan diğerleri de mağaran dışarı kaçarak ormana yayıldılar. Ã?oğu alev almaya başlamıştı. Ama içlerinden bir tanesi çıkmıştı ki, bu bilinçsiz yürüyen bir canavar değildi. Üzerinde koyu bir cüppe vardı, yüzünde ise uzun kızıl bir sakal. Sardonyx bu adamı tanıyordu, hem de çok iyi. Sesi boğazında kısılmıştı ama bağırdı.
“Amca!”
“Bak sen kimler gelmiş buraya.”
Sonra amcası Anton’a bakıp bir kahkaha attı.
“Yine mi sen? Bakıyorum üzerindeki laneti henüz bozamamışsın.”
Hepsi o kadar şaşırmıştı ki, bir Anton’a bir de Sardonyx’in amacınsa bakıyorlardı. Anton kılıçlarını çekti ve bağırdı.
“Bu sefer öleceksin!”
Saldırmak için harekete geçtiğinde, görülmez bir engele çarparak yere düştü. Amca kahkahalar atıyordu.
“Ne güzel değil mi Sardonyx. Az sonra hepiniz öleceksiniz ve senin toprakların bana kalacak.”
“Bunları yaptığına inanamıyorum amca…”
“Neden? Babanı da, aileni de kaçıran bendim. Seni öldüremedim ama seni koruyan bir şeyler vardı. En başından beri topraklarınızda gözüm vardı. Ah savaş öyle güzel bir bahane oldu ki! Topraklar bomboş kaldı…”
Sardnoyx birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi, amcasının kötü birisi olduğuna ve kötü büyü ile uğraştığına inanamıyordu. Aklını kaçırmış olmalıydı. Sonra tüm gücü ile haykırdı.
“Saldırın! Öldürün onu!”
Askerler kendilerini toplayarak alevli oklarını amcasına gönderdiler ama oklar hala Anton’un yattığı yerdeki havandan aynı güce çarparak geri sektiler. Bu sırada amcası karların üzerine bir daire çizmiş, kadim dille anlamadığı bir diyalekte sözlerle haykırıyordu. Ormanın içinden bu çağrıyı duyan lanetliler oldukları yere toplanmaya başladılar. Askerler onlarla savaşmaya başlamıştı bile. Ã?eliğin eti ve kemiği yırtmasının iğrenç sesi duyuluyordu, çirkin ulumalar ve yaralanan askerlerin iniltileri… Amcasının deli kahkahası ormanı sarmıştı. Sardonyx hızla koşarak Anton’un yanına eğildi. Anton onu kendisine çekerek kulağına bir şeyler fısıldadı.
“Amcanı sen öldürmelisin. Bu koruma kalkanından sadece onunla aynı kanı taşıyan birisi geçebilir. Bütün bu kötülüğe son vermen için bunu yapmalısın.”
Kız anladığını belli edercesine başını salladı ama korkudan dizleri titriyordu. Yanan okların karlar üzerinde söndüğü sınırdan hiçbir engelle karşılaşmadan geçti ve pelerinine sarınarak durdu. Bu sırada askerlerin ikisi ölmüş, kalanları lanetlilerle mücadele ediyordu. Amcası meraklı bakışlarla Sadronyx’e bakıyordu. Çok zamanı olmadığını biliyordu, bu yüzden amcasına doğru ilerlerken sordu.
“Neden amca?”
“Hepsi güç için! Ã?ocukluğumuzdan beri baban bende hep daha güçlüydü. Ondan üstün olmak istedim. Güçlü olmak için büyüye başladım. Kendi topraklarımı kazandım ama benim istediğim burası.”
Sardonyx son bir inilti duyduğunda askerlerinin savaştığı yere baktı. Altısı da ölmüştü. Ama hala arkasındaki Anton’un yaşadığını kıpırdayan elinden anlamıştı. Lanetliler nedense ona saldırmıyordu. Yeniden amcasına döndü ama amcasının çektiği bıçağıyla knendisine koştuğunu gördü. Hala korkuyordu. Elini beline atarak Nordin’in hançerine parmaklarını kenetledi. Zaten darbenin geleceğini biliyordu. Amcasının sapladığı bıçak omzunu deldiğinde öyle bir acıyla haykırdı ki, bütün ormandaki sesler bir an durmuş gibi oldu. Sonra… Sağlam kolu ile hançeri çekerek bıçağını çıkartmaya çalışan amcasının kalbine sapladı. İkisi birden yere yuvarlandılar. Amcasının üzerindeki kanlar kendisine fışkırmıştı ve Sardonyx ağlıyordu.
Bu sırada, bütün lanetlilerden aynı anda bir inilti yükseldi. Hepsi garip yeşil bir alevle içlerinden yanıyordu. Bu zavallılar, amcasının tuzağına düşmüş arap askerleriydi. Kötü amaçlar için bozulmuş zavallı masum insanlar…
Adam öldüğünde hem üzerindeki lanet ve güç kalkanına çarptığında kendisini felç eden büyü kalktığında kendine gelmiş olan Anton ayağa kalktı. Amcasını üzerinden çekip atarken Sardonyx’in hiç hareket etmediğini görünce paniğe kapıldı. Ama kız sadece baygındı. Nordin’in hançerini kalbinden çekerek aldı, ardından Sardonyxi kucağına alarak yangının yayıldığı ormanda çıkmak için atına atladı. Anton atının üzerinde, önündeki baronesle birlikte yeşil alevlerin yayıldığı ormandan hızla çıktı. Peşinden bir sürü korkunç ses onları takip ediyordu. Lanetin bulaştığı her şey yanıyordu.
Güneş yeniden yükselirken, ormandan çıkmıştı. Atından inerek kızı kucağına alarak yeni eğildi. Sardonyx gözlerini açmakta zorlanıyor ve inliyordu. Yine de konuşmayı becerebildi.
“Beni bırakıp şatoya git. Her şeyin yoluna girmesini sağlamalısın.”
“Hayır. Ölmene izin vermeyeceğim.”
Gözlerini biraz daha açan Sarondyx, Anton’un yüzündeki pulların gittiğini ve bir an gölgede gördüğü o yüzün geri geldiğini gördü. Anton kendisine sıkıca sarılmıştı, bu birkaç saniye boyunca konuşamadı.
“Nasıl?”
“Amcan ve ben yıllar önce karşılaşmıştık, o zamanlar bir çocuktum. Babamın topraklarını almak için ailemi öldürdü ama beni öldüremedi. Tıpkı senin gibi…”
Elini uzatarak Sard’ın gözüne düşen saçını ittirdi.
“Peki, nasıl?”
“Ã?ünkü birilerinin hayatta kalması ve soylarımızın devam etmesi gerekiyordu. Valkyrie’ler buna karar vermiş olabilirler. Üç sene önce amcanla karşılaştığımda onu öldürmek istedim ama beni gördüğün gibi lanetledi. Onu arıyordum.”
“Yani Nordin’in akrabası değildin?”
“Hayır. Sadece amcanı arıyordum. Ravenlance’da olanları duyunca buraya geldim. Amcanın izini sürdüğüm için burada olduğunu anlamıştım.”
Sardonyx bir süre sessiz kaldı. Arada bir omzu yüzünden inliyordu, yüzü bembeyaz kesilmişti. Sonunda dişlerini sıkarak sordu.
“şimdi ne yapacaksın?”
“Senin peşine düşeceğim.”
“Ne?”
Anton içten bir kahkaha atarak kızı kaldırdı ona sıkıca sarıldı. Arkalarında orman yanmaya devam ediyor, bütün kötülükler bunun dumanı ile uzaklaşıyordu. Ravenlance için daha fazla karanlık bir gün yoktu. Anton kucağında taşıdığı baronesi ile şatoya yürürken, çevredeki kasaba halkı dışarıya çıkmıştı. Sonunda en güzel günün güneşi yükselirken, bütün kötülüğün gittiğini anlamışlardı. Asık yüzlü kuzey halkı gülümsemeye başlamış, şatoya giden yeni efendileri için bağrışıyorlardı.
Son
Sardonyx birkaç saniye korkudan sinerek Nordin’in cesedinin başında kaldı, ama kılıçlar hemen kınlarına girmiş, adam ölü şampiyonun başına dikilmişti. Elini uzatarak adamın boynunu kontrol etti ama ölü olduğunu anlayınca başını iki yanına salladı. Konuştuğunda sesi kısıktı, sanki boğazına takılmış bir şeyler vardı.
“Siz iyimi siniz Lady?”
“Hayır.”
“Hadi benimle gelin. Halk şatoyu terk etti. Kapılar yeniden kapandı.”
Sardoynx birkaç saniye sallandı.
“Sen kimsin?”
Adam başlığını açtığında kız yeninden korkuyla geriye adım attı. Başının arkasında toplanmış siyah saçları vardı. Yüzüne gelince… Balık derisi gibi pul pul olmuştu. Gözleri cansız bakıyordu. Konuşurken kıpırdayan pullu dudakları korkunç gözüküyordu.
“Benim adım Anton Leydim. Nordin’in uzaktan akrabasıyım. Son zamanlarda bana yolladığı anlaşılmaz bir mektup üzerine buraya gelmiştim. Ama paniğe kapılan halkı görünce şaşırdım. Bana burada neler olduğunu anlatabilir misiniz?”
Odaya askerler girdiğinde büyük bir sessizlik çöktü. Biraz daha kendisini toplayan Sard, Nordin’in cesedinin kaldırılması için gerekli emirleri verdikten sonra kütüphanesine doğru yürüdü.
Saat oldukça geç olduğunda anlatması bitmişti. Anton başlığını kapatmış kızın anlattığı her şeyi sessizce dinlemişti. Sonunda ellerini pullu yüzüne yaslayarak sordu.
“şimdi ne yapacaksın?”
“Halkı korumak için Kral’dan biraz asker isteyeceğim.”
“Seni dinleyecek mi?”
“Emin değilim.”
“Bence…”
“Sence ne?”
“Bunu kendi başımıza halletmeliyiz. “
“Nasıl?”
“Bu şeyler geceleri ortaya çıkıyor. Sen, ben ve seçtiğin birkaç asker… Ormana araştırmaya gideceğiz…”
“şatoyu terk edemem.”
“Sizi yanımdan ayıramam leydim. İşlerinizi kâhyaya bırakın. şampiyonunuz Nordin öldü ve akrabası olarak onun bu görevini devralıyorum.”
Kız bir süre sessizce düşündü. Sonra başı ile onayladı. Hala Anton’dan korktuğu belliydi.
“Ã?yleyse yarın Nordin’in cenazesini yapar sonrada yola çıkarız. Olur mu leydim?”
“Olur Anton.”
“Ã?yleyse biraz dinlenin. Yorucu bir gün geçirdiniz.”
Güneş bulanık gökyüzünde oldukça yükseldiğinde Sardoynx yatağında gözlerini açmıştı. Bir süre kıpırdamadan uzandı. Korku ve diğer şeyler, sanki hiç birisini yaşamamış gibiydi. Belki de hepsi kötü bir rüyadan ibaretti. Kötü bir rüya… Ama bakışlarını odasının içinde gezdirdiğinde kilitli oda kapısının önünde, sandalyede uyuyan Anton’u görünce, hepsinin birer gerçek olduğu acısı içini kaplamış, kalbini ağırlaştırmıştı. Anton kapısında uyumaya ısrar etmişti. şimdi bulanık gün ışığında başlığı açılmış, aşağı düşmüş kafasındaki pullar ışıldıyordu. Ne olmuştu bu adama böyle? Hastamıydı yoksa lanetlimi?
Yatağından inmek için kıpırdadığında, Anton gözlerini hemen açarak sandalyeden kalktı. Uyumuyor muydu bu adam?
“Uyandınız mı leydim?”
“Evet.”
“Tamam.”
Aynı günün ilerleyen saatlerinde Nordin’in cenaze kafilesi ile birlikte göl kıyısına gidiyorlardı. Askerler yaraları kapatılmış ve zırhı giydirilmiş olan adamı taşıyorlardı. Tam kafilenin ortasında Anton ile Sard ilerliyordu. Göl kıyısına ulaştıklarında, cesedi kendisi için hazırlanmış kayığa koydular, ardından sahip olduğu bütün eşyaları kayığın içine doldurdular. Sadece hançerine Sardonyx el koymuştu, o da şu anda belinde asılıydı. Nordin kayığa güzelce yerleştirildiğinde, eski kült rahibinin okuduğu duayla birlikte kayık uzaklaşması için göle bırakıldı. Bu sırada, askerlerin bir kaçı Anton ile birlikte ellerindeki alevli oklarla bekliyordu. Kayık uzaklaştığında hepsi birden oklarını gererek gökyüzüne gönderdiler, sonunda kayan yıldızlar gibi alevli oklar kayığa saplandı ve siyah bir duman yükselmeye başladı. Bu sırada rahip eski kült dilindeki veda sözlerini söyledi.
“dýrs feigr, mannligr feigr, eða saðr halr neinn-feigr. hverr-æevi lifa hjarta ástris.”
Kayık yanarak uzaklaşırken, kafile toplanarak şatoya geri döndü. Bütün gece boyunda Anton ve seçtiği altı asker sonraki gün için hazırlık yaparken, Martin ile birlikte şatonun içinde dolaşan Sardonyx kahini Redlia’yı ziyaret etmişti. Kahin üzerinde Arapça yazı alan altın madalyonu alıp, bir süre transa geçmiş, yüzü ciddileşmişti.
“Bunu hakkında bir şeyler öğrenmek için… Bir koyun kurban etmeliyiz. Bu çok büyük bir şey.”
Sardonyx birkaç saniye duraksamıştı. Redlia’nın söylediklerinden asla şüphe etmezdi ama bir koyun… Onun duraksadığını gören kahin, ekledi.
“Görmeniz gerekmiyor leydim.”
Kız başı ile onayladığında hazırlıklar başlamış, Martin ile Sard koridorda beklemeye başlamıştı. Az sonra kapı sıkıca kapanmış, eski dildeki yakarışlar odadan dışarı taşmıştı. Zavallı koyunun melemesi ile birlikte sesinin kesilmesi bir oldu, ardından Redlia’nın yakarışları bir çığlığa dönüştü, kapının altından zehre benzer yeşil bir ışık sızıyordu. Sardonyx içeri girmek istedi ama Martin ona engel oldu. Sonunda Redlia dışarı çıktı, bütün üstü kanla kaplanmıştı, ağzından tuhaf salyalar akıyordu, gözleri yerinden uğramıştı.
“Çok büyük kötülük leydim. Bir şeyler öğrenebilmek için Loki’ye uğraşmam gerekti. Ormanın kalbinde saklanıyor. Sadece gün ışığından korkuyorlar. Ve onlara…”
Ama kahin yere düşüp bayılmıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Anton kızın anlattıklarını ciddi bir ifadeyle dinlemiş, sonra uyumasını söylemişti. Sard bir kez daha cildine ne olduğunu sormak istemesine rağmen dilini tuttu.
Anton kendisini uyandırdığında, güneş henüz doğmamıştı. Hazırlanarak şatonun bahçesine indiler. Altı asker yük atlarına binmiş, baronesin ve Anton’un gelmesini bekliyordu. Ağır silahlar ve meşaleler atların eğerlerine asılmıştı. Sessizce şatodan çıkarak yola koyuldular.
Ormanın kıyısına geldiklerinde güneş doğuyordu. Askerlerin hisleri yüzlerinden belli olmuyordu, ama Sardonyx korktuklarını biliyordu. Nefesini hızla içine çektiğinde Anton kendi yularını yakalayarak kızı yedeğine aldı.
“Korkuyor musunuz leydim?”
Kız cevap vermek yerine Anton’a baktı. Az güneş ışığında ve ormanın tuhaf gölgelerinin içinde yüzündeki pullar belli olmuyordu. Bir an onu bozulmamış hali ile gördüğünü düşündü. Pürüzsüz bir cildi ve parlak gözleri vardı. Yüzündeki hayranlık ifadesi… Bunun ne anlamı olabilirdi ki? İkisi birbirine bakarken, aniden duyulan bir çıtırtı ile bu büyülü an bozuldu. Atlardan birisi yerdeki kırık bir dala basmıştı.
Ormanın içinde ilerledikçe, içlerindeki korku artıyor, sis etrafı daha beter sarıyor ve çürümüşlük kokusu midelerini bulandırıyordu. Kısa gün biterken ormanın derinliklerine varmışlardı. Az ileride büyük bir mağaranın girişi duruyordu. Kar yağdığı için hiçbir ayak izi yoktu ama mağaranın girişindeki karlar, içeri girip çıkılmasından dolayı siyah renkli kötü bir çamura dönüşmüştü, üstelik çürüme kokusu buradan yayılıyormuş gibiydi. Mağara girişinde biraz kan gözüküyordu. Sard hala korkuyla titrerken, Anton ve askerler hazırlanmaya başlamıştı. Meşaleleri yakılmış atlar bırakılmıştı, nedense hepsi bütün kötülüğün bu mağaran çıktığında emindi. Hava karardığında bunu kanıtlarcasına ayaklarını sürükleyerek yürüyen bilinçsiz bir cüsse mağaranın kapısından çıkarak ilerlemeye başladı. Ama hazır bekleyen Anton ve altı asker alevli oklarını bu cüsseye gönderdiler. İnsanlıktan çıkmış ulumalarla cüsse mağaraya geri kaçtı.
Çok kısa bir zaman geçmişti belki de, bu ulumaya katılan diğerleri de mağaran dışarı kaçarak ormana yayıldılar. Ã?oğu alev almaya başlamıştı. Ama içlerinden bir tanesi çıkmıştı ki, bu bilinçsiz yürüyen bir canavar değildi. Üzerinde koyu bir cüppe vardı, yüzünde ise uzun kızıl bir sakal. Sardonyx bu adamı tanıyordu, hem de çok iyi. Sesi boğazında kısılmıştı ama bağırdı.
“Amca!”
“Bak sen kimler gelmiş buraya.”
Sonra amcası Anton’a bakıp bir kahkaha attı.
“Yine mi sen? Bakıyorum üzerindeki laneti henüz bozamamışsın.”
Hepsi o kadar şaşırmıştı ki, bir Anton’a bir de Sardonyx’in amacınsa bakıyorlardı. Anton kılıçlarını çekti ve bağırdı.
“Bu sefer öleceksin!”
Saldırmak için harekete geçtiğinde, görülmez bir engele çarparak yere düştü. Amca kahkahalar atıyordu.
“Ne güzel değil mi Sardonyx. Az sonra hepiniz öleceksiniz ve senin toprakların bana kalacak.”
“Bunları yaptığına inanamıyorum amca…”
“Neden? Babanı da, aileni de kaçıran bendim. Seni öldüremedim ama seni koruyan bir şeyler vardı. En başından beri topraklarınızda gözüm vardı. Ah savaş öyle güzel bir bahane oldu ki! Topraklar bomboş kaldı…”
Sardnoyx birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi, amcasının kötü birisi olduğuna ve kötü büyü ile uğraştığına inanamıyordu. Aklını kaçırmış olmalıydı. Sonra tüm gücü ile haykırdı.
“Saldırın! Öldürün onu!”
Askerler kendilerini toplayarak alevli oklarını amcasına gönderdiler ama oklar hala Anton’un yattığı yerdeki havandan aynı güce çarparak geri sektiler. Bu sırada amcası karların üzerine bir daire çizmiş, kadim dille anlamadığı bir diyalekte sözlerle haykırıyordu. Ormanın içinden bu çağrıyı duyan lanetliler oldukları yere toplanmaya başladılar. Askerler onlarla savaşmaya başlamıştı bile. Ã?eliğin eti ve kemiği yırtmasının iğrenç sesi duyuluyordu, çirkin ulumalar ve yaralanan askerlerin iniltileri… Amcasının deli kahkahası ormanı sarmıştı. Sardonyx hızla koşarak Anton’un yanına eğildi. Anton onu kendisine çekerek kulağına bir şeyler fısıldadı.
“Amcanı sen öldürmelisin. Bu koruma kalkanından sadece onunla aynı kanı taşıyan birisi geçebilir. Bütün bu kötülüğe son vermen için bunu yapmalısın.”
Kız anladığını belli edercesine başını salladı ama korkudan dizleri titriyordu. Yanan okların karlar üzerinde söndüğü sınırdan hiçbir engelle karşılaşmadan geçti ve pelerinine sarınarak durdu. Bu sırada askerlerin ikisi ölmüş, kalanları lanetlilerle mücadele ediyordu. Amcası meraklı bakışlarla Sadronyx’e bakıyordu. Çok zamanı olmadığını biliyordu, bu yüzden amcasına doğru ilerlerken sordu.
“Neden amca?”
“Hepsi güç için! Ã?ocukluğumuzdan beri baban bende hep daha güçlüydü. Ondan üstün olmak istedim. Güçlü olmak için büyüye başladım. Kendi topraklarımı kazandım ama benim istediğim burası.”
Sardonyx son bir inilti duyduğunda askerlerinin savaştığı yere baktı. Altısı da ölmüştü. Ama hala arkasındaki Anton’un yaşadığını kıpırdayan elinden anlamıştı. Lanetliler nedense ona saldırmıyordu. Yeniden amcasına döndü ama amcasının çektiği bıçağıyla knendisine koştuğunu gördü. Hala korkuyordu. Elini beline atarak Nordin’in hançerine parmaklarını kenetledi. Zaten darbenin geleceğini biliyordu. Amcasının sapladığı bıçak omzunu deldiğinde öyle bir acıyla haykırdı ki, bütün ormandaki sesler bir an durmuş gibi oldu. Sonra… Sağlam kolu ile hançeri çekerek bıçağını çıkartmaya çalışan amcasının kalbine sapladı. İkisi birden yere yuvarlandılar. Amcasının üzerindeki kanlar kendisine fışkırmıştı ve Sardonyx ağlıyordu.
Bu sırada, bütün lanetlilerden aynı anda bir inilti yükseldi. Hepsi garip yeşil bir alevle içlerinden yanıyordu. Bu zavallılar, amcasının tuzağına düşmüş arap askerleriydi. Kötü amaçlar için bozulmuş zavallı masum insanlar…
Adam öldüğünde hem üzerindeki lanet ve güç kalkanına çarptığında kendisini felç eden büyü kalktığında kendine gelmiş olan Anton ayağa kalktı. Amcasını üzerinden çekip atarken Sardonyx’in hiç hareket etmediğini görünce paniğe kapıldı. Ama kız sadece baygındı. Nordin’in hançerini kalbinden çekerek aldı, ardından Sardonyxi kucağına alarak yangının yayıldığı ormanda çıkmak için atına atladı. Anton atının üzerinde, önündeki baronesle birlikte yeşil alevlerin yayıldığı ormandan hızla çıktı. Peşinden bir sürü korkunç ses onları takip ediyordu. Lanetin bulaştığı her şey yanıyordu.
Güneş yeniden yükselirken, ormandan çıkmıştı. Atından inerek kızı kucağına alarak yeni eğildi. Sardonyx gözlerini açmakta zorlanıyor ve inliyordu. Yine de konuşmayı becerebildi.
“Beni bırakıp şatoya git. Her şeyin yoluna girmesini sağlamalısın.”
“Hayır. Ölmene izin vermeyeceğim.”
Gözlerini biraz daha açan Sarondyx, Anton’un yüzündeki pulların gittiğini ve bir an gölgede gördüğü o yüzün geri geldiğini gördü. Anton kendisine sıkıca sarılmıştı, bu birkaç saniye boyunca konuşamadı.
“Nasıl?”
“Amcan ve ben yıllar önce karşılaşmıştık, o zamanlar bir çocuktum. Babamın topraklarını almak için ailemi öldürdü ama beni öldüremedi. Tıpkı senin gibi…”
Elini uzatarak Sard’ın gözüne düşen saçını ittirdi.
“Peki, nasıl?”
“Ã?ünkü birilerinin hayatta kalması ve soylarımızın devam etmesi gerekiyordu. Valkyrie’ler buna karar vermiş olabilirler. Üç sene önce amcanla karşılaştığımda onu öldürmek istedim ama beni gördüğün gibi lanetledi. Onu arıyordum.”
“Yani Nordin’in akrabası değildin?”
“Hayır. Sadece amcanı arıyordum. Ravenlance’da olanları duyunca buraya geldim. Amcanın izini sürdüğüm için burada olduğunu anlamıştım.”
Sardonyx bir süre sessiz kaldı. Arada bir omzu yüzünden inliyordu, yüzü bembeyaz kesilmişti. Sonunda dişlerini sıkarak sordu.
“şimdi ne yapacaksın?”
“Senin peşine düşeceğim.”
“Ne?”
Anton içten bir kahkaha atarak kızı kaldırdı ona sıkıca sarıldı. Arkalarında orman yanmaya devam ediyor, bütün kötülükler bunun dumanı ile uzaklaşıyordu. Ravenlance için daha fazla karanlık bir gün yoktu. Anton kucağında taşıdığı baronesi ile şatoya yürürken, çevredeki kasaba halkı dışarıya çıkmıştı. Sonunda en güzel günün güneşi yükselirken, bütün kötülüğün gittiğini anlamışlardı. Asık yüzlü kuzey halkı gülümsemeye başlamış, şatoya giden yeni efendileri için bağrışıyorlardı.
Son

Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests