Page 1 of 1

Asasin Cehennemyıldızı !!!

Posted: Fri Nov 04, 2005 3:56 am
by Asasin
1 AV BAşLIYOR
Onu aşırı derece rahatsız eden güneş ışınları aniden uyanmasına sebep oldu. İrkildi birden, serin bir sabahtı. Bu serinlik çok hoşuna gitti.
Kalkmak için yaptığı ilk harekatle o kötü baş ağrısını hissetti. Ayağa kalkmaya çalışırken beynine bir bıçak saplanmış gibi sendeledi. Ani bir acı dalgası ile kendini yere attı. Gittikçe ağırlaşacağını biliyordu. Tek çare yanından hiç ayırmadığı ağrı kesici bitkilerdi. Ağrılar hakkındaki derin tecrübelerine dayanarak söyleyebilirdi ki, ne kadar yavaş hareket ederse baş ağrısı o kadar yavaş yayılırdı. Güçlü güneş ışınlarından korkarak gözlerini yavaş yavaş açtı. Yavaşça etrafa bakındı ve yatağının yanındaki sehpanın üzerinde bulunan çantasını gördüm. Canından çok sevdiği çantası, bitkiler onun içindeydi. Yavaşça ayağa kalktı ve gidip çantasını aldı. Açtı ve bitkilerin içinde olduğu keseyi gördü. Keseyi açtı ve günün ilk kötü haberinin aldı. Sadece bir-iki yaprak kalmıştı. Onlarıda ağzına attı ve çiğnemeye başladı. Gidip perdeyi kapattı. Zaten yeterince acı çekiyordu, bir de güneşten dolayı göz ağrısı çekmemeliydi.
Evet, işte,hissedebiliyordu bu yapraklar çok güçlüydü. Acısı yavaşça hafiflemeye başladı. Ama hemen değil, biraz daha zamanı vardı, yavaşça yatağa uzandı ve derin derin düşünmeye başladı.
Neredeydi acaba? Dün gece, bir buçuk günlük bir uykusuzluktan kaynaklanan bir sallanma ve baş ağrısı ile bir kasabaya girdiğini hatırlıyordu. Baş ağrısının bir kısmı bu uykusuzluktan ileri geliyordu. Ama sadece bir kısmı, büyük çoğunluğu kronikti. Yani bir çok hekim ve büyücü böyle söylemişti. Hiç tanımadığı soyundan kalan en kötü miras. Hancıya içinde 5 gümüş lira olduğunu tahmin ettiği bir kese verdiğini hatırlıyordu, -ki güzel bir oda kiralamak için genelde 1 - 2 gümüş lira yeterlidir- rahatsız edilmek istemediğini söylediğini de hatırlıyordu ama o paranın içinde kahvaltı ücreti de varmıydı onu hatırlayamıyordu. Olduğunu umdu.. Ama fark etmez zaten kahvaltı yapacak zamanı yoktu. Gözlerini kırpıştırıp bir an düşündü ve hayır, aslında vardı! Görevi için yaptığı bunca fedakarlıktan sonra bir kahvaltıyı hakediyordu. Ama bu hakkından feragat etti hemen. Aşçıya biraz yolluk hazırlatırdı. Çok pratik olur diye düşündü. İşi gereği her zaman pratik olması icap etmişti.
Hayatı hep bir kovalamaca içinde geçmişti. Tabii öğrencilik yılları hariç. Sahip olduğu tek düzenli hayata o zaman sahip oldu. Gezgin hayatının getirileri de olmadı diyemezdi aslında. Mesela her zaman azla yetinmeyi bilmişti. Ama belkide hep çok azına sahip olduğu içindi. Neyse bir şekilde hayattaydı işte.
Baş ağrısının tamamen -hatta fazlasıyla, yapraklar onu uyuşturmaya başlamıştı- kesilmesiyle yataktan kalkıp üstünü giymeye başladı. Zırhını kuşandı, sırtında omuz hizasında bulunan gizli bölmelerdeki küçük bıçaklarını kontrol etti. Belinin arkasında, sapları yere bakan şekilde bulunan iki yassı hançeri kontrol etti. Bunlar çok kullanışlıydı, böylece eğer kılıcını düşürürse can havli ile masalara ve sandalyelere atılmak zorunda kalmazdı. Ã?antasından siyah, düzgün bir şerit şeklinde kesilmiş bir bez bant çıkardım ve sivri kulaklarımı kafasına yapıştırıp saklayacak şekilde bağladı. Uzun saçlarını bandın altından çıkarıp bandın -neredeyse gözleri bile görülmeyecek şekilde- üzerine serpiştirdi. İnsanlar sivri kulaklarını görmeyince, teninin griye çalan tonunu normal -aslında yine de biraz garip bakıyorlardı ama içlerinden birisi havada üç metre uçuverince odak noktaları değişiveriyor- karşılıyorlardı. Kısa ile uzun arası olan iki kılıcını zırhının sırtında bulunan ve hançerleri ortalayan iki uzun kılıfa yerleştirdim. Pelerinine sarındı, hafif fakat oldukça sağlam olan tek ağızlı savaş baltasınıı eline aldı, küçük çantasını zırhının göğüs bölümünde bulunan cebine koydu ve odadan çıktı.
Merdivenlerden inerken hancı, hanın geniş kapısından içeri girdi. Onu gördü, -pelerininden falan- gideceğini anlamış olmalıydı ki yanına geldi. "Günaydın beyim" dedi. Yaşlı adama başıyla selam verdi ve "günaydın" diye karşılık verdi. Sesini neşeli çıkarmaya çalıştı ama uyuşuk "öyle uyuşuk ki yumruk yese hissedeceğini sanmıyordu- bir kafayla ne kadar başarılı olurdu bilmiyordu. Ve "başaramadım herhalde" diye düşündü çünkü adam gülümsemedi, çekingen bir tavırla "gideceksiniz galiba, sizi kahvaltıya kalmaya ikna edebilirmiyiz acaba?" dedi. Sesi ona da çekingen geldi. O ise daha içten bir şekilde cevap vermek istedi, fakat daha sonra elinde olmadan - yavşak yavşak- sırıtmaktan korkup ciddi bir yüzle "üzgünüm, malesef gitmek zorundayım. Ama benim için aşçınıza biraz yolluk hazırlatırsanız çok iyi olur". dedi.
"derhal beyim" dedi adam.
Adam neden böyle davranıyordu acaba?
O yolluğunu beklerken hancı tedirgin bir şekilde yanına geldi.
"Beyim, geldiğinizde atınızın eğersiz olduğunu söylediler. Atınızı eğerlememizi istermiydiniz acaba?"
Hafif "hayır, aslında epey ağır- bir şok geçirdi o anda. Demek ki akşamki o olaylar rüya değildi! O kovalamacalar, peşindeki haydutlar. Son nefesini onun elinde vermek şerefine erişen üç serseri ve onların intikamı için peşine düşen beş geri zekalı arkadaşı. Aynı anda üzerine gelen beş kişiyi görür görmez alarm veren gözleri, gelişigüzel girdiği bir ahırda bulduğu atı çalan iradesi ve göz ucuyla bakıp bütün bunların doğru olduğunu anlatan üzerinde kanlar kurumuş olan baltası.
Derhal toparlanmaya çalıştı:
"Ha.... evet lütfen" dedi.
Yaşlı adam düşünceli düşünceli arkasını döndü ve yavaşça kapıya doğru yürümeye başladı.
Biraz sonra içeriden, mutfak olduğunu tahmin ettiği yerden genç ve dikkatsiz görünüşlü bir adam çıktı. İçerideki tek adam olmadığı halde "kahvaltı için gelmiş olan işçiler falan vardı - bakışları hemen onu buldu ve görür görmez yanına geldi. "yolluğunuz efendim" dedi ve elindeki paketi ona uzattı. "sağol" dedi ve başka birşey söylemeden paketi aldı. Böyle tiplerden elinden geldiğince uzak durmaya çalışırdı. Böyle tiplerin becerksizliği yüzünden başına bir çok dert açılmıştı. "o aynı fikirde değil galiba" diye düşündü. Onu dikkatlice incelemesinden çıkartmıştı bu sonucu. "Beni nasıl tanıdı" diye kendine sordu, fakat derhal kendi cevapladı yeniden: "hancı söylemiştir." Paranoyası ortaya çıkmaya başlıyordu yeniden. Bu huyunu onu tanıyan kimse sevmezdi. Ã?ünkü hiçbir insana güvenmezdi. Kendini vahşi bir hayvanın kucağına bile bırakırdı ama bir insana çok fazla güvenemezdi. İnsanlar güvenilmezdi ona göre.
Neyse hanı terketti ve kasabaya dün gecekini sayılmazsa ilk adımını attı ve etrafı incelemeye başladı. Han kasabanın hemen girişindeydi. Bu sayede girenler hemen hanı görebiliyordu, nitekim de öyle olmuştu. O da hanı böyle buldu.Yoksa uykulu uykulu bir han aramak zorunda kalacaktı. Artık kimin evine girerdi bilemiyordu - birkaç kez başına gelmişti. Hatta bir keresinde saraya girmişti de kelleyi zor kurtarmıştı.- Sıradan sıkıcı bir kasaba. Erken saatte insanlar ayakta. Herkes işine gidiyor, herkes bir şeylerle meşgul. Aman aman burası berbat bir yerdi. Ã?evre falan güzeldi ama sıradan yaşam işte. İnsanlar ekmekleri için çalışmak zorunda. o göre değildi, imkansızdı. kasabalılar yapıcı varlıklardı, o yıkıcıydı. Daha kolaydı. Ona hep bozmak yapmaktan daha kolay gelmişti. Gerçi böylesi de daha güvenliydi ama işte...
Hayatı hiçbir zaman emin ellerde olmadı. Ama böyle yerlerde insanlar fazla sorun çıkarmaz ve böyle yerlerde asker de olmaz doğal olarak. askerlerin olmaması da onun için iyiydi, onlarla ilgili hiç iyi anıları yoktu.
O hanın önünde köyü incelerken hancının "atın""ı getirdiğini gördü. şaşırtıcı derece tatlı bir güzel adamın getirdiği. Kimse birşey anlamasın diye dik dik ata bakmaktan vazgeçmek aklına geldi bir süre sonra.. Sadece dizginlerini tuttu ve eğerdeki geniş cebe yolluğunu koydu ve ata bindi.
Ve hancıya bir kaç soru daha sorma imkanı buldu.Mesela:
"Deraliyye merkeze nasıl giderim?"
"Bunu sorduğunuza göre buralara ilk defa uğruyor olmalısınız efendim" dedi yaşlı adam. Bu sefer gerçekten, içten gülmüştü.
"Aslında bu taraflara gelmiştim fakat bu köye ilk defa uğruyorum." dedi. Bunları söylerken bir yandan da neden güldüğünü kestirmeye çalışıyordu. Anlaması uzun sürmedi çünkü adam açıkladı: Konakladığı köy, Deraliyye merkez sınırlarına yürüyerek gitmek isteyen birisinin en fazla yarım saatini alırmış.
İşte günün ilk güzel haberi. Bu ne demek? şu demek: peşinde olduğu "kişi" ile arasındaki dört günlük farkın üçe inmesi demek. Bu kovalamaca onu çok yormuştu. Ama o ""kişiyi"ele geçirdiğinde bunu ödetmeye kararlıydı. Bu sefer acımak yoktu.
Hancıya veda edip asi atımı kasabanın diğer ucuna, yani Deraliyye istikametine doğru sürerek köyün içinden geçti.
İnsanların bakışları ve çocukların haykırışları arasında hızla köyden çıktı.
Bu sefer acımak yoktu.....
Av daha yeni başlıyordu.....
***** ***** ***** *****