Page 1 of 2

Göl Kenarı

Posted: Tue Nov 22, 2005 8:22 am
by mertcane
Göl Kenarında Oturan Bir okçu Nun Yanına Bir kurt Geliyor Ve Birden okçunun Üzerine Atlıyor Okçu birden Kalkıp Ranger Bıçagını Alıp Kurt un Kafasına Saplıyor . Ve Kolundan Büyük Bir Çizik Alıyor

Posted: Mon Jan 02, 2006 5:05 am
by rilley
Bıçağını kurtun kafasından kurtardıktan okçu yarasına bakmak için kulübesine doğru yürümeye başlıyor. Bir yandanda yarasının ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyor...

Posted: Sun Jan 08, 2006 4:43 am
by Arién
Gölün kıyısında yetişmiş yoğun bitki örtüsünün arasına gizlenmiş olanları izleyen avcı günlerdir peşinde olduğu kurdun son çareye başvurmasını, savunmasız bir okçuya saldırarak ısırmasını izliyor... Evet sadece izliyor çünkü yapabileceği bir şey yok. Kurt görevini yerine getiremeyeceğini anlayınca hiç bir şeyden haberi olmayan okçuyu ısırarak görevini ona devrediyor.. Avcı yaralı adamın uzaklaşmasını izlerken içinden lanetler okuyor artık yeni bir avı var...

Posted: Mon Jan 16, 2006 4:05 am
by Slach
Okcu kurdun olduğu yerden bir kaç adım geri atarak öldürdüğü kurdun cesedine tükürüdü. " Lanet olası kurt aghhh". Yarasını kopardığı pelerinin bir parçasıyla sararak kanın akmasını engellemeye çalışıtı. Kan gri pelerin üzerinde kırmızı kırmızı görünüyordu ve sardığı pelerin parçası da tamamen kızıllaşmıştı.

En kısa zamanda bir yerleşim yeri bulmalıydı. Cebinden çok eski olduğu anlaşılan bir kağıt parçası çıkarttı. Üzerindeki yazıları okumaya çalışıyordu. Bir süre sonra gözüne bir göl takıldı. " agh evet burada olmalıyım" Gölün etrafındaki yerlerleşim yerlerine iyice bakındı.Isul... çok küçük yazılmıştı ve bir orman karakoluydu. Kararını verdikten sonra haritayı katladı ve yine cebine sıkıştırdı.

Gitmeden önce yapması gereken bir şey daha vardı. Kurdun kanıyla yıkanmış bıçağını çıkarttı ve kurdun ağzını daki büyük dişlerden birini keserek çıkarttı. Biraz kan fışkırdı ve okcunun üzerine damladı. Bir bezin içine sarıp pantolonundaki bir cebin içine tıktı ve Isula doğru yürümeye başladı.

Posted: Mon Jan 16, 2006 4:28 am
by trulias
Isul içinde genelde 4-5 koruma ve yoldan geçen kolcuların barındığı küçük bir uç karakolundan fazlası değildi. Okçu kapıya yaklaştı ve seslendi: Yaralıyım! Açın kapıyı.
Duvarın üstünden bakan genç koruma önce tereddüt etti, zira yabancılara pekte alışık değildi.Ancak sonra kapıyı açmaya karar verdi. Aşağıdaki adam bir okçuydu ve kolunda bir kurt ısırığına benziyen bir yara vardı. Fazla önemli biri olamazdı.
Kapının açılmasıyla okçu sendeledi ve kan kaybının etkisiyle dizlerinin üstüne düştü. Yardımına koşan genç koruma onu içerideki açılalı birkaç ay olmuş hana doğru taşımaya koyuldu. Okçu hanın içine girmesiyle beraber sıcak sobanın ateşinin yüzüne vurduğunu hissetti ve kendine geldi. Isul gibi anlamsız bir diyara anlamsız bir han açılmasına bir anlam verememişti. Tam yeniden bayılmak üzereyken hanın çalışanlarından biri olduğunu sanmasına neden olan elbisesinin ardında biçimli vücudu ve bunun üstünde güzel yüzüyle bir kız gördü. şaşkınlığının etkisiyle artık ayakta kalıcak gücü kalmamıştı. Son olarak gözlerinin karardığını hissetti...

Posted: Tue Jan 17, 2006 10:35 pm
by Arién
Hanın kapısından giren Torl'un destek olduğu yabancı bir an için bakışlarını leena'ya odaklamayı başarmış ve ardından bayılmıştı.Torl yaralıyı ahşap uzun masanın üzerine yatırırken Leena aceleyle genç savaşçının yanına seğirtti. Bir yandan yanında çalışan 2 yardımcısına sıcak su, temiz kumaş getirmeleri gibi talimatlar veriyor bir yandan da adamın yarasına bakıyordu. Başını kaldırdığında güzel yüzü düşünceli bir ifadeye bürünmüştü. Kendi kendine konuşur gibi "Vehşi bir hayvanın saldırısına uğramış ve çok kan kaybetmiş.." dedi ve Torl'a bakarak "Bu adam kim? Ne zaman, nasıl buldunuz?" diye sordu..

Posted: Tue Jan 17, 2006 11:47 pm
by trulias
Prens Schrak yatağından birden heyecanla fırladı. Başı arıyordu ve kafasının içinde az önce gördüğü rüyanın tesiriyle uğuldamalar duyuyordu. rüyasında bir okçuydu ve bir kurt tarafından saldırıya uğrayıp bu sırada bir avcı tarafından dikizlenmiş, sonra bir karakolun içindeki hana kadar ulaşmayı başarmış daha sonra bayıldığını ve anlamsız birkaç belli belirsiz olayın farkına varmıştı. az öncede açık yaraya dökülen kaynar suyun verdiği açıya benzer bir acıyla yatağından sıçramıştı. alnındaki terleri silip ayağa kalktı. kızgın çöl güneşinin akşmın getirisi kızıllığı kapalı kepenklere rağmen odasının içine sızıyordu. kepenkleri açtı ve karşısında batmakta olan güneşin ve uçsuz buçaksız çölün muğazzamlığı
karşısında hayrete düştü. krallık zor günler geçiriyordu ve bu zor günlerde bu tarz güzellikler insanın aklına nadiren gelirdi. bir yandan çölde sayıları olağan üstü derecede artmış olan dev aslanböcekleri kervanlar için tehlike oluştururken diğer yanda krallık dostları olan karaelflerin çölün derinliklerindeki tünellerini basan ve başkentleri deepcity i
ele geçirmeye çalışan taurenlere karşı karaelflere yardım etmeye çalışıyor ama kervan ticaretinin zayıflamasıyla beraber bu yardımın mali külfetini taşımakta zorluk cekiyordu.
askerlerin yeraltında karaelflere yakın bir görüşe sahip olmalarını sağlıyan ışık taşları bile asker başına 1000 altın ediyorduki bu bile başlı başına ağır bir yüktü. prens içini geçirdi.
kavusunda en azından bu yanan ölüm diyarı yerine nefret ettiği soğuk vardıki sadece ordaki tek düşman kurtlardı. gün çözüm üretme ve plan yapma günüydü. yaşlı babasının
deneyimli zihni bile artık bu olayların bitmesi için yeterli değilmiş gibi görünüyordu...

Posted: Wed Jan 18, 2006 12:36 am
by Arién
Karaelf çölün zor şartlarında sadece güneşin tam tepede olduğu öğlen vakitleri gizlenip bir kaç saat uyumuş onun dışında ilerlemeye devam etmişti. Sonunda beşinci günün sabahında güneş doğmadan bir kaç saat öncesinde kendilerine asker yardımında bulunan Prens Schrak'ın sarayına ulaşabilmişti ama... Lanet olası saray görevlileri prensin yanına çıkmasına izin vermemiş saatin uygunsuzluğunu ve kılık kıyafetini bahane etmişlerdi. Alea'nın tartışacak gücü kalmamıştı. Hizmetkarların kendisini yıkayıp giydirmelerine bir süre ses çıkarmadan izin verdi ancak güneş doğmuş olmasına karşın prensle görüştürüleceğe benzemiyordu. Gümüş rengi saçlarını tarayan kızın ellerinden kurtularak kendisine artık bayılmasına neden olacak şekilde kokular sürmeye çalışan kızı bir kenara itti ve koşarak prensin odasının bulunduğunu sandığı tarafa doğru yöneldi. Deepcity ağır bir saldırı altındaydı ve bu saray şaklabanlıklarıyla yeterince zaman kaybedilmişti...

Posted: Thu Jan 19, 2006 1:54 am
by Demian
Ama icerde prens yerine kirmizi cüppeli bir büyücü buldu. Büyücü karaelfe sert bir sekilde, kaslarini catarak bakti ve " Ne istiyorsun?" diye sordu...

Posted: Thu Jan 19, 2006 2:26 am
by trulias
prens dışarıdan gelen gürültülerle dalmış olduğu dünyadan uyandı. pencereden aşağıya baktığında sarayın prensin kaldığı bölümünün bahçe kapısından girmeye çalışaman bir karaelfi gördü. hemen sonrada bahçe kapısındaki iki korumanın kızı yere yapıştırıp yakalamasını izledi. kızın eğitimli olduğu belliydi, ama kapıdaki elitleri geçebilecek asker ne bu çölde nede krallıkta yoktu. az sonra saray yazıcısıda göründü. adam kıza yetişicem diye kanter içinde kalmış ancak elbette başarılı olamamıştı. şimdi ise yüzündeki ifadeden korumaların kızı öldürmemiş olması için bildiği bütün tanrılara dua ettiği belli oluyordu. prens bu şaklabanlığı daha fazla izlemek niyetinde değildi. üzerini değiştirip hemen bahçe kapısını önüne geldi.
- yazıcı, ne oluyor burda?
-efendim müttefiğimiz karaelflerden bir haberci. uzun çöl yo...
-ne zamandan beri haberciler izinsiz olarak benim özel konutuma girme cesaretini gösteriyorlar! ne zannediyor bu kendini ?!

bu sırada elf başını kaldırdı:
-daha fazla bekliyemezdim! bu şaklabanlar sabahtan beri beni sizinle görüştürmüyorlar!
deepcity ağır saldırı altında, hemen yardım göndermelisiniz!
prens: yeter! deepcity son iki aydır ağır saldırı altında, ve benim hizmetkarlarımı zavllı dilinle itam eden sen elf şaklabanı kendini ne zannediyorsun ki benimle böyle konuşmaya ve sarayımın içinde bu şekilde gezmeye cüret ediyorsun?! kendini beğenmiş şımarık yaratık!

iyi huylu bilinen prensin gürlemesi sadece kızın değil yazıcınında korkuyla irkilmesine neden olmuştu. prensin kan oturmuş gözlerinden tek bir gereksiz sözü daha kaldıramayacağı belli oluyordu. elfler fazlasıyla ukalaydılar. zaten prens oldum olası ne elfleri nede elf lordu yıldızkılıç ı sevmemişti. kendisiyle o adalı konuşma tarzıyla babasının sofrasında dalga geçtiği günü hala unutamıyordu. lordla beraber üvey abisi ve üvey annesi kraliçede onunla eylenmekten geri kalmamıştı. o akşam susup babasını zor duruma düşürmediği için babasının ona olan saygısının arttığının farkındaydı, ama yinede bu elfleri sevmesini gerektirmiyordu. zaten ukala elfler ve onların savaşı onun için bir yüktü. elfleri bırakıp taurenlerle anlaşmak onun çok daha işine gelirdi zira karaelfleri güvenilmez ve taurenleride bir çok insanadan bile güvenilir buluyordu.

-kabul edilene kadar bu şımarık yaratığı odasında tutun! uygun bir zamanda onu çağırırım!
diye tekrar gürledi prens. elf şımarık olabilirdi ama şu an cenesini açmaması gerektiğini bilecek kadar zekiydi...

Posted: Thu Jan 19, 2006 3:08 am
by Arién
Sinirle odanın içinde dört dönüyordu.. Ne kadar da aptaldı buraya hiç gelmemeliydi... Yanlışlıkla odasına girdiği kırmızı cüppeli adam geldi birden aklına Prensi aradığını söyledğinde nezaketle kendisine doğru yeri tarif etmişti. Belki de eğer bu odadan çıkıp ona ulaşabilirse en azından bu aptal insanların şehrinden çıkmasını sağlayabilirdi.. Sonra kafasını sallayarak bu düşünceyi uzaklaştırdı neden kendisine yardım etmeyi kabul edecekti ki..

Posted: Fri Jan 20, 2006 3:05 am
by trulias
Haklıydıda. koskoca sarayda, sarayın dışından olduğu belli birinin yardımını umman hayalperestlik olurdu. kafasında prensin kendisine söylediklerini ve ateş sacan kin dolu bakışlarını gördü. prensin yaptığı diplomatik açıdan bir sıkandal sayılabilirdi, ancak zaten karaelflerin bunca yükünü taşıyan prens ve şehir açısından olaya bakıldığında diplomatik ilişkiler çoktan bitmiş olmalıydı. en azından aynı konumda prens olsaydı karaelfler insanlar için bu kadar sıkıntıya kesinlikle girmezlerdi. zaten onlar tanrıların yeryüzüne güzellik katsın diye gönderdikleri hediyeler değillermidi ? neden zayıf insanlar için kendilerini yarsunlardıki ? insanların ahte vefa konusunda bu kadar güvenilir olduğunu görmek şaşırtıcıydı.
kafasında bu düşüncelerle odada dolaşırken birden kapı gürültüyle açıldı. karşısında dünkü korumalardan iki tanesi ağır zırhları içinde demir dağlar gibi duruyordu. diğer ırklardan üstün olma konusundaki teredüt kafasından tedirginlikle karışık bir hisle tekrar geçti.
koruma: gelin! prens hazretleri sizi bekliyorlar!
sesini çıkarmadan korumaların arkasından yürümeye başladı. zaten korumları bir bayanın odasına nasıl girilmesi konusunda uyaramıycak kadar düşmanca muamele görüyordu.
kabul salonunun içine girdi. prens kendisini fazla gösterişli sayılamayacak ancak tasarımı dikkat çekici bir tahtta bekliyordu. taht demirdendi ve prensi tamamen saran bir yapısı vardı. yanlarıda camdan yapılmıştı, bu sayede prens sagını ve solunu rahatlıkla görüyor aynı zamanda bir çift kanat gibi onu saran yanlıklarlada tepesi dahil heryeri kapanıyordu. prense sadece önden bir saldırı gelebilirdi. onuda korumalar rahatlıkla savuşturabilirdi.
bun abenzer ince ayrıntılar şehrin her yanında vardı. prens geleli veya sürüleli sadece iki sene olmuş ancak bu iki senede tüm şehir muazzam değişmişti. prens tahta üvey abisinin oğlu geçsin diye gönderilen bir beceriksizden çok geleceğe hazırlanan biri gibi duruyordu. düşününce karaelfleri sevmemesi hatta nefret etmesi için yeterli olan nedenlerinin dışında prensin fazladan bir ton nedeni vardı. elflerin savaşı adete bir sülük gibi prensin emeklerinden kan çekiyorduki zaten küçük bir şehirde elinden gelenin en iyisi bile yetmiycekken birde "ukala elflerin ukala savaşına" sırf babasının eski bir dostluğu yüzünden yardım ediyordu.
şimdi ise tekrar yardım talebinde bulunucak kişi ta kenidisiydi ve durumun mantıksızlığı kendini bile şaşırtıyordu. cesaretini topladı. prensin kendisine konuşması için bir el işareti yapmasıyla konuşmaya başladı:
- efendim yıldızkılıç ın bana verdiği emir üzerine siz dostumuz ve müttefiğimiz uluşehir krallığından yardımlarınızı talep ediyoruz. şehrimiz deepcity taurenlerin ağır saldırısı altında sizden talebimiz tünellerin sağlamlığını arttırmak üzere olabildiğince metal ve demir, çalışmaları için onbin işçi veya köle, bunları kontrol etmek ve tünellerin sağlamlaştırılmasında verilen emirlerin uygulanmasını sağlamak için 200 usta başı ve 20 mühendis, savunmamızda bize yardım için 1000 mızraklı ve 1000 kılıçlı asker. bu dileklerimizin olabildiğince çabuk yardımımıza ulaştırılması dostluğumuzu pekiştiricek ve size efendimin size olan saygı ve sevgisini arttıracaktır.

prens kafasının içinde uğuldamalar hissetmeye başlamıştı. herhalde şaka yapıyordu bu beyinsiz kız. tam bu anda kafasında bir soru dönmeye başladı: eğer bunlar 2000 asker daha istiyorlarsa ki şu ana kadar gönderdiği toplam asker sayısıydı diğer askerlere ne olmuştu ? askerlerinden haber alamıyordu ve 2hafta önce aldığı son haber elflerin kendilerine köpek gibi davrandığı ve savaşta en önde telef edilmek üzere sürüldükleriydi. kayıplarıda muğazzamdı.
prens: şu ana kadar gönderdiğim ikibin askere ne oldu?
-efendim bu konuyla ilgili bana bir bilgi vermedi. size kesin bir...
-şu ana kadar gönderdiğim askerlere ne oldu ?!... tünel cehenneminde hepsini ölsün diye kullandınız değilmi?! isteklerinizin hepsini reddediyorum. sizinle olan dostluğu ve müttefikliğide bitiriyorum . şayet bir hafta içinde sağ askerlerimin tamamı ölülerinse cesedleri bana gelmesse size savaş ilan ediyorum!... eğer herhangibir yeni şaklabanlığa veya numaraya girişicek olursanız size yine savaş ilan ediyorum!... askerlerim tam olarak bana geri gelecekler yoksa bu öldürdüğünüz veya öldürttüğünüz 2000 asker döktüğünüz son dost kanları olur! defol şimdi!
alea laflar altında şoke olmuş, ezilmiş ve ne yapıcağını şaşırmıştı. -prens hazretleri, bu yaptığınızla babanızın yaptığı dostluğa gölge...
-konuşma bitmiştir. nöbetçiler! götürün bu zavallı yaratığı. bir ata bindirin ve ülkesine gönderin.

akşamın batan ışıkları adeta yeni bir karanlığın habercisiydi. zira ata bindirilip yola gönderilen ulak yolda bir devaslan böceğinin tuzağına düşmüş ve hiçlikte kaybolmuştu. olacaklar kaçnılmazdı. yeni haberciler yola çıkmadan prensin son iki senedir oluşturmaya çalıştığı en büyük kin yola çıkacaktı. 10000 kişilik yeni çöl ordusu...

Posted: Sat Jan 21, 2006 12:42 am
by Demian
Okcu uyandiginda basit bir yer yataginda buldu kendini. Basi catliyacak gibi agriyordu ve damarlari tanimliyamadigi bir atesle yaniyordu. Ilk once nerde oldugunu anlamak icin basini kaldirmaya calisti ama bu caba daha fazla bas agrisindan baska bir seye yol acmadi. Caresizliklw yatigi yerden gozleriyle odayi taradi ama basinda ki kerpic tavandan ve tek pencereli odadan baska birsey goremedi.
Tekrar uyandiginda bas agrisi tamamen gitmisti am damarlarinda ki ates ordaydi. Ama garip bir sekilde bu ates onu zayiflatmak yerine daha da guclenmesini sagliyordu. Yataktan dogruldu ve koludki sarilmis yaraya bakti. Yara ilk dusundugunden- kurdun actigi cizikten- daha fazlasiydi. Garip bir sekilde butun kolu-sarginin disi bile- morarmisti.
Bu sefer yataktan kalkti ve ustunde hicbir sey olmadigini farketti. Elbiselerini aramaya basladi ve bu sirada kapinin acildigini ve handa gordugu ve hayal meyal hatirladigi guzel kizin iceri girip onu izledigini farketmedi...

Posted: Sun Jan 22, 2006 4:12 am
by trulias
prensin ordusunun şöhreti hızla tüm krallığa ve deepcity e ulaşmıştı. ordu kendisinden beklenmiyecek bir hızla 9 gün içinde deepcity nin kuzey kapılarına ulaşmıştı. ordunun prensin eseri olduğu düşünülüyordu. bu aslında kısmende doğruydu. burda atlanan tek nokta ise prensin bir mucize yarattıysa bile bunun fizik kuralları dahilinde olduğuydu. kral bile prensin bu yeni ordusu karşısında dehşete düşmüş ama bir yandanda gurur duymuştu. artık içinde krallık prens yüzünden bölünse bile geleçeğin parlak olduğunun huzuru vardı. ordu aslında basit bir prensibe dayanıyordu: cevheri işle sana metal olarak dönsün. prens şehrin etrafındaki barbar kabilelerinin potansiyelini ilk olarak şehre yeni geldiğinde şehrin su kanalı çalışmalarını yaparken görmüştü. prens şu ana kadarki hiçbir valinin yapmadığı bir şey yaparak kanal çalışmaları sırasında barbarlara çalışma emirleri göndermiş bunu yaparkende kimsenin yapmadığı birşey yaparak barbarlarıda insandan saymış ve barbarlara çalışmaları karşılığında hem kaliteli silahlar vermiş hemde su kanallarını kabile merkezlerine kadarda uzatmıştı. barbarlar çok sağdıktılar ve şukranlarını sunmak için şehir cevresindeki, kervanlara saldıran tüm çeteleri ve kabileleri(her ne kadar bir katliam yapmış olsalarda) ortadan kaldırmışlar ve ganimetleri prense sunmuşlardı. bunun üzerine prens tüm aynı soydan gelen barbar kabilelerinin reislerinin yaşadığı köyleri o kabilenin baş köyü olarak atamış ve kazanılmış ganimetlede o merkez köylerinde demirçi oçakları ve dövüş okulları kurdurmuştu. bununlada kalmamış barbarların eğitilmeleri için başköyler eğitmenler göndermişti. şimdi ise barbarlar prensin bütün emirlerini canları pahasına yapmaya hazırdılar. çöldeki bütün karaelflrin toplamı bile 7000 eğitimli çölbarbarı, 1000 elit koruma( onlarda barbar veelit okçulardan seçiliyordu) 2000 okçuya karşı duramazdı. Elf lordu Yıldızkılıç güneyde taurenlerle uğraşırken birde bu barbar4 ordusuyla uğraşamıyacağının farkındaydı. sağ kalan 750 askeri pazarlık konusu olarak tutsak almayı en basit çözüm olarak görmüş ve kuzey kapısının tam önüne okçuların hemen önüne bu askerleri zincirli olarak dizmişti. prensle ortada tarafsız alanda buluştular, Yıldızkılıç pazarlıkla eski imtiyazları koparmaya, prensse elflerden bir an önce kurtulmaya kararlıydı. Yıldızkılıç yüzlerce yılın bilgi ve politika tecrübesiyle masaya oturacaktı, prensin ise güvenebileceği zekası ve muhtemel bir savaşı kazanacağı kesin gibi görünen ordusu vardı. pazarlık sıkı geçekti...

Posted: Thu Jan 26, 2006 1:36 am
by chosen
RP DIşI: Arkadaşlar ne olur, sizden öncekileri okuyup konuyu biraz da o doğrultuda geliştirecek şeyler yazalım.. Bundan sonra yazacak kişi de konuyu biraz toparlasın lütfen...


hatırlatma ve saygılarımla...