Fırtına... sel... deprem... (RP ZORUNLUDUR)
Andero köprüde yürürken çıkan seslerin kalp atışlarını hızlandırdığını hissetti. Heyecan? Korku? Bilemiyordu. Karanlık yavaşça etrafını sarıyor, köprüyü destekleyenlerin çığlıkları boş gökyüzünü dolduruyor, insanların kulaklarını yırtıyor, ruhlarını rahatsız ediyordu zira o ruhlar ki acı çekiyordu. Andero kendini bir an için arada hissetti. İçinde bir yer, küçük bir yer, o ruhlar için acı çekerken, geri kalan çoğunluk bu manzaradan memnundu çünkü bu manzara ona hedefine yaklaştığını gösteriyordu. Artık ızdırapları sona erecekti.
İlerlerken gardiyanın konuşuşunu duydu diğer savaşçıyla. Bakmadı bile, herkesin yolu kendineydi. İlerledi ve kapının önüne geldi Brenne ve Efla ile birlikte. Kapının etrafındaki rünler kırmızı kırmızı parlıyordu. Kapıyı inceledi. Hiçbir şekli çıkaramıyordu.
-Büyüsel işaretler... Nasıl becermeyi düşünebildim ki sanki? diye kızdı kendi kendine ve ilerlemeye devam etti.
İlerlerken gardiyanın konuşuşunu duydu diğer savaşçıyla. Bakmadı bile, herkesin yolu kendineydi. İlerledi ve kapının önüne geldi Brenne ve Efla ile birlikte. Kapının etrafındaki rünler kırmızı kırmızı parlıyordu. Kapıyı inceledi. Hiçbir şekli çıkaramıyordu.
-Büyüsel işaretler... Nasıl becermeyi düşünebildim ki sanki? diye kızdı kendi kendine ve ilerlemeye devam etti.
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
Brenne ilerlerken arkasındaki Andero nun kendi kendine hayıflanmasını duymuştu.Arkasını dönmeden konuşmaya başladı Brenne.
-Onlar büyüsel işaretler değil Andero,yol arkadaşım.Onlar kadim bir dilde yazılmış son uyarılar.Kapının arkasına geçmeye cesareti olmayan korkaklar için yazılmış son uyarılar.Buraya kadar kararlılıkla gelmiş olan bizler için değil.
Yavaşça arkasını döndü ve Andero ile yüzleşti.İlk kez ona gerçekleri söyleyecekti.Bir adımı ile kapıdan geçebileceği yerde durdu.
-Efendimin dilinde yazılmış sözler.Bizlerin seçilmiş olduğumuzu bildiriyor Andero.Efendi bizi bekliyor daha fazla bekletmeyelim,hiddetini uyandırmamalıyız.
Tekrar kapıya döndü ve Andero nun sözlerini beklemeden kapıdan içeriye girdi.
-Onlar büyüsel işaretler değil Andero,yol arkadaşım.Onlar kadim bir dilde yazılmış son uyarılar.Kapının arkasına geçmeye cesareti olmayan korkaklar için yazılmış son uyarılar.Buraya kadar kararlılıkla gelmiş olan bizler için değil.
Yavaşça arkasını döndü ve Andero ile yüzleşti.İlk kez ona gerçekleri söyleyecekti.Bir adımı ile kapıdan geçebileceği yerde durdu.
-Efendimin dilinde yazılmış sözler.Bizlerin seçilmiş olduğumuzu bildiriyor Andero.Efendi bizi bekliyor daha fazla bekletmeyelim,hiddetini uyandırmamalıyız.
Tekrar kapıya döndü ve Andero nun sözlerini beklemeden kapıdan içeriye girdi.
"We were young and unexperienced.We were proud and ready to die for justice.But now it is time to break the chains.Long live Chaos Legion"
Efla ilerledi. Durumu diğerlerinden farklıydı. Köprünün gıcırtılarını duymuyordu. Duysaydı rahatsız edici birşey olurdu. Fakalt ne önemi olurdu ki artık. Ne çok şey değişmişti. Ama duydukalrı vardı. Acı çeken ruhları o da hissediyordu. Ses ile konuşmuyorlardı sanki. Haykırışları titreşimin ötesindeydi. İşte bir dönüm noktası daha karşısına çıkmıştı. Kırmızı yazılara baktı. Anlayabiliyordu. Okudu. Zor kararlar vermişti kuşkusuz ama karar vermesini kolaylaştıran birşey vardı. Buna sevinmeli miydi? Geri dönüş yoktu!
Belli ki Andero birşey anlamamıştı orada yazılanlardan. Efla yazılanları okudu. Zihninin yeni bir özelliğinin tam anlamıyla farkına varmıştı işte o zaman. İlk olarak orjinal şeklini okudu. Bu onu korkutmuyordu artık. Ã?ekinmiyordu. Düşündükleri Andero'nun da beyninde beliriyordu sanki. Andero'nun da bazı yüzeydeki düşüncelerini biliyordu sanki Efla da. Daha sonra ortak lisanda okudu Andero'nun anlayabilmesi için. Karar mı verecekti? Karar onların yerine çoktan verilmişti. Orada yazdığı gibi kendini öldürse bile, ızdıraptan kurtulamayacağını düşünüyordu. Geri dönüş yoktu. Bu Andero için de geçerliydi. Verilecek karar da yoktu. Andero'nun da ilerleyeceğini düşündü dolayısıyla. Bundan neredeyse emindi. Andero'ya yolladıklarının Breene'nin de zihninde oluşup oluşmadığına emin değldi. Zira bunu yeni farketmişti. Kontrol etmesi zaman alabilirdi. Ama ödüldü bu. Bunu kullanacaktı.
Sonun başlangıcındasın diyordu orada. Evet başlangıçtaydılar. Çok şey olmuştu ama hala başlangıçdaydılar. "Sonun başlangıcı" diye düşündü Efla. Halbuki aynı zamanda başlangıcın sonuna gidiyorlardı. Belki hiçbir zaman bitmeyecek bir hikayenin başlangıcı sona mı eriyordu?
Belli ki Andero birşey anlamamıştı orada yazılanlardan. Efla yazılanları okudu. Zihninin yeni bir özelliğinin tam anlamıyla farkına varmıştı işte o zaman. İlk olarak orjinal şeklini okudu. Bu onu korkutmuyordu artık. Ã?ekinmiyordu. Düşündükleri Andero'nun da beyninde beliriyordu sanki. Andero'nun da bazı yüzeydeki düşüncelerini biliyordu sanki Efla da. Daha sonra ortak lisanda okudu Andero'nun anlayabilmesi için. Karar mı verecekti? Karar onların yerine çoktan verilmişti. Orada yazdığı gibi kendini öldürse bile, ızdıraptan kurtulamayacağını düşünüyordu. Geri dönüş yoktu. Bu Andero için de geçerliydi. Verilecek karar da yoktu. Andero'nun da ilerleyeceğini düşündü dolayısıyla. Bundan neredeyse emindi. Andero'ya yolladıklarının Breene'nin de zihninde oluşup oluşmadığına emin değldi. Zira bunu yeni farketmişti. Kontrol etmesi zaman alabilirdi. Ama ödüldü bu. Bunu kullanacaktı.
Sonun başlangıcındasın diyordu orada. Evet başlangıçtaydılar. Çok şey olmuştu ama hala başlangıçdaydılar. "Sonun başlangıcı" diye düşündü Efla. Halbuki aynı zamanda başlangıcın sonuna gidiyorlardı. Belki hiçbir zaman bitmeyecek bir hikayenin başlangıcı sona mı eriyordu?
Chaos is the law of nature,
Order is the dream of man.
Order is the dream of man.
-
fingolfin
- Seçilmiş Savaşçı
- Posts: 1636
- Joined: Thu Jan 08, 2004 10:00 am
- Location: İstanbul
- Contact:
Kaos şövalyesinin aşağılayıcı bakışları onu delip geçerken, Tenthor başını yavaşça yukarı kaldırdı... 'Ben ne yaptığımı gayet iyi biliyorum Gardiyan. Bundan emin olabilirsin. Soytarı'nın ruhunun benim için zerre değeri yok, sonsuz işkence ya da herneyse onun olsun. Bense yoluma devam edeceğim.' Tenthor öndeki diğerleri gibi köprüye ilerlemeye başladı. 'Ve son bir şey, emin ol Gardiyan o adamı nedensiz yere katletmedim!'
Tudor'un sözlerine kulak asmayan Romedahl bekleyişini sürdürdü, kaçmadı.. Todur'un kulaklarında artık o kötü sesler yoktu. Beyni zonklamıyordu. Ellerini yavaşça kafasından çekti ve ayağı kalktı. Romedahl'a yanına gitti, hiç konuşmuyordu. Romedahl daha önce böyle bir yüz ifadesiyle karşılaştığını hatırlamıyordu. Tudor'un yüzü Romedahl'a hiçbirşey anlatmıyordu. Devasa kılıcını çekerek hiç düşünmeden Romedahl'ın karnına soktu. Kılıç, Romedahl'ın belinden dışarı çıktı. Ölmek üzere olan genç, son kez Tudor'un gözlerine baktı. Romedahl'ın çok şey anlatan bu bakışları artık hayata ve bir canlıya olan son bakışlarıydı. Tudor kılıcı hızla geri çekti. Son hamlesini Romedahl'ın boğazına doğru yaptı ve bu cani hamle ile baş gövdeden ayrıldı. Tudor arkasını döndü ve yürümeye başladı. Ağzını bıçak açmıyordu..
Bir insana ait olmayan sesler.. Beyin fırtınaları.. Zehirin dayanılmaz etkisi.. Tudor artık karanlıkların esiri olmuştu.. Bundan sonra yıkım için varolacaktı..
Bir insana ait olmayan sesler.. Beyin fırtınaları.. Zehirin dayanılmaz etkisi.. Tudor artık karanlıkların esiri olmuştu.. Bundan sonra yıkım için varolacaktı..
Only God can Judge me!
Andero'nun eli hafifçe kılıcına gitti. Neler söylemişti bu Brenne? Efendisi mi? Ne yani, O'na mı hizmet ediyordu? Bunları sormak üzereydi ki Brenne'in ilerleyip kağıdan geçtiğini gördü. Aynı anda kafasının içinde yankılanan Efla'nın sesi onu bayağı bir şaşırtmıştı. Ses, ona daha bir derinden geliyordu sanki. Eli kılıcından geriye çekildi. Artık nedenleri sorgulamayacaktı. Hayır, artık değil. Artık amacı doğrultusunda hareket edecekti sadece. Kapının arkasında ne vardı? Onları ne bekliyordu? Gülümsedi. Onları bekletmenin bir anlamı yoktu.
Andero Efla'ya baktı, kılıcını çekti yavaşça ve yüzünü kapıya döndü. İlerledi ve kapıdan içeri girdi.
Andero Efla'ya baktı, kılıcını çekti yavaşça ve yüzünü kapıya döndü. İlerledi ve kapıdan içeri girdi.
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
Boyut kapısından geçmek insanda değişik duygulara yol açıyordu, bir anda yerçekimi ve denge kavramları ortadan kalkmıştı, renkler, sesler, ışıklar hem var hem de yoktu... Tek bildikleri kareanlık bir yerde beyaz fenerlerin parıldadığı bir boşlukta kırmızı bir yoldaydılar... Ya da o kadar hızlılardı ki etraflarını kırmızı mı görüyorlardı? Vücutlarındaki hiç bir kıl dahi hareket etmiyordu... Yoksa onlar duruyor da yol mu onlara geliyordu? Yolculuğun psikolojik etkilerinin yanında fiziksel rahatsızlığı da dengelerinin kaybolması sonucu midelerindeki yanma hissiydi. Başları dönüyor gibi olsa da zaten başları uzun süreden beri dönmüyor muydu? Ne kadar zaman geçmişti? Bir saniye mi yoksa günler mi hiç biri bilmiyordu... Sesler yanlarından geçiyor ya da içlerinden geçiyordu...
Sonunda kapıdan çıktıklarında bir binanın içindeydiler... Geldikleri kapı dev altın işlemeli ve korkunçtu, aralığından bir ışık hüzmesi sızıyordu. Kapının üzerindeki şekil bir pentagramı, pentagramın iki yanındaki şekil ise ejderhaları andırıyordu.

Brenne kapıdan geçtiğinde vardığı yerin bir tapınağın içi olduğundan emindi. Sonsuz bir karanlık ölümlü gözleri engellese de Brenne'nin gözleri çoktan haşlanarak kurumuş ve zihninin gözleri açılmıştı. ( Her yer permanent deeper darkness )
Sonra fısıltıları duymaya başladı, inleyen insan olmayan varlıkların sesleri ona yönlenmişti. Aklını başından alıp onu delirtmeye ve kendinden geçirmeye çalışıyorlardı... Brenne bir an onların ölümsüz gücüne karşı koyamayacağını zannetti. "Bize katıl... Bize katıl..." diye inliyordu duvarlarda acı içerisinde çarpılmış yüzler, iblisler ve türlü varlıklar... Brenne zihninin kaydığını hissediyorduki bir anda sesler sustu. Brenne öfkeyle kontrollerinden çıkmak için onların zihnini zorladığında hepsi birer birer çığlıklar atmaya başladılar. Fakat bu kez çığlıklar korku doluydu... Kaos'un peygamberinden duydukları korkunun çığlıkları...
Brenne elindeki sopanın bir anda ıslanmaya başladığını farketti. Anlamayarak sopasını incelediğinde garip bir sıvının sopasının üzerinde aktığını gördü. O anda yüzlerce kırmızı göz açıldı... Sopanın üzerinde onlarca gözkapağı yavaşça kalkıp kan kırmızısı gözlerini Brenne'ye diktiler. "Efendi?" diye sorgularcasına sordu ince neredeyse goblinleri andıran bir ses, ondan daha ince bir ses de onu izledi... Bir anda meraklı gözler sorgulayan sözleriyle Brenne'nin zihnini doldurmuş ondan bir cevap bekliyorlardı. "Efendi gerçekten sen misin?... Binlerce senedir sizi bekledik... Size nasıl hizmet edebiliriz efendi?... Biz efendiyi memnun etmek istiyoruz..." ( Artifact: Staff of change, özellikleri: bilinmiyor )
Brenne'nin vücudunu saran kara cüppeden etrafa yayılmaya başlayan kara dumanları farketmesi uzun sürmedi. Vücudu anlaşılmaz bir şekilde rahatlamıştı ve onu saran garip bir gücün onu koruduğundan emindi ( Artifact: Robe of the Dark Sun, özellikleri: bilinmiyor )
Sonunda kapıdan çıktıklarında bir binanın içindeydiler... Geldikleri kapı dev altın işlemeli ve korkunçtu, aralığından bir ışık hüzmesi sızıyordu. Kapının üzerindeki şekil bir pentagramı, pentagramın iki yanındaki şekil ise ejderhaları andırıyordu.

Brenne kapıdan geçtiğinde vardığı yerin bir tapınağın içi olduğundan emindi. Sonsuz bir karanlık ölümlü gözleri engellese de Brenne'nin gözleri çoktan haşlanarak kurumuş ve zihninin gözleri açılmıştı. ( Her yer permanent deeper darkness )
Sonra fısıltıları duymaya başladı, inleyen insan olmayan varlıkların sesleri ona yönlenmişti. Aklını başından alıp onu delirtmeye ve kendinden geçirmeye çalışıyorlardı... Brenne bir an onların ölümsüz gücüne karşı koyamayacağını zannetti. "Bize katıl... Bize katıl..." diye inliyordu duvarlarda acı içerisinde çarpılmış yüzler, iblisler ve türlü varlıklar... Brenne zihninin kaydığını hissediyorduki bir anda sesler sustu. Brenne öfkeyle kontrollerinden çıkmak için onların zihnini zorladığında hepsi birer birer çığlıklar atmaya başladılar. Fakat bu kez çığlıklar korku doluydu... Kaos'un peygamberinden duydukları korkunun çığlıkları...
Brenne elindeki sopanın bir anda ıslanmaya başladığını farketti. Anlamayarak sopasını incelediğinde garip bir sıvının sopasının üzerinde aktığını gördü. O anda yüzlerce kırmızı göz açıldı... Sopanın üzerinde onlarca gözkapağı yavaşça kalkıp kan kırmızısı gözlerini Brenne'ye diktiler. "Efendi?" diye sorgularcasına sordu ince neredeyse goblinleri andıran bir ses, ondan daha ince bir ses de onu izledi... Bir anda meraklı gözler sorgulayan sözleriyle Brenne'nin zihnini doldurmuş ondan bir cevap bekliyorlardı. "Efendi gerçekten sen misin?... Binlerce senedir sizi bekledik... Size nasıl hizmet edebiliriz efendi?... Biz efendiyi memnun etmek istiyoruz..." ( Artifact: Staff of change, özellikleri: bilinmiyor )
Brenne'nin vücudunu saran kara cüppeden etrafa yayılmaya başlayan kara dumanları farketmesi uzun sürmedi. Vücudu anlaşılmaz bir şekilde rahatlamıştı ve onu saran garip bir gücün onu koruduğundan emindi ( Artifact: Robe of the Dark Sun, özellikleri: bilinmiyor )
That which doesn't kill you, makes you stronger
Only God should have this power
Only God should have this power
Andero bu sırada kapıdan geçti... Gözleri sonsuz karanlığı tattığında bir an acıyla onları tuttu, garip bir sıvı gözlerine bulaşmıştı. Yavaş yavaş gözleri büyülü karanlığa alıştı ve zihninin gözü açıldı. Ellerinde kan vardı... Kendi gözlerinden akan kan... (Andero: True Seeing)
Bir anda vücudunun ısınmaya başladığını farketti. zırhı alev almış yanıyordu. Kara alev canını yakmıyor fakat yanıyor olma fikri zihninde değişik içgüdüsel bir korkuya yol açıyordu. Vücudu kara ağır bir zırhla kaplıydı fakat içine ne zaman girdiği hakkında hiç bir fikri yoktu ( Artifact: Plate of the Dark Flame, özellikleri: Bilinmiyor )
___________________________________________________________
Efla kapıdan geçiğinde korkunç tapınağın içini görmek için gözlerine ihtiyacı yoktu. Duyuları bir anda uyarılmış gibiydi. Burada korku ile inleyen figürlerin çığlıklarını duyabiliyordu. Ã?nünde kara bir alevle yanmakta olan Andero'nın zırhının sesini de duyabiliyordu. Eskiden görmeyen gözleri artık her şeyi karanlık büyüsünü bile aşarak seçebiliyordu. (Efla: True Seeing)
Parmağındaki büyünün tanıdık tatlı kaşınmasını hissetti. Fakat bu kez çok güçlü adeta tüylerini diken diken eden bir güç vardı. Elindeki yüzüğü farketti... Üzerinde kırmızı bir pentagramın ortasında korkunç kara bir iblis figürü vardı. Yüzüğe bakarken kafasında brutal kalın bir ses duydu:
"Bunun intikamını senden alacağım büyücü..." ( Artifact: Sign of the Apocalypse, özellikleri: bilinmiyor )
____________________________________________________________
Tenthor, kaos şovalyesi bir ruhu daha hapsettikten sonra köprünün sallanmaya başladığını farketti. Köprü batmaya yüz tutarken, şovalye Tenthor'a fısıldadı: "Acele et... Bu ilk ve son şansın..." diyerek ortadan yok oldu...
Tenthor ister istemez hala açık olan kapıya doğru koştu ve boyut kapısından geçti...
Tenthor kendine geldiğinde korkunç bir karanlıkta hapsolmuştu... Duyuları algılamıyor adeta olduğu yerde sallanıyordu. Sevdiği kadının sesi kulaklarında çınlıyordu. "Beni bu karanlıktan kurtar sevgilim... Sensizlik sonsuzluktan da beter... Kont beni öldürmeden önce sürekli seni bekledim, beni kurtarmanı bekledim... Ah sevgilim beni bu acıdan azad et..."
ve korkunç bilindik ses yeniden konuştu: "Sana son bir şans veriyorum tutkulu Tenthor. Bu diyarda bana ulaşmayı en az senin kadar çok isteyen bir adam daha var. Onu öldür ve bana kurban et, YOLU İZLE VE BANA GEL. Ben de sana kadınının ruhunu geri vereyim... Sonsuza kadar senin olsun... Elindeki kılıç her vuruşundan önce bir miktar hayat enerjini kurban edersen sana güç verecektir... O kadın için buraya gelmeye razıysan, hayatının bir parçasını da onun için kurban edersin... Karar senin..." ( Terrordome, özellikleri: self-sacrifice, diğerleri bilinmiyor )
Bir anda vücudunun ısınmaya başladığını farketti. zırhı alev almış yanıyordu. Kara alev canını yakmıyor fakat yanıyor olma fikri zihninde değişik içgüdüsel bir korkuya yol açıyordu. Vücudu kara ağır bir zırhla kaplıydı fakat içine ne zaman girdiği hakkında hiç bir fikri yoktu ( Artifact: Plate of the Dark Flame, özellikleri: Bilinmiyor )
___________________________________________________________
Efla kapıdan geçiğinde korkunç tapınağın içini görmek için gözlerine ihtiyacı yoktu. Duyuları bir anda uyarılmış gibiydi. Burada korku ile inleyen figürlerin çığlıklarını duyabiliyordu. Ã?nünde kara bir alevle yanmakta olan Andero'nın zırhının sesini de duyabiliyordu. Eskiden görmeyen gözleri artık her şeyi karanlık büyüsünü bile aşarak seçebiliyordu. (Efla: True Seeing)
Parmağındaki büyünün tanıdık tatlı kaşınmasını hissetti. Fakat bu kez çok güçlü adeta tüylerini diken diken eden bir güç vardı. Elindeki yüzüğü farketti... Üzerinde kırmızı bir pentagramın ortasında korkunç kara bir iblis figürü vardı. Yüzüğe bakarken kafasında brutal kalın bir ses duydu:
"Bunun intikamını senden alacağım büyücü..." ( Artifact: Sign of the Apocalypse, özellikleri: bilinmiyor )
____________________________________________________________
Tenthor, kaos şovalyesi bir ruhu daha hapsettikten sonra köprünün sallanmaya başladığını farketti. Köprü batmaya yüz tutarken, şovalye Tenthor'a fısıldadı: "Acele et... Bu ilk ve son şansın..." diyerek ortadan yok oldu...
Tenthor ister istemez hala açık olan kapıya doğru koştu ve boyut kapısından geçti...
Tenthor kendine geldiğinde korkunç bir karanlıkta hapsolmuştu... Duyuları algılamıyor adeta olduğu yerde sallanıyordu. Sevdiği kadının sesi kulaklarında çınlıyordu. "Beni bu karanlıktan kurtar sevgilim... Sensizlik sonsuzluktan da beter... Kont beni öldürmeden önce sürekli seni bekledim, beni kurtarmanı bekledim... Ah sevgilim beni bu acıdan azad et..."
ve korkunç bilindik ses yeniden konuştu: "Sana son bir şans veriyorum tutkulu Tenthor. Bu diyarda bana ulaşmayı en az senin kadar çok isteyen bir adam daha var. Onu öldür ve bana kurban et, YOLU İZLE VE BANA GEL. Ben de sana kadınının ruhunu geri vereyim... Sonsuza kadar senin olsun... Elindeki kılıç her vuruşundan önce bir miktar hayat enerjini kurban edersen sana güç verecektir... O kadın için buraya gelmeye razıysan, hayatının bir parçasını da onun için kurban edersin... Karar senin..." ( Terrordome, özellikleri: self-sacrifice, diğerleri bilinmiyor )
That which doesn't kill you, makes you stronger
Only God should have this power
Only God should have this power
Brenne boyut kapısından geçtikten sonra içinde bulunduğu tapınağın neresi olduğunu artık biliyordu.Efendiye gelmişti,sonunda çok yaklaşmış olmalıydı.Yüzündeki memnuniyet ifadesi elindeki asasında beliren gözler ve cüppesinden çıkan dumanlarla şaşkınlığa dönüştü.Yankılanan sesler Brenne ye efendi diye hitap ediyordu,bu da ne demekti.Üzerindeki cüppenin kendisini güvende hissetmesini sağlaması ile rahatladı.
Andero ve Efla nın varlığını gördü kısa bir süre sonra da bir silüet daha belirdi.Biraz geri çekilip diğerlerine sessizce onu işaret etti.Bu kapının diğer yanındaki şövalyeydi,şu soytarıyı öldüren şövalye.Demek ki o da bu kapıdan geçmişti ve o da efendiye ulaşmaya çalışıyordu.
Dikkatini bu şövalyeden ayırmadan etrafını incelemeye ve tapınağın iç kısmına doğru ilerlemeye başladı.Konuşulacak pek bir şey olmadığını düşünüyordu.Sonunda gelmişlerdi ve artık herkesin niye burada olduklarını bildiklerini sanıyordu.Cüppesinin kapüşonunu geriye itti,artık saklayacak bir şeyinin olmadığına karar vermişti.Yavaş adımlarla ilerliyor ve duyularını şövalyeden ayırmamaya çalışıyordu.
Andero ve Efla nın varlığını gördü kısa bir süre sonra da bir silüet daha belirdi.Biraz geri çekilip diğerlerine sessizce onu işaret etti.Bu kapının diğer yanındaki şövalyeydi,şu soytarıyı öldüren şövalye.Demek ki o da bu kapıdan geçmişti ve o da efendiye ulaşmaya çalışıyordu.
Dikkatini bu şövalyeden ayırmadan etrafını incelemeye ve tapınağın iç kısmına doğru ilerlemeye başladı.Konuşulacak pek bir şey olmadığını düşünüyordu.Sonunda gelmişlerdi ve artık herkesin niye burada olduklarını bildiklerini sanıyordu.Cüppesinin kapüşonunu geriye itti,artık saklayacak bir şeyinin olmadığına karar vermişti.Yavaş adımlarla ilerliyor ve duyularını şövalyeden ayırmamaya çalışıyordu.
"We were young and unexperienced.We were proud and ready to die for justice.But now it is time to break the chains.Long live Chaos Legion"
Artık gördüğü hiçbirşeye şaşırmayacak gibi gelse de her zaman birşeyler çıkabiliyordu. Daha önce düzlemler arası geçiş deneyimi yaşamamıştı. Belki bu duyguyu en iyi ifade edecek kelime "garip" olurdu. Daha sonra biryere varmışlardı. En sonunda. Zamanın ölçebileceği hiçbirşey olmamıştı. Ne kalp atışlarını hissetti, ne çevrede birşey gördü. Bir süreliğine sadece bir hiçlik. Ne kadar olduğunu asla anlayamayacağı bir süre sonra yolculuk tamamlanmıştı. İlk dikkatini çeken şey o kapı oldu. Alın işlemeleri olan devasa kapı. Ortasında bir pentagram ve yanlarda ejderha mtifine benzer birşeyler görüyordu. Evet görüyordu. Artık yeteneği belli uzaklıkla sınırlı değildi. Işığa da ihtiyacı yoktu. Ã?evresindekiler zihninde beliriyordu sadece.
Sonra dikkatini çeken Brenne olmuştu. Onları kandırmıştı. Efla "biliyordum" dedi. Kendi kendine. Hiçbir zaman tam anlamıyla güvenememiişti o büyücüye. Ama bu kadarı da tahminlerinin ötesindeydi. O'na hizmet ediyordu demek. Ã?fkesi hala vardı ama hala çalışan mantığı bunu bastırdı. Artık bir anlamı yoktu bunun. Buradaydılar artık. Ayrıca bir şekilde ödüllendirilmişlerdi. Sadece kandırılmanın verdiği kızgınlık vardı. Kendine de kızıyordu. Başka bir durumda olsa düşünmeden saldırırdı büyücüye. Ama şimdi çok anlamsız olurdu. Yapılabilecek en aptalca şeylerden biri. O'na gelmek istiyorlardı. İşte evindeydiler.
Burası gördüğü en korkunç yerdi kuşkusuz Efla'nın. Ama en çok korktuğu şey olmamıştı. Bir şekilde her şeye alışabileceğini hissediyordu. Alışmıştı buna da. İçindeki duygu korku değil di hayır. Garip bir eziyet vardı. Yorgunluk. Hiç geçmeyecek gibi... Ama aynı zamanda garip bir zevk ve huzur. Alışkanlık yapabilecek türden. Sanki bunlar olmaadan yaşanamayacamış gibi. Değişikti duyguları. Herşey değişikti. Değişimden yapılmıştı adeta herşey. Kaos heryandaydı. Kaostan güç aldığı o zamandan beri bundan rahatsız olmuyordu. Kendini güçlü hissetmesine sebep oluyordu kaos. Değişim ona güç veriyordu. Olanı değiştirmek ve değişimi her tarafa yaymak için.
Elindeki yüzüğü farketti, üzerindeki pentagram ve iblis figürünü. Breene ve Andero da hediyelerle ödüllendirilmişti. İblisin sesi zihninde yankılandı. İntikam alacağını söylüyordu. "İntikam mı?" diye geçirdi içinden. Bir hediye verilmişti ona. Bir iblisin ruhunu hissediyordu içinde. Nasıl intikam alacaktı ki? Bu hediye birçok şey ifade ediyordu. İblisin intikamı hiçbir zaman alamayacağını düşündü. Daha önce yapmadığı bir biçimde gülümsedi. Garip ve çarpık bir gülümseme.. Ama eski Efla değildi. Kimbilir artık belki Efla değildi. Efla gibi gülmüyordu. Kendini güçlü hissettii burada. İblis başardıysa onla konuşmayı Efla da yapabilirdi. Yazdığı gibi Kaos'un Seçilmişiydi "Sana biçilen görevi yap ve itaat et iblis" Düşünceleri yüzüğe ve içinde olduğunu düşündüğü iblise hitabediyordu. "Neden ordasın? Ne amaçla hapsedildin? Sana biçilen görevi söyle ve O'nnun adına itaat et." Kendine güvense de hertürlü duruma hazırlıklı olmaya çalıştı. Eğer işe yaramazsa iletişimi kesecekti. Burada güçlerin nasıl işlediğni bilemiyordu pek.
Sonra dikkatini çeken Brenne olmuştu. Onları kandırmıştı. Efla "biliyordum" dedi. Kendi kendine. Hiçbir zaman tam anlamıyla güvenememiişti o büyücüye. Ama bu kadarı da tahminlerinin ötesindeydi. O'na hizmet ediyordu demek. Ã?fkesi hala vardı ama hala çalışan mantığı bunu bastırdı. Artık bir anlamı yoktu bunun. Buradaydılar artık. Ayrıca bir şekilde ödüllendirilmişlerdi. Sadece kandırılmanın verdiği kızgınlık vardı. Kendine de kızıyordu. Başka bir durumda olsa düşünmeden saldırırdı büyücüye. Ama şimdi çok anlamsız olurdu. Yapılabilecek en aptalca şeylerden biri. O'na gelmek istiyorlardı. İşte evindeydiler.
Burası gördüğü en korkunç yerdi kuşkusuz Efla'nın. Ama en çok korktuğu şey olmamıştı. Bir şekilde her şeye alışabileceğini hissediyordu. Alışmıştı buna da. İçindeki duygu korku değil di hayır. Garip bir eziyet vardı. Yorgunluk. Hiç geçmeyecek gibi... Ama aynı zamanda garip bir zevk ve huzur. Alışkanlık yapabilecek türden. Sanki bunlar olmaadan yaşanamayacamış gibi. Değişikti duyguları. Herşey değişikti. Değişimden yapılmıştı adeta herşey. Kaos heryandaydı. Kaostan güç aldığı o zamandan beri bundan rahatsız olmuyordu. Kendini güçlü hissetmesine sebep oluyordu kaos. Değişim ona güç veriyordu. Olanı değiştirmek ve değişimi her tarafa yaymak için.
Elindeki yüzüğü farketti, üzerindeki pentagram ve iblis figürünü. Breene ve Andero da hediyelerle ödüllendirilmişti. İblisin sesi zihninde yankılandı. İntikam alacağını söylüyordu. "İntikam mı?" diye geçirdi içinden. Bir hediye verilmişti ona. Bir iblisin ruhunu hissediyordu içinde. Nasıl intikam alacaktı ki? Bu hediye birçok şey ifade ediyordu. İblisin intikamı hiçbir zaman alamayacağını düşündü. Daha önce yapmadığı bir biçimde gülümsedi. Garip ve çarpık bir gülümseme.. Ama eski Efla değildi. Kimbilir artık belki Efla değildi. Efla gibi gülmüyordu. Kendini güçlü hissettii burada. İblis başardıysa onla konuşmayı Efla da yapabilirdi. Yazdığı gibi Kaos'un Seçilmişiydi "Sana biçilen görevi yap ve itaat et iblis" Düşünceleri yüzüğe ve içinde olduğunu düşündüğü iblise hitabediyordu. "Neden ordasın? Ne amaçla hapsedildin? Sana biçilen görevi söyle ve O'nnun adına itaat et." Kendine güvense de hertürlü duruma hazırlıklı olmaya çalıştı. Eğer işe yaramazsa iletişimi kesecekti. Burada güçlerin nasıl işlediğni bilemiyordu pek.
Chaos is the law of nature,
Order is the dream of man.
Order is the dream of man.
Andero vücüdundaki değişikliği hissettiğinde irkildi. Bir an için gerçekten çok korktu. Kendini ölüme hiç bu kadar yakın hissetmemişti. Yüzünde korkunç bir ağrı vardı. Gözlerinin kanamasının verdiği büyük ağrı. Ama nasılsa, gözleri kanadığı halde hala görebiliyordu. "Sorgulamayacağım." diye düşündü tekrar. O kadar kısa zaman içinde o kadar şey görmüştü ki artık sorgulamayacaktı. Sadece ilerleyecekti.
Vücudunun ısınmaya başladığını hissetti. Eğilip vücuduna bakmasıyla başını tekrar yukarı kaldırması bir oldu. Üzerindeki zırh, kara alevlerle yanıyordu. Alevler vücuduna zarar vermiyordu ama üzerindeki zırhın yandığı düşüncesi onu psikolojik olarak gerçekten kötü etkiliyordu. Bir an öylece kaldı. Sonra alevlerin ona zarar vermediğinden kesin emin olunca başını tekrar eğip zırha baktı. Siyah bir zırh siyah alevler içinde... Nereden çıkmıştı bu? Bir hediye miydi? Peki öyleyse neden? "Bu anı hatırlıyorum sanki..." diye düşündü. Sonra aklına bir anda düşüşü geldi. Evet, orada gördüğü ve o andan sonra hep gördüğü o lanet kabusta da aynen böyleydi. O zaman kesin olarak anladı nerede olduğunu. Gözleri parladı birden. Hafifçe kıkırdamaya başladı. Sonra başını geriye attı. Uzun saçları geriye düştü ve büyük bir kahkaha koyverdi. Zevkle gülüyordu. Kahkahaları içinden bir yerlerden geliyordu ama neşeli değillerdi daha çok, tatmin duygusu yansıtıyorlardı.
-Ahhh, evet sonunda, sonunda buradayım. dedi yüksek sesle. Artık zamanı geldi işkencecim, artık zamanı geldi. dedi. Sonra bir süre daha kahkaha attı. Kahkahası, yavaş yavaş kesildi. Bir an nefes nefese kaldı. Sonra dikleşti. Kara alevler etrafında dans ediyordu. Elinde siyah kılıcı, bir savaşçının karşısına çıksa bu haliyle, onun ne yapacağını düşündü bir an. Korkudan kaçması yada ölmesi. Elde ettiği gücü düşündü bir an, ezici üstünlüğü. Ah evet, onun karşısında durmakta zorlanacaklardı. Gerçekten zorlanacaklardı.
Brenne çevirdi bakışlarını, kılıcını kapıya doğru kaldırdı.
-Evet Brenne. Bizden çok şey saklamışsın gerçekten. Ama artık burada olduğumuza göre pek de önemi yok. Yaşlı kişi... dedi vurgulu bir şekilde. şimdi, yolu göstermeye devam et bakalım.
Bu kadar yaklaşmışken, orada durmak istemiyordu. Artık bitmeliydi.
Vücudunun ısınmaya başladığını hissetti. Eğilip vücuduna bakmasıyla başını tekrar yukarı kaldırması bir oldu. Üzerindeki zırh, kara alevlerle yanıyordu. Alevler vücuduna zarar vermiyordu ama üzerindeki zırhın yandığı düşüncesi onu psikolojik olarak gerçekten kötü etkiliyordu. Bir an öylece kaldı. Sonra alevlerin ona zarar vermediğinden kesin emin olunca başını tekrar eğip zırha baktı. Siyah bir zırh siyah alevler içinde... Nereden çıkmıştı bu? Bir hediye miydi? Peki öyleyse neden? "Bu anı hatırlıyorum sanki..." diye düşündü. Sonra aklına bir anda düşüşü geldi. Evet, orada gördüğü ve o andan sonra hep gördüğü o lanet kabusta da aynen böyleydi. O zaman kesin olarak anladı nerede olduğunu. Gözleri parladı birden. Hafifçe kıkırdamaya başladı. Sonra başını geriye attı. Uzun saçları geriye düştü ve büyük bir kahkaha koyverdi. Zevkle gülüyordu. Kahkahaları içinden bir yerlerden geliyordu ama neşeli değillerdi daha çok, tatmin duygusu yansıtıyorlardı.
-Ahhh, evet sonunda, sonunda buradayım. dedi yüksek sesle. Artık zamanı geldi işkencecim, artık zamanı geldi. dedi. Sonra bir süre daha kahkaha attı. Kahkahası, yavaş yavaş kesildi. Bir an nefes nefese kaldı. Sonra dikleşti. Kara alevler etrafında dans ediyordu. Elinde siyah kılıcı, bir savaşçının karşısına çıksa bu haliyle, onun ne yapacağını düşündü bir an. Korkudan kaçması yada ölmesi. Elde ettiği gücü düşündü bir an, ezici üstünlüğü. Ah evet, onun karşısında durmakta zorlanacaklardı. Gerçekten zorlanacaklardı.
Brenne çevirdi bakışlarını, kılıcını kapıya doğru kaldırdı.
-Evet Brenne. Bizden çok şey saklamışsın gerçekten. Ama artık burada olduğumuza göre pek de önemi yok. Yaşlı kişi... dedi vurgulu bir şekilde. şimdi, yolu göstermeye devam et bakalım.
Bu kadar yaklaşmışken, orada durmak istemiyordu. Artık bitmeliydi.
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
Duygu ve his gibi, iyi bir insan için en önemli değerlerini kaybettiği bu yerde kötülük, Tudor"un bedenini tamamiyle öz değerleriyle birleştirdi. Nihayetinde artık insani değerlerinin yok olduğu bu noktada Tudor, öldürme arzusu ile yanıp tutuşan bir kan avcısına dönüşmüştü adeta. Karanlığın istediği de bu değil miydi..? Evet tam olarak bunu istiyordu karanlık ve isteği gerçekleşmişti..
Tudor, yoldaşı genç Romedahl"ı acımadan katlettikten sonra en ufak bir üzüntü veya pişmanlık duymuyordu. Aksine ölümler onu mutlu ediyor gibiydi yaşanan onca şeyden sonra.
Her şeyin başladığı Dulbırakan"a doğru yol katederken önünden geçmekte olduğu han, dikkatini çekmeyi başarmıştı. Bu hanı anımsıyordu. Fakat üzerinde fazla düşünmeye değmezdi. Hana doğru döndü, içeride ufak tefek birisi vardı görebildiği kadarıyla. Bu sırada tüm ihtişamıyla esen çılgın rüzgarın lanetli uğultusu yine Tudor"un beyniyle oynamaya başlamıştı. Tudor, kıpırdamadan dimdik duruyordu. Elindeki devasa kılıcının ucu 1-2 santim toprağa girmişti. Kılıcın ucuna bakarken, uzun saçları rüzgarla dans ediyordu. İşte bu durumda olabildiğince sessiz ve korkutucu bir ses tonuyla kendi kendine fısıldadı Tudor; -"Karanlık için kurban et!" Bu söylediğini uygulamak için fazla düşünmedi Tudor ve aniden hareketlendi hana doğru. Sessiz fakat hızlı hareket ediyordu. Yüzünde yine o anlaşılmaz ifade vardı. Hanın kapısının yanında bulunan kerpiç duvara sırtını dayadı. Kafasını yavaşça kapıdan içeriye bakmak için uzattı ve bir buçukluk gördü. İşin iyi yanı buçukluğun arkasının kapıya dönük olmasıydı. Bu nedenle Tudor"u göremezdi. Tudor "İşte ilk kurban!" diye düşündü ve öldürücü hamleyi yapmak üzere yavaşça buçukluğa doğru yaklaştı Tudor. Hala kendisini farkedemeyen ve arkası dönük olan buçukluğa haince saldırdı. Yere yarım metreden daha az denebilecek yükseklikte paralel bir kılıç hamlesiyle sallama yapan Tudor, buçukluğun sağ böbrek tarafından karın boşluğuna ulaşabilecek sertlikte bir vuruş yaptı. Kılıç karnı yaklaşık olarak 20 santim kesmişti ve buçukluk aldığı ağır kılıç darbesiyle kendisini yüzükoyun yere bıraktı. Henüz kendisine kimin vurduğunu göremeden, oracıkta son nefesini verdi. Tudor amacına ulaşmanın verdiği hazla sinsice gülümserken kılıcındaki kanı temizliyordu. ""Bu, sana ilk hediyemdi güçlü olan!" dedi ve ıssız köydeki yürüyüşüne devam etmek için dışarı çıktı..
Tudor, yoldaşı genç Romedahl"ı acımadan katlettikten sonra en ufak bir üzüntü veya pişmanlık duymuyordu. Aksine ölümler onu mutlu ediyor gibiydi yaşanan onca şeyden sonra.
Her şeyin başladığı Dulbırakan"a doğru yol katederken önünden geçmekte olduğu han, dikkatini çekmeyi başarmıştı. Bu hanı anımsıyordu. Fakat üzerinde fazla düşünmeye değmezdi. Hana doğru döndü, içeride ufak tefek birisi vardı görebildiği kadarıyla. Bu sırada tüm ihtişamıyla esen çılgın rüzgarın lanetli uğultusu yine Tudor"un beyniyle oynamaya başlamıştı. Tudor, kıpırdamadan dimdik duruyordu. Elindeki devasa kılıcının ucu 1-2 santim toprağa girmişti. Kılıcın ucuna bakarken, uzun saçları rüzgarla dans ediyordu. İşte bu durumda olabildiğince sessiz ve korkutucu bir ses tonuyla kendi kendine fısıldadı Tudor; -"Karanlık için kurban et!" Bu söylediğini uygulamak için fazla düşünmedi Tudor ve aniden hareketlendi hana doğru. Sessiz fakat hızlı hareket ediyordu. Yüzünde yine o anlaşılmaz ifade vardı. Hanın kapısının yanında bulunan kerpiç duvara sırtını dayadı. Kafasını yavaşça kapıdan içeriye bakmak için uzattı ve bir buçukluk gördü. İşin iyi yanı buçukluğun arkasının kapıya dönük olmasıydı. Bu nedenle Tudor"u göremezdi. Tudor "İşte ilk kurban!" diye düşündü ve öldürücü hamleyi yapmak üzere yavaşça buçukluğa doğru yaklaştı Tudor. Hala kendisini farkedemeyen ve arkası dönük olan buçukluğa haince saldırdı. Yere yarım metreden daha az denebilecek yükseklikte paralel bir kılıç hamlesiyle sallama yapan Tudor, buçukluğun sağ böbrek tarafından karın boşluğuna ulaşabilecek sertlikte bir vuruş yaptı. Kılıç karnı yaklaşık olarak 20 santim kesmişti ve buçukluk aldığı ağır kılıç darbesiyle kendisini yüzükoyun yere bıraktı. Henüz kendisine kimin vurduğunu göremeden, oracıkta son nefesini verdi. Tudor amacına ulaşmanın verdiği hazla sinsice gülümserken kılıcındaki kanı temizliyordu. ""Bu, sana ilk hediyemdi güçlü olan!" dedi ve ıssız köydeki yürüyüşüne devam etmek için dışarı çıktı..
Only God can Judge me!
"Ben cehennem lejyonlarının en güçlü savaşçılarından biriyim. Bu yüzden hapsedildim. Görevim savaşmak, ölmek ve yeniden doğmak. Hepiniz kara alevde kavrulacaksınız ölümlüler..."Efla wrote:"Sana biçilen görevi yap ve itaat et iblis" Düşünceleri yüzüğe ve içinde olduğunu düşündüğü iblise hitabediyordu. "Neden ordasın? Ne amaçla hapsedildin? Sana biçilen görevi söyle ve O'nnun adına itaat et."
That which doesn't kill you, makes you stronger
Only God should have this power
Only God should have this power
Korkutucu fısıltılar Tudor kulaklarını doldurdu: "Karanlığı anlamayı öğrendin savaşçı... Artık gözlerin de karanlığı daha iyi anlayacaklar..."KenTaky wrote:""Bu, sana ilk hediyemdi güçlü olan!" dedi ve ıssız köydeki yürüyüşüne devam etmek için dışarı çıktı..
"RP dışı: Tudor, Darkvision 60 ft."
That which doesn't kill you, makes you stronger
Only God should have this power
Only God should have this power
-
fingolfin
- Seçilmiş Savaşçı
- Posts: 1636
- Joined: Thu Jan 08, 2004 10:00 am
- Location: İstanbul
- Contact:
"Beni bu karanlıktan kurtar sevgilim... Sensizlik sonsuzluktan da beter... Kont beni öldürmeden önce sürekli seni bekledim, beni kurtarmanı bekledim... Ah sevgilim beni bu acıdan azad et..." Claidya, güzel Claidya.. Tenthor artık iyice kaybolmuştu, önceleri bir yansılama olarak algıladığı sesler ve görüntüler yeri geldiğinde gerçekleşmişti. Ve bu pekala gerçekten Claidya olabilirdi... Ya da o lanet olası iblis tohumunun bir oyunu!! Tenthor büyük bir çaresizlik içinde onun gerçek olduğu umuduna sarılmak istedi, fakat zihnin bir yanı bu düşünceyi şiddetle reddediyordu...
Derken zihni yine o tanıdık korkunç sesin saldırısı karşısında çıplak kaldı. Bütün duyguları, ve hisleri biliniyordu sanki. Tenthor sesin anlattıklarını dinlerken; elinde beliren kılıcı hissetti. Kabzanın verdiği soğuk ve kaşındırıcı his... Alışkın elinde kılıcın verdiği mükemmel denge... Ve kendini kurban ederek kazanacağı güç! Güç.. Aynı yolda yürüdüğü çoğu kişinin aksine, güce olan bir açlığı yoktu. Onun tek istediği... Alçak sesle, söylediklerinin dile getirmeden önce duyulduğunu bilerek fısıldadı... 'Kararımı verdim, yolu izleyip seni bulacağım! Ve orada Claidya tekrar kollarımda olup olmayacağını göreceğim... Kimi öldürmeliyim, ve onu nerde bulacağım?'
Derken zihni yine o tanıdık korkunç sesin saldırısı karşısında çıplak kaldı. Bütün duyguları, ve hisleri biliniyordu sanki. Tenthor sesin anlattıklarını dinlerken; elinde beliren kılıcı hissetti. Kabzanın verdiği soğuk ve kaşındırıcı his... Alışkın elinde kılıcın verdiği mükemmel denge... Ve kendini kurban ederek kazanacağı güç! Güç.. Aynı yolda yürüdüğü çoğu kişinin aksine, güce olan bir açlığı yoktu. Onun tek istediği... Alçak sesle, söylediklerinin dile getirmeden önce duyulduğunu bilerek fısıldadı... 'Kararımı verdim, yolu izleyip seni bulacağım! Ve orada Claidya tekrar kollarımda olup olmayacağını göreceğim... Kimi öldürmeliyim, ve onu nerde bulacağım?'
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests

