Posted: Wed Jul 23, 2008 12:49 am
Kiba en sonunda etrafındaki ağaçlardan daha yüksek bir dala ulaştı ve yıldırzlarla dolu gecenin karanlığında uzayıp giden ormana baktı. Uçsuz bucaksız orman karanlığın dışına taşıyordu ve görünürde herhangi bir köy veya ışık yoktu.
"İyi ki fazla uzaklaşmadan bunun tepesine çıkmayı akıl etmişim..." diye düşündü Kiba. Sonra kendi arkadaşlarının yaktığı ateşin belli belirsiz dumanını fark etti. Ateşin dumanı yetmiyormuş gibi pişen etin kokusu da her tarafa yayılmıştı. Safiel ve yoldaşları etraflarındaki herkese "Biz buradayız!" diye bağırıyordu.
Kendi yaktıkları ateşin belirginliğinden ilham alan Kiba etrafta başka bir ateş var mı diye bakmaya başladı. Gökyüzü biraz daha aydınlık olsaydı bu çok daha kolay bir iş olurdu ama gecenin karanlığında tüten bir dumanı görmek daha zor oluyordu. Böylesine sık bir ormanda ateşin parıltısını görmek ise imkansızdı. şu anda bir ateşin yanında olmayı ne kadar da çok isterdi... Kiba'nın dudakları morarmış, teninin rengi çekilmişti. Dişleri titriyor, sırtından soğuk ter damlaları akıyordu.
Rhuan'lı denizci dört bir yanına uzun uzun baktı. Yıldızların arka fonu oluşturduğu karanlık gökyüzünde küçük de olsa bir kıpırdama, bir dalgalanma bekliyordu ve aradığı şeyi buldu. Kiba ne kadar uzak olduğunu tam olarak kestiremiyordu ama denizci gözleri uzaklık kavramına aşinaydı. Duman bir fersahtan biraz daha uzakta tütüyordu ve bu da bir saatten biraz daha uzun bir yürüyüş demekti. Kiba oraya gidip ne olduğuna bakıp sonra da geri dönemezdi. Bu çok uzun bir süre olurdu ve kamptakiler onun bu kadar uzun süre ortadan kaybolmasını bekleyemezlerdi. Melez Rhuan'lı dumanın yönünü tam olarak kestirdikten sonra diğerlerine haber vermek için aşağıya inmeye başladı ve hayatında gördüğü en güzel şeyi de ilk defa o zaman gördü.
"Neden bu kadar çabuk gidiyorsun? Daha yeni geldin!" Konuşan dünyanın en güzel yaratığıydı ve sanki ağacın bir parçası gibi incecik dallardan birisine uzanmış, bir bacağını kendi halinde aşağı sarkıtıyordu. Kiba kızın güz yapraklarını andıran saçlarında kayboldu. Zihnini engin ormanın ağaç ve toprak kokusu doldurmuştu, kendisini yaprağın üstünde süzülen, insan eli değmemiş, insan gözü görmemiş bir çiğ tanesi gibi özgür ve mutlu hissetti.
"Ben.... şey..... diğerlerine... aslında... aşağıya inip onlara haber vermem gerekiyor." Kızın cazibesi karşısında çocuğun zihnindeki, görevine ilişkin son kalıntılar da ufalanıp dağılmak üzreydi."
"Burada kal lütfen. Benimle yaşar, bana yardım edersin."
Melez Rhuan'lı nın kalbi göğüs kafesinde deli gibi çarpıyordu. Kız ondan hayatta en çok istediği şeyi istemişti.
"Olur. Tabi ki! Neden olmasın?"
"Sahiden mi? Beni çok mutlu ettin. O halde gel, sana evimi göstereyim." Güz saçlı kız ayağa kalktı ve vücudunu sadece biraz örten koyu kahverengi elbisesi sonbahar yaprakları gibi dalgalandı. Arkasında iki küçük bedenin de içinden geçebileceği bir delik vardı şimdi, Kiba tırmanırken bu kovuğu fark etmemişti.
Kovuğun içinde ışık yoktu ama yine de ağacın içi karanlık değildi. Kovuğun iç duvarlarını sarmış yosunlar karanlıkta koyu yeşil parlıyorlar, Kiba'nın etrafını görebileceği kadar ışık sağlıyorlardı. Burası küçük kızın yuvasıydı ama çocuk etrafta alışık olduğu tarzda hiç bir eşya göremedi. Yatak, dolap, sandalye masa gibi şeyler burada yoktu.
"Lütfen bu hediyemi kabul et. Bunu kabul edip takarsan beni çok mutlu edersin."
Kiba kendisine uzatılan meşe palamudunu avcunun içine aldı. Küçük tohum kıvrılıp iplik haline getirilmiş ince sarmaşık sürgünlerinden yapılmış bir kolyenin ucuna geçirilmişti. Kiba tereddüt etmeden kolyeyi aldı ve boynuna geçirdi.
"Teşekkür ederim."
Dryad şen ve tiz bir kahkaha attı.
"Asıl ben teşekkür ederim. Senin sayende ormanımı yağmalayan insanlardan birini ele geçirmiş oldum."
Kiba boş gözlerle kıza bakıyordu. Tek istediği onu mutlu etmekti ama o böyle konuştuğunda mutlu mu yoksa mutsuz mu olduğunu anlayamıyordu.
"Adın ne ve nereden geliyorsun?"
"Kiba. Uzaktaki bir adadan geliyorum... Birileri ile birlikteyim... ııh." Rhuan'lı denizci hangi anısına dokunsa sanki bir kelebeğin kanatlarına dokunuyordu. Geçmişi ile ilgili her şey o düşündüğünde çözülüp gidiyordu.
"Geyikleri öldüren, ateş yakan, içki içen, nadir otları hunharca koparan birileri ile birliktesin... Bu kadarını biliyorum. Siz de diğerleri gibi bu ormanı yok edeceksiniz. Ama ben bunun olmasına izin vermeyeceğim."
Dryad ay gibi parlayan ince küçük bıçağını çekti ve bir hamlede Kiba'nın yanına sokuldu. Bıçağı çocuğun ince boynuna dayadı ve tam boğazı boylu boyuna açacakken durdu.
"Senin... adem elman yok. Kutsal meşe adına... Az kalsın bir çocuk öldürüyordum." Dryad bu ormanda insanlardan uzaktı, ama meşe ona insanların kokusunu, görünüşünü, seslerini, hatta dillerini bile öğretmişti, meşenin bilgeliği ona erkek insanlardaki, doğadan kovulmalarının mirası adem elmasından bahsetmeseydi peri kız ormanının kutsallığının bozulmasının verdiği üzüntü ve acı ile Kiba'yı orada öldürecekti. O ormanın intikam isteyen ruhu, savunucusuydu. Bunun için gerekirse ormanını talan eden her canlıyı öldürürdü ama kızın doğasında, yaşlı meşenin doğasında bir ağaç kovuğunda savunmasız bir çocuğu öldürmek yoktu. Ağaçları birer birer kesen, hayvanları yavru, dişi ayırt etmeden öldüren goblinler Dryad'ı çıldırma noktasına getirmişti. Günlerdir meşesini bırakmadan çevresini savunuyordu. Goblinler kesilecek ağaçlara işaretler koyuyordu ama büyük meşenin yakınlarında hiç işaret yoktu. Her nedense goblinler burada işaret koyacak kadar uzun yaşayamıyorlardı.
Güz saçlı peri sakinleşti ve ay gibi parlayan bıçağını son bahar yapraklarına benzeyen kıyafetinin içine soktu. Bir eli hala son nefesinde ses çıkartmaması için Kiba'nın dudaklarını örtüyordu. Ã?ocuk buz gibiydi ve teni bembeyazdı. Dryad meşe palamudu kolyeyi çocuğun boynundan çekip çıkarttı. Kiba kolyenin etkisinden kurtulmuştu ama hala kızın ilk cazibe büyüsünün etkisindeydi.
"Özür dilerim. Sen iyi misin?"
"Evet... Bu bir oyun muydu?"
"Evet, hayır. Bu öylesine bir şeydi. Kimsin sen?"
"Adım Kiba."
"Neden buradasın? Donmak üzeresin. Arkadaşların ateşin başında. Neden onlarla değilsin?" Dryad usulca Kiba'nın arkasına geçti ve ellerini üflemek için küçük bir delik bırakacak şekilde çocuğun sırtında birleştirdi, sonra da bütün gücüyle Kiba'nın üşümüş ciğerleri ısınana kadar üfledi.
"Biz büyük hapisanenin ve korsanların olduğu limandan geliyoruz. Goblinlerle, korsanlarla ve ejderhalarla savaştık. Sayıları çok kalabalıktı, başa çıkamayınca güçlü büyücü Safiel bizi buraya ışınladı. Ağaçlardaki izleri fark edince de beni etrafa bakmam için göndermişti."
"Goblinlerle mi savaşıyordunuz? Burası da onlarla kaynıyor. Ağaçları kesiyorlar. Kızıl cüppeli bir rahibin emrindeler. Bıçağımı onun boynundan geçiremiyorum!" Peri kız ay ışığı gibi parlayan bıçağını çekmiş, havada kendisinden başka kimsenin görmediği şeklin kalbine saplamıştı." Ã?ünkü kulübesini ve kendisini koruyucu efsunlarla koruyor. Ben veya ormanın başka bir canlısı, ne zaman yaklaşsak o hazır oluyor ve biz onunla savaşacak kadar güçlü değiliz."
"Benim dostlarım güçlüler. Aramızda kadın bir şövalye, gerçek bir Elf kralı, tahmin bile edemeyeceğin kadar güçlü bir büyücü ve ot biçer gibi goblin biçen bir savaşçı var. " Kiba son benzetmesinin ne kadar uygunsuz olduğunu fark etti ve laf üzerine rum ateşi gibi dökülmeden ucunu hemen bir yere bağladı. "Üstelik diğerleri de son derece yetenekliler. Ben aralarında en çömez olanım. Hepimiz en az senin kadar goblinlerden nefret ediyoruz. Hatta aramızdan bir tanesi lafını bile duymaya dayanamıyor."
"Çok konuşuyorsun Kiba. Çok hırslı ve tez canlısınız. Doğanın kendine özgü dingin huzuru ile sizi sarmasına dayanamıyor, onu ve her şeyi yakıp yıkıyorsunuz. Sürekli konuşuyor, eziyor, topluyor, çiğniyor ve öldürüyorsunuz. Size dayanamıyorum..." Kızın gözünden yanağına bir çiğ damlası süzüldü.
"Hepimiz öyle değiliz. Ormanı korumana yardımcı oluruz."
"Olmaz, diğerlerine benden ve bu meşeden bahsetmene izin veremem. Aralarında kötü niyetli olanlar da var. Bu meşenin ne anlama geldiğini bileceklerdir. Seni buradan sağ gönderemem. Özür dilerim. Artık benimle kalmaktan başka çaren yok."
Kiba kızın cazibe büyüsünden kurtulduğunu anladı. Bu kelimeleri az önce duysaydı ondan mutlusu olmazdı ama bir şekilde büyüden kurtulmuştu işte...
"Beni burada tutamazsın ...., adını bilmiyorum, özür dilerim sormamak benim kabalığım."
"Adımı telaffuz edemezsin zaten, bunun önemi yok."
"Beni burada tutamazsın peri kız. Uyarmam gereken dostlarım, yapmam gereken bir görevim, kurtarmam gereken bir babam var. Hayatta emin olduğum bir tek şey varsa o da kaderimin bu ağaç kovuğunda son bulmayacağı. İstersen güç kullan, ama seni temin ederim ki buradan gideceğim."
"Demek cazibe efsunumdan kurtuldun... Bunu bekliyordum zaten. Sen hala bir çocuksun." Parmağıyla Kiba'nın boynunda adem elmasının olması gereken yeri gösterdi. "Bu yüzden hala doğadan kopmuş sayılmazsın..." dedi sonra gülümseyerek. "Peki git. Ama onlara buradan bahsetme lütfen. Ben gitmenin yanlış olduğunu düşünüyorum, ama meşe gitmene izin verdi. Bunun ormanın iyiliğine olduğunu düşünüyor."
Pişman olmayacaksın. Kiba peri kızı yanağından öptü ve kovuktan çıkıp hızla aşağı indi. Bir kaç dakika sonra tekrar diğerlerinin yanına gelmişti. Hemen Safiel'in yanına koşup rapor verdi. Büyücü kendi halinde dinleniyordu.
"Kuzeybatıda bir kulübe var, yaklaşık 1 fersah uzaklıkta. Ağaçlarda izleri bırakanlar goblinler, izler daha sonra onları kesmek için. Kulübedeki kızıl cüppeli rahibin emrinde çalışıyorlar... Hem kulübe, hem de rahip koruyucu büyüler tarafından korunuyor. Onların haberi olmadan oraya yaklaşamayız. Benden bu kadar, sağlıcakla kal! Çok açım ve yemek yemem lazım, ayrıca üşüdüm, hem sonra ateş neredeyse sönmüş bile, en iyisi sönmeden biraz ısınıp karnımı doyurayım. Vay canına bu arada fark ettin mi? Havada içki kokusu var!"
Büyücü hiç soru soramasın, hatta hiç bir şey söyleyemesin diye Kiba arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı, kampın ortasına doğru yürürken bile konuşmaya devam ediyordu. Sonra yerde bir kürk buldu ve kimin olduğuna bakmak için etrafına bakınca Daylight ve Adrian'ı gördü. "En azından bazılarımızın keyfi yerinde..." diye mırıldandı ve etten büyük bir parça alıp kürke sarındı, sonra da ateşin başına oturdu.
Kiba'nın bir anda ısınan vücudu sersemlemişti ve küçük çocuk bütün gücünün kaslarından çekilip alındığını hissetti. Tüm o ışınlanmalardan, saklanmalardan, koşturmadan, tırmanmadan, savaştan ve soğuktan dolayı çok yorulmuştu. Bir kaç ısırık aldığı et parçasını iştahı kapandığı için bir taşın üstüne koydu ve ağırlaşan başını toprağa yasladı. Kiba'nın vücudu titremeye başladığında gözleri kapanmış, soğuk terler yerini çocuğun vücudunu kasıp kavuran bir ateşe bırakmıştı. Kiba rüyasında Deniz Kestanesi'ni ve zalim korsanları görüyordu. Yeniden hiç bir şeyi olmayan bir köle olmuştu...
"İyi ki fazla uzaklaşmadan bunun tepesine çıkmayı akıl etmişim..." diye düşündü Kiba. Sonra kendi arkadaşlarının yaktığı ateşin belli belirsiz dumanını fark etti. Ateşin dumanı yetmiyormuş gibi pişen etin kokusu da her tarafa yayılmıştı. Safiel ve yoldaşları etraflarındaki herkese "Biz buradayız!" diye bağırıyordu.
Kendi yaktıkları ateşin belirginliğinden ilham alan Kiba etrafta başka bir ateş var mı diye bakmaya başladı. Gökyüzü biraz daha aydınlık olsaydı bu çok daha kolay bir iş olurdu ama gecenin karanlığında tüten bir dumanı görmek daha zor oluyordu. Böylesine sık bir ormanda ateşin parıltısını görmek ise imkansızdı. şu anda bir ateşin yanında olmayı ne kadar da çok isterdi... Kiba'nın dudakları morarmış, teninin rengi çekilmişti. Dişleri titriyor, sırtından soğuk ter damlaları akıyordu.
Rhuan'lı denizci dört bir yanına uzun uzun baktı. Yıldızların arka fonu oluşturduğu karanlık gökyüzünde küçük de olsa bir kıpırdama, bir dalgalanma bekliyordu ve aradığı şeyi buldu. Kiba ne kadar uzak olduğunu tam olarak kestiremiyordu ama denizci gözleri uzaklık kavramına aşinaydı. Duman bir fersahtan biraz daha uzakta tütüyordu ve bu da bir saatten biraz daha uzun bir yürüyüş demekti. Kiba oraya gidip ne olduğuna bakıp sonra da geri dönemezdi. Bu çok uzun bir süre olurdu ve kamptakiler onun bu kadar uzun süre ortadan kaybolmasını bekleyemezlerdi. Melez Rhuan'lı dumanın yönünü tam olarak kestirdikten sonra diğerlerine haber vermek için aşağıya inmeye başladı ve hayatında gördüğü en güzel şeyi de ilk defa o zaman gördü.
"Neden bu kadar çabuk gidiyorsun? Daha yeni geldin!" Konuşan dünyanın en güzel yaratığıydı ve sanki ağacın bir parçası gibi incecik dallardan birisine uzanmış, bir bacağını kendi halinde aşağı sarkıtıyordu. Kiba kızın güz yapraklarını andıran saçlarında kayboldu. Zihnini engin ormanın ağaç ve toprak kokusu doldurmuştu, kendisini yaprağın üstünde süzülen, insan eli değmemiş, insan gözü görmemiş bir çiğ tanesi gibi özgür ve mutlu hissetti.
"Ben.... şey..... diğerlerine... aslında... aşağıya inip onlara haber vermem gerekiyor." Kızın cazibesi karşısında çocuğun zihnindeki, görevine ilişkin son kalıntılar da ufalanıp dağılmak üzreydi."
"Burada kal lütfen. Benimle yaşar, bana yardım edersin."
Melez Rhuan'lı nın kalbi göğüs kafesinde deli gibi çarpıyordu. Kız ondan hayatta en çok istediği şeyi istemişti.
"Olur. Tabi ki! Neden olmasın?"
"Sahiden mi? Beni çok mutlu ettin. O halde gel, sana evimi göstereyim." Güz saçlı kız ayağa kalktı ve vücudunu sadece biraz örten koyu kahverengi elbisesi sonbahar yaprakları gibi dalgalandı. Arkasında iki küçük bedenin de içinden geçebileceği bir delik vardı şimdi, Kiba tırmanırken bu kovuğu fark etmemişti.
Kovuğun içinde ışık yoktu ama yine de ağacın içi karanlık değildi. Kovuğun iç duvarlarını sarmış yosunlar karanlıkta koyu yeşil parlıyorlar, Kiba'nın etrafını görebileceği kadar ışık sağlıyorlardı. Burası küçük kızın yuvasıydı ama çocuk etrafta alışık olduğu tarzda hiç bir eşya göremedi. Yatak, dolap, sandalye masa gibi şeyler burada yoktu.
"Lütfen bu hediyemi kabul et. Bunu kabul edip takarsan beni çok mutlu edersin."
Kiba kendisine uzatılan meşe palamudunu avcunun içine aldı. Küçük tohum kıvrılıp iplik haline getirilmiş ince sarmaşık sürgünlerinden yapılmış bir kolyenin ucuna geçirilmişti. Kiba tereddüt etmeden kolyeyi aldı ve boynuna geçirdi.
"Teşekkür ederim."
Dryad şen ve tiz bir kahkaha attı.
"Asıl ben teşekkür ederim. Senin sayende ormanımı yağmalayan insanlardan birini ele geçirmiş oldum."
Kiba boş gözlerle kıza bakıyordu. Tek istediği onu mutlu etmekti ama o böyle konuştuğunda mutlu mu yoksa mutsuz mu olduğunu anlayamıyordu.
"Adın ne ve nereden geliyorsun?"
"Kiba. Uzaktaki bir adadan geliyorum... Birileri ile birlikteyim... ııh." Rhuan'lı denizci hangi anısına dokunsa sanki bir kelebeğin kanatlarına dokunuyordu. Geçmişi ile ilgili her şey o düşündüğünde çözülüp gidiyordu.
"Geyikleri öldüren, ateş yakan, içki içen, nadir otları hunharca koparan birileri ile birliktesin... Bu kadarını biliyorum. Siz de diğerleri gibi bu ormanı yok edeceksiniz. Ama ben bunun olmasına izin vermeyeceğim."
Dryad ay gibi parlayan ince küçük bıçağını çekti ve bir hamlede Kiba'nın yanına sokuldu. Bıçağı çocuğun ince boynuna dayadı ve tam boğazı boylu boyuna açacakken durdu.
"Senin... adem elman yok. Kutsal meşe adına... Az kalsın bir çocuk öldürüyordum." Dryad bu ormanda insanlardan uzaktı, ama meşe ona insanların kokusunu, görünüşünü, seslerini, hatta dillerini bile öğretmişti, meşenin bilgeliği ona erkek insanlardaki, doğadan kovulmalarının mirası adem elmasından bahsetmeseydi peri kız ormanının kutsallığının bozulmasının verdiği üzüntü ve acı ile Kiba'yı orada öldürecekti. O ormanın intikam isteyen ruhu, savunucusuydu. Bunun için gerekirse ormanını talan eden her canlıyı öldürürdü ama kızın doğasında, yaşlı meşenin doğasında bir ağaç kovuğunda savunmasız bir çocuğu öldürmek yoktu. Ağaçları birer birer kesen, hayvanları yavru, dişi ayırt etmeden öldüren goblinler Dryad'ı çıldırma noktasına getirmişti. Günlerdir meşesini bırakmadan çevresini savunuyordu. Goblinler kesilecek ağaçlara işaretler koyuyordu ama büyük meşenin yakınlarında hiç işaret yoktu. Her nedense goblinler burada işaret koyacak kadar uzun yaşayamıyorlardı.
Güz saçlı peri sakinleşti ve ay gibi parlayan bıçağını son bahar yapraklarına benzeyen kıyafetinin içine soktu. Bir eli hala son nefesinde ses çıkartmaması için Kiba'nın dudaklarını örtüyordu. Ã?ocuk buz gibiydi ve teni bembeyazdı. Dryad meşe palamudu kolyeyi çocuğun boynundan çekip çıkarttı. Kiba kolyenin etkisinden kurtulmuştu ama hala kızın ilk cazibe büyüsünün etkisindeydi.
"Özür dilerim. Sen iyi misin?"
"Evet... Bu bir oyun muydu?"
"Evet, hayır. Bu öylesine bir şeydi. Kimsin sen?"
"Adım Kiba."
"Neden buradasın? Donmak üzeresin. Arkadaşların ateşin başında. Neden onlarla değilsin?" Dryad usulca Kiba'nın arkasına geçti ve ellerini üflemek için küçük bir delik bırakacak şekilde çocuğun sırtında birleştirdi, sonra da bütün gücüyle Kiba'nın üşümüş ciğerleri ısınana kadar üfledi.
"Biz büyük hapisanenin ve korsanların olduğu limandan geliyoruz. Goblinlerle, korsanlarla ve ejderhalarla savaştık. Sayıları çok kalabalıktı, başa çıkamayınca güçlü büyücü Safiel bizi buraya ışınladı. Ağaçlardaki izleri fark edince de beni etrafa bakmam için göndermişti."
"Goblinlerle mi savaşıyordunuz? Burası da onlarla kaynıyor. Ağaçları kesiyorlar. Kızıl cüppeli bir rahibin emrindeler. Bıçağımı onun boynundan geçiremiyorum!" Peri kız ay ışığı gibi parlayan bıçağını çekmiş, havada kendisinden başka kimsenin görmediği şeklin kalbine saplamıştı." Ã?ünkü kulübesini ve kendisini koruyucu efsunlarla koruyor. Ben veya ormanın başka bir canlısı, ne zaman yaklaşsak o hazır oluyor ve biz onunla savaşacak kadar güçlü değiliz."
"Benim dostlarım güçlüler. Aramızda kadın bir şövalye, gerçek bir Elf kralı, tahmin bile edemeyeceğin kadar güçlü bir büyücü ve ot biçer gibi goblin biçen bir savaşçı var. " Kiba son benzetmesinin ne kadar uygunsuz olduğunu fark etti ve laf üzerine rum ateşi gibi dökülmeden ucunu hemen bir yere bağladı. "Üstelik diğerleri de son derece yetenekliler. Ben aralarında en çömez olanım. Hepimiz en az senin kadar goblinlerden nefret ediyoruz. Hatta aramızdan bir tanesi lafını bile duymaya dayanamıyor."
"Çok konuşuyorsun Kiba. Çok hırslı ve tez canlısınız. Doğanın kendine özgü dingin huzuru ile sizi sarmasına dayanamıyor, onu ve her şeyi yakıp yıkıyorsunuz. Sürekli konuşuyor, eziyor, topluyor, çiğniyor ve öldürüyorsunuz. Size dayanamıyorum..." Kızın gözünden yanağına bir çiğ damlası süzüldü.
"Hepimiz öyle değiliz. Ormanı korumana yardımcı oluruz."
"Olmaz, diğerlerine benden ve bu meşeden bahsetmene izin veremem. Aralarında kötü niyetli olanlar da var. Bu meşenin ne anlama geldiğini bileceklerdir. Seni buradan sağ gönderemem. Özür dilerim. Artık benimle kalmaktan başka çaren yok."
Kiba kızın cazibe büyüsünden kurtulduğunu anladı. Bu kelimeleri az önce duysaydı ondan mutlusu olmazdı ama bir şekilde büyüden kurtulmuştu işte...
"Beni burada tutamazsın ...., adını bilmiyorum, özür dilerim sormamak benim kabalığım."
"Adımı telaffuz edemezsin zaten, bunun önemi yok."
"Beni burada tutamazsın peri kız. Uyarmam gereken dostlarım, yapmam gereken bir görevim, kurtarmam gereken bir babam var. Hayatta emin olduğum bir tek şey varsa o da kaderimin bu ağaç kovuğunda son bulmayacağı. İstersen güç kullan, ama seni temin ederim ki buradan gideceğim."
"Demek cazibe efsunumdan kurtuldun... Bunu bekliyordum zaten. Sen hala bir çocuksun." Parmağıyla Kiba'nın boynunda adem elmasının olması gereken yeri gösterdi. "Bu yüzden hala doğadan kopmuş sayılmazsın..." dedi sonra gülümseyerek. "Peki git. Ama onlara buradan bahsetme lütfen. Ben gitmenin yanlış olduğunu düşünüyorum, ama meşe gitmene izin verdi. Bunun ormanın iyiliğine olduğunu düşünüyor."
Pişman olmayacaksın. Kiba peri kızı yanağından öptü ve kovuktan çıkıp hızla aşağı indi. Bir kaç dakika sonra tekrar diğerlerinin yanına gelmişti. Hemen Safiel'in yanına koşup rapor verdi. Büyücü kendi halinde dinleniyordu.
"Kuzeybatıda bir kulübe var, yaklaşık 1 fersah uzaklıkta. Ağaçlarda izleri bırakanlar goblinler, izler daha sonra onları kesmek için. Kulübedeki kızıl cüppeli rahibin emrinde çalışıyorlar... Hem kulübe, hem de rahip koruyucu büyüler tarafından korunuyor. Onların haberi olmadan oraya yaklaşamayız. Benden bu kadar, sağlıcakla kal! Çok açım ve yemek yemem lazım, ayrıca üşüdüm, hem sonra ateş neredeyse sönmüş bile, en iyisi sönmeden biraz ısınıp karnımı doyurayım. Vay canına bu arada fark ettin mi? Havada içki kokusu var!"
Büyücü hiç soru soramasın, hatta hiç bir şey söyleyemesin diye Kiba arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı, kampın ortasına doğru yürürken bile konuşmaya devam ediyordu. Sonra yerde bir kürk buldu ve kimin olduğuna bakmak için etrafına bakınca Daylight ve Adrian'ı gördü. "En azından bazılarımızın keyfi yerinde..." diye mırıldandı ve etten büyük bir parça alıp kürke sarındı, sonra da ateşin başına oturdu.
Kiba'nın bir anda ısınan vücudu sersemlemişti ve küçük çocuk bütün gücünün kaslarından çekilip alındığını hissetti. Tüm o ışınlanmalardan, saklanmalardan, koşturmadan, tırmanmadan, savaştan ve soğuktan dolayı çok yorulmuştu. Bir kaç ısırık aldığı et parçasını iştahı kapandığı için bir taşın üstüne koydu ve ağırlaşan başını toprağa yasladı. Kiba'nın vücudu titremeye başladığında gözleri kapanmış, soğuk terler yerini çocuğun vücudunu kasıp kavuran bir ateşe bırakmıştı. Kiba rüyasında Deniz Kestanesi'ni ve zalim korsanları görüyordu. Yeniden hiç bir şeyi olmayan bir köle olmuştu...