Hikayelerimi burada paylaşmak istedim, arkası yarın tarzı devam etmeyecekler ama kendi oluşturduğum Justisar kıtasında geçen maceraları anlatmaktadır, bu öykü dizisi Justisar'ın farklı farklı yerlerinden çıkan onlarca hikaye bulacaksınız, şimdi ilkini yolluyor ve yorumlarınızı bekliyorum...
Saygılar....
Walter
“Yalancılar Günah çıkarmaz…”
Amca…
Justisar Günlükleri VI. Kısım
_Astgar C.H.O. Yıllıkları_
Kayıp Prens
25. Dirth 1292
4. Ã?ağ
Hava cıvıl cıvıldı, İlkbahar yeni gelmişti ayrıca krala bir bebek de. Artık C.H.O soyunun bir erkek temsilcisi, Sonsuz Astgarya’nın yeni bir varisi vardı. Astgar Kralı Chothorn memnundu artık yaşlanıyordu. Onun gibi saf bir soydan gelen uzun yaşamına göre bile artık yaşlıydı. Bir yüz yıl daha yaşayacağını sanmıyordu. O yüzden bu oğlan onun kurtarıcısı, Choros’un yeni gözdesi olacaktı, yani kral mutluydu ama bu uzun sürmeyecekti.
Gerçek adı Bruno, Lakabı Amca olan, adam yavaşça şenliğin içine girdi,Orta boyluydu Saçları ensesine kadar uzamıştı ve siyahtı. Gözleri elaydı, bakışları da parlak, uzaktan bakan biri için oldukça sıradan, onunla karşılaşma cüretini gösteren herkese karşı tehlikeliydi. Yavaş adımlarla şenliğin içinden geçti. Kanlı Astgarya uzun zamandır böyle bir şenlik görmemişti. İnsanlar, uzun zamandan sonra eğleniyor ve gülüyordu. Akrobatlar ilk kez Astgarya’ya geliyordu. Daha önemlisi ilk kez bir Astgar Kralı halkın içinde dolaşıyor onlarla sohbet ediyordu. Amca, Astgarya’nın gördüğü en iyi krala bunu yapmak istemiyordu ama emirler kesin ve netti. Hızlıca selam vermekte olan, kırmızı gözlü ama yüzünde müşfik bir gülümseme olan yaşlı adamın yanından geçti.
Biraz ilerlerken, Astgar Kulesine baktı. Bu güzel şehirde bir çirkinlik abidesiydi. Dümdüz, süssüz ve ilk Astgar Kralı Cho’a kadar yaşlı. Bu kule başlangıçtan itibaren Astgar Kralları’nın yaşadığı yerdi ve sadece bir penceresi vardı. O ise pencereden girmeyecekti, kapıdan geçecekti. Hızla bir çadırın kenarına sindi, tuniğinin içinden küçük, saf beyaz bir şişecik çıkardı, Bir dikişte bitirdi.
Ardından, hızlı adımlarla görünmeyerek muhafızların yanlarından geçti. Görünmezlik büyüsü o birinci kata tamamen çıktıktan sonra sona erdi. İstihbarata göre çocuk üçüncü kattaydı. Deri çizmeleri, ipek halıların üzerinde yavaşça hareket etti. İkinci kata vardığında birkaç muhafız gördü ve de Astgar rahibi. Kocaman bir Cho heykelinin arkasına saklanarak üç tane ufak iğne fırlattı rahip ile muhafıza. Adamlar kaskatı kesilerek yere düştüler. Amca serin kanlı bir hareketle üç tane felç geçiren adamı. Bir malzeme odasına tıktı.
Ardından üçüncü kata çıktı, ve bu sefer onu birisi gördü ; Chothorn’nun karısı Chewilna. Tabi bu tamamen kendi hatasıydı, Kraliçeyi seyrederken saklanmayı unutmuştu. Kadın alımlı ve güzeldi. Siyah saçları beline kadar uzanıyordu mavi gözlerinde uyanık bir parıltı vardı. Hiç yeni doğurmuş bir kadına benzemiyordu. Amca, Astgar kadınlarının güzelliğini duymuştu ama o uzun hayatı boyunca hiç böyle bir kadın örmemişti.
“Burada ne arıyorsunuz bayım ?” diye sordu kadın kaşları çatılmıştı ve eli belindeydi.
Amca’nın nutku tutuldu. Hiç böyle tatlı ve güzel bir bakış ve soru görmemişti, kendini zor bela toplayarak “Bebeği görmek istedim Sayın Kraliçem, Galvor Kralından Son derece memnun olduğu tabiri içeren bir mesaj taşıyorum. Bir de kişisel merak da diyebiliriz.” Dedi gülümseyerek.
Kraliçede gülümsedi hafif kahkahalarla, inci dişleri parladı güzel gamzeleri belirginleşti. “Pek Galv’a benzemiyorsun haberci. Ayrıca espri anlayışın da var. Ben onun bir Galv ırkından alınan bir duygu olduğunu düşünürdüm hep.”
Bu sefer gülme sırası Amca’daydı. Bu kadar riskli bir görevdeyken, Güzel Kraliçeyle gülüştüğünü Lord Falcon duysa herhalde hançerlerinden biri kalbini süslerdi ama şu an bunu veya görevi umursamıyordu umursadığı tek şey karşısındaki güzel kadındı.
“Eosvoiw’de yetiştirildim Leydim.” dedi Amca yalan uydurarak. “Biraz değişimler zannımca olmuş olabilir.Bebeği görebilecek miyim ?”
“Adı Chotkarn.” dedi Kraliçe yavaşça koridorda ilerleyerek. “Görebilmeniz tabii mümkündür sayın ulak.” dedi alaycı bir Galv şivesiyle.
Kraliçeden giderek daha fazla hoşlanmaya başlayan Amca, sadece gülümsemekle yetindi ve bebeğin odasına girdiler. Bebeğe henüz Astgar ayini uygulanmamıştı. Teni buğday, gözleri ise mavi renkteydi annesi gibi. Amca bir bebeğe bir annesine baktı. Falcon’nun emirlerine küfretti. Belki de Elrohir’in öğretilerindeki tarafsızlık işte tam bu zamanlar içindi. Amca içini çekti.
“Ne oldu sayın haberci birden hüzünlendiniz ?” dedi Kraliçenin güzel sesi, arkasından gelerek.
Amca cebinden kloroformlu mendil çıkardı “Çok üzgünüm” dedi Kraliçeye ve Kraliçeye saldırdı. Kraliçe onun bu duygusal yavaşlığına karşı atikti ters bir tokat savurdu amcaya, O tokat hayatının geri kalanında pişmanlığın acısı gibi için için yakacaktı onu. Kraliçe bebeğine atılırken, onu durdurmak isteyen Amca kılıcını çekerek bebekle kraliçe arasına girdi. Ardından acı bir çığlık bütün şenlikten duyuldu. Amcanın kılıcı Kraliçenin karnına saplanmıştı. Kraliçe ona nefretle baktı.
“Oğluna iyi bakacağım Kraliçem” dedi Amca, ağlayarak kraliçeyi tuttu. “Böyle olmaması gerekiyordu.”
“Yalan söylüyorsun.” dedi Kraliçe kan tükürerek.
“Yalancılar günah çıkarmaz.” dedi Amca kadının mavi gözlerine baktı. Chewilna, Amca’nın gözlerine bakarak sakinleşti ve sessizce öldü. Amca Kraliçeyi yavaşça yere yatırdı. Aşağı katlardan Chothorn’nun sesi kükreyerek emirler veriyordu.
Amca etrafı hızla araştırarak bir bebek sepeti buldu. Genç Chotkarn’ı onun içine koyduktan sonra Falcon’nun verdiği bir iksiri içerek akbabaya dönüştü. Ardından bebeği kaptığı gibi uzaklaştı. Ardında acı, Pişmanlık ve İntikam duyguları bırakarak.
Walter'ın Hikayeleri
Walter'ın Hikayeleri
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
"Saf Kötülük bile, İyinin içinden doğabilir."
Safkan Astgar Kralı, Chothorn Chuitchik
Justisar Günlükleri VI. Kısım
_Astgar C.H.O. Yıllıkları_
22. Elrohn 1293
4. Ã?ağ
Kara Büyücü
Kucağında bir bebekle, karlı sokaklardan geçen Andarion, bebek üşümesin diye onu iyice sarıp sarmalıyordu. Kar hafif hafif iniyordu yeni geldiği tanımadığı bu uzak şehire, yavaş yavaş ilerliyor yemek yiyecek bir yer alıyordu. Çok açıkmışlardı.
Ailesi onu kovmuştu, sırf soylu Harwart sülalesine yakışır bir eş almadığı için, Rita ise bebeği doğururken ölmüştü. Ağabeyi bunu bilmiyordu tabi çocuğu piç olarak nitelendirmiş, onu içeriye bile almamıştı. Bir gün ağabeyinden bunun intikamını alacaktı tabi yaşayabilirse.
Parası kalmamıştı. Bu tuhaf Astgar şehrinde ne yapacağını bilemiyordu. Biraz ilerde "Kemikkafa" adlı bir han gördü. zor bela içeriye girdi. Hanın içierisinde bu sabah vakti pek müşteri yoktu sadece köşede şömüne başında kitap okuyan bir yaşlı adam, ve bir kaç akşamdan kalma ayyaş vardı. Birde en köşede duran belli belirsiz karanlık bir süliet.
Andarion şömine başına gitti yaşlı adamın karşısındaki koltuğa oturdu. kendisini ve bebeği ısıtmaya çalıştı. Küçük oğlu hiç ağlamıyordu. bir kaç tutam beyaz saçı vardı alnında. Gözleri aynı babasınınki gibi çelik mavisiydi.
Hancı, yeni gelen müşterisine doğru yanaştı. "Ne istiyorsun bebek yüzlü ?" diye homurdandı.
Andarion ona sertçe bakarak "Süt ve biraz yemek." dedi ve oğlunu sevmeye başladı. Hancı elini önlüğe silerek mutfağına ilerledi. Yanındaki yaşlı adam kıpırdandı, bebeğe ve Andarion'a baktı. Andarion adamın yüzüne doğru baktı, gözlerini görünce ister istemez irkildi. Yaşlı adamın gözleri yaradan akan kan gibi kıpkırmızıydı.
"Ne o, gözlerime şaşırdın mı, yoksa bunu bir büyü mü sanıyorsun ?" dedi yaşlı adam gülümseyerek sararmış sakallarını eliyle okşadı.
Andarion bu şeytan görünümlü adama, kaşlarını çattı ama bir şey demedi "Beni ilgilendirmiyor." diye mırldandı sadece.
"Ah ilgilendiriyor." dedi yaşlı adam, genç babaya yaklaşarak. " Güç istiyorsun, intikam istiyorsun. Bunun kokusunu sende alabiliyorum. Sana istediğin şeyleri verebileceğimi söylesem ne dersin ha. Bana hizmet eder misin ?"
Andarion, bu adamın gayet ciddi olduğunu hissetmişti ama neden kendisini seçtiğini anlayamıyordu. "Sen kimsin ki beni hizmetine istiyorsun ?"
"Tam hizmet diyemeyiz aslında." diye cevap verdi Yaşlı adam "Ben Astgar Kralı Chothorn Chuitchik. Senden benim oğlum olmanı, oğlunuda torunum yapmanı istiyorum."
Andarion gülümsemesini son anda engelledi, gördü ki Kara Büyücü ciddiydi. dalga geçmek yerine klasik bir soru sormaya karar verdi. "Neden ben ?"
"Ã?ünkü senin kafanda güçlü bir amaç ateşi var. İntikam istiyorsun, Güç istiyorsun. Bu yüzden seni seçtim. Kendi intikamını alacak ve büyük bir imparatorluğa varis olacaksın. Benim soyum kurudu ama bunu kimsenin bilmesini istemiyorum genç Andarion. O yüzden senin adın Chuitchik soyundaki gibi değiştireceğiz tabi oğlunuda."
"Onun henüz bir ismi yok."
"Güzel." dedi Chothorn sakalını sıvazlayarak "O zaman onun adı Chot, seninki de Choros olacak ve sen uzun zamandır eğitimde olan gizlediğim oğlum olacaksın. Gözlerin tenin aynı benim gibi olacak ve gücünde aynı benim gibi. Ne dersin kabul ediyor musun ? Bu teklife şaşırma. Ã?ünkü saf Kötülük bile, iyiliğin içinden doğabilir."
Bu sorunun nezaket icabı sorulduğunu biliyordu Andarion. Onun için sadece gülümsedi. Ardından kendisine ve oğluna yapılanı düşündü. İçini derin bir öfke, katıksız bir nefret kapladı. Kararını verdi.
"Benim adım Choros Chuitchik, Kara Büyücü Chothorn Chuitchik'in oğluyum ve intikamımı alacağım."......
Safkan Astgar Kralı, Chothorn Chuitchik
Justisar Günlükleri VI. Kısım
_Astgar C.H.O. Yıllıkları_
22. Elrohn 1293
4. Ã?ağ
Kara Büyücü
Kucağında bir bebekle, karlı sokaklardan geçen Andarion, bebek üşümesin diye onu iyice sarıp sarmalıyordu. Kar hafif hafif iniyordu yeni geldiği tanımadığı bu uzak şehire, yavaş yavaş ilerliyor yemek yiyecek bir yer alıyordu. Çok açıkmışlardı.
Ailesi onu kovmuştu, sırf soylu Harwart sülalesine yakışır bir eş almadığı için, Rita ise bebeği doğururken ölmüştü. Ağabeyi bunu bilmiyordu tabi çocuğu piç olarak nitelendirmiş, onu içeriye bile almamıştı. Bir gün ağabeyinden bunun intikamını alacaktı tabi yaşayabilirse.
Parası kalmamıştı. Bu tuhaf Astgar şehrinde ne yapacağını bilemiyordu. Biraz ilerde "Kemikkafa" adlı bir han gördü. zor bela içeriye girdi. Hanın içierisinde bu sabah vakti pek müşteri yoktu sadece köşede şömüne başında kitap okuyan bir yaşlı adam, ve bir kaç akşamdan kalma ayyaş vardı. Birde en köşede duran belli belirsiz karanlık bir süliet.
Andarion şömine başına gitti yaşlı adamın karşısındaki koltuğa oturdu. kendisini ve bebeği ısıtmaya çalıştı. Küçük oğlu hiç ağlamıyordu. bir kaç tutam beyaz saçı vardı alnında. Gözleri aynı babasınınki gibi çelik mavisiydi.
Hancı, yeni gelen müşterisine doğru yanaştı. "Ne istiyorsun bebek yüzlü ?" diye homurdandı.
Andarion ona sertçe bakarak "Süt ve biraz yemek." dedi ve oğlunu sevmeye başladı. Hancı elini önlüğe silerek mutfağına ilerledi. Yanındaki yaşlı adam kıpırdandı, bebeğe ve Andarion'a baktı. Andarion adamın yüzüne doğru baktı, gözlerini görünce ister istemez irkildi. Yaşlı adamın gözleri yaradan akan kan gibi kıpkırmızıydı.
"Ne o, gözlerime şaşırdın mı, yoksa bunu bir büyü mü sanıyorsun ?" dedi yaşlı adam gülümseyerek sararmış sakallarını eliyle okşadı.
Andarion bu şeytan görünümlü adama, kaşlarını çattı ama bir şey demedi "Beni ilgilendirmiyor." diye mırldandı sadece.
"Ah ilgilendiriyor." dedi yaşlı adam, genç babaya yaklaşarak. " Güç istiyorsun, intikam istiyorsun. Bunun kokusunu sende alabiliyorum. Sana istediğin şeyleri verebileceğimi söylesem ne dersin ha. Bana hizmet eder misin ?"
Andarion, bu adamın gayet ciddi olduğunu hissetmişti ama neden kendisini seçtiğini anlayamıyordu. "Sen kimsin ki beni hizmetine istiyorsun ?"
"Tam hizmet diyemeyiz aslında." diye cevap verdi Yaşlı adam "Ben Astgar Kralı Chothorn Chuitchik. Senden benim oğlum olmanı, oğlunuda torunum yapmanı istiyorum."
Andarion gülümsemesini son anda engelledi, gördü ki Kara Büyücü ciddiydi. dalga geçmek yerine klasik bir soru sormaya karar verdi. "Neden ben ?"
"Ã?ünkü senin kafanda güçlü bir amaç ateşi var. İntikam istiyorsun, Güç istiyorsun. Bu yüzden seni seçtim. Kendi intikamını alacak ve büyük bir imparatorluğa varis olacaksın. Benim soyum kurudu ama bunu kimsenin bilmesini istemiyorum genç Andarion. O yüzden senin adın Chuitchik soyundaki gibi değiştireceğiz tabi oğlunuda."
"Onun henüz bir ismi yok."
"Güzel." dedi Chothorn sakalını sıvazlayarak "O zaman onun adı Chot, seninki de Choros olacak ve sen uzun zamandır eğitimde olan gizlediğim oğlum olacaksın. Gözlerin tenin aynı benim gibi olacak ve gücünde aynı benim gibi. Ne dersin kabul ediyor musun ? Bu teklife şaşırma. Ã?ünkü saf Kötülük bile, iyiliğin içinden doğabilir."
Bu sorunun nezaket icabı sorulduğunu biliyordu Andarion. Onun için sadece gülümsedi. Ardından kendisine ve oğluna yapılanı düşündü. İçini derin bir öfke, katıksız bir nefret kapladı. Kararını verdi.
"Benim adım Choros Chuitchik, Kara Büyücü Chothorn Chuitchik'in oğluyum ve intikamımı alacağım."......
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
Ã?nce bebeği kaybolan kralın kimsenin bilmediği şekilde yeni bir oğul edinişini gördük şimdi ise o oğul Justisar'ın büyük krallıklarından birini yönetiyor. şimdi onun hikayesine geçiyoruz parçalar bir düğümle bağlanır önce o çocuğu ile bir kasabaya gelen adamın geleceğine bakacağız, sonraki hikaye ise geçmişine dönecek...
İzleyin Andarion'un Choros'a dönüşmesini....
İyi okumalar
Ölüm ve doğum kanla kutsanmalıdır....
Astgar Krallarının ilk yemininden.
- Justisar Günlükleri V. Kısım-
Kral Divanları -1- Astgar
Astgar Kralı,
18. Elrlas 1352
4. Ã?ağ
“Aldığımız, değişik mühimmatlara göre Sayın Choros, efendimiz Kanayan Göz rahipleri değişik işler peşindeler.” dedi kel kafalı adam süklüm püklüm konuşarak kapkara bir sandalyede oturan, Choros’a korkuyla baktı. Choros’un yüzü bembeyazdı siyah uzun kesim saçları bir gözünü kapatıyor sadece tek kızıl gözünü gösteriyordu.
“Değişik işlerin ne olduğunu öğrenmeliyim Cirth, “ diye bağırdı Choros, elini uzun siyah masaya vurarak. “Adam gibi rapor istiyorum. Ya sen Scart. Sen ne diyeceksin.” Dedi solunda oturan beyazlı kırmızılı zırh giymiş siyah maskeli şövalyeye.
“Güney doğu hudutlarında tehlike göremiyorum.” dedi Astgar şövalyesi, “Kendi iç isyanlarını bastırmaktalar sürekli muharebe oluyor Aredya da. Güney batıda ise işler pek karışık. Kral Dementor’un kudreti giderek artmakta. Ayrıca Saygın Profesörümüzün de söylediği gibi. Snaga’nın rahipleri değişik bir ülkü için mücadele vermektedirler. Bu arada tehlikeli oyunlar oynamayı ziyadesiyle seven Kont Davis Marchans’ın da iki hafta önce hızla Wartline’dan ayrıldığına şahit olunmuş.”
“Çok geç haberim oluyor bu olaylardan.” diye Köpürdü Choros, sonra Profesör Cirth’in yanında oturan sessiz duran siyahlar giyinmiş adama doğru dönerek. “Sen ne diyorsun Slang,”
“Denilecek şey pek yok gibi gözüküyor.” diye cevapladı Astgarların Başrahibi. “Yapacağımız şey güney batıya doğru ajanlar salmak, Kanayan Gözün tarikatına ajanlar sokmaktır.”
“Fena fikir değil.” diye onayladı Choros, bir yandan da şarabını yudumluyordu. “ Bu konuda hem fikir miyiz.” Diye sordu diğerlerine toplantıdaki Choros dışındaki beş kişide elini kaldırdı derken konuşmayan siyah giyinmiş adam şarabına bakarak konuşmaya başladı.
“Elimizde yeteri kadar deneyimli adam yok efendim.” Dedi kaşlarını kaldırıp yüzüne umutsuzluk ifadesi vererek.
“Ã?ıkar azındaki baklayı Oscorp,” dedi Chuitchik, şarabını dudaklarına götüren kiralık katile merakla bakarak.
“Ne demek istiyorsun evlat,” dedi saçlarına aklar düşen, Scart Corpean’a çok benzeyen yaşlı Astgar şövalyesi, Siyahlı beyaz bıyığını burarak.
“Dediğim çok açık.” dedi Oscorp Harlin Masanın etrafındaki her yüze dikkatli bakarak. “Güney Batının kesimlerine hayatta kalabilecek sadece on beş adamımız var ve bu bize bir şey kazandırmaz. Sizde bilirsiniz ki Delenor Casus ağı çok güçlüdür. Benim teklifim ise bir suikast planı, duyduğum iki üç habere göre Kanayan Göz de bunu planlıyormuş. Kral Dementor fazla yaşamayacak anlayacağınız.
“Kim yapabilir ki bunu ?” dedi Profesör Cirth Scelboat “Hem çok riskli hem de çok zor.”
“Doğru.” diye onayladı Baş rahip. “Elimizde o kadar yetenekli katiller yok.”
İki tane Astgar şövalyesi biri yaşlıydı diğeri genç, konuşmadan krallarına baktılar. Choros masadakilere sırayla süzdü kırmızı gözü en son Harlin’de durdu. “Bunlara ne diyeceksin Oscorp ?”
“Kendim gitmemi öneriyorum.” dedi Harlin soğukkanlılıkla Kralına bakarak. “Hem Kral Dementor’u öldürür hem de olanlarla ilgili bilgi toplarım. Kral ölünce Delenor krallığı başsız kalacak ve tekrar parçalanacaktır.”
“Kendin gitmeni pek vatan aşkına bağlamıyorum doğrusu.” dedi Choros gülümseyerek. “Gitmene izin veriyorum, ama önce Güney Batıda ne işin kaldı onu merak ediyorum.”
“Önemli bir şey değil Kral Hazretleri.” dedi Harlin, umursamayarak. “Sadece zehirli bir hançer yiyecek bir Kanayan Göz rahibi hepsi bu. Herhalde kişisel zevklerime karışmasınız.”
“Görevini yaptığın sürece.” dedi Astgarya Kralı gülümseyerek şarabını bitirdi. Harlin ise başıyla selam vererek topukları üzerinde döndü odadan çıkıp gitti.
“Tuhaf bir istek doğrusu ” dedi Yaşlı Astgar şövalyesi. “O rahiple geçmişinde ne ilişkileri vardı acaba.”
“Onu bilmemde Hugh” dedi Choros, Yaşlı şövalyeye gülümseyerek. “Kral Dementor’un ölümünü şimdiden kutlaya biliriz.”
Oda uzun bir kahkahaya boğuldu, Astgarya’nın üst Lordlarının kahkahaları nerdeyse bütün sarayı çınlattı ve duyanlar bunun pek hayra alamet olmadığının bilincindeydiler.
İzleyin Andarion'un Choros'a dönüşmesini....
İyi okumalar
Ölüm ve doğum kanla kutsanmalıdır....
Astgar Krallarının ilk yemininden.
- Justisar Günlükleri V. Kısım-
Kral Divanları -1- Astgar
Astgar Kralı,
18. Elrlas 1352
4. Ã?ağ
“Aldığımız, değişik mühimmatlara göre Sayın Choros, efendimiz Kanayan Göz rahipleri değişik işler peşindeler.” dedi kel kafalı adam süklüm püklüm konuşarak kapkara bir sandalyede oturan, Choros’a korkuyla baktı. Choros’un yüzü bembeyazdı siyah uzun kesim saçları bir gözünü kapatıyor sadece tek kızıl gözünü gösteriyordu.
“Değişik işlerin ne olduğunu öğrenmeliyim Cirth, “ diye bağırdı Choros, elini uzun siyah masaya vurarak. “Adam gibi rapor istiyorum. Ya sen Scart. Sen ne diyeceksin.” Dedi solunda oturan beyazlı kırmızılı zırh giymiş siyah maskeli şövalyeye.
“Güney doğu hudutlarında tehlike göremiyorum.” dedi Astgar şövalyesi, “Kendi iç isyanlarını bastırmaktalar sürekli muharebe oluyor Aredya da. Güney batıda ise işler pek karışık. Kral Dementor’un kudreti giderek artmakta. Ayrıca Saygın Profesörümüzün de söylediği gibi. Snaga’nın rahipleri değişik bir ülkü için mücadele vermektedirler. Bu arada tehlikeli oyunlar oynamayı ziyadesiyle seven Kont Davis Marchans’ın da iki hafta önce hızla Wartline’dan ayrıldığına şahit olunmuş.”
“Çok geç haberim oluyor bu olaylardan.” diye Köpürdü Choros, sonra Profesör Cirth’in yanında oturan sessiz duran siyahlar giyinmiş adama doğru dönerek. “Sen ne diyorsun Slang,”
“Denilecek şey pek yok gibi gözüküyor.” diye cevapladı Astgarların Başrahibi. “Yapacağımız şey güney batıya doğru ajanlar salmak, Kanayan Gözün tarikatına ajanlar sokmaktır.”
“Fena fikir değil.” diye onayladı Choros, bir yandan da şarabını yudumluyordu. “ Bu konuda hem fikir miyiz.” Diye sordu diğerlerine toplantıdaki Choros dışındaki beş kişide elini kaldırdı derken konuşmayan siyah giyinmiş adam şarabına bakarak konuşmaya başladı.
“Elimizde yeteri kadar deneyimli adam yok efendim.” Dedi kaşlarını kaldırıp yüzüne umutsuzluk ifadesi vererek.
“Ã?ıkar azındaki baklayı Oscorp,” dedi Chuitchik, şarabını dudaklarına götüren kiralık katile merakla bakarak.
“Ne demek istiyorsun evlat,” dedi saçlarına aklar düşen, Scart Corpean’a çok benzeyen yaşlı Astgar şövalyesi, Siyahlı beyaz bıyığını burarak.
“Dediğim çok açık.” dedi Oscorp Harlin Masanın etrafındaki her yüze dikkatli bakarak. “Güney Batının kesimlerine hayatta kalabilecek sadece on beş adamımız var ve bu bize bir şey kazandırmaz. Sizde bilirsiniz ki Delenor Casus ağı çok güçlüdür. Benim teklifim ise bir suikast planı, duyduğum iki üç habere göre Kanayan Göz de bunu planlıyormuş. Kral Dementor fazla yaşamayacak anlayacağınız.
“Kim yapabilir ki bunu ?” dedi Profesör Cirth Scelboat “Hem çok riskli hem de çok zor.”
“Doğru.” diye onayladı Baş rahip. “Elimizde o kadar yetenekli katiller yok.”
İki tane Astgar şövalyesi biri yaşlıydı diğeri genç, konuşmadan krallarına baktılar. Choros masadakilere sırayla süzdü kırmızı gözü en son Harlin’de durdu. “Bunlara ne diyeceksin Oscorp ?”
“Kendim gitmemi öneriyorum.” dedi Harlin soğukkanlılıkla Kralına bakarak. “Hem Kral Dementor’u öldürür hem de olanlarla ilgili bilgi toplarım. Kral ölünce Delenor krallığı başsız kalacak ve tekrar parçalanacaktır.”
“Kendin gitmeni pek vatan aşkına bağlamıyorum doğrusu.” dedi Choros gülümseyerek. “Gitmene izin veriyorum, ama önce Güney Batıda ne işin kaldı onu merak ediyorum.”
“Önemli bir şey değil Kral Hazretleri.” dedi Harlin, umursamayarak. “Sadece zehirli bir hançer yiyecek bir Kanayan Göz rahibi hepsi bu. Herhalde kişisel zevklerime karışmasınız.”
“Görevini yaptığın sürece.” dedi Astgarya Kralı gülümseyerek şarabını bitirdi. Harlin ise başıyla selam vererek topukları üzerinde döndü odadan çıkıp gitti.
“Tuhaf bir istek doğrusu ” dedi Yaşlı Astgar şövalyesi. “O rahiple geçmişinde ne ilişkileri vardı acaba.”
“Onu bilmemde Hugh” dedi Choros, Yaşlı şövalyeye gülümseyerek. “Kral Dementor’un ölümünü şimdiden kutlaya biliriz.”
Oda uzun bir kahkahaya boğuldu, Astgarya’nın üst Lordlarının kahkahaları nerdeyse bütün sarayı çınlattı ve duyanlar bunun pek hayra alamet olmadığının bilincindeydiler.
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
Andarion'u bir bebekle Stihis'in karlı sokaklarına getiren şey neydi ? Kimdi bu intikam isteyen adam ? Neden Kara Büyücünün oğlu olmayı seçmişti ? Bunları öğrenmek için Choros'un ya da Andarion'un geçmişine doğru bir yolculuğa çıkalım.
-Kehanetler zamanı planlamak içindir. –
Ölülerin Bekçisi, Wallace Greece
Justisar Günlükleri VI. Kısım
_Astgar C.H.O. Yıllıkları_
25 Endion 1293
4. Ã?ağ
Sürgün
Bir kış günü kimilerinin Wartline dediği Humanaptra’nın soylularına ayrılmış bir mahallesinde kuru bir ağacın dallarında donan bir minik serçe donarak karların arasına düştü. Yalnız, aç ve üşüme duygularıyla ölüme gitmişti. Büyük bir dünyada çok küçük bir şeydi belki de lakin yinede bir ölümdü duygusuz, sert ve merhametsiz.
O sırada siyah deriden yapılma küt burunlu tokalı bir çizme ölü serçeye bastı. Adam serçenin kırılan minik kemiklerini duymadı bile, uzun ve seri adımlarla karşıdaki büyük eve doğru gidiyor, kukuletasının arasından kesik kesik nefes alarak ilerliyordu.
Mükemmel bir taş işçiliyle yapılmış, iki katlı görkemli görünen bir evin merdivenlerini çıkan adam kucağında daha iki üç günlük bir bebeği taşıyordu. Bebek mavi kumaşa sıkıca sarılmıştı. Ã?yle ki yüzü görünmüyordu bile. Minicik bir açıklıktan nefes alıyor adamın bile zor duyduğu hafif mırıltılar çıkarıyordu.
Adam emin adımlarla taş basamakları çıkıyor kaymamak için yere sağlam basıyordu zira çok kıymetli bir şey taşıyordu, ona zarar vermek istemezdi. Pek uzun yol yürümemiş olmasına rağmen, yeşil pelerini karla kaplanmıştı. Kukuletası yüzünü kapatıyordu ama yürüyüşünden ne kadar mutlu olduğu belli oluyordu.
Bebeği kar getiren sert rüzgârdan korumaya çalışarak evin kapısına kadar geldi. Karlarla örtünen bu şirin iki katlı evin yeşil dikdörtgen bir kapısı vardı. Kapıyı deri eldivenli eliyle üç kez tıklattı. Kapı sessizce açıldı. Geriden gelen ışık kapıyı açan adamın yüzünü gölgede bırakıyordu.
“İçeri gelsene Andarion.” dedi adam sesi sertti ama yine de şefkat doluydu. “Bu soğukta fazla dışarıda kalmamalısın.”
“Sağ ol ağabey.” dedi Andarion içeri girdi. Ã?teki adam arkasından kapıyı kapattı.
Andarion büyük eşikten salona adımını attı. Salon sade döşenmişti. Birkaç mavi koltuk rast gele dizilmiş, ortada büyük bir alan bırakılmış onun üstüne ipekten sarı-mavi halı örtülmüştü. Halının üstündeki çocuk elinde bir tahta kılıçla salondan girenlere bakıyordu. Ã?ocuğun gözleri şaşırtıcı derecede maviydi, çelik mavisi. Kahverengi kısa saçları gözlerinin üzerine düşüyordu.
“Baba” dedi çocuk masum bir sesle “Oyun oynamayacak mıyız?”
“şimdi olmaz Robin. Bak amcan gelmiş.” dedi arkadaki adam. Yüzü içeriden gelen mum ışığında ortaya çıktı. Parlak geriye yatırılmış uzun siyah saçlar. Siyah saçlarının altından parlayan yeşil gözler. Babanın çocuğa benzeyen bir yanı yok gibi görünüyordu sadece burun ve ağız yapısı benziyordu.
O sırada içerdeki odalardan birinden bir ses yükseldi. “Kim gelmiş Anarion?” ses bir kadın sesiydi ipeksi ve yumuşak.
“Andarion geldi, Garwen.” diye cevap verdi Anarion sonra Andarion’a dönerek Bir koltuğa oturdu. “Kucağındaki nedir kardeşim? Yoksa bizden gizli bir evlatlık mı aldın? Ama bence evlensen daha iyi olurdu. Kendi oğlunu yetiştirmek bambaşka bir şeydir.”
“Sizden gizli bir şey yaptığım kesin.” diye mırıldandı Andarion. Oturarak kukuletasını başından çıkardı. Ortaya, ortadan ayrılmış yüzünün iki yanına düşen uzun parlak saçlar, ağabeyinin eşi yeşil gözler çıktı. “Bu benim oğlum.”
Anarion’un gözleri bir an şokla açıldı. Sinirle ayağa kalkıp Andarion’un kucağındaki bebeğe baktı. “NE DEMEK SENİN OğLUN !” diye gürledi “ANNESİ KİM ?”
Anarion o sesle bağırınca bile bebek ağlamamıştı ama Robin ürküp odaya kaçarken annesini eteğine gömüldü hızlıca. Robin’in kime benzediği anlaşılmıştı. Annesinin saçları kestane rengiydi omuzlarından beline kadar iniyordu. Kadının gözleri çelik mavisiydi ağzını hayretle açmış kocasına bakıyordu.
“Bana bağırmana gerek yok” dedi Andarion sesi kayıtsızdı ama gözleri içten bir ateşle yanıyordu. “Annesine gelince adı Phadora onunla evlendik.”
“Ne yani o beyaz saçlı orospuyla mı evlendin ha. O fahişeyle mi evlendin şimdi nasıl bize bu piçi gösterme cüretinde bulunuyorsun.” diye gürledi Anarion gözleri irileşmiş kızgınlıktan yanakları kızarmıştı.
Andarion anında ayağa kalktı. Kucağında bebeği olmasa hemen Anarion’un üzerine atılacaktı. Bebeği onun aklını başına getirdi. Ani bir öfkenin kurbanı olmayacaktı derin bir nefes aldı. “Bir daha ailem hakkında böyle konuşma.” Kesik kesik soluyarak ve kelimelerinin üzerinde durarak konuşuyordu sesi metanetli ve sertti. Ama artık ağabeyini eskisi gibi sevemeyeceğini biliyordu.
“Pöh aileymiş ne ailesi ha söylesene evlenmişsiniz bile. Bizim sülalemiz ta Kral Timon’a dayanıyor babamız bizi bu soy için yetiştirdi. Böyle yapman için mi ha Andarion söylesene ha bir sokak büyücüsüyle evlenesin diye mi?”
“Benim kararlarıma saygılı olmanı isterdim ağabey.” dedi Andarion hızla kapıya doğru adımını atarak “Ama sen yine üstünlük taslıyorsun.”
Andarion kapıya doğru giderken Anarion kardeşinin kolunu tutu. “Sana gitme demek isterdim kardeşim ama görüyorum ki sen seçimini yapmışsın ama artık burada yaşayamazsın. Artık sen bir Harwart değilsin Andarion. O yüzden Humanaptra’dan hemen gitmelisin. Ã?ünkü bir Harwart bunu yaparsa onurumuz…” daha devam edemedi yeşil gözleri yaşlarla dolmuştu. Son bir umutla kardeşine baktı. “Sana gitme demek isterdim. Eğer kardeşimi tanımıyorsam gitme derdim bir fahişe için değmez derdim. Lakin artık söyleyecek pek bir şey yok. O zaman git, biliyorsun buradan başka yaşamlarda var.”
“Gideceğim.” dedi Andarion kukuletasını başının üzerine çekti. “ve döndüğümde benim kudretim bütün dünyaya bedel olacak.”
Bunları söyledikten sonra hızla evden dışarı çıktı. Arkasına bakmadı. Bakarsa ağabeyinin gözlerinde yaşlarla ona baktığını görecekti. Ağabeyi hep böyle duygusal olmuştu bu onun en büyük zaafıydı. Dış kapıdan çıkarken kar taneleri yüzüne çarpıyordu. Yavaş ama temkinli adımlarla Phadora’nın yanına gidiyordu. Onun mezarına, Anarion’a bunu söyleyememişti Phadora’nın çocuğunu doğururken öldüğünü söyleyememişti. Fırsat bırakmamıştı ki, Zaten Hiçbir zaman fırsat bırakmamıştı. Mezarı ziyaret ettikten sonra doğuya gidecekti. Artık hiç kimseye hizmet etmeyecekti. Bir umutla doğuya gidecekti. Orada birini tanıyordu o ona ve oğluna yardım edebilirdi.
Yeşil gözleri uzun beyaz mavi kuleye takıldı. Kule karanlıkta ay ışığını yansıtıyor kendini ulaşılmaz ve haşmetli gösteriyordu. İçinden bu kibirli, kendini beğenmiş yere karşı derin bir nefret yükseldi. Burayı yerle bir edeceğim beni kovan bu toprakları yerle bir edeceğim dedi kendi kendine gözlerini çok çok uzakta parlayan dağlara çevirdi. Adımları hızla o yöne doğru ilerledi. Gelecekte birçok kan dökecek olan bu adam. şimdi Humanaptra’yı terk ederken. Her adımıyla doğuya gidiyor arkasında zamanla kaybolan çizme izleri bırakıyordu.
Ã?te yandan amcasının neden bu kadar çabuk gitmesine ve Babasının böyle sinirlendiğini merak eden Robin Harwart gelecekte onu bekleyen tehlikeden habersiz şaşkın şaşkın kapı eşliğinde duran babasına bakıyordu.
-Kehanetler zamanı planlamak içindir. –
Ölülerin Bekçisi, Wallace Greece
Justisar Günlükleri VI. Kısım
_Astgar C.H.O. Yıllıkları_
25 Endion 1293
4. Ã?ağ
Sürgün
Bir kış günü kimilerinin Wartline dediği Humanaptra’nın soylularına ayrılmış bir mahallesinde kuru bir ağacın dallarında donan bir minik serçe donarak karların arasına düştü. Yalnız, aç ve üşüme duygularıyla ölüme gitmişti. Büyük bir dünyada çok küçük bir şeydi belki de lakin yinede bir ölümdü duygusuz, sert ve merhametsiz.
O sırada siyah deriden yapılma küt burunlu tokalı bir çizme ölü serçeye bastı. Adam serçenin kırılan minik kemiklerini duymadı bile, uzun ve seri adımlarla karşıdaki büyük eve doğru gidiyor, kukuletasının arasından kesik kesik nefes alarak ilerliyordu.
Mükemmel bir taş işçiliyle yapılmış, iki katlı görkemli görünen bir evin merdivenlerini çıkan adam kucağında daha iki üç günlük bir bebeği taşıyordu. Bebek mavi kumaşa sıkıca sarılmıştı. Ã?yle ki yüzü görünmüyordu bile. Minicik bir açıklıktan nefes alıyor adamın bile zor duyduğu hafif mırıltılar çıkarıyordu.
Adam emin adımlarla taş basamakları çıkıyor kaymamak için yere sağlam basıyordu zira çok kıymetli bir şey taşıyordu, ona zarar vermek istemezdi. Pek uzun yol yürümemiş olmasına rağmen, yeşil pelerini karla kaplanmıştı. Kukuletası yüzünü kapatıyordu ama yürüyüşünden ne kadar mutlu olduğu belli oluyordu.
Bebeği kar getiren sert rüzgârdan korumaya çalışarak evin kapısına kadar geldi. Karlarla örtünen bu şirin iki katlı evin yeşil dikdörtgen bir kapısı vardı. Kapıyı deri eldivenli eliyle üç kez tıklattı. Kapı sessizce açıldı. Geriden gelen ışık kapıyı açan adamın yüzünü gölgede bırakıyordu.
“İçeri gelsene Andarion.” dedi adam sesi sertti ama yine de şefkat doluydu. “Bu soğukta fazla dışarıda kalmamalısın.”
“Sağ ol ağabey.” dedi Andarion içeri girdi. Ã?teki adam arkasından kapıyı kapattı.
Andarion büyük eşikten salona adımını attı. Salon sade döşenmişti. Birkaç mavi koltuk rast gele dizilmiş, ortada büyük bir alan bırakılmış onun üstüne ipekten sarı-mavi halı örtülmüştü. Halının üstündeki çocuk elinde bir tahta kılıçla salondan girenlere bakıyordu. Ã?ocuğun gözleri şaşırtıcı derecede maviydi, çelik mavisi. Kahverengi kısa saçları gözlerinin üzerine düşüyordu.
“Baba” dedi çocuk masum bir sesle “Oyun oynamayacak mıyız?”
“şimdi olmaz Robin. Bak amcan gelmiş.” dedi arkadaki adam. Yüzü içeriden gelen mum ışığında ortaya çıktı. Parlak geriye yatırılmış uzun siyah saçlar. Siyah saçlarının altından parlayan yeşil gözler. Babanın çocuğa benzeyen bir yanı yok gibi görünüyordu sadece burun ve ağız yapısı benziyordu.
O sırada içerdeki odalardan birinden bir ses yükseldi. “Kim gelmiş Anarion?” ses bir kadın sesiydi ipeksi ve yumuşak.
“Andarion geldi, Garwen.” diye cevap verdi Anarion sonra Andarion’a dönerek Bir koltuğa oturdu. “Kucağındaki nedir kardeşim? Yoksa bizden gizli bir evlatlık mı aldın? Ama bence evlensen daha iyi olurdu. Kendi oğlunu yetiştirmek bambaşka bir şeydir.”
“Sizden gizli bir şey yaptığım kesin.” diye mırıldandı Andarion. Oturarak kukuletasını başından çıkardı. Ortaya, ortadan ayrılmış yüzünün iki yanına düşen uzun parlak saçlar, ağabeyinin eşi yeşil gözler çıktı. “Bu benim oğlum.”
Anarion’un gözleri bir an şokla açıldı. Sinirle ayağa kalkıp Andarion’un kucağındaki bebeğe baktı. “NE DEMEK SENİN OğLUN !” diye gürledi “ANNESİ KİM ?”
Anarion o sesle bağırınca bile bebek ağlamamıştı ama Robin ürküp odaya kaçarken annesini eteğine gömüldü hızlıca. Robin’in kime benzediği anlaşılmıştı. Annesinin saçları kestane rengiydi omuzlarından beline kadar iniyordu. Kadının gözleri çelik mavisiydi ağzını hayretle açmış kocasına bakıyordu.
“Bana bağırmana gerek yok” dedi Andarion sesi kayıtsızdı ama gözleri içten bir ateşle yanıyordu. “Annesine gelince adı Phadora onunla evlendik.”
“Ne yani o beyaz saçlı orospuyla mı evlendin ha. O fahişeyle mi evlendin şimdi nasıl bize bu piçi gösterme cüretinde bulunuyorsun.” diye gürledi Anarion gözleri irileşmiş kızgınlıktan yanakları kızarmıştı.
Andarion anında ayağa kalktı. Kucağında bebeği olmasa hemen Anarion’un üzerine atılacaktı. Bebeği onun aklını başına getirdi. Ani bir öfkenin kurbanı olmayacaktı derin bir nefes aldı. “Bir daha ailem hakkında böyle konuşma.” Kesik kesik soluyarak ve kelimelerinin üzerinde durarak konuşuyordu sesi metanetli ve sertti. Ama artık ağabeyini eskisi gibi sevemeyeceğini biliyordu.
“Pöh aileymiş ne ailesi ha söylesene evlenmişsiniz bile. Bizim sülalemiz ta Kral Timon’a dayanıyor babamız bizi bu soy için yetiştirdi. Böyle yapman için mi ha Andarion söylesene ha bir sokak büyücüsüyle evlenesin diye mi?”
“Benim kararlarıma saygılı olmanı isterdim ağabey.” dedi Andarion hızla kapıya doğru adımını atarak “Ama sen yine üstünlük taslıyorsun.”
Andarion kapıya doğru giderken Anarion kardeşinin kolunu tutu. “Sana gitme demek isterdim kardeşim ama görüyorum ki sen seçimini yapmışsın ama artık burada yaşayamazsın. Artık sen bir Harwart değilsin Andarion. O yüzden Humanaptra’dan hemen gitmelisin. Ã?ünkü bir Harwart bunu yaparsa onurumuz…” daha devam edemedi yeşil gözleri yaşlarla dolmuştu. Son bir umutla kardeşine baktı. “Sana gitme demek isterdim. Eğer kardeşimi tanımıyorsam gitme derdim bir fahişe için değmez derdim. Lakin artık söyleyecek pek bir şey yok. O zaman git, biliyorsun buradan başka yaşamlarda var.”
“Gideceğim.” dedi Andarion kukuletasını başının üzerine çekti. “ve döndüğümde benim kudretim bütün dünyaya bedel olacak.”
Bunları söyledikten sonra hızla evden dışarı çıktı. Arkasına bakmadı. Bakarsa ağabeyinin gözlerinde yaşlarla ona baktığını görecekti. Ağabeyi hep böyle duygusal olmuştu bu onun en büyük zaafıydı. Dış kapıdan çıkarken kar taneleri yüzüne çarpıyordu. Yavaş ama temkinli adımlarla Phadora’nın yanına gidiyordu. Onun mezarına, Anarion’a bunu söyleyememişti Phadora’nın çocuğunu doğururken öldüğünü söyleyememişti. Fırsat bırakmamıştı ki, Zaten Hiçbir zaman fırsat bırakmamıştı. Mezarı ziyaret ettikten sonra doğuya gidecekti. Artık hiç kimseye hizmet etmeyecekti. Bir umutla doğuya gidecekti. Orada birini tanıyordu o ona ve oğluna yardım edebilirdi.
Yeşil gözleri uzun beyaz mavi kuleye takıldı. Kule karanlıkta ay ışığını yansıtıyor kendini ulaşılmaz ve haşmetli gösteriyordu. İçinden bu kibirli, kendini beğenmiş yere karşı derin bir nefret yükseldi. Burayı yerle bir edeceğim beni kovan bu toprakları yerle bir edeceğim dedi kendi kendine gözlerini çok çok uzakta parlayan dağlara çevirdi. Adımları hızla o yöne doğru ilerledi. Gelecekte birçok kan dökecek olan bu adam. şimdi Humanaptra’yı terk ederken. Her adımıyla doğuya gidiyor arkasında zamanla kaybolan çizme izleri bırakıyordu.
Ã?te yandan amcasının neden bu kadar çabuk gitmesine ve Babasının böyle sinirlendiğini merak eden Robin Harwart gelecekte onu bekleyen tehlikeden habersiz şaşkın şaşkın kapı eşliğinde duran babasına bakıyordu.
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
Biraz olayların gerisine dönelim, İşin başında Astgar Kralının prensini kaçırtan adamı tanıyalım. Yani Kara şahin'i Bağlantıların aslında ne kadar köklü ve eskiye uzandığını hepsinin. Hepsinin bir yazgıyla birbirni etkilediğini anlıyor musunuz. Bir Prens kaçırma işi kaç kişinin hayatını ve yazgısını değiştirdi. Ã?ocuğu kaçırtan adamı inceleyelim birde, belki bağlantıların yaptığı hamleyle sağlayan adamı inceleyelim...
Saygılar
Walter
“İnsanlar Tamahkardır, Astgarlar ise bundan çok daha fazlasıdır.”
Kara şahin.
Justisar Günlükleri IX. Kısım
10. Endion 1349
4. Ã?ağ
Arayış….
Gecenin karanlığını örten hiçbir ışık yoktu bu şehirde, Işık fark edilmek demekti terörün estiği bu bölgelerde Fark edilmemek her zaman yerindeydi. O yüzden kimse ışıkları yakmaya cesaret edemezdi geceleri.
Bir ışık parladı, soğuk tahta evlerin arasında. Işık ihtiyaç için yanmamıştı o gece, ders olsun diye yanmıştı. Kırmızı alevler yavaş yavaş tahta evi sarmaya başladı. O sırada simsiyah gecenin koynunda siyahlar giymiş şapkalı bir adam aşağıda başlayan yangını; yüksek bir evin siyah çatısından hafifçe gülümseyerek izliyordu.
“Bunların, anlamı ne çocuklar ?” dedi gülümseyerek. “Anlamı ne”
Bu sırada aşağıda güvenlik için koşuşturan askerler, yangını söndürmeye çalışan kişiler ve olayı sadece merak için seyredenlerle dolup taşmıştı. İnsanlar Ya kaçmak için ya da Yardım etmek için birbirini eziyordu. Askerlerse olayı kontrol altında tutmakta zorlanıyorlar Bazen birkaç kişiyi öldürmek zorunda kalıyorlardı.
Her zamanki gibi yüzünde büyük gülümseme olan şapkalı adam, oluşan bu kaostan büyük bir zevk alıyordu. Astgarların bunu hak ettiğini düşünüyordu, bu kaosu hak ettiğini. Kısa yaşamlarındaki aptal ihtiraslar yüzünden geleceği yok eden Astgarları öldürmek ona büyük zevk veriyordu. Varsın onu cani veya kötü görsünler, bir kiralık katil sansınlar. Artık umursamıyordu. O sadece yapması gerekeni yapıyor ve bu ırkı yavaş yavaş yeryüzünden siliyordu.
Yangında bulunan insanlardan bazıları yardım etme bahanesiyle yanan evden kıymetli eşya çalıyorlardı. Bazıları ise bu fırsattan yararlanarak yan kesiciliğe başlamıştı. şapkalı adam gördüklerinden tiksindi. Bir an için aşağıya inip hepsini öldürmek istedi. Sakinleşmek için “İnsanlar tamahkardır. Astgarlar ise bundan çok daha fazlasıdır.” diye fısıldadı kendi kendine.
Bu sahneyi daha fazla izlemek istemeyen, şapkalı adam arkasını döndü. Hızlı adımlarla karşı çatıya doğru sıçramaya hazırlandı. Varsın onu kötü görüp aşağılasınlar, katil ilan etsinler, O yine Kara şahin olarak yeni yakılacak yerler yeni öldürülecek insanlar bulacaktı. Hızla karşı çatıya sıçradı.
Karşı çatıya sıçradığında. Karanlığın içinde birinin hareket ettiğini fark etti. Kara pelerinini geriye savurarak elini hançerine koyduğunda. Saklanan adam ortaya çıktı. Kahverengi bir pelerin giymişti, pelerinine uyumlu şapkasını yana yatırmıştı. Görünen sağ gözü hafifçe kısılmıştı ve hafifçe gülümsüyordu.
Masmavi gözden kendi yansımasını gören Kara şahin fısıldadı: “Nickoy Waldemer…”
Kahverengili adamın gülümsemesi genişledi. “Ya “Lord” Falcon, Nickoy Waldemer. Sizi burada bulacağımı kim öngörürdü ? Hala kralların çocuklarını kaçırtıp onları kendi babalarına mı saldırtıyorsun? Ve hala o büyük casus ağına sahipken oturup burada küçük yangınları mı seyrediyorsun ?”
“ Yaptığım işler senin öngördüğünden çok daha fazla büyüdü Nickoy, ama bir şekilde öngörülen durdurulamıyor. Chothorn kendine yeni bir oğul buldu şimdi onun torunu başımıza bela sarıyor.” dedi Falcon elini hançerinden çekerek. “Ne istiyorsun ?”
“Bir iş. Senin aptal politikalarınla bağlantılı.” dedi Waldemer, sonra yangına baktı. “Burada küçük yangınlar çıkartarak yaşlanıyorsun. İşime yaraya bilirsin, duyduğuma göre sende İlk doğan yüzükleri varmış hem de dört tane. ”
“ Varsa sana ne bundan Nickoy ?” dedi Falcon buz gibi bir sesle. “Uzun zaman önce bana sövüp sayarak bizi terk edip güneye gittin. şimdi elimdekileri mi sorgulayacaksın.
Nickoy’un gözleri kısıldı. “ Senin suçlu olduğun konuları açıp burada ikimizin kalbini kırmayalım.”
“Benim Kırılacak bir kalbim bile yok Nickoy. Lafı ağzında geveleme artık.”
“ Yaptığın her işte başarısız oldun Brave.”dedi Nickoy ciddiyetle. “Gittin Amcaya çocuğu kaçırttın sonuç onun yerine tahta güçlü sapkın bir manyak geldi. Onu Silvan ve Anarion’la beraber öldürdünüz. Oğlu daha da psikopat çıkarak Galvorluları katletti. Onu da Robin, öldürdü, bu sefer soyu öldürmeyi akıl ettin ama korkaklığın buna engel oldu ve yine başta dedesinin aynısı gibi görünen bir II.Choros var. Artık Astgarlarla uğraşma Brave. Daha büyük bir şey öneriyorum sana.
“Sana bir şey söyleyeyim mi Waldemer ?” dedi Falcon adama sert sert bakarak., uzun boylu ozanın yanından hızla geçerken. “Bas git. Benim tekrar maceralara atılmak gibi bir niyetim yok.”
“şu yüzüklerin diğer iki tanesinin de bende olduğunu söylesem. Ve bulmamız gerekenin sadece iki tane olduğunu.” dedi Waldemer, gülümseyerek. “Ne dersin ?”
Kara şahin geriye bile bakmadan çatının kenarına kadar geldi. “Belki derim.” Diyerek karşı çatıya atladı. Gözden kayboldu. Nickoy Waldemer ise gülümseyerek karanlıklara karıştı. Artık ortaktılar….
Saygılar
Walter
“İnsanlar Tamahkardır, Astgarlar ise bundan çok daha fazlasıdır.”
Kara şahin.
Justisar Günlükleri IX. Kısım
10. Endion 1349
4. Ã?ağ
Arayış….
Gecenin karanlığını örten hiçbir ışık yoktu bu şehirde, Işık fark edilmek demekti terörün estiği bu bölgelerde Fark edilmemek her zaman yerindeydi. O yüzden kimse ışıkları yakmaya cesaret edemezdi geceleri.
Bir ışık parladı, soğuk tahta evlerin arasında. Işık ihtiyaç için yanmamıştı o gece, ders olsun diye yanmıştı. Kırmızı alevler yavaş yavaş tahta evi sarmaya başladı. O sırada simsiyah gecenin koynunda siyahlar giymiş şapkalı bir adam aşağıda başlayan yangını; yüksek bir evin siyah çatısından hafifçe gülümseyerek izliyordu.
“Bunların, anlamı ne çocuklar ?” dedi gülümseyerek. “Anlamı ne”
Bu sırada aşağıda güvenlik için koşuşturan askerler, yangını söndürmeye çalışan kişiler ve olayı sadece merak için seyredenlerle dolup taşmıştı. İnsanlar Ya kaçmak için ya da Yardım etmek için birbirini eziyordu. Askerlerse olayı kontrol altında tutmakta zorlanıyorlar Bazen birkaç kişiyi öldürmek zorunda kalıyorlardı.
Her zamanki gibi yüzünde büyük gülümseme olan şapkalı adam, oluşan bu kaostan büyük bir zevk alıyordu. Astgarların bunu hak ettiğini düşünüyordu, bu kaosu hak ettiğini. Kısa yaşamlarındaki aptal ihtiraslar yüzünden geleceği yok eden Astgarları öldürmek ona büyük zevk veriyordu. Varsın onu cani veya kötü görsünler, bir kiralık katil sansınlar. Artık umursamıyordu. O sadece yapması gerekeni yapıyor ve bu ırkı yavaş yavaş yeryüzünden siliyordu.
Yangında bulunan insanlardan bazıları yardım etme bahanesiyle yanan evden kıymetli eşya çalıyorlardı. Bazıları ise bu fırsattan yararlanarak yan kesiciliğe başlamıştı. şapkalı adam gördüklerinden tiksindi. Bir an için aşağıya inip hepsini öldürmek istedi. Sakinleşmek için “İnsanlar tamahkardır. Astgarlar ise bundan çok daha fazlasıdır.” diye fısıldadı kendi kendine.
Bu sahneyi daha fazla izlemek istemeyen, şapkalı adam arkasını döndü. Hızlı adımlarla karşı çatıya doğru sıçramaya hazırlandı. Varsın onu kötü görüp aşağılasınlar, katil ilan etsinler, O yine Kara şahin olarak yeni yakılacak yerler yeni öldürülecek insanlar bulacaktı. Hızla karşı çatıya sıçradı.
Karşı çatıya sıçradığında. Karanlığın içinde birinin hareket ettiğini fark etti. Kara pelerinini geriye savurarak elini hançerine koyduğunda. Saklanan adam ortaya çıktı. Kahverengi bir pelerin giymişti, pelerinine uyumlu şapkasını yana yatırmıştı. Görünen sağ gözü hafifçe kısılmıştı ve hafifçe gülümsüyordu.
Masmavi gözden kendi yansımasını gören Kara şahin fısıldadı: “Nickoy Waldemer…”
Kahverengili adamın gülümsemesi genişledi. “Ya “Lord” Falcon, Nickoy Waldemer. Sizi burada bulacağımı kim öngörürdü ? Hala kralların çocuklarını kaçırtıp onları kendi babalarına mı saldırtıyorsun? Ve hala o büyük casus ağına sahipken oturup burada küçük yangınları mı seyrediyorsun ?”
“ Yaptığım işler senin öngördüğünden çok daha fazla büyüdü Nickoy, ama bir şekilde öngörülen durdurulamıyor. Chothorn kendine yeni bir oğul buldu şimdi onun torunu başımıza bela sarıyor.” dedi Falcon elini hançerinden çekerek. “Ne istiyorsun ?”
“Bir iş. Senin aptal politikalarınla bağlantılı.” dedi Waldemer, sonra yangına baktı. “Burada küçük yangınlar çıkartarak yaşlanıyorsun. İşime yaraya bilirsin, duyduğuma göre sende İlk doğan yüzükleri varmış hem de dört tane. ”
“ Varsa sana ne bundan Nickoy ?” dedi Falcon buz gibi bir sesle. “Uzun zaman önce bana sövüp sayarak bizi terk edip güneye gittin. şimdi elimdekileri mi sorgulayacaksın.
Nickoy’un gözleri kısıldı. “ Senin suçlu olduğun konuları açıp burada ikimizin kalbini kırmayalım.”
“Benim Kırılacak bir kalbim bile yok Nickoy. Lafı ağzında geveleme artık.”
“ Yaptığın her işte başarısız oldun Brave.”dedi Nickoy ciddiyetle. “Gittin Amcaya çocuğu kaçırttın sonuç onun yerine tahta güçlü sapkın bir manyak geldi. Onu Silvan ve Anarion’la beraber öldürdünüz. Oğlu daha da psikopat çıkarak Galvorluları katletti. Onu da Robin, öldürdü, bu sefer soyu öldürmeyi akıl ettin ama korkaklığın buna engel oldu ve yine başta dedesinin aynısı gibi görünen bir II.Choros var. Artık Astgarlarla uğraşma Brave. Daha büyük bir şey öneriyorum sana.
“Sana bir şey söyleyeyim mi Waldemer ?” dedi Falcon adama sert sert bakarak., uzun boylu ozanın yanından hızla geçerken. “Bas git. Benim tekrar maceralara atılmak gibi bir niyetim yok.”
“şu yüzüklerin diğer iki tanesinin de bende olduğunu söylesem. Ve bulmamız gerekenin sadece iki tane olduğunu.” dedi Waldemer, gülümseyerek. “Ne dersin ?”
Kara şahin geriye bile bakmadan çatının kenarına kadar geldi. “Belki derim.” Diyerek karşı çatıya atladı. Gözden kayboldu. Nickoy Waldemer ise gülümseyerek karanlıklara karıştı. Artık ortaktılar….
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
Boz Porsuk ile Kara şahin’in hikayesine devam….
Justisar Günlükleri IX. Kısım
12. Endion 1349
4. Ã?ağ
Arayış -2-
Ozan, gitarının tellerine yavaşça dokundu, parmakları istemsiz bir şekilde notalarda dolaştı. Hafif bir melodi duydu gitarından eski bir aşk melodisi, gülümsedi. Başını geriye atıp saçlarını, yüzünden uzaklaştırdıktan sonra biraz hızlanıp çalmaya devam etti. Bir ara caddenin, kaldırımına kurulmuş, kahverengi şapkasını önüne açık bir şekilde koymuştu.
Derdi para kazanmak değildi aslında, sadece dinlenmek ve melodiler içinde dünyayı unutmak, dertleri, kaygıyı. Biraz daha hızlandı melodide, artık onu dinleyenler yürüyüp gitmiyor onun başında toplanıyordu. Gülümseyen ozan, şarkıya girişi yaptı. Uzun ve acıklı bir aşk şarkısıydı bu. Dinleyenler ve o hüzünlendi, her melodide büyü yapmadan büyülüyordu insanları. İnsanlar onu saygıyla dinliyor hiçte küçümsenmeyecek miktarda parayı şapkasına bırakıyordu.
Adı Nickoy Waldemer olan bu ozan, para kesesine göz ucuyla baktıktan sonra hareketli bir parçaya geçti. Waldemer yine iyiydi, yine dinleyiciler onu alkışlayarak tebrik ettiler. Ozan, yine devam edecekti ki kucağına atılan bir kese bunu engelledi. Waldemer kim bu manyak diye bakıyordu ki Siyah siperlikli şapkanın altındaki sert siyah gözleri görünce duraksadı.
“Falcon…” diye fısıldadı yavaşça.
“Ayağa kalk Nickoy” dedi Falcon pelerinini düzeltip ilerlerken.. “İşimiz var.”
Waldemer biraz şaşkın olsa da, paraları topladı “Teşekkürler, Çok teşekkürler.” diye seyircilere hitap ederek kahverengi şapkasını takıp gitarını alan Waldemer, selam verdi ve hızla Falcon’u izledi. Falcon bir iki cadde geçtikten sonra Kıllı Joe Hanına yöneldi. Waldemer içinden küfrederek, bütün pisliklerin bulunduğu, kaçakçılık şebekesinin ana şubesi olan Hana yavaş ve temkinli bir şekilde girdi.
İlk katı üç göz odalardan oluşan Hanın içerisi dumanla örtülüydü ve içeriye ışık zor giriyordu. Barın bulunduğu ilk oda küçük kasvetli ve çok pis bir odadan ibaretti. Sağ taraftaki odada çürük tahtalı masalarda birkaç serseri yemek yiyordu. Yemek masalarının yanındaki merdivenlerden üst kattaki odalara çıkılıyordu. Sol taraf ise kumar bölümüydü. Pis yeşil örtüler üzerinde jilet gibi yepyeni kartlar Han sahibi Kıllı Joe’nun kumarcısı Willy Deorka yönetiyordu. Pekte büyük sayılmayacak han pislik ve bakımsızlıktan dökülüyordu. Cumbalı pencereleri isten öyle kabuk bağlamıştı ki, odaya pek az gün ışığı giriyordu. İçerisi gün ışığı yerine, kaba tahta masaların üzerinde duran, yarısı yanmış mumlarla aydınlanıyordu.
Hana girdiğinizde gördüğünüz ilk şey Kıllı Joe’nun yüze hiç hoş gelmeyecek suratıydı. Joe’nun suratı yusyuvarlaktı ve sakalları yüzünün dörtte birini kaplayacak şekildeydi. Uzun fırça gibi bıyığı, çalı gibi kaşları, kocaman bir burnu vardı. Giydiği atlet, giyilmekten beyaza değil griye benziyordu ve üzerinde lekeler vardı. Omuzları ve göğsündeki kıllar lakabını utandırmayacak ölçütlerdeydi. Kıllı Joe eğer sırıtırsa –ki sırıttığını nadir görebilirdiniz- iki altın dişini de fark edebilirsiniz.
Waldemer şimdi Joe’ya baktığında Falcon’a içki koyuyordu. Falcon ise bar taburelerinden birine oturmuş hafifçe arkasına dönerek kendisine bakıyordu. Waldemer yavaşça ilerleyerek Falcon’un yanına oturdu. Kıllı Joe hemen yanında biterek;
“Ne içersin ozan bozuntusu ?” diye homurdandı Joe, bol miktarda kıllı koltuk altını kaşıyarak.
“Bozuk biranı değil Joe.” dedi Waldemer ters ters “Bana “Lord” Falcon’a verdiğinin aynısını ver belki tadı da güzeldir.”
“Parası da güzel ama. ” dedi Joe homurdanıp koca göbeğiyle aşağıya eğilip şarap kutusunu almaya çalışarak.
“Para sorun değil.” dedi Waldemer gülerek, üç gümüş koydu masaya. Ardından Falcon’a baktı. “Ne diyorsun ?”
“Tamam.” dedi Falcon şarabından bir yudum aldı sonra devam etti. “İkisi sende demiştin hangileri ?”
Waldemer iç cebinden kahverengi taşlı bir yüzük çıkardı. “Kahrun, cüce atası, iz yüzüğü. Uygun mudur “Lord” Falcon ?”
Falcon kahverengi yüzüğü alıp evirip çevirdi. “Bu sahte değil Nickoy Waldemer. Nereden buldun bunu ?”
“Bu seni ilgilendirmez.” dedi Waldemer diğer beyaz taşlı yüzüğü çıkardı. “Başımı belalara soktum diyelim. Bu da Rubingard’ın yüzüğü, bir hapishane görevlisine iyi para verdim bunu almak için.”
Falcon tek kaşını kaldırdı ama bir şey sormadan yüzüğü incelemeye başladı. Joe ise umursamadan çıkardığı tozlanmış şarabı ince bir kadehe dolduruyordu. Suskunluğu izleyen Waldemer gülümsedi “Ne diyorsun ha “Lord” ortak mıyız ?”
Falcon iki yüzüğü de ona verdi. “Belki Nickoy, Ben Joe ile nasıl ortaksam sende benle öyle ortaksın.” Kıllı Joe iğrenç bir şekilde sırıttı ve parlayan iki sarı diş göründü. Waldemer şapkasını önüne çekti.
“İyi o zaman.” dedi yakışıklı Ozan, “Bu konuda konuşuruz “Lord”.” diyerek ayağa kalktı. Handakiler uzun boylu, sarışın ozanın hızla yanlarından geçişini izlediler. O sırada içkisini yudumlayan Falcon’a Kıllı Joe;
“Sana benziyor ha şapka falan ?”
“Nickoy, aslen Galvor’ludur. Orada ozanlar öyle gezerler, fakat yine de hoş.” dedi kahkahalarla gülerek. sonra ciddileşti. “Birinin sana benzemesi hoş be Joe, umalım ki kaderi benzemesin…”
Justisar Günlükleri IX. Kısım
12. Endion 1349
4. Ã?ağ
Arayış -2-
Ozan, gitarının tellerine yavaşça dokundu, parmakları istemsiz bir şekilde notalarda dolaştı. Hafif bir melodi duydu gitarından eski bir aşk melodisi, gülümsedi. Başını geriye atıp saçlarını, yüzünden uzaklaştırdıktan sonra biraz hızlanıp çalmaya devam etti. Bir ara caddenin, kaldırımına kurulmuş, kahverengi şapkasını önüne açık bir şekilde koymuştu.
Derdi para kazanmak değildi aslında, sadece dinlenmek ve melodiler içinde dünyayı unutmak, dertleri, kaygıyı. Biraz daha hızlandı melodide, artık onu dinleyenler yürüyüp gitmiyor onun başında toplanıyordu. Gülümseyen ozan, şarkıya girişi yaptı. Uzun ve acıklı bir aşk şarkısıydı bu. Dinleyenler ve o hüzünlendi, her melodide büyü yapmadan büyülüyordu insanları. İnsanlar onu saygıyla dinliyor hiçte küçümsenmeyecek miktarda parayı şapkasına bırakıyordu.
Adı Nickoy Waldemer olan bu ozan, para kesesine göz ucuyla baktıktan sonra hareketli bir parçaya geçti. Waldemer yine iyiydi, yine dinleyiciler onu alkışlayarak tebrik ettiler. Ozan, yine devam edecekti ki kucağına atılan bir kese bunu engelledi. Waldemer kim bu manyak diye bakıyordu ki Siyah siperlikli şapkanın altındaki sert siyah gözleri görünce duraksadı.
“Falcon…” diye fısıldadı yavaşça.
“Ayağa kalk Nickoy” dedi Falcon pelerinini düzeltip ilerlerken.. “İşimiz var.”
Waldemer biraz şaşkın olsa da, paraları topladı “Teşekkürler, Çok teşekkürler.” diye seyircilere hitap ederek kahverengi şapkasını takıp gitarını alan Waldemer, selam verdi ve hızla Falcon’u izledi. Falcon bir iki cadde geçtikten sonra Kıllı Joe Hanına yöneldi. Waldemer içinden küfrederek, bütün pisliklerin bulunduğu, kaçakçılık şebekesinin ana şubesi olan Hana yavaş ve temkinli bir şekilde girdi.
İlk katı üç göz odalardan oluşan Hanın içerisi dumanla örtülüydü ve içeriye ışık zor giriyordu. Barın bulunduğu ilk oda küçük kasvetli ve çok pis bir odadan ibaretti. Sağ taraftaki odada çürük tahtalı masalarda birkaç serseri yemek yiyordu. Yemek masalarının yanındaki merdivenlerden üst kattaki odalara çıkılıyordu. Sol taraf ise kumar bölümüydü. Pis yeşil örtüler üzerinde jilet gibi yepyeni kartlar Han sahibi Kıllı Joe’nun kumarcısı Willy Deorka yönetiyordu. Pekte büyük sayılmayacak han pislik ve bakımsızlıktan dökülüyordu. Cumbalı pencereleri isten öyle kabuk bağlamıştı ki, odaya pek az gün ışığı giriyordu. İçerisi gün ışığı yerine, kaba tahta masaların üzerinde duran, yarısı yanmış mumlarla aydınlanıyordu.
Hana girdiğinizde gördüğünüz ilk şey Kıllı Joe’nun yüze hiç hoş gelmeyecek suratıydı. Joe’nun suratı yusyuvarlaktı ve sakalları yüzünün dörtte birini kaplayacak şekildeydi. Uzun fırça gibi bıyığı, çalı gibi kaşları, kocaman bir burnu vardı. Giydiği atlet, giyilmekten beyaza değil griye benziyordu ve üzerinde lekeler vardı. Omuzları ve göğsündeki kıllar lakabını utandırmayacak ölçütlerdeydi. Kıllı Joe eğer sırıtırsa –ki sırıttığını nadir görebilirdiniz- iki altın dişini de fark edebilirsiniz.
Waldemer şimdi Joe’ya baktığında Falcon’a içki koyuyordu. Falcon ise bar taburelerinden birine oturmuş hafifçe arkasına dönerek kendisine bakıyordu. Waldemer yavaşça ilerleyerek Falcon’un yanına oturdu. Kıllı Joe hemen yanında biterek;
“Ne içersin ozan bozuntusu ?” diye homurdandı Joe, bol miktarda kıllı koltuk altını kaşıyarak.
“Bozuk biranı değil Joe.” dedi Waldemer ters ters “Bana “Lord” Falcon’a verdiğinin aynısını ver belki tadı da güzeldir.”
“Parası da güzel ama. ” dedi Joe homurdanıp koca göbeğiyle aşağıya eğilip şarap kutusunu almaya çalışarak.
“Para sorun değil.” dedi Waldemer gülerek, üç gümüş koydu masaya. Ardından Falcon’a baktı. “Ne diyorsun ?”
“Tamam.” dedi Falcon şarabından bir yudum aldı sonra devam etti. “İkisi sende demiştin hangileri ?”
Waldemer iç cebinden kahverengi taşlı bir yüzük çıkardı. “Kahrun, cüce atası, iz yüzüğü. Uygun mudur “Lord” Falcon ?”
Falcon kahverengi yüzüğü alıp evirip çevirdi. “Bu sahte değil Nickoy Waldemer. Nereden buldun bunu ?”
“Bu seni ilgilendirmez.” dedi Waldemer diğer beyaz taşlı yüzüğü çıkardı. “Başımı belalara soktum diyelim. Bu da Rubingard’ın yüzüğü, bir hapishane görevlisine iyi para verdim bunu almak için.”
Falcon tek kaşını kaldırdı ama bir şey sormadan yüzüğü incelemeye başladı. Joe ise umursamadan çıkardığı tozlanmış şarabı ince bir kadehe dolduruyordu. Suskunluğu izleyen Waldemer gülümsedi “Ne diyorsun ha “Lord” ortak mıyız ?”
Falcon iki yüzüğü de ona verdi. “Belki Nickoy, Ben Joe ile nasıl ortaksam sende benle öyle ortaksın.” Kıllı Joe iğrenç bir şekilde sırıttı ve parlayan iki sarı diş göründü. Waldemer şapkasını önüne çekti.
“İyi o zaman.” dedi yakışıklı Ozan, “Bu konuda konuşuruz “Lord”.” diyerek ayağa kalktı. Handakiler uzun boylu, sarışın ozanın hızla yanlarından geçişini izlediler. O sırada içkisini yudumlayan Falcon’a Kıllı Joe;
“Sana benziyor ha şapka falan ?”
“Nickoy, aslen Galvor’ludur. Orada ozanlar öyle gezerler, fakat yine de hoş.” dedi kahkahalarla gülerek. sonra ciddileşti. “Birinin sana benzemesi hoş be Joe, umalım ki kaderi benzemesin…”
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
Bu kadar tesadüfü ve bağlantıları keşfeden olmamış mıdır sizce ? Bunu öğrenmek için devam edelim…
Yazar / Mert şahin
Justisar Günlükleri XI. Kısım...
_Mektuplar_
Saygın sayfa…
Yapacak bir şey yok, sadece okumak ve yazmak. Başka ne yapılabilir ki burada…Bu köhne yerde görevimin sabır işi olduğunu, Konuşmanın nasıl bir ihtiyaç olduğunu öğrendim, sayın sayfa. Eskimiş ve yıpranmış olsan bile beni anlayacak yegane şeysin sen…
Bu yazıyı muhtemelen kimse okumayacak, Burada saklı mürekkepler zamanla kurumadan sana yazmazsam delireceğim, bütün dünyevi olaylardan temizlenmiş, sakin bir yaşamım olduğunu mu sanıyorsun. Ben bekleme adamı değilim Sayın sayfa, bana dava adamı dediler. Buraya dikildim, isteyerek mi hayır şu an ölmeyi o kadar çok istiyorum ki…Belki o gün giden sevdiklerimi bir daha görürüm diye….
Dünyanın adaletsiz çarkı her zaman bir kişi buluyor Sayın sayfa, Ã?yle kişileri buluyor ki bu yük altında ezilsinler istiyor. Bazıları ezilip çiğneniyor, bazıları ayakta kalıyor. Ben ayakta kalacağım ve gözlerim bu köhne harabe dışında başka yerlerde görecek. Bunun için, bileklerimi kesmiyorum Sayın sayfa, görevimi yapıyorum.
Görevim ne mi ? Burayı beklemek. Buradaki gizli şeyleri korumak, şu an korumakta olduğum kahrolası çürümeye başlamış bir kütüphaneden yazıyorum bu kelimeleri, dışarıda güneş parlamıyor hiç, sis içinde etraf, güneşi görmeyeli yüz yirmi yıl oldu. Yüz yirmi yıl bir insan ömrünün iki katı Sayın Sayfa, o süre zarfında ilk elli yıl bazı kişilerin buraya yaklaşmamaları gerektiğini öğrettim.
O zamanlar zevkliydi, reflekslerim keskinleşmiş, çok ölümcül ve derin olmadıkça basit yaraların etkilemediğini öğrenmiş olduğum için. Buraya gelen benle savaşan bir çok kişiyi öldürdüm. Ama sonra artık gelmeyi kestiler, bende kendimi kitaplara verdim, bu kahrolası büyük kütüphanedeki bütün kitapları bitirdim Yapacak bir şey kalamadı.
şimdi ise korumakla olduğum bu sabır dolu görevi yapmakta zorlanıyorum. Elim her seferinde ölmek için hançerime gidiyor ölüp de kurtulmak için,kendimi zor durduruyorum. Bunu yapmak çok zor Sayın sayfa. Bazı ahmaklar benim yerimde olmayı dileyebilir ama onlar elli yıl bile dayanamazlar bu lanet harabelere…
Cidden Ölülerin Bekçisi olmak zor Sayın sayfa, Ölümsüz olmaktan çok daha zor…
İşte bu yüzden neden ölülerin bekçisi olduğumu araştırdım. Bütün bu olanlar şu an içinde bulunduğum durum, O gün ve daha öncesi, kibir en büyük günah diye boşuna demediler. Bu yerde bu şekilde tıkılıp kalmak neyin sebebidir nasıl bağlantılarla örülmüştür. Bu kadar inzivada yaşayıp düşündükçe bulabildim bunu, Elrohir’in yardımı çok oldu bütün bilgileri ondan buldum ama bunu ona anlatmayacağım, İlkdoğanların hiçbirine anlatmayacağım bütün bu olayı lehime kullanacağım.
Ã?ıkardığım sonuç, bütün olayların bir bütünün sonucu olacak şekilde bağlanması, Falcon’un tekrar tekrar denemesine rağmen Astgar soyunu kurutamamasının nedeni, sadece basiretsizliğe, şansızlığa bağlamak aptallık olur, Aynı şekilde Robin Harward’ın bir kehanet ile bağlantılı inanılmaz derecede güçlü olması, Silvan’dan eğitim alması bunların hiçbiri tesadüf değil.
Ama bir kehanet de değil, Kehanet diye bir şey yoktur, Kehanet zamanı planlamak içindir. Ve bu zamanı planlayanlar, tanrılarımız değil. Kimler olduğunu bilmiyorum, tek bildiğim iki kutuplu büyük güç odağının karşılaştığında ortaya çıkacak büyük güce ihtiyaçları olması. O yerin nerede olduğunu bilmiyorum. Buna önemde vermiyorum.
Görevimi bitirmek için bu çabayı sarf edeceğim, İki büyük güç odağı burada karşılaşırsa bu harabeleri yok edecek bende özgür olacağım. Robin Harwart ve Chot Chuitchik’i buraya çekeceğim, işin ilginci bu ikisinin akraba ve kuzen olması ikisinin babası Anarion ve Andarion Voldrimde birbirlerini öldürdüler. Kardeş kardeşi öldürdü. Kuzen de kuzeni öldürecek ve bu işte burada bitecek….
Denge sağlanacak, birilerinin planları tutmayacak ve ben özgür olacağım…
Ama herkes mutlu olmayacak, Birileri ölmeli ki diğerleri yaşasın…
Ölülerin Bekçisi
Wallace Greece…
Yazar / Mert şahin
Justisar Günlükleri XI. Kısım...
_Mektuplar_
Saygın sayfa…
Yapacak bir şey yok, sadece okumak ve yazmak. Başka ne yapılabilir ki burada…Bu köhne yerde görevimin sabır işi olduğunu, Konuşmanın nasıl bir ihtiyaç olduğunu öğrendim, sayın sayfa. Eskimiş ve yıpranmış olsan bile beni anlayacak yegane şeysin sen…
Bu yazıyı muhtemelen kimse okumayacak, Burada saklı mürekkepler zamanla kurumadan sana yazmazsam delireceğim, bütün dünyevi olaylardan temizlenmiş, sakin bir yaşamım olduğunu mu sanıyorsun. Ben bekleme adamı değilim Sayın sayfa, bana dava adamı dediler. Buraya dikildim, isteyerek mi hayır şu an ölmeyi o kadar çok istiyorum ki…Belki o gün giden sevdiklerimi bir daha görürüm diye….
Dünyanın adaletsiz çarkı her zaman bir kişi buluyor Sayın sayfa, Ã?yle kişileri buluyor ki bu yük altında ezilsinler istiyor. Bazıları ezilip çiğneniyor, bazıları ayakta kalıyor. Ben ayakta kalacağım ve gözlerim bu köhne harabe dışında başka yerlerde görecek. Bunun için, bileklerimi kesmiyorum Sayın sayfa, görevimi yapıyorum.
Görevim ne mi ? Burayı beklemek. Buradaki gizli şeyleri korumak, şu an korumakta olduğum kahrolası çürümeye başlamış bir kütüphaneden yazıyorum bu kelimeleri, dışarıda güneş parlamıyor hiç, sis içinde etraf, güneşi görmeyeli yüz yirmi yıl oldu. Yüz yirmi yıl bir insan ömrünün iki katı Sayın Sayfa, o süre zarfında ilk elli yıl bazı kişilerin buraya yaklaşmamaları gerektiğini öğrettim.
O zamanlar zevkliydi, reflekslerim keskinleşmiş, çok ölümcül ve derin olmadıkça basit yaraların etkilemediğini öğrenmiş olduğum için. Buraya gelen benle savaşan bir çok kişiyi öldürdüm. Ama sonra artık gelmeyi kestiler, bende kendimi kitaplara verdim, bu kahrolası büyük kütüphanedeki bütün kitapları bitirdim Yapacak bir şey kalamadı.
şimdi ise korumakla olduğum bu sabır dolu görevi yapmakta zorlanıyorum. Elim her seferinde ölmek için hançerime gidiyor ölüp de kurtulmak için,kendimi zor durduruyorum. Bunu yapmak çok zor Sayın sayfa. Bazı ahmaklar benim yerimde olmayı dileyebilir ama onlar elli yıl bile dayanamazlar bu lanet harabelere…
Cidden Ölülerin Bekçisi olmak zor Sayın sayfa, Ölümsüz olmaktan çok daha zor…
İşte bu yüzden neden ölülerin bekçisi olduğumu araştırdım. Bütün bu olanlar şu an içinde bulunduğum durum, O gün ve daha öncesi, kibir en büyük günah diye boşuna demediler. Bu yerde bu şekilde tıkılıp kalmak neyin sebebidir nasıl bağlantılarla örülmüştür. Bu kadar inzivada yaşayıp düşündükçe bulabildim bunu, Elrohir’in yardımı çok oldu bütün bilgileri ondan buldum ama bunu ona anlatmayacağım, İlkdoğanların hiçbirine anlatmayacağım bütün bu olayı lehime kullanacağım.
Ã?ıkardığım sonuç, bütün olayların bir bütünün sonucu olacak şekilde bağlanması, Falcon’un tekrar tekrar denemesine rağmen Astgar soyunu kurutamamasının nedeni, sadece basiretsizliğe, şansızlığa bağlamak aptallık olur, Aynı şekilde Robin Harward’ın bir kehanet ile bağlantılı inanılmaz derecede güçlü olması, Silvan’dan eğitim alması bunların hiçbiri tesadüf değil.
Ama bir kehanet de değil, Kehanet diye bir şey yoktur, Kehanet zamanı planlamak içindir. Ve bu zamanı planlayanlar, tanrılarımız değil. Kimler olduğunu bilmiyorum, tek bildiğim iki kutuplu büyük güç odağının karşılaştığında ortaya çıkacak büyük güce ihtiyaçları olması. O yerin nerede olduğunu bilmiyorum. Buna önemde vermiyorum.
Görevimi bitirmek için bu çabayı sarf edeceğim, İki büyük güç odağı burada karşılaşırsa bu harabeleri yok edecek bende özgür olacağım. Robin Harwart ve Chot Chuitchik’i buraya çekeceğim, işin ilginci bu ikisinin akraba ve kuzen olması ikisinin babası Anarion ve Andarion Voldrimde birbirlerini öldürdüler. Kardeş kardeşi öldürdü. Kuzen de kuzeni öldürecek ve bu işte burada bitecek….
Denge sağlanacak, birilerinin planları tutmayacak ve ben özgür olacağım…
Ama herkes mutlu olmayacak, Birileri ölmeli ki diğerleri yaşasın…
Ölülerin Bekçisi
Wallace Greece…
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests