Hikayemiz Makere adında oldukça korkak bir ozanın üzerine. Her zaman beladan olabildiğince uzak durmaya çabalayan bir tip. Sonra Courley adında genç bir kızla karşılaşıyor ve kız onun hayatına epey bir bela getiriyor desek yeridir.
Gecenin bir yarısıydı ve gümüşten bir ay tepede ışıldıyordu. Karanlık bir gölge malikane duvarına sırtında bir udla tırmanıyordu. Malikanenin gecedevriye yapan korumaları şu anda diğer tarafta kalıyorlardı, gölge de bu fırsatı kaçırmamak için duvarı geçmeye acele etti. Gölge duvardan atlar atlamaz ormanın içlerine doğru hızla ilerlemeye başladı.
Makere rahatlamanın etkisiyle derin bir nefes aldı. En sonunda tehlikeden uzaktaydı. Gene de şafaktan önce malikaneden yapabildiği kadar uzağa gitmek istiyordu, o yüzden ormanda yürümeye devam etti. Malikanenin lordu hizmetinden memnun kalmamıştı ve Makere başını veya vücudunun başka bir parçasını kaybetmek istemiyordu. O bir savaşçı değildi. Hiç kılıç tuttuğu olmamıştı. Bir gün yapmayı da planlamıyordu hani. O bir ozandı ve tek silahı krallığın dört bir yanındaki leydileri ve lordları büyülemekte kullandığı uduydu.
Aniden ağacın tekinden sallanan bir şey geldi ve göğsüne çarpmasıyla büyük bir gürültüyle kendini sırt üstü yere düşmüş buldu, udu birkaç metre ileri fırlamıştı. Üzerine bir şey atladı ve bir hançer boğazına dayandı.
"İşte şimdi ölüsün, Kells" bir kızın sesi tısladı.
"Kells?" Makere fısıldadı, hançer boğazını kesmesin diye korkudan hareket etmemeye çalışıyordu.
Kız ona baktı. Karanlığın içindeki bir silüetten ve parlayan bir çift gözden daha fazlası görülmüyordu.
"Ups" dedi kız, "Sen Kells değilsin, değil mi?"
"Hayır. Mümkünse o hançeri boğazımdan çekebilir misin?" Makere kibarca sordu.
Kız hançeri çekti ve Makere"in ayağa kalkmasına yardım etti. Makere gidip yerden udunu aldı.
"Gerçekten üzgünüm." dedi kız, Senin başka birisi olduğunu sandım."
"Kells?"
"Tam olarak. Ve madem o değilsin"" kız meraklı bir bakış attı, "Kimsin?"
"Makere bir ozanım." dedi ona, "Ve siz kimsiniz leydim?"
"Courley. Bir ozan değilim."
"Beni şaşırtmadı."
Kız güldü. Makere"in gözü karanlığa şimdi daha iyi alışmıştı ve kızı daha net seçebiliyordu. Tahmini 1.80 boylarında güzel görünümlü ve atletik yapılı bir kızdı. Uzun sarı saçları omuzlarından aşağı altın teller gibi dökülüyordu. Yüzü aşağı yukarı yirmi yaşlarındaymış gibi gösteriyordu, belki aşağı belki de yukarı. Ortam gözlerinin rengini görebilmek için çok karanlıktı ve anlamadığı bir nedenden dolayı bu Makere"i rahatsız etti. Bir ihtimal diye düşündü, kadınların en çok gözlerini sevdiğindendir.
Her şey bir yana onu en çok şaşırtan ise kızın giydiği giysiler oldu. Kadınların elbiseler veya en azından etek falan giymesi gerekmez miydi? Fakat bu kız yeşil bir tünik ve açık kahverengi deri bir pantolon giyiyordu. Hayır, giysilerin içinde kötü gözüktüğünden değil, müthiş de gözüküyor. Daha çok kızlar pantolon giymemeli işte. Hançer şimdi yüksek deri botunun içine sokulmuştu, sadece kabzası gözüküyordu.
İnanılmaz güzeldi.
"Ã?yleyse Makere" dedi kız ve onu hayalinden kaldırdı, "Hangi yöne gidiyorsun?"
Makere omuz silkti. Hiçbir fikri yoktu.
"İyi. Ben Kraliyet Kalesine gidiyorum." dedi Courley, "Gelmeye ne dersin? Konuşacak birinin olması fena olmazdı. Son konuşmamdan bu yana bir süre oldu. Sen iş görebilirsin, bir ozan olsan bile."
"Hey! Ozanların nesi varmış?" Makere karşı çıktı.
"Hep seni ayartmaya çalışırlar, "çiçek dilini" konuşurlar ve o saçma aşk şarkılarını devamlı söylerler."
"Seni ayartmaya çalıştım mı?" Makere sordu, "Sana şarkı söyledim mi? Hiç "çiçek dili" konuştum mu?"
"şansın olmadı ki." Courley parmağıyla onu göstererek
"İyi"" dedi Makere, "Seni ayartmıycam. Sen söylemedikçe." Ã?apkınca sırıttı ve devam etti, "Ve sana o "çiçek dilini" konuşmıycam. Yalnız şarkı söyleyebilirim. Fakat bu şarkı söylemekten hoşlandığımdan, sana aşk şarkıları söylemek istediğimden değil."
"Tamam. Anlaştık!" Courley gülümsedi, "Hadi, gidelim."
Makere onu ormanda ilerlerken takip etti. Bir vakit sonra ona döndü ve sordu: "Kraliyet Kalesine niye gidiyorsun?"
Courley omuz silkti. "İmparator Zen"le bitmemiş bir işim var."
Makere daha fazlasını sormadı, daha fazla konuşmak istiyormuş gibi görünmüyordu. Onu kızdırmak istemezdi, hele de botunun içindeki hançeri düşününce. İmparator Zen krallığın yeni yöneticisiydi. Ondan önce Kral Derk vardı, tüm insanlara kibar davranan ve hepsince sevilen büyük bir adamdı. Beş yıl önce öldü ve krallık derin bir kedere büründü. İmparator Zen tahta oturdu ve o günden kelli krallığı demir bir elle yönetti. Yüksek vergiler çiftçileri ve çok zengin olmayan diğer yerlileri nerdeyse öldürecek bir düzeye geldi.
Yalan yok, kimsenin de İmparator Zen"den hazzettiği yoktu pek. Hükmünün daha ilk yılında toplum içinde kendisinden hoşlanmadığını belli eden pek çok insanı infaz ettirdi. Ondan sonra hiç kimse İmparator Zen"den yana hoşnutsuzlarını yüksek sesle söylemedi, varsa bile. Daha da korkutucu bir şey varsa o da kralın kolyesi şimdi onun ellerinde olmasıydı.
Kolye çok çok uzun bir zamandır kralın ailesinin nesilden nesile aktardığı bir şeydi. Denir ki onlara bir vakit bir büyücü tarafından verilmiş ve büyük güçlere sahipmiş. Ancak güçleri takanın ruhuna göre değişirmiş. Giyen kişi ne kadar iyiyse kolye de o kadar Beyaz Büyü gücüne sahip olurmuş, ne kadar da kötüyse o kadar Karanlık Büyü verirmiş sahibine. İmparator Zen"in kötü olduğu konusunda pek tartışılacak yan yoktu.
Kral Derk"in iki kızı vardı, Prenses Nicone ve Prenses Leyrie. şu anda Kraliyet Kalesinde İmparator Zen"le beraber yaşıyorlardı, çünkü sadece babaları erken yaşta ölmesinin prenseslerin fakirlik içinde yaşaması anlamına gelmediğini söylemişti Zen. Gel gelelim çoğu insan kızları bırakmamasının nedeninin onlar tutsak olarak tutması olduğunu düşünüyorlardı. Aslına bakarsak en büyük kız Prenses Nicone"un tahta babasından sonra oturması gerekiyordu fakat her nasılsa Zen krala tahtı kendisine devrettiğine ilişkin bir belge imzalatmıştı.
"Sessizleştin" dedi Courley aniden
Makere başını kaldırdı, "Başka bir şey hakkında düşünüyordum."
"Sorun değil. Bu arada nerdensin?"
"Bilmiyorum. Ben yetimim. Ben beş yaşlarındayken yaşlı bir çift beni evlerine aldılar, bana acıdılar herhalde. Onüç yaşına kadar orda kaldım. Daha sonra bir ozanın peşine takıldım, o bana çalmayı ve şarkı söylemeyi öğretti. Bir yıl sonra kendi uduma sahiptim ve kendi başıma devam ettim."
Courley anladığını gösterircesine başını salladı, "Ben de yetimim. Ancak dört ya da beş yıl önceden beri." dedi kız, "Ailem öldü."
"Nasıl?" Makere nazikçe sordu.
Courley omuz silkti, "Artık bir önemi yok."
Makere konunun peşini bıraktı, kendisi hakkında konuşmak istemiyorsa konuşmazdı.
"Bu arada kaç yaşındasın?" sordu Makere. Basit bir soru olduğunu ve cevaplayacağını düşünüyordu.
"Yarım yıl sonra yirmi olacağım."
"On dokuz o zaman."
"Hayır, nerdeyse yirmi."
Makere iç çekti. Daha önce hiç bu kadar inatçı ve rahatsız edici bir kıza rastlamamıştı.
"Tamam. Nerdeyse yirmi."
"Sen kaç yaşındasın?" Courley sordu.
"Yirmi üç."
Ondan sonra sessizlik içinde yürüdüler. Bir süre sonra Makere sessizliğin çok fazla olduğuna karar verdi ve hoşlandığını neşeli bir melodiyi mırıldanmaya başladı.
"şunu bırakacak mısın?" Courley çıkıştı.
"Niye?"
"Rahatsız ediyor."
"Tamam. Ben yoruldum. Biraz uyuyalım." Dedi Makere, yere oturdu ve sırtını bir ağaca dayadı.
Courley başka bir ağacın altına oturdu. Kısa süre içinde ikisi de uyuyakaldı.
Devamı gelecek"
