Kıyamet Kristalleri[Tamamlandı]
Kıyamet Kristalleri[Tamamlandı]
Selamlar Kıyamet Kristalleri tamamlandı. Aşağıdaki linklerde bütün bölümleri bulabilirsiniz. Yorumlarınızı bekliyorum...
http://rapidshare.de/files/15196588/Roxanne-KK.pdf.html
Aşağıdaki link bazen çalışmayabilir.
http://n.domaindlx.com/Buzmavisi/Roxanne-KK.pdf
Eğer pdf'yi açamazsanız aşağıdaki linkte açabilecek çok iyi küçük bir program var.
http://www.foxitsoftware.com/foxitreade ... reader.zip
1.KISIM
Zaman Yolcusu
Birinci
Gecenin bir yarısında uyandı Roxanne Rivers. Artık eskisi gibi genç değildi. Arada sırada gece nöbetleri geliyordu üzerine. Böyle zamanlarda ne yapacağını iyi biliyordu. Fakat şu an onlardan biri değildi. Gök gürlemesine uyanmıştı çünkü.
Karanlık yatak odasında doğruldu. Annesinin sesini duyduğunu sanmıştı. Saate dönüp bakınca sabahın biri olduğunu gördü. Zaten uyanıp ilaçlarını alması gerekiyordu. Aslında ihtiyacı olduğundan da değildi. Doktorların ısrarı yüzünden kendini zorunlu hissediyordu.
Roxanne hayatının büyük bir bölümünü yalnız yaşayarak ve sevdiği insanların ölümlerini izlemek zorunda kalarak geçirmişti. Tam yüz yirmi bir yaşındaydı. Nedense doğru düzgün yaşlanmıyordu. Yani şimdiye kadar doktora gitmeye hiç ihtiyacı olmamıştı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyordu zaten. şu an kullandığı ilaçlar ise sadece vitaminlerdi, yani gereksizlerdi ona göre.
Her gece kan ter içinde uyanıp annesinin sesini duyduğunu sanıyordu. Ama hayal gördüğünü biliyordu. Zira annesi gitmişti. Bir anda buharlaşıp uçmuşçasına ortadan kaybolmuştu, hem de Roxanne daha henüz on yaşındayken. Gerçekte neler olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti. Başka kimsesi yoktu ve annesinin onu bu hayatta yapayalnız bırakıp gideceğine inanmak istememişti. Babasını hiç tanıyamamıştı zaten.
Belki de kaderdi bilinmez, ama bu olaydan sonra Roxanne daha önce hiç tanımadığı amcasıyla karşılaşmıştı. Zengin amcası, ölünce ona çok yüklü bir servet bırakmıştı: Malikâneler, fabrikalar"
Roxanne hayatını sevdiği adamla da birleştirmişti, amcası ölmeden bir süre önce. Micheal Rivers denen yatırımcı, amcasının ortağının oğluydu, fakat Roxanne ona ilk görüşte âşık olmuştu. Bir erkek evladı doğurmuş, ona hiç görmediği ve tanımadığı babasının ismini vermişti: Raine"
Bütün bunların hepsi geçmişte kalmıştı artık. Ã?ünkü Roxanne bütün sevdiklerini kaybetmişti. Nasıl olduysa, kocasının ve oğlunun teker teker yaşlanmalarını izlemişti; onları kaybettikten sonra bile yaşamaya devam etti. Sanki yaşam ondan gençliğini zorla alıyor gibiydi.
Doktorlar bunun mucize olduğuna inanıyorlardı. Özellikle üniversiteden eski dostu Profesör Gale, sırf Roxanne hakkında bir araştırma yapmış, onun neden hiç hastalanmadığını öğrenememişti. Daha sonra ailesini de araştırmaya çalıştı; ancak babasının gerçekte nerede olduğunu ve annesinin neden kaybolduğunu hiçbir zaman ortaya çıkaramadı.
Amcası bile onlara ne olduğundan habersizdi. Fakat babası hakkında hikâyeler anlatmayı severdi.
Roxanne, oturduğu malikânede üçüncü kez değişen kâhyası ve bahçıvanı ile kalıyordu. Eski çalışanlarının hepsi aynı ailesindeki diğer insanlar gibi yaşlanarak bu dünyadan göçmüşlerdi. Artık o da diğerleri gibi ölümü bekliyordu. Ama bitmek bilmeden derinleşen bu arzuyu doldurmak her geçen gün daha da zorlaşıyor gibiydi. Yaşı ilerledikçe ölümün daha kolayca yaklaştığını düşünen diğer insanlardan değildi. Ona her şey(buna ölüm de dâhil) çabucak uzaklaşıyor gibi görünüyordu.
Koyu yeşil pastel renkli halısının üzerine ayaklarını basarak, ışığı açmadan yatağın etrafından dolaştı. Bu eski püskü eşyalarını severdi Roxanne. Amcası miras bırakırken bir tek bunu şart koşmuştu zaten: Bu odadaki hiçbir eşyayı yerinden oynatmayacaktı.
Eski kahverengi büyük bir elbise dolabı, bir yatak, köşede bir sallanan sandalye ve üzerinde çekmeceleri olan bir sandık"
Bir sürü çizginin bulunduğu yaşlı yüzüne dolap kapağının üstündeki aynadan bir göz gezdirdi. Ela renkli gözleri ışıldadı. Ağarmış uzun saçları hâlâ güzelliğini yitirmemiş, zarif ve hüzünlü çizgilerle dolu yüz hatları da buna eşlik ediyordu.
"Nice yıllara!" dedi aynaya göz kırparak.
Boğazının kuruduğunu anladığı için aşağıya inmeye karar verdi. Sahanlıktaki sarımsı ışığın yardımıyla kapıya doğru rahatça yürüdü. Roxanne gözleri açısından da hiçbir zaman şikâyetçi olmamıştı. Yüz yirmi bir yaşında ve dünyanın en sağlıklı insanıydı.
Gençliğinde nasıl olduğunu hatırlayarak merdivenlerden aşağıya yavaş yavaş indi. Çok güzeldi Roxanne. Onu gören herkes, dönüp bir kez daha bakmak isterdi. İster erkek ister kadın olsun.
Ã?evresindeki kadınlar kadar arzulu olmamasına rağmen, her zaman istediğini elde etmişti; kendi gerçek yalnızlığını gidermek bunun dışındaydı. Annesi birlikte yaşadıkları köyden kaybolduğundan beri kendini her zaman böyle hissetmişti. Hakikaten yapayalnızdı. Etrafında sevdikleri olsa bile bu duygu, bedenini saran bir sancı, tedavisi bile olmayan bir iltihap gibi yaşamı boyunca ona acı vermişti.
Annesini hayal meyal hatırlıyordu. Bazen hâlâ geceleri uyurken onun sesini duyuyor gibi oluyor, bazen de bu yüzden gece nöbetleri geçiriyor ve kâbuslar görüyordu. Başka bir yere ve zamana ait küçük görüntülerdi. Roxanne bunlara hiç anlam veremiyordu.
Aşağı kata inerek kendi için özel yaptırdığı küçük mutfağa girdi. Nefesini içine çekince yüzü gülümsedi. Buradaki buğday kokusuna hayrandı. Aslında oldum olası bunu çok severdi. Ona hiç gitmediği yerleri anımsatıyordu.
Küçük bir buzdolabı ve tezgâhın üstünde, onun boyuna göre yapılmış, dolaplar bulunuyordu. Karanlığı severdi Roxanne. Işığı yakmadı. Buzdolabını açıp bir kâse yoğurt çıkardı. Onu ufak, kare masanın üstüne yerleştirdi.
Oturup yemeye başlayacakken bir şimşek daha çaktı. Sonra içinde onu sarsan tuhaf bir his kabardı. Daha önce böyle bir duygunun onu tetiklediğini hatırlamıyordu. Sanki izleniyordu. Mutfağın penceresinden dışarıya yani avluya doğru baktı. Orada kimse yok gibiydi. Olsa bile bu karanlıkta görünecek değildi ya. Bahçıvanın kulübesi hariç bir şey yoktu, zaten onun da ışıkları sönüktü.
Bir şimşek daha çaktığında heyecanla yerinden zıpladı. Bahçede bir gölge görür gibi oldu. Sonra tül perdeyi aralayıp dikkatle inceledi. Sokak lambalarından gelen ışıktan, gerçekten birinin yağmur altında çimlerin üzerinde durduğunu görebiliyordu. Ancak içeri nasıl girmişti. Malikânenin çevresi üç adam boyundaki duvarlarla çevriliydi ve alarmlıydı da.
Gölgeye bakarken başka bir şimşek daha gökyüzünde belirip kayboldu. Bu sefer kimse yoktu. Hâlbuki biraz önce gölgenin orada olduğundan emindi. Bu duruma bir anlam veremiyordu. Bir süre daha bekledi ve etrafta kimsenin olmadığını anladığında hayal gördüğünü düşündü.
Zaten buraya boşuna gelmemişti. Vitaminleri aç karna içmek istemiyordu.
Birkaç bir şey atıştırıp, mutfaktan çıktı. Sahanlığın üstündeki ampul sönmüştü. "Yine teli yandı," diye düşündü Roxanne. Yavaş yavaş ve dikkatli adımlarla merdivenden çıktı.
Odasının kapısına gelmeden önce içerde bir ışık oyunu olduğunu gördü. Bir süre öyle kalakaldı. Elleriyle göz kapaklarını ovalayıp tekrar baktı. Hakikaten de kırmızı, mavi, yeşil, sarı, mor, turuncu renkli ışıklar karmaşası yatak odasındaki halısının üstünde oynaşıyordu. Büyük bir hayret ve heyecanın karışımıyla içeriye süzüldüğünde bu ışık karmaşasının nereden yayıldığını fark etti. Büyük eski dolabın üstündeki aynadan geliyordu.
Roxanne önce hayal gördüğünü düşündü. Zihninin ona oyunlar oynadığını sanarak dikkatle çevresine göz gezdirdi. Neden sonra renkler karmaşası gözlerini aldı, ancak bu her neyse rüya değildi. İşte hemen orada karşısındaydı. Dolap kapağını kaplayan büyük boy aynasından geliyordu. O içeriye tamamen girdiğinde, duvarda asılı duran eski guguklu saat öttü ve aynadaki ışıklar bir anda durulur gibi oldu. Sadece deniz mavisi bir renk sabit kaldı.
İçinde sanki bir sıvı akıyor, ışıkla birlikte süzülüyordu. Bu görüntü zihnin alamayacağı kadar harikaydı. Roxanne şimdiye kadar gördüğü en tuhaf şeye bakarken bunun bir rüya olduğunu düşündü. Ã?yle olmalıydı, başka bir açıklaması olamazdı.
Ama içinde hiçte kötü hisler uyanmıyordu. Sanki böyle şeyler görmeye alışıktı. Neden çok fazla garip gelmiyordu ki? "Düş olduğundan eminsin, belki de bu yüzden" dedi kendi kendine.
Yavaşça ve çok ağır adımlarla aynaya yaklaştı. Mavi ışığın içinden sesler yükseldi. Dalga ve hızla esen rüzgârın sesiydi. Kayalığa vuran su ve yosun kokusu alışık olmadığı bir şey değildi, ancak bu çok güzel bir duyguydu. Roxanne aynaya daha da yaklaşarak derin derin nefesler aldı.
Yüzü gibi çizgilerle dolmuş olan elini aynanın içine doğru uzattı ve bekledi. Çok garip bir duygu bedenini alt üst ederken, aynı zamanda kendisini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Geri çektiğinde eline de mavi ışık bulaşmıştı. Neden sonra, Roxanne neler olduğunu anlayamadan bir çeşit sıvı gibi elinden akıp kayboldu. Artık mantığın tamamen dışına çıkmıştı ve aklına çok değişik düşünceler yayılıyordu. Zira az önce elini içeriye soktuğu zaman, eline yağmur damlaları da gelmişti. Bunun bir çeşit kapı olduğu fikri zihnine hâkim oldu.
Sonra eline tekrar baktı. Üzerindeki yaşlılığın getirmiş olduğu çizgiler yok olmuştu. Sanki birden bire gençleşmişti. Heyecanla karışık bir tereddüt ve hızlı çarpmaya başlayan kalbiyle nefesini içine çekip çok kısa bir süre bunu bilincine kabullendirmeye çalıştı.
"Evet, evet bu bir düş."
Roxanne de kuralına göre oynayacaktı. İlk önce diğer kolunu aynadan içeri uzattı. Bunu yaparken yüreğinde en ufak bir kaygı yoktu. Geri çektiğinde, yine aynı mavi ışık bir sıvı gibi elinden akıp yok oldu. Sonra bu elindeki çizgilerin de kaybolduğunu gördü.
Roxanne"nin kendisine gelmesi için uzun bir süre geçmesi gerekti. Neden sonra derin bir nefes alıp gözlerini kapayarak aynadan içeri daldı. Hızla esen rüzgâr ve yağan yağmur etrafını sardı. Yağmur damlaları yüzüne düştükten sonra kuruyordu. Kendisini çok garip hissetti. Gözlerini açtığında bir denizin ortasında olduğunu anlayabiliyordu.
Ã?evresine bakındı. Karanlıkta, okyanusun ortasında, büyük bir kayanın üzerinde duruyordu. Arkasına dönüp bakınca geldiği aynanın kaybolmuş olduğunu gördü. "Kesin bir düş bu."
Kafasını kaldırıp yukarıya doğru baktığı zaman, ona doğru havada süzülerek gelen şeyi gördü. Uçan bir evdi. Aslında üç katlı olmasa bir kulübeye benzediği söylenebilirdi. Roxanne eliyle ağzını kapattı. Zihni bu düşün garipliğini kabullense bile kendisini koyuverip düşmekten çok zor kurtardı. Ama neden bu kadar gerçek geliyordu ki?
Üç katlı yapı kocamandı ve çatısından dışarıya büyük bir teleskop dik bir açıyla uzanmıştı. Ya da Roxanne onun teleskop olduğunu düşünmüştü. Ev onun yanına gelince aşağı doğru süzüldü ve kendi çevresinde yarım tur dönüverdi. Pencerelerinden ışık geliyordu, fakat perdeleri çekiliydi. Buna rağmen ahşap evin duvarlarının krem rengi olduğu aşikârdı.
Kapısı tam önüne gelecek şekilde havada asılı kaldı. Roxanne, gördüğü şeyin garipliğinden ötürü donup kalmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Az sonra kapı biraz açılınca puslu sarımsı bir ışık aralıktan dışarıya sızmaya başladı. Hayrete ve meraka yenik düşerek çok uzun süre bekledi.
Etrafına baktığında denizden başka bir şey göremedi. Bir kayanın üstünde duruyordu. Geri dönüş ihtimali de yoktu. Kaderine razı gelerek bu garip gecede yapılması gereken tek mantıklı şeyi yaptı. Yani kapıyı tamamen açıp içeriye doğru yavaş ve temkinli adımlar attı.
Eve girdiğinde garipliğin devam ettiği apaçık görülüyordu. Kapının solunda, aslında ayakkabılığın olması gereken yerde bir çeşit kitaplık duruyordu. Aslında kitaplık denmesi güçtü, zira kestane rengi cilalı ahşap dolabın üstündeki ince camdan yapılmış olan küre biçimli kapların içinde hareket eden canlılar bulunuyordu. Roxanne"in daha önce hiç görmediği garip görünüşlü yaratıklardı bunlar. Sıvımsı gibilerdi. Bazıları vızıldıyor, bazıları ise lap lup şeklinde sesler çıkarıyorlardı. Kapların içinde hareket ederken içlerinden sadece bir tanesi renk değiştiriyordu.
Sağındaki duvarda ise hiç tanımadığı yaşlı insanların portreleri bulunuyordu. Mağrur görünüşlü bir tanesinin gözleri sarımsıydı. Soylu birini andırırcasına gururlu ve kibirli bir yüz ifadesi takınmıştı. Lakin hepsi siyah deriden yapılmış olan ve kaslı vücudunu kaplayan bir çeşit siyah elbise giymişlerdi ve yine her birinin alnında yıldıza benzer bir çeşit gümüş işaret vardı.
Roxanne resimlerden gözlerini resimlerden nihayet alabildiğinde çevresine göz gezdirmeye başladı. Her taraf duvarlarda duran nesnelerle aydınlanıyordu. Aslında Roxanne onları duvarda olmalarına rağmen şamdan sanmıştı, ama değillerdi, çünkü üzerindeki yuvarlak parlak kaplar mum değildi.
İçeriye doğru ilerleyince çember biçiminde geniş bir salona geldiğini anladı. Köşede yukarıya çıkmak için yapılmış, döne döne yükselen ahşap merdivenler vardı.
Rüya daha da garipleşiyordu.
Yuvarlak salonun ortasından yukarıya baktığında, üst kattaki sahanlığı fark etti. Birkaç asma kattan oluşmasına rağmen bir üstünü göremiyordu, çünkü önünde kocaman bir teleskop vardı. Roxanne dikkatle bakınca, onun üzerinde herhangi bir mercek göremedi. Teleskop değildi herhâlde. Zaten bir insanın sığabileceği kadar genişti.
Odayı boydan boya kaplamış uzun kahverengi bir koltuk, onun yanında boyanmamış tahta renginde son derece rahatsız görünen küçük bir sandalye ve en köşede ise bir tane boy aynası vardı. Roxanne"nin nerede olduğu hakkında en ufak fikri yoktu. Kendisini hâlâ bir rüyanın içinde sanıyordu. Belki de bunamaya başlamıştı. Yaşlılık yüzünden başına bir şey gelmişti. Kesin olan buydu. Bu yüzden halüsinasyonlar görmeye başlamıştı. Bütün bunların başka mantıklı bir açıklaması olamazdı.
"Sen buradasın!"
Roxanne kanının çekildiğini sanarak yerinden sıçradıktan sonra arkasını döndüğünde kimin konuştuğunu panik içinde gördü. Çok tuhaf gelmişti, çünkü az önce orada kimse yoktu.
Normale göre uzun bir çenesi olan, yüzündeki kırışıkları üst üste binmiş gibi duran ve gözleri olmayan, buğday tenli ufak tefek çok yaşlı bir adamdı bu. Elindeki küçük bir değnekten destek alıp, eğik biçimde yürüyerek yanına geldiğinde, Roxanne onun yarı ürkütücü görüntü karşısında kendisine engel olamadan biraz geri çekildi. Kahverengi kadife bir pantolon ve aynı renk bir gömlek giymişti. Elbiseleri biraz garipti aslında. Boydan boya siyah çizgilerle kaplıydı. Eğer büzülmüş gibi duruyor olmasa Roxanne"den uzun görünecekti, lakin şimdi aynı boydaydılar. Karanlık göz çukurları ise onun bu korkutucu görüntüsünü tamamlayan yanlarından biriydi.
Kırışık olmayan tek yerinde yani alnının ortasında bir çeşit yıldız işareti bulunuyordu. Yaldızlı kalemle çizilmiş gibi parlaktı. Gümüş renginden yapılmıştı sanki.
"İnanamıyorum. Gerçekten geldin," dedi adam onun yanına yaklaşarak. Buruş buruş görünen eliyle onun yüzüne dokundu.
Roxanne iyice geriledi. Bir rüya olmadığı hissi, adamı ilk gördüğü andan itibaren bedenine çabucak yayılmıştı şimdi.
"Sen kim-
Derken geri çekildiği köşeden karşısındaki ayna dikkatini çekti. Kendi aksini fark ettiğinde, gördüğü manzarayı algılaması için epey bir süre geçmesi gerekti.
"Aman Tanrım!" diye bir hayret soluğu koyuverdi. İçinde büyük bir heyecan kabarmıştı. Anılarla dolu bir resim seli yüreğinin derinliklerinden tekrar ortaya çıkmış, ince ince nakış işlercesine kadının göğsündeki boşluğu onarıyordu sanki. Bir süre ne yapacağını bile bilmeden öylece kalakaldı. Boy aynasıydı ve kendisinin yirmi beş yaşındaki hâlini gösteriyordu. Üzerinde pembe benekli uzun geceliği vardı. Aynaya yaklaştı ve ellerini yüzüne götürdü. Ã?nce kusursuz görünen soğuktan pembeleşmiş yanaklarına ve göz kenarlarına, sonra küçük düğme gibi olan burnuna ve yavruağzı rengindeki ince dudaklarına dokundu. Eline de hiç kırışıklık gelmiyordu. Sanki geçirdiği yılları bir anda uçmuştu. Sonra bir şeyi daha fark etti. Alnının tam ortasında aynı yaşlı adamda olduğu gibi bir yıldız işareti vardı. Ama altın sarısıydı. Elini alnına götürdüğü zaman herhangi bir şey hissetmedi fakat karşısındaydı işte.
Pürüzsüz ve yumuşak yüz hatları hayretle karışık bir korkuyla bezenmişti. İnce kaşları kalkınca yaşlı olduğu zaman alnında ortaya çıkan kırışıklık yer almıyordu.
"Çok güzel değil mi?" diye güldü yaşlı adam. Göz çukurlarının olduğu kısmı siyah bir eşarpla bağlamıştı.
"Ben- ben- gençleş-mişim," diyebildi Roxanne şok geçiren birinin sesiyle.
Adam bir kahkaha daha attı.
"Güzel değil mi?" dedi neşeyle. "Sizin zamanınızla, bizim zamanımız arasında böyle bir fark var."
Roxanne aynadan gözlerini ayırıp adama dikti. Sandalyeye oturmuş, değneğini de ona dayamıştı. Yüzündeki gülümseme ise hâlâ silinmemişti. En azından gözlerini bezle kapattığı için yüzüne bakılabiliyordu artık, ancak gözlerindeki ifade okunamadığı için Roxanne onun gerçek ruh hâlini yansıtıp yansıtmadığını algılamakta güçlük çekiyordu.
"Efendim?" dedi Roxanne çatlak bir sesle.
"Sizin zamandan, bizim zamanımıza geçerken böyle değişiklikler oluyor," dedi adam coşkuyla. Ahenkli ve insanın içine işleyen sesiyle görünüşündeki tekin olmayan hâlini sildirivermişti Roxanne"in zihninde.
"Ben-"
"Boş ver şimdi bunları," dedi adam. "Adım Kultar, seni buraya ben getirdim. Aslında, tam olarak benim getirdiğim söylenemez. Geleceğin söyleniyordu," diye ekledi ve sandalyede geriye yaslandı.
Roxanne, adamın neden bahsettiğini dahi anlamamıştı. Onun söylediklerini dinlemektense "Siz kimsiniz?" diye sordu. Rahatlatıcı bir tonla konuşarak ilgili görünmek istediğini vurguluyordu. Zaten aklı karmakarışık olmuştu.
"Söyledim ya, adım Kultar," diye yanıtladı yaşlı adam. "Altın Yaprak şehrinin, koruyucusu ve özgür insanların kurtarıcısıyım."
"Efendim?" dedi Roxanne. Aynanın önünden ayrılıp adamın karşısındaki koltuğa çöktü. "Ben neden-
"Burada mısın?" diye sözünü tamamladı Kultar. "Hayatının görevi için buradasın. Bu senin kanında var. Aynı annen ve baban gibi. Onlar da görevlerini tamamladılar."
"Ne?" dedi Roxanne hayretle. Annesi ve babasını bu yaşlı adam hakikaten tanıyor olabilir miydi? Bu, birden gençleşmiş olmasından çok daha önemliydi. Zaten onu çoktan unutmuştu.
"Annen ve baban da bize yardım için gelmişlerdi," dedi Kultar. "Sana her şeyi anlatabilirim, ama şu an pek zamanımız yok. Özgür toprakların dışındayız. Eğer burada yakalanacak olursak-"
Sözünü yarıda keserek birden başını yukarıya kaldırdı. İlk defa yumuşak ve sakinleştirici ifadesini yitirmişti. Roxanne de onun duyduğu seslerin farkına vardı. Evin dışından garip bir ses geliyordu. Vızıldama gibiydi sanki.
Kultar ayağa kalktı.
"Zaman yok. Buraya gelecekler, kaçmalısın. Yakalarlarsa öldürebilirler. Adım Kultar, anneni ve babanı tanıyordum. Kimseye gerçek adını verme ve beni tanıdığını söyleme," dedi hızlı hızlı. "Sadece saklı kent Altın Yaprak"a gelirsen benim ismimi ver. Adını söyle, seni korur onlar. Alnında gümüş-yıldız olmayan kimseye güvenme sakın."
"Gümüş-yıldız mı?" diye sordu Roxanne ayağa kalkarken. Kultar biraz korku, biraz da kaygıyla konuşurken, neler olduğunu anlayamayan Roxanne"in içinde de ufak bir heyecan kıpırtısı oluşmuştu ister istemez.
Kultar alnının ortasındakini eliyle göstererek "Bizden olmayan kimse göremez. Alnında bundan olmayana güvenme," diye yanıtladı. Hızla Roxanne"in yanından geçti. Hiçte kör biri gibi davranmıyordu. "Gitsen iyi olacak. Buldular bizi. Beni öldürmek istiyorlar."
Roxanne bu durumdan hiçbir şey anlamadı. Kultar Roxanne"nin önüne gelip ellerini ona doğru tuttu. Roxanne daha ne olduğunu anlayamadan ayakları birden yerden kesiliverdi. Sanki kocaman bir el onu belinden yakalayıp kavramışçasına bedeninin sarıldığını hissediyordu. Sonra yine bir uyarı olmaksızın şaşkınlıktan ve korkudan konuşamayan, soluk soluğa kalmış olan kadın geriye doğru savruldu. Geldiği kapıdan dışarıya fırladığında yoğun ve sert esen rüzgârla karışmış olan yağmur damlalarını hissetti önce. Sonra ellerini veya kollarını hareket ettiremeden sanki felç olmuşçasına geri geri denize çakıldı. Tuzlu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurduğunu sanarak bir süre olanlara engel olamadan karanlık okyanusun derinliklerine doğru indi. Zaten hareket kabiliyetini yitirmiş olan uzuvlarının da kurtulmaya faydası olmuyordu. Neden sonra tuzlu deniz suyu burnundan girince uzuvlarını tekrar kullanabildiğini fark etti. Biraz çırpınarak, biraz da yüzerek sudan başını çıkarmayı başardı.
Ciğerlerini soğukla yakan derin soluklar hayata dönmesini zar zor sağlayabildi. Biraz sonra kendisine geldiğinde hızla başının üzerinden geçen bir şeyi fark etti. Bir çeşit uçaktı sanki. Evin üstünde bir süre asılı kaldı. Roxanne karanlık semada olanları tam olarak seçemiyordu, ancak daha önce böyle hareket eden bir nesne gördüğünü sanmıyordu. Bir ışık parlaması oldu ve sonra hemen gözden kayboldu.
Roxanne heyecanla karışık büyük bir öfkeyle dalgalı suyun üstünde kalmaya çalışıyordu, ancak uçak gittikten bir dakika kadar sonra uçan evden yükselen bir patlama sesi kadını az kalsın tekrar boğuyordu. Paramparça olan evden yükselen duman ve alaz yığını bütün semayı kaplamaya başlarken, Roxanne"in daha önce hiç görmediği uçan aletler evin yanına doğru süzüldüler. Garip bir fenerin sarımsı ışığıyla ile denizin üstünü ve evin kenarını arıyorlardı.
Roxanne onların tehlikeli olup olmadıklarını bilmiyordu, ama gitmelerini de istemiyordu, zira burada yalnız kalacaktı. Hiç bilmediği bir yerde, normalde boyunu aşacak kadar büyük dalgaları olan bir okyanusun ortasında duruyordu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurması tamamen an meselesiydi. Lakin bu durumda bile aklına yüzlerce soru geliyordu.
Burada ne arıyordu? Neler oluyordu böyle? Hem o yaşlı adam da kimdi? Bunlar rüya değildi kesinlikle, en azından bundan emindi.
"Buradayım!" diye bağırdı oraya doğru, tek elini sallayarak işaret ediyordu. Az sonra sarımsı ışık onun gözüne doğrultuldu.
"Biri sağ kalmış," dedi bir erkek sesi. "Ne yapacağız onu?"
"Bayılt! Kontes için güzel bir armağan olacak," diye seslendi diğeri. Bu seferki bir kadın sesiydi.
Roxanne uçan aletlerin aslında bir çeşit yaratık olduğunu anlayınca kendisine mani olamadan bir korku ve hayret çığlığı attı. Yılan gibi upuzun bembeyaz vücudu ve sapsarı gözleri olan yaratıkların üzerine doğru havada süzülerek geldiğini gördü. Bu garip canlıların yüz kısımları pütürlü ve vücuduna nazaran genişti. Burun delikleri, canavarımsı pullu üst çenesinde iki büyük yarık biçiminde görünüyordu. Upuzun keskin, sivri dişlerini ve çatalsız incecik dilini dışarıya çıkarmış havayı koklarcasına soluk alıyordu. Her nefes verişinde ağzından çıkan garip sarımsı buharın nedenini hiçbir zaman anlayamayacaktı Roxanne.
Yaratığın geniş bedenine binmiş olan adam başındaki bir şapka ile yağmurdan korunuyordu. Kirli sakalı yüzünü kaplamıştı. Üzerinde yemyeşil bir yağmurluk vardı. Roxanne, onun da gözlerinin sapsarı olduğunu görebiliyor, ancak karanlıkta kalan yüzünü hiç seçemiyordu.
"Bin rok aşkına!" diye bağırdı adam şaşkınlıkla. "şuna bak! Bir kadın."
"Gerçekten mi?" diye bağırdı diğeri uzaktan ona sesini duyurabilmek için. Kadın denize düşmüş olduğu hâlde alevler içinde yanarak etrafı dumanlarla kaplayan parçalanmış evin etrafında uçuyordu. "Bayılt gitsin."
Adam elini ona doğru uzattığı zaman Roxanne ilk olarak başının döndüğünü hissetti. Ne olduğunu anlayamadan zaten karanlık olan dünya daha da kararmış, onu sonsuz bir düşün içinde bırakmıştı. Benliğini iliklerine kadar donduran soğuğun bir anda yok olduğu gerçeğiyle yapayalnız kaldığı hâlde, herhangi bir düşünce beynine iletilmediğinden tamamen kara bir nefesin içinde benliğini yitirdiğini fark etmemişti.
Bir süre sonra tekrar kendine geldiğinde, nerede olduğunu unutmuş olduğu için çığlık çığlığa bağırdı. Neden sonra boğazını yakan soğuğun da acısıyla bir şeyin üstünde uçtuğunu kavradı. O yaratıklardan birinin üstüne bağlanmıştı anlaşılan.
Roxanne, korkuyla iç geçirdi. Elleri, kolları ve ayakları ne oldukları bile anlaşılmayan metal aletlerle bağlıydı. Eğer bu bir düş ise hemen uyanması gerekiyordu.
Ã?aresizlik içinde nereye gittiklerini merak etti. Hava aydınlıktı, ancak güneş etrafta görünmüyordu. Puslardan başka bir şey yok gibiydi. Ama biraz sonra, bulutların arasında upuzun bir şehir ortaya çıktı. Pusların arasındaki şehir, gökyüzüne kurulmuş olmanın verdiği asaletle mağrur bir biçimde havada süzülüyordu. Etrafı kapkara metal duvarlarla çevrilmişti. Büyük ve metalden yapılmış binaların çok uzun ve ince bacalarından çıkan kara kara dumanlar gökyüzüne doğru süzülüyordu. şehrin tam ortasında ise bir gökdelen gibi yükselen kocaman bir kule vardı. Oradaki en uzun binaydı, şehre tepeden bakıyordu. O da, şehirdeki diğer her şey gibi siyah ve metaldi. Soğuk ve ölümcül görünüyordu. Ruhsuz hâlde çalışan kentin üzerinde yüzlerce ışık ve hareketlilik seziliyordu. Makine ve vurma sesleri kulağına taşınıyor, ıslandığı için soğuktan titreyen Roxanne"in daha da fazla paniğe sürüklenmesine sebep oluyordu.
Genç kadın şehrin üzerine yaklaşırlarken tekrar kendinden geçti.
http://rapidshare.de/files/15196588/Roxanne-KK.pdf.html
Aşağıdaki link bazen çalışmayabilir.
http://n.domaindlx.com/Buzmavisi/Roxanne-KK.pdf
Eğer pdf'yi açamazsanız aşağıdaki linkte açabilecek çok iyi küçük bir program var.
http://www.foxitsoftware.com/foxitreade ... reader.zip
1.KISIM
Zaman Yolcusu
Birinci
Gecenin bir yarısında uyandı Roxanne Rivers. Artık eskisi gibi genç değildi. Arada sırada gece nöbetleri geliyordu üzerine. Böyle zamanlarda ne yapacağını iyi biliyordu. Fakat şu an onlardan biri değildi. Gök gürlemesine uyanmıştı çünkü.
Karanlık yatak odasında doğruldu. Annesinin sesini duyduğunu sanmıştı. Saate dönüp bakınca sabahın biri olduğunu gördü. Zaten uyanıp ilaçlarını alması gerekiyordu. Aslında ihtiyacı olduğundan da değildi. Doktorların ısrarı yüzünden kendini zorunlu hissediyordu.
Roxanne hayatının büyük bir bölümünü yalnız yaşayarak ve sevdiği insanların ölümlerini izlemek zorunda kalarak geçirmişti. Tam yüz yirmi bir yaşındaydı. Nedense doğru düzgün yaşlanmıyordu. Yani şimdiye kadar doktora gitmeye hiç ihtiyacı olmamıştı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyordu zaten. şu an kullandığı ilaçlar ise sadece vitaminlerdi, yani gereksizlerdi ona göre.
Her gece kan ter içinde uyanıp annesinin sesini duyduğunu sanıyordu. Ama hayal gördüğünü biliyordu. Zira annesi gitmişti. Bir anda buharlaşıp uçmuşçasına ortadan kaybolmuştu, hem de Roxanne daha henüz on yaşındayken. Gerçekte neler olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti. Başka kimsesi yoktu ve annesinin onu bu hayatta yapayalnız bırakıp gideceğine inanmak istememişti. Babasını hiç tanıyamamıştı zaten.
Belki de kaderdi bilinmez, ama bu olaydan sonra Roxanne daha önce hiç tanımadığı amcasıyla karşılaşmıştı. Zengin amcası, ölünce ona çok yüklü bir servet bırakmıştı: Malikâneler, fabrikalar"
Roxanne hayatını sevdiği adamla da birleştirmişti, amcası ölmeden bir süre önce. Micheal Rivers denen yatırımcı, amcasının ortağının oğluydu, fakat Roxanne ona ilk görüşte âşık olmuştu. Bir erkek evladı doğurmuş, ona hiç görmediği ve tanımadığı babasının ismini vermişti: Raine"
Bütün bunların hepsi geçmişte kalmıştı artık. Ã?ünkü Roxanne bütün sevdiklerini kaybetmişti. Nasıl olduysa, kocasının ve oğlunun teker teker yaşlanmalarını izlemişti; onları kaybettikten sonra bile yaşamaya devam etti. Sanki yaşam ondan gençliğini zorla alıyor gibiydi.
Doktorlar bunun mucize olduğuna inanıyorlardı. Özellikle üniversiteden eski dostu Profesör Gale, sırf Roxanne hakkında bir araştırma yapmış, onun neden hiç hastalanmadığını öğrenememişti. Daha sonra ailesini de araştırmaya çalıştı; ancak babasının gerçekte nerede olduğunu ve annesinin neden kaybolduğunu hiçbir zaman ortaya çıkaramadı.
Amcası bile onlara ne olduğundan habersizdi. Fakat babası hakkında hikâyeler anlatmayı severdi.
Roxanne, oturduğu malikânede üçüncü kez değişen kâhyası ve bahçıvanı ile kalıyordu. Eski çalışanlarının hepsi aynı ailesindeki diğer insanlar gibi yaşlanarak bu dünyadan göçmüşlerdi. Artık o da diğerleri gibi ölümü bekliyordu. Ama bitmek bilmeden derinleşen bu arzuyu doldurmak her geçen gün daha da zorlaşıyor gibiydi. Yaşı ilerledikçe ölümün daha kolayca yaklaştığını düşünen diğer insanlardan değildi. Ona her şey(buna ölüm de dâhil) çabucak uzaklaşıyor gibi görünüyordu.
Koyu yeşil pastel renkli halısının üzerine ayaklarını basarak, ışığı açmadan yatağın etrafından dolaştı. Bu eski püskü eşyalarını severdi Roxanne. Amcası miras bırakırken bir tek bunu şart koşmuştu zaten: Bu odadaki hiçbir eşyayı yerinden oynatmayacaktı.
Eski kahverengi büyük bir elbise dolabı, bir yatak, köşede bir sallanan sandalye ve üzerinde çekmeceleri olan bir sandık"
Bir sürü çizginin bulunduğu yaşlı yüzüne dolap kapağının üstündeki aynadan bir göz gezdirdi. Ela renkli gözleri ışıldadı. Ağarmış uzun saçları hâlâ güzelliğini yitirmemiş, zarif ve hüzünlü çizgilerle dolu yüz hatları da buna eşlik ediyordu.
"Nice yıllara!" dedi aynaya göz kırparak.
Boğazının kuruduğunu anladığı için aşağıya inmeye karar verdi. Sahanlıktaki sarımsı ışığın yardımıyla kapıya doğru rahatça yürüdü. Roxanne gözleri açısından da hiçbir zaman şikâyetçi olmamıştı. Yüz yirmi bir yaşında ve dünyanın en sağlıklı insanıydı.
Gençliğinde nasıl olduğunu hatırlayarak merdivenlerden aşağıya yavaş yavaş indi. Çok güzeldi Roxanne. Onu gören herkes, dönüp bir kez daha bakmak isterdi. İster erkek ister kadın olsun.
Ã?evresindeki kadınlar kadar arzulu olmamasına rağmen, her zaman istediğini elde etmişti; kendi gerçek yalnızlığını gidermek bunun dışındaydı. Annesi birlikte yaşadıkları köyden kaybolduğundan beri kendini her zaman böyle hissetmişti. Hakikaten yapayalnızdı. Etrafında sevdikleri olsa bile bu duygu, bedenini saran bir sancı, tedavisi bile olmayan bir iltihap gibi yaşamı boyunca ona acı vermişti.
Annesini hayal meyal hatırlıyordu. Bazen hâlâ geceleri uyurken onun sesini duyuyor gibi oluyor, bazen de bu yüzden gece nöbetleri geçiriyor ve kâbuslar görüyordu. Başka bir yere ve zamana ait küçük görüntülerdi. Roxanne bunlara hiç anlam veremiyordu.
Aşağı kata inerek kendi için özel yaptırdığı küçük mutfağa girdi. Nefesini içine çekince yüzü gülümsedi. Buradaki buğday kokusuna hayrandı. Aslında oldum olası bunu çok severdi. Ona hiç gitmediği yerleri anımsatıyordu.
Küçük bir buzdolabı ve tezgâhın üstünde, onun boyuna göre yapılmış, dolaplar bulunuyordu. Karanlığı severdi Roxanne. Işığı yakmadı. Buzdolabını açıp bir kâse yoğurt çıkardı. Onu ufak, kare masanın üstüne yerleştirdi.
Oturup yemeye başlayacakken bir şimşek daha çaktı. Sonra içinde onu sarsan tuhaf bir his kabardı. Daha önce böyle bir duygunun onu tetiklediğini hatırlamıyordu. Sanki izleniyordu. Mutfağın penceresinden dışarıya yani avluya doğru baktı. Orada kimse yok gibiydi. Olsa bile bu karanlıkta görünecek değildi ya. Bahçıvanın kulübesi hariç bir şey yoktu, zaten onun da ışıkları sönüktü.
Bir şimşek daha çaktığında heyecanla yerinden zıpladı. Bahçede bir gölge görür gibi oldu. Sonra tül perdeyi aralayıp dikkatle inceledi. Sokak lambalarından gelen ışıktan, gerçekten birinin yağmur altında çimlerin üzerinde durduğunu görebiliyordu. Ancak içeri nasıl girmişti. Malikânenin çevresi üç adam boyundaki duvarlarla çevriliydi ve alarmlıydı da.
Gölgeye bakarken başka bir şimşek daha gökyüzünde belirip kayboldu. Bu sefer kimse yoktu. Hâlbuki biraz önce gölgenin orada olduğundan emindi. Bu duruma bir anlam veremiyordu. Bir süre daha bekledi ve etrafta kimsenin olmadığını anladığında hayal gördüğünü düşündü.
Zaten buraya boşuna gelmemişti. Vitaminleri aç karna içmek istemiyordu.
Birkaç bir şey atıştırıp, mutfaktan çıktı. Sahanlığın üstündeki ampul sönmüştü. "Yine teli yandı," diye düşündü Roxanne. Yavaş yavaş ve dikkatli adımlarla merdivenden çıktı.
Odasının kapısına gelmeden önce içerde bir ışık oyunu olduğunu gördü. Bir süre öyle kalakaldı. Elleriyle göz kapaklarını ovalayıp tekrar baktı. Hakikaten de kırmızı, mavi, yeşil, sarı, mor, turuncu renkli ışıklar karmaşası yatak odasındaki halısının üstünde oynaşıyordu. Büyük bir hayret ve heyecanın karışımıyla içeriye süzüldüğünde bu ışık karmaşasının nereden yayıldığını fark etti. Büyük eski dolabın üstündeki aynadan geliyordu.
Roxanne önce hayal gördüğünü düşündü. Zihninin ona oyunlar oynadığını sanarak dikkatle çevresine göz gezdirdi. Neden sonra renkler karmaşası gözlerini aldı, ancak bu her neyse rüya değildi. İşte hemen orada karşısındaydı. Dolap kapağını kaplayan büyük boy aynasından geliyordu. O içeriye tamamen girdiğinde, duvarda asılı duran eski guguklu saat öttü ve aynadaki ışıklar bir anda durulur gibi oldu. Sadece deniz mavisi bir renk sabit kaldı.
İçinde sanki bir sıvı akıyor, ışıkla birlikte süzülüyordu. Bu görüntü zihnin alamayacağı kadar harikaydı. Roxanne şimdiye kadar gördüğü en tuhaf şeye bakarken bunun bir rüya olduğunu düşündü. Ã?yle olmalıydı, başka bir açıklaması olamazdı.
Ama içinde hiçte kötü hisler uyanmıyordu. Sanki böyle şeyler görmeye alışıktı. Neden çok fazla garip gelmiyordu ki? "Düş olduğundan eminsin, belki de bu yüzden" dedi kendi kendine.
Yavaşça ve çok ağır adımlarla aynaya yaklaştı. Mavi ışığın içinden sesler yükseldi. Dalga ve hızla esen rüzgârın sesiydi. Kayalığa vuran su ve yosun kokusu alışık olmadığı bir şey değildi, ancak bu çok güzel bir duyguydu. Roxanne aynaya daha da yaklaşarak derin derin nefesler aldı.
Yüzü gibi çizgilerle dolmuş olan elini aynanın içine doğru uzattı ve bekledi. Çok garip bir duygu bedenini alt üst ederken, aynı zamanda kendisini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Geri çektiğinde eline de mavi ışık bulaşmıştı. Neden sonra, Roxanne neler olduğunu anlayamadan bir çeşit sıvı gibi elinden akıp kayboldu. Artık mantığın tamamen dışına çıkmıştı ve aklına çok değişik düşünceler yayılıyordu. Zira az önce elini içeriye soktuğu zaman, eline yağmur damlaları da gelmişti. Bunun bir çeşit kapı olduğu fikri zihnine hâkim oldu.
Sonra eline tekrar baktı. Üzerindeki yaşlılığın getirmiş olduğu çizgiler yok olmuştu. Sanki birden bire gençleşmişti. Heyecanla karışık bir tereddüt ve hızlı çarpmaya başlayan kalbiyle nefesini içine çekip çok kısa bir süre bunu bilincine kabullendirmeye çalıştı.
"Evet, evet bu bir düş."
Roxanne de kuralına göre oynayacaktı. İlk önce diğer kolunu aynadan içeri uzattı. Bunu yaparken yüreğinde en ufak bir kaygı yoktu. Geri çektiğinde, yine aynı mavi ışık bir sıvı gibi elinden akıp yok oldu. Sonra bu elindeki çizgilerin de kaybolduğunu gördü.
Roxanne"nin kendisine gelmesi için uzun bir süre geçmesi gerekti. Neden sonra derin bir nefes alıp gözlerini kapayarak aynadan içeri daldı. Hızla esen rüzgâr ve yağan yağmur etrafını sardı. Yağmur damlaları yüzüne düştükten sonra kuruyordu. Kendisini çok garip hissetti. Gözlerini açtığında bir denizin ortasında olduğunu anlayabiliyordu.
Ã?evresine bakındı. Karanlıkta, okyanusun ortasında, büyük bir kayanın üzerinde duruyordu. Arkasına dönüp bakınca geldiği aynanın kaybolmuş olduğunu gördü. "Kesin bir düş bu."
Kafasını kaldırıp yukarıya doğru baktığı zaman, ona doğru havada süzülerek gelen şeyi gördü. Uçan bir evdi. Aslında üç katlı olmasa bir kulübeye benzediği söylenebilirdi. Roxanne eliyle ağzını kapattı. Zihni bu düşün garipliğini kabullense bile kendisini koyuverip düşmekten çok zor kurtardı. Ama neden bu kadar gerçek geliyordu ki?
Üç katlı yapı kocamandı ve çatısından dışarıya büyük bir teleskop dik bir açıyla uzanmıştı. Ya da Roxanne onun teleskop olduğunu düşünmüştü. Ev onun yanına gelince aşağı doğru süzüldü ve kendi çevresinde yarım tur dönüverdi. Pencerelerinden ışık geliyordu, fakat perdeleri çekiliydi. Buna rağmen ahşap evin duvarlarının krem rengi olduğu aşikârdı.
Kapısı tam önüne gelecek şekilde havada asılı kaldı. Roxanne, gördüğü şeyin garipliğinden ötürü donup kalmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Az sonra kapı biraz açılınca puslu sarımsı bir ışık aralıktan dışarıya sızmaya başladı. Hayrete ve meraka yenik düşerek çok uzun süre bekledi.
Etrafına baktığında denizden başka bir şey göremedi. Bir kayanın üstünde duruyordu. Geri dönüş ihtimali de yoktu. Kaderine razı gelerek bu garip gecede yapılması gereken tek mantıklı şeyi yaptı. Yani kapıyı tamamen açıp içeriye doğru yavaş ve temkinli adımlar attı.
Eve girdiğinde garipliğin devam ettiği apaçık görülüyordu. Kapının solunda, aslında ayakkabılığın olması gereken yerde bir çeşit kitaplık duruyordu. Aslında kitaplık denmesi güçtü, zira kestane rengi cilalı ahşap dolabın üstündeki ince camdan yapılmış olan küre biçimli kapların içinde hareket eden canlılar bulunuyordu. Roxanne"in daha önce hiç görmediği garip görünüşlü yaratıklardı bunlar. Sıvımsı gibilerdi. Bazıları vızıldıyor, bazıları ise lap lup şeklinde sesler çıkarıyorlardı. Kapların içinde hareket ederken içlerinden sadece bir tanesi renk değiştiriyordu.
Sağındaki duvarda ise hiç tanımadığı yaşlı insanların portreleri bulunuyordu. Mağrur görünüşlü bir tanesinin gözleri sarımsıydı. Soylu birini andırırcasına gururlu ve kibirli bir yüz ifadesi takınmıştı. Lakin hepsi siyah deriden yapılmış olan ve kaslı vücudunu kaplayan bir çeşit siyah elbise giymişlerdi ve yine her birinin alnında yıldıza benzer bir çeşit gümüş işaret vardı.
Roxanne resimlerden gözlerini resimlerden nihayet alabildiğinde çevresine göz gezdirmeye başladı. Her taraf duvarlarda duran nesnelerle aydınlanıyordu. Aslında Roxanne onları duvarda olmalarına rağmen şamdan sanmıştı, ama değillerdi, çünkü üzerindeki yuvarlak parlak kaplar mum değildi.
İçeriye doğru ilerleyince çember biçiminde geniş bir salona geldiğini anladı. Köşede yukarıya çıkmak için yapılmış, döne döne yükselen ahşap merdivenler vardı.
Rüya daha da garipleşiyordu.
Yuvarlak salonun ortasından yukarıya baktığında, üst kattaki sahanlığı fark etti. Birkaç asma kattan oluşmasına rağmen bir üstünü göremiyordu, çünkü önünde kocaman bir teleskop vardı. Roxanne dikkatle bakınca, onun üzerinde herhangi bir mercek göremedi. Teleskop değildi herhâlde. Zaten bir insanın sığabileceği kadar genişti.
Odayı boydan boya kaplamış uzun kahverengi bir koltuk, onun yanında boyanmamış tahta renginde son derece rahatsız görünen küçük bir sandalye ve en köşede ise bir tane boy aynası vardı. Roxanne"nin nerede olduğu hakkında en ufak fikri yoktu. Kendisini hâlâ bir rüyanın içinde sanıyordu. Belki de bunamaya başlamıştı. Yaşlılık yüzünden başına bir şey gelmişti. Kesin olan buydu. Bu yüzden halüsinasyonlar görmeye başlamıştı. Bütün bunların başka mantıklı bir açıklaması olamazdı.
"Sen buradasın!"
Roxanne kanının çekildiğini sanarak yerinden sıçradıktan sonra arkasını döndüğünde kimin konuştuğunu panik içinde gördü. Çok tuhaf gelmişti, çünkü az önce orada kimse yoktu.
Normale göre uzun bir çenesi olan, yüzündeki kırışıkları üst üste binmiş gibi duran ve gözleri olmayan, buğday tenli ufak tefek çok yaşlı bir adamdı bu. Elindeki küçük bir değnekten destek alıp, eğik biçimde yürüyerek yanına geldiğinde, Roxanne onun yarı ürkütücü görüntü karşısında kendisine engel olamadan biraz geri çekildi. Kahverengi kadife bir pantolon ve aynı renk bir gömlek giymişti. Elbiseleri biraz garipti aslında. Boydan boya siyah çizgilerle kaplıydı. Eğer büzülmüş gibi duruyor olmasa Roxanne"den uzun görünecekti, lakin şimdi aynı boydaydılar. Karanlık göz çukurları ise onun bu korkutucu görüntüsünü tamamlayan yanlarından biriydi.
Kırışık olmayan tek yerinde yani alnının ortasında bir çeşit yıldız işareti bulunuyordu. Yaldızlı kalemle çizilmiş gibi parlaktı. Gümüş renginden yapılmıştı sanki.
"İnanamıyorum. Gerçekten geldin," dedi adam onun yanına yaklaşarak. Buruş buruş görünen eliyle onun yüzüne dokundu.
Roxanne iyice geriledi. Bir rüya olmadığı hissi, adamı ilk gördüğü andan itibaren bedenine çabucak yayılmıştı şimdi.
"Sen kim-
Derken geri çekildiği köşeden karşısındaki ayna dikkatini çekti. Kendi aksini fark ettiğinde, gördüğü manzarayı algılaması için epey bir süre geçmesi gerekti.
"Aman Tanrım!" diye bir hayret soluğu koyuverdi. İçinde büyük bir heyecan kabarmıştı. Anılarla dolu bir resim seli yüreğinin derinliklerinden tekrar ortaya çıkmış, ince ince nakış işlercesine kadının göğsündeki boşluğu onarıyordu sanki. Bir süre ne yapacağını bile bilmeden öylece kalakaldı. Boy aynasıydı ve kendisinin yirmi beş yaşındaki hâlini gösteriyordu. Üzerinde pembe benekli uzun geceliği vardı. Aynaya yaklaştı ve ellerini yüzüne götürdü. Ã?nce kusursuz görünen soğuktan pembeleşmiş yanaklarına ve göz kenarlarına, sonra küçük düğme gibi olan burnuna ve yavruağzı rengindeki ince dudaklarına dokundu. Eline de hiç kırışıklık gelmiyordu. Sanki geçirdiği yılları bir anda uçmuştu. Sonra bir şeyi daha fark etti. Alnının tam ortasında aynı yaşlı adamda olduğu gibi bir yıldız işareti vardı. Ama altın sarısıydı. Elini alnına götürdüğü zaman herhangi bir şey hissetmedi fakat karşısındaydı işte.
Pürüzsüz ve yumuşak yüz hatları hayretle karışık bir korkuyla bezenmişti. İnce kaşları kalkınca yaşlı olduğu zaman alnında ortaya çıkan kırışıklık yer almıyordu.
"Çok güzel değil mi?" diye güldü yaşlı adam. Göz çukurlarının olduğu kısmı siyah bir eşarpla bağlamıştı.
"Ben- ben- gençleş-mişim," diyebildi Roxanne şok geçiren birinin sesiyle.
Adam bir kahkaha daha attı.
"Güzel değil mi?" dedi neşeyle. "Sizin zamanınızla, bizim zamanımız arasında böyle bir fark var."
Roxanne aynadan gözlerini ayırıp adama dikti. Sandalyeye oturmuş, değneğini de ona dayamıştı. Yüzündeki gülümseme ise hâlâ silinmemişti. En azından gözlerini bezle kapattığı için yüzüne bakılabiliyordu artık, ancak gözlerindeki ifade okunamadığı için Roxanne onun gerçek ruh hâlini yansıtıp yansıtmadığını algılamakta güçlük çekiyordu.
"Efendim?" dedi Roxanne çatlak bir sesle.
"Sizin zamandan, bizim zamanımıza geçerken böyle değişiklikler oluyor," dedi adam coşkuyla. Ahenkli ve insanın içine işleyen sesiyle görünüşündeki tekin olmayan hâlini sildirivermişti Roxanne"in zihninde.
"Ben-"
"Boş ver şimdi bunları," dedi adam. "Adım Kultar, seni buraya ben getirdim. Aslında, tam olarak benim getirdiğim söylenemez. Geleceğin söyleniyordu," diye ekledi ve sandalyede geriye yaslandı.
Roxanne, adamın neden bahsettiğini dahi anlamamıştı. Onun söylediklerini dinlemektense "Siz kimsiniz?" diye sordu. Rahatlatıcı bir tonla konuşarak ilgili görünmek istediğini vurguluyordu. Zaten aklı karmakarışık olmuştu.
"Söyledim ya, adım Kultar," diye yanıtladı yaşlı adam. "Altın Yaprak şehrinin, koruyucusu ve özgür insanların kurtarıcısıyım."
"Efendim?" dedi Roxanne. Aynanın önünden ayrılıp adamın karşısındaki koltuğa çöktü. "Ben neden-
"Burada mısın?" diye sözünü tamamladı Kultar. "Hayatının görevi için buradasın. Bu senin kanında var. Aynı annen ve baban gibi. Onlar da görevlerini tamamladılar."
"Ne?" dedi Roxanne hayretle. Annesi ve babasını bu yaşlı adam hakikaten tanıyor olabilir miydi? Bu, birden gençleşmiş olmasından çok daha önemliydi. Zaten onu çoktan unutmuştu.
"Annen ve baban da bize yardım için gelmişlerdi," dedi Kultar. "Sana her şeyi anlatabilirim, ama şu an pek zamanımız yok. Özgür toprakların dışındayız. Eğer burada yakalanacak olursak-"
Sözünü yarıda keserek birden başını yukarıya kaldırdı. İlk defa yumuşak ve sakinleştirici ifadesini yitirmişti. Roxanne de onun duyduğu seslerin farkına vardı. Evin dışından garip bir ses geliyordu. Vızıldama gibiydi sanki.
Kultar ayağa kalktı.
"Zaman yok. Buraya gelecekler, kaçmalısın. Yakalarlarsa öldürebilirler. Adım Kultar, anneni ve babanı tanıyordum. Kimseye gerçek adını verme ve beni tanıdığını söyleme," dedi hızlı hızlı. "Sadece saklı kent Altın Yaprak"a gelirsen benim ismimi ver. Adını söyle, seni korur onlar. Alnında gümüş-yıldız olmayan kimseye güvenme sakın."
"Gümüş-yıldız mı?" diye sordu Roxanne ayağa kalkarken. Kultar biraz korku, biraz da kaygıyla konuşurken, neler olduğunu anlayamayan Roxanne"in içinde de ufak bir heyecan kıpırtısı oluşmuştu ister istemez.
Kultar alnının ortasındakini eliyle göstererek "Bizden olmayan kimse göremez. Alnında bundan olmayana güvenme," diye yanıtladı. Hızla Roxanne"in yanından geçti. Hiçte kör biri gibi davranmıyordu. "Gitsen iyi olacak. Buldular bizi. Beni öldürmek istiyorlar."
Roxanne bu durumdan hiçbir şey anlamadı. Kultar Roxanne"nin önüne gelip ellerini ona doğru tuttu. Roxanne daha ne olduğunu anlayamadan ayakları birden yerden kesiliverdi. Sanki kocaman bir el onu belinden yakalayıp kavramışçasına bedeninin sarıldığını hissediyordu. Sonra yine bir uyarı olmaksızın şaşkınlıktan ve korkudan konuşamayan, soluk soluğa kalmış olan kadın geriye doğru savruldu. Geldiği kapıdan dışarıya fırladığında yoğun ve sert esen rüzgârla karışmış olan yağmur damlalarını hissetti önce. Sonra ellerini veya kollarını hareket ettiremeden sanki felç olmuşçasına geri geri denize çakıldı. Tuzlu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurduğunu sanarak bir süre olanlara engel olamadan karanlık okyanusun derinliklerine doğru indi. Zaten hareket kabiliyetini yitirmiş olan uzuvlarının da kurtulmaya faydası olmuyordu. Neden sonra tuzlu deniz suyu burnundan girince uzuvlarını tekrar kullanabildiğini fark etti. Biraz çırpınarak, biraz da yüzerek sudan başını çıkarmayı başardı.
Ciğerlerini soğukla yakan derin soluklar hayata dönmesini zar zor sağlayabildi. Biraz sonra kendisine geldiğinde hızla başının üzerinden geçen bir şeyi fark etti. Bir çeşit uçaktı sanki. Evin üstünde bir süre asılı kaldı. Roxanne karanlık semada olanları tam olarak seçemiyordu, ancak daha önce böyle hareket eden bir nesne gördüğünü sanmıyordu. Bir ışık parlaması oldu ve sonra hemen gözden kayboldu.
Roxanne heyecanla karışık büyük bir öfkeyle dalgalı suyun üstünde kalmaya çalışıyordu, ancak uçak gittikten bir dakika kadar sonra uçan evden yükselen bir patlama sesi kadını az kalsın tekrar boğuyordu. Paramparça olan evden yükselen duman ve alaz yığını bütün semayı kaplamaya başlarken, Roxanne"in daha önce hiç görmediği uçan aletler evin yanına doğru süzüldüler. Garip bir fenerin sarımsı ışığıyla ile denizin üstünü ve evin kenarını arıyorlardı.
Roxanne onların tehlikeli olup olmadıklarını bilmiyordu, ama gitmelerini de istemiyordu, zira burada yalnız kalacaktı. Hiç bilmediği bir yerde, normalde boyunu aşacak kadar büyük dalgaları olan bir okyanusun ortasında duruyordu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurması tamamen an meselesiydi. Lakin bu durumda bile aklına yüzlerce soru geliyordu.
Burada ne arıyordu? Neler oluyordu böyle? Hem o yaşlı adam da kimdi? Bunlar rüya değildi kesinlikle, en azından bundan emindi.
"Buradayım!" diye bağırdı oraya doğru, tek elini sallayarak işaret ediyordu. Az sonra sarımsı ışık onun gözüne doğrultuldu.
"Biri sağ kalmış," dedi bir erkek sesi. "Ne yapacağız onu?"
"Bayılt! Kontes için güzel bir armağan olacak," diye seslendi diğeri. Bu seferki bir kadın sesiydi.
Roxanne uçan aletlerin aslında bir çeşit yaratık olduğunu anlayınca kendisine mani olamadan bir korku ve hayret çığlığı attı. Yılan gibi upuzun bembeyaz vücudu ve sapsarı gözleri olan yaratıkların üzerine doğru havada süzülerek geldiğini gördü. Bu garip canlıların yüz kısımları pütürlü ve vücuduna nazaran genişti. Burun delikleri, canavarımsı pullu üst çenesinde iki büyük yarık biçiminde görünüyordu. Upuzun keskin, sivri dişlerini ve çatalsız incecik dilini dışarıya çıkarmış havayı koklarcasına soluk alıyordu. Her nefes verişinde ağzından çıkan garip sarımsı buharın nedenini hiçbir zaman anlayamayacaktı Roxanne.
Yaratığın geniş bedenine binmiş olan adam başındaki bir şapka ile yağmurdan korunuyordu. Kirli sakalı yüzünü kaplamıştı. Üzerinde yemyeşil bir yağmurluk vardı. Roxanne, onun da gözlerinin sapsarı olduğunu görebiliyor, ancak karanlıkta kalan yüzünü hiç seçemiyordu.
"Bin rok aşkına!" diye bağırdı adam şaşkınlıkla. "şuna bak! Bir kadın."
"Gerçekten mi?" diye bağırdı diğeri uzaktan ona sesini duyurabilmek için. Kadın denize düşmüş olduğu hâlde alevler içinde yanarak etrafı dumanlarla kaplayan parçalanmış evin etrafında uçuyordu. "Bayılt gitsin."
Adam elini ona doğru uzattığı zaman Roxanne ilk olarak başının döndüğünü hissetti. Ne olduğunu anlayamadan zaten karanlık olan dünya daha da kararmış, onu sonsuz bir düşün içinde bırakmıştı. Benliğini iliklerine kadar donduran soğuğun bir anda yok olduğu gerçeğiyle yapayalnız kaldığı hâlde, herhangi bir düşünce beynine iletilmediğinden tamamen kara bir nefesin içinde benliğini yitirdiğini fark etmemişti.
Bir süre sonra tekrar kendine geldiğinde, nerede olduğunu unutmuş olduğu için çığlık çığlığa bağırdı. Neden sonra boğazını yakan soğuğun da acısıyla bir şeyin üstünde uçtuğunu kavradı. O yaratıklardan birinin üstüne bağlanmıştı anlaşılan.
Roxanne, korkuyla iç geçirdi. Elleri, kolları ve ayakları ne oldukları bile anlaşılmayan metal aletlerle bağlıydı. Eğer bu bir düş ise hemen uyanması gerekiyordu.
Ã?aresizlik içinde nereye gittiklerini merak etti. Hava aydınlıktı, ancak güneş etrafta görünmüyordu. Puslardan başka bir şey yok gibiydi. Ama biraz sonra, bulutların arasında upuzun bir şehir ortaya çıktı. Pusların arasındaki şehir, gökyüzüne kurulmuş olmanın verdiği asaletle mağrur bir biçimde havada süzülüyordu. Etrafı kapkara metal duvarlarla çevrilmişti. Büyük ve metalden yapılmış binaların çok uzun ve ince bacalarından çıkan kara kara dumanlar gökyüzüne doğru süzülüyordu. şehrin tam ortasında ise bir gökdelen gibi yükselen kocaman bir kule vardı. Oradaki en uzun binaydı, şehre tepeden bakıyordu. O da, şehirdeki diğer her şey gibi siyah ve metaldi. Soğuk ve ölümcül görünüyordu. Ruhsuz hâlde çalışan kentin üzerinde yüzlerce ışık ve hareketlilik seziliyordu. Makine ve vurma sesleri kulağına taşınıyor, ıslandığı için soğuktan titreyen Roxanne"in daha da fazla paniğe sürüklenmesine sebep oluyordu.
Genç kadın şehrin üzerine yaklaşırlarken tekrar kendinden geçti.
Last edited by Buzmavisi on Sat Mar 11, 2006 10:28 am, edited 2 times in total.
İkinci
"Ölümlü! Adını söyle!" diye bağırdı bütün vücudunu saran simsiyah deriye benzer elbise giymiş kadın. Roxanne onun hangi hayvanın derisinden yapıldığını bilmiyordu zira deri parlak değil, mattı. Siyah elbisenin üzerinde göğüs kısmını tamamen kaplayan beyaz bir yılanımsı arma vardı veya Roxanne onu yılana benzetmişti.
Oturduğu sandalyeden çaresizce "Adım Roxanne Rivers," dedi onuncu defa.
Uyandığında bu kapkaranlık metal duvarları olan küçük odada bulmuştu kendini. Daha neler olduğunu hatırlayamadan orta yaşlı bir kadın üstten menteşeli büyük kapıdan içeriye girmiş, onu sorgulamaya başlamıştı. O geldiğinde oda Roxanne"in anlayamadığı bir şekilde hafif loş hâle gelmişti, zira burayı aydınlatan herhangi bir lamba vs. ortada görünmüyordu.
Roxanne kadının yüzünü görünce irkilmişti, çünkü kadının gözleri sapsarıydı. Uzun siyah saçları beline kadar uzanıyordu. Sert ve solgun yüzündeki köşeli uzun çenesi kasılmış olduğu için konuştuğu zaman normalden daha az oynuyordu.
Roxanne"in oturduğu sandalyenin çevresinde ellerini belinde birleştirmiş biçimde dolanırken arada bir arkasını dönüyor, hiddetle çattığı kaşlarının altındaki ölümcül yüz hatlarını korkunç bir tehdit içerircesine ona gösteriyordu.
"İmparatorluk alanında ne arıyordun?" diye sordu kadın. Sürekli tek bir tonda konuşuyordu. İnsanın tüylerini ürpertircesine sert ve acımasızdı.
"Ben bilmiyorum," diye cevap verdi Roxanne çatlak bir sesle. "Be-b-ben burada ne aradığımı bile bilmiyorum."
"Nereden geldin peki?" diye sordu kadın aniden ona dönerek.
"Ben evimdeydim," dedi Roxanne ve başına gelenleri anlatmaya başladı. Kimsenin onu deli sanacağına inanmıyordu. Bu kadar şeyden sonra deli muamelesi görse daha iyiydi.
Beş dakika kadar sonra Roxanne henüz öyküsünü tamamlayamamışken kadın iç geçirdi.
"Yani sen evinde oturuyordun, öyle mi?" diye sordu. "Sonra bir çeşit aynadan içeri girdin ve kendini deniz kıyısında buldun."
"Evet," diye cevapladı Roxanne.
"Bu duyduğum en saçma hikâyeydi," diye karşılık verdi kadın yine aynı sert ve acımasız tonla.
Elbisesinin göğüs kısmında bir noktaya dokunuverdi. Arkasını döndü ve üstten menteşeli kapı kendiliğinden açıldı, çıkmadan önce bileğini ağzına doğru tuttu ve "Ben Teerin, ölümlü konuşmuyor. Tarih BSS 3005, Lekla Günü saat 34:67," dedi.
Roxanne kadının dediğini doğru duyduğundan emin olamadı. 3005 yılında mıydı?
****
Karanlığın içinde çok uzun zaman geçirdi. Belki saatler, belki de günlerce" Arada bir uyuyor ve bunun bir kâbus olmasını diliyor. Sonra uyandığında her şeyin gerçek olduğu bütün çıplaklığıyla kamçılarcasına yüzüne vuruyordu. Açlıktan ve susuzluktan kırılıyordu neredeyse. Ne bir yiyecek ne de su getiriyorlardı. Kapıya vurarak bağırıp çağırması da bir işe yaramıyordu. "Öldüm herhâlde," diye düşündü. "Cehenneme geldim."
Fakat sonunda kapı tekrar açıldı. Yine bir kadındı ve bunun da gözleri sapsarıydı. Yirmi beş yaşlarında gösteriyordu. Ruhsuz bakan gözler ona odaklandı. Simsiyah deriden elbisesi daha önce gelen kadınınki gibi bütün vücudunu kaplıyordu. Saçları daha kısaydı ve kaşının kenarında ufak bir çizik duruyordu. Zarif ve kibar görünüşünü bozan tek şey ona ait gibi durmayan sarımsı gözleriydi.
"Gerçekten sen misin?" diye sordu ona bakarak.
Roxanne ne cevap vereceğini bile bilmiyordu. Ancak bu kadının yüzü daha farklıydı sanki. Canlı ve sıcak görünen yüz hatları Roxanne"nin huzursuzlukla dolu yüreğine ışık saçan bir incelik içeriyordu. Alnında da gümüş renkli bir yıldız işareti vardı.
Kadın yere oturmuş olan Roxanne"in önüne doğru eğildi ve onun saçlarını yüzünden çekti.
"Aman Tanrım!" dedi kadın ve Roxanne"nin alnına dokundu. "Sen Altın Yıldız" sın" Ã?abuk buradan kaçmalısın. Kontes kim olduğunu öğrenirse seni öldürür."
Roxanne susuzluktan kurumuştu neredeyse. Kadının ne söylediğini idrak edemedi bir türlü. Ama onun alnında da yaşlı adamın dediği gibi gümüş-yıldız sembolü vardı.
"Ben- Kultar- getirdi," diyebildi boğazı kuruduğu için. Onu kurtarabilecek bu bilgi kırıntısını aklında saklamayı başarabilmişti şimdiye kadar.
"Patlayan evde Kultar mı vardı?" diye sordu kadın gözleri fal taşı gibi açılarak.
Roxanne başını sallayıp onu onayladı. Kadın elini ağzına götürdü, sonra şaşkınlığını üzerinden atarak "Bana bak, bana bak!" dedi ona. Eliyle onun başını kaldırmış, sapsarı gözleriyle bitkin görünen yüzüne odaklanmıştı.
"Sen geleceğe geldin. Kendi zamanının üç bin yıl sonrasına. Adım Kultarin, Kultar"ın kızıyım. Seni buradan çıkarmalıyız," dedi. Onu kolundan tutarak, ayağa kaldırmaya çalıştı. Roxanne yürüme kabiliyetini yitirmişti sanki. Daha doğru düzgün doğrulamadan yere yığılıverdi.
Kultarin siyah deri elbisesinin cebinden küçük cam bir şişe çıkardı. İçinde beyaz bir sıvı vardı.
"Bunu iç!" dedi ona.
Roxanne zaten çok susamıştı. şişeyi alıp sıvıyı hemen kana kana içti. Hiç tadı yoktu ya da uzun süre hiçbir içememenin getirdiği bir hissizlikten kaynaklanıyordu bu. Biraz sonra başı ağrımaya başladı. Her taraf dönüp duruyordu. şişe elinden yere düşüp kırıldı.
"Zaman yok!" dedi Kultarin. Onu kolundan tuttuğu gibi yerden kaldırdı ve kolunu omzuna aldı. Hemen sonra onu sırtladı ve ilerlemeye başladı.
Kapı kendiliğinden açıldı ve dışarı çıktılar. Simsiyah koridorlarda ilerliyorlardı. Kultarin, her nasılsa Roxanne üzerindeyken süratle koşabiliyordu. Biraz sonra koridordaki beyaz bir kapı açılınca yavaşladı. Ama kimse dışarı çıkmadı. Roxanne bayılıp kendinden geçti.
****
"Güzel," dedi Kultarin kendi kendine. Onu nasıl kaçırabileceğini düşünüyordu. Aklına hangarda sakladığı babasının uçağı geldi. Diğer araçlarla kalkarsa izin kodunu merkeze iletmeliydi çünkü. Bu uçakla izin koduna gerek yoktu. Casusluk yapmak için, kente girdiğinden beri bütün kurallara uymuştu. Fakat artık burayı terk etmenin zamanı gelmişti. Zira omzunda taşıdığı kadın burada casusluk yapmasının asıl nedeniydi.
Deri elbisesinin cebine elini atıp, parçacık hızlandırıcıyı çıkardı. Bu silah, vurduğu her şeyi moleküllerine ayırıyordu. Tetiği özel olarak modifiye edilmişti. Normalde kentin vatandaşı olmayan kimse kullanamazdı. Giriş kodu gerekiyordu, ama Kultarin çoktan giriş kodunu kırmıştı. Babasının dediği gibi çok zeki bir kızdı.
Tuhaf olan şey elini kolunu sallayarak hapishaneden çıkabilmiş olmalarıydı, çünkü şu ana kadar hiç kimseyle karşılaşmamışlardı. Acaba herkes neredeydi? Yoksa onun casus olduğunu çok önceden anlamışlar da ona tuzak mı kurmuşlardı?
Bir şey fark etmezdi artık, zira Roxanne için tuzağa düşecekse veya ölecekse bunun pek bir önemi yoktu. Tek yapması gereken onu buradan olabildiğince hızlı bir şekilde çıkarmaktı. Bunu becerebilmek için Hamilton"a haber vermeliydi. O da kendisi gibi burada kalan bir casustu. Aslında yaşamındaki en iyi dostuydu.
Onu hangara çağırmanın en iyi yolu vericisinin frekansını değiştirip, acil yardıma basmaktı.
Kolundaki çok fonksiyonlu vericinin dijital ekranından, frekansı acil yardım moduna aldı. Kısa bir mesaj yazarken duraksadı.
"Hangara gel."
Aygıt mesajın iletildiğini belirtecek şekilde öttü ve Kultarin onaylama sesiyle birlikte kara fosfordan duvarları olan koridorlarda ilerlemeye devam etti. Bu duvarlar herhangi bir lambaya gerek duymadan etrafı aydınlatabiliyordu. Üzerindeki fosfor teknolojisi insanlar tarafından henüz çözülememişti.
Koridor çıkışındaki dev hangar kapısının önünde duran iki nöbetçiyi fark etti. Sırtları ona dönük olduğundan Kultarin ikisinin de uzun siyah saçlarını görebiliyordu. Birçoğunun saçları bu biçimdeydi, tabii subayları hariç.
Bu yaratıklar insanlardan farklılardı. Görünüşleri insan gibiydi aslında. Fakat bir insandan daha zeki oldukları söylenirdi. Sapsarı gözleri karanlıkta bile rahatça görebilmelerini sağlıyordu. Başka gezegenden geliyorlardı. Kendi dediklerine göre insanlardan daha üstün bir ırktılar. Kendilerine yüce-kan diyorlardı. Ama babası Kultarin"e onların hiç de yüce olmadıklarını, üçünü aynı anda haklayarak göstermişti.
Kultarin parçacık hızlandırıcıyı sabit tutarak güç modunu açtı. Silah iki saniyede şarj oldu. Onlara nişan alıp, tetiğe bastığında, silahtan ışık hızında fırlayan, mavi renkli büyük bir enerji topu ikisini de yok etti. Ama çok fazla ses çıkarmıştı. Bunu unutmuştu işte, Kontes"in kulesinde bir silah ateşlendiği zaman bütün kapılar kapanırdı. Hata yaptığını çok geç fark etti.
"Lanet olsun!" dedi hırsla. Az kalsın Roxanne"i omzundan düşürüyordu.
Sırtında Roxanne ile hızla kapıya doğru koştu. Kadın git gide ağırlaşıyordu. Ona içirdiği, hafifleştirme toniğinin etkisi geçmek üzereydi. Bu içecek başka bir gezegenden dünyaya getirilmiş kimyasallar ile insanların şehrindeki simyacılar tarafından özel olarak üretilmişti.
Hangardan içeriye giremeden dev kapının üstündeki anti-giriş kalkanları sapsarı ışıklarıyla açılmıştı bile. Manyetik kalkanı elindeki silah etkileyemezdi. Artık uğraşsa bile kaçamazlardı, zira kapının üstündeki kalkanın kapanması çok uzaktaki bir kontrol paneli ile oluyordu. Arkasını döndüğünde o panelin nerede olduğunu gördü. Çok yukarıda hangar girişindeki balkonlardan birindeydi. Camların ışımasından ve normal insan kulağının algılayamayacağı frekanstaki ince sesten alarmların çaldığını anladı(Kultarin"in bileğindeki gösterge bu frekanstaki sesleri iletebiliyordu). Merdivenlerden yukarıya çıkıp kontrol panelini açması gerekiyordu. Bu da nöbetçilerin gelmesi için yeterli bir zamandı. Aslında şu an bile neden gelmediklerini anlayamıyordu.
Sonra yukarıda birini gördü. Kendisi gibi siyah giysilere bürünmüş bir kadındı. Ona doğru el salladı ve kontrol panelini açtı. Arkasındaki hangar kapısının açılmasını duyan Kultarin kurtarıcısının kim olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Lakin ona şükrederek "Phoenix 99" adlı uçağa giden giriş kapısını aramaya başlamıştı bile.
Hangarın girişinden görünen puslu ve karanlık gökyüzü, uzun yıllardır güneş görmemişti. Hava aydınlıktı ve hangardaki hava araçlarının uçup gittiği büyük açıklıktan aşağıdaki kara ve soğuk şehir görünüyordu. Aşağıdaki hareketlilikle birlikte yanıp sönen binlerce ışık kölelerin kentini gözler önüne seriyordu. Savaşmayı bırakıp köle hâline gelmiş insanların şehriydi. Hepsi onlara hizmet ediyordu.
Arkasından koşarak gelen nöbetçilerin sesleri duyuldu. Hangar kapısında durdular.
"Ölümlü kaçırılmış. Üst katlarda bir yerde de başka birileri izinsiz olarak kuleye girmişler," dedi bir tanesi katı bir tonla.
Kultarin Roxanne ile birlikte kapının arkasındaki köşeye saklandı. On kişilerdi ve hepsini tek başına halledemezdi. Yavaş yavaş onun bulunduğu yöne doğru geliyorlardı. Kultarin onların gölgelerini gördü ve tam yerinden çıkıp ateş edecekti ki; o sırada bir patlama sesi sağır edici sessizliği yardı. Ve enerji toplarının gürültüleri kadının yerinden çıkmasına sebep oldu. Hamilton onları haklamıştı.
Kultarin"e doğru üzerindeki siyah rok derisinden yapılmış ve onu boydan boya kaplayan zırhıyla koşarak geliyordu.
Kultarin "Hey!" diye bağırarak ona el salladı. "Silah sesleri hangara giriş kapısını tekrar kapadı. Zamanımız var hâlâ."
"Kapılar açıkken, içeriye girebildiğiniz için şanslısınız" dedi Hamilton.
"Hayır, giremedik," dedi Kultarin onu tekrar görebilmiş olmanın verdiği rahatlıkla.
"Eee? Hangara nasıl girdiniz peki?" diye sordu Hamilton şaşkınca. "Anti-giriş kalkanları açıkken kapıdan geçemezsin ki. Gidip kontrol panelini bulman gerekir."
Kultarin bir saniye duraksadı. "Biri benim yerime halletti onu."
"Kim?" diye sordu Hamilton. "Ben mesajını alır almaz buraya geldim. Hangar kapıları açıktı."
Görünüşe göre Hamilton da bu habere çok şaşırmıştı. İçerde tanımadıkları biri onlara yardım etmişti. Acaba bilmekleri başka bir casus daha mı vardı?
"Kultarin, bu o kadın mı?" diye sordu Hamilton onun sırtındaki Roxanne"i göstererek.
"Evet," diye cevap verdi Kultarin. "Babamın bana hep anlattığı kadın."
Hamilton çenesi çukurlu, kocaman kaslara ve bedene sahip, kara tenli otuz iki yaşlarında gözü kara bir adamdı. şimdi ise gerçek kömür karalığındaki gözlerini ortaya çıkarmıştı. Yüzündeki yaraları da bir koruyucu ile kapatıyordu. Yumuşak ve hüzünlü çizgileri olan kalın yüzünde ona hiç yakışmayan sert bir ifade yer alıyordu. Kultarin bu acımasız görüntünün altında yatan sevecenliği ve sevgiyi çok iyi biliyordu. Zaten onu ne zaman görse büyük bir güven ve huzur duygusu yüreğine aşılanmakla kalmıyor, onu adeta büyülüyordu. Bilmeden de olsa onun varlığına ihtiyaç duyduğunu hissettiği zamanlar da yok değildi.
Genç kadının yetenekleri yüzünden ondan korkan birçok insan vardı akademide. Ona normal davranan, onu iyi hissettiren tek insandı Hamilton. Diğer öğrenciler genelde Kultarin"den uzak durmayı seçerlerdi. Kabiliyetleri onun için hem bir hediye, hem de bir lanetti aslında. Bu düşünceler onu fazla sarsmadan kendisine geldi.
Kultarin elbisedeki bir tuşa bastığında normal yeşil gözlerine kavuştu. Bu, yüce-kanların aralarına sızmak için buldukları bir yöntemdi. Babası onlarla hayatı boyunca savaştığından haklarında her türlü bilgiye sahipti.
Kultarin kadını omzundan Hamilton"a verdi. Hamilton onu kucağında taşıyıp incelerken, Kultarin de giriş kapısını arıyordu.
"Ne zamandır, buradaydı bu kadın?" diye sordu Hamilton kadının göz kapaklarından birini kaldırarak. "Berbat görünüyor."
"Sanırım ilk dünya saatiyle bir haftadır" dedi Kultarin, ama aklı hâlâ kapılardaydı. Bütün kapılar birbirine benziyordu. Sonra, kapının yanında bir işaret olduğunu anımsadı. Gümüş-yıldız işareti sıra sıra uzanmış yüzlerce dev siyah kapıdan birinin kenarında olmalıydı.
"şimdiye kadar nasıl onun burada mahkûm olduğunu öğrenemedik ki?" dedi Hamilton kendi kendine. Bu soru değil daha çok büyük bir düş kırıklığının verdiği yakınmaydı. Sonra "Ã?abuk ol kapıyı açıyorlar!" diye bağırdı.
Kultarin, açılmak üzere olan "Hangara Giriş" kapısının çıkardığı hava püskürtme sesini duyduğunda "Buldum!" diye bağırdı.
"İyi oldu!" dedi Hamilton soluk soluğa kalmış hâlde. "Toniğin etkisi geçti çünkü. İyice ağırlaşmaya başlamıştı."
Direk içeri daldıklarında, işte o görkemli simsiyah turbo-jet karşısında duruyordu. Üzerindeki gümüş renkli "Phoenix 99" yazısı karanlıkta bile parlıyordu. Ses hızının beş katı hızla uçabiliyordu. Kanatsız bir yapısı vardı. Havada kalmasını sağlayan şey zaten rüzgâr değildi. Dolayısıyla kanada ihtiyaç duymuyordu. Kultarin"in elindeki silahın güç mekanizmasına benzer şekildeki bir eneriyle çalışan bir araçtı. Yani enerjisi asla bitmezdi. Herhangi bir elektromanyetik darbeye veya radara yakalanmazdı. Isı yaymadığından buna termal radar da dâhildi. Güç ünitesi elektromanyetik-dalga geçirmez şekilde dizayn edilmişti. Bu aracın tasarımı yüce-kanlardan çalınmıştı.
Uçağın kenarındaki güç panelini çıkardı ve "0099" giriş kodunu girerek alt kapağı açtı. Kultarin hemen içeri dalar dalmaz Hamilton ona baygın durumdaki Roxanne"i delikten uzattı. Roxanne"i içeri zar zor sokunca, Kultarin onu bir koltuğa oturtup emniyet metallerini devreye soktu. Göğsünü, bacaklarını kaplayan metaller hava püskürtme sesleriyle baygın kadını sağlama aldılar.
Hamilton içeri daldığı an küçük uçağın alt kapağını kapattı, ısı, elektro-manyetizma, spekto-plazma kalkanlarını çalıştırıverdi. Bunu tam zamanında yapmıştı, çünkü kapıdan giren yüce-kanlar ellerindeki silahlarla onlara ateş etmeye başlamışlardı bile. Ancak boşunaydı, uçağın gövdesi zarar görmeyecekti.
Fakat sıralanmış ünite statüsündeki yüce-kanların arkalarında ortaya çıkan beyazlara bürünmüş uzun sarı saçlı adamı görünce korktuğunun başına geldiğini anladı. Ölümcül ve korkunç sarı gözleri karartılmış camları delercesine direk Kultarin"in üzerine odaklandı. Normalde dışarıdan bakıldığında uçağın içerisi görünmezdi, lakin bu yüce-kan zihninde onu fark etmişti. Adamın bir şaman olduğu belliydi. Bu büyücülerden nefret ederdi Kultarin. Aslında büyücü değillerdi, yaptığı şey büyü değildi zaten.
Casusluğa başlamadan önce, yüce-kanlar zihnini okuyamasınlar diye bu yeteneği öğrenmek zorunda kalmıştı Kultarin. şehirdekilerin aksine, onda herkesten daha hızlı gelişmişti. Zaten bu göreve atanmasının en önemli sebebi de buydu.
Beyin güçlerini kullanmayı biliyorlardı. Yüce-kanların üstün yanlarından biri de buydu. Hepsinde bu yetenekten yoktu, ama olanlar yeterince güçlüydü.
Daha kendisini koruma altına alamadan keskin bıçaklar batıyormuş gibi bir his yayıldı Kultarin"in beynine. Bu sadece ona olmamıştı. Ã?ığlıklar attığında, Hamilton ve koltukta emniyet içinde oturan Roxanne de onunla birlikte bağırıyordu.
"Kahretsin!" diye bağırdı Hamilton acı çığlıkları arasından. "Beynimi kemiriyor- aşağılık. Kultarin- bir şeyler yap! Ã?abuk ol!"
Kultarin odaklanmaya çalıştığında, başındaki acıyı bir anlığına hiçe saymayı çok zor da olsa başararak karşılık verebildi. Gözlerini açtığında şamanın yere düştüğünü ve konsantrasyonunun dağıldığını gördü. Normalde bu imkânsız bir şeydi. Ã?ünkü bir şamanı yenebilecek biri değildi o. Bunu yapmayı deneyen birçok kişi öldürülmüştü.
"Herhâlde, şaman bunu beklemiyordu," diye düşündü. Hemen pilot koltuğuna yerleşiverdi. Hamilton da yanına geçti. Hamilton şamanın yerden kalkmasına izin vermeden, uçağın küçük hangarının kapısına doğru bir anti-plazma ışını yollayıp, onu ve diğerlerini kızarttı. Büyük bir duman ve toz bulutu da yeni gelenlerin görüşlerini kapatmış oldu.
Kultarin göstergeleri kontrol ettiğinde, her şeyin hazır olduğunu gördü. Hızlandırıcıyı çalıştırdığında uçak herhangi bir ses çıkarmadan hemen havalandı ve süratle hangardan dışarı uçtular.
Uçağı kullanmayı Hamilton"a bırakmıştı, o daha iyi bir pilottu çünkü. Hamilton uçağı durdurup kendi çevresinde döndürdü ve kendi uçaklarına benzeyen yüzlerce hava aracının olduğu hangar görünüre geldi(Tabii başka türden de birçok araç vardı). Bir düşman filosu peşlerine düşmek üzereydi bile. Araçların çıkmasını engellemek için, Kultarin göstergeden hangarın taştan yapılmış tavanına plazmayla defalarca ateş etti. Dev hangarın tavanını kaplayan beton yığını dışarı çıkışın üstüne yıkılıverdi.
Hamilton uçağı tekrar geriye döndürdü ve süratle kentin dışına doğru uçtular. Artık kurtulmuşlardı. Onları bulmaları çok zordu. Özgürlük onlarındı. Yanlarındaki kadın geleceği değiştirecekti. İnsanların daimi özgürlüğü ellerindeydi.
"Ölümlü! Adını söyle!" diye bağırdı bütün vücudunu saran simsiyah deriye benzer elbise giymiş kadın. Roxanne onun hangi hayvanın derisinden yapıldığını bilmiyordu zira deri parlak değil, mattı. Siyah elbisenin üzerinde göğüs kısmını tamamen kaplayan beyaz bir yılanımsı arma vardı veya Roxanne onu yılana benzetmişti.
Oturduğu sandalyeden çaresizce "Adım Roxanne Rivers," dedi onuncu defa.
Uyandığında bu kapkaranlık metal duvarları olan küçük odada bulmuştu kendini. Daha neler olduğunu hatırlayamadan orta yaşlı bir kadın üstten menteşeli büyük kapıdan içeriye girmiş, onu sorgulamaya başlamıştı. O geldiğinde oda Roxanne"in anlayamadığı bir şekilde hafif loş hâle gelmişti, zira burayı aydınlatan herhangi bir lamba vs. ortada görünmüyordu.
Roxanne kadının yüzünü görünce irkilmişti, çünkü kadının gözleri sapsarıydı. Uzun siyah saçları beline kadar uzanıyordu. Sert ve solgun yüzündeki köşeli uzun çenesi kasılmış olduğu için konuştuğu zaman normalden daha az oynuyordu.
Roxanne"in oturduğu sandalyenin çevresinde ellerini belinde birleştirmiş biçimde dolanırken arada bir arkasını dönüyor, hiddetle çattığı kaşlarının altındaki ölümcül yüz hatlarını korkunç bir tehdit içerircesine ona gösteriyordu.
"İmparatorluk alanında ne arıyordun?" diye sordu kadın. Sürekli tek bir tonda konuşuyordu. İnsanın tüylerini ürpertircesine sert ve acımasızdı.
"Ben bilmiyorum," diye cevap verdi Roxanne çatlak bir sesle. "Be-b-ben burada ne aradığımı bile bilmiyorum."
"Nereden geldin peki?" diye sordu kadın aniden ona dönerek.
"Ben evimdeydim," dedi Roxanne ve başına gelenleri anlatmaya başladı. Kimsenin onu deli sanacağına inanmıyordu. Bu kadar şeyden sonra deli muamelesi görse daha iyiydi.
Beş dakika kadar sonra Roxanne henüz öyküsünü tamamlayamamışken kadın iç geçirdi.
"Yani sen evinde oturuyordun, öyle mi?" diye sordu. "Sonra bir çeşit aynadan içeri girdin ve kendini deniz kıyısında buldun."
"Evet," diye cevapladı Roxanne.
"Bu duyduğum en saçma hikâyeydi," diye karşılık verdi kadın yine aynı sert ve acımasız tonla.
Elbisesinin göğüs kısmında bir noktaya dokunuverdi. Arkasını döndü ve üstten menteşeli kapı kendiliğinden açıldı, çıkmadan önce bileğini ağzına doğru tuttu ve "Ben Teerin, ölümlü konuşmuyor. Tarih BSS 3005, Lekla Günü saat 34:67," dedi.
Roxanne kadının dediğini doğru duyduğundan emin olamadı. 3005 yılında mıydı?
****
Karanlığın içinde çok uzun zaman geçirdi. Belki saatler, belki de günlerce" Arada bir uyuyor ve bunun bir kâbus olmasını diliyor. Sonra uyandığında her şeyin gerçek olduğu bütün çıplaklığıyla kamçılarcasına yüzüne vuruyordu. Açlıktan ve susuzluktan kırılıyordu neredeyse. Ne bir yiyecek ne de su getiriyorlardı. Kapıya vurarak bağırıp çağırması da bir işe yaramıyordu. "Öldüm herhâlde," diye düşündü. "Cehenneme geldim."
Fakat sonunda kapı tekrar açıldı. Yine bir kadındı ve bunun da gözleri sapsarıydı. Yirmi beş yaşlarında gösteriyordu. Ruhsuz bakan gözler ona odaklandı. Simsiyah deriden elbisesi daha önce gelen kadınınki gibi bütün vücudunu kaplıyordu. Saçları daha kısaydı ve kaşının kenarında ufak bir çizik duruyordu. Zarif ve kibar görünüşünü bozan tek şey ona ait gibi durmayan sarımsı gözleriydi.
"Gerçekten sen misin?" diye sordu ona bakarak.
Roxanne ne cevap vereceğini bile bilmiyordu. Ancak bu kadının yüzü daha farklıydı sanki. Canlı ve sıcak görünen yüz hatları Roxanne"nin huzursuzlukla dolu yüreğine ışık saçan bir incelik içeriyordu. Alnında da gümüş renkli bir yıldız işareti vardı.
Kadın yere oturmuş olan Roxanne"in önüne doğru eğildi ve onun saçlarını yüzünden çekti.
"Aman Tanrım!" dedi kadın ve Roxanne"nin alnına dokundu. "Sen Altın Yıldız" sın" Ã?abuk buradan kaçmalısın. Kontes kim olduğunu öğrenirse seni öldürür."
Roxanne susuzluktan kurumuştu neredeyse. Kadının ne söylediğini idrak edemedi bir türlü. Ama onun alnında da yaşlı adamın dediği gibi gümüş-yıldız sembolü vardı.
"Ben- Kultar- getirdi," diyebildi boğazı kuruduğu için. Onu kurtarabilecek bu bilgi kırıntısını aklında saklamayı başarabilmişti şimdiye kadar.
"Patlayan evde Kultar mı vardı?" diye sordu kadın gözleri fal taşı gibi açılarak.
Roxanne başını sallayıp onu onayladı. Kadın elini ağzına götürdü, sonra şaşkınlığını üzerinden atarak "Bana bak, bana bak!" dedi ona. Eliyle onun başını kaldırmış, sapsarı gözleriyle bitkin görünen yüzüne odaklanmıştı.
"Sen geleceğe geldin. Kendi zamanının üç bin yıl sonrasına. Adım Kultarin, Kultar"ın kızıyım. Seni buradan çıkarmalıyız," dedi. Onu kolundan tutarak, ayağa kaldırmaya çalıştı. Roxanne yürüme kabiliyetini yitirmişti sanki. Daha doğru düzgün doğrulamadan yere yığılıverdi.
Kultarin siyah deri elbisesinin cebinden küçük cam bir şişe çıkardı. İçinde beyaz bir sıvı vardı.
"Bunu iç!" dedi ona.
Roxanne zaten çok susamıştı. şişeyi alıp sıvıyı hemen kana kana içti. Hiç tadı yoktu ya da uzun süre hiçbir içememenin getirdiği bir hissizlikten kaynaklanıyordu bu. Biraz sonra başı ağrımaya başladı. Her taraf dönüp duruyordu. şişe elinden yere düşüp kırıldı.
"Zaman yok!" dedi Kultarin. Onu kolundan tuttuğu gibi yerden kaldırdı ve kolunu omzuna aldı. Hemen sonra onu sırtladı ve ilerlemeye başladı.
Kapı kendiliğinden açıldı ve dışarı çıktılar. Simsiyah koridorlarda ilerliyorlardı. Kultarin, her nasılsa Roxanne üzerindeyken süratle koşabiliyordu. Biraz sonra koridordaki beyaz bir kapı açılınca yavaşladı. Ama kimse dışarı çıkmadı. Roxanne bayılıp kendinden geçti.
****
"Güzel," dedi Kultarin kendi kendine. Onu nasıl kaçırabileceğini düşünüyordu. Aklına hangarda sakladığı babasının uçağı geldi. Diğer araçlarla kalkarsa izin kodunu merkeze iletmeliydi çünkü. Bu uçakla izin koduna gerek yoktu. Casusluk yapmak için, kente girdiğinden beri bütün kurallara uymuştu. Fakat artık burayı terk etmenin zamanı gelmişti. Zira omzunda taşıdığı kadın burada casusluk yapmasının asıl nedeniydi.
Deri elbisesinin cebine elini atıp, parçacık hızlandırıcıyı çıkardı. Bu silah, vurduğu her şeyi moleküllerine ayırıyordu. Tetiği özel olarak modifiye edilmişti. Normalde kentin vatandaşı olmayan kimse kullanamazdı. Giriş kodu gerekiyordu, ama Kultarin çoktan giriş kodunu kırmıştı. Babasının dediği gibi çok zeki bir kızdı.
Tuhaf olan şey elini kolunu sallayarak hapishaneden çıkabilmiş olmalarıydı, çünkü şu ana kadar hiç kimseyle karşılaşmamışlardı. Acaba herkes neredeydi? Yoksa onun casus olduğunu çok önceden anlamışlar da ona tuzak mı kurmuşlardı?
Bir şey fark etmezdi artık, zira Roxanne için tuzağa düşecekse veya ölecekse bunun pek bir önemi yoktu. Tek yapması gereken onu buradan olabildiğince hızlı bir şekilde çıkarmaktı. Bunu becerebilmek için Hamilton"a haber vermeliydi. O da kendisi gibi burada kalan bir casustu. Aslında yaşamındaki en iyi dostuydu.
Onu hangara çağırmanın en iyi yolu vericisinin frekansını değiştirip, acil yardıma basmaktı.
Kolundaki çok fonksiyonlu vericinin dijital ekranından, frekansı acil yardım moduna aldı. Kısa bir mesaj yazarken duraksadı.
"Hangara gel."
Aygıt mesajın iletildiğini belirtecek şekilde öttü ve Kultarin onaylama sesiyle birlikte kara fosfordan duvarları olan koridorlarda ilerlemeye devam etti. Bu duvarlar herhangi bir lambaya gerek duymadan etrafı aydınlatabiliyordu. Üzerindeki fosfor teknolojisi insanlar tarafından henüz çözülememişti.
Koridor çıkışındaki dev hangar kapısının önünde duran iki nöbetçiyi fark etti. Sırtları ona dönük olduğundan Kultarin ikisinin de uzun siyah saçlarını görebiliyordu. Birçoğunun saçları bu biçimdeydi, tabii subayları hariç.
Bu yaratıklar insanlardan farklılardı. Görünüşleri insan gibiydi aslında. Fakat bir insandan daha zeki oldukları söylenirdi. Sapsarı gözleri karanlıkta bile rahatça görebilmelerini sağlıyordu. Başka gezegenden geliyorlardı. Kendi dediklerine göre insanlardan daha üstün bir ırktılar. Kendilerine yüce-kan diyorlardı. Ama babası Kultarin"e onların hiç de yüce olmadıklarını, üçünü aynı anda haklayarak göstermişti.
Kultarin parçacık hızlandırıcıyı sabit tutarak güç modunu açtı. Silah iki saniyede şarj oldu. Onlara nişan alıp, tetiğe bastığında, silahtan ışık hızında fırlayan, mavi renkli büyük bir enerji topu ikisini de yok etti. Ama çok fazla ses çıkarmıştı. Bunu unutmuştu işte, Kontes"in kulesinde bir silah ateşlendiği zaman bütün kapılar kapanırdı. Hata yaptığını çok geç fark etti.
"Lanet olsun!" dedi hırsla. Az kalsın Roxanne"i omzundan düşürüyordu.
Sırtında Roxanne ile hızla kapıya doğru koştu. Kadın git gide ağırlaşıyordu. Ona içirdiği, hafifleştirme toniğinin etkisi geçmek üzereydi. Bu içecek başka bir gezegenden dünyaya getirilmiş kimyasallar ile insanların şehrindeki simyacılar tarafından özel olarak üretilmişti.
Hangardan içeriye giremeden dev kapının üstündeki anti-giriş kalkanları sapsarı ışıklarıyla açılmıştı bile. Manyetik kalkanı elindeki silah etkileyemezdi. Artık uğraşsa bile kaçamazlardı, zira kapının üstündeki kalkanın kapanması çok uzaktaki bir kontrol paneli ile oluyordu. Arkasını döndüğünde o panelin nerede olduğunu gördü. Çok yukarıda hangar girişindeki balkonlardan birindeydi. Camların ışımasından ve normal insan kulağının algılayamayacağı frekanstaki ince sesten alarmların çaldığını anladı(Kultarin"in bileğindeki gösterge bu frekanstaki sesleri iletebiliyordu). Merdivenlerden yukarıya çıkıp kontrol panelini açması gerekiyordu. Bu da nöbetçilerin gelmesi için yeterli bir zamandı. Aslında şu an bile neden gelmediklerini anlayamıyordu.
Sonra yukarıda birini gördü. Kendisi gibi siyah giysilere bürünmüş bir kadındı. Ona doğru el salladı ve kontrol panelini açtı. Arkasındaki hangar kapısının açılmasını duyan Kultarin kurtarıcısının kim olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Lakin ona şükrederek "Phoenix 99" adlı uçağa giden giriş kapısını aramaya başlamıştı bile.
Hangarın girişinden görünen puslu ve karanlık gökyüzü, uzun yıllardır güneş görmemişti. Hava aydınlıktı ve hangardaki hava araçlarının uçup gittiği büyük açıklıktan aşağıdaki kara ve soğuk şehir görünüyordu. Aşağıdaki hareketlilikle birlikte yanıp sönen binlerce ışık kölelerin kentini gözler önüne seriyordu. Savaşmayı bırakıp köle hâline gelmiş insanların şehriydi. Hepsi onlara hizmet ediyordu.
Arkasından koşarak gelen nöbetçilerin sesleri duyuldu. Hangar kapısında durdular.
"Ölümlü kaçırılmış. Üst katlarda bir yerde de başka birileri izinsiz olarak kuleye girmişler," dedi bir tanesi katı bir tonla.
Kultarin Roxanne ile birlikte kapının arkasındaki köşeye saklandı. On kişilerdi ve hepsini tek başına halledemezdi. Yavaş yavaş onun bulunduğu yöne doğru geliyorlardı. Kultarin onların gölgelerini gördü ve tam yerinden çıkıp ateş edecekti ki; o sırada bir patlama sesi sağır edici sessizliği yardı. Ve enerji toplarının gürültüleri kadının yerinden çıkmasına sebep oldu. Hamilton onları haklamıştı.
Kultarin"e doğru üzerindeki siyah rok derisinden yapılmış ve onu boydan boya kaplayan zırhıyla koşarak geliyordu.
Kultarin "Hey!" diye bağırarak ona el salladı. "Silah sesleri hangara giriş kapısını tekrar kapadı. Zamanımız var hâlâ."
"Kapılar açıkken, içeriye girebildiğiniz için şanslısınız" dedi Hamilton.
"Hayır, giremedik," dedi Kultarin onu tekrar görebilmiş olmanın verdiği rahatlıkla.
"Eee? Hangara nasıl girdiniz peki?" diye sordu Hamilton şaşkınca. "Anti-giriş kalkanları açıkken kapıdan geçemezsin ki. Gidip kontrol panelini bulman gerekir."
Kultarin bir saniye duraksadı. "Biri benim yerime halletti onu."
"Kim?" diye sordu Hamilton. "Ben mesajını alır almaz buraya geldim. Hangar kapıları açıktı."
Görünüşe göre Hamilton da bu habere çok şaşırmıştı. İçerde tanımadıkları biri onlara yardım etmişti. Acaba bilmekleri başka bir casus daha mı vardı?
"Kultarin, bu o kadın mı?" diye sordu Hamilton onun sırtındaki Roxanne"i göstererek.
"Evet," diye cevap verdi Kultarin. "Babamın bana hep anlattığı kadın."
Hamilton çenesi çukurlu, kocaman kaslara ve bedene sahip, kara tenli otuz iki yaşlarında gözü kara bir adamdı. şimdi ise gerçek kömür karalığındaki gözlerini ortaya çıkarmıştı. Yüzündeki yaraları da bir koruyucu ile kapatıyordu. Yumuşak ve hüzünlü çizgileri olan kalın yüzünde ona hiç yakışmayan sert bir ifade yer alıyordu. Kultarin bu acımasız görüntünün altında yatan sevecenliği ve sevgiyi çok iyi biliyordu. Zaten onu ne zaman görse büyük bir güven ve huzur duygusu yüreğine aşılanmakla kalmıyor, onu adeta büyülüyordu. Bilmeden de olsa onun varlığına ihtiyaç duyduğunu hissettiği zamanlar da yok değildi.
Genç kadının yetenekleri yüzünden ondan korkan birçok insan vardı akademide. Ona normal davranan, onu iyi hissettiren tek insandı Hamilton. Diğer öğrenciler genelde Kultarin"den uzak durmayı seçerlerdi. Kabiliyetleri onun için hem bir hediye, hem de bir lanetti aslında. Bu düşünceler onu fazla sarsmadan kendisine geldi.
Kultarin elbisedeki bir tuşa bastığında normal yeşil gözlerine kavuştu. Bu, yüce-kanların aralarına sızmak için buldukları bir yöntemdi. Babası onlarla hayatı boyunca savaştığından haklarında her türlü bilgiye sahipti.
Kultarin kadını omzundan Hamilton"a verdi. Hamilton onu kucağında taşıyıp incelerken, Kultarin de giriş kapısını arıyordu.
"Ne zamandır, buradaydı bu kadın?" diye sordu Hamilton kadının göz kapaklarından birini kaldırarak. "Berbat görünüyor."
"Sanırım ilk dünya saatiyle bir haftadır" dedi Kultarin, ama aklı hâlâ kapılardaydı. Bütün kapılar birbirine benziyordu. Sonra, kapının yanında bir işaret olduğunu anımsadı. Gümüş-yıldız işareti sıra sıra uzanmış yüzlerce dev siyah kapıdan birinin kenarında olmalıydı.
"şimdiye kadar nasıl onun burada mahkûm olduğunu öğrenemedik ki?" dedi Hamilton kendi kendine. Bu soru değil daha çok büyük bir düş kırıklığının verdiği yakınmaydı. Sonra "Ã?abuk ol kapıyı açıyorlar!" diye bağırdı.
Kultarin, açılmak üzere olan "Hangara Giriş" kapısının çıkardığı hava püskürtme sesini duyduğunda "Buldum!" diye bağırdı.
"İyi oldu!" dedi Hamilton soluk soluğa kalmış hâlde. "Toniğin etkisi geçti çünkü. İyice ağırlaşmaya başlamıştı."
Direk içeri daldıklarında, işte o görkemli simsiyah turbo-jet karşısında duruyordu. Üzerindeki gümüş renkli "Phoenix 99" yazısı karanlıkta bile parlıyordu. Ses hızının beş katı hızla uçabiliyordu. Kanatsız bir yapısı vardı. Havada kalmasını sağlayan şey zaten rüzgâr değildi. Dolayısıyla kanada ihtiyaç duymuyordu. Kultarin"in elindeki silahın güç mekanizmasına benzer şekildeki bir eneriyle çalışan bir araçtı. Yani enerjisi asla bitmezdi. Herhangi bir elektromanyetik darbeye veya radara yakalanmazdı. Isı yaymadığından buna termal radar da dâhildi. Güç ünitesi elektromanyetik-dalga geçirmez şekilde dizayn edilmişti. Bu aracın tasarımı yüce-kanlardan çalınmıştı.
Uçağın kenarındaki güç panelini çıkardı ve "0099" giriş kodunu girerek alt kapağı açtı. Kultarin hemen içeri dalar dalmaz Hamilton ona baygın durumdaki Roxanne"i delikten uzattı. Roxanne"i içeri zar zor sokunca, Kultarin onu bir koltuğa oturtup emniyet metallerini devreye soktu. Göğsünü, bacaklarını kaplayan metaller hava püskürtme sesleriyle baygın kadını sağlama aldılar.
Hamilton içeri daldığı an küçük uçağın alt kapağını kapattı, ısı, elektro-manyetizma, spekto-plazma kalkanlarını çalıştırıverdi. Bunu tam zamanında yapmıştı, çünkü kapıdan giren yüce-kanlar ellerindeki silahlarla onlara ateş etmeye başlamışlardı bile. Ancak boşunaydı, uçağın gövdesi zarar görmeyecekti.
Fakat sıralanmış ünite statüsündeki yüce-kanların arkalarında ortaya çıkan beyazlara bürünmüş uzun sarı saçlı adamı görünce korktuğunun başına geldiğini anladı. Ölümcül ve korkunç sarı gözleri karartılmış camları delercesine direk Kultarin"in üzerine odaklandı. Normalde dışarıdan bakıldığında uçağın içerisi görünmezdi, lakin bu yüce-kan zihninde onu fark etmişti. Adamın bir şaman olduğu belliydi. Bu büyücülerden nefret ederdi Kultarin. Aslında büyücü değillerdi, yaptığı şey büyü değildi zaten.
Casusluğa başlamadan önce, yüce-kanlar zihnini okuyamasınlar diye bu yeteneği öğrenmek zorunda kalmıştı Kultarin. şehirdekilerin aksine, onda herkesten daha hızlı gelişmişti. Zaten bu göreve atanmasının en önemli sebebi de buydu.
Beyin güçlerini kullanmayı biliyorlardı. Yüce-kanların üstün yanlarından biri de buydu. Hepsinde bu yetenekten yoktu, ama olanlar yeterince güçlüydü.
Daha kendisini koruma altına alamadan keskin bıçaklar batıyormuş gibi bir his yayıldı Kultarin"in beynine. Bu sadece ona olmamıştı. Ã?ığlıklar attığında, Hamilton ve koltukta emniyet içinde oturan Roxanne de onunla birlikte bağırıyordu.
"Kahretsin!" diye bağırdı Hamilton acı çığlıkları arasından. "Beynimi kemiriyor- aşağılık. Kultarin- bir şeyler yap! Ã?abuk ol!"
Kultarin odaklanmaya çalıştığında, başındaki acıyı bir anlığına hiçe saymayı çok zor da olsa başararak karşılık verebildi. Gözlerini açtığında şamanın yere düştüğünü ve konsantrasyonunun dağıldığını gördü. Normalde bu imkânsız bir şeydi. Ã?ünkü bir şamanı yenebilecek biri değildi o. Bunu yapmayı deneyen birçok kişi öldürülmüştü.
"Herhâlde, şaman bunu beklemiyordu," diye düşündü. Hemen pilot koltuğuna yerleşiverdi. Hamilton da yanına geçti. Hamilton şamanın yerden kalkmasına izin vermeden, uçağın küçük hangarının kapısına doğru bir anti-plazma ışını yollayıp, onu ve diğerlerini kızarttı. Büyük bir duman ve toz bulutu da yeni gelenlerin görüşlerini kapatmış oldu.
Kultarin göstergeleri kontrol ettiğinde, her şeyin hazır olduğunu gördü. Hızlandırıcıyı çalıştırdığında uçak herhangi bir ses çıkarmadan hemen havalandı ve süratle hangardan dışarı uçtular.
Uçağı kullanmayı Hamilton"a bırakmıştı, o daha iyi bir pilottu çünkü. Hamilton uçağı durdurup kendi çevresinde döndürdü ve kendi uçaklarına benzeyen yüzlerce hava aracının olduğu hangar görünüre geldi(Tabii başka türden de birçok araç vardı). Bir düşman filosu peşlerine düşmek üzereydi bile. Araçların çıkmasını engellemek için, Kultarin göstergeden hangarın taştan yapılmış tavanına plazmayla defalarca ateş etti. Dev hangarın tavanını kaplayan beton yığını dışarı çıkışın üstüne yıkılıverdi.
Hamilton uçağı tekrar geriye döndürdü ve süratle kentin dışına doğru uçtular. Artık kurtulmuşlardı. Onları bulmaları çok zordu. Özgürlük onlarındı. Yanlarındaki kadın geleceği değiştirecekti. İnsanların daimi özgürlüğü ellerindeydi.
Üçüncü
"Roxanne, uyanmalısın!"
"Ne?" dedi Roxanne dalgın dalgın. Bir yatağa sırt üstü uzanmıştı. Elleriyle gözlerini ovaladı. Karnı hâlâ çok açtı ve çok fazla susamıştı. Bedenindeki her kası ağrıyor gibiydi. Her şeyin bir rüya olduğundan emindi. Gözlerini açtığı zaman karşısında hizmetçi kadını görecekti. Yine çok uyumuştu, bu yüzden uyandırmaya gelmişti onu.
Ama değildi. Hücresinde gördüğü kadın karşısındaydı işte.
"Nasılsın?" dedi kadın ona. "Adım Kultarin, seni kurtaran kişiyim."
"Ben- başım ağrıyor. Nerdeyim?" diye sordu Roxanne. Kadın ona içinde su olan cam bir şişe verdi. Garip ve oval görünen büyük şişenin uç kısmı genişçeydi. Roxanne suyu hemen içti.
"Altın Yaprak şehrinde," diye cevap verdi Kultarin. "Seni on sekizinci bölgeden kaçırdık. Yüce-kanlar peşimize düşemediler. Zaten düşseler de bu şehri bulamazlar. Gizlenme kalkanıyla saklanıyor."
Roxanne, ağrıyan başı yüzünden kadının söylediklerinin çok azını algılayabiliyordu.
"Ne?" dedi Roxanne. Eliyle gözlerini ve ağrıyan başını ovdu. "Kimler?"
"Yüce-kanlar. Sarı gözlüler" dedi Kultarin"in arkasından biri. İri yapılı ve kaslı siyahî bir adamdı. Ses tonu çok kalındı. "Ben Hamilton."
Roxanne, onların yüz ifadelerine baktığında hakikaten ciddi olduklarını anladı. Kadının gözleri ise artık yeşildi. Kestane rengi, bukleli kısa saçlarını arkadan biraz salaş bir şekilde toplamıştı. Bu sefer yüzüne yakışmayan soğuk ifadeyle bakmadığı için sevgi ve içtenlik yeşil gözlerinden Roxanne"in üzerine yayılıyordu.
"Senin de- gözlerin farklı değil miydi?" diye sordu Roxanne, eliyle Kultarin"i işaret ederek.
"Gerçekte değil. Sadece kamuflaj amaçlı" dedi Kultarin ve gülümsedi. Üzerindeki elbiseler de değişmişti. O siyah deriden elbise yerine, kara uzun kumaş bir pantolon, tabanıyla birlikte tamamen gümüş deriden yapılmış ayakkabılar ve siyah bir yünlü kazak giymişti.
Kısa bir süre geçerken Hamilton denen adam görünürden kayboldu.
"Hâlâ başın ağrıyor mu?" diye sordu Kultarin onun yanı başındaki sandalyeye oturarak. Roxanne genç kadının çok güzel olduğunu düşündü birden. Elmacık kemikleri iki yumru kadar olmasa da dışarıdan hafifçe belli oluyordu. Beyaz teninde herhangi bir delik veya bozukluk görünmüyordu. Vücut hatları, bacakları ve yüzü kusursuz gibiydi. Sadece sağ kaşının üzerindeki kesik izi bunu bozuyordu. Alnının ortasında da yine o gümüş renkli yıldız işareti vardı. Vücudu ise spor yapıyormuşçasına atletik biçimliydi ve zayıftı. Kendisinin de bu kadınınki kadar ince bir bele sahip olabilmek için ne kadar diyet yapmak zorunda kaldığını hatırlayabiliyordu Roxanne.
Genç kadın ellerini gözünden çekti ve "Hem de çok kötü," diye cevapladı.
"Tamam," dedi Kultarin. "Ellerini başından çek ve derin derin nefes al."
"Neden?" diye sordu Roxanne şaşırarak. Ama başı çatlayacak kadar ağrıyordu hâlâ.
"Sen dediğimi yap lütfen," dedi Kultarin ısrarla.
Roxanne kadere razı geldi ve onun dediğini yapıp, derin derin nefes almaya başladı. Kultarin elini onun alnına dayadı ve "Gözlerini kapa," diye fısıldadı.
Roxanne en başta vücudunu saran ağrılardan başka bir şey hissetmedi, lakin bir dakika sonra başının ağrısı yok oldu. Sanki bir anda bedeninden bir enerji yığını geçmişti. Tüylerini diken diken eden bir duyguydu. Tam olarak ne hissedeceğini kendisi de bilmiyordu. Fakat artık her şeyi daha net görebiliyordu. Kultarin elini onun alnından çekti ve yeşil gözlerine yayılmış bir gülümsemeyle ona baktı.
"Daha iyisin ya?" dedi. Bu soru değil daha çok bir temenniydi.
"Nasıl yaptın bunu?" diye sordu Roxanne yerinden doğrularak.
"Sonra anlatırım," diye yanıtladı kadın.
Artık her şey daha net olduğu için dikkatini bulunduğu odaya verdi.
Tavanı ve duvarları beyaz renkli değişik oymalarla süslü bir odadaydılar. Kehribar rengi taştan duvarların oymasız kısımları ise manzara resimleri ve portrelerle süslenmişti. Bir elbise dolabı, iki üç tane sandalye bulunuyordu odada. Bir de büyük bir boy aynası vardı. Yatağın yanındaki sehpada ise Kultarin"in çerçeveli bir fotoğrafı duruyordu. Ancak kadın o resimde daha gençti ve o kara deriden elbiseyle yine aynı şekilde giyinmiş Hamilton"ın yanında duruyordu.
Roxanne"in fotoğrafı incelediğini gören Kultarin "Orduya ilk katıldığım gün çekilmişti," dedi sevgiyle çerçeveye dokunarak. Roxanne ona aldırmadan etrafına göz gezdirmeye devam etti.
Pencereden görünen dışarısı kapkaranlıktı. Odayı aydınlatan şamdanların içindekiler muma benzemiyordu. Daha garip görünen bir ateşle yanıyorlardı. Yeşil alevlerle"
"Her şeyi sonra anlatırım," diye gülümsedi Kultarin. "şimdi bir şeyler yesen iyi olur."
Hamilton denen adam ona bir tepsi içinde yiyecekler getirdi. Ne yediğini kendi de bilmiyordu. Ama değişik bitkilerden yapılmış bir tas çorba içmiş ve yine ne olduğunu bilmediği bir hayvanın beyaz etinden yemişti. O kadar açtı ki; ne olduklarını bile sormamıştı. Zaten hepsi çok leziz gelmişti ona. Yediği değişik baharatların tatları garip gelse de hoşuna gitmişti.
Daha önce bu kadar güzel tadı olan bir et yememişti. Kultarin"e döndüğünde onun pencereden dışarıya baktığını fark etti. "Bu ne eti?" diye sordu yemeyi bitirdikten sonra.
Kultarin neden sonra başını ona doğru çevirdi ve "Rok," diye cevap verdi.
Roxanne rokun ne olduğunu soracaktı ki; bilmemenin daha iyi olduğunu düşündü.
Yirmi dakika kadar sonra, Hamilton tepsiyi alıp geri götürdüğünde, Roxanne sonunda açlığını gidermişti ve aklındaki ilk soruyu hâlâ pencereden bakmakta olan genç kadına sordu:
"Başımın ağrısını nasıl geçirdin?"
Kultarin ona sırtı dönük hâlde "Zihin gücüyle," dedi. "Bu buralarda çok yaygın, yakında sen de öğreneceksin."
"Efendim?"
"şimdi açıklaması uzun sürer. Sana neden burada olduğunu anlatmalıyım," dedi Kultarin ağır adımlarla yatağın yanındaki sandalyeye çökerken.
"Evet, evet, doğru," diye mırıldandı Roxanne belli belirsiz tekrar geriye yaslanarak.
"Sen değişik bir zamandan buraya geldin," dedi Kultarin. "Dünyanın kontrolü yüce-kanların elinde. İşte sarı gözlüler. İnsan gibilerdir, ama birçoğunun özel güçleri vardır. Başka bir gezegenden geldiler."
Roxanne bir süre bekledi ve Kultarin"e bakakaldı. Sonra "Ne?" dedi kahkahayla gülerek. "Bu duyduğum en saçma şey."
Aslında komik olduğundan değil, sinir bozukluğu yüzünden gülüyordu. Evinde, bir türlü gelmek bilmemiş olan ölümü bekleyen yaşlı bir kadındı o. Hayatta her şeyi yaşadığını düşünerek ölecekti. Lakin şimdi başka bir dünyaya gelmişti. Yaşayacağı daha çok şey olduğunu görünce sinirleri buna dayanamamıştı. Kadının neşesiz kahkahaları bütün öfkesini boşaltırken aradan uzun bir süre geçtiğini fark edemedi.
"İnanmak istemeyebilirsin," dedi Kultarin, yeşil gözleri hüzünle doluydu. "Ama olanları hatırlamıyor musun?"
Roxanne, aynadan geçip farklı bir dünyaya geldiğini, yaşlı bir adamla konuşurken evden dışarı fırladığını, sonra havada uçan garip yaratıklarla gelen insanları da anımsayınca uzun süren kahkahasını yavaşça kesti. Zira kadının anlattıklarının pek de saçma olmadığı gerçeği yüzüne bir kez daha vuruyordu.
"Peki, ben kaç yıl sonrasına geldim?" diye sordu Roxanne gözlerinden gelen yaşları silerek. Hücrede onu sorgulayan kadının söylediğini hatırlamıştı şimdi.
"Yaklaşık üç bin yıl olması gerekiyor. Babam öyle demişti. Ama yıl BSS 3005," diyerek omuz silkti Kultarin.
"BSS de ne?"
"Büyük Savaş Sonrası anlamına geliyor. Takvimler ona göre yenilenmiş. Sizin zamanınızda büyük bir savaş olmuş. Bütün insanlar birbirlerine girmişler. Dünya nüfusunun yarısı yok olmuş," diye cevap verdi kadın.
"Ben gelirken- büyük savaş- yoktu," diyebildi Roxanne, parmaklarını ağzına götürdü. Anlayamadığı bir şey olduğunda veya şaşkınlığa düştüğü zaman bunu yapmayı huy edinmişti.
"O zaman en az 3000 yıl öncesinden geldiğini söyleyebiliriz," dedi Kultarin, başını sallayarak. Sanki onun da bunu bilmesi gerekirmiş gibi konuşuyordu. Roxanne"in hayreti git gide daha fazla artarken, Kultarin, her şeyi gayet sakin bir şekilde anlatıyordu.
"Peki nasıl? Bir baktım yatak odamdayım sonra birden, denizin ortasında buldum kendimi," dedi Roxanne bıkkınlıkla. Bütün bunlardan sıkılmıştı artık. Sonu gelsin istiyordu.
"Onu bilmiyorum. Ben sadece, babamın bana anlattığı hikâyeyi anlatabilirim," dedi Kultarin başını sağa sola sallayarak. Hiç kesmemişçesine devam etti:
"İnsanlar Büyük Savaş sonrası yenik düşmüşler. Yüce-kanlar dünyaya gelip, bizim atalarımız olduklarını ve her şeyi daha iyi yapacaklarını söylemişler. En başlarda gerçekten de insanlara yardım ediyorlarmış. Yıkılan şeyleri tekrar tamir etmişler. Ama sonra birden işler değişmiş. Nasıl oldu bilmiyoruz. Bizleri köleleştirmeye başlamışlar. Zihin güçleri inanılmazdır yüce-kanların. Hiçbir insan karşılarında dayanamaz. Herkes onlara boyun eğmiş. Gezegeni kendi gezegenlerine uyumlu hâle getirmişler, birçok kıtayı denizlere gömüp yok etmişler. Kendilerine gökyüzünde şehirler kurmuşlar. Güneşi yok etmişler. Takvimler ve günler değişmiş. Geceyi ve gündüzü kendilerine göre ayarlamışlar."
Roxanne öyle şeyler hatırladı ki; artık Kultarin"in anlattıkları ona mantıklı gelmeye başlamıştı. Havada uçan şehirler, garip yaratıklar, sarı gözlü insanlar" Hepsini hayal etmediğinden de yüzde yüz emindi.
"Bizleri köle gibi kullanarak şehirlerinde çalıştırıyorlarmış. Ama sonunda bir gün bir isyan çıkmış. Senin büyükannelerin ve büyükbabaların bir şehrin diplerine girmeyi başarmışlar. Sonra orada bir şey bulmuşlar. Ne bulduklarını ben bilmiyorum, ama her neyse, onunla geçmiş bir zamana kaçtıklarını biliyorum," dedi Kultarin.
"Fakat geri geldiklerinde, onların da aynı yüce-kanlar gibi zihin güçlerini kullanabildiklerini gördük- gerçi ben görmedim. Hikâyeyi babam anlattı," diye ekledi. "Zihinleriyle insanların akıllarını okuyabiliyorlarmış, uzaktan zihinleriyle konuşabiliyor-larmış. Nesneleri hareket ettirebiliyorlar, hatta mevsimi veya havayı değiştirebiliyorlarmış. Yüce-kanlardan daha güçlü hâle gelmişler. Sonra diğer insanlara da kendi güçlerinden vermişler, sadece zihinlerini kullanarak. Ama onlar kadar kimse güçlü olamadı."
"Sonra, bir şehre girip orayı yok ettikten sonra, yüce-kanların karşılığı daha kötü olmuş. Her şehirdeki nüfusu yarıya düşürmek için insanları öldürmeye başlamışlar. Onların şehirlerinde kalan, köleliği seçmiş veya köle olmaya zorlanmış milyonlarca insan var. Yüce-kanlar çok zekiler ve teknolojileri çok gelişmiştir. Annenin babası Fernoin, ölmeden önce, geçmişte çocuklarını bıraktığını söylemiş. Yani diğer büyükbaban ve büyükannelerin de babanı orada bırakmışlardı. İkisi arasındaki bağ nasıl oluştu bilmiyorum, fakat annen ve baban bir süre sonra döndüklerinde onlar da çok güçlüydüler. Hatta daha da güçlü. Ve geçmişte bir kız çocuğu bıraktıklarını söylediler. Senin adını verdiler Roxanne. Senin her şeyi değiştireceğini söylediler."
Roxanne her şeyi dikkatle dinlemişti. şimdi her şey daha mantıklı geliyordu ona. Bu duyduklarını sanki daha öncenden de biliyordu. Nedense çok fazla garipseyemiyordu. Fakat ne olduğunu bilmese de bu anlatılanlarda bir gariplik seziyordu.
Aklına ilk gelen soruyu sordu: "Yani annem ve babam bu yüzden mi ortadan kayboldular?"
"Evet, bu yüzdendi. Buraya gelip savaşa yardımcı oldular. Ayrıca senin de kendini bulman gerekiyor. Beyninin belli bölümünü kullanmıyorsun. O bölüm böyle yetenekleri açığa çıkarıyor. O bölümü kullanabilmeyi öğrenmen gerekiyor," dedi Kultarin donuk bir sesle.
Roxanne ona birkaç saniye boş boş baktı ve sonra "Neden bahsettiğini bile anlayamıyorum," dedi alay edercesine.
Kultarin ona gülerek "İyi izle," dedi. Elini sehpanın üstündeki çerçeve resmine uzattı. Ã?erçeve birden havalandı ve Kultarin"in eline doğru uçtu. Havada, kendi çevresinde dönüyordu. Roxanne yanlış gördüğünü sanıp yatağında doğruldu. Ama çerçeve havada asılı durumdaydı.
"Vay canına!" dedi Roxanne gözleri fal taşı gibi açılarak. "Sen bir çeşit büyü-"
"Büyücülük değil. Büyücü diye bildiğimiz tek kişi var. O da dağlarda yaşıyor. Onu hayatım boyunca hiç görmedim. Babam onun hakkında hikâyeler anlatır. Bu sana anlattığım zihin gücü," dedi Kultarin. "Bundan sende de var. Açığa çıkarmamız gerekiyor. Bunun için de babama ihtiyaç var. Birçok insan bu gücü öğrendi."
Roxanne biraz düşündü, fakat gerçeği söylemenin en iyisi olacağını biliyordu.
"Baban öldü Kultarin," dedi Roxanne durağan bir tonla.
"Henüz değil," dedi Kultarin gülümseyerek.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Roxanne. "O evden beni o dışarı fırlattı ve orası havaya uçtu."
"Biliyorum," diye cevapladı Kultarin. "Babam, eğer ona bir şey olursa, bakmamı istediği bir günlük bırakmıştı. Onu kurtarmanın yolu yazıyor."
"Nasıl yani?" diye sordu Roxanne.
"Görünce anlayacaksın," dedi Kultarin. "şimdi biraz uyu ve dinlen. Sana yemen için bir şeyler getireceğim."
****
Uyandığı zaman pencereden gün ışığı vuruyordu.
Karnı aç değildi. Yataktan kalktı ve pencereye gitti. Tül perdeleri araladığında, kocaman bir şehir gördü. Sıra sıra dizilmiş evler arasındaki taştan sokaklarda büyük bir insan kalabalığı dolaşıyordu. Burası gördüğü diğer kara metal şehirden çok daha farklıydı.
Her şeyden önce ağaçlarla süslü olan kent gökyüzünde değildi. Normal bir kara parçasındaki kocaman bir orman ve dağların kenarına kurulmuştu.
şehrin bir ucunda bir çeşit dev uydu anteni göğe doğru çevrilmişti. O kadar büyüktü ki; Roxanne onun şehrin diğer ucunda olduğunu bildiği hâlde yine de kocaman görünüyordu.
Gökyüzünde yüzlerce araç vardı. Bazıları uçağa benziyordu, ancak çok farklı değişikler vardı. Kanatları olmayan bu araçlar altlarındaki bir delikten çıkan yeşilimsi alevlerle havalanıyorlardı. Bazılarının üstü açıktı ve üzerlerindeki koltuklara emniyetle bağlanmış hâlde bir sürü insan taşıyorlardı. Roxanne gerçekten geleceğe geldiğini anladı.
Evlerin birçoğu beyaz ahşaptan yapılmıştı; iki üç katlı ve bahçeliydiler. Bazılarının kubbe gibi yükselen çatıları beyaz mermerden olduğundan sade ve içten bir görüntü ortaya çıkarıyorlardı. Burada insanların yaşadığı hakikaten belliydi.
Bulunduğu yerden bütün şehir görünüyordu. O kadar yüksekte duruyordu ki; her şey karınca kadar ufalmıştı onun gözünde. En az yüz metre vardı. Bulunduğu bina veya kule her neyse, yerde mermerden merdivenlerini ve ilerisine uzanan büyük bahçesini görebiliyordu. Ağaçlar ve çimler her yeri kaplamıştı.
şehir ufuk çizgisine kadar uzanıyordu. Bir bölümünde dev ağaçların üzerine kurulmuş kulübeler duruyor, çevrelerinde çiçek bahçeleri, su fışkırtan havuzlar, gümüş verandalar bulunuyordu. Hayat burada resmen toprağın kendisinden gelmişti. Roxanne"in istese bile tarif edemeyeceği canlı ve sıcak bir havası vardı. Bazı büyük taştan binalar yer yer köşeli gölgeler oluşturmuş olsa bile, kentin geneline ait olan aydınlığı engelleyemiyorlardı. Genç kadın burnundan derin soluklar aldığındaysa da yüzlerce değişik aromayı içine çektiğinin farkına varmıştı.
Gökyüzüne baktı, lakin bulutlardan başka bir şey göremedi. Güneş ortada yoktu ve artık nasıl oluyorsa hava aydınlıktı.
"Merhaba!" dedi arkasından biri.
Roxanne, oraya döndüğünde merak ve heyecan içinde yanakları pembeleşmiş Kultarin"i gördü.
Roxanne pencereden dışarıya doğru bakmayı sürdürdü. "Merhaba!" diye karşılık verdi, semayı parmağıyla işaret etti. "Güneş yok edildiyse, nasıl aydınlık oluyor?"
"Tam olarak bilmiyorum. Ama güneş yok edilmemiş. Onu sadece lafın gelişi söylemiştim. Artık görünmediği için yani. Atmosferin üst katlarından bir çeşit koruyucu kalkanla üzeri kapatılmış" dedi Kultarin.
"Başkan Leonard ve konseyi seni görmek istiyor" diye ekledi. Elbiseleri gümüş rengi deriden yapılmıştı ve bütün vücudunu kaplamıştı. Bu deri diğeri gibi mat değildi, parlak ve göz alıcıydı. Belinde de bir çeşit silahı tutan aynı renkte bir kılıf bulunuyor, başka bir deri elbiseyi ise koluna sarmış hâlde tutuyordu.
Kadının üzerindekine çok benziyor olsa bile, onun rengi altın rengindeydi.
"Bu senin," dedi elbiseyi ima ederek.
"Ne?!"
"Giymelisin."
"Ama-"
"Sen giyin! Bekliyorum."
Onu aynanın köşesindeki, tamamen boyasız tahta sandalyenin üstüne bırakıp, odanın dışına çıkarak kapıyı örttü.
Roxanne bir açıklama beklerken kendisini büyük boy aynasının karşısına geçmiş olarak buluverdi. Kultarin muhtemelen yüzünü temizlemişti, zira tamamen pürüzsüz ve berrak durumdaydı. Çok eskiden olduğu gibi güzel görünüyordu. Ancak gözlerinin altında aşırı yorgunluktan dolayı oluşmuş kara torbalar vardı. Uzun sarı saçlarındaki beyazlık yok olmuştu. Üzerinde ise yıllardır giydiği pembe geceliği vardı. Çok kirlenmiş ve rengi solmuştu.
Onu çıkarıp, yatağın yanındaki sandalyenin üstüne astı. Tamamen çırılçıplak vücudunun güzelliği ve gençliği karşısında, kendisini tutamadı ve buraya geldiğinden beri ilk kez içinden gülümsemek geldi. Bütün pürüzler ve kırışıklar gitmişti artık. Boynunda annesinden ona kalan tek şey duruyordu. Kırık kızıl renkli metal bir madalyon"
Üzerinde hiç sembol yoktu. Sadece ortadan ikiye kırılmıştı. Roxanne onu hayatı boyunca bir kere bile boynundan çıkarmamıştı. Bazen ona dokunup annesini anımsamayı severdi.
Kapının yanındaki sandalyenin üzerinden, altın renkli giysiyi aldı. Bunu nasıl üzerine geçirmesi gerektiğini hiç bilmiyordu. Ã?yle sıradan bir şey değildi zaten. Göğüs kısmında aynı alnındakine benzer bir yıldız işareti vardı.
Bacaklarını giysiden geçirip üzerine çekti, fakat pek beceremedi. Zaten bu elbise çok fazla boldu ona göre. Ayrıca derisi Roxanne"in daha önce hiç görmediği kadar kalındı. Kollarını da geçirdiğinde ellerine gelen kısım ona tam olmadı. Eldiven kısımlarına uzanmıyordu. Bilek kısmında bir takım elektronik düğmeler bulunuyordu. Bütün her yerini örtmüştü. Ancak bu elbisenin sırt kısmının nasıl kapatılacağını bile bilmiyordu. Ã?ünkü üzerinde fermuar falan yoktu. "Belki bir şeyler bulurum," diye düşünerek çevresine bakındı. Neden sonra pes etmeye karar verdi.
"Kultarin!" diye seslendi odanın dışına doğru. "Kultarin!"
Beş saniye sonra kapı açıldı ve Kultarin hemen içeriye girdi.
"Bu elbiseyi giyemiyorum," dedi ona.
"O bir elbise değil," dedi Kultarin gülümseyerek. "O bir zırh. Ona "rnamck" denir. Giyemeyeceğini zaten biliyordum, o yüzden kapıda bekledim."
Hemen yanına geldi ve zırhın bilek kısmında bulunan çok sayıdaki düğmelerden birine basınca, Roxanne"nin üzerindeki elbise kendi kendine çekildi, küçüldü ve sırt kısmı kapandı. Bedenini örtmek için kendisini ayarlıyor gibiydi. İlk önce biraz sıkıştırmış olsa da, tam üzerine olmuştu şimdi. Ellerini de kapatıyordu elbise, ama hiç eldiven giymeye benzemiyordu. Ã?ünkü eldiven giydiğinde, ellerini tam olarak kullanamazdı. Bunda ise hiç fark etmiyordu.
Roxanne, aynanın karşısında kendisini izlerken, gümüş renkli zırhı içinde ona hayranlıkla bakan Kultarin "Muhteşem oldu," diyerek gülümsemeye devam etti ve onun omzuna dokundu.
Uzun, altın sarısı saçları, alnındaki altın renkli yıldız işareti ve yine altın renkli zırhı ile gerçekten göz kamaştırıyordu Roxanne. Üzerindeki çeşit çeşit sembolleri ve ne işe yaradığını bile bilmediği düğmeleri inceledi. Buraya geldiğinden beri ilk defa kendisini güvende ve rahat hissediyordu. Sanki zırhın ona aşıladığı bir güç dalgası psikolojik bir etki yayıyordu bedeninde.
****
Kultarin ile yeşil alevlerin ışıklarıyla aydınlatılmış olan odanın dışına çıktılar. Küçük dar bir koridordan döne döne yükselen düzleştirilmiş taştan merdivenlere geldiler. Bu merdivenler sadece yukarı çıkmıyordu, aynı zamanda aşağı da iniyordu.
Kultarin yanındaki Roxanne"nin her gördüğü şeye hayretle bakmasına inanamıyordu. Onun başka bir yerden gelen biri olduğunu biliyordu, fakat yine de bu kadar rahat uyum sağlayabilmesine şaşırıyordu.
Ã?nce her köşe başında bulunan kontrol panellerine hayretle göz gezdiriyor, sonra onları incelemek için durduğunda Kultarin"e bunların ne işe yaradığını soruyordu. Merdivenden çıkarlarken Roxanne"in portre sandığı kule muhafızlarından birinin duvara asılı dijital ekranı konuştuğu zaman çok korkmuştu.
Kultarin "Sakin ol!" demişti. "Sadece bir izleme podu."
Roxanne"in kendisine gelmesi için durmak zorunda kalmışlardı.
Ona "Başkan"a babam hakkında bir şey söyleme," diye fısıldadı nihayet merdivenlerden yukarı çıkmaya devam ettikleri zaman. Roxanne biraz yorgun görünüyordu. Ã?ünkü daha şimdiden nefes nefese kalmıştı. Neyse ki binanın en üst katında olan Başkan"ın toplantı odasına yaklaşmışlardı.
Roxanne güçlükle nefes alıp vererek "Neden ki?" diye sordu.
"Eğer babamın öldüğünü duyarlarsa, savaşı başlatacaklar," diye cevap verdi Kultarin. Çok yavaş bir şekilde konuşuyordu Roxanne"in anlaması için. "Başkan silahlarla yüce-kanları yok edebileceğini sanıyor. Babam buna karşı çıktı. şu an yaklaşık on bin uçağımız ve pilotumuz var. Başkan bunlarla yüce-kanların on sekizinci bölgedeki en büyük şehrine saldırmak istiyordu. Yani seni hapsettikleri şehre" Ama babam bunun boşuna olduğunu söyledi. Eğer öyle saldırırsak hemen yok edilirmişiz. Ã?nce seni bulmamız gerektiğini söyledi. Sen sadece sana sorulan sorulara cevap ver ve babamın öldüğünü falan söyleme sakın."
Sonunda büyük salona giden dev kapıya geldiklerinde, Roxanne"nin dinlenip soluk alması için durdular.
"Çok yoruldum," dedi Roxanne soluk soluğa kalmış hâlde. "Biliyorsun ben yüz yirmi bir yaşında bir kadınım."
Kultarin gülerek "Pek öyle gösterdiğini söyleyemem," dedi.
Beş dakika kadar dinlendikten sonra, Kultarin önden giderek kapıları açtı. İçeri girdiklerinde Kultarin her zaman ki manzara ile karşı karşıya kalıverdiğini gördü. Özgür insanların şehrinin konseyi de gümüş resmi zırhlarını yani rnamcklarını giymişlerdi.
Roxanne"in üzerindeki altın renkli furkta derisinden olan zırh, kendi ailesine ait idi. Onlardan başka kimse altın renkli zırh giyemezdi.
Kultarin arkasına dönüp Roxanne"e baktığında, onun ağzının bir karış açık kaldığını gördü. "Zaten kim hayrete düşmez ki?" diye düşündü kadın.
Altından dev sütunlarıyla desteklenmiş olan yüksek tavanında ve yine altından yapılmış duvarlarında duran demir altlıkların taşıdığı ışık toplarıyla aydınlatılmış dev salon göz alıcı parlaklıktaydı. Yaprak biçimli altın sandalyelere oturmuş Halk Konseyi"ndekiler başlarını onlara doğru çevirmişlerdi. Hepsinin alınlarındaki gümüş-yıldızlar da salonun kendisi gibi parıldıyordu.
Salonun tam ortasından geçerek sandalyeleri ikiye ayıran gümüş renkli halının üzerinden yürüyerek ilerlediler. Roxanne tavana doğru başını kaldırmış, ışık toplarının yaptığı ışık oyunlarını izlemekle meşgul oluyordu.
Halının ve salonun diğer ucundaki kürsüde duran Başkan Leonard da resmi rnamckını giymişti. Tam kürsünün önüne gelecek şekilde duran Kultarin, Roxanne"i elinden tutarak yanına getirdi.
Kahverengi gözleri ve uzun kızıl saçları olan Başkan Leonard"ın sert bakışları, yüzündeki müşfik ifadeyle tezat oluşturuyor olsa da; yüz hatlarının inceliği, yorgun ancak mağrur görünen dik ve kaslı vücutlu elli yaşında biri için pek de anormal sayılmazdı. Seçimle başa gelmişti. Ama Halk Konseyi izin vermeden çok önemli kararları asla alamazdı.
Yanında onun gibi ayakta duran yardımcısı Siman"ı gören Kultarin gerginlikle iç çekti. Bu adamı hiç sevememişti. Üzerinde bir çeşit antipatiklik vardı. Kultarin bir tek öyle düşünmeyenin kendisi olmadığını anlayınca rahatladı. Zira Roxanne de adamı gördüğünde onda çok itici bir şeyler olduğunu hissetti.
Savaşa girmek için sürekli Başkan"a baskı yapan -Kultarin"in babasının deyimiyle- geri zekâlının tekiydi. Sürekli tartışmalar başlatır, babasının yöntemlerini sorgulamaya çalışır ve sonra da Halk Konseyi"nin kararı babasından yana olunca, yerine oturup çenesini kapmasını bilirdi. Ancak Kultarin bu sefer tek başınaydı ve babası yanında değildi.
"Selam sana zaman yolcusu!" dedi Başkan Leonard Roxanne"e hitap ederek. Roxanne Başkan"ın kendisiyle konuştuğunu anladığında aradan kısa bir süre geçmişti.
Roxanne çevreyi incelemeyi bitirdiğinde herkesin gözlerini haddinden fazla olarak üzerinde hissetti. Bundan memnun olduğu hiç de söylenemezdi. İnsanların kendisini kafesteki bir maymunmuş gibi izliyor olduğu düşüncesi hoşuna gitmiyordu.
Leonard"ın soylu görünüşünü, karakaşlı, kara gözlü, yanaklarının üzeri yanık yaralarıyla kaplı kısa boylu Siman bozuyordu.
Bu yalaka görünüşlü adamı hiç sevmemişti. Sanki bu güzel salonu kirleten asalak bir görünümü vardı. Kultarin"e döndüğünde onun da benzer duyguları hissettiğini anlayarak rahatladı Roxanne. Bu, yüzünden gayet rahat bir biçimde okunuyordu zaten.
"Merhaba!" dedi Roxanne Başkan"a doğru.
Başkan"ın sesi çok yalın ve temizdi. Roxanne ister istemez, adamın kalbinin çok temiz olduğunu hissetti. Aradan kısa bir süre daha geçti. Ama kimse konuşmadı. Roxanne"nin aklı, biraz da buranın mükemmelliğine takılmıştı. Eğilmiş yaprak biçiminde sandalyelerin bazıları boştu ve üzerlerinde aynı yaprakların damarları gibi oyma ve kabartmalar bulunuyordu.
"Eminiz bize söyleyeceğiniz bir şeyler vardır," dedi karga gibi bir ses. Roxanne, tekrar başını kürsüye çevirdiğinde, konuşanın Başkan değil Siman olduğunu gördü.
"Pek yok," dedi Roxanne alay edercesine. "En azından sana yok."
Roxanne hayatında bu kadar itici bir insan daha tanımamıştı. Kultarin onun öyle konuştuğunu duyunca gülümsedi. Arkadaki insan kalabalığının uğultusu geldi.
Kultarin devreye girince elli kadar insanın sesleri kesiliverdi.
"Gördüğünüz gibi, babam sizlere olan sözünü tuttu ve Altın Yıldız"ı getirdi,"- Roxanne"i göstererek- "Savaşmaya alternatifler olduğunu hep söyler."
Eğri burunlu Siman ise "Evet, Evet, Çok haklıydı ancak, ölüm haberi hepimizi çok sarstı," dedi dişlerini göstererek. Söylediği şeye pek üzülmüşe benzemiyordu.
"Ölüm haberi mi?" diye sordu Kultarin birden şaşırarak. "Babam ölmedi ki."
"Tabii ki, inkâr hepimiz için kuvvetli bir savunma mekanizmasıdır," dedi Başkan, dalgalı kızıl saçlarını eliyle geriye doğru atarak alnını ovaladı. "Ancak aldığımız istihbarata göre, babanın bulunduğu ev havaya uçurulmuş. Baban içindeyken."
Roxanne, ne diyeceğini bilemeden Kultarin"e baktı.
"Biz de intikam için saldırıya başladık çoktan," dedi Siman gülümsemesine mani olmak gibi bir tercihi olmadan.
"Saldırıya mı? Ne zaman? Nereye?" diye sordu Kultarin hayrete düşerek. "Hepsini öldürürler. Ã?ıldırdınız mı?"
"Pek zannetmiyorum," dedi Siman ince bir alayla, örümceklere benzeyen ufak ellerini birleştirmişti. "şu an pilotlarımız on yedinci bölgedeki büyük şehri yerle bir ediyorlar."
"Seni aptal!" diye bağırdı Kultarin ona. "Bu yaptığınız saçmalıktan başka bir şey değil. İnsanları öldürtmekten başka bir işe yaramayacak. Babamın-"
"Baban öldü Kultarin," dedi Başkan araya girerek. Adamın ses tonu hakikaten çok üzgündü. "Bu karar konseyin birliğiyle alındı. Onun bilgilerine saygı duyduk hep, fakat şu an durum bunu gerektiriyor. Artık gidebilirsin. Altın Yıldız"a eğitimini vermelisin. Aynı babanın istediği gibi" Savaş üzerindeki stratejilerimizi tartışıyoruz."
"şehir içinde yeterince güvendeyiz. Bizi burada bulamayacaklarını biliyorsunuz," diyerek pes etmedi Kultarin. "Savaşarak kendi sonumuzu hazırlıyoruz."
"Bu tam olarak doğru değil" dedi eğri burunlu, siyah saçlı adam. "şehrin yakınındaki dağlarda roklara binmiş yüce-kanlar kol geziyor. Bizi bulmaları an meselesi gibi bir şey. Gizlenme kalkanının yeterince iyi çalışıp çalışmadığını bilemiyoruz."
Kultarin bir şeyler daha söyleyecek gibiydi. Ama kendisini tuttu. Arkasını döndü ve Roxanne"in elini tutarak birlikte salondan dışarıya doğru yürümeye başladılar. Roxanne onun hiddetlendiğini yeşil gözlerindeki ateşli ifadeden çok iyi anlayabiliyordu. Sandalyelerdeki insanlar başlarını onlara doğru çevirmişler, sahneyi dikkatle izleyen seyirciler gibiydiler. Salondan çıkmadan önce arkasını döndü ve "Siman! Eğer şehir düşmezse, ben senin bu binadan düşüreceğim. Sana söz veriyorum," diye bağırdı Kultarin.
Sonra salondan hızla çıkıp dev kapıyı kapadılar.
Merdivenlerden inerlerken "Aptallar, bütün orduyu yok ettirecekler. Babamı bulmalıyız, Roxanne. Mutlaka onu bulmalıyız," dedi. Roxanne ne diyeceğini bilemiyordu. Ama bu kadına karşı ister istemez bir yakınlık duyuyordu. Sanki çok uzaktan tanıdığı bir arkadaşı, bir dostu gibiydi. Nedense onun hislerini anlayabiliyordu.
"Roxanne, uyanmalısın!"
"Ne?" dedi Roxanne dalgın dalgın. Bir yatağa sırt üstü uzanmıştı. Elleriyle gözlerini ovaladı. Karnı hâlâ çok açtı ve çok fazla susamıştı. Bedenindeki her kası ağrıyor gibiydi. Her şeyin bir rüya olduğundan emindi. Gözlerini açtığı zaman karşısında hizmetçi kadını görecekti. Yine çok uyumuştu, bu yüzden uyandırmaya gelmişti onu.
Ama değildi. Hücresinde gördüğü kadın karşısındaydı işte.
"Nasılsın?" dedi kadın ona. "Adım Kultarin, seni kurtaran kişiyim."
"Ben- başım ağrıyor. Nerdeyim?" diye sordu Roxanne. Kadın ona içinde su olan cam bir şişe verdi. Garip ve oval görünen büyük şişenin uç kısmı genişçeydi. Roxanne suyu hemen içti.
"Altın Yaprak şehrinde," diye cevap verdi Kultarin. "Seni on sekizinci bölgeden kaçırdık. Yüce-kanlar peşimize düşemediler. Zaten düşseler de bu şehri bulamazlar. Gizlenme kalkanıyla saklanıyor."
Roxanne, ağrıyan başı yüzünden kadının söylediklerinin çok azını algılayabiliyordu.
"Ne?" dedi Roxanne. Eliyle gözlerini ve ağrıyan başını ovdu. "Kimler?"
"Yüce-kanlar. Sarı gözlüler" dedi Kultarin"in arkasından biri. İri yapılı ve kaslı siyahî bir adamdı. Ses tonu çok kalındı. "Ben Hamilton."
Roxanne, onların yüz ifadelerine baktığında hakikaten ciddi olduklarını anladı. Kadının gözleri ise artık yeşildi. Kestane rengi, bukleli kısa saçlarını arkadan biraz salaş bir şekilde toplamıştı. Bu sefer yüzüne yakışmayan soğuk ifadeyle bakmadığı için sevgi ve içtenlik yeşil gözlerinden Roxanne"in üzerine yayılıyordu.
"Senin de- gözlerin farklı değil miydi?" diye sordu Roxanne, eliyle Kultarin"i işaret ederek.
"Gerçekte değil. Sadece kamuflaj amaçlı" dedi Kultarin ve gülümsedi. Üzerindeki elbiseler de değişmişti. O siyah deriden elbise yerine, kara uzun kumaş bir pantolon, tabanıyla birlikte tamamen gümüş deriden yapılmış ayakkabılar ve siyah bir yünlü kazak giymişti.
Kısa bir süre geçerken Hamilton denen adam görünürden kayboldu.
"Hâlâ başın ağrıyor mu?" diye sordu Kultarin onun yanı başındaki sandalyeye oturarak. Roxanne genç kadının çok güzel olduğunu düşündü birden. Elmacık kemikleri iki yumru kadar olmasa da dışarıdan hafifçe belli oluyordu. Beyaz teninde herhangi bir delik veya bozukluk görünmüyordu. Vücut hatları, bacakları ve yüzü kusursuz gibiydi. Sadece sağ kaşının üzerindeki kesik izi bunu bozuyordu. Alnının ortasında da yine o gümüş renkli yıldız işareti vardı. Vücudu ise spor yapıyormuşçasına atletik biçimliydi ve zayıftı. Kendisinin de bu kadınınki kadar ince bir bele sahip olabilmek için ne kadar diyet yapmak zorunda kaldığını hatırlayabiliyordu Roxanne.
Genç kadın ellerini gözünden çekti ve "Hem de çok kötü," diye cevapladı.
"Tamam," dedi Kultarin. "Ellerini başından çek ve derin derin nefes al."
"Neden?" diye sordu Roxanne şaşırarak. Ama başı çatlayacak kadar ağrıyordu hâlâ.
"Sen dediğimi yap lütfen," dedi Kultarin ısrarla.
Roxanne kadere razı geldi ve onun dediğini yapıp, derin derin nefes almaya başladı. Kultarin elini onun alnına dayadı ve "Gözlerini kapa," diye fısıldadı.
Roxanne en başta vücudunu saran ağrılardan başka bir şey hissetmedi, lakin bir dakika sonra başının ağrısı yok oldu. Sanki bir anda bedeninden bir enerji yığını geçmişti. Tüylerini diken diken eden bir duyguydu. Tam olarak ne hissedeceğini kendisi de bilmiyordu. Fakat artık her şeyi daha net görebiliyordu. Kultarin elini onun alnından çekti ve yeşil gözlerine yayılmış bir gülümsemeyle ona baktı.
"Daha iyisin ya?" dedi. Bu soru değil daha çok bir temenniydi.
"Nasıl yaptın bunu?" diye sordu Roxanne yerinden doğrularak.
"Sonra anlatırım," diye yanıtladı kadın.
Artık her şey daha net olduğu için dikkatini bulunduğu odaya verdi.
Tavanı ve duvarları beyaz renkli değişik oymalarla süslü bir odadaydılar. Kehribar rengi taştan duvarların oymasız kısımları ise manzara resimleri ve portrelerle süslenmişti. Bir elbise dolabı, iki üç tane sandalye bulunuyordu odada. Bir de büyük bir boy aynası vardı. Yatağın yanındaki sehpada ise Kultarin"in çerçeveli bir fotoğrafı duruyordu. Ancak kadın o resimde daha gençti ve o kara deriden elbiseyle yine aynı şekilde giyinmiş Hamilton"ın yanında duruyordu.
Roxanne"in fotoğrafı incelediğini gören Kultarin "Orduya ilk katıldığım gün çekilmişti," dedi sevgiyle çerçeveye dokunarak. Roxanne ona aldırmadan etrafına göz gezdirmeye devam etti.
Pencereden görünen dışarısı kapkaranlıktı. Odayı aydınlatan şamdanların içindekiler muma benzemiyordu. Daha garip görünen bir ateşle yanıyorlardı. Yeşil alevlerle"
"Her şeyi sonra anlatırım," diye gülümsedi Kultarin. "şimdi bir şeyler yesen iyi olur."
Hamilton denen adam ona bir tepsi içinde yiyecekler getirdi. Ne yediğini kendi de bilmiyordu. Ama değişik bitkilerden yapılmış bir tas çorba içmiş ve yine ne olduğunu bilmediği bir hayvanın beyaz etinden yemişti. O kadar açtı ki; ne olduklarını bile sormamıştı. Zaten hepsi çok leziz gelmişti ona. Yediği değişik baharatların tatları garip gelse de hoşuna gitmişti.
Daha önce bu kadar güzel tadı olan bir et yememişti. Kultarin"e döndüğünde onun pencereden dışarıya baktığını fark etti. "Bu ne eti?" diye sordu yemeyi bitirdikten sonra.
Kultarin neden sonra başını ona doğru çevirdi ve "Rok," diye cevap verdi.
Roxanne rokun ne olduğunu soracaktı ki; bilmemenin daha iyi olduğunu düşündü.
Yirmi dakika kadar sonra, Hamilton tepsiyi alıp geri götürdüğünde, Roxanne sonunda açlığını gidermişti ve aklındaki ilk soruyu hâlâ pencereden bakmakta olan genç kadına sordu:
"Başımın ağrısını nasıl geçirdin?"
Kultarin ona sırtı dönük hâlde "Zihin gücüyle," dedi. "Bu buralarda çok yaygın, yakında sen de öğreneceksin."
"Efendim?"
"şimdi açıklaması uzun sürer. Sana neden burada olduğunu anlatmalıyım," dedi Kultarin ağır adımlarla yatağın yanındaki sandalyeye çökerken.
"Evet, evet, doğru," diye mırıldandı Roxanne belli belirsiz tekrar geriye yaslanarak.
"Sen değişik bir zamandan buraya geldin," dedi Kultarin. "Dünyanın kontrolü yüce-kanların elinde. İşte sarı gözlüler. İnsan gibilerdir, ama birçoğunun özel güçleri vardır. Başka bir gezegenden geldiler."
Roxanne bir süre bekledi ve Kultarin"e bakakaldı. Sonra "Ne?" dedi kahkahayla gülerek. "Bu duyduğum en saçma şey."
Aslında komik olduğundan değil, sinir bozukluğu yüzünden gülüyordu. Evinde, bir türlü gelmek bilmemiş olan ölümü bekleyen yaşlı bir kadındı o. Hayatta her şeyi yaşadığını düşünerek ölecekti. Lakin şimdi başka bir dünyaya gelmişti. Yaşayacağı daha çok şey olduğunu görünce sinirleri buna dayanamamıştı. Kadının neşesiz kahkahaları bütün öfkesini boşaltırken aradan uzun bir süre geçtiğini fark edemedi.
"İnanmak istemeyebilirsin," dedi Kultarin, yeşil gözleri hüzünle doluydu. "Ama olanları hatırlamıyor musun?"
Roxanne, aynadan geçip farklı bir dünyaya geldiğini, yaşlı bir adamla konuşurken evden dışarı fırladığını, sonra havada uçan garip yaratıklarla gelen insanları da anımsayınca uzun süren kahkahasını yavaşça kesti. Zira kadının anlattıklarının pek de saçma olmadığı gerçeği yüzüne bir kez daha vuruyordu.
"Peki, ben kaç yıl sonrasına geldim?" diye sordu Roxanne gözlerinden gelen yaşları silerek. Hücrede onu sorgulayan kadının söylediğini hatırlamıştı şimdi.
"Yaklaşık üç bin yıl olması gerekiyor. Babam öyle demişti. Ama yıl BSS 3005," diyerek omuz silkti Kultarin.
"BSS de ne?"
"Büyük Savaş Sonrası anlamına geliyor. Takvimler ona göre yenilenmiş. Sizin zamanınızda büyük bir savaş olmuş. Bütün insanlar birbirlerine girmişler. Dünya nüfusunun yarısı yok olmuş," diye cevap verdi kadın.
"Ben gelirken- büyük savaş- yoktu," diyebildi Roxanne, parmaklarını ağzına götürdü. Anlayamadığı bir şey olduğunda veya şaşkınlığa düştüğü zaman bunu yapmayı huy edinmişti.
"O zaman en az 3000 yıl öncesinden geldiğini söyleyebiliriz," dedi Kultarin, başını sallayarak. Sanki onun da bunu bilmesi gerekirmiş gibi konuşuyordu. Roxanne"in hayreti git gide daha fazla artarken, Kultarin, her şeyi gayet sakin bir şekilde anlatıyordu.
"Peki nasıl? Bir baktım yatak odamdayım sonra birden, denizin ortasında buldum kendimi," dedi Roxanne bıkkınlıkla. Bütün bunlardan sıkılmıştı artık. Sonu gelsin istiyordu.
"Onu bilmiyorum. Ben sadece, babamın bana anlattığı hikâyeyi anlatabilirim," dedi Kultarin başını sağa sola sallayarak. Hiç kesmemişçesine devam etti:
"İnsanlar Büyük Savaş sonrası yenik düşmüşler. Yüce-kanlar dünyaya gelip, bizim atalarımız olduklarını ve her şeyi daha iyi yapacaklarını söylemişler. En başlarda gerçekten de insanlara yardım ediyorlarmış. Yıkılan şeyleri tekrar tamir etmişler. Ama sonra birden işler değişmiş. Nasıl oldu bilmiyoruz. Bizleri köleleştirmeye başlamışlar. Zihin güçleri inanılmazdır yüce-kanların. Hiçbir insan karşılarında dayanamaz. Herkes onlara boyun eğmiş. Gezegeni kendi gezegenlerine uyumlu hâle getirmişler, birçok kıtayı denizlere gömüp yok etmişler. Kendilerine gökyüzünde şehirler kurmuşlar. Güneşi yok etmişler. Takvimler ve günler değişmiş. Geceyi ve gündüzü kendilerine göre ayarlamışlar."
Roxanne öyle şeyler hatırladı ki; artık Kultarin"in anlattıkları ona mantıklı gelmeye başlamıştı. Havada uçan şehirler, garip yaratıklar, sarı gözlü insanlar" Hepsini hayal etmediğinden de yüzde yüz emindi.
"Bizleri köle gibi kullanarak şehirlerinde çalıştırıyorlarmış. Ama sonunda bir gün bir isyan çıkmış. Senin büyükannelerin ve büyükbabaların bir şehrin diplerine girmeyi başarmışlar. Sonra orada bir şey bulmuşlar. Ne bulduklarını ben bilmiyorum, ama her neyse, onunla geçmiş bir zamana kaçtıklarını biliyorum," dedi Kultarin.
"Fakat geri geldiklerinde, onların da aynı yüce-kanlar gibi zihin güçlerini kullanabildiklerini gördük- gerçi ben görmedim. Hikâyeyi babam anlattı," diye ekledi. "Zihinleriyle insanların akıllarını okuyabiliyorlarmış, uzaktan zihinleriyle konuşabiliyor-larmış. Nesneleri hareket ettirebiliyorlar, hatta mevsimi veya havayı değiştirebiliyorlarmış. Yüce-kanlardan daha güçlü hâle gelmişler. Sonra diğer insanlara da kendi güçlerinden vermişler, sadece zihinlerini kullanarak. Ama onlar kadar kimse güçlü olamadı."
"Sonra, bir şehre girip orayı yok ettikten sonra, yüce-kanların karşılığı daha kötü olmuş. Her şehirdeki nüfusu yarıya düşürmek için insanları öldürmeye başlamışlar. Onların şehirlerinde kalan, köleliği seçmiş veya köle olmaya zorlanmış milyonlarca insan var. Yüce-kanlar çok zekiler ve teknolojileri çok gelişmiştir. Annenin babası Fernoin, ölmeden önce, geçmişte çocuklarını bıraktığını söylemiş. Yani diğer büyükbaban ve büyükannelerin de babanı orada bırakmışlardı. İkisi arasındaki bağ nasıl oluştu bilmiyorum, fakat annen ve baban bir süre sonra döndüklerinde onlar da çok güçlüydüler. Hatta daha da güçlü. Ve geçmişte bir kız çocuğu bıraktıklarını söylediler. Senin adını verdiler Roxanne. Senin her şeyi değiştireceğini söylediler."
Roxanne her şeyi dikkatle dinlemişti. şimdi her şey daha mantıklı geliyordu ona. Bu duyduklarını sanki daha öncenden de biliyordu. Nedense çok fazla garipseyemiyordu. Fakat ne olduğunu bilmese de bu anlatılanlarda bir gariplik seziyordu.
Aklına ilk gelen soruyu sordu: "Yani annem ve babam bu yüzden mi ortadan kayboldular?"
"Evet, bu yüzdendi. Buraya gelip savaşa yardımcı oldular. Ayrıca senin de kendini bulman gerekiyor. Beyninin belli bölümünü kullanmıyorsun. O bölüm böyle yetenekleri açığa çıkarıyor. O bölümü kullanabilmeyi öğrenmen gerekiyor," dedi Kultarin donuk bir sesle.
Roxanne ona birkaç saniye boş boş baktı ve sonra "Neden bahsettiğini bile anlayamıyorum," dedi alay edercesine.
Kultarin ona gülerek "İyi izle," dedi. Elini sehpanın üstündeki çerçeve resmine uzattı. Ã?erçeve birden havalandı ve Kultarin"in eline doğru uçtu. Havada, kendi çevresinde dönüyordu. Roxanne yanlış gördüğünü sanıp yatağında doğruldu. Ama çerçeve havada asılı durumdaydı.
"Vay canına!" dedi Roxanne gözleri fal taşı gibi açılarak. "Sen bir çeşit büyü-"
"Büyücülük değil. Büyücü diye bildiğimiz tek kişi var. O da dağlarda yaşıyor. Onu hayatım boyunca hiç görmedim. Babam onun hakkında hikâyeler anlatır. Bu sana anlattığım zihin gücü," dedi Kultarin. "Bundan sende de var. Açığa çıkarmamız gerekiyor. Bunun için de babama ihtiyaç var. Birçok insan bu gücü öğrendi."
Roxanne biraz düşündü, fakat gerçeği söylemenin en iyisi olacağını biliyordu.
"Baban öldü Kultarin," dedi Roxanne durağan bir tonla.
"Henüz değil," dedi Kultarin gülümseyerek.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Roxanne. "O evden beni o dışarı fırlattı ve orası havaya uçtu."
"Biliyorum," diye cevapladı Kultarin. "Babam, eğer ona bir şey olursa, bakmamı istediği bir günlük bırakmıştı. Onu kurtarmanın yolu yazıyor."
"Nasıl yani?" diye sordu Roxanne.
"Görünce anlayacaksın," dedi Kultarin. "şimdi biraz uyu ve dinlen. Sana yemen için bir şeyler getireceğim."
****
Uyandığı zaman pencereden gün ışığı vuruyordu.
Karnı aç değildi. Yataktan kalktı ve pencereye gitti. Tül perdeleri araladığında, kocaman bir şehir gördü. Sıra sıra dizilmiş evler arasındaki taştan sokaklarda büyük bir insan kalabalığı dolaşıyordu. Burası gördüğü diğer kara metal şehirden çok daha farklıydı.
Her şeyden önce ağaçlarla süslü olan kent gökyüzünde değildi. Normal bir kara parçasındaki kocaman bir orman ve dağların kenarına kurulmuştu.
şehrin bir ucunda bir çeşit dev uydu anteni göğe doğru çevrilmişti. O kadar büyüktü ki; Roxanne onun şehrin diğer ucunda olduğunu bildiği hâlde yine de kocaman görünüyordu.
Gökyüzünde yüzlerce araç vardı. Bazıları uçağa benziyordu, ancak çok farklı değişikler vardı. Kanatları olmayan bu araçlar altlarındaki bir delikten çıkan yeşilimsi alevlerle havalanıyorlardı. Bazılarının üstü açıktı ve üzerlerindeki koltuklara emniyetle bağlanmış hâlde bir sürü insan taşıyorlardı. Roxanne gerçekten geleceğe geldiğini anladı.
Evlerin birçoğu beyaz ahşaptan yapılmıştı; iki üç katlı ve bahçeliydiler. Bazılarının kubbe gibi yükselen çatıları beyaz mermerden olduğundan sade ve içten bir görüntü ortaya çıkarıyorlardı. Burada insanların yaşadığı hakikaten belliydi.
Bulunduğu yerden bütün şehir görünüyordu. O kadar yüksekte duruyordu ki; her şey karınca kadar ufalmıştı onun gözünde. En az yüz metre vardı. Bulunduğu bina veya kule her neyse, yerde mermerden merdivenlerini ve ilerisine uzanan büyük bahçesini görebiliyordu. Ağaçlar ve çimler her yeri kaplamıştı.
şehir ufuk çizgisine kadar uzanıyordu. Bir bölümünde dev ağaçların üzerine kurulmuş kulübeler duruyor, çevrelerinde çiçek bahçeleri, su fışkırtan havuzlar, gümüş verandalar bulunuyordu. Hayat burada resmen toprağın kendisinden gelmişti. Roxanne"in istese bile tarif edemeyeceği canlı ve sıcak bir havası vardı. Bazı büyük taştan binalar yer yer köşeli gölgeler oluşturmuş olsa bile, kentin geneline ait olan aydınlığı engelleyemiyorlardı. Genç kadın burnundan derin soluklar aldığındaysa da yüzlerce değişik aromayı içine çektiğinin farkına varmıştı.
Gökyüzüne baktı, lakin bulutlardan başka bir şey göremedi. Güneş ortada yoktu ve artık nasıl oluyorsa hava aydınlıktı.
"Merhaba!" dedi arkasından biri.
Roxanne, oraya döndüğünde merak ve heyecan içinde yanakları pembeleşmiş Kultarin"i gördü.
Roxanne pencereden dışarıya doğru bakmayı sürdürdü. "Merhaba!" diye karşılık verdi, semayı parmağıyla işaret etti. "Güneş yok edildiyse, nasıl aydınlık oluyor?"
"Tam olarak bilmiyorum. Ama güneş yok edilmemiş. Onu sadece lafın gelişi söylemiştim. Artık görünmediği için yani. Atmosferin üst katlarından bir çeşit koruyucu kalkanla üzeri kapatılmış" dedi Kultarin.
"Başkan Leonard ve konseyi seni görmek istiyor" diye ekledi. Elbiseleri gümüş rengi deriden yapılmıştı ve bütün vücudunu kaplamıştı. Bu deri diğeri gibi mat değildi, parlak ve göz alıcıydı. Belinde de bir çeşit silahı tutan aynı renkte bir kılıf bulunuyor, başka bir deri elbiseyi ise koluna sarmış hâlde tutuyordu.
Kadının üzerindekine çok benziyor olsa bile, onun rengi altın rengindeydi.
"Bu senin," dedi elbiseyi ima ederek.
"Ne?!"
"Giymelisin."
"Ama-"
"Sen giyin! Bekliyorum."
Onu aynanın köşesindeki, tamamen boyasız tahta sandalyenin üstüne bırakıp, odanın dışına çıkarak kapıyı örttü.
Roxanne bir açıklama beklerken kendisini büyük boy aynasının karşısına geçmiş olarak buluverdi. Kultarin muhtemelen yüzünü temizlemişti, zira tamamen pürüzsüz ve berrak durumdaydı. Çok eskiden olduğu gibi güzel görünüyordu. Ancak gözlerinin altında aşırı yorgunluktan dolayı oluşmuş kara torbalar vardı. Uzun sarı saçlarındaki beyazlık yok olmuştu. Üzerinde ise yıllardır giydiği pembe geceliği vardı. Çok kirlenmiş ve rengi solmuştu.
Onu çıkarıp, yatağın yanındaki sandalyenin üstüne astı. Tamamen çırılçıplak vücudunun güzelliği ve gençliği karşısında, kendisini tutamadı ve buraya geldiğinden beri ilk kez içinden gülümsemek geldi. Bütün pürüzler ve kırışıklar gitmişti artık. Boynunda annesinden ona kalan tek şey duruyordu. Kırık kızıl renkli metal bir madalyon"
Üzerinde hiç sembol yoktu. Sadece ortadan ikiye kırılmıştı. Roxanne onu hayatı boyunca bir kere bile boynundan çıkarmamıştı. Bazen ona dokunup annesini anımsamayı severdi.
Kapının yanındaki sandalyenin üzerinden, altın renkli giysiyi aldı. Bunu nasıl üzerine geçirmesi gerektiğini hiç bilmiyordu. Ã?yle sıradan bir şey değildi zaten. Göğüs kısmında aynı alnındakine benzer bir yıldız işareti vardı.
Bacaklarını giysiden geçirip üzerine çekti, fakat pek beceremedi. Zaten bu elbise çok fazla boldu ona göre. Ayrıca derisi Roxanne"in daha önce hiç görmediği kadar kalındı. Kollarını da geçirdiğinde ellerine gelen kısım ona tam olmadı. Eldiven kısımlarına uzanmıyordu. Bilek kısmında bir takım elektronik düğmeler bulunuyordu. Bütün her yerini örtmüştü. Ancak bu elbisenin sırt kısmının nasıl kapatılacağını bile bilmiyordu. Ã?ünkü üzerinde fermuar falan yoktu. "Belki bir şeyler bulurum," diye düşünerek çevresine bakındı. Neden sonra pes etmeye karar verdi.
"Kultarin!" diye seslendi odanın dışına doğru. "Kultarin!"
Beş saniye sonra kapı açıldı ve Kultarin hemen içeriye girdi.
"Bu elbiseyi giyemiyorum," dedi ona.
"O bir elbise değil," dedi Kultarin gülümseyerek. "O bir zırh. Ona "rnamck" denir. Giyemeyeceğini zaten biliyordum, o yüzden kapıda bekledim."
Hemen yanına geldi ve zırhın bilek kısmında bulunan çok sayıdaki düğmelerden birine basınca, Roxanne"nin üzerindeki elbise kendi kendine çekildi, küçüldü ve sırt kısmı kapandı. Bedenini örtmek için kendisini ayarlıyor gibiydi. İlk önce biraz sıkıştırmış olsa da, tam üzerine olmuştu şimdi. Ellerini de kapatıyordu elbise, ama hiç eldiven giymeye benzemiyordu. Ã?ünkü eldiven giydiğinde, ellerini tam olarak kullanamazdı. Bunda ise hiç fark etmiyordu.
Roxanne, aynanın karşısında kendisini izlerken, gümüş renkli zırhı içinde ona hayranlıkla bakan Kultarin "Muhteşem oldu," diyerek gülümsemeye devam etti ve onun omzuna dokundu.
Uzun, altın sarısı saçları, alnındaki altın renkli yıldız işareti ve yine altın renkli zırhı ile gerçekten göz kamaştırıyordu Roxanne. Üzerindeki çeşit çeşit sembolleri ve ne işe yaradığını bile bilmediği düğmeleri inceledi. Buraya geldiğinden beri ilk defa kendisini güvende ve rahat hissediyordu. Sanki zırhın ona aşıladığı bir güç dalgası psikolojik bir etki yayıyordu bedeninde.
****
Kultarin ile yeşil alevlerin ışıklarıyla aydınlatılmış olan odanın dışına çıktılar. Küçük dar bir koridordan döne döne yükselen düzleştirilmiş taştan merdivenlere geldiler. Bu merdivenler sadece yukarı çıkmıyordu, aynı zamanda aşağı da iniyordu.
Kultarin yanındaki Roxanne"nin her gördüğü şeye hayretle bakmasına inanamıyordu. Onun başka bir yerden gelen biri olduğunu biliyordu, fakat yine de bu kadar rahat uyum sağlayabilmesine şaşırıyordu.
Ã?nce her köşe başında bulunan kontrol panellerine hayretle göz gezdiriyor, sonra onları incelemek için durduğunda Kultarin"e bunların ne işe yaradığını soruyordu. Merdivenden çıkarlarken Roxanne"in portre sandığı kule muhafızlarından birinin duvara asılı dijital ekranı konuştuğu zaman çok korkmuştu.
Kultarin "Sakin ol!" demişti. "Sadece bir izleme podu."
Roxanne"in kendisine gelmesi için durmak zorunda kalmışlardı.
Ona "Başkan"a babam hakkında bir şey söyleme," diye fısıldadı nihayet merdivenlerden yukarı çıkmaya devam ettikleri zaman. Roxanne biraz yorgun görünüyordu. Ã?ünkü daha şimdiden nefes nefese kalmıştı. Neyse ki binanın en üst katında olan Başkan"ın toplantı odasına yaklaşmışlardı.
Roxanne güçlükle nefes alıp vererek "Neden ki?" diye sordu.
"Eğer babamın öldüğünü duyarlarsa, savaşı başlatacaklar," diye cevap verdi Kultarin. Çok yavaş bir şekilde konuşuyordu Roxanne"in anlaması için. "Başkan silahlarla yüce-kanları yok edebileceğini sanıyor. Babam buna karşı çıktı. şu an yaklaşık on bin uçağımız ve pilotumuz var. Başkan bunlarla yüce-kanların on sekizinci bölgedeki en büyük şehrine saldırmak istiyordu. Yani seni hapsettikleri şehre" Ama babam bunun boşuna olduğunu söyledi. Eğer öyle saldırırsak hemen yok edilirmişiz. Ã?nce seni bulmamız gerektiğini söyledi. Sen sadece sana sorulan sorulara cevap ver ve babamın öldüğünü falan söyleme sakın."
Sonunda büyük salona giden dev kapıya geldiklerinde, Roxanne"nin dinlenip soluk alması için durdular.
"Çok yoruldum," dedi Roxanne soluk soluğa kalmış hâlde. "Biliyorsun ben yüz yirmi bir yaşında bir kadınım."
Kultarin gülerek "Pek öyle gösterdiğini söyleyemem," dedi.
Beş dakika kadar dinlendikten sonra, Kultarin önden giderek kapıları açtı. İçeri girdiklerinde Kultarin her zaman ki manzara ile karşı karşıya kalıverdiğini gördü. Özgür insanların şehrinin konseyi de gümüş resmi zırhlarını yani rnamcklarını giymişlerdi.
Roxanne"in üzerindeki altın renkli furkta derisinden olan zırh, kendi ailesine ait idi. Onlardan başka kimse altın renkli zırh giyemezdi.
Kultarin arkasına dönüp Roxanne"e baktığında, onun ağzının bir karış açık kaldığını gördü. "Zaten kim hayrete düşmez ki?" diye düşündü kadın.
Altından dev sütunlarıyla desteklenmiş olan yüksek tavanında ve yine altından yapılmış duvarlarında duran demir altlıkların taşıdığı ışık toplarıyla aydınlatılmış dev salon göz alıcı parlaklıktaydı. Yaprak biçimli altın sandalyelere oturmuş Halk Konseyi"ndekiler başlarını onlara doğru çevirmişlerdi. Hepsinin alınlarındaki gümüş-yıldızlar da salonun kendisi gibi parıldıyordu.
Salonun tam ortasından geçerek sandalyeleri ikiye ayıran gümüş renkli halının üzerinden yürüyerek ilerlediler. Roxanne tavana doğru başını kaldırmış, ışık toplarının yaptığı ışık oyunlarını izlemekle meşgul oluyordu.
Halının ve salonun diğer ucundaki kürsüde duran Başkan Leonard da resmi rnamckını giymişti. Tam kürsünün önüne gelecek şekilde duran Kultarin, Roxanne"i elinden tutarak yanına getirdi.
Kahverengi gözleri ve uzun kızıl saçları olan Başkan Leonard"ın sert bakışları, yüzündeki müşfik ifadeyle tezat oluşturuyor olsa da; yüz hatlarının inceliği, yorgun ancak mağrur görünen dik ve kaslı vücutlu elli yaşında biri için pek de anormal sayılmazdı. Seçimle başa gelmişti. Ama Halk Konseyi izin vermeden çok önemli kararları asla alamazdı.
Yanında onun gibi ayakta duran yardımcısı Siman"ı gören Kultarin gerginlikle iç çekti. Bu adamı hiç sevememişti. Üzerinde bir çeşit antipatiklik vardı. Kultarin bir tek öyle düşünmeyenin kendisi olmadığını anlayınca rahatladı. Zira Roxanne de adamı gördüğünde onda çok itici bir şeyler olduğunu hissetti.
Savaşa girmek için sürekli Başkan"a baskı yapan -Kultarin"in babasının deyimiyle- geri zekâlının tekiydi. Sürekli tartışmalar başlatır, babasının yöntemlerini sorgulamaya çalışır ve sonra da Halk Konseyi"nin kararı babasından yana olunca, yerine oturup çenesini kapmasını bilirdi. Ancak Kultarin bu sefer tek başınaydı ve babası yanında değildi.
"Selam sana zaman yolcusu!" dedi Başkan Leonard Roxanne"e hitap ederek. Roxanne Başkan"ın kendisiyle konuştuğunu anladığında aradan kısa bir süre geçmişti.
Roxanne çevreyi incelemeyi bitirdiğinde herkesin gözlerini haddinden fazla olarak üzerinde hissetti. Bundan memnun olduğu hiç de söylenemezdi. İnsanların kendisini kafesteki bir maymunmuş gibi izliyor olduğu düşüncesi hoşuna gitmiyordu.
Leonard"ın soylu görünüşünü, karakaşlı, kara gözlü, yanaklarının üzeri yanık yaralarıyla kaplı kısa boylu Siman bozuyordu.
Bu yalaka görünüşlü adamı hiç sevmemişti. Sanki bu güzel salonu kirleten asalak bir görünümü vardı. Kultarin"e döndüğünde onun da benzer duyguları hissettiğini anlayarak rahatladı Roxanne. Bu, yüzünden gayet rahat bir biçimde okunuyordu zaten.
"Merhaba!" dedi Roxanne Başkan"a doğru.
Başkan"ın sesi çok yalın ve temizdi. Roxanne ister istemez, adamın kalbinin çok temiz olduğunu hissetti. Aradan kısa bir süre daha geçti. Ama kimse konuşmadı. Roxanne"nin aklı, biraz da buranın mükemmelliğine takılmıştı. Eğilmiş yaprak biçiminde sandalyelerin bazıları boştu ve üzerlerinde aynı yaprakların damarları gibi oyma ve kabartmalar bulunuyordu.
"Eminiz bize söyleyeceğiniz bir şeyler vardır," dedi karga gibi bir ses. Roxanne, tekrar başını kürsüye çevirdiğinde, konuşanın Başkan değil Siman olduğunu gördü.
"Pek yok," dedi Roxanne alay edercesine. "En azından sana yok."
Roxanne hayatında bu kadar itici bir insan daha tanımamıştı. Kultarin onun öyle konuştuğunu duyunca gülümsedi. Arkadaki insan kalabalığının uğultusu geldi.
Kultarin devreye girince elli kadar insanın sesleri kesiliverdi.
"Gördüğünüz gibi, babam sizlere olan sözünü tuttu ve Altın Yıldız"ı getirdi,"- Roxanne"i göstererek- "Savaşmaya alternatifler olduğunu hep söyler."
Eğri burunlu Siman ise "Evet, Evet, Çok haklıydı ancak, ölüm haberi hepimizi çok sarstı," dedi dişlerini göstererek. Söylediği şeye pek üzülmüşe benzemiyordu.
"Ölüm haberi mi?" diye sordu Kultarin birden şaşırarak. "Babam ölmedi ki."
"Tabii ki, inkâr hepimiz için kuvvetli bir savunma mekanizmasıdır," dedi Başkan, dalgalı kızıl saçlarını eliyle geriye doğru atarak alnını ovaladı. "Ancak aldığımız istihbarata göre, babanın bulunduğu ev havaya uçurulmuş. Baban içindeyken."
Roxanne, ne diyeceğini bilemeden Kultarin"e baktı.
"Biz de intikam için saldırıya başladık çoktan," dedi Siman gülümsemesine mani olmak gibi bir tercihi olmadan.
"Saldırıya mı? Ne zaman? Nereye?" diye sordu Kultarin hayrete düşerek. "Hepsini öldürürler. Ã?ıldırdınız mı?"
"Pek zannetmiyorum," dedi Siman ince bir alayla, örümceklere benzeyen ufak ellerini birleştirmişti. "şu an pilotlarımız on yedinci bölgedeki büyük şehri yerle bir ediyorlar."
"Seni aptal!" diye bağırdı Kultarin ona. "Bu yaptığınız saçmalıktan başka bir şey değil. İnsanları öldürtmekten başka bir işe yaramayacak. Babamın-"
"Baban öldü Kultarin," dedi Başkan araya girerek. Adamın ses tonu hakikaten çok üzgündü. "Bu karar konseyin birliğiyle alındı. Onun bilgilerine saygı duyduk hep, fakat şu an durum bunu gerektiriyor. Artık gidebilirsin. Altın Yıldız"a eğitimini vermelisin. Aynı babanın istediği gibi" Savaş üzerindeki stratejilerimizi tartışıyoruz."
"şehir içinde yeterince güvendeyiz. Bizi burada bulamayacaklarını biliyorsunuz," diyerek pes etmedi Kultarin. "Savaşarak kendi sonumuzu hazırlıyoruz."
"Bu tam olarak doğru değil" dedi eğri burunlu, siyah saçlı adam. "şehrin yakınındaki dağlarda roklara binmiş yüce-kanlar kol geziyor. Bizi bulmaları an meselesi gibi bir şey. Gizlenme kalkanının yeterince iyi çalışıp çalışmadığını bilemiyoruz."
Kultarin bir şeyler daha söyleyecek gibiydi. Ama kendisini tuttu. Arkasını döndü ve Roxanne"in elini tutarak birlikte salondan dışarıya doğru yürümeye başladılar. Roxanne onun hiddetlendiğini yeşil gözlerindeki ateşli ifadeden çok iyi anlayabiliyordu. Sandalyelerdeki insanlar başlarını onlara doğru çevirmişler, sahneyi dikkatle izleyen seyirciler gibiydiler. Salondan çıkmadan önce arkasını döndü ve "Siman! Eğer şehir düşmezse, ben senin bu binadan düşüreceğim. Sana söz veriyorum," diye bağırdı Kultarin.
Sonra salondan hızla çıkıp dev kapıyı kapadılar.
Merdivenlerden inerlerken "Aptallar, bütün orduyu yok ettirecekler. Babamı bulmalıyız, Roxanne. Mutlaka onu bulmalıyız," dedi. Roxanne ne diyeceğini bilemiyordu. Ama bu kadına karşı ister istemez bir yakınlık duyuyordu. Sanki çok uzaktan tanıdığı bir arkadaşı, bir dostu gibiydi. Nedense onun hislerini anlayabiliyordu.
Dördüncü
İki saat kadar odasında oturarak yemek yemelerinden sonra, Kultarin Roxanne"i peşine taktı.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Roxanne.
Kultarin "En azından kendini korumayı öğrenmelisin" dedi. "Başımıza ne geleceği bilinmez. Babamın dediği gibi hazırlıklı olmak en iyisidir."
Kultarin onu, bulundukları büyük binadan çıkartarak şehir içine götürüyordu. Roxanne, dev kentin taştan sokaklarında gezerken ağzını bir türlü kapatamıyordu. Buranın manzarası ve güzelliği ile büyülenmişti adeta. İçlerinde ne çiçekleri olduğunu bile bilmediği tek katlı kulübelerin bahçeleri ve çiçek tarhları, rengârenk kumaşlardan elbiseleriyle sokakta gezen insanlar" Birçoğu yanlarından geçerlerken Roxanne"e selam verdiler. Kultarin"e doğru bağrıştılar.
"Kurtarıcının kızı gidiyor, bakın! Altın Yıldız"la."
Roxanne, bazen geleceğe geldiğini düşünürken, bazen de geçmişe sürüklendiğini düşünüyordu. Ama yukarıya baktığında ise, alazlar püskürterek uçan araçları görüyordu. Sanki şehri ayıran iki ayrı özellikti bu. Teknoloji ve sadelik kentin iki önemli çekirdeğiydi. Asaletle yükselmiş olan taş evlerin kubbemsi çatıları, güneşsiz semadan etrafa yayılan ve karanlığı soğurmuş aydınlıkla, taş sokakların ve bazı insanların alışveriş yaptığı üstü çelikle kapatılmış pazarların üzerlerine gölgeler düşürüyor, onları biraz da olsa karanlığın içinde kalmaya zorluyordu.
Kultarin ona, şehrin ilerisinde onlara tepeden bakan, büyük uydu antenini göstererek "Gizlenme kalkanımız," dedi. "Yüce-kanlar bunun sayesinde yerimizi bulamıyor."
Roxanne aşağıdan ona baktığında ucundan göğe doğru bir çeşit beyaz ışığın yükseldiğini gördü. Daha önce nasıl fark etmedim ki diye düşündü.
Yarım saat kadar sonra, çok ilerde kubbe biçimli bir bina görmüştü. Bunu dev gibi göğe yükselen yönetim kulesinin içinden nasıl göremediğini merak ediyordu.
Girişin üstünde aşırı parlak görünümlü bir gümüş-yıldız işareti vardı.
Bembeyaz taşlarla süslenmiş binanın, tarihi esermiş gibi bir yapısı vardı. Beyaz mermerden merdivenlerinden, yukarıya çıkarlarken iki yanda duran heykellere baktı. Gümüş zırhlar giymiş insanların heykelleriydi.
"Burası neresi?" diye sordu Roxanne.
Kultarin "Eğitim tapınağımız," dedi kısaca. Onu merdivenlerden yukarıya doğru sürükledi. Binanın dış cephe duvarlarında kırmızı renklerde işaretler ve rünler bulunuyordu. Roxanne hiçbirine bir anlam verememişti.
"Tam olarak ne eğitimi olacak bu?" diye sordu Roxanne.
"Görürsün," diyerek gülümsedi Kultarin.
İçeri girdiklerinde, Roxanne artık böyle görüntülere alıştığını anladı. Yine ışık toplarıyla aydınlatılmış kocaman bir salon gördü. Aslında, burası aynı Başkan"la konuştukları salona benziyordu.
Ama Kultarin durmadı. Onu elinden tuttuğu gibi sağ taraftaki bir kapıya doğru götürdü. İçeri girdiklerinde Roxanne bomboş ufak bir salona geldiklerini gördü. Duvarları bembeyaz olan yer tavandan sarkıtılmış onlarca uzun gümüş zincire bağlı kaplar içinde yanan yeşilimsi alevlerle aydınlanıyor, nereden geldiği belli olmayan bir hava akımı yüzünden bembeyaz duvarlarda gölge ve ışık oyunlarına neden oluyordu.
Roxanne neden sonra dikkatli baktığında salonun boş olmadığını gördü. İlerde hedef tahtası gibi görünen üzeri garip bir sarı ışıkla kaplı yuvarlak karavanalar bulunuyordu.
****
İki saat kadar sonra, Kultarin ona, üzerindeki zırhın ne işe yaradığını ve bileğindeki tuşların fonksiyonlarını örnekler göstererek üçüncü kez anlatmayı bitirdiğinde, Roxanne her şeyi öğrenmişti.
Bilek kısmındaki tuşların, tek tek ne işe yaradıklarını göstermişti.
"şu tuş kamuflaj yapmanı sağlar. Zırhın ve gözlerinin rengi değişir."
"Gözlerimin rengi mi?" diye sordu Roxanne. "Nasıl yani?"
"Yüce-kanların arasına girebilmek için," diye cevapladı Kultarin. Sarı renkli tuşu gösteriyordu.
Genç kadın eliyle bileğin altındaki ikinci tuşu işaret etti.
"Zırhı üzerinden çıkarmak istersen şu tuşa basacaksın."
"şu da verici ve alıcı, benimle 324.002 frekansından konuşabilirsin rahatlıkla. Konuşmak istersen şu mavi renkli tuşa bas."
Sonra da zırhın özelliklerini anlattı:
"Sıcak ve soğuktan korur, içinde hiçbir şekilde terlemezsin. Bu yüzden alev fırlatıcısı ve dondurucu silahlardan korkmana gerek yok. Standart birimlerin zayıf mikro-dalga tüfeklerinden veya iyon atarlarından da korkma, bu zırh hepsinden korur. Asıl korkman gereken bu,"- diyerek ona kılıfından çıkardığı siyah renkli silahı gösterdi- "Parçacık hızlandırıcı eğer sana değerse tozun bile havada kalmaz. Ama bundan sadece üst düzey subaylarda bulunur."
Roxanne parçacık hızlandırıcıya şöyle bir baktı. Daha önce gördüğü hiçbir silaha benzemiyordu. Tutuşu normal tabanca gibiydi, ancak görünüşü hiç de alışılageldik değildi. Ucu ve tetik kısmına inen yeri oval yapılıydı. Üzerinde bir şarj mekanizması, nişan alabilmek için de özel bir hedef kısmı vardı. Çok da hafifti.
"Bu benim kendi modifiye ettiğim model" Normalde"- parmağıyla şarj kısmını göstererek- "şarj etmesi iki dakika sürer, ama benimkinde iki saniye falan sürüyor. Sana ateş ederlerse ve vuramazlarsa iki dakika boyunca daha ateş edemezler."
Ona silahın nasıl çalıştığını gösteriyordu şimdi de. "şuradaki güç modunu açtığında" " dediğini yaptı ve silahtan ince bir yükleme sesi geldi- "şarj oluyor."
Silahın üzerindeki çubukta kırmızı ışık hızla yükselmişti. Sonra Kultarin silahı karşısındaki hedef tahtasına doğrulttu ve ateşleyince büyük bir gürültü ile çıkan elektrikli mavimsi bir ışık topu, neredeyse gözle görülmeyecek bir hızla fırladı. Roxanne onu zar zor fark etmesine rağmen hedef tahtasını tam ortadan vurduğunu görebildi.
Tabancayı Roxanne"e verdi ve "Hadi bakalım," dedi. "Sıra sende."
Roxanne onunla yarım saat kadar bir alıştırma yaptıktan sonra, silahın geri tepmesine alışmıştı. Zira hızlandırıcı hafif olmasına rağmen, ateşleyince insanı geriye doğru itiyordu. Hedeflemesi de gayet kolaydı zaten.
Daha sonra Kultarin ona "iyon darbesi" dediği başka bir silahı gösterdi. Bunun da biçimi aynıydı ancak ateşleyici ucu çok genişti ve rengi beyazdı. Üzerinde herhangi bir şarj mekanizması da yoktu. Hedef göstergesi dijitaldi.
"Tam otomatiktir," dedi Kultarin, silahı kaldırıp nişan aldı ve ateş ettiğinde bir sürü beyaz ışın ince kıvılcım sesleri çıkararak hedef tahtalarına doğru gittiler. Roxanne"e elindeki silahı verip, diğerini kendisine aldı.
Roxanne bunu tabancayı kullanmayı da beş dakikalık bir antrenmandan sonra öğrenmişti. Parçacık hızlandırıcıdan daha kolay bir ateşleme sistemi bulunuyordu.
Nedendir bilinmez, sanki bütün bunları daha önceden zaten bildiği gibi bir his vardı Roxanne"in içinde. Silahlara ve diğer her şeye bu kadar çabuk uyum sağlamasının sebebi buydu aslında. Sanki bütün bunlara hiç yabancı değildi.
****
İki üç gün boyunca silahlarla eğitim sürdü. Aslında Roxanne günlerin nasıl geçtiğini anlayamıyordu, çünkü günler normalden uzun sürüyordu. Zırhın bilek kısmındaki saate bakılırsa, bir günde toplam otuz sekiz saat vardı ve bir haftanın günleri de toplam dokuz güne çıkmıştı. Fazladan gün isimleri de vardı. Eskileri duruyordu, ama Lekla, Sekma ve Retna gibi isimleri olan günler vardı. Uyandığında bazen sabah, bazen akşam oluyor, günleri birbirine karıştırıyordu. Bunu Hamilton"ın yanında onu eğitmek için gelen, sarı saçlı Richard"a sorduğunda, "Neden bahsettiğini anlayamadım," diye cevap vermişti. O kendini bildi bileli takvim böyleydi çünkü.
Fakat asıl önemli olan şey, Roxanne"in annesi ortadan kaybolduktan sonra hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan terk edilmişlik duygusunu ve tarif edilemez boşluğu artık hissetmemesiydi. Sanki burada olmak yaşamının gerçek anlamına kavuşturmuştu onu. İlk defa gerçekten yakınlık duyduğu insanlar vardı.
Normalde ağırbaşlı bakışlara sahip olan Richard"ın kirli sakalı her gün aynı görünmesine rağmen yüz hatlarındaki huzursuzluk hep farklıydı. Ã?ekik görünen mavi gözleri, saçlarına nazaran daha koyu olan kaşları, yanağını boydan boya kaplayan yara izi adamın dış görünüşünde ilk dikkati çeken şeylerdi.
Sabahları ve akşamları pencereden baktığında ise şehrin dev hangarından kalkıp giden simsiyah jetleri görüyordu. Bazen de geri gelenleri... Roxanne bir tanesini çok yakından görmeyi başarabilmişti. Uçağın kanatları yoktu ve onun nasıl uçtuğuna akıl sır erdirebilmek mümkün değildi. Ã?ünkü ne bir ısı yayan kısmı, ne de bir ateşleyicisi görünüyor, sadece hafif mekanik bir uğultuyla havada ilerliyordu.
Kultarin ise ona savaştan ve dışarıdaki yaşamdan bahsederken kahvaltılık olarak Roxanne"in adını dahi bilmediği garip yiyeceklerden getirip duruyordu. İlk kez bildiği bir şey karşısına çıkmıştı. O da elmaydı. Onu afiyetle yedi, ama diğer patates görünüşlü hareket eden bitkiye dokunmadı. Henüz yerinde duramayan bir şeyi yiyebileceğini sanmıyordu.
Kultarin, Roxanne"e savaşın şimdilik iyi gittiğini çok fazla kayıp vermediklerini söyledi. Lakin hiçbir ilerleme kaydedemediklerini de belirtti.
Ne zaman sokakta biriyle konuşmak istese, insanlar ona, hiç alışmadığı şekilde davranıyorlardı. Bir nevi onların prensesiydi. Kultarin, Hamilton ve Richard dışında herkes, onunla bu şekilde konuşuyordu. Onlar ise daha çok arkadaşları gibiydiler. Aslında uzun süredir hiç arkadaşı olmamıştı. Bu onun için iyi bir adımdı.
Roxanne de bir iki günden sonra diğer insanların onunla konuşma biçimine alıştı ve onlara benzer şekilde hitap etmeye başladı. Aslında zengin olduğu için insanların saygılı davranmasına alışıktı, ancak buradaki durum eski yaşantısından çok daha farklıydı.
Üzeri unutmabeni mavisi kumaşlarla kaplı çok yaşlı bir adam yerlere kadar eğilerek "Sevgili Altın Yıldız, günümü aydınlatıyorsun," diye karşılamıştı onu. Roxanne ne yapacağını bilemediğinden eğilmek zorunda kalmıştı. Reverans yaptığı için Kultarin bütün gün dalga geçmişti onunla.
Bir sabah kahvaltı sonrası sandalyede oturan Kultarin odada yalnızlarken Roxanne"e "Babamı bulmaya gidiyorum," dedi ciddi bir sesle. "Benimle gelmeni istiyorum."
"Babanı nasıl bulacağız?" diye sordu Roxanne. "Yani o öl-"
"Sadece bana güven," diyerek sözünü kesti Kultarin. "Annene ve babana ne olduğunu bilen tek kişi o! Benimle gelecek misin?"
Roxanne sadece başını sallamakla yetindi. Zaten bulduğu bu bağlantıyı yani yakınlığı yitirmeyi pek düşünmüyordu.
"Tamam," dedi Kultarin elindeki tepsiyi tahta masanın üstüne koyarak. "İlk önce yanıma otur."
Roxanne itiraz etmedi ve yanındaki yatağına oturdu. Kultarin onu gözlerken "Bir şey deneyeceğim. Aslında benim yapmam tehlikeli, ama yine de denemek istiyorum," dedi.
Roxanne onu dikkatle dinliyordu. Kultarin, onun elini, iki elinin arasına alarak gözlerini yumdu ve "Gözlerini kapa ve rahatlamaya çalış, lütfen," diye fısıldadı. Roxanne, dediğini yapmaya çalıştı. İlk önce yüreğinde bir boşluğun dolduğunu sandı. Sanki senelerdir olmasını beklediği bir şey gerçekleşmişti. Ama on saniye kadar sonra başına sancılar saplandığını hissetti. Ã?fkeyle öğürürken acı çığlığı gırtlağından çıkamadan göğsünü sıkıştırdı. Roxanne güçlükle ve ne yaptığını bile bilmeden karşılık verdi.
"Vay canına!" diye haykırdı Kultarin. Roxanne gözlerini açtığında Kultarin"in burnunun kanadığını ve renginin solduğunu gördü. Genç kadının düzensiz de olsa arkadan topladığı kısa saçları bile açılıp dağılmıştı. Gözlerinde hayret ve korku arası bir ifadeyle kalıvermişti.
"Ne yapmaya çalışıyorsun?" diye kızdı Roxanne ona. "Beynimi kemirmek mi istiyorsun?"
"Sadece seni denemek istedim," dedi Kultarin soluk soluğa, alnından soğuk terler döküyordu. Bunun olacağını hiç beklememişti işte. "Sen de gerçekten bu güç var."
Zırhının cebinden bir kâğıt mendil çıkarıp burnunu sildi. Roxanne ise başını ovalarken Kultarin"in söylediğini idrak etmeye uğraşıyordu.
"Nasıl bir güç?"
Kultarin göz kapaklarına parmaklarıyla masaj yaptı. "Muazzam olduğu kesin."
****
Yarım saat sonra, şehrin hangarına girdiklerinde, içerisinin tamamen boş olduğunu gördüler. Kultarin, Roxanne"i Phoenix 99 isimli uçağın bulunduğu küçük kapalı hangara götürüyordu.
Devasa büyüklükteki hangarda şu an hiç uçak kalmadığı için sayıları yirmiyi geçen havalanma podları gayet rahat görünebiliyordu. Bu çemberimsi yakıt yuvalarının içinden kalkış hızı ve enerji üniteleri kontrol edilebiliyordu.
Hangarın yirmi metreye kadar yükselen tavanına metal tutucular yerleştirmiş, bunlar az sayıdaki sütunlara bağlanmıştı. Dikdörtgen biçimli alanın bir kenarı hariç her yeri metal duvarlarla kapatılmış, açık yeri ise uçakların dışarı uçabilmeleri için bırakılmıştı. Bu büyük boşluktan gelen gün ışığı, hangarın karanlığını emmiş olsa da sütunlar yüzünden yer yer biçimsiz gölgeler oluşturuyordu.
Karanlık olduğu zaman ise kullanılabilecek herhangi bir aydınlatma cihazı yoktu, yani aslında bir lamba veya meşale şeklinde ışık topları görünürde değil gibiydi.
Kultarin çok önden hızla ilerlerken Roxanne onu takip ediyordu. Kultarin ufak hangar kapısının önünde iki kişinin durduğunu gördü. Anlaşılan uçağın kalkmasını engellemek için önünde nöbet tutuyorlardı. Binlerce ufak hangar kapısı varken tam da onların gitmek istediklerinin önündeydiler. Kultarin bunu tahmin etmişti zaten. Aslında Roxanne"e söylememişti. Başkan"ın kesin emirleri vardı. Onun ve Roxanne"in şehirden ayrılmaması gerekiyordu.
Tam Kultarin geri çekilecekti ki; arkadan gelen Roxanne "Ne oldu, neden durduk?" diye sordu. Sesi bütün hangarda yankılanınca nöbetçiler onu duydu ve ellerindeki füzyon tüfeklerini Kultarin"e doğru tutarak hızlı ve sert adımlarla yanlarına geldiler. Onların da üzerlerinde gümüş rnamck zırhları vardı.
Kultarin içlerinden birini anımsıyordu. Kara gözlü, kel olanın ismi Raman idi ve Siman"ın kardeşiydi. Ama ağabeyi gibi asalak bir görünümü yoktu. Mağrur duruşlu, kırk yaşlarında, gözü pek ve onurlu bir askerdi. Diğer sarı saçlı, yaralı suratlı adamın kim olduğunu bilmiyordu.
"Siz!" dedi kara gözleri ışıldayan Raman. "Başkan"ın emrine karşı gelerek, Altın Yıldız"ı şehir dışına çıkarmaya çalıştığınız için tutuklusunuz."
Otuz saniye boyunca kimse bir şey söyleyemedi. Kultarin bu durumdan nasıl kurtulabileceklerini düşünüyordu. Bunun kötü bir fikir olduğunu bile bile silahına hamle edecekti ki; Roxanne onun elini durdurdu ve öne doğru geldi. Altın renkli saçları ve zırhı içinde gerçek bir prensese benziyordu. Kultarin gibi bir savaşçı değildi, ama asil bir kanı olduğu belliydi. Zariflikle öne doğru gelince askerler silahlarını indirdiler.
"şehirde hapis olduğumu bilmiyordum," dedi Roxanne, askerlere hitap ederek. Ela gözleri gölgeli karanlıkta parıldadı. Sesi gayet ahenkli ve huzur doluydu. Kultarin onun şehrin diğer insanlarıyla da böyle konuştuğunu duymuştu. "Burası özgür insanların şehri değil mi? Kendi isteğimle şehrinizi terk edemez miyim? Kimsenin beni kaçırdığı yok."
İki asker şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Uzun süre cevap veremediler.
"Bir yanıt bekliyorum!" dedi Roxanne tek ayağının tabanıyla yere vurarak. Kızgınsa da bunu yüzünden okumak hakikaten zordu.
Ama sonra "Özgünüz efendim," dedi yaralı yüzlü olan. "Emirlerimiz böyle."
Roxanne sabırsızlık nidası koyuverdiğinde elini alnına koydu ve bakışlarını yere odaklarken bir yandan da başını sağa sola salladı. "Emriniz beni istemediğim bir yerde alıkoymanız mı yoksa?"
İşte tam o sırada iki patlama sesi geldi ve beyaz ışıklar Roxanne"in gözlerini aldı. İki asker yere kapaklandılar ve silahları ellerinden düştü.
Kultarin "Tamam bayıldılar," dedi heyecanla ve Roxanne"i elinden tutarak hızla yürümeye başladı. Roxanne kimin ateş ettiğini gördü. Hamilton ve Richard koşarak onlara doğru geliyorlardı.
Kultarin, Roxanne"in elini bırakarak hangarın kapısının, kontrol paneline şifreyi "0199" girdi. Kapı iki yandan kendiliğinden açılırken Hamilton "şansınız varmış," dedi biraz nefes nefese kalmış hâlde. "Tam zamanında geldik."
"şansımız mı vardı?" diye sordu Kultarin. "Roxanne"i görmeliydin onları harika idare etti."
"Siz de mi geliyorsunuz?" diye sordu Roxanne şaşırarak.
"Evet," dedi Richard ve ona gülümsedi. "Bizsiz eğlenemezsiniz zaten."
Onlar konuşurken Kultarin uçağın alt kapağını açmıştı bile. Uçağın içine girdiğinde Roxanne de onun peşinden çıkmaya başladı. Kultarin yardımcı pilot koltuğuna geçti hemen. Hamilton ve Richard başlarını eğerek yürümek zorunda kalıyorlardı, zira uçağın tavanı çok alçaktı. Hamilton hemen pilot koltuğuna oturdu. Richard ve Roxanne ise arkadaki koltuklara geçtiler. Richard çoktan alt kapağı kapatmıştı.
"Bu arada nereye gidiyoruz?" diye sordu Hamilton o kalın sesiyle. Kultarin, ona bileğindeki göstergeyi göstererek "Dağlara!" dedi. "Babamı bulmaya."
"Sen diyorsan inanırım," dedi Hamilton gözleri ışıldayarak. Roxanne bunu bir kez daha hissetmişti. Hamilton"ın, Kultarin"den hoşlandığını anlayabiliyordu. Fakat önemli olan, Kultarin"in bunun farkında olmamasıydı.
İki saat kadar odasında oturarak yemek yemelerinden sonra, Kultarin Roxanne"i peşine taktı.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Roxanne.
Kultarin "En azından kendini korumayı öğrenmelisin" dedi. "Başımıza ne geleceği bilinmez. Babamın dediği gibi hazırlıklı olmak en iyisidir."
Kultarin onu, bulundukları büyük binadan çıkartarak şehir içine götürüyordu. Roxanne, dev kentin taştan sokaklarında gezerken ağzını bir türlü kapatamıyordu. Buranın manzarası ve güzelliği ile büyülenmişti adeta. İçlerinde ne çiçekleri olduğunu bile bilmediği tek katlı kulübelerin bahçeleri ve çiçek tarhları, rengârenk kumaşlardan elbiseleriyle sokakta gezen insanlar" Birçoğu yanlarından geçerlerken Roxanne"e selam verdiler. Kultarin"e doğru bağrıştılar.
"Kurtarıcının kızı gidiyor, bakın! Altın Yıldız"la."
Roxanne, bazen geleceğe geldiğini düşünürken, bazen de geçmişe sürüklendiğini düşünüyordu. Ama yukarıya baktığında ise, alazlar püskürterek uçan araçları görüyordu. Sanki şehri ayıran iki ayrı özellikti bu. Teknoloji ve sadelik kentin iki önemli çekirdeğiydi. Asaletle yükselmiş olan taş evlerin kubbemsi çatıları, güneşsiz semadan etrafa yayılan ve karanlığı soğurmuş aydınlıkla, taş sokakların ve bazı insanların alışveriş yaptığı üstü çelikle kapatılmış pazarların üzerlerine gölgeler düşürüyor, onları biraz da olsa karanlığın içinde kalmaya zorluyordu.
Kultarin ona, şehrin ilerisinde onlara tepeden bakan, büyük uydu antenini göstererek "Gizlenme kalkanımız," dedi. "Yüce-kanlar bunun sayesinde yerimizi bulamıyor."
Roxanne aşağıdan ona baktığında ucundan göğe doğru bir çeşit beyaz ışığın yükseldiğini gördü. Daha önce nasıl fark etmedim ki diye düşündü.
Yarım saat kadar sonra, çok ilerde kubbe biçimli bir bina görmüştü. Bunu dev gibi göğe yükselen yönetim kulesinin içinden nasıl göremediğini merak ediyordu.
Girişin üstünde aşırı parlak görünümlü bir gümüş-yıldız işareti vardı.
Bembeyaz taşlarla süslenmiş binanın, tarihi esermiş gibi bir yapısı vardı. Beyaz mermerden merdivenlerinden, yukarıya çıkarlarken iki yanda duran heykellere baktı. Gümüş zırhlar giymiş insanların heykelleriydi.
"Burası neresi?" diye sordu Roxanne.
Kultarin "Eğitim tapınağımız," dedi kısaca. Onu merdivenlerden yukarıya doğru sürükledi. Binanın dış cephe duvarlarında kırmızı renklerde işaretler ve rünler bulunuyordu. Roxanne hiçbirine bir anlam verememişti.
"Tam olarak ne eğitimi olacak bu?" diye sordu Roxanne.
"Görürsün," diyerek gülümsedi Kultarin.
İçeri girdiklerinde, Roxanne artık böyle görüntülere alıştığını anladı. Yine ışık toplarıyla aydınlatılmış kocaman bir salon gördü. Aslında, burası aynı Başkan"la konuştukları salona benziyordu.
Ama Kultarin durmadı. Onu elinden tuttuğu gibi sağ taraftaki bir kapıya doğru götürdü. İçeri girdiklerinde Roxanne bomboş ufak bir salona geldiklerini gördü. Duvarları bembeyaz olan yer tavandan sarkıtılmış onlarca uzun gümüş zincire bağlı kaplar içinde yanan yeşilimsi alevlerle aydınlanıyor, nereden geldiği belli olmayan bir hava akımı yüzünden bembeyaz duvarlarda gölge ve ışık oyunlarına neden oluyordu.
Roxanne neden sonra dikkatli baktığında salonun boş olmadığını gördü. İlerde hedef tahtası gibi görünen üzeri garip bir sarı ışıkla kaplı yuvarlak karavanalar bulunuyordu.
****
İki saat kadar sonra, Kultarin ona, üzerindeki zırhın ne işe yaradığını ve bileğindeki tuşların fonksiyonlarını örnekler göstererek üçüncü kez anlatmayı bitirdiğinde, Roxanne her şeyi öğrenmişti.
Bilek kısmındaki tuşların, tek tek ne işe yaradıklarını göstermişti.
"şu tuş kamuflaj yapmanı sağlar. Zırhın ve gözlerinin rengi değişir."
"Gözlerimin rengi mi?" diye sordu Roxanne. "Nasıl yani?"
"Yüce-kanların arasına girebilmek için," diye cevapladı Kultarin. Sarı renkli tuşu gösteriyordu.
Genç kadın eliyle bileğin altındaki ikinci tuşu işaret etti.
"Zırhı üzerinden çıkarmak istersen şu tuşa basacaksın."
"şu da verici ve alıcı, benimle 324.002 frekansından konuşabilirsin rahatlıkla. Konuşmak istersen şu mavi renkli tuşa bas."
Sonra da zırhın özelliklerini anlattı:
"Sıcak ve soğuktan korur, içinde hiçbir şekilde terlemezsin. Bu yüzden alev fırlatıcısı ve dondurucu silahlardan korkmana gerek yok. Standart birimlerin zayıf mikro-dalga tüfeklerinden veya iyon atarlarından da korkma, bu zırh hepsinden korur. Asıl korkman gereken bu,"- diyerek ona kılıfından çıkardığı siyah renkli silahı gösterdi- "Parçacık hızlandırıcı eğer sana değerse tozun bile havada kalmaz. Ama bundan sadece üst düzey subaylarda bulunur."
Roxanne parçacık hızlandırıcıya şöyle bir baktı. Daha önce gördüğü hiçbir silaha benzemiyordu. Tutuşu normal tabanca gibiydi, ancak görünüşü hiç de alışılageldik değildi. Ucu ve tetik kısmına inen yeri oval yapılıydı. Üzerinde bir şarj mekanizması, nişan alabilmek için de özel bir hedef kısmı vardı. Çok da hafifti.
"Bu benim kendi modifiye ettiğim model" Normalde"- parmağıyla şarj kısmını göstererek- "şarj etmesi iki dakika sürer, ama benimkinde iki saniye falan sürüyor. Sana ateş ederlerse ve vuramazlarsa iki dakika boyunca daha ateş edemezler."
Ona silahın nasıl çalıştığını gösteriyordu şimdi de. "şuradaki güç modunu açtığında" " dediğini yaptı ve silahtan ince bir yükleme sesi geldi- "şarj oluyor."
Silahın üzerindeki çubukta kırmızı ışık hızla yükselmişti. Sonra Kultarin silahı karşısındaki hedef tahtasına doğrulttu ve ateşleyince büyük bir gürültü ile çıkan elektrikli mavimsi bir ışık topu, neredeyse gözle görülmeyecek bir hızla fırladı. Roxanne onu zar zor fark etmesine rağmen hedef tahtasını tam ortadan vurduğunu görebildi.
Tabancayı Roxanne"e verdi ve "Hadi bakalım," dedi. "Sıra sende."
Roxanne onunla yarım saat kadar bir alıştırma yaptıktan sonra, silahın geri tepmesine alışmıştı. Zira hızlandırıcı hafif olmasına rağmen, ateşleyince insanı geriye doğru itiyordu. Hedeflemesi de gayet kolaydı zaten.
Daha sonra Kultarin ona "iyon darbesi" dediği başka bir silahı gösterdi. Bunun da biçimi aynıydı ancak ateşleyici ucu çok genişti ve rengi beyazdı. Üzerinde herhangi bir şarj mekanizması da yoktu. Hedef göstergesi dijitaldi.
"Tam otomatiktir," dedi Kultarin, silahı kaldırıp nişan aldı ve ateş ettiğinde bir sürü beyaz ışın ince kıvılcım sesleri çıkararak hedef tahtalarına doğru gittiler. Roxanne"e elindeki silahı verip, diğerini kendisine aldı.
Roxanne bunu tabancayı kullanmayı da beş dakikalık bir antrenmandan sonra öğrenmişti. Parçacık hızlandırıcıdan daha kolay bir ateşleme sistemi bulunuyordu.
Nedendir bilinmez, sanki bütün bunları daha önceden zaten bildiği gibi bir his vardı Roxanne"in içinde. Silahlara ve diğer her şeye bu kadar çabuk uyum sağlamasının sebebi buydu aslında. Sanki bütün bunlara hiç yabancı değildi.
****
İki üç gün boyunca silahlarla eğitim sürdü. Aslında Roxanne günlerin nasıl geçtiğini anlayamıyordu, çünkü günler normalden uzun sürüyordu. Zırhın bilek kısmındaki saate bakılırsa, bir günde toplam otuz sekiz saat vardı ve bir haftanın günleri de toplam dokuz güne çıkmıştı. Fazladan gün isimleri de vardı. Eskileri duruyordu, ama Lekla, Sekma ve Retna gibi isimleri olan günler vardı. Uyandığında bazen sabah, bazen akşam oluyor, günleri birbirine karıştırıyordu. Bunu Hamilton"ın yanında onu eğitmek için gelen, sarı saçlı Richard"a sorduğunda, "Neden bahsettiğini anlayamadım," diye cevap vermişti. O kendini bildi bileli takvim böyleydi çünkü.
Fakat asıl önemli olan şey, Roxanne"in annesi ortadan kaybolduktan sonra hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan terk edilmişlik duygusunu ve tarif edilemez boşluğu artık hissetmemesiydi. Sanki burada olmak yaşamının gerçek anlamına kavuşturmuştu onu. İlk defa gerçekten yakınlık duyduğu insanlar vardı.
Normalde ağırbaşlı bakışlara sahip olan Richard"ın kirli sakalı her gün aynı görünmesine rağmen yüz hatlarındaki huzursuzluk hep farklıydı. Ã?ekik görünen mavi gözleri, saçlarına nazaran daha koyu olan kaşları, yanağını boydan boya kaplayan yara izi adamın dış görünüşünde ilk dikkati çeken şeylerdi.
Sabahları ve akşamları pencereden baktığında ise şehrin dev hangarından kalkıp giden simsiyah jetleri görüyordu. Bazen de geri gelenleri... Roxanne bir tanesini çok yakından görmeyi başarabilmişti. Uçağın kanatları yoktu ve onun nasıl uçtuğuna akıl sır erdirebilmek mümkün değildi. Ã?ünkü ne bir ısı yayan kısmı, ne de bir ateşleyicisi görünüyor, sadece hafif mekanik bir uğultuyla havada ilerliyordu.
Kultarin ise ona savaştan ve dışarıdaki yaşamdan bahsederken kahvaltılık olarak Roxanne"in adını dahi bilmediği garip yiyeceklerden getirip duruyordu. İlk kez bildiği bir şey karşısına çıkmıştı. O da elmaydı. Onu afiyetle yedi, ama diğer patates görünüşlü hareket eden bitkiye dokunmadı. Henüz yerinde duramayan bir şeyi yiyebileceğini sanmıyordu.
Kultarin, Roxanne"e savaşın şimdilik iyi gittiğini çok fazla kayıp vermediklerini söyledi. Lakin hiçbir ilerleme kaydedemediklerini de belirtti.
Ne zaman sokakta biriyle konuşmak istese, insanlar ona, hiç alışmadığı şekilde davranıyorlardı. Bir nevi onların prensesiydi. Kultarin, Hamilton ve Richard dışında herkes, onunla bu şekilde konuşuyordu. Onlar ise daha çok arkadaşları gibiydiler. Aslında uzun süredir hiç arkadaşı olmamıştı. Bu onun için iyi bir adımdı.
Roxanne de bir iki günden sonra diğer insanların onunla konuşma biçimine alıştı ve onlara benzer şekilde hitap etmeye başladı. Aslında zengin olduğu için insanların saygılı davranmasına alışıktı, ancak buradaki durum eski yaşantısından çok daha farklıydı.
Üzeri unutmabeni mavisi kumaşlarla kaplı çok yaşlı bir adam yerlere kadar eğilerek "Sevgili Altın Yıldız, günümü aydınlatıyorsun," diye karşılamıştı onu. Roxanne ne yapacağını bilemediğinden eğilmek zorunda kalmıştı. Reverans yaptığı için Kultarin bütün gün dalga geçmişti onunla.
Bir sabah kahvaltı sonrası sandalyede oturan Kultarin odada yalnızlarken Roxanne"e "Babamı bulmaya gidiyorum," dedi ciddi bir sesle. "Benimle gelmeni istiyorum."
"Babanı nasıl bulacağız?" diye sordu Roxanne. "Yani o öl-"
"Sadece bana güven," diyerek sözünü kesti Kultarin. "Annene ve babana ne olduğunu bilen tek kişi o! Benimle gelecek misin?"
Roxanne sadece başını sallamakla yetindi. Zaten bulduğu bu bağlantıyı yani yakınlığı yitirmeyi pek düşünmüyordu.
"Tamam," dedi Kultarin elindeki tepsiyi tahta masanın üstüne koyarak. "İlk önce yanıma otur."
Roxanne itiraz etmedi ve yanındaki yatağına oturdu. Kultarin onu gözlerken "Bir şey deneyeceğim. Aslında benim yapmam tehlikeli, ama yine de denemek istiyorum," dedi.
Roxanne onu dikkatle dinliyordu. Kultarin, onun elini, iki elinin arasına alarak gözlerini yumdu ve "Gözlerini kapa ve rahatlamaya çalış, lütfen," diye fısıldadı. Roxanne, dediğini yapmaya çalıştı. İlk önce yüreğinde bir boşluğun dolduğunu sandı. Sanki senelerdir olmasını beklediği bir şey gerçekleşmişti. Ama on saniye kadar sonra başına sancılar saplandığını hissetti. Ã?fkeyle öğürürken acı çığlığı gırtlağından çıkamadan göğsünü sıkıştırdı. Roxanne güçlükle ve ne yaptığını bile bilmeden karşılık verdi.
"Vay canına!" diye haykırdı Kultarin. Roxanne gözlerini açtığında Kultarin"in burnunun kanadığını ve renginin solduğunu gördü. Genç kadının düzensiz de olsa arkadan topladığı kısa saçları bile açılıp dağılmıştı. Gözlerinde hayret ve korku arası bir ifadeyle kalıvermişti.
"Ne yapmaya çalışıyorsun?" diye kızdı Roxanne ona. "Beynimi kemirmek mi istiyorsun?"
"Sadece seni denemek istedim," dedi Kultarin soluk soluğa, alnından soğuk terler döküyordu. Bunun olacağını hiç beklememişti işte. "Sen de gerçekten bu güç var."
Zırhının cebinden bir kâğıt mendil çıkarıp burnunu sildi. Roxanne ise başını ovalarken Kultarin"in söylediğini idrak etmeye uğraşıyordu.
"Nasıl bir güç?"
Kultarin göz kapaklarına parmaklarıyla masaj yaptı. "Muazzam olduğu kesin."
****
Yarım saat sonra, şehrin hangarına girdiklerinde, içerisinin tamamen boş olduğunu gördüler. Kultarin, Roxanne"i Phoenix 99 isimli uçağın bulunduğu küçük kapalı hangara götürüyordu.
Devasa büyüklükteki hangarda şu an hiç uçak kalmadığı için sayıları yirmiyi geçen havalanma podları gayet rahat görünebiliyordu. Bu çemberimsi yakıt yuvalarının içinden kalkış hızı ve enerji üniteleri kontrol edilebiliyordu.
Hangarın yirmi metreye kadar yükselen tavanına metal tutucular yerleştirmiş, bunlar az sayıdaki sütunlara bağlanmıştı. Dikdörtgen biçimli alanın bir kenarı hariç her yeri metal duvarlarla kapatılmış, açık yeri ise uçakların dışarı uçabilmeleri için bırakılmıştı. Bu büyük boşluktan gelen gün ışığı, hangarın karanlığını emmiş olsa da sütunlar yüzünden yer yer biçimsiz gölgeler oluşturuyordu.
Karanlık olduğu zaman ise kullanılabilecek herhangi bir aydınlatma cihazı yoktu, yani aslında bir lamba veya meşale şeklinde ışık topları görünürde değil gibiydi.
Kultarin çok önden hızla ilerlerken Roxanne onu takip ediyordu. Kultarin ufak hangar kapısının önünde iki kişinin durduğunu gördü. Anlaşılan uçağın kalkmasını engellemek için önünde nöbet tutuyorlardı. Binlerce ufak hangar kapısı varken tam da onların gitmek istediklerinin önündeydiler. Kultarin bunu tahmin etmişti zaten. Aslında Roxanne"e söylememişti. Başkan"ın kesin emirleri vardı. Onun ve Roxanne"in şehirden ayrılmaması gerekiyordu.
Tam Kultarin geri çekilecekti ki; arkadan gelen Roxanne "Ne oldu, neden durduk?" diye sordu. Sesi bütün hangarda yankılanınca nöbetçiler onu duydu ve ellerindeki füzyon tüfeklerini Kultarin"e doğru tutarak hızlı ve sert adımlarla yanlarına geldiler. Onların da üzerlerinde gümüş rnamck zırhları vardı.
Kultarin içlerinden birini anımsıyordu. Kara gözlü, kel olanın ismi Raman idi ve Siman"ın kardeşiydi. Ama ağabeyi gibi asalak bir görünümü yoktu. Mağrur duruşlu, kırk yaşlarında, gözü pek ve onurlu bir askerdi. Diğer sarı saçlı, yaralı suratlı adamın kim olduğunu bilmiyordu.
"Siz!" dedi kara gözleri ışıldayan Raman. "Başkan"ın emrine karşı gelerek, Altın Yıldız"ı şehir dışına çıkarmaya çalıştığınız için tutuklusunuz."
Otuz saniye boyunca kimse bir şey söyleyemedi. Kultarin bu durumdan nasıl kurtulabileceklerini düşünüyordu. Bunun kötü bir fikir olduğunu bile bile silahına hamle edecekti ki; Roxanne onun elini durdurdu ve öne doğru geldi. Altın renkli saçları ve zırhı içinde gerçek bir prensese benziyordu. Kultarin gibi bir savaşçı değildi, ama asil bir kanı olduğu belliydi. Zariflikle öne doğru gelince askerler silahlarını indirdiler.
"şehirde hapis olduğumu bilmiyordum," dedi Roxanne, askerlere hitap ederek. Ela gözleri gölgeli karanlıkta parıldadı. Sesi gayet ahenkli ve huzur doluydu. Kultarin onun şehrin diğer insanlarıyla da böyle konuştuğunu duymuştu. "Burası özgür insanların şehri değil mi? Kendi isteğimle şehrinizi terk edemez miyim? Kimsenin beni kaçırdığı yok."
İki asker şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Uzun süre cevap veremediler.
"Bir yanıt bekliyorum!" dedi Roxanne tek ayağının tabanıyla yere vurarak. Kızgınsa da bunu yüzünden okumak hakikaten zordu.
Ama sonra "Özgünüz efendim," dedi yaralı yüzlü olan. "Emirlerimiz böyle."
Roxanne sabırsızlık nidası koyuverdiğinde elini alnına koydu ve bakışlarını yere odaklarken bir yandan da başını sağa sola salladı. "Emriniz beni istemediğim bir yerde alıkoymanız mı yoksa?"
İşte tam o sırada iki patlama sesi geldi ve beyaz ışıklar Roxanne"in gözlerini aldı. İki asker yere kapaklandılar ve silahları ellerinden düştü.
Kultarin "Tamam bayıldılar," dedi heyecanla ve Roxanne"i elinden tutarak hızla yürümeye başladı. Roxanne kimin ateş ettiğini gördü. Hamilton ve Richard koşarak onlara doğru geliyorlardı.
Kultarin, Roxanne"in elini bırakarak hangarın kapısının, kontrol paneline şifreyi "0199" girdi. Kapı iki yandan kendiliğinden açılırken Hamilton "şansınız varmış," dedi biraz nefes nefese kalmış hâlde. "Tam zamanında geldik."
"şansımız mı vardı?" diye sordu Kultarin. "Roxanne"i görmeliydin onları harika idare etti."
"Siz de mi geliyorsunuz?" diye sordu Roxanne şaşırarak.
"Evet," dedi Richard ve ona gülümsedi. "Bizsiz eğlenemezsiniz zaten."
Onlar konuşurken Kultarin uçağın alt kapağını açmıştı bile. Uçağın içine girdiğinde Roxanne de onun peşinden çıkmaya başladı. Kultarin yardımcı pilot koltuğuna geçti hemen. Hamilton ve Richard başlarını eğerek yürümek zorunda kalıyorlardı, zira uçağın tavanı çok alçaktı. Hamilton hemen pilot koltuğuna oturdu. Richard ve Roxanne ise arkadaki koltuklara geçtiler. Richard çoktan alt kapağı kapatmıştı.
"Bu arada nereye gidiyoruz?" diye sordu Hamilton o kalın sesiyle. Kultarin, ona bileğindeki göstergeyi göstererek "Dağlara!" dedi. "Babamı bulmaya."
"Sen diyorsan inanırım," dedi Hamilton gözleri ışıldayarak. Roxanne bunu bir kez daha hissetmişti. Hamilton"ın, Kultarin"den hoşlandığını anlayabiliyordu. Fakat önemli olan, Kultarin"in bunun farkında olmamasıydı.
2. KISIM
Zamanın Efendisi ve Arayış
Beşinci
"Nereye gittiğimizi hâlâ söylemediniz," dedi Richard mavi gözlerini kısıp, pencereden dışarıya bakarak.
Uçağın içi tamamen kara metaller ve kaplamalardan yapılmıştı. Oturdukları deri koltuklar bile siyahtı. Richard"ın emniyet metallerini taktığına memnun olmuştu Roxanne. Ã?ünkü uçak o kadar hızlı gidiyordu ki; koltuktan her an fırlayabilirdi.
Pilot kabinindeki göstergeler ve diğer bütün tuşlardan hiçbir anlam çıkaramıyordu. Hiçbir zaman uçağa binmemişti. Uçmaktan hiç hoşlanmazdı zaten. Hasebiyle biraz gergindi. Üstelik bu kadar sıra dışı olanını da hiç görmemişti.
"Daha yeri bulamadık mı?" diye sordu Roxanne. Kultarin ona cevap vermedi, fakat bileğinin üstündeki dijital ekranı Hamilton"a göstererek talimatlarını sürdürmeyi ihmal etmiyordu. Yarım saat geçmesine rağmen ilerlemeye devam ettiler. Roxanne pencereden dışarıya baktı. Büyük sıra dağların yanından geçtiklerini gördü. Uçsuz bucaksız bir ormanın üzerindeydiler, öyle ki; ufuk çizgisinin ötesine uzanıyordu. Fakat her şey bir çizgiler topluluğundan ibaret gibi görünüyordu, bunun sebebi uçağın çok süratli uçmasıydı.
"şu dağların arasındaki vadinin biraz ilerisi," dedi Kultarin, Hamilton"a. Elindeki ince monitör bir nevi bir defterdi sanki. Zira Kultarin üzerindeki tuşlara bastıkça, başka başka yazılar ortaya çıkıyordu. Roxanne garip sembollerden aklına uygun manalar çıkarmakta güçlük çekiyordu.
"O ne?" diye sordu Roxanne öne doğru.
Kultarin bu kez arkasını döndü ve "Babamın günlüğü," diye cevapladı.
"Tam olarak, ne yaptığımızı bize ne zaman anlatacaksın?" diye sordu Richard. Kultarin biraz bekledi ve Hamilton"a alçalması için işaret verdikten sonra "Aslında ben de bilmiyorum," diye cevap verdi. "Babam buraya gelmemi söylemiş, ben de onu yapıyorum."
Uçak havada durdu ve yavaş yavaş, kendi etrafında dönerek aşağıya doğru süzüldü. Çok hafif bir şekilde yere değince bir hava püskürtme sesi geldi.
Richard kendi üstündeki emniyet metalini göğsünden indirdikten sonra, ayağa kalkıp boynunu eğerek uçağın alt kapağını açtı. Roxanne"i peşine takarak aşağı indi.
Roxanne ağaçlarla çevrili etrafına bakarken her şeyin ne kadar sessiz olduğunu düşündü. Koca gövdeli yüksek kayın ağaçlarının arasındaki ufak bir boşluğa iniş yapmışlardı. Yer yer ortaya çıkmış yabani otlardan ve çalılardan başka bir şeyin ağaçların arasında barınmadığı gözleniyordu. Ã?ivit mavisi semadan gelen soğurucu ışık dalgası yaprakların verdiği karanlığı kaldıramamış, ormanın içi loş bir hâl alıvermişti. Hava ise şehre nazaran daha ferahtı, duruluğunu yitirmemişçesine Roxanne"in önceden hiç koklamadığı kadar güzel çiçek kokularıyla süslüydü.
Richard ve Hamilton kararlı hareketlerle tüfeklerini çıkardılar. Silahlarının garip biçimi Roxanne için çözülmesi gereken başka bir soru işaretiydi. Uçlarında küçükten büyüğe doğru sıralanmış mavi çemberler, kenarlarında da tüfeği doğrultmak için yapılmış uzun tutma kısımlardı vardı. Yani tüfekle Roxanne"in bildiği gibi omuzdan değil, karın hizasından nişan alınıyordu. Tetik namına görünen tek şey ise kolların kenarındaki oval yapılı alüminyum çubuklardı.
Kultarin sırtında bir çeşit büyük siyah kutu ile uçaktan indi. "Çok ağır olmalı," diye düşündü Roxanne, çünkü Hamilton ve Richard da ona yardım ettiği hâlde, zar zor yere indirebildiler.
"Bu ne için?" diye sordu Hamilton kutuyu yere bırakıp terini sildikten sonra.
"Yolculuğumuzun ne kadar süreceğini bilmiyorum," dedi Kultarin ellerini dizlerine koyup eğilerek. Kaşlarını kaldırınca kaşının kenarındaki çizik daha da belirginleşti. Derin soluklar alırken Roxanne ile göz göze gelerek gülümsedi.
Richard"ın sırtında ayrı yeten büyük bir silah daha vardı. Elindeki tüfeğin iki üç katı büyüklüğündeydi. Borularla kaplı silahın alt kısmına küçük bir tüp bağlanmıştı ve "yanıcı" olduğu yazıyordu. Namlu gibi doğrultulan kısmı ise bir kaynak makinesinin üflecinin büyütülmüş şekline benziyordu.
O silahı sırtından çıkararak güçlükle kutunun içine yerleştirdi. Sonra baktığını görünce Roxanne"e "Taşımak istemiyorum, çok ağır," dedi gülümseyerek.
"Yürüyeceğimizi söyleseydin hover-mobilimi getirirdim," diye ekledi Kultarin"e dönmeden. Kutunun üzerindeki dijital göstergeye basınca, ağzı kapanan kutu hafifçe metal sürtme gibi bir ses çıkardı. Sonra yerden havalanıp birkaç santimetre yükselerek öylece süzülmeye devam etti.
"Burada hover-mobil yürümez," dedi Kultarin iç çekerek doğrulduğu zaman. "Mağaralardan falan gideceğiz."
"Bu ne?" diye sordu Roxanne şaşkınlıkla havada asılı kalmış gibi duran büyük kutuyu işaret ederken.
"Adı "hovbox". İçinde gece uyumak için araç gereçler, battaniyeler ve yiyecekler var. Birkaç gün burada kalabiliriz," diye cevap verdi Kultarin. Bileğindeki göstergeye parmağıyla dokundu ve başını gökyüzüne doğru çevirdi. Sonra "Beni izleyin," diyerek yoldan aşağıya inmeye başladığı zaman ise yüzündeki umutsuzluk ifadesini anlamak çok güçtü.
Hepsi harekete geçip Kultarin"i takip ettikleri sırada Roxanne arkalarında kaldı ve "Uçağı burada mı bırakacaksınız?" diye seslendi onlara.
Kultarin "Ne uçağı?" diye sordu yürümeyi keserek. Roxanne onun dalga geçtiğini sandı. Eliyle işaret etmek için arkasına baktığında uçağın yerinde olmadığını neden sonra anlayabildi.
"Bu da-
"Merak etme," dedi Kultarin onun başka bir şey söylemesine fırsat vermeden, şaşkınlığından yararlanıp yanına yaklaştı. Bileğindeki düğmeye basmasıyla beyaz bir ışık parlaması oldu ve uçak birden ortaya çıktı. "Gizlenme kalkanıyla saklı."
Roxanne önce gözlerine inanmak zorlandı. Kultarin gülerek yavaş adımlarla onun yanından ayrılırken bileğindeki tuşa tekrar dokundu. Yine aynı beyaz ışık simsiyah uçağın etrafını kapladı ve uçak önce şeffaf bir görüntüye dönüştürdü kendisini, sonra çok ağır bir biçimde görünürden kayboldu.
Roxanne ondan önde aşağı doğru inen gruba katılmak için koşturduğunda, henüz görmediği neler olabileceğini düşünmek bile istemedi.
****
On dakika kadar sonra yürüdükleri patika düzleşti ve onları kalın kabuklu gövdeleri yosunlarla kaplı büyük ağaçlarla dolu ormanın içine soktu. Her tarafta gün ışığının yeni ortaya çıkmış olmasının verdiği bir hareketlilik vardı. Kuş cıvıltıları, yaşamın olduğu hafif karanlık ve rutubetli bu yaşlı ormanı daha da canlandırıyordu.
Kultarin, güneşin bulunmadığı masmavi gökyüzüne doğru baktığında, ufukta küçücük görünen, kapkara yüce-kan şehrini seçebildi. Burası On Altıncı Bölge"ye denk geliyordu. Bu yüzden Richard ve Hamilton sürekli tetikteydiler. Füzyon tüfeklerini en ufak gürültüye bile doğrultuyorlardı.
Hamilton onun yanına gelip, kalın sesini fısıltıya dönüştürerek "Bu patikayı kimlerin yaptığını tahmin edebiliyor musun?" diye sordu.
"Aklıma gelmiyor değil," diye cevapladı Kultarin ona bakmadan. "Fakat babam bu ormanın içinden geçmek gerektiğini yazmış. şansımızı deneyelim."
Patika tekrar tırmanmaya başladığı zaman, üstü de değişmiş, küçük çakıl taşlarıyla kaplanmıştı. Etraflarının ağaçlarla kaplı olması, onları yukarıdan gözlemek isteyenleri engelliyordu en azından. Richard çevresine bakarak yürümeye çalışıyordu, lakin bir yandan silahın ağırlığı, bir yandan da artan tedirginlik ona soğuk terler döktürmüştü. Ã?evredeki bin bir çeşit kuşun cıvıltısı bu tekin olmayan hâli biraz olsun azaltmasına rağmen, tansiyon her geçen dakika daha da yükseliyor, çakıl taşları ise çok fazla gürültüye sebep oluyordu.
Grupta gergin görünmeyen tek kişi Roxanne idi. En arkadan etrafı gözlemleyerek ağır adımlarla geliyordu. Kultarin ona "Yanımdan yürü!" diye seslenince. Hemen onun yanına doğru seğirtti. Havada süzülerek ilerleyen siyah kutu ise şimdi önlerindeydi.
Kultarin bileğindeki haritaya baktığında, daha çok yollarının olduğunu görüyordu. Geçen bir saat içinde orman sıkılığını hiç bozmadan muntazaman ilerledi, ama patika bir daraldı, bir genişledi. Sanki ağaçlar önlerinden çekiliyordu. Ã?akıl taşlarının kaybolup, yerini yumuşak kahverengi toprak yola bırakması onlara biraz olsun huzur getirdi.
Roxanne"in dikkatini çeken şey ise, o kadar ağaç olmasına rağmen, yerde bir tane bile düşmüş yaprak görmemesiydi. Patikanın dışında dikenli çalılara rastlıyorlardı, ancak ne bir kozalak parçası ne de başka bir şey çıkıyordu yollarına.
Ormanda arada bir cinslerini bilmediği kuşlardan başka hayvanlar da görür oldu. Diğerlerine göre daha küçük bir ağacın dalında uyuklayan bir sincap, onlar yanından geçerken az kalsın düşüyordu, lakin dengesini sağlayıp dallardan birine doğru çıkarak ormana yeni gelen bu yabancıları izlemeyi, onlar başka ağaçların ve karanlığın içinde kaybolana kadar bırakmadı.
Dev ağaçların arasından arada bir görünen gökyüzü ise eski sadeliğini yitirmişti; karanlığı yavaşça soğuran aydınlığın kaynağının görünmüyor olması Roxanne için anlaşılması çok güç bir düş kırıklığına dönüşüyordu. Güneş yoktu, ama her yer aydınlıktı. Bazen bulutlarla kaplı semaya bakıp, beklentiyle iç çekiyordu.
Yaşamının bir anda bu kadar değişmesi, kalbindeki büyük boşluğun dolması onun için ölümden daha güzel bir dönüşümdü. Yüreğinin derinliklerinde bulunan kara bir bulutla birlikte ortaya çıkan bütün bunların aslında bir düş olabileceği düşüncesi ise, şimdi ona acı veriyordu.
Patika dolambaçlı bir biçimde tekrar yükselirken, büyük bir tepenin etrafında yürüyerek yukarı çıkarmaya devam etti onları. Belki de yolculuğun sonuna geliyorlardı.
Ã?evrelerindeki ağaçlar onlar ilerledikçe yavaş yavaş küçüldüler ve daha da tepelere çıktıklarında iyice seyrekleşmeye başladılar. Sanki zirveye yükseldikçe daha da fazla cezalandırılıyorlardı.
Parlayan gümüş zırhların ne kadar dikkat çekebileceğini bilen Kultarin, hepsine kamuflaj için rnamcklarını siyaha dönüştürmelerini söyledi. Roxanne bunu daha önce öğrendiği için, bileğindeki tuşa bastığında göğüs kısmından çıkan siyah bir çeşit boya zırhındaki altın rengin üstünü ağır ağır kapladı. Ancak bu boya biçimli madde başka yere bulaşmadan veya damlamadan sadece onun üzerini örtmüştü.
En tepeye geldiklerinde ise ağaçlar tamamen kayboluvermiş, yerini dev kayalarla kaplı bir yükseltiye bırakmıştı. Richard"ın çok fazla tedirgin olduğunu gören Roxanne yanına gidip elini tuttu. İlk önce garipseyerek ona bakan Richard daha sonra gülümsedi ve yoluna devam etti. Kultarin ise hâlâ onları yukarıya doğru yönlendiriyordu. Arkalarına dönüp baktıklarında geldikleri vadideki ağaçlardan başka bir şey göremediklerini fark ettiler.
Tepeye çıktıkça gökyüzündeki kara bulutlara daha çok yaklaştıklarını anlayan Kultarin, babasının günlüğündeki kısma geldiklerini düşündü. Yazıyı tekrar okudu.
"Göğe daha çok yaklaştıkça tedirginliğim arttı. Nerede olduğumu bilmiyordum."
Sonra devamında "Karşıma bir mağara çıkana kadar yukarıya ilerledim. Mağaranın ağzı genişti. Ã?nce biraz korktum, ama içeri girdiğimde karanlıktan başka bir şey olmadığını gördüm," diye yazıyordu.
"İşte!" dedi Kultarin ağzı geniş büyük mağarayı gördüğünde.
"Geldik mi?" diye sordu Hamilton soluk soluğa. Zira tepeye çıkarlarken en çok yorulanlardan biriydi.
"Henüz değil," diye cevap verdi Kultarin ona dönmeden eliyle takip et işareti yaparak.
"Biraz dinlensek iyi olur," dedi Richard. Hepsi memnuniyetle onu onayladılar.
Yarım saat kadar mağaranın girişinin on metre önündeki tek bir çam ağacının altında dinlendiler. Kultarin oturmadan önce, önlerinde süzülerek uçan siyah kutunun içinden hepsine içecek su ve Roxanne"in adını bilmediği portakal gibi turuncu, ama çok eğri büğrü olan meyvelerden çıkarıp verdi. Kabuğu olduğunu sanan Roxanne eliyle onu soymaya çalışırken Kultarin ve diğerleri kahkahayla güldüler.
Kultarin, Roxanne"in yanına oturarak "Soymana gerek yok. Buna geram derler," dedi. Kendi meyvesinden dişleriyle koparıp bir elma gibi yedi. İçinin bembeyaz olduğunu fark etti Roxanne.
Kadere razı gelmiş hâlde meyveyi ısırınca bir süre onun tadını alamadı. Neden sonra ise gayet sulu bir çeşit tat ağzına geldi. Daha önce yediği hiçbir şeye benzemiyordu. Bazen ağzı kurutan, bazen de şekerli bir tadı vardı.
Herkes yeterince dinlenip su da içtiğinde (Roxanne doymuş olduğunu hissediyordu), Kultarin "Hadi bakalım," dedi ve ayağa kalktı. Üzerindeki kamuflajı kaldırınca gümüşten zırhı ortaya çıktı. Diğerleri de aynı şeyi yaptılar.
Parçacık hızlandırıcıyı kılıfından çıkarıp, en önden mağaranın girişine doğru ilerledi. Diğerleri yavaşça arkasından geldi. Roxanne de ilk kez tedirgin olmuştu. O da iyon darbesini eline aldı. Mağaranın özenle düzeltilip, kare şekline getirilmiş taştan ağzı bir lahite girişi andırıyordu çünkü.
İçerde yavaş yavaş yürüdüler. Ã?ıkan en ufak ses bile çok aşırıya kaçıyor, mağaranın karanlığı içinde yankılanıyordu.
Kultarin burada görünüşe ters kaçan çok ferah bir havanın olduğunu düşündü. Dışarıdan göründüğü gibi tekinsiz değildi. Geniş görünen bir koridoru andırdığını söyleyebilirlerdi, rutubetli ve biçimsiz eğrilikteki duvarları bunu güçleştiriyordu. Deniz kokusunu andıran yumuşak bir aromayla sarıldılar. Karanlık olduğu için bileğindeki yeşil elektronik tuşa bastı. Zırhının göğüs kısmındaki yıldız işaretinden gelen beyaz ışık hemen ortaya çıktı. Diğerleri de ışıklarını yakmışlardı, fakat Roxanne zorlanıyor gibiydi. Yerdeki bir taşa takılıp yere düştüğünde, Richard onu ayağa kaldırarak doğru tuşu bulmasını sağladı. Bu sırada genç kadın onun alev makinesini hovboxtan çıkarmış, sırtına almış olduğunu fark etti.
Mağaranın tavanı alçak ve dardı, ancak karşıdan Kultarin"in yüzüne rüzgâr geliyordu. Demek ki ilerde bir çıkış vardı. Doğru gelmişlerdi. Babası da burayı böyle tarif etmişti.
"Gelmedik mi daha?" diye sordu Richard kısık bir sesle.
"Yarıladık," diye mırıldandı Kultarin. Üzerlerinde zırh olmasa ne kadar terleyeceklerini düşünmeden edemiyordu.
Karanlığın içinde beş dakika kadar döne döne ilerledikten sonra, mağara genişledi ve tavanı yukarıya doğru yükseldi. Hâlâ dolambaçlı olarak aşağıya iniyorlardı. Ancak çok dikkatli olmaları gerekiyordu, zira her an takılıp tökezleyebilecekleri kadar büyük taşlar etrafa serpiştirilmiş gibiydi.
Daha da derinlere indiler, herhangi bir ses gelmiyordu. Neden sonra Kultarin hiçbir işaret vermeksizin olduğu yere çakılı kaldı ve mağaranın tavanına doğru başını kaldırdı.
"Lanet olsun," diye fısıldadı diğerlerine. "Dikkat edin. Ses çıkarmayın."
"Ne?" dedi Hamilton sesini alçaltıp ona yaklaşarak. Kultarin parmağıyla yukarıyı işaret etti.
Roxanne yukarıya doğru baktığında, Kultarin"in neden bahsettiğini anladı. Kara kara gölgeler mağaranın tavanında geziniyor, ince kuş seslerine benzer garip sesler yayıyorlardı. Lakin bunu duyabilmek çok zordu, zira tavanda büyük bir çukur açılmıştı(Kultarin yaratıkların burayı yuva olarak kullandıklarını anladı) ve çıkardıkları sesler bu yüzden mağaranın geneline erişemiyordu. Upuzun vücutları gümüş renkli yılanları andırıyordu. Onları buraya geldiği ilk gece de görmüştü Roxanne. Onu kente taşıyan yaratıklardı.
"Vahşi Roklar, tam da istediğim şeydi," diye mırıldandı Richard.
Tek tek adımlar atarak ileriye doğru yöneldiler. Hepsi silahlarını yaratıklara doğru yöneltmişti. Roxanne bir tanesinin çok yakından ona baktığını gördü. Ama Kultarin onun ateş etmesini engelledi.
Kocamandı ve gümüş renkli derisi onların zırhından gelen ışıkta parıldadı. Bedeni o kadar genişti ki; bir insan üzerine rahatlıkla oturabilirdi. Sapsarı gözleri ona dönükken, çok keskin görünen büyük dişlerini ortaya çıkarmıştı. Roxanne"in daha önceden fark etmediği şey ise, yaratığın kanatlarının olmasıydı. Aynı bir arınınki gibi hızla hareket ediyorlardı ve şeffaf görünümlüydüler.
Yaratık sanki bir hiçmiş gibi karanlıkta süratle kayboluverdi.
Kultarin onları yavaş yavaş tekrar daralan bir çıkışa getirdiğinde dışarıdan gelen bir ışık gördüler. Aydınlığı gördüklerine hiç bu kadar sevinmemişlerdi.
Hamilton, karanlıkta gözleri ışıldayarak "Peşimizden gelecekler kesin," diye fısıldadı tedirginlikle. "Ne yapacağız? Hepsiyle başa çıkamayız."
"Gerekirse savaşırız, ama şu an ilerlemek zorundayız," dedi Kultarin kararlı bir edayla. Onları ışığın geldiği içerilere sürükledi. Kendilerinin tedirginlikle ve stresle dolu nefes alışverişleri, ayaklarının yerdeki taşlara çaparak çıkardıkları ufak tefek sesler hariç hiçbir şey işitmiyorlardı.
Dar mağara iyice küçülüyordu. Her yerde aynı ağır hava ortaya çıkmış, onları boğmaya başlamıştı şimdi. Gittikçe daha çok ağırlaşıyordu. Kultarin büyük bir baskının ciğerlerini sıkıştırıp soluk almasını güçleştirdiğini sandı.
"Belki de bizi görmediler ha?" diye homurdandı Richard rahatlayarak. Roxanne bundan pek emin değildi, bunu diğerleriyle paylaşıp onları kaygılandırmak istemedi.
Anlaşılan onun düşüncesini Kultarin de paylaşıyordu.
"Ben zannetmiyorum. Gözleri çok keskindir hepsinin," diye mırıldandı.
Tavan o kadar alçaldı ki; boyları erkeklere göre kısa olan Kultarin ve Roxanne bile başlarını eğerek ilerlemek zorunda kaldılar. Sonunda iyice daraldı ve emekleyerek yürümeye başladılar. Kultarin"in boğazına oturmuş bir taş vardı, sanki yavaş yavaş büyüyerek onu boğuyordu.
Ã?nlerinde süzülerek giden kutu ise artık ilerlemekte zorlanıyordu. Tekinsiz geçen birkaç dakikanın ardından, son delikten çıktıklarında mağaranın aydınlık, geniş ve yüksek tavanlı bir bölümüne geldiler. İçerdeki kasvetli ve puslu havayı delen ışığın nereden geldiğini ilk girdikleri zaman fark etmişlerdi. Mağaranın on metre yukarısındaki büyük bir boşluktan açık mavi sema görünüyordu.
Roxanne açıklığın tam ortasında, derin olduğu belli olan bir su birikintisini işaret etti. "Ne yapacağız şimdi?" diye sordu. "Suya girmeyeceğiz değil mi?"
Kultarin de nihayet rahat bir nefes aldıktan sonra, elindeki ince monitöre baktı.
"Burada sudan bahsetmemiş," diye cevapladı. "Sanırım, ha evet, ilerden devam edeceğimizi-"
Derken birden sesini kesti, zira bir şey duyar gibi olmuştu. Bundan tam olarak emin olamamıştı, ama Richard ona bakmadan durdu. "Ne oldu, neden sus-"
"Sessiz ol," dedi Kultarin onun sözünü aniden keserek. Sonra ses daha da yakından duyuldu. "Dikkat edin roklar geliyor."
Diğerleri de onun neden bahsettiğini mağarayı uzaklardan yayılarak dolduran kanat vızıldaması ve kuş çığlığını andıran sesleri işittikleri zaman anlayabilmişlerdi. Hepsi silahlarıyla az önce çıktıkları deliğe doğru nişan aldılar. Kultarin monitörü yere bırakmış, iki eline birden iyon darbesinden almıştı. Parçacık hızlandırıcıyı kullanamazdı, çünkü eğer ıskalarsa mağaranın çökmesine sebep olabilirdi.
Richard füzyon tüfeğini bıraktı, sırtına bağlı bir tüple birlikte ucu alazlı alev makinesini deliğe doğru tutmaya başladı. Ã?ığlık dolu rok sesleri yaklaştığı anda, Richard makineyi deliğe ateşledi. Ã?flecin ucundan çıkan alevler kaçmaya çalışan rokları yakıyor, dev gümüşi bedenleri karartıp inceltiyordu. Yanan rokların acı dolu sesleri mağarada yankılanıyordu. Etrafa yayılan garip bir biçimde hoş pişmiş et kokusu oluştu. Henüz hiçbiri delikten çıkamamıştı. Kultarin ve Hamilton ise, başka yerden gelebilecek yaratıklar için etrafı kolluyorlardı.
Roxanne de, Kultarin"den aldığı iyon darbesini deliğe doğrultmuş biçimde tetikte ve bekliyordu. Hepsinin heyecanı ve korkusu doruğa ulaşmıştı. Ama en çok korkan Roxanne idi. Bilmediği bir dünyada, bilmediği yaratıklar tarafından yenmek üzereydi. Yine de paniğe kapılmadı. Her şeyin durulacağı zamanı sabırla bekledi.
Neden sonra benzer çığlıklar mağaranın tavanından da gelmeye başladı. Gümüş renkli yaratıklar mağaranın açık tavanından içeri girdiler. Richard hariç hepsi, sürü hâlinde içeri dalan yaratıklara ateş açtılar. O ise hâlâ diğer girişe alev püskürtüyordu.
Hamilton"ın silahı tek tek gümüş renkli toplar atıyordu. Vurulan yaratıklar havadan daha yere düşerlerken renkleri sararıp solarak ölüyorlardı.
Roxanne beyaz ışınlar saçan silahıyla, iki üç tanesini vurabildi. Birisi üzerine gelirken Kultarin onu kenara çekti. Vurdukları hemen düşüyor, bir süre boyunca yerde çırpınıyorlardı. Yüzlerce vızıldayan kanat sesi mağarayı doldurmuştu. Az sonra ses daha da fazlalaşınca Kultarin, Richard"ı omzundan çekerken hepsine "Suya atlayın!" diye bağırdı. "Sakın kafanızı sudan çıkarmayın. Suya atlayın!"
Richard hiç düşünmeden alev makinesini yere attı.
Kultarin"e doğru gelen bir tanesi, onu ısırmak üzereyken Hamilton araya girdi. Onu önünden çektiğinde yaratık uzun sivri dişlerini Hamilton"ın koluna geçirdi. Kultarin"i ittiği için Richard ve ikisi suya düştüler.
Roxanne Hamilton"ı ısıranı beyaz ışınlara boğduğunda onu keskin dişlerden kurtarabildi. Birlikte dibi görünmeyen suya atladılar. Derine dalınca silahını kılıfına koydu. Sonra suyun dibinde ortadan kaybolan Kultarin"e bakındı.
Kultarin rnamckın su için özel yapılmış başlığını çalıştırmıştı. Roxanne de diğerleri gibi Kultarin ile eğitimi sırasında önceden öğrenmiş olduğu gibi bileğindeki tuşa basarak su başlığını açtı. Omzunun arkasından çıkarak, başını örten şeffaf plastik torbaya benzer bir şey şişti ve yüzünün etrafını kapladı. Roxanne, o, tamamen açılana ve içindeki suyu boşaltana kadar nefesini tuttu. Başlık tamamen büyüdüğünde Roxanne ona eliyle dokunuverdi. Cama benziyordu, ama onun gibi katı değil esnekti.
Bununla gayet rahat nefes alabildiğini ve suyun altındaki her şeyi daha iyi görebildiğini fark etti. Yukarıya bakınca, suyun tepesinde uçuşan bulanık gölgeler olduğunu gördü. Hamilton da başlığını açmış, yanında kanayan kolunu tutuyordu. Kara ve endişeli kalın yüzü başlığın arkasından eğri büğrü biçimde çok garip görünüyordu.
Fakat Richard"ın nerede olduğu belli değildi. Kultarin, Roxanne"in yanına geldi ve ağzını hareket ettirerek aşağıyı işaret etti. Az sonra Richard sarı saçları suda dağılır hâlde yüzerek onların görüş mesafesine geldi ve el işaretiyle onları aşağıya doğru çağırdı. Kultarin ve Roxanne Hamilton"ı beraber tutarak, ona doğru yüzdüler. Richard onlara "Beni takip edin," der gibiydi dudaklarını oynatırken. Derinlere doğru yavaşça onu izlediler.
Sonra Richard dibi görünmeyen suyun ilerisinde kayaların arasındaki bir delikten geçince, Roxanne önden giderek onu takip etti. Kısa koyu renk saçları suda uçuşuyormuş gibi görünen Kultarin aynı delikten Hamilton"ı iterken Roxanne onu içeri çekiyordu.
Az sonra yüzeye geldiklerinde çıkışı olan başka bir mağarada olduklarını gördüler. Bir önceki gibi yüksek tavanlı değildi, aksine daha dar olan duvarlarının üstünü rutubet kaplamamıştı. Buna rağmen çok daha aydınlık ve ferah bir havası vardı. Hepsi hemen bileklerindeki tuşlara basarak başlıklarını kapattı.
"Isırıldın mı?" diye sordu Kultarin hemen Hamilton"ın yanına gelerek. "Kahretsin."
Sudan yeni çıkmış olmasına rağmen onun gözlerindeki endişeyi okuyabilen Roxanne, Hamilton"a destek olarak "Neden? Çok mu kötü?" diye sordu.
Kultarin elini zırhın yırtılmış olduğu kısımdaki yaraya bastırdı.
"Panzehir almazsa daha da kötüleşebilir" dedi. Hamilton acı içinde bağırdı ve kendisini bıraktı. Onun gevşemiş yüz hatlarından kendinden geçtiği anlaşılıyordu. Hararetlenmeye başlamış olan başını yavaşça yere bıraktılar.
Nasıl paniğe düşmediğine şaşırıyordu. Vücudunda hızla yayılan adrenalini bir şekilde bastırıyordu sanki. Kultarin ve Richard daha önce böyle şeyleri çok gördüklerinden ondan çok daha sakin durumdaydılar tabii.
"Ne yapabiliriz?" diye sordu Richard"a. Richard ayağa kalkmış hâlde mağaranın dışına doğru bakarak silahıyla etrafı kontrol ediyordu.
"Panzehir hovboxta kaldı," diye cevap verdi Richard. "Onu çağırmamız gerekiyor."
"Tamam, yapalım o zaman," dedi Roxanne, ikisine birden teker teker bakarken yüz ifadelerini okumaya çalışıyordu.
"Onu çağırmak için dışarı çıkmalıyız. Mağaranın tavanındaki açıklıktan çıkabilir," dedi Kultarin çehresine aniden yansıyan belirsiz bir umutla.
Fakat Richard "Doğru, ama peşinde rokları getirebilir," dedi. "Yüce-kanların da ilgisini çekebilir tabii."
"Ama etrafta onlardan hiç görmedik," diye karşılık verdi Roxanne. "Sadece mağaranın içindelerdi."
"Haklısın," dedi Richard gözlerini Kultarin"in kararlı ve hırslı dolu yüzünden ayırmadan. "Fakat hangisi daha önemli-"
"Bana görevden bahsetmeye kalkma," dedi Kultarin kızgın bir sesle. "En iyi dostlarımdan birini görev yüzünden acıya ve ölüme terk edecek değilim."
Zaten babasının neden onu buraya yolladığını bile bilmiyordu. Kendisine olan kızgınlığı kafasını çok meşgul ediyordu. Bu yaptıkları aptalca bir hata mıydı yoksa? Boşu boşuna sevdiklerini tehlikeye mi atmıştı? Başı bu sorulardan çatlayacak gibi ağrıyordu.
"İyi o zaman Roxanne, sen karar ver," dedi Richard ona sırtını döndükten sonra. "Altın Yıldız sensin."
İkisi de Roxanne"e onay vermesi için baktılar. Roxanne biraz bekledi ve önce hüzünlü yemyeşil gözlerle Hamilton"ın kısa siyah saçlarını okşayan Kultarin"e, sonra füzyon tüfeğiyle etrafı kolaçan eden Richard"a göz gezdirdi.
Hep birlikte Hamilton"ı kaldırıp, mağaranın dışına çıktılar. Artık dağın tepesinde değillerdi. Bir vadide olmalarına rağmen hemen ilerde dev bir ormanın başlangıcı olan ufak bir ağaçlık bulunuyordu. Kultarin bilekliğindeki kontrol tuşlarına basarak hovboxı çağırma komutunu girdi.
Beş dakika sonra Hamilton"ı ölü bir ağacın çıplak, kabuksuz gövdesinin kenarına yasladıklarında, Roxanne uçarak onlara doğru yaklaşan kara kutuyu gördü. Peşine iki tane de rok denen yaratıklardan takmıştı. Dağın köşesinden on metre yükseklikten süzülerek onlara doğru yaklaşıyorlardı.
Richard hemen roklara doğru nişan aldı ve füzyon silahından çıkan iki kıvılcım patlaması sesiyle ikisini de düşürdü.
Kultarin ise yere sapasağlam inen hovboxı açtı ve içinden Roxanne"in daha önce gördüklerine benzer oval biçimli bir şişe çıkardı. İçinde yosun yeşili cıvık bir sıvı vardı.
"Richard yardım et," dedi Kultarin endişeyle şişenin camdan kapağını açarken.
Richard silahını yere koyup ağaca yasladıkları baygın Hamilton"ın önüne eğildi. Elleri ve kollarını adamın geniş omuzlarına, dizlerini ise bacaklarına bastırdı.
Hamilton"ın kanayan yarasına sıvıyı dökmek isteyen Kultarin, zırhın yırtılmış kol kısmını aralarken Roxanne de ona yardım etti. Yeşil sıvıyı ağır bir biçimde yaraya döktüklerinde baygın olan Hamilton birden acıyla çığlıklar atıp çırpınmaya başladı. Yaradan ise sanki tavaya yeni atılmış kızartmaların sesleri yükseliyordu. Neyse ki Richard onu sıkıca tutuyordu.
Yaradan çıkan yeşil bir duman, yukarıya doğru havalandı.
Yanık bir et kokusu çevrelerini sarınca, Roxanne"in midesi yerinden oynadı fakat zor da olsa kendisini tutmasını bildi.
İki dakika kadar sonra bağrışları azaldı ve sessizce kalakaldı. şimdi ise horul horul uyuyordu.
"Tamam," dedi Kultarin. "Artık iyileşecek."
"şimdi ne yapacağız?" diye sordu Roxanne.
"Birazdan hava kararacak. Ormanın içlerine girip, geceyi orada geçirelim," diye cevap verdi Kultarin.
"Doğru!" diye onayladı Hamilton"ı yeni bırakmış olan Richard. Onu tutmakta bayağı bir zorlanmıştı anlaşılan, zira çok yorgun görünüyordu. "Karanlıkta kaybolmanın bir anlamı yok. Hem roklardan uzak olsak çok iyi olur."
Ancak henüz hiçbiri daha yerden kalkamamışlarken Roxanne birkaç ayak sesi duydu. Onun arkasına doğru bakan Kultarin"in korkuyla kasılmış ince yüz hatlarından yanlış bir şeyler olduğunu anladı. Kafasını o yöne çevirir çevirmez gözlerini alan çok parlak bir beyaz ışık parlamasıyla bayılıverdi.
Kultarin gözünü açtığında, ellerinin ve bacaklarının metal aletlerle bağlı olduğunu neden sonra fark edebildi. Dizlerinin üstünde çöktürülmüştü. Her şey yavaşça belirginlik kazanmaya başladığı zaman beynine bir kopukluk hissi yayıldı. Başının etrafını saran bir zihin dengeleyici yüzünden sağlıklı düşünemediğini anlayamamıştı. Bu aygıt insanların düşünmesini yavaşlatıyor ve zihin güçlerini engelliyordu. Onları köle yapmak için idealdi.
Sağına ve soluna baktığında Roxanne ve Richard"ın daha şimdi uyandıklarını gördü. Onlar da kendisi gibi bağlanmışlar ve dizleri üstünde duruyorlardı. İnce metalden yapılmış olan kül grisi zihin dengeleyiciler başlarını sarıvermişlerdi. Hamilton ise hâlâ kendisine gelememişti.
Ã?evrelerinde onlarca yüce-kan bulunuyordu. Siyah zırhlar içindekilerin hepsi tüfeklerini onlara doğrultmuşlardı. Hepsinin uzun siyah saçları ve kara zırhları vardı. Sanki iğrendikleri bir şey görmüşler gibi tiksinti okunuyordu yüz ifadelerinden. İçlerinde farklı olan tek adam beyaz zırha bürünmüş olan şamanlarıydı.
Roxanne gözlerini açıp kendisine gelir gelmez "Neler oluyor?" diye sordu.
"Sessizlik!" diye bağırdı hemen onların önüne gelerek. "Ölümlüler, İmparatorluğa karşı gelen asiler olarak yargılamanız yapıldı."
Bunun da gözleri diğerleri gibi sapsarıydı ve uzun kestane rengi saçları omuzlarına düşüyordu. Ezilmiş görünen yanaklarında derin kesikler vardı. Kemerli burnu, uzunca sarkmış çenesi ve çatılmış beyaz renkli kaşları yüzünden iğrenme ifadesi hepsinden fazla belli oluyordu.
Birden silahını belinden çekti. Kultarin onun bir parçacık hızlandırıcı olduğunu başına bağlı aygıtla bile anlamakta güçlük çekmedi. Ancak eski bir model olduğu belliydi. Bu da demek ki; bu kişi çok yüksek rütbeli bir subaydı.
"On altıncı bölgede ne arıyorsunuz?" diye sordu Roxanne"e silahını doğrultarak. Tüyler ürperten soğuk sesi sert ve ölümcüldü.
Roxanne dehşetle Kultarin"e baktı, ama sesini çıkarmadı.
"Beynini deşerek öğrenmeye zorlama beni," diye bağırdı şaman kızgın bir sesle. Silah tutmayan beyaz zırhlı elini ona doğru uzattı.
Az sonra Roxanne beyninde korkunç acılar hissetti. Sanki birisi tornavidayla kafatasını parçalıyordu. Keskin ve anlamsız acıdan kurtulmanın bir yolunu bulamıyordu. Istırap çığlıkları dağlardan yankılandı. Daha önce Kultarin"e de yaptığı gibi, karşılık vermek istese de beceremedi.
Acılar iki dakika sonra, kesilince Roxanne nerede olduğunu bile unutmuştu. Gözlerini kapatıp yanlamasına yere düştü ve kendinden geçti.
Kultarin ve Richard hâlâ uyanıktılar. Yüzlerindeki korku onları ele veren tek şey değildi, Kultarin git gide daha fazla paniğe sürüklendiğini hissediyordu, zira sıra kendisine gelmişti.
"Sen! Ölümlü!" dedi şaman acımasız bir sesle onun önüne gelerek. Sapsarı gözler ölümcül bir şahin gibi tepesindeydi. "Arkadaşın gibi sende-"
Lakin sesi vadide yankılanan bir kahkaha sesiyle kesiliverdi. Kultarin daha önce bu kadar korkunç bir gülüş duymamıştı. Sanki içinde mutluluk değil, kin barındırıyor, insanın tüylerini ürpertiyordu. Az önce şaman yüzünden duyduğu tüm o korkular ve panik düşüncesi gitmiş yüreğini bilinmeyene karşı olan merak duygusu doldurmuştu. Zaten korkan tek kişi kendisi değildi. Yüce-kanlar da çok tedirgin olmuşlardı.
Kaba kahkaha uzun süre daha devam etti. Fakat nereden geldiği bir türlü anlaşılmıyordu. Yüce-kanlar bir öne bir arkaya bakarak sesin kaynağını bulmaya çalışıyorlardı. İçlerinde yerinden kıpırdamayan tek kişi şamandı. Lakin o da suskun kalmayı tercih etmişti. Aniden esmeye başlayan sert rüzgârla havadaki tansiyon daha da yükseldi.
Zamanın Efendisi ve Arayış
Beşinci
"Nereye gittiğimizi hâlâ söylemediniz," dedi Richard mavi gözlerini kısıp, pencereden dışarıya bakarak.
Uçağın içi tamamen kara metaller ve kaplamalardan yapılmıştı. Oturdukları deri koltuklar bile siyahtı. Richard"ın emniyet metallerini taktığına memnun olmuştu Roxanne. Ã?ünkü uçak o kadar hızlı gidiyordu ki; koltuktan her an fırlayabilirdi.
Pilot kabinindeki göstergeler ve diğer bütün tuşlardan hiçbir anlam çıkaramıyordu. Hiçbir zaman uçağa binmemişti. Uçmaktan hiç hoşlanmazdı zaten. Hasebiyle biraz gergindi. Üstelik bu kadar sıra dışı olanını da hiç görmemişti.
"Daha yeri bulamadık mı?" diye sordu Roxanne. Kultarin ona cevap vermedi, fakat bileğinin üstündeki dijital ekranı Hamilton"a göstererek talimatlarını sürdürmeyi ihmal etmiyordu. Yarım saat geçmesine rağmen ilerlemeye devam ettiler. Roxanne pencereden dışarıya baktı. Büyük sıra dağların yanından geçtiklerini gördü. Uçsuz bucaksız bir ormanın üzerindeydiler, öyle ki; ufuk çizgisinin ötesine uzanıyordu. Fakat her şey bir çizgiler topluluğundan ibaret gibi görünüyordu, bunun sebebi uçağın çok süratli uçmasıydı.
"şu dağların arasındaki vadinin biraz ilerisi," dedi Kultarin, Hamilton"a. Elindeki ince monitör bir nevi bir defterdi sanki. Zira Kultarin üzerindeki tuşlara bastıkça, başka başka yazılar ortaya çıkıyordu. Roxanne garip sembollerden aklına uygun manalar çıkarmakta güçlük çekiyordu.
"O ne?" diye sordu Roxanne öne doğru.
Kultarin bu kez arkasını döndü ve "Babamın günlüğü," diye cevapladı.
"Tam olarak, ne yaptığımızı bize ne zaman anlatacaksın?" diye sordu Richard. Kultarin biraz bekledi ve Hamilton"a alçalması için işaret verdikten sonra "Aslında ben de bilmiyorum," diye cevap verdi. "Babam buraya gelmemi söylemiş, ben de onu yapıyorum."
Uçak havada durdu ve yavaş yavaş, kendi etrafında dönerek aşağıya doğru süzüldü. Çok hafif bir şekilde yere değince bir hava püskürtme sesi geldi.
Richard kendi üstündeki emniyet metalini göğsünden indirdikten sonra, ayağa kalkıp boynunu eğerek uçağın alt kapağını açtı. Roxanne"i peşine takarak aşağı indi.
Roxanne ağaçlarla çevrili etrafına bakarken her şeyin ne kadar sessiz olduğunu düşündü. Koca gövdeli yüksek kayın ağaçlarının arasındaki ufak bir boşluğa iniş yapmışlardı. Yer yer ortaya çıkmış yabani otlardan ve çalılardan başka bir şeyin ağaçların arasında barınmadığı gözleniyordu. Ã?ivit mavisi semadan gelen soğurucu ışık dalgası yaprakların verdiği karanlığı kaldıramamış, ormanın içi loş bir hâl alıvermişti. Hava ise şehre nazaran daha ferahtı, duruluğunu yitirmemişçesine Roxanne"in önceden hiç koklamadığı kadar güzel çiçek kokularıyla süslüydü.
Richard ve Hamilton kararlı hareketlerle tüfeklerini çıkardılar. Silahlarının garip biçimi Roxanne için çözülmesi gereken başka bir soru işaretiydi. Uçlarında küçükten büyüğe doğru sıralanmış mavi çemberler, kenarlarında da tüfeği doğrultmak için yapılmış uzun tutma kısımlardı vardı. Yani tüfekle Roxanne"in bildiği gibi omuzdan değil, karın hizasından nişan alınıyordu. Tetik namına görünen tek şey ise kolların kenarındaki oval yapılı alüminyum çubuklardı.
Kultarin sırtında bir çeşit büyük siyah kutu ile uçaktan indi. "Çok ağır olmalı," diye düşündü Roxanne, çünkü Hamilton ve Richard da ona yardım ettiği hâlde, zar zor yere indirebildiler.
"Bu ne için?" diye sordu Hamilton kutuyu yere bırakıp terini sildikten sonra.
"Yolculuğumuzun ne kadar süreceğini bilmiyorum," dedi Kultarin ellerini dizlerine koyup eğilerek. Kaşlarını kaldırınca kaşının kenarındaki çizik daha da belirginleşti. Derin soluklar alırken Roxanne ile göz göze gelerek gülümsedi.
Richard"ın sırtında ayrı yeten büyük bir silah daha vardı. Elindeki tüfeğin iki üç katı büyüklüğündeydi. Borularla kaplı silahın alt kısmına küçük bir tüp bağlanmıştı ve "yanıcı" olduğu yazıyordu. Namlu gibi doğrultulan kısmı ise bir kaynak makinesinin üflecinin büyütülmüş şekline benziyordu.
O silahı sırtından çıkararak güçlükle kutunun içine yerleştirdi. Sonra baktığını görünce Roxanne"e "Taşımak istemiyorum, çok ağır," dedi gülümseyerek.
"Yürüyeceğimizi söyleseydin hover-mobilimi getirirdim," diye ekledi Kultarin"e dönmeden. Kutunun üzerindeki dijital göstergeye basınca, ağzı kapanan kutu hafifçe metal sürtme gibi bir ses çıkardı. Sonra yerden havalanıp birkaç santimetre yükselerek öylece süzülmeye devam etti.
"Burada hover-mobil yürümez," dedi Kultarin iç çekerek doğrulduğu zaman. "Mağaralardan falan gideceğiz."
"Bu ne?" diye sordu Roxanne şaşkınlıkla havada asılı kalmış gibi duran büyük kutuyu işaret ederken.
"Adı "hovbox". İçinde gece uyumak için araç gereçler, battaniyeler ve yiyecekler var. Birkaç gün burada kalabiliriz," diye cevap verdi Kultarin. Bileğindeki göstergeye parmağıyla dokundu ve başını gökyüzüne doğru çevirdi. Sonra "Beni izleyin," diyerek yoldan aşağıya inmeye başladığı zaman ise yüzündeki umutsuzluk ifadesini anlamak çok güçtü.
Hepsi harekete geçip Kultarin"i takip ettikleri sırada Roxanne arkalarında kaldı ve "Uçağı burada mı bırakacaksınız?" diye seslendi onlara.
Kultarin "Ne uçağı?" diye sordu yürümeyi keserek. Roxanne onun dalga geçtiğini sandı. Eliyle işaret etmek için arkasına baktığında uçağın yerinde olmadığını neden sonra anlayabildi.
"Bu da-
"Merak etme," dedi Kultarin onun başka bir şey söylemesine fırsat vermeden, şaşkınlığından yararlanıp yanına yaklaştı. Bileğindeki düğmeye basmasıyla beyaz bir ışık parlaması oldu ve uçak birden ortaya çıktı. "Gizlenme kalkanıyla saklı."
Roxanne önce gözlerine inanmak zorlandı. Kultarin gülerek yavaş adımlarla onun yanından ayrılırken bileğindeki tuşa tekrar dokundu. Yine aynı beyaz ışık simsiyah uçağın etrafını kapladı ve uçak önce şeffaf bir görüntüye dönüştürdü kendisini, sonra çok ağır bir biçimde görünürden kayboldu.
Roxanne ondan önde aşağı doğru inen gruba katılmak için koşturduğunda, henüz görmediği neler olabileceğini düşünmek bile istemedi.
****
On dakika kadar sonra yürüdükleri patika düzleşti ve onları kalın kabuklu gövdeleri yosunlarla kaplı büyük ağaçlarla dolu ormanın içine soktu. Her tarafta gün ışığının yeni ortaya çıkmış olmasının verdiği bir hareketlilik vardı. Kuş cıvıltıları, yaşamın olduğu hafif karanlık ve rutubetli bu yaşlı ormanı daha da canlandırıyordu.
Kultarin, güneşin bulunmadığı masmavi gökyüzüne doğru baktığında, ufukta küçücük görünen, kapkara yüce-kan şehrini seçebildi. Burası On Altıncı Bölge"ye denk geliyordu. Bu yüzden Richard ve Hamilton sürekli tetikteydiler. Füzyon tüfeklerini en ufak gürültüye bile doğrultuyorlardı.
Hamilton onun yanına gelip, kalın sesini fısıltıya dönüştürerek "Bu patikayı kimlerin yaptığını tahmin edebiliyor musun?" diye sordu.
"Aklıma gelmiyor değil," diye cevapladı Kultarin ona bakmadan. "Fakat babam bu ormanın içinden geçmek gerektiğini yazmış. şansımızı deneyelim."
Patika tekrar tırmanmaya başladığı zaman, üstü de değişmiş, küçük çakıl taşlarıyla kaplanmıştı. Etraflarının ağaçlarla kaplı olması, onları yukarıdan gözlemek isteyenleri engelliyordu en azından. Richard çevresine bakarak yürümeye çalışıyordu, lakin bir yandan silahın ağırlığı, bir yandan da artan tedirginlik ona soğuk terler döktürmüştü. Ã?evredeki bin bir çeşit kuşun cıvıltısı bu tekin olmayan hâli biraz olsun azaltmasına rağmen, tansiyon her geçen dakika daha da yükseliyor, çakıl taşları ise çok fazla gürültüye sebep oluyordu.
Grupta gergin görünmeyen tek kişi Roxanne idi. En arkadan etrafı gözlemleyerek ağır adımlarla geliyordu. Kultarin ona "Yanımdan yürü!" diye seslenince. Hemen onun yanına doğru seğirtti. Havada süzülerek ilerleyen siyah kutu ise şimdi önlerindeydi.
Kultarin bileğindeki haritaya baktığında, daha çok yollarının olduğunu görüyordu. Geçen bir saat içinde orman sıkılığını hiç bozmadan muntazaman ilerledi, ama patika bir daraldı, bir genişledi. Sanki ağaçlar önlerinden çekiliyordu. Ã?akıl taşlarının kaybolup, yerini yumuşak kahverengi toprak yola bırakması onlara biraz olsun huzur getirdi.
Roxanne"in dikkatini çeken şey ise, o kadar ağaç olmasına rağmen, yerde bir tane bile düşmüş yaprak görmemesiydi. Patikanın dışında dikenli çalılara rastlıyorlardı, ancak ne bir kozalak parçası ne de başka bir şey çıkıyordu yollarına.
Ormanda arada bir cinslerini bilmediği kuşlardan başka hayvanlar da görür oldu. Diğerlerine göre daha küçük bir ağacın dalında uyuklayan bir sincap, onlar yanından geçerken az kalsın düşüyordu, lakin dengesini sağlayıp dallardan birine doğru çıkarak ormana yeni gelen bu yabancıları izlemeyi, onlar başka ağaçların ve karanlığın içinde kaybolana kadar bırakmadı.
Dev ağaçların arasından arada bir görünen gökyüzü ise eski sadeliğini yitirmişti; karanlığı yavaşça soğuran aydınlığın kaynağının görünmüyor olması Roxanne için anlaşılması çok güç bir düş kırıklığına dönüşüyordu. Güneş yoktu, ama her yer aydınlıktı. Bazen bulutlarla kaplı semaya bakıp, beklentiyle iç çekiyordu.
Yaşamının bir anda bu kadar değişmesi, kalbindeki büyük boşluğun dolması onun için ölümden daha güzel bir dönüşümdü. Yüreğinin derinliklerinde bulunan kara bir bulutla birlikte ortaya çıkan bütün bunların aslında bir düş olabileceği düşüncesi ise, şimdi ona acı veriyordu.
Patika dolambaçlı bir biçimde tekrar yükselirken, büyük bir tepenin etrafında yürüyerek yukarı çıkarmaya devam etti onları. Belki de yolculuğun sonuna geliyorlardı.
Ã?evrelerindeki ağaçlar onlar ilerledikçe yavaş yavaş küçüldüler ve daha da tepelere çıktıklarında iyice seyrekleşmeye başladılar. Sanki zirveye yükseldikçe daha da fazla cezalandırılıyorlardı.
Parlayan gümüş zırhların ne kadar dikkat çekebileceğini bilen Kultarin, hepsine kamuflaj için rnamcklarını siyaha dönüştürmelerini söyledi. Roxanne bunu daha önce öğrendiği için, bileğindeki tuşa bastığında göğüs kısmından çıkan siyah bir çeşit boya zırhındaki altın rengin üstünü ağır ağır kapladı. Ancak bu boya biçimli madde başka yere bulaşmadan veya damlamadan sadece onun üzerini örtmüştü.
En tepeye geldiklerinde ise ağaçlar tamamen kayboluvermiş, yerini dev kayalarla kaplı bir yükseltiye bırakmıştı. Richard"ın çok fazla tedirgin olduğunu gören Roxanne yanına gidip elini tuttu. İlk önce garipseyerek ona bakan Richard daha sonra gülümsedi ve yoluna devam etti. Kultarin ise hâlâ onları yukarıya doğru yönlendiriyordu. Arkalarına dönüp baktıklarında geldikleri vadideki ağaçlardan başka bir şey göremediklerini fark ettiler.
Tepeye çıktıkça gökyüzündeki kara bulutlara daha çok yaklaştıklarını anlayan Kultarin, babasının günlüğündeki kısma geldiklerini düşündü. Yazıyı tekrar okudu.
"Göğe daha çok yaklaştıkça tedirginliğim arttı. Nerede olduğumu bilmiyordum."
Sonra devamında "Karşıma bir mağara çıkana kadar yukarıya ilerledim. Mağaranın ağzı genişti. Ã?nce biraz korktum, ama içeri girdiğimde karanlıktan başka bir şey olmadığını gördüm," diye yazıyordu.
"İşte!" dedi Kultarin ağzı geniş büyük mağarayı gördüğünde.
"Geldik mi?" diye sordu Hamilton soluk soluğa. Zira tepeye çıkarlarken en çok yorulanlardan biriydi.
"Henüz değil," diye cevap verdi Kultarin ona dönmeden eliyle takip et işareti yaparak.
"Biraz dinlensek iyi olur," dedi Richard. Hepsi memnuniyetle onu onayladılar.
Yarım saat kadar mağaranın girişinin on metre önündeki tek bir çam ağacının altında dinlendiler. Kultarin oturmadan önce, önlerinde süzülerek uçan siyah kutunun içinden hepsine içecek su ve Roxanne"in adını bilmediği portakal gibi turuncu, ama çok eğri büğrü olan meyvelerden çıkarıp verdi. Kabuğu olduğunu sanan Roxanne eliyle onu soymaya çalışırken Kultarin ve diğerleri kahkahayla güldüler.
Kultarin, Roxanne"in yanına oturarak "Soymana gerek yok. Buna geram derler," dedi. Kendi meyvesinden dişleriyle koparıp bir elma gibi yedi. İçinin bembeyaz olduğunu fark etti Roxanne.
Kadere razı gelmiş hâlde meyveyi ısırınca bir süre onun tadını alamadı. Neden sonra ise gayet sulu bir çeşit tat ağzına geldi. Daha önce yediği hiçbir şeye benzemiyordu. Bazen ağzı kurutan, bazen de şekerli bir tadı vardı.
Herkes yeterince dinlenip su da içtiğinde (Roxanne doymuş olduğunu hissediyordu), Kultarin "Hadi bakalım," dedi ve ayağa kalktı. Üzerindeki kamuflajı kaldırınca gümüşten zırhı ortaya çıktı. Diğerleri de aynı şeyi yaptılar.
Parçacık hızlandırıcıyı kılıfından çıkarıp, en önden mağaranın girişine doğru ilerledi. Diğerleri yavaşça arkasından geldi. Roxanne de ilk kez tedirgin olmuştu. O da iyon darbesini eline aldı. Mağaranın özenle düzeltilip, kare şekline getirilmiş taştan ağzı bir lahite girişi andırıyordu çünkü.
İçerde yavaş yavaş yürüdüler. Ã?ıkan en ufak ses bile çok aşırıya kaçıyor, mağaranın karanlığı içinde yankılanıyordu.
Kultarin burada görünüşe ters kaçan çok ferah bir havanın olduğunu düşündü. Dışarıdan göründüğü gibi tekinsiz değildi. Geniş görünen bir koridoru andırdığını söyleyebilirlerdi, rutubetli ve biçimsiz eğrilikteki duvarları bunu güçleştiriyordu. Deniz kokusunu andıran yumuşak bir aromayla sarıldılar. Karanlık olduğu için bileğindeki yeşil elektronik tuşa bastı. Zırhının göğüs kısmındaki yıldız işaretinden gelen beyaz ışık hemen ortaya çıktı. Diğerleri de ışıklarını yakmışlardı, fakat Roxanne zorlanıyor gibiydi. Yerdeki bir taşa takılıp yere düştüğünde, Richard onu ayağa kaldırarak doğru tuşu bulmasını sağladı. Bu sırada genç kadın onun alev makinesini hovboxtan çıkarmış, sırtına almış olduğunu fark etti.
Mağaranın tavanı alçak ve dardı, ancak karşıdan Kultarin"in yüzüne rüzgâr geliyordu. Demek ki ilerde bir çıkış vardı. Doğru gelmişlerdi. Babası da burayı böyle tarif etmişti.
"Gelmedik mi daha?" diye sordu Richard kısık bir sesle.
"Yarıladık," diye mırıldandı Kultarin. Üzerlerinde zırh olmasa ne kadar terleyeceklerini düşünmeden edemiyordu.
Karanlığın içinde beş dakika kadar döne döne ilerledikten sonra, mağara genişledi ve tavanı yukarıya doğru yükseldi. Hâlâ dolambaçlı olarak aşağıya iniyorlardı. Ancak çok dikkatli olmaları gerekiyordu, zira her an takılıp tökezleyebilecekleri kadar büyük taşlar etrafa serpiştirilmiş gibiydi.
Daha da derinlere indiler, herhangi bir ses gelmiyordu. Neden sonra Kultarin hiçbir işaret vermeksizin olduğu yere çakılı kaldı ve mağaranın tavanına doğru başını kaldırdı.
"Lanet olsun," diye fısıldadı diğerlerine. "Dikkat edin. Ses çıkarmayın."
"Ne?" dedi Hamilton sesini alçaltıp ona yaklaşarak. Kultarin parmağıyla yukarıyı işaret etti.
Roxanne yukarıya doğru baktığında, Kultarin"in neden bahsettiğini anladı. Kara kara gölgeler mağaranın tavanında geziniyor, ince kuş seslerine benzer garip sesler yayıyorlardı. Lakin bunu duyabilmek çok zordu, zira tavanda büyük bir çukur açılmıştı(Kultarin yaratıkların burayı yuva olarak kullandıklarını anladı) ve çıkardıkları sesler bu yüzden mağaranın geneline erişemiyordu. Upuzun vücutları gümüş renkli yılanları andırıyordu. Onları buraya geldiği ilk gece de görmüştü Roxanne. Onu kente taşıyan yaratıklardı.
"Vahşi Roklar, tam da istediğim şeydi," diye mırıldandı Richard.
Tek tek adımlar atarak ileriye doğru yöneldiler. Hepsi silahlarını yaratıklara doğru yöneltmişti. Roxanne bir tanesinin çok yakından ona baktığını gördü. Ama Kultarin onun ateş etmesini engelledi.
Kocamandı ve gümüş renkli derisi onların zırhından gelen ışıkta parıldadı. Bedeni o kadar genişti ki; bir insan üzerine rahatlıkla oturabilirdi. Sapsarı gözleri ona dönükken, çok keskin görünen büyük dişlerini ortaya çıkarmıştı. Roxanne"in daha önceden fark etmediği şey ise, yaratığın kanatlarının olmasıydı. Aynı bir arınınki gibi hızla hareket ediyorlardı ve şeffaf görünümlüydüler.
Yaratık sanki bir hiçmiş gibi karanlıkta süratle kayboluverdi.
Kultarin onları yavaş yavaş tekrar daralan bir çıkışa getirdiğinde dışarıdan gelen bir ışık gördüler. Aydınlığı gördüklerine hiç bu kadar sevinmemişlerdi.
Hamilton, karanlıkta gözleri ışıldayarak "Peşimizden gelecekler kesin," diye fısıldadı tedirginlikle. "Ne yapacağız? Hepsiyle başa çıkamayız."
"Gerekirse savaşırız, ama şu an ilerlemek zorundayız," dedi Kultarin kararlı bir edayla. Onları ışığın geldiği içerilere sürükledi. Kendilerinin tedirginlikle ve stresle dolu nefes alışverişleri, ayaklarının yerdeki taşlara çaparak çıkardıkları ufak tefek sesler hariç hiçbir şey işitmiyorlardı.
Dar mağara iyice küçülüyordu. Her yerde aynı ağır hava ortaya çıkmış, onları boğmaya başlamıştı şimdi. Gittikçe daha çok ağırlaşıyordu. Kultarin büyük bir baskının ciğerlerini sıkıştırıp soluk almasını güçleştirdiğini sandı.
"Belki de bizi görmediler ha?" diye homurdandı Richard rahatlayarak. Roxanne bundan pek emin değildi, bunu diğerleriyle paylaşıp onları kaygılandırmak istemedi.
Anlaşılan onun düşüncesini Kultarin de paylaşıyordu.
"Ben zannetmiyorum. Gözleri çok keskindir hepsinin," diye mırıldandı.
Tavan o kadar alçaldı ki; boyları erkeklere göre kısa olan Kultarin ve Roxanne bile başlarını eğerek ilerlemek zorunda kaldılar. Sonunda iyice daraldı ve emekleyerek yürümeye başladılar. Kultarin"in boğazına oturmuş bir taş vardı, sanki yavaş yavaş büyüyerek onu boğuyordu.
Ã?nlerinde süzülerek giden kutu ise artık ilerlemekte zorlanıyordu. Tekinsiz geçen birkaç dakikanın ardından, son delikten çıktıklarında mağaranın aydınlık, geniş ve yüksek tavanlı bir bölümüne geldiler. İçerdeki kasvetli ve puslu havayı delen ışığın nereden geldiğini ilk girdikleri zaman fark etmişlerdi. Mağaranın on metre yukarısındaki büyük bir boşluktan açık mavi sema görünüyordu.
Roxanne açıklığın tam ortasında, derin olduğu belli olan bir su birikintisini işaret etti. "Ne yapacağız şimdi?" diye sordu. "Suya girmeyeceğiz değil mi?"
Kultarin de nihayet rahat bir nefes aldıktan sonra, elindeki ince monitöre baktı.
"Burada sudan bahsetmemiş," diye cevapladı. "Sanırım, ha evet, ilerden devam edeceğimizi-"
Derken birden sesini kesti, zira bir şey duyar gibi olmuştu. Bundan tam olarak emin olamamıştı, ama Richard ona bakmadan durdu. "Ne oldu, neden sus-"
"Sessiz ol," dedi Kultarin onun sözünü aniden keserek. Sonra ses daha da yakından duyuldu. "Dikkat edin roklar geliyor."
Diğerleri de onun neden bahsettiğini mağarayı uzaklardan yayılarak dolduran kanat vızıldaması ve kuş çığlığını andıran sesleri işittikleri zaman anlayabilmişlerdi. Hepsi silahlarıyla az önce çıktıkları deliğe doğru nişan aldılar. Kultarin monitörü yere bırakmış, iki eline birden iyon darbesinden almıştı. Parçacık hızlandırıcıyı kullanamazdı, çünkü eğer ıskalarsa mağaranın çökmesine sebep olabilirdi.
Richard füzyon tüfeğini bıraktı, sırtına bağlı bir tüple birlikte ucu alazlı alev makinesini deliğe doğru tutmaya başladı. Ã?ığlık dolu rok sesleri yaklaştığı anda, Richard makineyi deliğe ateşledi. Ã?flecin ucundan çıkan alevler kaçmaya çalışan rokları yakıyor, dev gümüşi bedenleri karartıp inceltiyordu. Yanan rokların acı dolu sesleri mağarada yankılanıyordu. Etrafa yayılan garip bir biçimde hoş pişmiş et kokusu oluştu. Henüz hiçbiri delikten çıkamamıştı. Kultarin ve Hamilton ise, başka yerden gelebilecek yaratıklar için etrafı kolluyorlardı.
Roxanne de, Kultarin"den aldığı iyon darbesini deliğe doğrultmuş biçimde tetikte ve bekliyordu. Hepsinin heyecanı ve korkusu doruğa ulaşmıştı. Ama en çok korkan Roxanne idi. Bilmediği bir dünyada, bilmediği yaratıklar tarafından yenmek üzereydi. Yine de paniğe kapılmadı. Her şeyin durulacağı zamanı sabırla bekledi.
Neden sonra benzer çığlıklar mağaranın tavanından da gelmeye başladı. Gümüş renkli yaratıklar mağaranın açık tavanından içeri girdiler. Richard hariç hepsi, sürü hâlinde içeri dalan yaratıklara ateş açtılar. O ise hâlâ diğer girişe alev püskürtüyordu.
Hamilton"ın silahı tek tek gümüş renkli toplar atıyordu. Vurulan yaratıklar havadan daha yere düşerlerken renkleri sararıp solarak ölüyorlardı.
Roxanne beyaz ışınlar saçan silahıyla, iki üç tanesini vurabildi. Birisi üzerine gelirken Kultarin onu kenara çekti. Vurdukları hemen düşüyor, bir süre boyunca yerde çırpınıyorlardı. Yüzlerce vızıldayan kanat sesi mağarayı doldurmuştu. Az sonra ses daha da fazlalaşınca Kultarin, Richard"ı omzundan çekerken hepsine "Suya atlayın!" diye bağırdı. "Sakın kafanızı sudan çıkarmayın. Suya atlayın!"
Richard hiç düşünmeden alev makinesini yere attı.
Kultarin"e doğru gelen bir tanesi, onu ısırmak üzereyken Hamilton araya girdi. Onu önünden çektiğinde yaratık uzun sivri dişlerini Hamilton"ın koluna geçirdi. Kultarin"i ittiği için Richard ve ikisi suya düştüler.
Roxanne Hamilton"ı ısıranı beyaz ışınlara boğduğunda onu keskin dişlerden kurtarabildi. Birlikte dibi görünmeyen suya atladılar. Derine dalınca silahını kılıfına koydu. Sonra suyun dibinde ortadan kaybolan Kultarin"e bakındı.
Kultarin rnamckın su için özel yapılmış başlığını çalıştırmıştı. Roxanne de diğerleri gibi Kultarin ile eğitimi sırasında önceden öğrenmiş olduğu gibi bileğindeki tuşa basarak su başlığını açtı. Omzunun arkasından çıkarak, başını örten şeffaf plastik torbaya benzer bir şey şişti ve yüzünün etrafını kapladı. Roxanne, o, tamamen açılana ve içindeki suyu boşaltana kadar nefesini tuttu. Başlık tamamen büyüdüğünde Roxanne ona eliyle dokunuverdi. Cama benziyordu, ama onun gibi katı değil esnekti.
Bununla gayet rahat nefes alabildiğini ve suyun altındaki her şeyi daha iyi görebildiğini fark etti. Yukarıya bakınca, suyun tepesinde uçuşan bulanık gölgeler olduğunu gördü. Hamilton da başlığını açmış, yanında kanayan kolunu tutuyordu. Kara ve endişeli kalın yüzü başlığın arkasından eğri büğrü biçimde çok garip görünüyordu.
Fakat Richard"ın nerede olduğu belli değildi. Kultarin, Roxanne"in yanına geldi ve ağzını hareket ettirerek aşağıyı işaret etti. Az sonra Richard sarı saçları suda dağılır hâlde yüzerek onların görüş mesafesine geldi ve el işaretiyle onları aşağıya doğru çağırdı. Kultarin ve Roxanne Hamilton"ı beraber tutarak, ona doğru yüzdüler. Richard onlara "Beni takip edin," der gibiydi dudaklarını oynatırken. Derinlere doğru yavaşça onu izlediler.
Sonra Richard dibi görünmeyen suyun ilerisinde kayaların arasındaki bir delikten geçince, Roxanne önden giderek onu takip etti. Kısa koyu renk saçları suda uçuşuyormuş gibi görünen Kultarin aynı delikten Hamilton"ı iterken Roxanne onu içeri çekiyordu.
Az sonra yüzeye geldiklerinde çıkışı olan başka bir mağarada olduklarını gördüler. Bir önceki gibi yüksek tavanlı değildi, aksine daha dar olan duvarlarının üstünü rutubet kaplamamıştı. Buna rağmen çok daha aydınlık ve ferah bir havası vardı. Hepsi hemen bileklerindeki tuşlara basarak başlıklarını kapattı.
"Isırıldın mı?" diye sordu Kultarin hemen Hamilton"ın yanına gelerek. "Kahretsin."
Sudan yeni çıkmış olmasına rağmen onun gözlerindeki endişeyi okuyabilen Roxanne, Hamilton"a destek olarak "Neden? Çok mu kötü?" diye sordu.
Kultarin elini zırhın yırtılmış olduğu kısımdaki yaraya bastırdı.
"Panzehir almazsa daha da kötüleşebilir" dedi. Hamilton acı içinde bağırdı ve kendisini bıraktı. Onun gevşemiş yüz hatlarından kendinden geçtiği anlaşılıyordu. Hararetlenmeye başlamış olan başını yavaşça yere bıraktılar.
Nasıl paniğe düşmediğine şaşırıyordu. Vücudunda hızla yayılan adrenalini bir şekilde bastırıyordu sanki. Kultarin ve Richard daha önce böyle şeyleri çok gördüklerinden ondan çok daha sakin durumdaydılar tabii.
"Ne yapabiliriz?" diye sordu Richard"a. Richard ayağa kalkmış hâlde mağaranın dışına doğru bakarak silahıyla etrafı kontrol ediyordu.
"Panzehir hovboxta kaldı," diye cevap verdi Richard. "Onu çağırmamız gerekiyor."
"Tamam, yapalım o zaman," dedi Roxanne, ikisine birden teker teker bakarken yüz ifadelerini okumaya çalışıyordu.
"Onu çağırmak için dışarı çıkmalıyız. Mağaranın tavanındaki açıklıktan çıkabilir," dedi Kultarin çehresine aniden yansıyan belirsiz bir umutla.
Fakat Richard "Doğru, ama peşinde rokları getirebilir," dedi. "Yüce-kanların da ilgisini çekebilir tabii."
"Ama etrafta onlardan hiç görmedik," diye karşılık verdi Roxanne. "Sadece mağaranın içindelerdi."
"Haklısın," dedi Richard gözlerini Kultarin"in kararlı ve hırslı dolu yüzünden ayırmadan. "Fakat hangisi daha önemli-"
"Bana görevden bahsetmeye kalkma," dedi Kultarin kızgın bir sesle. "En iyi dostlarımdan birini görev yüzünden acıya ve ölüme terk edecek değilim."
Zaten babasının neden onu buraya yolladığını bile bilmiyordu. Kendisine olan kızgınlığı kafasını çok meşgul ediyordu. Bu yaptıkları aptalca bir hata mıydı yoksa? Boşu boşuna sevdiklerini tehlikeye mi atmıştı? Başı bu sorulardan çatlayacak gibi ağrıyordu.
"İyi o zaman Roxanne, sen karar ver," dedi Richard ona sırtını döndükten sonra. "Altın Yıldız sensin."
İkisi de Roxanne"e onay vermesi için baktılar. Roxanne biraz bekledi ve önce hüzünlü yemyeşil gözlerle Hamilton"ın kısa siyah saçlarını okşayan Kultarin"e, sonra füzyon tüfeğiyle etrafı kolaçan eden Richard"a göz gezdirdi.
Hep birlikte Hamilton"ı kaldırıp, mağaranın dışına çıktılar. Artık dağın tepesinde değillerdi. Bir vadide olmalarına rağmen hemen ilerde dev bir ormanın başlangıcı olan ufak bir ağaçlık bulunuyordu. Kultarin bilekliğindeki kontrol tuşlarına basarak hovboxı çağırma komutunu girdi.
Beş dakika sonra Hamilton"ı ölü bir ağacın çıplak, kabuksuz gövdesinin kenarına yasladıklarında, Roxanne uçarak onlara doğru yaklaşan kara kutuyu gördü. Peşine iki tane de rok denen yaratıklardan takmıştı. Dağın köşesinden on metre yükseklikten süzülerek onlara doğru yaklaşıyorlardı.
Richard hemen roklara doğru nişan aldı ve füzyon silahından çıkan iki kıvılcım patlaması sesiyle ikisini de düşürdü.
Kultarin ise yere sapasağlam inen hovboxı açtı ve içinden Roxanne"in daha önce gördüklerine benzer oval biçimli bir şişe çıkardı. İçinde yosun yeşili cıvık bir sıvı vardı.
"Richard yardım et," dedi Kultarin endişeyle şişenin camdan kapağını açarken.
Richard silahını yere koyup ağaca yasladıkları baygın Hamilton"ın önüne eğildi. Elleri ve kollarını adamın geniş omuzlarına, dizlerini ise bacaklarına bastırdı.
Hamilton"ın kanayan yarasına sıvıyı dökmek isteyen Kultarin, zırhın yırtılmış kol kısmını aralarken Roxanne de ona yardım etti. Yeşil sıvıyı ağır bir biçimde yaraya döktüklerinde baygın olan Hamilton birden acıyla çığlıklar atıp çırpınmaya başladı. Yaradan ise sanki tavaya yeni atılmış kızartmaların sesleri yükseliyordu. Neyse ki Richard onu sıkıca tutuyordu.
Yaradan çıkan yeşil bir duman, yukarıya doğru havalandı.
Yanık bir et kokusu çevrelerini sarınca, Roxanne"in midesi yerinden oynadı fakat zor da olsa kendisini tutmasını bildi.
İki dakika kadar sonra bağrışları azaldı ve sessizce kalakaldı. şimdi ise horul horul uyuyordu.
"Tamam," dedi Kultarin. "Artık iyileşecek."
"şimdi ne yapacağız?" diye sordu Roxanne.
"Birazdan hava kararacak. Ormanın içlerine girip, geceyi orada geçirelim," diye cevap verdi Kultarin.
"Doğru!" diye onayladı Hamilton"ı yeni bırakmış olan Richard. Onu tutmakta bayağı bir zorlanmıştı anlaşılan, zira çok yorgun görünüyordu. "Karanlıkta kaybolmanın bir anlamı yok. Hem roklardan uzak olsak çok iyi olur."
Ancak henüz hiçbiri daha yerden kalkamamışlarken Roxanne birkaç ayak sesi duydu. Onun arkasına doğru bakan Kultarin"in korkuyla kasılmış ince yüz hatlarından yanlış bir şeyler olduğunu anladı. Kafasını o yöne çevirir çevirmez gözlerini alan çok parlak bir beyaz ışık parlamasıyla bayılıverdi.
Kultarin gözünü açtığında, ellerinin ve bacaklarının metal aletlerle bağlı olduğunu neden sonra fark edebildi. Dizlerinin üstünde çöktürülmüştü. Her şey yavaşça belirginlik kazanmaya başladığı zaman beynine bir kopukluk hissi yayıldı. Başının etrafını saran bir zihin dengeleyici yüzünden sağlıklı düşünemediğini anlayamamıştı. Bu aygıt insanların düşünmesini yavaşlatıyor ve zihin güçlerini engelliyordu. Onları köle yapmak için idealdi.
Sağına ve soluna baktığında Roxanne ve Richard"ın daha şimdi uyandıklarını gördü. Onlar da kendisi gibi bağlanmışlar ve dizleri üstünde duruyorlardı. İnce metalden yapılmış olan kül grisi zihin dengeleyiciler başlarını sarıvermişlerdi. Hamilton ise hâlâ kendisine gelememişti.
Ã?evrelerinde onlarca yüce-kan bulunuyordu. Siyah zırhlar içindekilerin hepsi tüfeklerini onlara doğrultmuşlardı. Hepsinin uzun siyah saçları ve kara zırhları vardı. Sanki iğrendikleri bir şey görmüşler gibi tiksinti okunuyordu yüz ifadelerinden. İçlerinde farklı olan tek adam beyaz zırha bürünmüş olan şamanlarıydı.
Roxanne gözlerini açıp kendisine gelir gelmez "Neler oluyor?" diye sordu.
"Sessizlik!" diye bağırdı hemen onların önüne gelerek. "Ölümlüler, İmparatorluğa karşı gelen asiler olarak yargılamanız yapıldı."
Bunun da gözleri diğerleri gibi sapsarıydı ve uzun kestane rengi saçları omuzlarına düşüyordu. Ezilmiş görünen yanaklarında derin kesikler vardı. Kemerli burnu, uzunca sarkmış çenesi ve çatılmış beyaz renkli kaşları yüzünden iğrenme ifadesi hepsinden fazla belli oluyordu.
Birden silahını belinden çekti. Kultarin onun bir parçacık hızlandırıcı olduğunu başına bağlı aygıtla bile anlamakta güçlük çekmedi. Ancak eski bir model olduğu belliydi. Bu da demek ki; bu kişi çok yüksek rütbeli bir subaydı.
"On altıncı bölgede ne arıyorsunuz?" diye sordu Roxanne"e silahını doğrultarak. Tüyler ürperten soğuk sesi sert ve ölümcüldü.
Roxanne dehşetle Kultarin"e baktı, ama sesini çıkarmadı.
"Beynini deşerek öğrenmeye zorlama beni," diye bağırdı şaman kızgın bir sesle. Silah tutmayan beyaz zırhlı elini ona doğru uzattı.
Az sonra Roxanne beyninde korkunç acılar hissetti. Sanki birisi tornavidayla kafatasını parçalıyordu. Keskin ve anlamsız acıdan kurtulmanın bir yolunu bulamıyordu. Istırap çığlıkları dağlardan yankılandı. Daha önce Kultarin"e de yaptığı gibi, karşılık vermek istese de beceremedi.
Acılar iki dakika sonra, kesilince Roxanne nerede olduğunu bile unutmuştu. Gözlerini kapatıp yanlamasına yere düştü ve kendinden geçti.
Kultarin ve Richard hâlâ uyanıktılar. Yüzlerindeki korku onları ele veren tek şey değildi, Kultarin git gide daha fazla paniğe sürüklendiğini hissediyordu, zira sıra kendisine gelmişti.
"Sen! Ölümlü!" dedi şaman acımasız bir sesle onun önüne gelerek. Sapsarı gözler ölümcül bir şahin gibi tepesindeydi. "Arkadaşın gibi sende-"
Lakin sesi vadide yankılanan bir kahkaha sesiyle kesiliverdi. Kultarin daha önce bu kadar korkunç bir gülüş duymamıştı. Sanki içinde mutluluk değil, kin barındırıyor, insanın tüylerini ürpertiyordu. Az önce şaman yüzünden duyduğu tüm o korkular ve panik düşüncesi gitmiş yüreğini bilinmeyene karşı olan merak duygusu doldurmuştu. Zaten korkan tek kişi kendisi değildi. Yüce-kanlar da çok tedirgin olmuşlardı.
Kaba kahkaha uzun süre daha devam etti. Fakat nereden geldiği bir türlü anlaşılmıyordu. Yüce-kanlar bir öne bir arkaya bakarak sesin kaynağını bulmaya çalışıyorlardı. İçlerinde yerinden kıpırdamayan tek kişi şamandı. Lakin o da suskun kalmayı tercih etmişti. Aniden esmeye başlayan sert rüzgârla havadaki tansiyon daha da yükseldi.
Altıncı
"Ölümlü ha?" dedi bir ses. Kultarin kimin konuştuğunu çok zorda olsa görebildi. Geldikleri mağaranın girişinin kenarındaki kayaya oturmuş bir adamdı. Yüzü kukuletası yüzünden görünmüyordu. Sert esen rüzgârla dalgalanan pelerini üzerini tamamen kapatıyordu.
"Sen!" dedi şaman ona dönerek. "Burada ne arıyorsun?"
Adamın sesi ilk kez öfkeden başka bir şey içeriyordu. Sertliğini yitirmişti. Kultarin, bunun olağandışı olduğunu biliyordu, çünkü bir yüce-kanın sesi ne olursa olsun asla acımasızlığını kaybetmezdi. şimdi ise durum farklıydı.
Yüce-kan askerler füzyon tüfeklerini ona doğrultarak, adamın etrafını on saniyede sarıverdiler. Fakat adam yerinden bile kıpırdamadı. Ã?evresinde beş metrelik bir çember oluşturmuşlardı. Hepsi silahlarını ona doğrultmuş olmalarına rağmen, orada bulunmamak için her şeyi yapar gibi duruyorlardı.
"Ölümlü ha?" dedi adam boğuk sesiyle tekrar kahkaha atarak. "Onlara ölümlü demek için, senin ölümsüz olman gerekmiyor mu?"
şaman öfkeyle kasılmış suratıyla sabit kalarak önce hiçbir şey söyleyemedi. Yüzünden anlaşılmıyordu, ama o da çok korkmuştu.
"Ben ölümsüzüm," dedi şaman hiddetle. Adama onu baştan aşağı süzerek yavaş adımlarla yaklaştı.
"Gerçekten mi, Reektin?" diye sordu adam alay edercesine.
"Evet, Loxrain," dedi Reektin hırsla.
Loxrain denen kara pelerinli adam bir süre bekledi ve sonra "Adımı söyleyebilecek kadar cesaretin olduğuna göre gerçekten ölümsüz olmalısın," dedi.
Reektin iş konuşuyormuş gibi bir havayla konuşmaya başladı.
"İmparatorluk alanında bulunduğun için cezalandırılacaksın! Kontes"in emirlerine karşı gelerek, işimize burnunu sokuyorsun. şimdi ise-"
"Sen kiminle konuştuğunu unuttun herhâlde," diye sözünü kesti Loxrain. "Yasaların beni bağlar mı sanıyorsun? Ben Zamanın Efendisiyim."
"Sen-"
"KES!" diye kükredi Loxrain yerinden bile kıpırdama gereği duymadan. "İstersen ölümsüz olmadığını kanıtlayayım."
Hemen sonra ayağa kalktı ve pelerinini üzerinden çekiverdi.
şaman adamlarına "Öldürün onu!" diye emretti.
Loxrain"in çevresini sarmış kara zırhlı yüce-kanlar, füzyon silahlarını ateşlediler. Kultarin, füzyon toplarının sadece adamın biraz önce oturduğu kayaya çarptıklarını gördü. Ã?ünkü adam altı metre kadar yukarı sıçramıştı. Kultarin, bu kadar hızlı hareket eden birini görmemişti.
İki elinde de Kultarin"in daha önce hiç görmediği beyaz silahlar vardı. Havadayken baş aşağı hâlde kendi çevresinde dönerek silahından çıkan kırmızı ışınlarla etrafında çember oluşturmuş olan yüce-kanları taradı. Vurulanlar ne olduğunu anlayamadan hemen yere düşüyorlardı.
Yere indiğinde rüzgârdan kara pelerini tamamen uçuştu ve kukuletası da başından çıkıverdi.
Yüzü ve kara zırhı göründü. Zırhının diğer yüce-kanlarınkinden tek farkı, göğüs kısmında gümüş renkli "rok" sembolünün olmamasıydı. Upuzun siyah saçları rüzgârdan yana doğru uçuşuyordu ve gözlerinin üstü kara bir bantla kapatılmıştı.
O kadar hızlı hareket ediyordu ki; ne zaman nerede olduğu görünmüyor, adamın sureti silik bir şekilmişçesine bir çıkıp bir kayboluyordu.
Bir tanesine yumruk attığında yüce-kan havaya fırladı. Sonra tekrar görünüp kaybolan Loxrain, onun üstünde havada ortaya çıktı, silahını kafasına doğrultup ateş etti. Yüce-kan direk yere doğru düştü.
Sonunda çevredeki bütün yüce-kanlar, ses çıkarmayan kırmızı ışınlardan nasibini aldığında, Reektin ile karşı karşıya kaldılar.
Kara pelerini rüzgârda uçuşan kör Loxrain "Sana bir daha karşılaşırsak seni öldürürüm," demiştim. şimdi ise yaşamını tek bir şartla bağışlarım, Reektin" dedi boğuk sesiyle. "Bundan sonra İmparatoruna hizmet etmeyeceğine bana söz vereceksin. Sonra-"
Derken, içine cesaret doğduğu anlaşılan Reektin, parçacık hızlandırıcıyı ona doğrultarak "Aşağılık," diye kükredi ve ateş etti. Fakat Loxrain ona doğru ışık hızıyla gelen mavi enerji ışınından nasıl yapabildiyse çabucak kenara çekilerek kurtuldu. On metre ilerisindeki şamana doğru yine silik görünecek kadar hızlı koşarak bir yumruk attı. Her şey yarım saniyede olmuştu.
Beyazlar içindeki adamın ayakları yerden kesildi ve geriye doğru uçtu. Roxanne daha önce böyle bir şeyi görmüş değildi. Adam yirmi metre arkasındaki dev çam ağacına çarparak yere düştü. Kultarin oraya uzak olmasına rağmen ağacın kökünden sökülerek yere düştüğünü görebiliyordu.
Loxrain eğilip Reektin"in parçacık hızlandırıcısını eline aldı.
Reektin ağzı burnu ve kestane rengi uzun saçları kan içinde yerden güçlükle ayağa kalktığında Loxrain, yavaş ve sakin adımlarla onun üzerine yürümeye başladı. Kultarin adamın kapalı gözlerinin bir yanılsama olduğunu çok iyi biliyordu. Bu adam kesinlikle kör değildi. Babası gibi bu da gözleri olmadan görebiliyordu.
şaman ellerini adama doğru tuttu ve etraftaki bütün büyük kayalar, hızla Loxrain"in üzerine uçtu. Loxrain sakinliğini hiç bozmadan kara pelerini kenara çekerek, elinin bir hareketiyle üstüne gelen kayaları durdurdu. Yere düşerken tok sesler çıkaran kayalar yerin hafifçe titremesine sebep oldular.
Simsiyah zırhıyla ve öfkeyle aralanmış dudaklarından görünen sıkıştırdığı dişleriyle ilerleyen Loxrain, şamanın üç metre karşısına geldiğinde yaralı ellerini önüne doğru kaldırdı. Adam birden sendeledi, ancak yere düşmedi. Yer hafifçe sarsılırken onun altındaki toprak tabakasının hareket ettiğini fark etti Kultarin.
Reektin yerinden kıpırdamayı bile başaramadan altındaki toprak parçası paramparça olmuş ve bir çeşit kum bataklığına dönüşmüştü. Kultarin gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Kumun içine düşen şaman çığlık çığlığa kurtulmaya çalıştı. Hiçbir şeye engel olamadan hemen beline kadar gömülmüştü. Zaten ne kadar çok çırpınıp çabalarsa, o kadar çabuk batıyordu. Ã?ığlıkları arasından ise sadece birkaç kelime anlaşılıyordu.
"LANET OLSUN SANA LOXRAIN! LANET OLSUN!"
Reektin, son bir gayretle bataklıktan kurtulmaya çalıştığında, Loxrain onun kanla dolu suratına tekmeyi indirdi. İşte o zaman tamamen içeri battı ve çığlıkları kesiliverdi.
Kultarin, gözlerini kayan toprağın içine batan ellerden kaçırdığı zaman, Roxanne ve Hamilton"ın da çoktan ayılmış olanları izlediklerini fark etti. Kultarin ve Roxanne göz göze geldiklerinde düşünceleri birbirinin aynıydı. Bu adamın düşman olmasını asla istemezlerdi.
****
Loxrain yavaşça onlara yaklaştığında Kultarin"in kan dolaşımı hızlanmıştı. Daha önce hayatında hiç bu kadar korktuğunu hatırlamıyordu. "Sıra bize geldi herhâlde" diye düşünürken adam korkusunu onaylarcasına silahını ona doğrulttu ve "Sen insan! Adın ne, söyle?" dedi. Genç kadının yüzüne kör gözleriyle bakıyor gibi dikkatle bekledi. Sonra arkasını dönerek iki adım attı.
Kultarin, panik yüzünden ne diyeceğini bilemiyordu ama sesine kavuşurken kendi söylediklerini anlamakta güçlük çekiyordu.
"Adım Kultarin, Kultar"ın kızıyım," diye cevap verdi.
Adam birden ona döndü ve "Aptal!" diye kükredi. Kadın dehşetle soluğunu tutarken ensesinde ne olduğu anlaşılmayan bir titreme hissetti. Belki zihin dengeleyiciden kaynaklanmıştı. "Elindeki bilgileri, düşman olduğunu sandığın birine, bu kadar kolay nasıl verirsin?"
Kultarin diyecek söz bulamadı. Adam yerden göğe kadar haklıydı. İstemeden diğerlerine doğru baktı, onlar da en az onun kadar dehşet içindeydiler.
"Baban sana böyle mi öğretti?" diye sordu Loxrain kızgınlıkla pelerinini kenara çekerek arkasını dönerken.
Kısa bir süre sonra Kultarin tekrar kendisini kontrol edebildi ve "Babamı tanıyor musunuz?" diye sordu.
"KES!" diye bağırdı adam hiddetle. "Burada soruları ben sorarım."
Sırtı onlara dönük hâlde elinin kenara doğru bir hareketiyle, başlarındaki zihin dengeleyiciler parçalandı ve kırılan parlak metal parçaları yere düştüklerinde kulakları biraz da olsa çınlatan sesler çıkardılar. Roxanne büyük bir dalganın beyninden etrafa yayıldığını sanmış, başında ortaya çıkan hafif bir ağrının aletler kırıldıktan sonra başladığını neden sonra anlayabilmişti.
Hepsinin elleri ve bacakları serbest kaldı. Bağlı kalmaktan uyuşmuş bacakları ile zar zor ayağa kalktıklarında, hepsi yerden doğrulamayan Hamilton"a, kollarından tutarak yardım ettiler.
"Beni takip edin," dedi Loxrain onlara arkasını dönerek. "Silahlarınızı unutmayın."
Loxrain kukuletasını tekrar başına geçirdi ve yürümeye başladı.
Silahlarını ve hovboxı da yanlarına alarak, yavaşça ilerleyen garip adamı takip ettiler. Yürüdükleri süre boyunca hiçbiri sesini dahi çıkarmadı. Onlar yürürken gökyüzü yavaşça karardı. Tepelere doğru, ağaçların olmadığı açıklığa çıktıkça yıldızlardan oluşan sema akşamüstü karanlığına büründü. Arkalarındaki ağaçlarla kaplı tepeler ay ışında bile gayet rahat görünüyorlardı. Dolambaçlı ve üstü toprak dolu patika bir yükselip bir alçalıyor, onları bilinmeze sürüklerken rüzgârla kulaklarına gecenin içinden taşınarak çıka gelen garip canlıların sesleri onlara biraz olsun huzur veriyordu. Dolunay ışığının yansıması tepenin aşağısındaki nehirden onlar için parıldadı.
Işığı soğuran karanlık onlar ilerledikçe ufuk çizgisini de kapatmaya devam ediyordu. Sanki garp, şarkın son ışığını yok etmek istemiyordu, ancak ondan daha büyük bir güç buna zemin hazırlarken ormanın derinliklerine ve hiçbir insan ayağı değmemiş topraklara karanlığı zorla da olsa getiriyordu.
Kultarin çivit mavisi semaya baktığında, devasa beyaz bir kuş görür gibi oldu. Onun orada ne aradığını, bu yaban topraklara neden gelmiş olabileceğini tahmin bile edemedi.
Üzerlerindeki tedirginlik azalmıştı en azından. Hiç beklemedikleri anda tanımadıkları bu yabancıdan aldıkları yardım hakikaten bir mucizeydi onlar için.
Sonunda durduklarında o kadar yorulmuşlardı ki; artık sendelemeye başlamışlardı. Loxrain onları başka bir mağaraya getirmişti. Lakin burası diğerlerine hiç benzemiyordu. Girişi normal mağarayı andırırcasına yabaniydi. Yani dışarıdan görünüşünde vahşi hayatın içinden olduğunu, uzun senelere dayanan bir tecrübeyle varlığını sürdürdüğünü belirtiyor gibiydi. Adam içeriye girdiğinde dördü de birbirlerine tedirginlikle baktılar. Hamilton artık normal yürüdüğü için onu kendi hâline bırakmışlardı hepsi.
Fakat içindeki cesareti en önce toplayan Kultarin önden giderek onu takip etti.
Roxanne ise artık korkmadığını anladı, ama yine de tedirgindi. Burada ne aradığını bütün bunların bir nedeni olduğunu biliyordu, ancak bu esrarı nasıl ifşa edebileceği hakkında en ufak fikri de yoktu.
İçeriye girdiğinde biraz yüksek tavanı olan mağaradan bir odaya geldiklerini gördü. Başka bir mağara odasına açıldığı belli olan, tahta bir kapıdan başka hiçbir şey yoktu. Mermer gibi görünen taştan eğri büğrü beyaz duvarları ve onların üzerinde bulunan meşaleler ise titrek alazlarıyla loş bir ortam oluşturmuşlardı.
Yorucu olduğu söylenebilecek olan sıcak havası yüzünden girer girmez hepsinin üzerine derin bir uyku özlemi çöktü.
Loxrain onlara doğru dönmeden "Bu gece burada kalın. Yarın için dinlenmeniz gerekecek," dedi.
Roxanne bunu zaten dünden arıyordu. O kadar çok yorulmuştu ki; diğer kapıdan çıkıp giden Loxrain"e hiç itiraz etmeden hemen yere oturdu.
Diğerleri de onun düşüncelerini paylaşıyordu, çünkü hepsi bitkinlikle yere çöktüler. Hiçbiri bir şey düşünecek durumda değildi. Kultarin ise hovboxın içinden dört ayrı kahverengi kalın battaniye çıkarıp onlara getirdi ve Roxanne"in yanına oturdu.
Taş yerde yatmak, Roxanne"e hiç garip gelmemişti. Ã?ünkü üzerindeki zırh zaten rahattı ve soğuğu geçirmiyordu. Uyumak için battaniyeye ihtiyacı olmayacağını düşünürken, Kultarin"in battaniyesini katlayıp, onu yastık biçimine getirdiğini gördü. Roxanne de aynısını yapmayı güç bela denedi ve yastığa başını koyar koymaz kendisine mani olamadan uykuya daldı.
****
Kultarin soluk soluğa kalmıştı. Ne kadar hızlı koştuğunun kendisi de farkında değildi. Roxanne çoktan içeriye girmişti, ama nedense hâlâ ortalıkta görünmüyordu. Aydınlık hole vardığı zaman çok fazla ışık yüzünden gözleri kamaştı.
Kontes"in dev kırmızı halıyla kaplı taht salonunu çok çok yükseklerden görebiliyordu. Roxanne aşağıda tek başına onunla savaşıyordu.
Büyük salonun dev metalden kapı girişinin kenarlarından başlayarak her tarafa sıra sıra konulmuş olan gümüş renkli insan boyutundaki heykeller, devasa altın sütunların parlaklığının yanında pek de sönük kalmayacak cinstendiler. Bu manzaranın muhteşemliğini algılayabilecek insan sayısı yok denecek kadar azdı. Zaten Kultarin buraya daha önce gelmiş olsaydı; heykellerin hepsinin avuçlarını öne doğru kaldırmış biçimde tuttuklarını ve ellerinin içinden çıkan alevlerden etrafa yayılan yeşilimsi puslu ışığın salonun atmosferini tamamen değiştirdiğini fark edebilirdi. Altın sütunların üstlerine teker teker kazınmış onlarca sembol vardı, sanki Kultarin"in anlayamadığı bir çeşit yazıydı bunlar. Lakin kadının orada öylece durup onlara göz gezdirecek vakti yoktu.
Kontes"in üzerine gönderdiği bıçaklardan kaçan Roxanne, havada bir parende attı. Üç metreden hızla ayaklarını yere bastığında dikkatini Kultarin"e verdi. Kontes bu andan yararlanıp parçacık hızlandırıcıdan mavi bir ışın yolladı ona doğru.
Kultarin "Dikkat et!" diye bağırdı ona.
Hemen doğrularak uyandı genç kadın. Gördüğü yine bir düştü, aptalca bir kâbustu. Roxanne yanında mışıl mışıl uyuyordu.
Elini sevgiyle onun yanağına uzattığında Roxanne, uykusunda Kultarin"in anlamadığı bir şeyler söyledi ve onun elini tuttu.
Her gün aynı kâbus, her geçen gün biraz daha ilerliyordu. Onu kaybetmek korkusunun verdiği bir histi belki de. Hiçbir zaman bu şekilde hissetmemişti. Git gide Roxanne"in varlığına alışıyordu. O hayatı boyunca beklediği dostuydu sanki. Kendisine bunun nedenini açıklayamıyordu. Aslında babasını bulmak istemesinin bir sebebi de kafasına takılan bu soruydu. Neden hiç tanımadığı birisini yitirmekten bu kadar korkuyordu?
Derin derin nefesler aldı. İki dakika kadar sonra her şey normale dönmüştü. Zihnindeki mudil uğultular anlaşılmaz bir aydınlanmayla yok oluvermiş, yüreğindeki gizemleri çözememiş olmanın verdiği düş kırıklığı şimdilik son bulmuştu. Sükûnetin içinde bir süre oturmak onu düşüncelerden kurtarmıştı belki de. Neden sonra her şeyi boş verip çevresine bakındı.
Odadaki meşaleler söndürülmüş, bu da içeriyi huzursuz bir karanlığa boğmuştu, lakin mağaranın dışından gelen ay ışığıyla oluşmuş bir gölgenin duvarın köşesinde tek başına oturmuş olduğu görülüyordu.
"Kim var orada?" diye sordu.
"Siz insanlar uykunuzda bile rahat değilsiniz," dedi o tanıdık boğuk ses, artık katı ve soğuk değildi. Daha çok müşfik ve içten gelen bir ifade sezinleniyordu. "İstersen sen de gel."
Kultarin ayağa kalkıp onun yanına gitti. Gözlerinin üzeri siyah bantla kaplı pelerinli adam elinde sarmalanmış bir tütün yaprağı tutuyor, soğuk mermerden duvara sırtını vermiş hâlde oturuyordu. Gözleri olmadığı için yüzüne kazınmış garip ifadeyi anlamak güçtü.
"Otur," dedi adam kısaca.
Kultarin onun yanına çöker çökmez "Sen büyücü dedikleri adamsın değil mi?" diye sordu.
Loxrain onun konuya aniden dalışından eğlenmiş görünerek neşeyle sırıttı ve tütün yaprağını derin nefesler alarak koklarken yanıt verebilmek için kendisine vakit kazandırırmış gibi bir izlenim yarattı.
"Siz insanlar ne zaman anlayamadığınız bir şey görseniz, ona hemen büyü ismini verirsiniz. Tarihiniz boyunca böyleydi ve hiç değişmeyeceksiniz."
Kultarin sessizlik içerisinde onu izlerken adam devam etti: "Benim adım Loxrain, Zamanın Efendisiyim. "Büyücü" diye tanımladığınız şey değilim."
"Peki, nasıl o kadar hızlı hareket edebiliyordunuz?" diye sordu Kultarin ilgi dolu bir edayla.
Fakat adam onun söylediklerini duymamışçasına cevap vermedi, elindeki yanmamış tütün yaprağını koklarken hevesle nefesini içine çekti.
Kultarin onun yüzüne baktığında, daha önceden tahmin ettiği gibi yaşlı olmadığını gördü. Yüzü gayet gençti ve çenesinin üstünde kesik şeklinde garip bir yara vardı.
Bir süre sonra Loxrain "şimdi uyumalısın," dedi mağara duvarına doğru bakarak. "İstediklerini Kultar"dan öğrenirsin."
"Babamı tanıyor musunuz? Bize bu yüzden mi yardım ettiniz?" diye sordu Kultarin şaşkınlıkla. Ã?ünkü adamın ikinci kez babasından söz ettiğini duyuyordu. Birkaç yeterli cevap almak için adamı zorladığının kendisi de farkındaydı.
"Çok soru soruyorsun. Bundan hiç hoşlanmam. Fakat evet, tanırım. Size yardım etmedim. Aslında gelenin sen ve Roxanne olduğunuzu bilseydim, size yardıma gelirdim. şimdi uyu, kalktığında benimle geleceksiniz. Kultar seni bana gönderdi," dedi Loxrain ve sustu. Kultarin bir şey daha soracaktı ki; adamın yana eğilip horladığını gördü. Buna bir mana veremeyecek kadar şaşırmasına rağmen en iyisinin ona hiç bulaşmamak olduğunu düşündüğü için battaniyesine geri döndü.
"Ölümlü ha?" dedi bir ses. Kultarin kimin konuştuğunu çok zorda olsa görebildi. Geldikleri mağaranın girişinin kenarındaki kayaya oturmuş bir adamdı. Yüzü kukuletası yüzünden görünmüyordu. Sert esen rüzgârla dalgalanan pelerini üzerini tamamen kapatıyordu.
"Sen!" dedi şaman ona dönerek. "Burada ne arıyorsun?"
Adamın sesi ilk kez öfkeden başka bir şey içeriyordu. Sertliğini yitirmişti. Kultarin, bunun olağandışı olduğunu biliyordu, çünkü bir yüce-kanın sesi ne olursa olsun asla acımasızlığını kaybetmezdi. şimdi ise durum farklıydı.
Yüce-kan askerler füzyon tüfeklerini ona doğrultarak, adamın etrafını on saniyede sarıverdiler. Fakat adam yerinden bile kıpırdamadı. Ã?evresinde beş metrelik bir çember oluşturmuşlardı. Hepsi silahlarını ona doğrultmuş olmalarına rağmen, orada bulunmamak için her şeyi yapar gibi duruyorlardı.
"Ölümlü ha?" dedi adam boğuk sesiyle tekrar kahkaha atarak. "Onlara ölümlü demek için, senin ölümsüz olman gerekmiyor mu?"
şaman öfkeyle kasılmış suratıyla sabit kalarak önce hiçbir şey söyleyemedi. Yüzünden anlaşılmıyordu, ama o da çok korkmuştu.
"Ben ölümsüzüm," dedi şaman hiddetle. Adama onu baştan aşağı süzerek yavaş adımlarla yaklaştı.
"Gerçekten mi, Reektin?" diye sordu adam alay edercesine.
"Evet, Loxrain," dedi Reektin hırsla.
Loxrain denen kara pelerinli adam bir süre bekledi ve sonra "Adımı söyleyebilecek kadar cesaretin olduğuna göre gerçekten ölümsüz olmalısın," dedi.
Reektin iş konuşuyormuş gibi bir havayla konuşmaya başladı.
"İmparatorluk alanında bulunduğun için cezalandırılacaksın! Kontes"in emirlerine karşı gelerek, işimize burnunu sokuyorsun. şimdi ise-"
"Sen kiminle konuştuğunu unuttun herhâlde," diye sözünü kesti Loxrain. "Yasaların beni bağlar mı sanıyorsun? Ben Zamanın Efendisiyim."
"Sen-"
"KES!" diye kükredi Loxrain yerinden bile kıpırdama gereği duymadan. "İstersen ölümsüz olmadığını kanıtlayayım."
Hemen sonra ayağa kalktı ve pelerinini üzerinden çekiverdi.
şaman adamlarına "Öldürün onu!" diye emretti.
Loxrain"in çevresini sarmış kara zırhlı yüce-kanlar, füzyon silahlarını ateşlediler. Kultarin, füzyon toplarının sadece adamın biraz önce oturduğu kayaya çarptıklarını gördü. Ã?ünkü adam altı metre kadar yukarı sıçramıştı. Kultarin, bu kadar hızlı hareket eden birini görmemişti.
İki elinde de Kultarin"in daha önce hiç görmediği beyaz silahlar vardı. Havadayken baş aşağı hâlde kendi çevresinde dönerek silahından çıkan kırmızı ışınlarla etrafında çember oluşturmuş olan yüce-kanları taradı. Vurulanlar ne olduğunu anlayamadan hemen yere düşüyorlardı.
Yere indiğinde rüzgârdan kara pelerini tamamen uçuştu ve kukuletası da başından çıkıverdi.
Yüzü ve kara zırhı göründü. Zırhının diğer yüce-kanlarınkinden tek farkı, göğüs kısmında gümüş renkli "rok" sembolünün olmamasıydı. Upuzun siyah saçları rüzgârdan yana doğru uçuşuyordu ve gözlerinin üstü kara bir bantla kapatılmıştı.
O kadar hızlı hareket ediyordu ki; ne zaman nerede olduğu görünmüyor, adamın sureti silik bir şekilmişçesine bir çıkıp bir kayboluyordu.
Bir tanesine yumruk attığında yüce-kan havaya fırladı. Sonra tekrar görünüp kaybolan Loxrain, onun üstünde havada ortaya çıktı, silahını kafasına doğrultup ateş etti. Yüce-kan direk yere doğru düştü.
Sonunda çevredeki bütün yüce-kanlar, ses çıkarmayan kırmızı ışınlardan nasibini aldığında, Reektin ile karşı karşıya kaldılar.
Kara pelerini rüzgârda uçuşan kör Loxrain "Sana bir daha karşılaşırsak seni öldürürüm," demiştim. şimdi ise yaşamını tek bir şartla bağışlarım, Reektin" dedi boğuk sesiyle. "Bundan sonra İmparatoruna hizmet etmeyeceğine bana söz vereceksin. Sonra-"
Derken, içine cesaret doğduğu anlaşılan Reektin, parçacık hızlandırıcıyı ona doğrultarak "Aşağılık," diye kükredi ve ateş etti. Fakat Loxrain ona doğru ışık hızıyla gelen mavi enerji ışınından nasıl yapabildiyse çabucak kenara çekilerek kurtuldu. On metre ilerisindeki şamana doğru yine silik görünecek kadar hızlı koşarak bir yumruk attı. Her şey yarım saniyede olmuştu.
Beyazlar içindeki adamın ayakları yerden kesildi ve geriye doğru uçtu. Roxanne daha önce böyle bir şeyi görmüş değildi. Adam yirmi metre arkasındaki dev çam ağacına çarparak yere düştü. Kultarin oraya uzak olmasına rağmen ağacın kökünden sökülerek yere düştüğünü görebiliyordu.
Loxrain eğilip Reektin"in parçacık hızlandırıcısını eline aldı.
Reektin ağzı burnu ve kestane rengi uzun saçları kan içinde yerden güçlükle ayağa kalktığında Loxrain, yavaş ve sakin adımlarla onun üzerine yürümeye başladı. Kultarin adamın kapalı gözlerinin bir yanılsama olduğunu çok iyi biliyordu. Bu adam kesinlikle kör değildi. Babası gibi bu da gözleri olmadan görebiliyordu.
şaman ellerini adama doğru tuttu ve etraftaki bütün büyük kayalar, hızla Loxrain"in üzerine uçtu. Loxrain sakinliğini hiç bozmadan kara pelerini kenara çekerek, elinin bir hareketiyle üstüne gelen kayaları durdurdu. Yere düşerken tok sesler çıkaran kayalar yerin hafifçe titremesine sebep oldular.
Simsiyah zırhıyla ve öfkeyle aralanmış dudaklarından görünen sıkıştırdığı dişleriyle ilerleyen Loxrain, şamanın üç metre karşısına geldiğinde yaralı ellerini önüne doğru kaldırdı. Adam birden sendeledi, ancak yere düşmedi. Yer hafifçe sarsılırken onun altındaki toprak tabakasının hareket ettiğini fark etti Kultarin.
Reektin yerinden kıpırdamayı bile başaramadan altındaki toprak parçası paramparça olmuş ve bir çeşit kum bataklığına dönüşmüştü. Kultarin gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Kumun içine düşen şaman çığlık çığlığa kurtulmaya çalıştı. Hiçbir şeye engel olamadan hemen beline kadar gömülmüştü. Zaten ne kadar çok çırpınıp çabalarsa, o kadar çabuk batıyordu. Ã?ığlıkları arasından ise sadece birkaç kelime anlaşılıyordu.
"LANET OLSUN SANA LOXRAIN! LANET OLSUN!"
Reektin, son bir gayretle bataklıktan kurtulmaya çalıştığında, Loxrain onun kanla dolu suratına tekmeyi indirdi. İşte o zaman tamamen içeri battı ve çığlıkları kesiliverdi.
Kultarin, gözlerini kayan toprağın içine batan ellerden kaçırdığı zaman, Roxanne ve Hamilton"ın da çoktan ayılmış olanları izlediklerini fark etti. Kultarin ve Roxanne göz göze geldiklerinde düşünceleri birbirinin aynıydı. Bu adamın düşman olmasını asla istemezlerdi.
****
Loxrain yavaşça onlara yaklaştığında Kultarin"in kan dolaşımı hızlanmıştı. Daha önce hayatında hiç bu kadar korktuğunu hatırlamıyordu. "Sıra bize geldi herhâlde" diye düşünürken adam korkusunu onaylarcasına silahını ona doğrulttu ve "Sen insan! Adın ne, söyle?" dedi. Genç kadının yüzüne kör gözleriyle bakıyor gibi dikkatle bekledi. Sonra arkasını dönerek iki adım attı.
Kultarin, panik yüzünden ne diyeceğini bilemiyordu ama sesine kavuşurken kendi söylediklerini anlamakta güçlük çekiyordu.
"Adım Kultarin, Kultar"ın kızıyım," diye cevap verdi.
Adam birden ona döndü ve "Aptal!" diye kükredi. Kadın dehşetle soluğunu tutarken ensesinde ne olduğu anlaşılmayan bir titreme hissetti. Belki zihin dengeleyiciden kaynaklanmıştı. "Elindeki bilgileri, düşman olduğunu sandığın birine, bu kadar kolay nasıl verirsin?"
Kultarin diyecek söz bulamadı. Adam yerden göğe kadar haklıydı. İstemeden diğerlerine doğru baktı, onlar da en az onun kadar dehşet içindeydiler.
"Baban sana böyle mi öğretti?" diye sordu Loxrain kızgınlıkla pelerinini kenara çekerek arkasını dönerken.
Kısa bir süre sonra Kultarin tekrar kendisini kontrol edebildi ve "Babamı tanıyor musunuz?" diye sordu.
"KES!" diye bağırdı adam hiddetle. "Burada soruları ben sorarım."
Sırtı onlara dönük hâlde elinin kenara doğru bir hareketiyle, başlarındaki zihin dengeleyiciler parçalandı ve kırılan parlak metal parçaları yere düştüklerinde kulakları biraz da olsa çınlatan sesler çıkardılar. Roxanne büyük bir dalganın beyninden etrafa yayıldığını sanmış, başında ortaya çıkan hafif bir ağrının aletler kırıldıktan sonra başladığını neden sonra anlayabilmişti.
Hepsinin elleri ve bacakları serbest kaldı. Bağlı kalmaktan uyuşmuş bacakları ile zar zor ayağa kalktıklarında, hepsi yerden doğrulamayan Hamilton"a, kollarından tutarak yardım ettiler.
"Beni takip edin," dedi Loxrain onlara arkasını dönerek. "Silahlarınızı unutmayın."
Loxrain kukuletasını tekrar başına geçirdi ve yürümeye başladı.
Silahlarını ve hovboxı da yanlarına alarak, yavaşça ilerleyen garip adamı takip ettiler. Yürüdükleri süre boyunca hiçbiri sesini dahi çıkarmadı. Onlar yürürken gökyüzü yavaşça karardı. Tepelere doğru, ağaçların olmadığı açıklığa çıktıkça yıldızlardan oluşan sema akşamüstü karanlığına büründü. Arkalarındaki ağaçlarla kaplı tepeler ay ışında bile gayet rahat görünüyorlardı. Dolambaçlı ve üstü toprak dolu patika bir yükselip bir alçalıyor, onları bilinmeze sürüklerken rüzgârla kulaklarına gecenin içinden taşınarak çıka gelen garip canlıların sesleri onlara biraz olsun huzur veriyordu. Dolunay ışığının yansıması tepenin aşağısındaki nehirden onlar için parıldadı.
Işığı soğuran karanlık onlar ilerledikçe ufuk çizgisini de kapatmaya devam ediyordu. Sanki garp, şarkın son ışığını yok etmek istemiyordu, ancak ondan daha büyük bir güç buna zemin hazırlarken ormanın derinliklerine ve hiçbir insan ayağı değmemiş topraklara karanlığı zorla da olsa getiriyordu.
Kultarin çivit mavisi semaya baktığında, devasa beyaz bir kuş görür gibi oldu. Onun orada ne aradığını, bu yaban topraklara neden gelmiş olabileceğini tahmin bile edemedi.
Üzerlerindeki tedirginlik azalmıştı en azından. Hiç beklemedikleri anda tanımadıkları bu yabancıdan aldıkları yardım hakikaten bir mucizeydi onlar için.
Sonunda durduklarında o kadar yorulmuşlardı ki; artık sendelemeye başlamışlardı. Loxrain onları başka bir mağaraya getirmişti. Lakin burası diğerlerine hiç benzemiyordu. Girişi normal mağarayı andırırcasına yabaniydi. Yani dışarıdan görünüşünde vahşi hayatın içinden olduğunu, uzun senelere dayanan bir tecrübeyle varlığını sürdürdüğünü belirtiyor gibiydi. Adam içeriye girdiğinde dördü de birbirlerine tedirginlikle baktılar. Hamilton artık normal yürüdüğü için onu kendi hâline bırakmışlardı hepsi.
Fakat içindeki cesareti en önce toplayan Kultarin önden giderek onu takip etti.
Roxanne ise artık korkmadığını anladı, ama yine de tedirgindi. Burada ne aradığını bütün bunların bir nedeni olduğunu biliyordu, ancak bu esrarı nasıl ifşa edebileceği hakkında en ufak fikri de yoktu.
İçeriye girdiğinde biraz yüksek tavanı olan mağaradan bir odaya geldiklerini gördü. Başka bir mağara odasına açıldığı belli olan, tahta bir kapıdan başka hiçbir şey yoktu. Mermer gibi görünen taştan eğri büğrü beyaz duvarları ve onların üzerinde bulunan meşaleler ise titrek alazlarıyla loş bir ortam oluşturmuşlardı.
Yorucu olduğu söylenebilecek olan sıcak havası yüzünden girer girmez hepsinin üzerine derin bir uyku özlemi çöktü.
Loxrain onlara doğru dönmeden "Bu gece burada kalın. Yarın için dinlenmeniz gerekecek," dedi.
Roxanne bunu zaten dünden arıyordu. O kadar çok yorulmuştu ki; diğer kapıdan çıkıp giden Loxrain"e hiç itiraz etmeden hemen yere oturdu.
Diğerleri de onun düşüncelerini paylaşıyordu, çünkü hepsi bitkinlikle yere çöktüler. Hiçbiri bir şey düşünecek durumda değildi. Kultarin ise hovboxın içinden dört ayrı kahverengi kalın battaniye çıkarıp onlara getirdi ve Roxanne"in yanına oturdu.
Taş yerde yatmak, Roxanne"e hiç garip gelmemişti. Ã?ünkü üzerindeki zırh zaten rahattı ve soğuğu geçirmiyordu. Uyumak için battaniyeye ihtiyacı olmayacağını düşünürken, Kultarin"in battaniyesini katlayıp, onu yastık biçimine getirdiğini gördü. Roxanne de aynısını yapmayı güç bela denedi ve yastığa başını koyar koymaz kendisine mani olamadan uykuya daldı.
****
Kultarin soluk soluğa kalmıştı. Ne kadar hızlı koştuğunun kendisi de farkında değildi. Roxanne çoktan içeriye girmişti, ama nedense hâlâ ortalıkta görünmüyordu. Aydınlık hole vardığı zaman çok fazla ışık yüzünden gözleri kamaştı.
Kontes"in dev kırmızı halıyla kaplı taht salonunu çok çok yükseklerden görebiliyordu. Roxanne aşağıda tek başına onunla savaşıyordu.
Büyük salonun dev metalden kapı girişinin kenarlarından başlayarak her tarafa sıra sıra konulmuş olan gümüş renkli insan boyutundaki heykeller, devasa altın sütunların parlaklığının yanında pek de sönük kalmayacak cinstendiler. Bu manzaranın muhteşemliğini algılayabilecek insan sayısı yok denecek kadar azdı. Zaten Kultarin buraya daha önce gelmiş olsaydı; heykellerin hepsinin avuçlarını öne doğru kaldırmış biçimde tuttuklarını ve ellerinin içinden çıkan alevlerden etrafa yayılan yeşilimsi puslu ışığın salonun atmosferini tamamen değiştirdiğini fark edebilirdi. Altın sütunların üstlerine teker teker kazınmış onlarca sembol vardı, sanki Kultarin"in anlayamadığı bir çeşit yazıydı bunlar. Lakin kadının orada öylece durup onlara göz gezdirecek vakti yoktu.
Kontes"in üzerine gönderdiği bıçaklardan kaçan Roxanne, havada bir parende attı. Üç metreden hızla ayaklarını yere bastığında dikkatini Kultarin"e verdi. Kontes bu andan yararlanıp parçacık hızlandırıcıdan mavi bir ışın yolladı ona doğru.
Kultarin "Dikkat et!" diye bağırdı ona.
Hemen doğrularak uyandı genç kadın. Gördüğü yine bir düştü, aptalca bir kâbustu. Roxanne yanında mışıl mışıl uyuyordu.
Elini sevgiyle onun yanağına uzattığında Roxanne, uykusunda Kultarin"in anlamadığı bir şeyler söyledi ve onun elini tuttu.
Her gün aynı kâbus, her geçen gün biraz daha ilerliyordu. Onu kaybetmek korkusunun verdiği bir histi belki de. Hiçbir zaman bu şekilde hissetmemişti. Git gide Roxanne"in varlığına alışıyordu. O hayatı boyunca beklediği dostuydu sanki. Kendisine bunun nedenini açıklayamıyordu. Aslında babasını bulmak istemesinin bir sebebi de kafasına takılan bu soruydu. Neden hiç tanımadığı birisini yitirmekten bu kadar korkuyordu?
Derin derin nefesler aldı. İki dakika kadar sonra her şey normale dönmüştü. Zihnindeki mudil uğultular anlaşılmaz bir aydınlanmayla yok oluvermiş, yüreğindeki gizemleri çözememiş olmanın verdiği düş kırıklığı şimdilik son bulmuştu. Sükûnetin içinde bir süre oturmak onu düşüncelerden kurtarmıştı belki de. Neden sonra her şeyi boş verip çevresine bakındı.
Odadaki meşaleler söndürülmüş, bu da içeriyi huzursuz bir karanlığa boğmuştu, lakin mağaranın dışından gelen ay ışığıyla oluşmuş bir gölgenin duvarın köşesinde tek başına oturmuş olduğu görülüyordu.
"Kim var orada?" diye sordu.
"Siz insanlar uykunuzda bile rahat değilsiniz," dedi o tanıdık boğuk ses, artık katı ve soğuk değildi. Daha çok müşfik ve içten gelen bir ifade sezinleniyordu. "İstersen sen de gel."
Kultarin ayağa kalkıp onun yanına gitti. Gözlerinin üzeri siyah bantla kaplı pelerinli adam elinde sarmalanmış bir tütün yaprağı tutuyor, soğuk mermerden duvara sırtını vermiş hâlde oturuyordu. Gözleri olmadığı için yüzüne kazınmış garip ifadeyi anlamak güçtü.
"Otur," dedi adam kısaca.
Kultarin onun yanına çöker çökmez "Sen büyücü dedikleri adamsın değil mi?" diye sordu.
Loxrain onun konuya aniden dalışından eğlenmiş görünerek neşeyle sırıttı ve tütün yaprağını derin nefesler alarak koklarken yanıt verebilmek için kendisine vakit kazandırırmış gibi bir izlenim yarattı.
"Siz insanlar ne zaman anlayamadığınız bir şey görseniz, ona hemen büyü ismini verirsiniz. Tarihiniz boyunca böyleydi ve hiç değişmeyeceksiniz."
Kultarin sessizlik içerisinde onu izlerken adam devam etti: "Benim adım Loxrain, Zamanın Efendisiyim. "Büyücü" diye tanımladığınız şey değilim."
"Peki, nasıl o kadar hızlı hareket edebiliyordunuz?" diye sordu Kultarin ilgi dolu bir edayla.
Fakat adam onun söylediklerini duymamışçasına cevap vermedi, elindeki yanmamış tütün yaprağını koklarken hevesle nefesini içine çekti.
Kultarin onun yüzüne baktığında, daha önceden tahmin ettiği gibi yaşlı olmadığını gördü. Yüzü gayet gençti ve çenesinin üstünde kesik şeklinde garip bir yara vardı.
Bir süre sonra Loxrain "şimdi uyumalısın," dedi mağara duvarına doğru bakarak. "İstediklerini Kultar"dan öğrenirsin."
"Babamı tanıyor musunuz? Bize bu yüzden mi yardım ettiniz?" diye sordu Kultarin şaşkınlıkla. Ã?ünkü adamın ikinci kez babasından söz ettiğini duyuyordu. Birkaç yeterli cevap almak için adamı zorladığının kendisi de farkındaydı.
"Çok soru soruyorsun. Bundan hiç hoşlanmam. Fakat evet, tanırım. Size yardım etmedim. Aslında gelenin sen ve Roxanne olduğunuzu bilseydim, size yardıma gelirdim. şimdi uyu, kalktığında benimle geleceksiniz. Kultar seni bana gönderdi," dedi Loxrain ve sustu. Kultarin bir şey daha soracaktı ki; adamın yana eğilip horladığını gördü. Buna bir mana veremeyecek kadar şaşırmasına rağmen en iyisinin ona hiç bulaşmamak olduğunu düşündüğü için battaniyesine geri döndü.
Yedinci
Roxanne gözlerini açtığında herkesin çoktan uyanmış olduğunu gördü. Elleriyle gözlerini ovaladı. O kadar zorluktan sonra deliksiz bir uyku çektiğine kendisi de inanamıyordu. Sabah oldu mu diye mağaranın girişine baktı. Dışarıdan hâlâ ay ışığı vuruyor ve içerisi yine meşalelerle aydınlanıyordu. Sanki hiç vakit geçmemiş gibiydi.
Kultarin, Hamilton ve Richard mağaranın köşesine çökmüşler, bir şeyi tartışıyorlardı. Roxanne başını battaniyeden kaldırınca, onu gören Kultarin ayağa kalktı ve hemen onun yanına geldi.
Diz çökerek ona bir önceki gün yediği "geram" isimli meyveden verdi.
"Ne oldu?" diye sordu Roxanne meyveyi eline alarak.
"Kalksan iyi olur," diye cevap verdi Kultarin. "Sanırım Loxrain bize yardım edecek."
"Loxrain mi?" diye sordu Roxanne meyveden bir parça ısırarak. Yeni uyandığı için hafızası biraz zayıflamıştı. Dün gelişen olayları anımsamakta biraz güçlük çekiyordu.
Kultarin ona dün olan olayları hatırlatınca "O kim ki? Neden bize yardım ediyor?" diye sordu Roxanne.
"Kendisine Zamanın Efendisi diyor. Adı Loxrain," dedi Kultarin. Genç yüzünün bir yarısı meşalelerin titrek ışığıyla aydınlanırken diğer yarısı karanlıkta kalmıştı; bu yüzden olduğundan daha tehditkâr bir ifadeye sahip olmuştu. "Bize neden yardım ettiğini söylemiyor. Fakat seni ve beni tanıyormuş."
"Beni tanıyor mu?" diye sordu Roxanne yemeğe biraz ara vererek.
"Evet, ama sakın bir şey sormaya kalkma hemen sinirleniyor. Pek hoşlanmıyor soru sorulmasından," diye cevapladı onun arkasındaki Hamilton. Richard ile birlikte yanlarına çöktü. Yırtılmış deri zırhının kol kısmını beyaz bir bezle bağlamışlardı.
"Sen iyi misin?" diye sordu Roxanne ona.
"Evet, iyiyim sağ ol," dedi Hamilton ve Richard aynı anda. Kısa bir süre birbirlerine baktılar. Hamilton, Richard"a kaşlarını çatarak "Yaram iyileşti," diye ekledi.
İkisi birden cevap verdiği için Kultarin ve Roxanne gülüştüler. Beraber meyvelerini bitirdikten sonra Roxanne, Kultarin"in hovboxtan çıkardığı beyaz kaptaki suyla yüzünü yıkayıp iyice temizledi. Kendisini yenilenmiş gibi hissediyordu artık.
"şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu Roxanne onlara.
"Sanırım Loxrain"i takip etsek iyi olacak," diye cevapladı Kultarin.
"Gerçekten öyle mi, düşünüyorsun?" dedi Richard ona. "Yani seninle konuştu diye-"
"Bunu daha öncede söyledim. Bizleri tanıyor, babamı, Roxanne"i" Üstelik bizi yüce-kanlarından elinden kurtardı," dedi Kultarin tartışmaya hazırlanan birinin edasına bürünerek.
"Yine de, adam bana tehlikeli biri gibi geldi. Bize "insan" diyor. Yani kendisi insan değil-"
"Babamın bizi buraya yollamasının nedeni bu adammış," diye onun sözünü kesti Kultarin. "Loxrain söyledi. Buraya onu bulmak için gelmişiz. Düşünsene buraya ne için geldiğimizi bile biliyor. Ona güvenmek zorundayız. Tehlikeli ya da değil, elimizdeki tek şans o."
"Hazırsanız benimle gelin," dedi mağaranın girişinden bir ses. Bu yine kara pelerinlere bürünmüş, gözlerinin üstü siyah bir bantla kaplı Loxrain idi. Başka hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı.
Hepsi yavaşça yerlerinden kalkarak onu takip ettiler. Adam hiç durmadan hemen mağaranın önündeki toprak patikadan aşağıya doğru inmeye başlayınca, onlar da Kultarin"e son bir kez bakarak adamın peşine takıldılar. Hamilton ve Richard tekrar silahlarını ellerine aldılar. Hovbox bu sefer arkalarından geliyordu.
"Tedbirli olmak iyidir," dedi Richard Roxanne"e göz kırparak. "Yanımızda bir ölüm makinesi olsa bile," diye ekledi ve başıyla önde hızlı adımlarla yürüyen pelerinli ve zırhlı Loxrain"i gösterdi. Adamın kara uzun saçları yüzlerine vuran şark rüzgârıyla dalgalanıyordu.
Dışarısı hâlâ çok karanlıktı, öyle ki; bastıkları yeri bile çok zor seçiyorlardı. Fakat ay ışığının yardımıyla, ormanlarla kaplı sıradağlar görünebiliyordu.
Roxanne bu kadar süre uyudukları hâlde, havanın neden şimdiye kadar açmadığını anlayamıyordu. Gökyüzünde de yakın zamanda sabah olacağına dair hiçbir işaret yoktu.
"Bu karanlıkta lektora rastlamasak iyidir," dedi Richard iç çekerek.
"Buralarda lektor bulunmaz," dedi Loxrain önden. Roxanne bundan rahatsız olmuştu işte. Tekrar garip yaratıklarla karşılaşmak istemiyordu.
Roxanne "Lektor da ne?" diye sordu, sesindeki endişeyi gizlemeye çalışmış ancak pek başarılı olamamıştı.
"Ã?rümcekleri bilirsin değil mi?" dedi Kultarin. Ona baktığı sırada ay ışığı ile yeşil gözleri parıldadı. "Onların biraz büyük hâlidir."
"Büyük mü?" diye sordu Roxanne gözleri fal taşı gibi açılarak.
Hepsi birden başlarını sallayıp onayladılar. Roxanne onlardan biriyle karşılaşmak istemediğine emindi.
Loxrain"in düzgün ve pürüzsüz yüzü dış görünüş açısından büyük yanılgılara sebep oluyordu, zira normalde yirmi beş yaşında biri gibi görünüyordu. Fakat görünüşün aldatıcı olduğu belliydi. Zaten Loxrain genelde sert ve acımasız karakterde olduğunu belirtircesine, sürekli kaşlarını çatıyordu. Arada bir ortaya çıkan hoşgörülü tavrına engel olamadığından bunda pek de başarılı olamıyordu.
Adam arkasına bile bakmadan onları tepeden aşağı götürürken patikanın üstü kumla kaplandı. Mutlak sessizliği bozan tek şey çıkardıkları ayak sesleriydi. Havada ne bir rüzgâr, ne de bir hareketlilik vardı, esen rüzgâr hariç. Neredeyse sonsuza uzanan büyük ormanın ağaçları arasına daldılar.
şimdi ise karanlığın içinden gelerek arada bir uzayan bir kuşların sesiyle ilerliyorlardı. Uzun süre boyunca geçiş izni vermek istemeyen sık çalılar ve dev ağaçlardan başka bir şeye rastlamadılar. Adam onları patikanın dışına çıkarmıştı. Dikenli çalıların arasından ellerinden geldiğince hızla ilerlediler. Ancak Loxrain bunda hiç zorlanmıyor gibi görünüyordu.
Bu adamı takip etmelerinin nedenini Kultarin"in kendisi de bilmiyordu. Gerçekten babası onu bu esrarengiz yabancıyı bulmaya mı yollamıştı? Sonra Richard"ın dediği aklına geldi. Loxrain ile ilk karşılaştıklarında, Kultarin"e "insan" demişti. Daha sonra da "siz insanlar" tabirini kullanmıştı. Acaba o da bir yüce-kan mıydı? Fakat yüce-kanlar bir insanla konuşurken onlara "ölümlü" derlerdi. Fani olmak onlar için bir hakaretti çünkü. Lakin bir yüce-kanın bir insana yardım etmesi veya kendi türünden birisini öldürmesi görülmüş şey değildi.
Kultarin saatlerce yürüdükten sonra yine dayanamadı ve "Bize neden yardım ediyorsunuz?" diye sordu.
Loxrain arkasını dönmeden "Kultar için," dedi kısaca.
Kultarin daha fazla üstüne gitmek istemedi, fakat bu sefer de Roxanne araya girdi. "Siz gerçekte kimsiniz?"
"Uzak bir gezegenden buraya sürgün edilmiş bir liderim," dedi Loxrain boğuk sesiyle. "Sorularınız artık bittiyse, yürümeye devam edin. Daha yolumuz uzun."
****
Altı saat boyunca onları dağların yamaçlarından, dev ağaçların arasından nadir molalar vererek ilerletti. Hava sonunda karanlığını üzerinden atmış olmanın verdiği utkuyla aydınlanıyordu. Roxanne hiç bu kadar garip bir gün doğuşu izlememişti. Normalde güneşin doğması gereken doğu yönünden, masmavi gökyüzü ileriye doğru sürükleniyor, yavaş yavaş karanlığı soğuruyordu; gittikçe de semayı süsleyen yüzlerce yıldız görünürden kayboldu.
Yürüyüş sırasında, ne zaman dinlenmek için dursalar, Loxrain bir süreliğine ortadan yok oluyor, gitmek için kalktıklarında ise hemen ortaya çıkıyordu.
Soru sordukları zaman ise ya duymazlıktan geliyor, ya da sadece kısa bir şekilde yanıtlamakla yetiniyordu.
Roxanne artık, saatleri doğru düzgün öğrenmişti. Bir günde otuz sekiz saat vardı ve bunun yarısı gece, yarısı gündüzdü. Saatler ise seksen dakikaya uzamıştı. Richard"ın dediğine göre, zaman çizelgesi ve takvim yüce-kanlardan daha değişikti. Onlar zamanı daha değişik bir biçimde adlandırıyorlardı. Roxanne"e onu da anlatmaya başlayacaklardı ki; Hamilton onu susturdu: "Bir günde bu kadar ders yeter."
Sonunda hava tamamen aydınlandı. Etrafta yine kuş sesleri duymaya başladıklarında, Loxrain onları ağaçların ortasındaki devasa bir açıklığa getirdi ve "İşte burası," dedi ellerini açarak. Fakat hiçbiri onun ne demek istediğini anlayamadı. Lakin yine de bu durum çok garipti. Saatlerdir yürüdükleri bu ormanın sık ağaçlarına o kadar alışmışlardı ki; bu büyüklükte bir boşluk bulmak her zaman rastladıkları bir şey değildi.
Loxrain bileğindeki tuşlardan birine bastığında, ani bir ışık parlaması hepsinin gözlerini aldı.
Roxanne gözlerini tekrar açtığında, kocaman kubbe şeklinde bir bina gördü. Kultarin ile silah eğitimi yaparlarken gittikleri tapınağa benziyordu. Kultarin"e dönüp baktığında, onun da en az kendisi kadar şaşkına döndüğünü fark etti.
Hamilton "Bu- bu- bina-"
"Evet," dedi Loxrain. "Sizin Gümüş-yıldız Tapınağınızın benzeridir."
"Burada bunun ne işi var?" diye sordu Richard hayretle karışık bir tedirginlikle.
"Burayı ben ve Kultar yaptık," diye cevapladı Loxrain. "Beni izleyin."
Roxanne beyaz mermerden merdivenlere doğru giden Loxrain"i takip eden ilk kişiydi. Diğerleri hâlâ şaşkındı, ama Kultarin onlara "Gidelim," deyince onlar da merdivenlerden çıktılar.
İçeri girdiklerinde Roxanne önce eski binadaki manzara ile karşılaşacağını sanıyordu. Ancak buranın bir uçak hangarı olduğunu anladı. İçinde dört tane kanatsız uçak vardı. Kultarin ise siyah uçakların "Phoneix 99" olduğunu fark etti. Onların arasından yürüyen Loxrain"i takip ettiler. Loxrain öndeki yani çıkışa yakın olan uçağa gitti, alt kontrol panelini açıp şifreyi girdi. Alt kapak açıldıktan sonra hemen içeri girdi. Kultarin, buna çok şaşırmıştı. Uçak aynen Phoneix 99 gibi görünmesine rağmen üzerinde "Phoneix 100" yazıyordu. Hâlbuki diğerlerinde "Phoneix 99" yazısı parıldıyordu.
Bu uçağın da dış görünüşü aynen diğerleri gibiydi. Gözle görülür her hangi bir değişiklik bulunmuyordu. İşte uçağın hemen altında "soğutulmuş füzyon" sağlayan enerji ünitesi duruyordu. Bir nevi güneşin enerjisinin bir üniteye sığdırılmış hâliydi. Hemen yanında ise görünürden kaybedici yani gizlenme reaktörü bulunuyordu.
"Bir yere mi gidiyoruz?" diye sordu Roxanne.
Kısa bir süre geçti. Bu zaman zarfında hepsi şaşkın hâlde birbirlerine bakakaldılar.
Loxrain uçağın içinden "Hadi gelin fazla zamanımız yok," diye bağırdı onlara sesini duyurabilmek için. En önden Hamilton bindi. Sonra Richard ve Roxanne onu takip edince, Kultarin de kadere razı gelmiş bir şekilde alt kapaktan içeri girdi.
Uçağın içi bile aynıydı. Bir değişiklik göremedi. Kultarin, Roxanne"in yanındaki koltuğa oturup, emniyet metalini göğsüne aldı.
Eğer babası onları bir yere göndermek isteseydi, kendileri de gidebilirlerdi. Buraya gelmelerine hiç neden yoktu.
Bunu yardımcı pilot koltuğunda oturan Loxrain"e söyleyecekti ki; daha ağzını açamadan "Bu uçak sizin bildiğiniz türden değil. Bana Kultar"ın en son hangi koordinatlarda ve ne zaman görüldüğünü söyle," dedi Loxrain ona dönmeden.
Kultarin "Bunun ne yararı olacak ki?" diye sordu şaşkınlıkla. "Babam-"
Birden sözünü yarıda kesti. Bu Kultarin"in çok tuhafına gitmişti. Babası da aynen bunu öğrenmesi gerektiğini günlüğünde yazmıştı.
"Hadi söyle!" diye kızdı Loxrain.
Cebinden koordinatların ve babasının öldüğü zamanın yazdığı kâğıdı çıkardı ve "On sekizinci bölge 145.75-62.22 koordinatlarında" Zamanı ise Yirmi İki Mayıs Lekla Günü saat 26:02" diye okudu.
"Kesin mi?" diye sordu Loxrain önden.
"Evet," diye cevap verdi Kultarin. "Babam da bunu bulmamı istemişti, ama hiç anlamıyorum. Bunun ne yararı olacak?"
Loxrain buna cevap vermeyince pilot koltuğundaki Hamilton "Bu bilgiyi nereden buldun?" diye sordu ona. Bu da onun garibine gitmişti anlaşılan.
"şehrin ana bilgisayarının şifresini kırdım. Pek zor olmadı yani," diye cevapladı Kultarin huzursuz bir edayla.
"Nasıl?" diye sordu yanındaki Richard. "Yakalanmadın mı?"
"Bıraksana. Yakalanmak için fazla iyiyim," dedi Kultarin yine aynı huzursuz tonda. Ne olacağını çok merak ediyordu.
Hamilton önden ona doğru dönmüş bir şey söyleyecekti ki; Kultarin, Loxrain"e "Peki bütün bunlar ne işe yarayacak?" diye sordu.
"Neye mi yarayacak? Hâlâ anlamadınız mı?" dedi Loxrain alayla. "Geçmişe gidiyoruz."
Yine uzun süren bir sessizlik oldu. Herkes birbirine tuhaf bakışlar atınca Hamilton"a "Kalkalım," diye komut verdi Loxrain.
Hamilton uçağın kumanda kolunu kaldırmasıyla kalkış pistinin önündeki çıkış boşluğundan hızla tapınağın dışına uçtular.
Roxanne az önceki söyleneni doğru mu duydu diye şaşkın şaşkın Kultarin"e bakakalmıştı. Fakat Kultarin de en az onun kadar hayrete düşmüş görünüyordu.
Hızla uçarlarken uzun süre kimse konuşmadı. Dağları, ormanı ve nehri geride bırakmışlardı. şimdi ise karşılarında üzeri kapkaranlık görünen dev okyanus vardı.
Huzursuz edici sessizliği Roxanne bozdu.
"Geçmişe mi gidiyoruz?"
Loxrain önden "Evet," diye yanıtladı. "Bu bir zaman yolculuk uçağı, ancak çok iyi çalışmıyor. Sadece bir kez kullanılabilir. Bu yüzden dikkatli olmak zorundayız," dedi hızlı hızlı konuşarak. "Zamandan eminsin değil mi?" diye sordu Kultarin"e.
Kultarin "Kesin eminim. Ama yani bu şey gerçekten çalışacak mı?" diye sordu kaşlarını çatarak. "Babamın bu makineden haberi var mıydı?"
"Tabii ki Kultar"ın haberi var," dedi Loxrain kaba bir kahkahayla. Artık konuşmaya daha hevesli gibiydi. "Birlikte yaptık. Sana zamanın efendisiyim dediğimde yalan söylememiştim."
Onlar konuşurken Roxanne uçağın daha da süratlendiğini hissetti. Pencereden aşağıya bakınca, deniz yüzeyine yakın olarak uçtuklarını anladı.
On dakika kadar sonra, Loxrain "Koordinatlara yaklaştık mı?" diye sordu Hamilton"a. O da başını sallayarak onayladı.
"Tarihi ve şu saatin üç dakika öncesini ekrana gir," dedi Loxrain Kultarin"e dönerek. Elindeki dijital tarih göstergesini ona verdi. Adamın ellerinde garip kesikler vardı. Testereyle ve zorla yapılmış gibiydiler. Ellerinin üstünü boydan boya kaplıyorlardı; görünüşe göre çok derin izler bırakmışlardı.
Kultarin küçük ekrandaki boş kısımları elindeki kâğıda bakarak dikkatlice doldurdu ve zamanı onun söylediği gibi, üç dakika önceye aldı. "25:79"
"şimdi biz iki hafta öncesine mi gidiyoruz?" diye sordu Richard neredeyse huşu içerisinde.
Kultarin "Babamın çılgın olduğunu bilirdim, ama bu kadarını da tahmin etmemiştim," dedi coşku dolu bir edayla. Ağzı kulaklarına varmıştı bile.
Üç defa kontrol ettikten sonra yeşil ışıklı dijital ekranı Loxrain"e verdi. Roxanne de neler olduğunun farkına vardığında heyecanlandı.
Loxrain, ekranı pilot konsolundaki bir boşluğa taktı ve Hamilton"a "Ne kadar kaldı?" diye sordu.
Hamilton "Bir dakikalık mesafe var," deyince Loxrain "Sıkı tutunun" diye bağırdı ve konsola bağlı ekranın üstündeki çalıştır tuşuna bastı. "İşte gidiyoruz."
Bembeyaz bir ışık tabakası uçağın içini sarınca, hepsi gözlerini kapamak zorunda kaldılar. Uçak bir an yalpaladı ve tekrar düzeldi. Roxanne adrenalinin damarlarında hızla aktığını biliyordu. Nefes alışverişi eski hâlinin çok ötesine çıkmış, kalbi göğsünde çılgın gibi çarpıyordu.
Neden sonra gözlerini açtığında her şeyin normal olduğunu gördü.
Kultarin ona "şuraya bak," dedi huşuyla. Pencereyi işaret parmağıyla gösteriyordu.
Roxanne pencereden baktığında bir çeşit mavi ışıktan oluşmuş tünelin içinden ilerlediklerini gördü. Üzeri sanki bir çeşit sıvıyla kaplıydı. Roxanne buraya gelirken geçtiği ışıklı kapıya benzetti bunu. Fakat bu sefer ki bir hortum gibiydi.
Onları bazen bir sağa bir sola sallıyor, bazen de tepe üstü aşağıya indiriyordu. Başının dönmesini engellemek için diğerleri gibi gözlerini yumdu.
Zaman kavramını yitirmişlerdi ki; uçak yavaşladı ve durdu. Sonra hepsi gözlerini tekrar açtılar. Loxrain tekrar çalıştır tuşuna bastığında, mavi ışıktan yapılmış olan tünel birden kayboldu ve yerini gece karanlığına bıraktı.
"şuraya bakın!" dedi Richard heyecanla. "Hava karardı."
Loxrain, Hamilton"a "İlerleyelim" dedi. Hamilton biraz soluğu kesilmiş ve terlemiş hâlde uçağı hareket ettirdi.
Aslında hepsi ter içinde kalmıştı. Kultarin buna da çok şaşırdı, zira rnamck zırhlarının içinde terlemek imkânsızdı.
Roxanne biraz sonra uçağın camlarının ıslandığını fark etti. Dev dalgalar okyanusun yüzeyini yalarken esen şiddetli rüzgâr yüzünden yağmur damlaları hızla pencerelere vuruyor ve tok sesler çıkarıyor, içerideki yarı huzursuz yarı heyecanlı havaya stres içeren bir müzik misali eşlik ediyorlardı.
Herkes istemleri dışında çok fazla gerilmişti, lakin içlerinde heyecana en çabuk yenik düşen kişi Kultarin idi. Sanki boğazındaki bir asalak bedenini kemiriyor, onun bütün sırlarını da beraberinde götürüyordu. Gırtlağından damağına kadar yükselen ekşi tat, sanki yıllar süren garip bir hazımsızlığa benziyordu. Babasını tekrar görebilmek, onun hayatta olduğunu bilmek bedenindeki bir boşluğu doldurmuştu. Bütün bu olanlara inanmakta hâlâ güçlük çekiyordu.
Loxrain arkasına dönerek "Pencerelerden kontrol edin. Gören olursa haber versin," diye ekledi.
Uçak o kadar hızlı ilerliyordu ki; dev dalgalı okyanus yüzeyinden yirmi metre kadar yüksekte olmalarına rağmen, sürat yüzünden su üstünde köpüklü izler bırakıyordu. Bir dakika sonra Roxanne, Kultarin ve Richard emniyet metallerini çıkarıp, pencerelerden aşağı bakmaya başladılar. Küçülmüş dolunayın ışığından, azgın deniz yüzeyi biraz olsun seçiliyordu. Su, onu rahatsız eden bir canavara karşı gelircesine hiddetliydi, yağmur ve rüzgârı yanına almış olmanın cüretiyle her şeye sahip olmak isteyecek kadar tamahkârdı ayrıca.
Biraz sonra "İşte!" diye bağırdı Kultarin heyecanla. "Orada!"
Roxanne ve Richard hemen o pencereye koştular. Aşağıya baktıklarında pencerelerinden ışık gelen ahşap bir ev gördüler. Denizin üstünde yetim bir çocuk gibi kalmış, birinin onu bulmasını bekliyordu sanki. Lakin istediği şey onu burada olmaya, yalnızlığa itmişti.
Roxanne gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Bu, buraya geldiği ilk gece gördüğü havada süzülen üç katlı evdi. Zaten şu anda da su yüzeyinin beş metre üstünde asılı kalmıştı. Kultar ile konuşmuş, daha sonra bu köhne evin havaya uçtuğunu görmüştü. Fakat işte karşısındaydı, aynı önceden gördüğü gibi ahşap evin krem rengi duvarları, çatısından dik olarak yukarıya doğru uzanmış teleskop, biçimiyle ve esrarengiz yapısıyla insanın içine işleyen o manzarası.
Bir süre daha Roxanne aşağıya doğru dikkatle bakmayı sürdürdüğünde, evin aniden açılan kapısından bir şeyin dışarı fırlayıp denize doğru düştüğünü gördü. Ne olduğu pek seçilemiyordu.
Evin üstüne geldiklerinde uçak yavaşlayarak durdu ve ağır bir biçimde alçalırken Roxanne denize düşen her neyse ona daha da dikkatle bakmaya başladı.
Neden sonra onun kim olduğunu anladı. Gözlerine inanamıyordu. Daha önce biri ona böyle bir şey göreceğini söylese onun direk çatlattığını düşünürdü. Ancak işte orada, pembe gecelikle denizin üstünde zar zor kalmaya çalışıp yüzerken onlara doğru bakıyordu. Her taraf zifiri karanlık olmasına rağmen evin aralanmış dış kapısından gelen solgun ve puslu sarımsı ışıkla çok zor da olsa seçiliyordu.
"şuna bak çabuk!" dedi Kultarin"e bir eliyle onu yanına çekip diğeriyle gördüğü şeyi işaret ederek.
"Nereye?" diye sordu Kultarin, yüzünde neler olduğunu anlamamış birinin ifadesi vardı.
"şuraya! O benim! Denizin üstünde yüzen kişi benim. Buraya ilk geldiğim gece bu!" dedi Roxanne. Ağzından çıkan sözlere kendi de inanamıyordu. Bunun kulağa ne kadar çılgınca geldiğini biliyordu, ama içinde bir coşku belirmişti ve kendisine mani olamadan kahkahayla gülüyordu. Sonra buraya geldiği ilk gece denizin dalgalı yüzeyinde boğulmamaya çalışırken evin üstünde gezen bir uçak olduğunu anımsadı. Demek ki yine kendisinin bindiği uçağı görmüştü. Düşüncesi bile çok çılgıncaydı.
"E-e-evet," dedi Kultarin. şimdi o da sırıtmaya başlamıştı. Yüzünde hem şaşkınlık hem de endişeli bir ifade vardı. "Bu çok garip."
"Yani sen hem burada hem orada mısın?" diye sordu Richard. Kısa bir ıslık çalarken sarı saçları ile aynı renk olan kaşlarını kaldırmıştı. Gözlerinden okunan şeyi tarif etmesi gerekseydi Roxanne"in, adamın harika zaman geçirdiğini söylerdi. Yine de onda çoğu kimsede olmayan bir sevecenlik vardı, nedense bazen takındığı garip yapmacık tavırlarının dışındaki bir parçasıydı onun. Genç kadın adamın bu tutumunu pek sevmese de sırları olan birini kötüleyemezdi.
"Yavaşça taşıma kanalına gir," dedi Loxrain Hamilton"a. Tam da havada süzülen evin üstüne gelmişler ve o teleskopun üzerine iniyorlardı şimdi.
Roxanne telaşla "Teleskopa çarpacaksınız," diye bağırdı.
"Ne?" dedi Kultarin şaşkınlıkla. "Tele- ne?"
"Teleskop işte- görmüyor musun, çarpacak ya şimdi?" dedi Roxanne ona kızarak. Neden bu kadar geç anlıyordu ki?
Loxrain kahkahalarla gülerek "O teleskop değil, taşıma kanalı," dedi. "Biriniz alt kapağı açsın," diye ekledi onlara dönmeden. Richard hemen koştu ve kenarda duran kolu çekti. Alt kapak açıldığı zaman dışarıdaki fırtınanın içinden gelen rüzgâr, yağmur ve gök gürültüsü sesleri bir bıçak keskinliğinde hepsinin kulaklarına taşınıverdi.
"Herkes yerine otursun," diye seslendi Loxrain. Roxanne hiç vakit kaybetmeden pencerenin yanındaki koltuğa geçti.
"Yavaşça alçal," diye fısıldadı Loxrain Hamilton"a doğru.
Uçak ağır ağır yükseklik kaybederken Roxanne, derinlerden gelen metalin metale sürtme sesini duydu. Hafif bir sarsıntıyla durdular.
Bunun hemen ardından uçağın altında bir yerlerden bir mekanizmanın harekete geçme sesi yükselirken az önce kulaklarını tırmalayan bütün rüzgâr çığlıkları kaybolmuştu. Başlarını kapağın içinden giderek artan sese doğru çevirdiklerinde ne olduğunu gördüler.
İçeriye taşıyıcı bir platformla gelen kişi, uzun bir çene yapısı olan ve yüzünde yüzlerce kırışık bulunan, elindeki değnekten destek alarak yürüyen buğday tenli ufak tefek yaşlı bir adamdı. Boydan boya siyah çizgilerle kaplı kahverengi kadife bir pantolon ve aynı renk bir gömlek giymiş, gözlerinin üstünü ise kara bir eşarpla bağlamıştı.
İçeri girer girmez uçağın alt kapağını kapatan kolu çekti.
"Baba!" dedi Kultarin hayretle. Yerinden kalkacaktı ki; Kultar "Hadi çabuk gidelim. Düşmanlar geliyor," diyerek onun yanındaki koltuğa geçti. "Görünmememiz gerekiyor."
Roxanne, iki hafta önce karşılaştığı yaşlı adamı karşısında görünce bir şeyler söylemek istedi, ancak Kultar "şimdilik konuşmayalım Prenses Altın Yıldız. Seni bulmak için o kadar işe kalkıştık, şimdi bunları berbat etmenin sırası değil. Ã?nce buradan kurtulmaya bakalım," diye cevap verdi.
"Hadi Hamilton" dedi Kultarin babasına sarılarak. "Gidelim!"
"Evet!" diye haykırdı Roxanne neşeyle. "Gazla bakalım!"
Hepsi söylediğini garipseyerek ona baktılar, fakat Roxanne onlara gazlanın ne demek olduğunu açıklayamayacak kadar heyecanlıydı.
Metalin metale sürtünme sesi tekrar geldi ve uçak biraz sarsıldıktan hemen sonra havalandı. Süratle ilerlerken arkalarında bıraktıkları evden sessizliği derinden yaran bir patlama sesi yükseldi. Fakat bu sorun değildi, zira Altın Yaprak"ın kurtarıcısını bulmuşlardı.
Roxanne gözlerinden sevinci okunan Kultarin"e baktı. Babasına sarılmış, onun hayatta olmasının keyfini çıkarıyordu. Belki Roxanne de bir gün hiç tanımadığı babasına böyle kavuşacaktı. İmkânsızı başarmışlardı sonuçta.
Sekizinci
Yolculuk sürerken konuşmanın yerine bir süre bakışlar devreye girdi. Hiç kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu çünkü. Ağızlarından dökülecek tek bir sözcük bile, onları çılgınlığın sınırına getirecek gibiydi. Başardıkları şeyin inanılmaz olması, en çok Kultarin"i etkilemişti zaten. Babasına sarılmış ve arada bir açık yeşil gözlerinden yaşlar geliyor, huzurla derin nefesler alıyordu. Ã?yle bir noktaya geldilerdi ki; sessizlik, onların etrafını saran bir çeşit hastalığa dönüşerek rahatsızlık verici bir düzeye erişti.
Richard ise kendisini meşgul etmek için önce hovboxtan kahverengi küçük bir kutu çıkardı. Onu yere koyup açınca içlerinde garip sıvılar bulunan uçları incecik, sıra hâlinde dizilmiş oval cam şişeler göründü. Sonra adaleli kollarının üstünde duran füzyon tüfeğinin üst kısmındaki bir tuşa basınca küçükten büyüğe doğru giden mavi çemberlerin arası mekanik sesler çıkararak açıldı ve Richard onları çektiği zaman bir puf sesiyle silahtan dışarı çıktılar. Roxanne onların altında göz alıcı parlaklıkta bir tüp gördü. İçindeki yeşilimsi kıvılcımları fark etti. Richard kutudan çıkardığı şişelerdeki değişik renkli sıvılardan bütün yuvarlakların iç kısımlarına çok titiz bir şekilde ağır ağır sıvılar damlattı.
On dakika sonra silahın parçalarını tekrar birleştirmeye başladı. Her yuvarlağı yerine takışında hep aynı hava emen mekanik ses çıkıyordu. Hepsini özenle yerleştirdikten sonra, tüfeğin üzerindeki mavi dijital ekrana dokundu ve silahtan en başta sessizce başlayıp sonra yükselerek duran bir yükleme sesi geldi.
Roxanne"in onu izlediğini görünce "Biraz bakım gerekiyor," dedi ve gülümsedi. Adamın gülümsediği zaman aldığı ifadesi yüzünden içinde garip bir hissin ortaya çıktığını anladı Roxanne. Sanki adam kendi içinde çatışıyordu. Bembeyaz yüzündeki kasların garip yapısı onu çok yaşlı gösterirmişçesine, suratında ve boynunda kırışıklıklar oluşturuyordu. Onun bu durumuna bir türlü anlam veremiyordu.
Kultar, Hamilton"a gidilmesi gereken koordinatları verdikten sonra sessizliği yardımcı pilot koltuğundan kalkarak arkaya gelen Loxrain bozdu.
"Evini sen mi havaya uçurdun?" diye sordu Kultar"a. Gözleri görünmediği için gülümsemesi sadece çenesine ve yanaklarına yayıldı. Üzerindeki pelerini koltuğunda bırakmıştı.
"Tabii ki ben. Bilgilerimizi ele geçirmelerine izin veremezdim değil mi?" diye cevapladı Kultar. Ayağa kalkarak Loxrain"e sarıldı. İkisi arasındaki benzerlik bir an Kultarin"in gözlerinin önüne yerleşmiş oldu. İkisi de kördü ve ikisi de gözleri olmadan gayet rahat görebiliyorlardı.
"Gözlerini bağlamışsın," diye ekledi Kultar hafif bir sezgiyle. Adamın sesindeki incelik Roxanne"e bir zamanlar vefat eden amcasının, kocası Micheal ile ilk defa konuşması sırasında duyduğu tınıyı hatırlattı. Biraz alay, biraz da sevecenlik içeriyordu.
"Evet," dedi Loxrain. "Ã?ocukları korkutmak istemedim."
İşaret ettiği yönler tam olarak doğruydu. Roxanne bu kadar tuhaf iki insan daha görmemişti.
Bu iki adam daha önce hiç görmediği yerleri çağrıştırıyorlardı ona. Sanki yıllar önce unuttuğu başka bir dünyadan kalan bir şekil, bir bağdılar onun için. Bu düşünce, yerini tatsız bir kuşkuya bıraktı. Roxanne buraya geldiğinden beri çok fazla düşünüyor ve bir şeylerden sürekli şüpheye düşüyordu. Yıllar boyunca ölümü tek başına beklediği zaman bile bu kadar çok düşünmemişti. Ölen oğlu ve kocası dışında kafasını yoracak başka bir şeyi hiç olmamıştı sonuçta. Tabii kaybolan annesi ve babası hariç"
Kollarını birbirine kavuşturdu ve düşüncelerden çıkarak bu iki tuhaf adamın birbirleriyle sıcak bir şekilde konuşmalarını izlemeye devam etti.
"Evet, görseler korkarlardı cidden, ama şimdi gereği kalmadı," dedi Kultar.
Loxrain gözlerindeki bandı çıkardı ve bir süre onları kapalı tuttu. Açtığı an Kultarin elini ağzıyla kapattı. Aynı yüce-kanlar gibi sapsarıydılar.
Birkaç saniye süren bir sessizlik oldu. Bu süre içinde tansiyon bir anda doruğa çıkmıştı. Grup içinde buna şaşırmayan tek kişi Roxanne idi. Kultarin ise elini kılıfındaki parçacık hızlandırıcıya atıyordu ki; Richard ondan çok önce davrandı.
"Sen bir yüce-kansın," dedi silahını ona doğrultup kaşlarını çatarak. O öyle söyleyince Hamilton da pilot koltuğunda arkasını döndü.
Kultar eliyle Richard"ın silahını indirdi ve "Kes şunu. Ölmeni isteseydi çoktan yapardı," dedi onu azarlarcasına.
Kultarin "Baba o bir düşman, bunu sen söylemiştin, sarı gözlülere asla güvenme diye, ama şimdi-"
"Saçmalama," diye sözünü kesti Kultar ona dönerek, yine aynı azarlar tonda. "Evet, sana ben söyledim. şimdi ise ona güven diyorum."
Yüzünde siyah eşarbın altından görünen kırışıklıklar bir an düzelir gibi oldu. Sonra tekrar aynı hâline geri döndü.
"Bu zamana kadar anlayamadınız herhâlde?" diyerek gülümsedi Loxrain.
Bununla birlikte diğer yüce-kanlarda bulunmayan bir sevecenlik oluştu. Roxanne ise bu duyguyu hepsinden daha çok hissediyordu. Yıllarca yaşamış olmanın ona getirdiği tecrübeyle insanların yüz ifadelerinden yola çıkarak, nasıl bir karakter yapısında olduklarını tahmin etmeyi öğrenmişti. Bu adam yarı katı, yarı güleç bir yapıya sahipti. Yeri geldiği zaman acımasız olabiliyordu. Roxanne"in bunu bilmesi için adamın yüzüne bakmasına gerek yoktu. Zira daha önce ne kadar zalimce davranabildiğini görmüştü. Tabii ki, acımasız davrandıkları kişiler düşmanlarıydı, lakin öyle davranmasının altında daha derin nedenler olduğu apaçık görünüyordu.
Aslında Roxanne onu, küçükken okuduğu çok eski bir roman kahramanına benzetiyordu. Karakterin adı Karanlık Rafael idi. Gözleri kör ve elindeki çeşitli aletlerle etrafını görebiliyordu. Başka bir boyut da karanlık güçlere karşı savaşırdı. En azından Roxanne bu kadarını hatırlıyordu.
"Ben kendime yüce-kan demiyorum," diye devam etti Loxrain. "O benim aptal kardeşimin bulduğu bir isim. Bizi sizlerden farklı kılmak içindi. Sizlerden farklı olduğumu kabul ediyorum. Fakat sizlerden yüce değilim. Zaten böyle düşündüğüm için halkımdan sürgün edildim ya."
"Nasıl yani?" diye sordu Kultarin. Kultarin ise, bu adam hakkında Roxanne"den çok daha farklı düşünüyordu. Loxrain"e güvenmesi gerektiğini gayet iyi biliyordu. Onlara atmaca gibi bakan sarı gözler sadece bir yanılsamaydı. Onun ruhunun bir çeşit azap çektiğini anlayabiliyordu. Zaten öfkesi onlara karşı değildi.
İki kadın arasındaki düşünce farkı, onların farklı çevrede büyümesinden kaynaklanıyordu. Ã?ünkü Kultarin, Loxrain"in düşmanlarına davranış şeklinin sadece iyi bir savaşçının yapabileceği şeyler olduğunu düşünüyordu. Bu dünyada hayatta kalabilmek için insanın gayet acımasız olması gerekiyordu. Babasının Kultarin"e öğrettiği ilk şey buydu. Bunu sürekli tekrarlardı zaten. "Sana silah doğrultana asla acıma veya karşılık vermekte tereddüt etme."
Zaten bunu söyleyen babası da Loxrain"e güveniyordu. Yani ona inanmaması için bir neden yoktu.
"Her şeyi baştan anlatsan iyi olacak Loxrain" dedi Kultar ve koltuğuna geri oturdu.
Loxrain sapsarı gözleriyle onu takip ederek, yanına çöktü. Konuşmaya başladığında boğuk sesi kaybolmuştu.
"Bundan birkaç bin dünya yılı önceydi. Sizleri kendi gezegenimiz olan Kiljhoon"dan duyduk. Dünya"dan yayılan radyo ve elektromanyetik dalgalarınız bize ulaşmıştı. Dinledik ve izledik. Sizler gibi değildik. Sizin değişinizle insan yanımız yoktu. Her hangi bir yasamız veya töremiz de... Ã?ünkü gerek olmamıştı. Suç denen şeyi bilmiyorduk. Duygu denilen şeyden eser yoktu bizde."
"Sizleri incelerken aşkınız, nefretiniz, kininiz, intikam duygunuz ve hırsınız olduğunu gördük. Bunlara hakikaten imrenmiştik. Sizleri uzun zaman boyunca izledik ve konuştuğunuz dilleri öğrendik. Yaptığınız her şey dikkatimizi çekiyordu. Özellikle birbirinizle savaşmanız" Bu gezegene gelmek için, doğru zamanı bekledik. O fırsat, sizlerin çok büyük bir savaş yapmasından sonra elimize geçti. İşte o zaman, yaralarınızı sarıp, hepinize yardım etmek için gezegene geldik. Amacımız sadece yardım etmekti."
Loxrain bir süre duraksayıp hikâyesini dinleyen gözlere baktı. Sonra devam etti:
"Geldikten çok uzun zaman sonra bizler de sizlere benzemeye başladık. Aşk, nefret, intikam gibi duyguları içimizde barındırıyorduk. Bütün bu duygulardan yoksun olmamızın sebebi de zaten, gezegenimizin atmosferinde bulunan satran elementinden kaynaklanıyormuş, sonradan öğrendik"
"Ben Liderimiz Fernoin"in sekiz çocuğundan biriyim."
Kultarin "Ama Fernoin-
"Bırak bitirsin," diye sözünü kesti Kultar.
Loxrain lafına hiç ara vermemiş gibi devam etti:
"Babamız Fernoin öldükten sonra, kardeşler olarak Kiljhoonluları yönetmek bizlere düşmüştü. Zaten her şey babamın yokluğunda kötüleşti. Kardeşlerimizden en güçlüsü olan Rkahan"ın oğlu bir insan tarafından öldürüldü. Rkahan"ın içini öyle bir intikam hırsı kapladı ki; hiçbirimizi dinlemedi. İntikam için o adamı bulmuş ve onu oracıkta infaz etmişti. Geri geldiğinde ise değişmişti. Gözü dönmüş gibiydi. İlk kez insani bir duygunun bu kadar derinden yaşandığını görmüştük. Bize, sadece o adamı değil, onun yanında yaşayan ve onu tanıyan bütün insanları da öldürdüğünü söyledi."
"Ben, kardeşim Seetrin, bir de Roxanne," "diye ekledi ona dönerek- "senin baban Raine ona karşı çıktık. Yargısız infaz ettiğini söyledik."
"Babam mı?" diye sordu Roxanne şaşkınlıkla.
"Babası mı?" diye sordu bu sefer Kultarin gözleri fal taşı gibi açılarak. Midesi kasılmış, merdivenlerden inerken bir basamağı ıskalamış gibi bir duygu seline kapılmıştı. "Yani babası bir yüce-kan-"
Kultarin ona yarı hayret yarı korku içeren bir ifadeyle bakarken Roxanne bundan çok fazla rahatsız olduğu için gözlerini kaçırdı.
"Evet. Bitirmeme izin verin," dedi Loxrain hızla. "Raine"nin dünyalı bir kadına, yani Isabella"ya âşık olduğunu öğrenen Rkahan daha da sinirlendi. Yani o kadın senin annen Roxanne,"diye ekledi tekrar. Kimsenin karışmasına izin vermeden de devam etti:
"Rkahan dedi ki; "İnsanlar sadece birer pislik parçası olan ölümlüler" Onları besleyip büyütüyoruz, sonra gelip bize bir hiçmişiz gibi davranıyorlar. Hepsini kölem yapacağım. Hepsine hükmedeceğim. Eğer bana karşı çıkacaksınız, hepiniz buradan gidin."
"Diğer kardeşlerimiz de hemen ona katıldılar. Bize de hain muamelesi yapıldı. Hepsine birden karşı koyamadık tabii. Rkahan zaten tek başına bile çok güçlüydü. İntikam hırsının ona verdiği kuvvet hiçbirimizde yoktu. Diğer Kiljhoon"lular da ona itaat ettiler. Onun söylediklerini ve yaptıklarını haklı buluyorlardı. Ã?ünkü Kiljhoon"lu bir prens, bir insan tarafından öldürülmüştü. Ben, Seetrin ve diğer kardeşimiz kan bağımız olduğu için infaz edilmedik. Raine ve annene ömür boyu işkence edilecekti. Raine"nin yaptığı çok adi bir suçtu onlara göre."
"Sonrasını zaten siz de biliyorsunuz. İnsanlar sürü hâlinde toplanıp köle olarak kullanılmaya başlandı. Biz birinci bölgedeki şehirde, diğer iki kardeşimin yardımıyla bir isyan çıkardık. Annen ve baban isyandan yararlanıp, şehrin diplerinde buldukları bir zaman makinesiyle geçmişe gittiler. Neyse ki; bunu tam zamanında yapmıştık. Annen sana hamileydi o zaman. Eğer Rkahan annenin hamile olduğunu o sırada öğrenmiş olsaydı, ikisini de hemen öldürürdü. İnsan ve yüce-kandan olma bir çocuğun ortaya çıkması ırklar açısından çok büyük bir darbe olacaktı. Annen hamileyken insanlarda olmayan güçler edinmişti. Geri geldiklerinde güçlerinin muazzam derecede artmış olduğunu gördük. Diğer insanlara da bu güçlerden verebiliyordu. Geçmişte bir kız çocuğu bıraktıklarını söylediler ve gelince her şeyin değişeceğini... İkizini de geri getirdiler. Onu bize emanet ettiler. İki kız kardeşin birlikte yüce-kanları tekrar nizama sokacaklarını ve her şeyin değişeceğini söylediler. Ã?ünkü kehanet gücü de vardı annenin. Olayları daha olmadan hissedebiliyordu," dedi ve sustu.
Herkes söylenenleri hazmetmekte güçlük çekerken Roxanne"nin duyguları alt üst olmuştu. Yani bütün bu duyduklarından çok azını anlayabiliyordu zaten. Midesini kemiren bir canavar ortaya çıkmış, onun ağzını kurutarak konuşmasını engelliyordu. Zaten son duyduğundan emin olamadı. O yüzden kaşlarını çatıp, sesine tekrar kavuşmayı dileyerek tam soru soracaktı ki; Kultarin ondan önce davrandı.
"Ne demek istiyorsunuz?" Yani Roxanne"in burada bir ikiz kardeşi mi var?"
Loxrain önce sarı gözlerini kısarak, Roxanne"e baktı sonra Kultar"a dönmeden "Evet," dedi. "Kardeşi-"
Herkesi dikkat ve heyecan sarmıştı. Tabii ki en çok merak eden Roxanne idi. Bir kardeşi mi vardı yani? Bunca zaman hiç tanımadığı, hiç görmediği bir ikiz kardeş" Bu nasıl mümkün olurdu? Annesi nasıl olurda onu yanında götürmezdi? Neden bütün bunları öğrenmek şimdiye kalmıştı ki?
Ama bilgiye olan açlığı, onu konuşmaya değil, dinlemeye itti.
Kultar "Bunu benim söylemem gerekir Loxrain," dedi ona hüzünlü bir sesle. Yüzünü ekşitmişti şimdi. Uzun süre konuşamadı. Sanki doğru sözcükleri seçmek için bekliyordu. "Sanırım bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Evet, Kultarin," diye iç geçirdi ve ona döndü. "Roxanne"in bir kız kardeşi var. O da sensin."
Uzun süren bir sessizlik daha oldu. Hiç kimse çıtını dahi çıkarmıyordu. Kultarin önce hayretten ötürü konuşamıyordu, fakat sonra gülümsemeye başladı. Bunu duyduğuna nedense hiç şaşırmamıştı. Hayatı boyunca bunu biliyordu sanki. İçinde hep bir yoksunluk olduğunu hissetmişti. Ta ki, Roxanne ile karşılaşana kadar"
O da benzer duygular içerisindeydi. Midesi tekrar normal hâline dönmüştü. Zaten sahip olduğu bir bilgiyi anımsamış gibi hissediyordu kendisini. Burada bulunmasının bir nedeni olmalıydı. Yine de hayretler içerisindeydi, hayatta kimsesi yokken bir anda bir kardeşinin olduğunu öğrenmesi onun tüylerini diken diken etmişti.
Kultar "Ben, senin baban değil amcanım. Sana yol göstermeye ve babalık yapmaya çalıştım. Belki de gerçekten bunu başardım ama," dedi, sonra sesi azaldı ve gerisini getiremeden sustu.
Roxanne sesi heyecandan titreyerek "Pek-peki annemle- babama ne oldu?" diye sordu.
"Baban ve annen yüce-kanların tuzağına düşüp öldürüldüler. Kontes Ferhora tarafından" şu an bu gezegenin yönetimi onda. Bizim kardeşlerimizden biri," dedi Kultar.
Yine bir süre kimse konuşmadı.
Richard olaya el attı. Kultar ve Loxrain"e bakarak "şimdi her şeyi açıklığa kavuşturalım. Roxanne ve Kultarin kardeşler ve siz ikiniz onların amcasısınız öyle mi?" diye sordu.
Kultar başını salladı.
"Roxanne ve Kultarin"in babası da bir yüce-kan. Yani Roxanne ve Kultarin yarı insan, yarı yüce-kan," dedi Hamilton önden. "Anlaşılmayacak bir yanı yok. Ama neden şimdiye kadar anlatmadınız?"
"Ã?ünkü Isabella ve Raine öyle istemişlerdi. Bize söz verdirdiler," dedi Kultar. "Elimizden bir şey gelmezdi. Kiljhoon"lular olarak sözlerimize çok bağlıyızdır. Ama kardeşlerimiz yeminlerini intikam yüzünden unuttular."
Kultarin konuşmayı yeni öğrenmiş gibi "Yani sizler yüce-kansanız-" diye lafa girecekti ki;
""Yüce-kan" Rkahan"ın bulduğu bir isim," diye araya girdi Loxrain. "Bizim sizlerden üstün olduğumuz düşüncesi ile verildi. Ölümsüz olduğumuz düşüncesiyle... Sizin de şamanı toprağın içine gömdüğümde fark ettiğiniz gibi yüce-kanlar ölümsüz değildir. Ölebilirler, ancak çok uzun yaşarlar. Bu yalana o kadar inandılar ki; kendilerini ölümsüz sanmaya başladılar."
"Kimi toprağa gömdün?" diye sordu Kultar ona dönerek.
Sarı gözlerini Kultar"a çeviren Loxrain "Reektin"iÃ
Roxanne gözlerini açtığında herkesin çoktan uyanmış olduğunu gördü. Elleriyle gözlerini ovaladı. O kadar zorluktan sonra deliksiz bir uyku çektiğine kendisi de inanamıyordu. Sabah oldu mu diye mağaranın girişine baktı. Dışarıdan hâlâ ay ışığı vuruyor ve içerisi yine meşalelerle aydınlanıyordu. Sanki hiç vakit geçmemiş gibiydi.
Kultarin, Hamilton ve Richard mağaranın köşesine çökmüşler, bir şeyi tartışıyorlardı. Roxanne başını battaniyeden kaldırınca, onu gören Kultarin ayağa kalktı ve hemen onun yanına geldi.
Diz çökerek ona bir önceki gün yediği "geram" isimli meyveden verdi.
"Ne oldu?" diye sordu Roxanne meyveyi eline alarak.
"Kalksan iyi olur," diye cevap verdi Kultarin. "Sanırım Loxrain bize yardım edecek."
"Loxrain mi?" diye sordu Roxanne meyveden bir parça ısırarak. Yeni uyandığı için hafızası biraz zayıflamıştı. Dün gelişen olayları anımsamakta biraz güçlük çekiyordu.
Kultarin ona dün olan olayları hatırlatınca "O kim ki? Neden bize yardım ediyor?" diye sordu Roxanne.
"Kendisine Zamanın Efendisi diyor. Adı Loxrain," dedi Kultarin. Genç yüzünün bir yarısı meşalelerin titrek ışığıyla aydınlanırken diğer yarısı karanlıkta kalmıştı; bu yüzden olduğundan daha tehditkâr bir ifadeye sahip olmuştu. "Bize neden yardım ettiğini söylemiyor. Fakat seni ve beni tanıyormuş."
"Beni tanıyor mu?" diye sordu Roxanne yemeğe biraz ara vererek.
"Evet, ama sakın bir şey sormaya kalkma hemen sinirleniyor. Pek hoşlanmıyor soru sorulmasından," diye cevapladı onun arkasındaki Hamilton. Richard ile birlikte yanlarına çöktü. Yırtılmış deri zırhının kol kısmını beyaz bir bezle bağlamışlardı.
"Sen iyi misin?" diye sordu Roxanne ona.
"Evet, iyiyim sağ ol," dedi Hamilton ve Richard aynı anda. Kısa bir süre birbirlerine baktılar. Hamilton, Richard"a kaşlarını çatarak "Yaram iyileşti," diye ekledi.
İkisi birden cevap verdiği için Kultarin ve Roxanne gülüştüler. Beraber meyvelerini bitirdikten sonra Roxanne, Kultarin"in hovboxtan çıkardığı beyaz kaptaki suyla yüzünü yıkayıp iyice temizledi. Kendisini yenilenmiş gibi hissediyordu artık.
"şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu Roxanne onlara.
"Sanırım Loxrain"i takip etsek iyi olacak," diye cevapladı Kultarin.
"Gerçekten öyle mi, düşünüyorsun?" dedi Richard ona. "Yani seninle konuştu diye-"
"Bunu daha öncede söyledim. Bizleri tanıyor, babamı, Roxanne"i" Üstelik bizi yüce-kanlarından elinden kurtardı," dedi Kultarin tartışmaya hazırlanan birinin edasına bürünerek.
"Yine de, adam bana tehlikeli biri gibi geldi. Bize "insan" diyor. Yani kendisi insan değil-"
"Babamın bizi buraya yollamasının nedeni bu adammış," diye onun sözünü kesti Kultarin. "Loxrain söyledi. Buraya onu bulmak için gelmişiz. Düşünsene buraya ne için geldiğimizi bile biliyor. Ona güvenmek zorundayız. Tehlikeli ya da değil, elimizdeki tek şans o."
"Hazırsanız benimle gelin," dedi mağaranın girişinden bir ses. Bu yine kara pelerinlere bürünmüş, gözlerinin üstü siyah bir bantla kaplı Loxrain idi. Başka hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı.
Hepsi yavaşça yerlerinden kalkarak onu takip ettiler. Adam hiç durmadan hemen mağaranın önündeki toprak patikadan aşağıya doğru inmeye başlayınca, onlar da Kultarin"e son bir kez bakarak adamın peşine takıldılar. Hamilton ve Richard tekrar silahlarını ellerine aldılar. Hovbox bu sefer arkalarından geliyordu.
"Tedbirli olmak iyidir," dedi Richard Roxanne"e göz kırparak. "Yanımızda bir ölüm makinesi olsa bile," diye ekledi ve başıyla önde hızlı adımlarla yürüyen pelerinli ve zırhlı Loxrain"i gösterdi. Adamın kara uzun saçları yüzlerine vuran şark rüzgârıyla dalgalanıyordu.
Dışarısı hâlâ çok karanlıktı, öyle ki; bastıkları yeri bile çok zor seçiyorlardı. Fakat ay ışığının yardımıyla, ormanlarla kaplı sıradağlar görünebiliyordu.
Roxanne bu kadar süre uyudukları hâlde, havanın neden şimdiye kadar açmadığını anlayamıyordu. Gökyüzünde de yakın zamanda sabah olacağına dair hiçbir işaret yoktu.
"Bu karanlıkta lektora rastlamasak iyidir," dedi Richard iç çekerek.
"Buralarda lektor bulunmaz," dedi Loxrain önden. Roxanne bundan rahatsız olmuştu işte. Tekrar garip yaratıklarla karşılaşmak istemiyordu.
Roxanne "Lektor da ne?" diye sordu, sesindeki endişeyi gizlemeye çalışmış ancak pek başarılı olamamıştı.
"Ã?rümcekleri bilirsin değil mi?" dedi Kultarin. Ona baktığı sırada ay ışığı ile yeşil gözleri parıldadı. "Onların biraz büyük hâlidir."
"Büyük mü?" diye sordu Roxanne gözleri fal taşı gibi açılarak.
Hepsi birden başlarını sallayıp onayladılar. Roxanne onlardan biriyle karşılaşmak istemediğine emindi.
Loxrain"in düzgün ve pürüzsüz yüzü dış görünüş açısından büyük yanılgılara sebep oluyordu, zira normalde yirmi beş yaşında biri gibi görünüyordu. Fakat görünüşün aldatıcı olduğu belliydi. Zaten Loxrain genelde sert ve acımasız karakterde olduğunu belirtircesine, sürekli kaşlarını çatıyordu. Arada bir ortaya çıkan hoşgörülü tavrına engel olamadığından bunda pek de başarılı olamıyordu.
Adam arkasına bile bakmadan onları tepeden aşağı götürürken patikanın üstü kumla kaplandı. Mutlak sessizliği bozan tek şey çıkardıkları ayak sesleriydi. Havada ne bir rüzgâr, ne de bir hareketlilik vardı, esen rüzgâr hariç. Neredeyse sonsuza uzanan büyük ormanın ağaçları arasına daldılar.
şimdi ise karanlığın içinden gelerek arada bir uzayan bir kuşların sesiyle ilerliyorlardı. Uzun süre boyunca geçiş izni vermek istemeyen sık çalılar ve dev ağaçlardan başka bir şeye rastlamadılar. Adam onları patikanın dışına çıkarmıştı. Dikenli çalıların arasından ellerinden geldiğince hızla ilerlediler. Ancak Loxrain bunda hiç zorlanmıyor gibi görünüyordu.
Bu adamı takip etmelerinin nedenini Kultarin"in kendisi de bilmiyordu. Gerçekten babası onu bu esrarengiz yabancıyı bulmaya mı yollamıştı? Sonra Richard"ın dediği aklına geldi. Loxrain ile ilk karşılaştıklarında, Kultarin"e "insan" demişti. Daha sonra da "siz insanlar" tabirini kullanmıştı. Acaba o da bir yüce-kan mıydı? Fakat yüce-kanlar bir insanla konuşurken onlara "ölümlü" derlerdi. Fani olmak onlar için bir hakaretti çünkü. Lakin bir yüce-kanın bir insana yardım etmesi veya kendi türünden birisini öldürmesi görülmüş şey değildi.
Kultarin saatlerce yürüdükten sonra yine dayanamadı ve "Bize neden yardım ediyorsunuz?" diye sordu.
Loxrain arkasını dönmeden "Kultar için," dedi kısaca.
Kultarin daha fazla üstüne gitmek istemedi, fakat bu sefer de Roxanne araya girdi. "Siz gerçekte kimsiniz?"
"Uzak bir gezegenden buraya sürgün edilmiş bir liderim," dedi Loxrain boğuk sesiyle. "Sorularınız artık bittiyse, yürümeye devam edin. Daha yolumuz uzun."
****
Altı saat boyunca onları dağların yamaçlarından, dev ağaçların arasından nadir molalar vererek ilerletti. Hava sonunda karanlığını üzerinden atmış olmanın verdiği utkuyla aydınlanıyordu. Roxanne hiç bu kadar garip bir gün doğuşu izlememişti. Normalde güneşin doğması gereken doğu yönünden, masmavi gökyüzü ileriye doğru sürükleniyor, yavaş yavaş karanlığı soğuruyordu; gittikçe de semayı süsleyen yüzlerce yıldız görünürden kayboldu.
Yürüyüş sırasında, ne zaman dinlenmek için dursalar, Loxrain bir süreliğine ortadan yok oluyor, gitmek için kalktıklarında ise hemen ortaya çıkıyordu.
Soru sordukları zaman ise ya duymazlıktan geliyor, ya da sadece kısa bir şekilde yanıtlamakla yetiniyordu.
Roxanne artık, saatleri doğru düzgün öğrenmişti. Bir günde otuz sekiz saat vardı ve bunun yarısı gece, yarısı gündüzdü. Saatler ise seksen dakikaya uzamıştı. Richard"ın dediğine göre, zaman çizelgesi ve takvim yüce-kanlardan daha değişikti. Onlar zamanı daha değişik bir biçimde adlandırıyorlardı. Roxanne"e onu da anlatmaya başlayacaklardı ki; Hamilton onu susturdu: "Bir günde bu kadar ders yeter."
Sonunda hava tamamen aydınlandı. Etrafta yine kuş sesleri duymaya başladıklarında, Loxrain onları ağaçların ortasındaki devasa bir açıklığa getirdi ve "İşte burası," dedi ellerini açarak. Fakat hiçbiri onun ne demek istediğini anlayamadı. Lakin yine de bu durum çok garipti. Saatlerdir yürüdükleri bu ormanın sık ağaçlarına o kadar alışmışlardı ki; bu büyüklükte bir boşluk bulmak her zaman rastladıkları bir şey değildi.
Loxrain bileğindeki tuşlardan birine bastığında, ani bir ışık parlaması hepsinin gözlerini aldı.
Roxanne gözlerini tekrar açtığında, kocaman kubbe şeklinde bir bina gördü. Kultarin ile silah eğitimi yaparlarken gittikleri tapınağa benziyordu. Kultarin"e dönüp baktığında, onun da en az kendisi kadar şaşkına döndüğünü fark etti.
Hamilton "Bu- bu- bina-"
"Evet," dedi Loxrain. "Sizin Gümüş-yıldız Tapınağınızın benzeridir."
"Burada bunun ne işi var?" diye sordu Richard hayretle karışık bir tedirginlikle.
"Burayı ben ve Kultar yaptık," diye cevapladı Loxrain. "Beni izleyin."
Roxanne beyaz mermerden merdivenlere doğru giden Loxrain"i takip eden ilk kişiydi. Diğerleri hâlâ şaşkındı, ama Kultarin onlara "Gidelim," deyince onlar da merdivenlerden çıktılar.
İçeri girdiklerinde Roxanne önce eski binadaki manzara ile karşılaşacağını sanıyordu. Ancak buranın bir uçak hangarı olduğunu anladı. İçinde dört tane kanatsız uçak vardı. Kultarin ise siyah uçakların "Phoneix 99" olduğunu fark etti. Onların arasından yürüyen Loxrain"i takip ettiler. Loxrain öndeki yani çıkışa yakın olan uçağa gitti, alt kontrol panelini açıp şifreyi girdi. Alt kapak açıldıktan sonra hemen içeri girdi. Kultarin, buna çok şaşırmıştı. Uçak aynen Phoneix 99 gibi görünmesine rağmen üzerinde "Phoneix 100" yazıyordu. Hâlbuki diğerlerinde "Phoneix 99" yazısı parıldıyordu.
Bu uçağın da dış görünüşü aynen diğerleri gibiydi. Gözle görülür her hangi bir değişiklik bulunmuyordu. İşte uçağın hemen altında "soğutulmuş füzyon" sağlayan enerji ünitesi duruyordu. Bir nevi güneşin enerjisinin bir üniteye sığdırılmış hâliydi. Hemen yanında ise görünürden kaybedici yani gizlenme reaktörü bulunuyordu.
"Bir yere mi gidiyoruz?" diye sordu Roxanne.
Kısa bir süre geçti. Bu zaman zarfında hepsi şaşkın hâlde birbirlerine bakakaldılar.
Loxrain uçağın içinden "Hadi gelin fazla zamanımız yok," diye bağırdı onlara sesini duyurabilmek için. En önden Hamilton bindi. Sonra Richard ve Roxanne onu takip edince, Kultarin de kadere razı gelmiş bir şekilde alt kapaktan içeri girdi.
Uçağın içi bile aynıydı. Bir değişiklik göremedi. Kultarin, Roxanne"in yanındaki koltuğa oturup, emniyet metalini göğsüne aldı.
Eğer babası onları bir yere göndermek isteseydi, kendileri de gidebilirlerdi. Buraya gelmelerine hiç neden yoktu.
Bunu yardımcı pilot koltuğunda oturan Loxrain"e söyleyecekti ki; daha ağzını açamadan "Bu uçak sizin bildiğiniz türden değil. Bana Kultar"ın en son hangi koordinatlarda ve ne zaman görüldüğünü söyle," dedi Loxrain ona dönmeden.
Kultarin "Bunun ne yararı olacak ki?" diye sordu şaşkınlıkla. "Babam-"
Birden sözünü yarıda kesti. Bu Kultarin"in çok tuhafına gitmişti. Babası da aynen bunu öğrenmesi gerektiğini günlüğünde yazmıştı.
"Hadi söyle!" diye kızdı Loxrain.
Cebinden koordinatların ve babasının öldüğü zamanın yazdığı kâğıdı çıkardı ve "On sekizinci bölge 145.75-62.22 koordinatlarında" Zamanı ise Yirmi İki Mayıs Lekla Günü saat 26:02" diye okudu.
"Kesin mi?" diye sordu Loxrain önden.
"Evet," diye cevap verdi Kultarin. "Babam da bunu bulmamı istemişti, ama hiç anlamıyorum. Bunun ne yararı olacak?"
Loxrain buna cevap vermeyince pilot koltuğundaki Hamilton "Bu bilgiyi nereden buldun?" diye sordu ona. Bu da onun garibine gitmişti anlaşılan.
"şehrin ana bilgisayarının şifresini kırdım. Pek zor olmadı yani," diye cevapladı Kultarin huzursuz bir edayla.
"Nasıl?" diye sordu yanındaki Richard. "Yakalanmadın mı?"
"Bıraksana. Yakalanmak için fazla iyiyim," dedi Kultarin yine aynı huzursuz tonda. Ne olacağını çok merak ediyordu.
Hamilton önden ona doğru dönmüş bir şey söyleyecekti ki; Kultarin, Loxrain"e "Peki bütün bunlar ne işe yarayacak?" diye sordu.
"Neye mi yarayacak? Hâlâ anlamadınız mı?" dedi Loxrain alayla. "Geçmişe gidiyoruz."
Yine uzun süren bir sessizlik oldu. Herkes birbirine tuhaf bakışlar atınca Hamilton"a "Kalkalım," diye komut verdi Loxrain.
Hamilton uçağın kumanda kolunu kaldırmasıyla kalkış pistinin önündeki çıkış boşluğundan hızla tapınağın dışına uçtular.
Roxanne az önceki söyleneni doğru mu duydu diye şaşkın şaşkın Kultarin"e bakakalmıştı. Fakat Kultarin de en az onun kadar hayrete düşmüş görünüyordu.
Hızla uçarlarken uzun süre kimse konuşmadı. Dağları, ormanı ve nehri geride bırakmışlardı. şimdi ise karşılarında üzeri kapkaranlık görünen dev okyanus vardı.
Huzursuz edici sessizliği Roxanne bozdu.
"Geçmişe mi gidiyoruz?"
Loxrain önden "Evet," diye yanıtladı. "Bu bir zaman yolculuk uçağı, ancak çok iyi çalışmıyor. Sadece bir kez kullanılabilir. Bu yüzden dikkatli olmak zorundayız," dedi hızlı hızlı konuşarak. "Zamandan eminsin değil mi?" diye sordu Kultarin"e.
Kultarin "Kesin eminim. Ama yani bu şey gerçekten çalışacak mı?" diye sordu kaşlarını çatarak. "Babamın bu makineden haberi var mıydı?"
"Tabii ki Kultar"ın haberi var," dedi Loxrain kaba bir kahkahayla. Artık konuşmaya daha hevesli gibiydi. "Birlikte yaptık. Sana zamanın efendisiyim dediğimde yalan söylememiştim."
Onlar konuşurken Roxanne uçağın daha da süratlendiğini hissetti. Pencereden aşağıya bakınca, deniz yüzeyine yakın olarak uçtuklarını anladı.
On dakika kadar sonra, Loxrain "Koordinatlara yaklaştık mı?" diye sordu Hamilton"a. O da başını sallayarak onayladı.
"Tarihi ve şu saatin üç dakika öncesini ekrana gir," dedi Loxrain Kultarin"e dönerek. Elindeki dijital tarih göstergesini ona verdi. Adamın ellerinde garip kesikler vardı. Testereyle ve zorla yapılmış gibiydiler. Ellerinin üstünü boydan boya kaplıyorlardı; görünüşe göre çok derin izler bırakmışlardı.
Kultarin küçük ekrandaki boş kısımları elindeki kâğıda bakarak dikkatlice doldurdu ve zamanı onun söylediği gibi, üç dakika önceye aldı. "25:79"
"şimdi biz iki hafta öncesine mi gidiyoruz?" diye sordu Richard neredeyse huşu içerisinde.
Kultarin "Babamın çılgın olduğunu bilirdim, ama bu kadarını da tahmin etmemiştim," dedi coşku dolu bir edayla. Ağzı kulaklarına varmıştı bile.
Üç defa kontrol ettikten sonra yeşil ışıklı dijital ekranı Loxrain"e verdi. Roxanne de neler olduğunun farkına vardığında heyecanlandı.
Loxrain, ekranı pilot konsolundaki bir boşluğa taktı ve Hamilton"a "Ne kadar kaldı?" diye sordu.
Hamilton "Bir dakikalık mesafe var," deyince Loxrain "Sıkı tutunun" diye bağırdı ve konsola bağlı ekranın üstündeki çalıştır tuşuna bastı. "İşte gidiyoruz."
Bembeyaz bir ışık tabakası uçağın içini sarınca, hepsi gözlerini kapamak zorunda kaldılar. Uçak bir an yalpaladı ve tekrar düzeldi. Roxanne adrenalinin damarlarında hızla aktığını biliyordu. Nefes alışverişi eski hâlinin çok ötesine çıkmış, kalbi göğsünde çılgın gibi çarpıyordu.
Neden sonra gözlerini açtığında her şeyin normal olduğunu gördü.
Kultarin ona "şuraya bak," dedi huşuyla. Pencereyi işaret parmağıyla gösteriyordu.
Roxanne pencereden baktığında bir çeşit mavi ışıktan oluşmuş tünelin içinden ilerlediklerini gördü. Üzeri sanki bir çeşit sıvıyla kaplıydı. Roxanne buraya gelirken geçtiği ışıklı kapıya benzetti bunu. Fakat bu sefer ki bir hortum gibiydi.
Onları bazen bir sağa bir sola sallıyor, bazen de tepe üstü aşağıya indiriyordu. Başının dönmesini engellemek için diğerleri gibi gözlerini yumdu.
Zaman kavramını yitirmişlerdi ki; uçak yavaşladı ve durdu. Sonra hepsi gözlerini tekrar açtılar. Loxrain tekrar çalıştır tuşuna bastığında, mavi ışıktan yapılmış olan tünel birden kayboldu ve yerini gece karanlığına bıraktı.
"şuraya bakın!" dedi Richard heyecanla. "Hava karardı."
Loxrain, Hamilton"a "İlerleyelim" dedi. Hamilton biraz soluğu kesilmiş ve terlemiş hâlde uçağı hareket ettirdi.
Aslında hepsi ter içinde kalmıştı. Kultarin buna da çok şaşırdı, zira rnamck zırhlarının içinde terlemek imkânsızdı.
Roxanne biraz sonra uçağın camlarının ıslandığını fark etti. Dev dalgalar okyanusun yüzeyini yalarken esen şiddetli rüzgâr yüzünden yağmur damlaları hızla pencerelere vuruyor ve tok sesler çıkarıyor, içerideki yarı huzursuz yarı heyecanlı havaya stres içeren bir müzik misali eşlik ediyorlardı.
Herkes istemleri dışında çok fazla gerilmişti, lakin içlerinde heyecana en çabuk yenik düşen kişi Kultarin idi. Sanki boğazındaki bir asalak bedenini kemiriyor, onun bütün sırlarını da beraberinde götürüyordu. Gırtlağından damağına kadar yükselen ekşi tat, sanki yıllar süren garip bir hazımsızlığa benziyordu. Babasını tekrar görebilmek, onun hayatta olduğunu bilmek bedenindeki bir boşluğu doldurmuştu. Bütün bu olanlara inanmakta hâlâ güçlük çekiyordu.
Loxrain arkasına dönerek "Pencerelerden kontrol edin. Gören olursa haber versin," diye ekledi.
Uçak o kadar hızlı ilerliyordu ki; dev dalgalı okyanus yüzeyinden yirmi metre kadar yüksekte olmalarına rağmen, sürat yüzünden su üstünde köpüklü izler bırakıyordu. Bir dakika sonra Roxanne, Kultarin ve Richard emniyet metallerini çıkarıp, pencerelerden aşağı bakmaya başladılar. Küçülmüş dolunayın ışığından, azgın deniz yüzeyi biraz olsun seçiliyordu. Su, onu rahatsız eden bir canavara karşı gelircesine hiddetliydi, yağmur ve rüzgârı yanına almış olmanın cüretiyle her şeye sahip olmak isteyecek kadar tamahkârdı ayrıca.
Biraz sonra "İşte!" diye bağırdı Kultarin heyecanla. "Orada!"
Roxanne ve Richard hemen o pencereye koştular. Aşağıya baktıklarında pencerelerinden ışık gelen ahşap bir ev gördüler. Denizin üstünde yetim bir çocuk gibi kalmış, birinin onu bulmasını bekliyordu sanki. Lakin istediği şey onu burada olmaya, yalnızlığa itmişti.
Roxanne gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Bu, buraya geldiği ilk gece gördüğü havada süzülen üç katlı evdi. Zaten şu anda da su yüzeyinin beş metre üstünde asılı kalmıştı. Kultar ile konuşmuş, daha sonra bu köhne evin havaya uçtuğunu görmüştü. Fakat işte karşısındaydı, aynı önceden gördüğü gibi ahşap evin krem rengi duvarları, çatısından dik olarak yukarıya doğru uzanmış teleskop, biçimiyle ve esrarengiz yapısıyla insanın içine işleyen o manzarası.
Bir süre daha Roxanne aşağıya doğru dikkatle bakmayı sürdürdüğünde, evin aniden açılan kapısından bir şeyin dışarı fırlayıp denize doğru düştüğünü gördü. Ne olduğu pek seçilemiyordu.
Evin üstüne geldiklerinde uçak yavaşlayarak durdu ve ağır bir biçimde alçalırken Roxanne denize düşen her neyse ona daha da dikkatle bakmaya başladı.
Neden sonra onun kim olduğunu anladı. Gözlerine inanamıyordu. Daha önce biri ona böyle bir şey göreceğini söylese onun direk çatlattığını düşünürdü. Ancak işte orada, pembe gecelikle denizin üstünde zar zor kalmaya çalışıp yüzerken onlara doğru bakıyordu. Her taraf zifiri karanlık olmasına rağmen evin aralanmış dış kapısından gelen solgun ve puslu sarımsı ışıkla çok zor da olsa seçiliyordu.
"şuna bak çabuk!" dedi Kultarin"e bir eliyle onu yanına çekip diğeriyle gördüğü şeyi işaret ederek.
"Nereye?" diye sordu Kultarin, yüzünde neler olduğunu anlamamış birinin ifadesi vardı.
"şuraya! O benim! Denizin üstünde yüzen kişi benim. Buraya ilk geldiğim gece bu!" dedi Roxanne. Ağzından çıkan sözlere kendi de inanamıyordu. Bunun kulağa ne kadar çılgınca geldiğini biliyordu, ama içinde bir coşku belirmişti ve kendisine mani olamadan kahkahayla gülüyordu. Sonra buraya geldiği ilk gece denizin dalgalı yüzeyinde boğulmamaya çalışırken evin üstünde gezen bir uçak olduğunu anımsadı. Demek ki yine kendisinin bindiği uçağı görmüştü. Düşüncesi bile çok çılgıncaydı.
"E-e-evet," dedi Kultarin. şimdi o da sırıtmaya başlamıştı. Yüzünde hem şaşkınlık hem de endişeli bir ifade vardı. "Bu çok garip."
"Yani sen hem burada hem orada mısın?" diye sordu Richard. Kısa bir ıslık çalarken sarı saçları ile aynı renk olan kaşlarını kaldırmıştı. Gözlerinden okunan şeyi tarif etmesi gerekseydi Roxanne"in, adamın harika zaman geçirdiğini söylerdi. Yine de onda çoğu kimsede olmayan bir sevecenlik vardı, nedense bazen takındığı garip yapmacık tavırlarının dışındaki bir parçasıydı onun. Genç kadın adamın bu tutumunu pek sevmese de sırları olan birini kötüleyemezdi.
"Yavaşça taşıma kanalına gir," dedi Loxrain Hamilton"a. Tam da havada süzülen evin üstüne gelmişler ve o teleskopun üzerine iniyorlardı şimdi.
Roxanne telaşla "Teleskopa çarpacaksınız," diye bağırdı.
"Ne?" dedi Kultarin şaşkınlıkla. "Tele- ne?"
"Teleskop işte- görmüyor musun, çarpacak ya şimdi?" dedi Roxanne ona kızarak. Neden bu kadar geç anlıyordu ki?
Loxrain kahkahalarla gülerek "O teleskop değil, taşıma kanalı," dedi. "Biriniz alt kapağı açsın," diye ekledi onlara dönmeden. Richard hemen koştu ve kenarda duran kolu çekti. Alt kapak açıldığı zaman dışarıdaki fırtınanın içinden gelen rüzgâr, yağmur ve gök gürültüsü sesleri bir bıçak keskinliğinde hepsinin kulaklarına taşınıverdi.
"Herkes yerine otursun," diye seslendi Loxrain. Roxanne hiç vakit kaybetmeden pencerenin yanındaki koltuğa geçti.
"Yavaşça alçal," diye fısıldadı Loxrain Hamilton"a doğru.
Uçak ağır ağır yükseklik kaybederken Roxanne, derinlerden gelen metalin metale sürtme sesini duydu. Hafif bir sarsıntıyla durdular.
Bunun hemen ardından uçağın altında bir yerlerden bir mekanizmanın harekete geçme sesi yükselirken az önce kulaklarını tırmalayan bütün rüzgâr çığlıkları kaybolmuştu. Başlarını kapağın içinden giderek artan sese doğru çevirdiklerinde ne olduğunu gördüler.
İçeriye taşıyıcı bir platformla gelen kişi, uzun bir çene yapısı olan ve yüzünde yüzlerce kırışık bulunan, elindeki değnekten destek alarak yürüyen buğday tenli ufak tefek yaşlı bir adamdı. Boydan boya siyah çizgilerle kaplı kahverengi kadife bir pantolon ve aynı renk bir gömlek giymiş, gözlerinin üstünü ise kara bir eşarpla bağlamıştı.
İçeri girer girmez uçağın alt kapağını kapatan kolu çekti.
"Baba!" dedi Kultarin hayretle. Yerinden kalkacaktı ki; Kultar "Hadi çabuk gidelim. Düşmanlar geliyor," diyerek onun yanındaki koltuğa geçti. "Görünmememiz gerekiyor."
Roxanne, iki hafta önce karşılaştığı yaşlı adamı karşısında görünce bir şeyler söylemek istedi, ancak Kultar "şimdilik konuşmayalım Prenses Altın Yıldız. Seni bulmak için o kadar işe kalkıştık, şimdi bunları berbat etmenin sırası değil. Ã?nce buradan kurtulmaya bakalım," diye cevap verdi.
"Hadi Hamilton" dedi Kultarin babasına sarılarak. "Gidelim!"
"Evet!" diye haykırdı Roxanne neşeyle. "Gazla bakalım!"
Hepsi söylediğini garipseyerek ona baktılar, fakat Roxanne onlara gazlanın ne demek olduğunu açıklayamayacak kadar heyecanlıydı.
Metalin metale sürtünme sesi tekrar geldi ve uçak biraz sarsıldıktan hemen sonra havalandı. Süratle ilerlerken arkalarında bıraktıkları evden sessizliği derinden yaran bir patlama sesi yükseldi. Fakat bu sorun değildi, zira Altın Yaprak"ın kurtarıcısını bulmuşlardı.
Roxanne gözlerinden sevinci okunan Kultarin"e baktı. Babasına sarılmış, onun hayatta olmasının keyfini çıkarıyordu. Belki Roxanne de bir gün hiç tanımadığı babasına böyle kavuşacaktı. İmkânsızı başarmışlardı sonuçta.
Sekizinci
Yolculuk sürerken konuşmanın yerine bir süre bakışlar devreye girdi. Hiç kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu çünkü. Ağızlarından dökülecek tek bir sözcük bile, onları çılgınlığın sınırına getirecek gibiydi. Başardıkları şeyin inanılmaz olması, en çok Kultarin"i etkilemişti zaten. Babasına sarılmış ve arada bir açık yeşil gözlerinden yaşlar geliyor, huzurla derin nefesler alıyordu. Ã?yle bir noktaya geldilerdi ki; sessizlik, onların etrafını saran bir çeşit hastalığa dönüşerek rahatsızlık verici bir düzeye erişti.
Richard ise kendisini meşgul etmek için önce hovboxtan kahverengi küçük bir kutu çıkardı. Onu yere koyup açınca içlerinde garip sıvılar bulunan uçları incecik, sıra hâlinde dizilmiş oval cam şişeler göründü. Sonra adaleli kollarının üstünde duran füzyon tüfeğinin üst kısmındaki bir tuşa basınca küçükten büyüğe doğru giden mavi çemberlerin arası mekanik sesler çıkararak açıldı ve Richard onları çektiği zaman bir puf sesiyle silahtan dışarı çıktılar. Roxanne onların altında göz alıcı parlaklıkta bir tüp gördü. İçindeki yeşilimsi kıvılcımları fark etti. Richard kutudan çıkardığı şişelerdeki değişik renkli sıvılardan bütün yuvarlakların iç kısımlarına çok titiz bir şekilde ağır ağır sıvılar damlattı.
On dakika sonra silahın parçalarını tekrar birleştirmeye başladı. Her yuvarlağı yerine takışında hep aynı hava emen mekanik ses çıkıyordu. Hepsini özenle yerleştirdikten sonra, tüfeğin üzerindeki mavi dijital ekrana dokundu ve silahtan en başta sessizce başlayıp sonra yükselerek duran bir yükleme sesi geldi.
Roxanne"in onu izlediğini görünce "Biraz bakım gerekiyor," dedi ve gülümsedi. Adamın gülümsediği zaman aldığı ifadesi yüzünden içinde garip bir hissin ortaya çıktığını anladı Roxanne. Sanki adam kendi içinde çatışıyordu. Bembeyaz yüzündeki kasların garip yapısı onu çok yaşlı gösterirmişçesine, suratında ve boynunda kırışıklıklar oluşturuyordu. Onun bu durumuna bir türlü anlam veremiyordu.
Kultar, Hamilton"a gidilmesi gereken koordinatları verdikten sonra sessizliği yardımcı pilot koltuğundan kalkarak arkaya gelen Loxrain bozdu.
"Evini sen mi havaya uçurdun?" diye sordu Kultar"a. Gözleri görünmediği için gülümsemesi sadece çenesine ve yanaklarına yayıldı. Üzerindeki pelerini koltuğunda bırakmıştı.
"Tabii ki ben. Bilgilerimizi ele geçirmelerine izin veremezdim değil mi?" diye cevapladı Kultar. Ayağa kalkarak Loxrain"e sarıldı. İkisi arasındaki benzerlik bir an Kultarin"in gözlerinin önüne yerleşmiş oldu. İkisi de kördü ve ikisi de gözleri olmadan gayet rahat görebiliyorlardı.
"Gözlerini bağlamışsın," diye ekledi Kultar hafif bir sezgiyle. Adamın sesindeki incelik Roxanne"e bir zamanlar vefat eden amcasının, kocası Micheal ile ilk defa konuşması sırasında duyduğu tınıyı hatırlattı. Biraz alay, biraz da sevecenlik içeriyordu.
"Evet," dedi Loxrain. "Ã?ocukları korkutmak istemedim."
İşaret ettiği yönler tam olarak doğruydu. Roxanne bu kadar tuhaf iki insan daha görmemişti.
Bu iki adam daha önce hiç görmediği yerleri çağrıştırıyorlardı ona. Sanki yıllar önce unuttuğu başka bir dünyadan kalan bir şekil, bir bağdılar onun için. Bu düşünce, yerini tatsız bir kuşkuya bıraktı. Roxanne buraya geldiğinden beri çok fazla düşünüyor ve bir şeylerden sürekli şüpheye düşüyordu. Yıllar boyunca ölümü tek başına beklediği zaman bile bu kadar çok düşünmemişti. Ölen oğlu ve kocası dışında kafasını yoracak başka bir şeyi hiç olmamıştı sonuçta. Tabii kaybolan annesi ve babası hariç"
Kollarını birbirine kavuşturdu ve düşüncelerden çıkarak bu iki tuhaf adamın birbirleriyle sıcak bir şekilde konuşmalarını izlemeye devam etti.
"Evet, görseler korkarlardı cidden, ama şimdi gereği kalmadı," dedi Kultar.
Loxrain gözlerindeki bandı çıkardı ve bir süre onları kapalı tuttu. Açtığı an Kultarin elini ağzıyla kapattı. Aynı yüce-kanlar gibi sapsarıydılar.
Birkaç saniye süren bir sessizlik oldu. Bu süre içinde tansiyon bir anda doruğa çıkmıştı. Grup içinde buna şaşırmayan tek kişi Roxanne idi. Kultarin ise elini kılıfındaki parçacık hızlandırıcıya atıyordu ki; Richard ondan çok önce davrandı.
"Sen bir yüce-kansın," dedi silahını ona doğrultup kaşlarını çatarak. O öyle söyleyince Hamilton da pilot koltuğunda arkasını döndü.
Kultar eliyle Richard"ın silahını indirdi ve "Kes şunu. Ölmeni isteseydi çoktan yapardı," dedi onu azarlarcasına.
Kultarin "Baba o bir düşman, bunu sen söylemiştin, sarı gözlülere asla güvenme diye, ama şimdi-"
"Saçmalama," diye sözünü kesti Kultar ona dönerek, yine aynı azarlar tonda. "Evet, sana ben söyledim. şimdi ise ona güven diyorum."
Yüzünde siyah eşarbın altından görünen kırışıklıklar bir an düzelir gibi oldu. Sonra tekrar aynı hâline geri döndü.
"Bu zamana kadar anlayamadınız herhâlde?" diyerek gülümsedi Loxrain.
Bununla birlikte diğer yüce-kanlarda bulunmayan bir sevecenlik oluştu. Roxanne ise bu duyguyu hepsinden daha çok hissediyordu. Yıllarca yaşamış olmanın ona getirdiği tecrübeyle insanların yüz ifadelerinden yola çıkarak, nasıl bir karakter yapısında olduklarını tahmin etmeyi öğrenmişti. Bu adam yarı katı, yarı güleç bir yapıya sahipti. Yeri geldiği zaman acımasız olabiliyordu. Roxanne"in bunu bilmesi için adamın yüzüne bakmasına gerek yoktu. Zira daha önce ne kadar zalimce davranabildiğini görmüştü. Tabii ki, acımasız davrandıkları kişiler düşmanlarıydı, lakin öyle davranmasının altında daha derin nedenler olduğu apaçık görünüyordu.
Aslında Roxanne onu, küçükken okuduğu çok eski bir roman kahramanına benzetiyordu. Karakterin adı Karanlık Rafael idi. Gözleri kör ve elindeki çeşitli aletlerle etrafını görebiliyordu. Başka bir boyut da karanlık güçlere karşı savaşırdı. En azından Roxanne bu kadarını hatırlıyordu.
"Ben kendime yüce-kan demiyorum," diye devam etti Loxrain. "O benim aptal kardeşimin bulduğu bir isim. Bizi sizlerden farklı kılmak içindi. Sizlerden farklı olduğumu kabul ediyorum. Fakat sizlerden yüce değilim. Zaten böyle düşündüğüm için halkımdan sürgün edildim ya."
"Nasıl yani?" diye sordu Kultarin. Kultarin ise, bu adam hakkında Roxanne"den çok daha farklı düşünüyordu. Loxrain"e güvenmesi gerektiğini gayet iyi biliyordu. Onlara atmaca gibi bakan sarı gözler sadece bir yanılsamaydı. Onun ruhunun bir çeşit azap çektiğini anlayabiliyordu. Zaten öfkesi onlara karşı değildi.
İki kadın arasındaki düşünce farkı, onların farklı çevrede büyümesinden kaynaklanıyordu. Ã?ünkü Kultarin, Loxrain"in düşmanlarına davranış şeklinin sadece iyi bir savaşçının yapabileceği şeyler olduğunu düşünüyordu. Bu dünyada hayatta kalabilmek için insanın gayet acımasız olması gerekiyordu. Babasının Kultarin"e öğrettiği ilk şey buydu. Bunu sürekli tekrarlardı zaten. "Sana silah doğrultana asla acıma veya karşılık vermekte tereddüt etme."
Zaten bunu söyleyen babası da Loxrain"e güveniyordu. Yani ona inanmaması için bir neden yoktu.
"Her şeyi baştan anlatsan iyi olacak Loxrain" dedi Kultar ve koltuğuna geri oturdu.
Loxrain sapsarı gözleriyle onu takip ederek, yanına çöktü. Konuşmaya başladığında boğuk sesi kaybolmuştu.
"Bundan birkaç bin dünya yılı önceydi. Sizleri kendi gezegenimiz olan Kiljhoon"dan duyduk. Dünya"dan yayılan radyo ve elektromanyetik dalgalarınız bize ulaşmıştı. Dinledik ve izledik. Sizler gibi değildik. Sizin değişinizle insan yanımız yoktu. Her hangi bir yasamız veya töremiz de... Ã?ünkü gerek olmamıştı. Suç denen şeyi bilmiyorduk. Duygu denilen şeyden eser yoktu bizde."
"Sizleri incelerken aşkınız, nefretiniz, kininiz, intikam duygunuz ve hırsınız olduğunu gördük. Bunlara hakikaten imrenmiştik. Sizleri uzun zaman boyunca izledik ve konuştuğunuz dilleri öğrendik. Yaptığınız her şey dikkatimizi çekiyordu. Özellikle birbirinizle savaşmanız" Bu gezegene gelmek için, doğru zamanı bekledik. O fırsat, sizlerin çok büyük bir savaş yapmasından sonra elimize geçti. İşte o zaman, yaralarınızı sarıp, hepinize yardım etmek için gezegene geldik. Amacımız sadece yardım etmekti."
Loxrain bir süre duraksayıp hikâyesini dinleyen gözlere baktı. Sonra devam etti:
"Geldikten çok uzun zaman sonra bizler de sizlere benzemeye başladık. Aşk, nefret, intikam gibi duyguları içimizde barındırıyorduk. Bütün bu duygulardan yoksun olmamızın sebebi de zaten, gezegenimizin atmosferinde bulunan satran elementinden kaynaklanıyormuş, sonradan öğrendik"
"Ben Liderimiz Fernoin"in sekiz çocuğundan biriyim."
Kultarin "Ama Fernoin-
"Bırak bitirsin," diye sözünü kesti Kultar.
Loxrain lafına hiç ara vermemiş gibi devam etti:
"Babamız Fernoin öldükten sonra, kardeşler olarak Kiljhoonluları yönetmek bizlere düşmüştü. Zaten her şey babamın yokluğunda kötüleşti. Kardeşlerimizden en güçlüsü olan Rkahan"ın oğlu bir insan tarafından öldürüldü. Rkahan"ın içini öyle bir intikam hırsı kapladı ki; hiçbirimizi dinlemedi. İntikam için o adamı bulmuş ve onu oracıkta infaz etmişti. Geri geldiğinde ise değişmişti. Gözü dönmüş gibiydi. İlk kez insani bir duygunun bu kadar derinden yaşandığını görmüştük. Bize, sadece o adamı değil, onun yanında yaşayan ve onu tanıyan bütün insanları da öldürdüğünü söyledi."
"Ben, kardeşim Seetrin, bir de Roxanne," "diye ekledi ona dönerek- "senin baban Raine ona karşı çıktık. Yargısız infaz ettiğini söyledik."
"Babam mı?" diye sordu Roxanne şaşkınlıkla.
"Babası mı?" diye sordu bu sefer Kultarin gözleri fal taşı gibi açılarak. Midesi kasılmış, merdivenlerden inerken bir basamağı ıskalamış gibi bir duygu seline kapılmıştı. "Yani babası bir yüce-kan-"
Kultarin ona yarı hayret yarı korku içeren bir ifadeyle bakarken Roxanne bundan çok fazla rahatsız olduğu için gözlerini kaçırdı.
"Evet. Bitirmeme izin verin," dedi Loxrain hızla. "Raine"nin dünyalı bir kadına, yani Isabella"ya âşık olduğunu öğrenen Rkahan daha da sinirlendi. Yani o kadın senin annen Roxanne,"diye ekledi tekrar. Kimsenin karışmasına izin vermeden de devam etti:
"Rkahan dedi ki; "İnsanlar sadece birer pislik parçası olan ölümlüler" Onları besleyip büyütüyoruz, sonra gelip bize bir hiçmişiz gibi davranıyorlar. Hepsini kölem yapacağım. Hepsine hükmedeceğim. Eğer bana karşı çıkacaksınız, hepiniz buradan gidin."
"Diğer kardeşlerimiz de hemen ona katıldılar. Bize de hain muamelesi yapıldı. Hepsine birden karşı koyamadık tabii. Rkahan zaten tek başına bile çok güçlüydü. İntikam hırsının ona verdiği kuvvet hiçbirimizde yoktu. Diğer Kiljhoon"lular da ona itaat ettiler. Onun söylediklerini ve yaptıklarını haklı buluyorlardı. Ã?ünkü Kiljhoon"lu bir prens, bir insan tarafından öldürülmüştü. Ben, Seetrin ve diğer kardeşimiz kan bağımız olduğu için infaz edilmedik. Raine ve annene ömür boyu işkence edilecekti. Raine"nin yaptığı çok adi bir suçtu onlara göre."
"Sonrasını zaten siz de biliyorsunuz. İnsanlar sürü hâlinde toplanıp köle olarak kullanılmaya başlandı. Biz birinci bölgedeki şehirde, diğer iki kardeşimin yardımıyla bir isyan çıkardık. Annen ve baban isyandan yararlanıp, şehrin diplerinde buldukları bir zaman makinesiyle geçmişe gittiler. Neyse ki; bunu tam zamanında yapmıştık. Annen sana hamileydi o zaman. Eğer Rkahan annenin hamile olduğunu o sırada öğrenmiş olsaydı, ikisini de hemen öldürürdü. İnsan ve yüce-kandan olma bir çocuğun ortaya çıkması ırklar açısından çok büyük bir darbe olacaktı. Annen hamileyken insanlarda olmayan güçler edinmişti. Geri geldiklerinde güçlerinin muazzam derecede artmış olduğunu gördük. Diğer insanlara da bu güçlerden verebiliyordu. Geçmişte bir kız çocuğu bıraktıklarını söylediler ve gelince her şeyin değişeceğini... İkizini de geri getirdiler. Onu bize emanet ettiler. İki kız kardeşin birlikte yüce-kanları tekrar nizama sokacaklarını ve her şeyin değişeceğini söylediler. Ã?ünkü kehanet gücü de vardı annenin. Olayları daha olmadan hissedebiliyordu," dedi ve sustu.
Herkes söylenenleri hazmetmekte güçlük çekerken Roxanne"nin duyguları alt üst olmuştu. Yani bütün bu duyduklarından çok azını anlayabiliyordu zaten. Midesini kemiren bir canavar ortaya çıkmış, onun ağzını kurutarak konuşmasını engelliyordu. Zaten son duyduğundan emin olamadı. O yüzden kaşlarını çatıp, sesine tekrar kavuşmayı dileyerek tam soru soracaktı ki; Kultarin ondan önce davrandı.
"Ne demek istiyorsunuz?" Yani Roxanne"in burada bir ikiz kardeşi mi var?"
Loxrain önce sarı gözlerini kısarak, Roxanne"e baktı sonra Kultar"a dönmeden "Evet," dedi. "Kardeşi-"
Herkesi dikkat ve heyecan sarmıştı. Tabii ki en çok merak eden Roxanne idi. Bir kardeşi mi vardı yani? Bunca zaman hiç tanımadığı, hiç görmediği bir ikiz kardeş" Bu nasıl mümkün olurdu? Annesi nasıl olurda onu yanında götürmezdi? Neden bütün bunları öğrenmek şimdiye kalmıştı ki?
Ama bilgiye olan açlığı, onu konuşmaya değil, dinlemeye itti.
Kultar "Bunu benim söylemem gerekir Loxrain," dedi ona hüzünlü bir sesle. Yüzünü ekşitmişti şimdi. Uzun süre konuşamadı. Sanki doğru sözcükleri seçmek için bekliyordu. "Sanırım bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Evet, Kultarin," diye iç geçirdi ve ona döndü. "Roxanne"in bir kız kardeşi var. O da sensin."
Uzun süren bir sessizlik daha oldu. Hiç kimse çıtını dahi çıkarmıyordu. Kultarin önce hayretten ötürü konuşamıyordu, fakat sonra gülümsemeye başladı. Bunu duyduğuna nedense hiç şaşırmamıştı. Hayatı boyunca bunu biliyordu sanki. İçinde hep bir yoksunluk olduğunu hissetmişti. Ta ki, Roxanne ile karşılaşana kadar"
O da benzer duygular içerisindeydi. Midesi tekrar normal hâline dönmüştü. Zaten sahip olduğu bir bilgiyi anımsamış gibi hissediyordu kendisini. Burada bulunmasının bir nedeni olmalıydı. Yine de hayretler içerisindeydi, hayatta kimsesi yokken bir anda bir kardeşinin olduğunu öğrenmesi onun tüylerini diken diken etmişti.
Kultar "Ben, senin baban değil amcanım. Sana yol göstermeye ve babalık yapmaya çalıştım. Belki de gerçekten bunu başardım ama," dedi, sonra sesi azaldı ve gerisini getiremeden sustu.
Roxanne sesi heyecandan titreyerek "Pek-peki annemle- babama ne oldu?" diye sordu.
"Baban ve annen yüce-kanların tuzağına düşüp öldürüldüler. Kontes Ferhora tarafından" şu an bu gezegenin yönetimi onda. Bizim kardeşlerimizden biri," dedi Kultar.
Yine bir süre kimse konuşmadı.
Richard olaya el attı. Kultar ve Loxrain"e bakarak "şimdi her şeyi açıklığa kavuşturalım. Roxanne ve Kultarin kardeşler ve siz ikiniz onların amcasısınız öyle mi?" diye sordu.
Kultar başını salladı.
"Roxanne ve Kultarin"in babası da bir yüce-kan. Yani Roxanne ve Kultarin yarı insan, yarı yüce-kan," dedi Hamilton önden. "Anlaşılmayacak bir yanı yok. Ama neden şimdiye kadar anlatmadınız?"
"Ã?ünkü Isabella ve Raine öyle istemişlerdi. Bize söz verdirdiler," dedi Kultar. "Elimizden bir şey gelmezdi. Kiljhoon"lular olarak sözlerimize çok bağlıyızdır. Ama kardeşlerimiz yeminlerini intikam yüzünden unuttular."
Kultarin konuşmayı yeni öğrenmiş gibi "Yani sizler yüce-kansanız-" diye lafa girecekti ki;
""Yüce-kan" Rkahan"ın bulduğu bir isim," diye araya girdi Loxrain. "Bizim sizlerden üstün olduğumuz düşüncesi ile verildi. Ölümsüz olduğumuz düşüncesiyle... Sizin de şamanı toprağın içine gömdüğümde fark ettiğiniz gibi yüce-kanlar ölümsüz değildir. Ölebilirler, ancak çok uzun yaşarlar. Bu yalana o kadar inandılar ki; kendilerini ölümsüz sanmaya başladılar."
"Kimi toprağa gömdün?" diye sordu Kultar ona dönerek.
Sarı gözlerini Kultar"a çeviren Loxrain "Reektin"iÃ
3. KISIM
Yol Ayrımları ve Buzlar Ölkesi
Dokuzuncu
Kultarin yüzüne vuran soğukla uyanıverdiğinde önce hiçbir şey göremediğini fark etti. Yoksa zihninde kapalı kaldığı süre içerisinde karanlık onu esareti altına mı almıştı? Yüreğinde bir burukluk ile sırt üstü uzanmış yerde yatıyor, yenilmiş olmanın verdiği elemle sarmalanıyor, sanki biri beyninin içinde çığlıklar atıyordu. Bundan nasıl kurtulacağını düşünürken zihninin açıldığını hissetti.
Etrafı hızla yağan yağmur damlacıklarının metale çarpma sesleriyle doluydu.
"Neler oluyor?"
Neden sonra kulağının yakınında bir yerlerde o güven verici kalın sesi duydu.
"Kalk Kultarin hadi!"
Kultarin gözleri açık hâlde hiçbir şey göremiyordu, lakin bir ışık dalgası bir anda vurunca birisi göğsünü hançerlemiş gibi bir duygu seli yayıldı, ayak parmaklarından iç organlarına. Ellerini sızlayan gözlerine siper ederken yüzüne çarpan soğuğun dışarıda yağan yağmur yüzünden olduğunu hissetmişti.
"Herkes iyi mi?" diye sordu Richard"ın cılız sesi aşağıda bir yerlerden.
"Sanırım. Yaralanan yok herhâlde-"
Hamilton"ın sakinleştirici bir tonla devam eden sesi bir anda buz kesilmişçesine durdu.
"Roxanne nereye gitti?" diye sordu.
Kultarin, Roxanne"in ismini duyar duymaz birden yerinden doğruldu ve ellerini gözlerinden çekti. Her şey fluların arasından netleşmeye başladığında uçak yan yatmış olduğu için eğik bir biçimde duran arkadaşlarını gördü.
"Roxanne yok mu?" diye sordu genç kadın düşüş sırasında vurduğu için ağrıyan başını eliyle ovalayarak. Ancak bunun bir faydası olmadı.
Ã?evresini incelediğinde alt kapağın uçak yana yattığı için tam karşısında durduğunu fark etti. Gecenin karanlığı içindeki soğuk içeriye kapaktan taşınıyordu. Ancak Roxanne"i, babasını ve Loxrain"i çevresinde görememişti. Uçağın ışıkları Kultarin uyanmadan önce tekrar devreye girmiş olduğu için onları karanlıktan bir süreliğine uzak tutabiliyordu, fakat çok uzun sürmeyecekti. Yedek güç onları en fazla bir süre idare ederdi.
Kultarin, Roxanne için endişelenirken Hamilton ve Richard füzyon tüfeklerini çıkarmışlar, devrilen koltuklara veya kopmuş emniyet metallerine takılmamaya uğraşarak dikkatli adımlarla alt kapağa doğru yürüyorlardı. Onlar kapaktan yağmurlu havaya çıktıklarında Kultarin de elini silah kılıfına attı ancak parçacık hızlandırıcıyı yerinde bulamadı. Tabancanın tutacağından kurtulup devrilmiş koltuğunun altına düştüğünü neden sonra anlayabildi. Onu aradan çıkartınca güçlükle de olsa yerinden kalkmayı başardı, zira başı çarpmadan dolayı hâlâ ağrıyordu. Fakat şu an baş ağrısından daha önemli şeyleri dert etmeliydi.
Kultarin az sonra kapaktan çıktığında Kultar ve Loxrain"i şiddetle yağan yağmur altında uçağın düştüğü bölgenin kuzeyindeki karanlık bir vadiye doğru bakarlarken buldu. Roxanne yine ortalıkta görünmüyordu. Hamilton ve Richard da onlardan bir cevap beklercesine silahlarını indirmişlerdi. Ancak Kultarin ikisi kadar sakin ve sabırlı değildi. Aklındaki soruyu kısa koyu renk saçlarına düşen yağmur damlalarını önemsemeden onları karşısına alarak sordu.
"Baba, Roxanne nerede?"
Loxrain genç kadının karşısında olduğu hâlde onun zarif ve yanağındaki hafif kesiğinden başka bir pürüzü olmayan yüzüne bakmadan "Arpiyalar tarafından götürüldü," diye yanıt verdi.
Kultarin arkasını dönüp onların baktığı karanlık vadiye doğru gözlerini diktikten sonra Kultar"a döndü ve onun kestane rengi yıpranmış gömleğinden tutarak "Ne tarafa?" diye sordu. Loxrain kolunu kaldırıp eliyle baktıkları yönü işaret etti.
"Ne demek bu?" dedi Hamilton kalın sesindeki yarı kızgınlık yarı korkuyla. "Ne demek götürüldü?"
Kultarin nutku tutulmuş hâlde ağzını açtı, lakin bir şey söyleyebilecek gücü yoktu. İçlerinde durumun ciddiyetini anlayamamış olan Richard hâlâ soru içeren parlak mavi gözleriyle etrafına bakınıyor, gerçeği arayan ve tahammülü olmayan birinin görüntüsünü çiziyordu.
"Neden engel olmadınız?" diye bağırdı Kultarin babasına. "Neden onu kaçırmalarına seyirci kaldınız?"
Ancak onun sorusunu yanıtlayan kara bandı çıkardığı için sarımsı gözleri karanlıkta bile yoğun bir ışıkla ışıldayan Loxrain oldu. Kara pelerini süratle esen rüzgârla dalgalanıyor, ıslanan suratından düşen yağmur damlaları yere dahi değmeden havada kuruyup buharlaşıyordu.
"Biz karışamayız."
Genç kadın belli belirsiz ruh hâlinden ötürü öfkesinin arttığını anlamıştı, ama bunu dizginleyebilecek konumda olmadığından konuşmayı Hamilton"a bıraktı. O ise Kultarin"i yanıltmadan daha sakin bir biçimde konuşmayı başardı.
"Neden?" diye sordu önce.
Loxrain gözlerini vadiden nihayet ayırıp Hamilton"a döndü.
"Hepiniz aynısınız, değil mi? Siz insanlar, hep aynısınız. Her zaman bir neden ararsınız. Karışamayız deyince sözümüze neden güvenmezsiniz anlamıyorum. Her seferinde bir soru işareti-"
"şimdi sırası değil, Luk-Nai," diye araya girdi Kultar ağırbaşlılıkla. İlgisi hâlen Kultarin"i delercesine vadiye doğru dönüktü, ama konuşmasını bitirdikten sonra başını yavaşça ona çevirdi. Adamın gözleri olmadığı için bu çok garip bir durumdu.
Kultarin Roxanne"in kaçırıldığı yöne doğru bakıp etrafını inceledi. Vadide bulunan tek bir çift çam ağacının uçağın düşmesini yavaşlatırken köklerinden söküldüklerini fark etmişti. Neredeyse çırılçıplak ve yağmur yüzünden çamurlanmış engebeli bir arazideydiler. Coğrafyası bozuk yaban kırlık alabildiğine uzanıyor, on kilometrelik mesafeden sonrasıysa yükselmeye başlıyordu.
Bu karlı dağların zirveleri yağmur sırasında ay ışığı olmadan bile rahatça seçilebiliyor olmasına rağmen, başka her taraf zifiri karanlıkla çevrelenmişti. Ne çok yakında olduğunu sandığı okyanus, ne de üzerinden geçtikleri dev ağaçların bulunduğu geniş alana yayılmış olan orman görünürdeydi.
Karanlık grimsi gökyüzündeki yıldızların ve ayın üzeri kara bulutlarla örtülmüştü. Sanki çürüyüp unutulmuş bir üzüm tanesi gibi yapayalnız hissediyordu kendisini Kultarin "uçağın içinden gelen yoğun beyaz ışığın bile bozamadığı " bu mutlak perişanlığın içinde. Kardeşini bulduğu gece kaybetmişti. Nihayet yüreğindeki derin uçurumun kapandığını, uzak ufuklara yelken açan bir gemi misali yeni bir serüvene atıldığını ve hayatı boyunca peşini bırakmayan kaybolmuşluk duygusunun yok olduğunu hissetmişti. Fakat daha önce yitirmişliğin acısı hiç böyle yakmamıştı genç kadının ruhunu. Kendisini çırpınarak dahi kurtulamayacağı bir bataklığın ortasında bulmuş gibiydi; ne kadar çok çabalarsa o kadar çabuk batacaktı. Bu düşünceler Richard"ın sabırsızlık içeren tek düze sesiyle bozuldu.
"Arpiyalar da nedir?"
"Arpiyalar insan yediği söylenen bir ırktır. Kurbanlarını özellikle özel ayinlerle kızartırlar," diye yanıtladı Hamilton gayet hızlı bir şekilde.
"Fakat onu kurtarmanın bir yolu olmalı," dedi Richard umutla. Sanki az önce söylenenler aptalca sözlerden ibaret bir cümleler topluluğuymuş gibi konuşmuştu.
"Nasıl?" diye sordu Hamilton çaresizlik içerisinde Kultar"a ve Loxrain"e bakarak.
Kara tenli yüzündeki kaslarının, yüz hatlarında bıraktığı derin izler üzüntü içeriyordu. Gözlerinin etrafındaki ince çizgiler sanki daha çok artmıştı, onu olduğundan daha yaşlı gösteriyorlardı. Bir kriz durumu olmasa Kultarin onda gördüğü bariz bir şeyi dile getirirdi. O da adamın sürekli tetikte olmasıydı. Genç kadın onu hiçbir zaman rahat davranırken görememişti.
"Baba, neden onların Roxanne"i almasına izin verdiniz?" diye sordu Kultarin olmayan gözlerinin üzerini bir eşarpla bağlamış olan yaşlı adamı karşısına alıp omuzlarından tutarak.
Kultar derin bir nefes çekti. Suratının yarısını kaplayan kara bez yüzünden ne tür bir ifadeyle karşılaştığını genç kadından başkası anlayamazdı, çünkü babasını çok iyi tanıyordu.
"Kiljhoonlular ve Silsaria"lılar arasında- yani arpiyalar arasında kutsal bir ahit vardır. İçimizden biri diğerinin karşısına çıkarsa galaksiler arası büyük bir savaş yaşanacaktır. Eğer böyle bir savaş olursa da bundan en çok insanlar zarar görecektir."
Loxrain uçağa doğru yürüdükten sonra durdu ve onlara sırtı dönük hâlde "Bunun olmasına izin veremeyiz," dedi.
Kultarin duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Hışımla yumruklarını sıkarken yeşil renkli gözleri ışıldadı.
Loxrain onun herhangi bir şey söylemesine fırsat vermeden "Ayrıca," diye ekledi histerik bir edayla, rüzgârda uçuşan uzun saçlarını yana doğru topladı. "Arpiyalar insan yemezler. Bunlar insan uydurması."
"Bulduğumuz insan kemiklerini nasıl açıklayacaksın?" diye karşı çıktı Hamilton. Silahı artık sırtındaydı.
"Birçoğu da bu karlı dağların yamaçlarında bulunmuştu," dedi Richard onu onaylayarak eliyle dağların zirvelerini işaret ederken. "şimdi hatırlıyorum neden bahsettiğinizi. Siz anlatırdınız hatta"- diye ekledi Kultar"a doğru " "Uçan canlılar olduklarını ve onlara hiç bulaşmamız gerektiğini söylerdiniz."
"Doğru da demiş. Arpiyalar tekin bir halk değildir, ancak insan yedikleri sadece bir mit. Evrenin en zeki canlıları oldukları söylenir. Kardeşim İmparator Rka-Akl bile onlardan çekiniyor. Yaşadıkları yer hiçbir zaman bulunamadı. Fakat burası hakkında herkesten hatta insanlardan bile daha çok şey bilirler. Evren hakkında da," dedi ve sustu Loxrain, sonra tekrar arkasına dönerek önlerinde yükselen dağların zirvelerine göz gezdirdi.
"Peki, onlar aynı zamanda ödül avcıları da değil mi?" diye sordu Hamilton, konuşulanlardan dolayı oluşan stresi git gide artıyordu.
"Evet, bazen imparatora ödül için tutsaklarını verdikleri oluyor. Lakin çok önemli olanları kendilerine saklarlar. Onların ne zaman hasım ne zaman dost olacağı hiç belli olmaz," dedi Kultar, Loxrain"in yaptığı gibi dağlara bakmak için dönerken.
"Yani ne yapacağız? Ona yardıma gitmeyecek miyiz? Burada oturup Roxanne"i öldürmelerine izin mi vereceğiz?" dedi Kultarin damarlarında dolaşan yoğun adrenalinin etkisiyle sesinin ne kadar çok çıktığına aldırmadan.
"Elimizden bir şey gelmez" dedi Loxrain ona bakarak. "Nerede olabileceğini tam olarak bilmiyoruz. Bilsek bile yardım edemeyiz."
"HAYIR!" diye bağırdı Kultarin kendisine hâkim olamadan. "Onu ölüme terk etmiyorum. Sizin aptalca savaşlarınıza veya barışlarınıza kafayı takmayacağım."
"Dur! Nereye gittiğini sanıyorsun?" diye bağırdı Hamilton vadiye doğru yürümeye başlayan Kultarin"in arkasından.
"Onu orada bırakmayacağım. İsteyen benimle gelsin," diye seslendi Kultarin, hovboxı peşine takmak için bileğindeki kumanda koluna bastı.
Hovbox, devrilmiş uçağın alt kapağından dışarı çıkarken çok sessiz hareket ediyordu. Kultarin önce Kultar"ın ona doğru bakışını gördü, sonra Hamilton ile göz göze geldi. Adamın onunla gelmek istediğini, fakat babasının onu durdurmasını izledi.
"Bunda tek başlarına kalmalılar," dedi Kultar ciddiyetle.
"Sen çıldırdın mı?" diye bağırdı Hamilton. "Onu tek başına nasıl gönderirsin? Bensiz hiçbir yere gidemez."
Kultarin vadiye doğru inerken "Bırak dedim! Bunu kendileri halletmeliler" dedi Kultar kaşlarını çatarak. Hamilton yine de genç kadını takip etmek istediyse de, Kultar elini ona doğru uzatır uzatmaz, adam yere düşüp bayıldı.
Kultarin"in dağlara doğru tek başına yürümesini izlerlerken Loxrain "Umarım başarırlar," dedi sıkıntılı bir sesle.
"Ummak değil kardeşim, ummak değil," dedi Kultar, elini onun omzuna koydu. "Bunu sadece bilmelisin."
****
Roxanne çevresini saran dondurucu soğukla uyandığında nerede olduğunu anlaması için çok uzun bir süre geçmesi gerekti. Elini beline attığında iyon darbesini yerinde bulamadı. Birisi silahını almıştı. Yattığı kaygan mermer yerden kalktı ve etrafına göz gezdirdi.
İçerisi kar beyazı duvarlardaki bir çeşit fosforun yaydığı ışıkla aydınlatılmıştı. Dev mağara buzdan yapılmıştı ve o kadar büyüktü ki; tavanından sarkan asma gibi binlerce yapı orta boyda kulübelerin büyüklüğünde olduğu hâlde, Roxanne"in bulunduğu yerden karınca gibi ufacık görünüyorlardı. Mağaranın buzdan tavanından yontularak yapıldığı belli olan bu sarkıt biçimindeki yapılar evlere benzemiyordu, daha çok arı kovanlarını andırıyorlardı.
Dev mağarayı aydınlatan asıl kaynağın bu yuvalardan yayılan buz mavisi renginde soluk ışıkların duvarlardaki buzdan kristallere çarpıp dağılması sonucu oluştuğunu genç kadın neden sonra algılayabildi.
Bu görüntü Roxanne"e kar-postalları anımsattı. Duvarlar hem ışığı yayıyor hem de ayna görevi görüyor gibiydiler. Loş mağaranın tavanında oynaşan on binlerce ışık burada yaşamın sürdüğüne dair bir işaretti. Sanki kocaman bir kent tavanda yaşıyordu.
Roxanne"in bulunduğu yer ise bir çeşit arenaydı, ancak etrafında tribün gibi yapılar yerine, yine buzdan yapılmış, sıra sıra yükselen ve arenayı halka gibi çevreleyen çubuklar vardı.
Tam karşısındaki üç ayrı metal kapının bulunduğu duvarın üstünde duran üç yaratık çubukların üstünden onu izliyorlardı. Uzakta oldukları için biçimleri çok zor seçiliyor, üçü de çevresine parlak mavimsi ışıklar yayıyorlardı. Kuş gibiydiler, ancak son derece garip görüntüleri vardı. Normal bir insanın iki katı uzunluğundaydılar.
Roxanne burada ne aradığını bile bilmiyordu. En son uçakta yere çakılmak üzere olduklarını, ondan sonra da her şeyin karardığını hatırlıyordu. Ne Kultarin"den ne de diğerlerinden bir iz yoktu. Buraya nasıl geldiğini hâlen anlayamamıştı. Gördüklerini idrak edebilmesi için çok uzun zaman geçmesi gerekiyordu. Ayrıca zırhının normalde soğuk geçirmemesi gerekiyordu, lakin buna rağmen çok üşüyordu. Yoksa bir çeşit rüya mıydı bu?
Onu izleyen kuş biçimli yaratıklara doğru adım atacakken hafif bir rüzgârın etkisine kapıldığını anladı. Yanındaki mavimsi ışık fazlalaşınca kaynağın ne olduğunu görmeden önce sesini duydu.
"A-a-a-di s-s-s-sen-i be-bek-kl-kliyorlar."
Roxanne kafasını kaldırıp baktığında şu ana kadar gördükleri içerisindeki en garip canlıya baktığını anlaması pek uzun sürmedi. Yani daha önce karşılaştığı o kadar şey bile bunun yanında normal sayılabilirdi.
"A-a-a-a-disene y-y-yarım akıllı, e-e-ef-endiler se-se-ni bekliyor," dedi.
"Ama-"
Roxanne daha önce böyle bir şey görseydi bayılabilirdi, lakin şu an için karşısındaki şeyin bir hayal olma ihtimali üzerinde kafa yoruyordu. Zira tepesinde kanatlarıyla uçarak onunla konuşan yaratık yirmi yaşlarında çok güzel bir kadının yüzüne sahip, yarı insan yarı kuş biçimli bir canlıydı. Belinden aşağısı kar beyazı ilmik ilmik tüylerle kaplıydı. Ayaklar yerine sahip olduğu kartal pençelerine kadar inen bacakları da aynı kuşların ki gibi ince ve eğriydi. Dizleri tersten kırılıyordu. Boyu ve yapısı iki insanın ebatlarına erişecek durumdaydı. Bedenini kaplayan tüyleriyle aynı renk beyaz saçları omuzlarının önünden insan biçimindeki çıplak vücuduna dökülüyordu. Havada asılı kalmasını sağlayan çırptığı kanatlarının yanı sıra var olan insansı ellerinde bir çeşit silah tutuyordu. Fakat Roxanne onun biçimini seçemedi, zira yaratık sürekli hareket hâlindeydi. Buz mavisi renginde göz bebeği olmayan gözleri vardı. Loş ortamda parıldıyorlardı.
"Ben-"
"C-c-c-evap ver-ve-verme insan, ç-ça-ça-buk yürü," dedi yaratık, çok ince ve şahin çığlığını andırır bir ses tonuyla konuşuyordu.
Roxanne ne yapacağını bilemeden yavaş adımlarla ve tepesindeki uçan garip canlıya bakarak az önce dikkatini çeken üçlünün önüne doğru yürümeye başladı. Zaten bu canlıların ondan ne istediğini bilmiyordu, düşman olsalar bile yapabileceği hiçbir şey yoktu, çünkü silahı üzerinde değildi. Hiç bilmediği bir yerde olmasına rağmen nedense içinde korku yerine, merak taşıyordu.
Yaratık arada bir yanından geçerek önüne geliyor, diğer zamanlar arkasına geçiyordu. Roxanne bakmasa bile onun nerede olduğunu hep anlayabiliyordu. Zira her biri iki buçuk metrelik dev kanatlarının yaptığı rüzgâr ve üzerinden yayılan mavimsi garip ışık buna neden oluyordu.
Roxanne üçlünün önüne geldiğinde en çok dikkatini çeken şey ortalarındaki kadın yüzlü yaratık olmuştu. Bu hepsinden yaşlı görünmesine rağmen saçları ve tüylerinin bir kısmı kararmış gibi duruyordu. İnce ufak bir çenesi ve küçük düğme gibi bir burnu vardı. Gözleri Roxanne ile gelen muhafızınki gibi buz mavisi rengindeydi. Yüz hatlarını bozan kırışıklıkları bütün yüzünü kaplarken karanlık bir ifade çehresine hâkim olmuştu. Altmış yaşlarında bir kadının yüzüne sahipti. Fakat yine de çok güzeldi. Siyah ve beyazın karıştığı tüyleri diğerlerinden daha kabarıktı. Kollarını iki yana açarak başını eğdi. Roxanne bunun bir çeşit selamlama olduğunu anladığında, az önce ona silah doğrultan tepesindeki yaratık dev mağaranın tavanına doğru uçarak gözden kayboldu. Ancak o tamamen görünürden gittiğinde konuşma başlayıverdi.
"B-bu za-zaman yo-yolcusu de-de-ğil mi?" dedi ortadakinin sağındaki. Sesi daha önce konuşan yaratık gibi şahin çığlığını andırıyordu.
Roxanne dikkatli inceleyince yaşlı olanın yanındakilerin ikiz olduklarını anladı. Lakin bu ikisinde hiç kara tüy yoktu, kar gibi beyazlardı. Yaklaşık otuz yaşlarında gösteriyorlardı. Elmacık kemiklerinin hafif çıkık görünmesi, hatlarındaki zayıflığın tek göstergesi değildi, zira bedenleri yaşlı olana nazaran daha çelimsiz ve ince görünüyordu.
Beyaz saçları bellerine kadar uzanıyordu. İkisi de pürüzsüz, zarif yüz hatlarına yakışmayan bir küçümseme ifadesiyle duruyorlardı. Kaşlarını çatmış, kollarını kavuşturmuşlar kızgınlıkla Roxanne"e doğru bakıyorlardı. Roxanne ise iki yağmur damlası kadar birbirlerine benzeyen ikizlere bakarken Kultarin aklına geldi. Kultarin de Roxanne"in ikiziydi, acaba şimdi nerdeydi? Onu bir daha görebilecek miydi?
Ancak bu düşüncelerden ortadakinin ilk defa konuşmasıyla çıkıverdi.
"Bize sorular sormaya başlamadan önce insan, sana kendimizi tanıtmamıza izin ver. Biz Silsaria gezegeninden gelen arpiya ırkıyız. Buradan çok uzaktaki yıldızlardan geliyoruz."
Bu yaratığın sesi diğerleri gibi ince değildi, gayet insansı ve düzgündü. Kesik kesik konuşmuyordu.
"Benden ne istiyorsunuz?" diye sordu Roxanne yaşlı kadın yüzlü canlının söylediklerine hiç önem vermeden.
"İ-i-ins-san sab-ır-sabır-sız," dedi ortadakinin solundaki.
"Daha kendimizi tanıtmamızı bitirmedik. Ben Aello, sağımdaki"- onu eliyle işaret ederek- "Celaeno ve solumdaki ise Ocypete. En azından sizin dilinizde bu şekilde söyleniyor," diye devam etti Aello isimli yaratık sanki hiç sözü kesilmemiş gibi. "şimdi sıra sende."
Roxanne soğuk yüzünden onun neyi ima ettiğini anlamakta güçlük çekiyordu. Buz mavisi, göz bebeği olmayan ve puslu ışık saçan gözlerin ona verdiği garip hissin varlığı boğazını yakarken konuşmakta zorlandığını anlayabiliyordu.
"Kendini tanıtmak nezaket icabıdır," diyerek gülümsedi Aello. "Yoksa siz insanlar böyle yapmıyor muydunuz?"
"Be-be-ben Roxanne," diyebildi genç kadın bedenini saran titremeye engel olamadan. Neden sonra Roxanne altın sarısı zırhının bileğindeki acil kapanma düğmesinin yeşil renkte, yani aktif olduğunu gördü. Ona tekrar basınca üzerinden ince bir yükleme sesi geldi. Sıcaklık bedenine yayılırken hafif bir rahatlama hissiyle sarsıldı. Lakin arpiyalar bunu fark etmemişti.
Soldaki Ocypete denilen arpiya gırtlağından garip bir ses çıkardı, cıyaklıyor gibiydi. Lakin Roxanne onun diğerleriyle bir çeşit iletişim kurduğunu anlamıştı. Onun ne dediğini beyninin içinde yankılanan bir ses biçiminde duyuyordu. Derin bir boşluktan yüzeye doğru çıkan sükûnet hâlindeki kabarcıklar misali taşınıyordu zihnine.
"Bu insan çok garip, değil mi?"
Yaşadığı en garip tecrübeydi ve bu durumda ne yapabileceğini bile bilmiyordu.
Celaeno denilen arpiya benzer gırtlak sesiyle cıyaklarken Roxanne onun da ne söylediğini anlayabildiğini fark etti.
"Göründüğünden daha güçlü gibi duruyor."
"Bence biraz korkuyor."
"Aranızda konuşmayı kesin," diye araya girdi Aello normal konuşarak. "Roxanne bundan hoşlanmadı."
Genç kadın yaşadığı en tuhaf tecrübe hakkında konuşmak istemedi. Zira düşman olduğuna inandığı yaratıklara karşı bu gizemli yerde kendisi hakkında açık vermek istemedi.
"Beni neden buraya getirdiniz?" diye sordu, sesinde meraktan çok öfke vardı.
"Ã?ünkü getirebiliyoruz," dedi Aello eğlenircesine. "Burada olmanın bir nedeni var mı sence?"
Roxanne"in bunu düşünmesine gerek yoktu. Sadece başını sağa sola sallamakla yetindi.
"Biz de öyle tahmin etmiştik zaten. Biz toplayıcılarız, işimize yarayan insanları toplarız. Gerekirse İmparator"a satarız," dedi Aello.
"Bizler ödül avcılarıyız. İnsanlardan farklıyız, ama onları hakir görmeyiz. Özgürlüğü olan bütün canlılar eşittir."
"Fakat ben özgürdüm-"
"Ã?yleydin ve bize yakalandın. Aslında İmparator"un neden seni bu kadar çok istediğini anlamış değiliz. Biz de bunun nedenini anlamak için seni buraya getirdik. Gördüğün gibi biz sadece dişilerden oluşan bir ırkız. Ã?iftleşme için uygun olan erkekler hariç hiçbir fani insan Buzlar Ölkesi Arpiyanya"yı göremezdi," dedi Aello, sonra başını Roxanne"e doğru yaklaştırarak devam etti: "İmparator senden ne istiyor olabilir ki?"
Roxanne boş bakışlı buz mavisi gözleri tamamıyla üstünde hissederken "Ben" Bilmiyorum," diyebildi. Yalan söylemişti, ancak onlara belli etmemeye çalışıyordu. Zaten içinden bir ses bu canlıların son derece akıllı olduğunu söylüyordu.
"Ge-ge-gerçekten mi?" dedi Ocypete gözlerini kısarak ona odaklanırken.
Celaeno gırtlağıyla garip sesler çıkarırken "İnsan bize yalan söylüyor, değil mi?" dedi.
"Evet," dedi Aello yine aynı garip sesle.
"Te-tekrar so-soruyoruz insan," dedi Ocypete çığlık çığlığa. "Ne-den s-s-sen-i ist-tiyor?"
Roxanne ısrarla "Size söyledim. Nedenini bilmiyorum," dedi. Sesi istediğinden daha çok çıktığı için mağaranın duvarlarında yankılandı.
"Peki!" dedi Aello güçlükle nefes vererek. "Ona kendin söylersin. NÃ?BETÃ?İLER! Onu İmparator için hazırlayın."
Roxanne önce inanamazlık içerisinde yaşlı kadının yüzüne baktı, lakin başını tavana doğru çevirince yukarıdan uçarak üzerine gelen kar beyazı şekilleri seçebildi. Onlar da etraflarına mavimsi ışıklar saçıyordu.
"Tamam," dedi Roxanne kaderine razı gelmiş birinin edasıyla. Ne de olsa, öyle de İmparator"un eline düşecekti böyle de.
İki türlü de ölebilirdi. Ancak içinden bir his gerçeği söylemenin en iyisi olduğunu söylüyordu ona.
Roxanne onlara nereden geldiğini, kim olduğunu ve öğrendiği her şeyi fazla detaylarına girmeden anlattı. Onlara gerçekte kimin kızı olduğunu söyleyince yaşlı kadın yüzlü arpiya yani Aello ve ikizler elleriyle kulaklarını tıkadılar. Aello acı dolu bir çığlık attı. Üçü de ilk defa korkmuş ve şaşkın görünüyorlardı.
"Ne oldu?" dedi Roxanne onların bu davranışlarına anlam veremeden.
"S-s-sen Rai-Akl"ın kızısın," dedi Aello kekeleyerek. İlk defa olgun ve kendisine güven veren canlı sesini yitirmişti.
"Hayır, Raine"nin" diye cevap verdi Roxanne.
"Gerçek adı Rai-Akl"dır."
"Onu tanıyor musunuz?"
"O-o-nu ta-tan-ımayan mı var?" dedi Ocypete bariz bir şeyi belirtircesine. İkizlerden diğeri göz kapaklarını ovaladıktan sonra Roxanne"e daha da dikkatle bakmaya başladı.
"Çok güzel," dedi yaşlı Aello ellerini birbirine vurarak. "Rok-Nai."
"Rok-Nai mi?"
"Evet, sana doğumunda konulan gerçek ismin. Roxanne dünyalı adın olmalı," diye yanıt verdi Aello.
"Beni tanıyor musunuz?" diye sordu Roxanne şok içinde.
"Tabii ki tanıyoruz. Sen galaksinin gelecekteki barışının liderisin," dedi Aello.
"Ne- neyin lideri?" diye sordu Roxanne, yanlış bir şey duyduğunu sanmıştı.
Ancak Aello onunla ilgilenmiyordu, ikizlere dönerek kendi dilleriyle konuşmaya başladı. Yani yine cıyaklıyorlardı. "Vakit geldi herhâlde."
"Ben hâlâ inanamıyorum," dedi Ocypete denen.
Roxanne konuşulanları tekrar beyninde duyuyordu. Fakat onların neden bahsettiklerini hâlâ anlayamıyordu.
"Sence gerçekten o mu?" diye sordu Celaeno.
"Anlamamızın tek yol var," dedi Aello.
"Neyi anlamanızın?" diye sordu Roxanne yüksek sesle.
Üçü birden ona baktılar.
"Sen konuşmalarımızı anlayabiliyor musun?" diye sordu Aello heyecanlı bir ses tonuyla.
Roxanne yalan söylememesi gerektiğini artık biliyordu.
"Evet!"
"Nasıl olabilir bu?" diye sordu Ocypete"e doğru bakarak. O da en az kendisi kadar şaşkın durumdaydı.
Roxanne git gide daha da sabırsızlanıyordu.
"Nasıl olduğunu bilmiyorum, tamam mı? Ama ne demek istediğinizi anlamadım. Kimim ben?"
Aello yüzündeki hayret ifadesini silemeden birkaç saniye diğerleriyle bakıştı, kendisini toparlaması çok uzun sürdü. Fakat sonra "şu an bu önemli değil" dedi gözlerini Roxanne"e odaklayarak. "Ancak Rok-Nai, güçlerini elde etmemişsin henüz."
"Ne güçleri mi?"
"Her şeyi zamanla anlayacaksın. Bize biraz düşünmemiz için zaman ver. Burada beklemen gerekiyor Rok-Nai."
"Ama- HEY!"
Roxanne bir şey diyemeden hepsi kondukları buz çubuklardan kalkarak mağaranın tavanına doğru havalandılar. Genç kadın sert bir rüzgârın çevresini sardığını sandı. Hâlbuki sadece üç metrelik dev kanatların yaptığı bir hava akımıydı. Zaten onlara bağırmakla bir sonuç alamayacağını bildiğinden yere çöküp oturdu. Onlar yukarıdaki sarkıt kente uçarlarken biraz dinlenmenin iyi olacağını düşündü. Başına daha neler geleceğinden habersizdi. Buradan bir şekilde kurtulabileceğini bile düşünüyordu, dev mağaradan tek çıkışın mağaranın tepesinde olduğunu fark edene kadar.
Yol Ayrımları ve Buzlar Ölkesi
Dokuzuncu
Kultarin yüzüne vuran soğukla uyanıverdiğinde önce hiçbir şey göremediğini fark etti. Yoksa zihninde kapalı kaldığı süre içerisinde karanlık onu esareti altına mı almıştı? Yüreğinde bir burukluk ile sırt üstü uzanmış yerde yatıyor, yenilmiş olmanın verdiği elemle sarmalanıyor, sanki biri beyninin içinde çığlıklar atıyordu. Bundan nasıl kurtulacağını düşünürken zihninin açıldığını hissetti.
Etrafı hızla yağan yağmur damlacıklarının metale çarpma sesleriyle doluydu.
"Neler oluyor?"
Neden sonra kulağının yakınında bir yerlerde o güven verici kalın sesi duydu.
"Kalk Kultarin hadi!"
Kultarin gözleri açık hâlde hiçbir şey göremiyordu, lakin bir ışık dalgası bir anda vurunca birisi göğsünü hançerlemiş gibi bir duygu seli yayıldı, ayak parmaklarından iç organlarına. Ellerini sızlayan gözlerine siper ederken yüzüne çarpan soğuğun dışarıda yağan yağmur yüzünden olduğunu hissetmişti.
"Herkes iyi mi?" diye sordu Richard"ın cılız sesi aşağıda bir yerlerden.
"Sanırım. Yaralanan yok herhâlde-"
Hamilton"ın sakinleştirici bir tonla devam eden sesi bir anda buz kesilmişçesine durdu.
"Roxanne nereye gitti?" diye sordu.
Kultarin, Roxanne"in ismini duyar duymaz birden yerinden doğruldu ve ellerini gözlerinden çekti. Her şey fluların arasından netleşmeye başladığında uçak yan yatmış olduğu için eğik bir biçimde duran arkadaşlarını gördü.
"Roxanne yok mu?" diye sordu genç kadın düşüş sırasında vurduğu için ağrıyan başını eliyle ovalayarak. Ancak bunun bir faydası olmadı.
Ã?evresini incelediğinde alt kapağın uçak yana yattığı için tam karşısında durduğunu fark etti. Gecenin karanlığı içindeki soğuk içeriye kapaktan taşınıyordu. Ancak Roxanne"i, babasını ve Loxrain"i çevresinde görememişti. Uçağın ışıkları Kultarin uyanmadan önce tekrar devreye girmiş olduğu için onları karanlıktan bir süreliğine uzak tutabiliyordu, fakat çok uzun sürmeyecekti. Yedek güç onları en fazla bir süre idare ederdi.
Kultarin, Roxanne için endişelenirken Hamilton ve Richard füzyon tüfeklerini çıkarmışlar, devrilen koltuklara veya kopmuş emniyet metallerine takılmamaya uğraşarak dikkatli adımlarla alt kapağa doğru yürüyorlardı. Onlar kapaktan yağmurlu havaya çıktıklarında Kultarin de elini silah kılıfına attı ancak parçacık hızlandırıcıyı yerinde bulamadı. Tabancanın tutacağından kurtulup devrilmiş koltuğunun altına düştüğünü neden sonra anlayabildi. Onu aradan çıkartınca güçlükle de olsa yerinden kalkmayı başardı, zira başı çarpmadan dolayı hâlâ ağrıyordu. Fakat şu an baş ağrısından daha önemli şeyleri dert etmeliydi.
Kultarin az sonra kapaktan çıktığında Kultar ve Loxrain"i şiddetle yağan yağmur altında uçağın düştüğü bölgenin kuzeyindeki karanlık bir vadiye doğru bakarlarken buldu. Roxanne yine ortalıkta görünmüyordu. Hamilton ve Richard da onlardan bir cevap beklercesine silahlarını indirmişlerdi. Ancak Kultarin ikisi kadar sakin ve sabırlı değildi. Aklındaki soruyu kısa koyu renk saçlarına düşen yağmur damlalarını önemsemeden onları karşısına alarak sordu.
"Baba, Roxanne nerede?"
Loxrain genç kadının karşısında olduğu hâlde onun zarif ve yanağındaki hafif kesiğinden başka bir pürüzü olmayan yüzüne bakmadan "Arpiyalar tarafından götürüldü," diye yanıt verdi.
Kultarin arkasını dönüp onların baktığı karanlık vadiye doğru gözlerini diktikten sonra Kultar"a döndü ve onun kestane rengi yıpranmış gömleğinden tutarak "Ne tarafa?" diye sordu. Loxrain kolunu kaldırıp eliyle baktıkları yönü işaret etti.
"Ne demek bu?" dedi Hamilton kalın sesindeki yarı kızgınlık yarı korkuyla. "Ne demek götürüldü?"
Kultarin nutku tutulmuş hâlde ağzını açtı, lakin bir şey söyleyebilecek gücü yoktu. İçlerinde durumun ciddiyetini anlayamamış olan Richard hâlâ soru içeren parlak mavi gözleriyle etrafına bakınıyor, gerçeği arayan ve tahammülü olmayan birinin görüntüsünü çiziyordu.
"Neden engel olmadınız?" diye bağırdı Kultarin babasına. "Neden onu kaçırmalarına seyirci kaldınız?"
Ancak onun sorusunu yanıtlayan kara bandı çıkardığı için sarımsı gözleri karanlıkta bile yoğun bir ışıkla ışıldayan Loxrain oldu. Kara pelerini süratle esen rüzgârla dalgalanıyor, ıslanan suratından düşen yağmur damlaları yere dahi değmeden havada kuruyup buharlaşıyordu.
"Biz karışamayız."
Genç kadın belli belirsiz ruh hâlinden ötürü öfkesinin arttığını anlamıştı, ama bunu dizginleyebilecek konumda olmadığından konuşmayı Hamilton"a bıraktı. O ise Kultarin"i yanıltmadan daha sakin bir biçimde konuşmayı başardı.
"Neden?" diye sordu önce.
Loxrain gözlerini vadiden nihayet ayırıp Hamilton"a döndü.
"Hepiniz aynısınız, değil mi? Siz insanlar, hep aynısınız. Her zaman bir neden ararsınız. Karışamayız deyince sözümüze neden güvenmezsiniz anlamıyorum. Her seferinde bir soru işareti-"
"şimdi sırası değil, Luk-Nai," diye araya girdi Kultar ağırbaşlılıkla. İlgisi hâlen Kultarin"i delercesine vadiye doğru dönüktü, ama konuşmasını bitirdikten sonra başını yavaşça ona çevirdi. Adamın gözleri olmadığı için bu çok garip bir durumdu.
Kultarin Roxanne"in kaçırıldığı yöne doğru bakıp etrafını inceledi. Vadide bulunan tek bir çift çam ağacının uçağın düşmesini yavaşlatırken köklerinden söküldüklerini fark etmişti. Neredeyse çırılçıplak ve yağmur yüzünden çamurlanmış engebeli bir arazideydiler. Coğrafyası bozuk yaban kırlık alabildiğine uzanıyor, on kilometrelik mesafeden sonrasıysa yükselmeye başlıyordu.
Bu karlı dağların zirveleri yağmur sırasında ay ışığı olmadan bile rahatça seçilebiliyor olmasına rağmen, başka her taraf zifiri karanlıkla çevrelenmişti. Ne çok yakında olduğunu sandığı okyanus, ne de üzerinden geçtikleri dev ağaçların bulunduğu geniş alana yayılmış olan orman görünürdeydi.
Karanlık grimsi gökyüzündeki yıldızların ve ayın üzeri kara bulutlarla örtülmüştü. Sanki çürüyüp unutulmuş bir üzüm tanesi gibi yapayalnız hissediyordu kendisini Kultarin "uçağın içinden gelen yoğun beyaz ışığın bile bozamadığı " bu mutlak perişanlığın içinde. Kardeşini bulduğu gece kaybetmişti. Nihayet yüreğindeki derin uçurumun kapandığını, uzak ufuklara yelken açan bir gemi misali yeni bir serüvene atıldığını ve hayatı boyunca peşini bırakmayan kaybolmuşluk duygusunun yok olduğunu hissetmişti. Fakat daha önce yitirmişliğin acısı hiç böyle yakmamıştı genç kadının ruhunu. Kendisini çırpınarak dahi kurtulamayacağı bir bataklığın ortasında bulmuş gibiydi; ne kadar çok çabalarsa o kadar çabuk batacaktı. Bu düşünceler Richard"ın sabırsızlık içeren tek düze sesiyle bozuldu.
"Arpiyalar da nedir?"
"Arpiyalar insan yediği söylenen bir ırktır. Kurbanlarını özellikle özel ayinlerle kızartırlar," diye yanıtladı Hamilton gayet hızlı bir şekilde.
"Fakat onu kurtarmanın bir yolu olmalı," dedi Richard umutla. Sanki az önce söylenenler aptalca sözlerden ibaret bir cümleler topluluğuymuş gibi konuşmuştu.
"Nasıl?" diye sordu Hamilton çaresizlik içerisinde Kultar"a ve Loxrain"e bakarak.
Kara tenli yüzündeki kaslarının, yüz hatlarında bıraktığı derin izler üzüntü içeriyordu. Gözlerinin etrafındaki ince çizgiler sanki daha çok artmıştı, onu olduğundan daha yaşlı gösteriyorlardı. Bir kriz durumu olmasa Kultarin onda gördüğü bariz bir şeyi dile getirirdi. O da adamın sürekli tetikte olmasıydı. Genç kadın onu hiçbir zaman rahat davranırken görememişti.
"Baba, neden onların Roxanne"i almasına izin verdiniz?" diye sordu Kultarin olmayan gözlerinin üzerini bir eşarpla bağlamış olan yaşlı adamı karşısına alıp omuzlarından tutarak.
Kultar derin bir nefes çekti. Suratının yarısını kaplayan kara bez yüzünden ne tür bir ifadeyle karşılaştığını genç kadından başkası anlayamazdı, çünkü babasını çok iyi tanıyordu.
"Kiljhoonlular ve Silsaria"lılar arasında- yani arpiyalar arasında kutsal bir ahit vardır. İçimizden biri diğerinin karşısına çıkarsa galaksiler arası büyük bir savaş yaşanacaktır. Eğer böyle bir savaş olursa da bundan en çok insanlar zarar görecektir."
Loxrain uçağa doğru yürüdükten sonra durdu ve onlara sırtı dönük hâlde "Bunun olmasına izin veremeyiz," dedi.
Kultarin duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Hışımla yumruklarını sıkarken yeşil renkli gözleri ışıldadı.
Loxrain onun herhangi bir şey söylemesine fırsat vermeden "Ayrıca," diye ekledi histerik bir edayla, rüzgârda uçuşan uzun saçlarını yana doğru topladı. "Arpiyalar insan yemezler. Bunlar insan uydurması."
"Bulduğumuz insan kemiklerini nasıl açıklayacaksın?" diye karşı çıktı Hamilton. Silahı artık sırtındaydı.
"Birçoğu da bu karlı dağların yamaçlarında bulunmuştu," dedi Richard onu onaylayarak eliyle dağların zirvelerini işaret ederken. "şimdi hatırlıyorum neden bahsettiğinizi. Siz anlatırdınız hatta"- diye ekledi Kultar"a doğru " "Uçan canlılar olduklarını ve onlara hiç bulaşmamız gerektiğini söylerdiniz."
"Doğru da demiş. Arpiyalar tekin bir halk değildir, ancak insan yedikleri sadece bir mit. Evrenin en zeki canlıları oldukları söylenir. Kardeşim İmparator Rka-Akl bile onlardan çekiniyor. Yaşadıkları yer hiçbir zaman bulunamadı. Fakat burası hakkında herkesten hatta insanlardan bile daha çok şey bilirler. Evren hakkında da," dedi ve sustu Loxrain, sonra tekrar arkasına dönerek önlerinde yükselen dağların zirvelerine göz gezdirdi.
"Peki, onlar aynı zamanda ödül avcıları da değil mi?" diye sordu Hamilton, konuşulanlardan dolayı oluşan stresi git gide artıyordu.
"Evet, bazen imparatora ödül için tutsaklarını verdikleri oluyor. Lakin çok önemli olanları kendilerine saklarlar. Onların ne zaman hasım ne zaman dost olacağı hiç belli olmaz," dedi Kultar, Loxrain"in yaptığı gibi dağlara bakmak için dönerken.
"Yani ne yapacağız? Ona yardıma gitmeyecek miyiz? Burada oturup Roxanne"i öldürmelerine izin mi vereceğiz?" dedi Kultarin damarlarında dolaşan yoğun adrenalinin etkisiyle sesinin ne kadar çok çıktığına aldırmadan.
"Elimizden bir şey gelmez" dedi Loxrain ona bakarak. "Nerede olabileceğini tam olarak bilmiyoruz. Bilsek bile yardım edemeyiz."
"HAYIR!" diye bağırdı Kultarin kendisine hâkim olamadan. "Onu ölüme terk etmiyorum. Sizin aptalca savaşlarınıza veya barışlarınıza kafayı takmayacağım."
"Dur! Nereye gittiğini sanıyorsun?" diye bağırdı Hamilton vadiye doğru yürümeye başlayan Kultarin"in arkasından.
"Onu orada bırakmayacağım. İsteyen benimle gelsin," diye seslendi Kultarin, hovboxı peşine takmak için bileğindeki kumanda koluna bastı.
Hovbox, devrilmiş uçağın alt kapağından dışarı çıkarken çok sessiz hareket ediyordu. Kultarin önce Kultar"ın ona doğru bakışını gördü, sonra Hamilton ile göz göze geldi. Adamın onunla gelmek istediğini, fakat babasının onu durdurmasını izledi.
"Bunda tek başlarına kalmalılar," dedi Kultar ciddiyetle.
"Sen çıldırdın mı?" diye bağırdı Hamilton. "Onu tek başına nasıl gönderirsin? Bensiz hiçbir yere gidemez."
Kultarin vadiye doğru inerken "Bırak dedim! Bunu kendileri halletmeliler" dedi Kultar kaşlarını çatarak. Hamilton yine de genç kadını takip etmek istediyse de, Kultar elini ona doğru uzatır uzatmaz, adam yere düşüp bayıldı.
Kultarin"in dağlara doğru tek başına yürümesini izlerlerken Loxrain "Umarım başarırlar," dedi sıkıntılı bir sesle.
"Ummak değil kardeşim, ummak değil," dedi Kultar, elini onun omzuna koydu. "Bunu sadece bilmelisin."
****
Roxanne çevresini saran dondurucu soğukla uyandığında nerede olduğunu anlaması için çok uzun bir süre geçmesi gerekti. Elini beline attığında iyon darbesini yerinde bulamadı. Birisi silahını almıştı. Yattığı kaygan mermer yerden kalktı ve etrafına göz gezdirdi.
İçerisi kar beyazı duvarlardaki bir çeşit fosforun yaydığı ışıkla aydınlatılmıştı. Dev mağara buzdan yapılmıştı ve o kadar büyüktü ki; tavanından sarkan asma gibi binlerce yapı orta boyda kulübelerin büyüklüğünde olduğu hâlde, Roxanne"in bulunduğu yerden karınca gibi ufacık görünüyorlardı. Mağaranın buzdan tavanından yontularak yapıldığı belli olan bu sarkıt biçimindeki yapılar evlere benzemiyordu, daha çok arı kovanlarını andırıyorlardı.
Dev mağarayı aydınlatan asıl kaynağın bu yuvalardan yayılan buz mavisi renginde soluk ışıkların duvarlardaki buzdan kristallere çarpıp dağılması sonucu oluştuğunu genç kadın neden sonra algılayabildi.
Bu görüntü Roxanne"e kar-postalları anımsattı. Duvarlar hem ışığı yayıyor hem de ayna görevi görüyor gibiydiler. Loş mağaranın tavanında oynaşan on binlerce ışık burada yaşamın sürdüğüne dair bir işaretti. Sanki kocaman bir kent tavanda yaşıyordu.
Roxanne"in bulunduğu yer ise bir çeşit arenaydı, ancak etrafında tribün gibi yapılar yerine, yine buzdan yapılmış, sıra sıra yükselen ve arenayı halka gibi çevreleyen çubuklar vardı.
Tam karşısındaki üç ayrı metal kapının bulunduğu duvarın üstünde duran üç yaratık çubukların üstünden onu izliyorlardı. Uzakta oldukları için biçimleri çok zor seçiliyor, üçü de çevresine parlak mavimsi ışıklar yayıyorlardı. Kuş gibiydiler, ancak son derece garip görüntüleri vardı. Normal bir insanın iki katı uzunluğundaydılar.
Roxanne burada ne aradığını bile bilmiyordu. En son uçakta yere çakılmak üzere olduklarını, ondan sonra da her şeyin karardığını hatırlıyordu. Ne Kultarin"den ne de diğerlerinden bir iz yoktu. Buraya nasıl geldiğini hâlen anlayamamıştı. Gördüklerini idrak edebilmesi için çok uzun zaman geçmesi gerekiyordu. Ayrıca zırhının normalde soğuk geçirmemesi gerekiyordu, lakin buna rağmen çok üşüyordu. Yoksa bir çeşit rüya mıydı bu?
Onu izleyen kuş biçimli yaratıklara doğru adım atacakken hafif bir rüzgârın etkisine kapıldığını anladı. Yanındaki mavimsi ışık fazlalaşınca kaynağın ne olduğunu görmeden önce sesini duydu.
"A-a-a-di s-s-s-sen-i be-bek-kl-kliyorlar."
Roxanne kafasını kaldırıp baktığında şu ana kadar gördükleri içerisindeki en garip canlıya baktığını anlaması pek uzun sürmedi. Yani daha önce karşılaştığı o kadar şey bile bunun yanında normal sayılabilirdi.
"A-a-a-a-disene y-y-yarım akıllı, e-e-ef-endiler se-se-ni bekliyor," dedi.
"Ama-"
Roxanne daha önce böyle bir şey görseydi bayılabilirdi, lakin şu an için karşısındaki şeyin bir hayal olma ihtimali üzerinde kafa yoruyordu. Zira tepesinde kanatlarıyla uçarak onunla konuşan yaratık yirmi yaşlarında çok güzel bir kadının yüzüne sahip, yarı insan yarı kuş biçimli bir canlıydı. Belinden aşağısı kar beyazı ilmik ilmik tüylerle kaplıydı. Ayaklar yerine sahip olduğu kartal pençelerine kadar inen bacakları da aynı kuşların ki gibi ince ve eğriydi. Dizleri tersten kırılıyordu. Boyu ve yapısı iki insanın ebatlarına erişecek durumdaydı. Bedenini kaplayan tüyleriyle aynı renk beyaz saçları omuzlarının önünden insan biçimindeki çıplak vücuduna dökülüyordu. Havada asılı kalmasını sağlayan çırptığı kanatlarının yanı sıra var olan insansı ellerinde bir çeşit silah tutuyordu. Fakat Roxanne onun biçimini seçemedi, zira yaratık sürekli hareket hâlindeydi. Buz mavisi renginde göz bebeği olmayan gözleri vardı. Loş ortamda parıldıyorlardı.
"Ben-"
"C-c-c-evap ver-ve-verme insan, ç-ça-ça-buk yürü," dedi yaratık, çok ince ve şahin çığlığını andırır bir ses tonuyla konuşuyordu.
Roxanne ne yapacağını bilemeden yavaş adımlarla ve tepesindeki uçan garip canlıya bakarak az önce dikkatini çeken üçlünün önüne doğru yürümeye başladı. Zaten bu canlıların ondan ne istediğini bilmiyordu, düşman olsalar bile yapabileceği hiçbir şey yoktu, çünkü silahı üzerinde değildi. Hiç bilmediği bir yerde olmasına rağmen nedense içinde korku yerine, merak taşıyordu.
Yaratık arada bir yanından geçerek önüne geliyor, diğer zamanlar arkasına geçiyordu. Roxanne bakmasa bile onun nerede olduğunu hep anlayabiliyordu. Zira her biri iki buçuk metrelik dev kanatlarının yaptığı rüzgâr ve üzerinden yayılan mavimsi garip ışık buna neden oluyordu.
Roxanne üçlünün önüne geldiğinde en çok dikkatini çeken şey ortalarındaki kadın yüzlü yaratık olmuştu. Bu hepsinden yaşlı görünmesine rağmen saçları ve tüylerinin bir kısmı kararmış gibi duruyordu. İnce ufak bir çenesi ve küçük düğme gibi bir burnu vardı. Gözleri Roxanne ile gelen muhafızınki gibi buz mavisi rengindeydi. Yüz hatlarını bozan kırışıklıkları bütün yüzünü kaplarken karanlık bir ifade çehresine hâkim olmuştu. Altmış yaşlarında bir kadının yüzüne sahipti. Fakat yine de çok güzeldi. Siyah ve beyazın karıştığı tüyleri diğerlerinden daha kabarıktı. Kollarını iki yana açarak başını eğdi. Roxanne bunun bir çeşit selamlama olduğunu anladığında, az önce ona silah doğrultan tepesindeki yaratık dev mağaranın tavanına doğru uçarak gözden kayboldu. Ancak o tamamen görünürden gittiğinde konuşma başlayıverdi.
"B-bu za-zaman yo-yolcusu de-de-ğil mi?" dedi ortadakinin sağındaki. Sesi daha önce konuşan yaratık gibi şahin çığlığını andırıyordu.
Roxanne dikkatli inceleyince yaşlı olanın yanındakilerin ikiz olduklarını anladı. Lakin bu ikisinde hiç kara tüy yoktu, kar gibi beyazlardı. Yaklaşık otuz yaşlarında gösteriyorlardı. Elmacık kemiklerinin hafif çıkık görünmesi, hatlarındaki zayıflığın tek göstergesi değildi, zira bedenleri yaşlı olana nazaran daha çelimsiz ve ince görünüyordu.
Beyaz saçları bellerine kadar uzanıyordu. İkisi de pürüzsüz, zarif yüz hatlarına yakışmayan bir küçümseme ifadesiyle duruyorlardı. Kaşlarını çatmış, kollarını kavuşturmuşlar kızgınlıkla Roxanne"e doğru bakıyorlardı. Roxanne ise iki yağmur damlası kadar birbirlerine benzeyen ikizlere bakarken Kultarin aklına geldi. Kultarin de Roxanne"in ikiziydi, acaba şimdi nerdeydi? Onu bir daha görebilecek miydi?
Ancak bu düşüncelerden ortadakinin ilk defa konuşmasıyla çıkıverdi.
"Bize sorular sormaya başlamadan önce insan, sana kendimizi tanıtmamıza izin ver. Biz Silsaria gezegeninden gelen arpiya ırkıyız. Buradan çok uzaktaki yıldızlardan geliyoruz."
Bu yaratığın sesi diğerleri gibi ince değildi, gayet insansı ve düzgündü. Kesik kesik konuşmuyordu.
"Benden ne istiyorsunuz?" diye sordu Roxanne yaşlı kadın yüzlü canlının söylediklerine hiç önem vermeden.
"İ-i-ins-san sab-ır-sabır-sız," dedi ortadakinin solundaki.
"Daha kendimizi tanıtmamızı bitirmedik. Ben Aello, sağımdaki"- onu eliyle işaret ederek- "Celaeno ve solumdaki ise Ocypete. En azından sizin dilinizde bu şekilde söyleniyor," diye devam etti Aello isimli yaratık sanki hiç sözü kesilmemiş gibi. "şimdi sıra sende."
Roxanne soğuk yüzünden onun neyi ima ettiğini anlamakta güçlük çekiyordu. Buz mavisi, göz bebeği olmayan ve puslu ışık saçan gözlerin ona verdiği garip hissin varlığı boğazını yakarken konuşmakta zorlandığını anlayabiliyordu.
"Kendini tanıtmak nezaket icabıdır," diyerek gülümsedi Aello. "Yoksa siz insanlar böyle yapmıyor muydunuz?"
"Be-be-ben Roxanne," diyebildi genç kadın bedenini saran titremeye engel olamadan. Neden sonra Roxanne altın sarısı zırhının bileğindeki acil kapanma düğmesinin yeşil renkte, yani aktif olduğunu gördü. Ona tekrar basınca üzerinden ince bir yükleme sesi geldi. Sıcaklık bedenine yayılırken hafif bir rahatlama hissiyle sarsıldı. Lakin arpiyalar bunu fark etmemişti.
Soldaki Ocypete denilen arpiya gırtlağından garip bir ses çıkardı, cıyaklıyor gibiydi. Lakin Roxanne onun diğerleriyle bir çeşit iletişim kurduğunu anlamıştı. Onun ne dediğini beyninin içinde yankılanan bir ses biçiminde duyuyordu. Derin bir boşluktan yüzeye doğru çıkan sükûnet hâlindeki kabarcıklar misali taşınıyordu zihnine.
"Bu insan çok garip, değil mi?"
Yaşadığı en garip tecrübeydi ve bu durumda ne yapabileceğini bile bilmiyordu.
Celaeno denilen arpiya benzer gırtlak sesiyle cıyaklarken Roxanne onun da ne söylediğini anlayabildiğini fark etti.
"Göründüğünden daha güçlü gibi duruyor."
"Bence biraz korkuyor."
"Aranızda konuşmayı kesin," diye araya girdi Aello normal konuşarak. "Roxanne bundan hoşlanmadı."
Genç kadın yaşadığı en tuhaf tecrübe hakkında konuşmak istemedi. Zira düşman olduğuna inandığı yaratıklara karşı bu gizemli yerde kendisi hakkında açık vermek istemedi.
"Beni neden buraya getirdiniz?" diye sordu, sesinde meraktan çok öfke vardı.
"Ã?ünkü getirebiliyoruz," dedi Aello eğlenircesine. "Burada olmanın bir nedeni var mı sence?"
Roxanne"in bunu düşünmesine gerek yoktu. Sadece başını sağa sola sallamakla yetindi.
"Biz de öyle tahmin etmiştik zaten. Biz toplayıcılarız, işimize yarayan insanları toplarız. Gerekirse İmparator"a satarız," dedi Aello.
"Bizler ödül avcılarıyız. İnsanlardan farklıyız, ama onları hakir görmeyiz. Özgürlüğü olan bütün canlılar eşittir."
"Fakat ben özgürdüm-"
"Ã?yleydin ve bize yakalandın. Aslında İmparator"un neden seni bu kadar çok istediğini anlamış değiliz. Biz de bunun nedenini anlamak için seni buraya getirdik. Gördüğün gibi biz sadece dişilerden oluşan bir ırkız. Ã?iftleşme için uygun olan erkekler hariç hiçbir fani insan Buzlar Ölkesi Arpiyanya"yı göremezdi," dedi Aello, sonra başını Roxanne"e doğru yaklaştırarak devam etti: "İmparator senden ne istiyor olabilir ki?"
Roxanne boş bakışlı buz mavisi gözleri tamamıyla üstünde hissederken "Ben" Bilmiyorum," diyebildi. Yalan söylemişti, ancak onlara belli etmemeye çalışıyordu. Zaten içinden bir ses bu canlıların son derece akıllı olduğunu söylüyordu.
"Ge-ge-gerçekten mi?" dedi Ocypete gözlerini kısarak ona odaklanırken.
Celaeno gırtlağıyla garip sesler çıkarırken "İnsan bize yalan söylüyor, değil mi?" dedi.
"Evet," dedi Aello yine aynı garip sesle.
"Te-tekrar so-soruyoruz insan," dedi Ocypete çığlık çığlığa. "Ne-den s-s-sen-i ist-tiyor?"
Roxanne ısrarla "Size söyledim. Nedenini bilmiyorum," dedi. Sesi istediğinden daha çok çıktığı için mağaranın duvarlarında yankılandı.
"Peki!" dedi Aello güçlükle nefes vererek. "Ona kendin söylersin. NÃ?BETÃ?İLER! Onu İmparator için hazırlayın."
Roxanne önce inanamazlık içerisinde yaşlı kadının yüzüne baktı, lakin başını tavana doğru çevirince yukarıdan uçarak üzerine gelen kar beyazı şekilleri seçebildi. Onlar da etraflarına mavimsi ışıklar saçıyordu.
"Tamam," dedi Roxanne kaderine razı gelmiş birinin edasıyla. Ne de olsa, öyle de İmparator"un eline düşecekti böyle de.
İki türlü de ölebilirdi. Ancak içinden bir his gerçeği söylemenin en iyisi olduğunu söylüyordu ona.
Roxanne onlara nereden geldiğini, kim olduğunu ve öğrendiği her şeyi fazla detaylarına girmeden anlattı. Onlara gerçekte kimin kızı olduğunu söyleyince yaşlı kadın yüzlü arpiya yani Aello ve ikizler elleriyle kulaklarını tıkadılar. Aello acı dolu bir çığlık attı. Üçü de ilk defa korkmuş ve şaşkın görünüyorlardı.
"Ne oldu?" dedi Roxanne onların bu davranışlarına anlam veremeden.
"S-s-sen Rai-Akl"ın kızısın," dedi Aello kekeleyerek. İlk defa olgun ve kendisine güven veren canlı sesini yitirmişti.
"Hayır, Raine"nin" diye cevap verdi Roxanne.
"Gerçek adı Rai-Akl"dır."
"Onu tanıyor musunuz?"
"O-o-nu ta-tan-ımayan mı var?" dedi Ocypete bariz bir şeyi belirtircesine. İkizlerden diğeri göz kapaklarını ovaladıktan sonra Roxanne"e daha da dikkatle bakmaya başladı.
"Çok güzel," dedi yaşlı Aello ellerini birbirine vurarak. "Rok-Nai."
"Rok-Nai mi?"
"Evet, sana doğumunda konulan gerçek ismin. Roxanne dünyalı adın olmalı," diye yanıt verdi Aello.
"Beni tanıyor musunuz?" diye sordu Roxanne şok içinde.
"Tabii ki tanıyoruz. Sen galaksinin gelecekteki barışının liderisin," dedi Aello.
"Ne- neyin lideri?" diye sordu Roxanne, yanlış bir şey duyduğunu sanmıştı.
Ancak Aello onunla ilgilenmiyordu, ikizlere dönerek kendi dilleriyle konuşmaya başladı. Yani yine cıyaklıyorlardı. "Vakit geldi herhâlde."
"Ben hâlâ inanamıyorum," dedi Ocypete denen.
Roxanne konuşulanları tekrar beyninde duyuyordu. Fakat onların neden bahsettiklerini hâlâ anlayamıyordu.
"Sence gerçekten o mu?" diye sordu Celaeno.
"Anlamamızın tek yol var," dedi Aello.
"Neyi anlamanızın?" diye sordu Roxanne yüksek sesle.
Üçü birden ona baktılar.
"Sen konuşmalarımızı anlayabiliyor musun?" diye sordu Aello heyecanlı bir ses tonuyla.
Roxanne yalan söylememesi gerektiğini artık biliyordu.
"Evet!"
"Nasıl olabilir bu?" diye sordu Ocypete"e doğru bakarak. O da en az kendisi kadar şaşkın durumdaydı.
Roxanne git gide daha da sabırsızlanıyordu.
"Nasıl olduğunu bilmiyorum, tamam mı? Ama ne demek istediğinizi anlamadım. Kimim ben?"
Aello yüzündeki hayret ifadesini silemeden birkaç saniye diğerleriyle bakıştı, kendisini toparlaması çok uzun sürdü. Fakat sonra "şu an bu önemli değil" dedi gözlerini Roxanne"e odaklayarak. "Ancak Rok-Nai, güçlerini elde etmemişsin henüz."
"Ne güçleri mi?"
"Her şeyi zamanla anlayacaksın. Bize biraz düşünmemiz için zaman ver. Burada beklemen gerekiyor Rok-Nai."
"Ama- HEY!"
Roxanne bir şey diyemeden hepsi kondukları buz çubuklardan kalkarak mağaranın tavanına doğru havalandılar. Genç kadın sert bir rüzgârın çevresini sardığını sandı. Hâlbuki sadece üç metrelik dev kanatların yaptığı bir hava akımıydı. Zaten onlara bağırmakla bir sonuç alamayacağını bildiğinden yere çöküp oturdu. Onlar yukarıdaki sarkıt kente uçarlarken biraz dinlenmenin iyi olacağını düşündü. Başına daha neler geleceğinden habersizdi. Buradan bir şekilde kurtulabileceğini bile düşünüyordu, dev mağaradan tek çıkışın mağaranın tepesinde olduğunu fark edene kadar.
Onuncu
Gruptan ayrıldığından beri günler geçmiş, yorgunluktan artık yürüyecek hâli kalmamıştı. Hovboxı yanında getirdiğine şükrediyordu, zira karlı dağların zirvesine daha çok vardı. Oraya varabilmek için daha kaç günün geçmesi gerektiğini de bilemiyordu. Roxanne"i aramaya çıktığının üçüncü gününde tekrar yola başladıktan yedi saat sonra bulabildiği ilk ağaçlıkta konaklayıp dinlenme kararı aldı. Zaten karanlık iki saat kadar önce semayı hüzünlü bir havayla kendisine mahkûm etmiş, Kultarin"in uzak görüşünü kapatmıştı.
Kilometreler boyunca insandan veya başka bir canlıdan iz görünmemiş, o da yapılması gereken en iyi şeyin biraz dinlenip uyumak olduğunu düşünmüştü. Lakin ne zaman dalmak üzere olsa Roxanne"in sesini duyduğunu sanarak yerinden zıplıyordu.
Dikkat çekmemek için ateş yakmamıştı. Zaten üzerindeki gümüş deri zırh yüzünden ısınmaya ihtiyacı olmuyordu, şimdi ise bir çam ağacının gövdesine yaslanmış hâlde uyumaya çalışıyordu.
Tam dalmak üzere olduğu anda hemen birkaç metre ilerisinden gelen bir dal kırılma sesi duydu. Kultarin hızla ayağa fırlayıp elini beline attı, parçacık hızlandırıcıyı çektikten sonra zırhının göğüs kısmındaki yüksek yoğunluklu ışık cihazını çalıştırdı. Zira çok karanlık olduğu için göz gözü bile görmüyordu. Ay ve yıldızların ışığı ise iki gün önce yağmur durmuş olmasına rağmen hâlâ gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden engelleniyordu.
"KİM VAR ORADA?" diye bağırdı Kultarin. Sesi mutlak boşlukta yankılanırmış gibiydi.
Her kimse ilerdeki birkaç çalıyı yerinden oynatmıştı, ancak ortalıkta görünmüyordu. On saniye sonra bu sefer genç kadının arkasından bir çıtırdama sesi geliverdi. O yöne doğru döner dönmez bir anlığına birini görür gibi oldu. Lakin daha ne olduğunu seçemeden görüntü yok oldu.
"Hey!"
Kultarin bundan evvel salt korkunun bu kadar nafiz olanıyla kuşatılmış hâlde bulmamıştı kendisini. Hızlı solukları gecenin hiçliğiyle bir olup çok yüksek sesler çıkarıyordu. Ã?evresine tekrar bakındı, ancak hafif rüzgârdan oynayan çalılar ve arada bir uçuşan kurumuş yapraklar dışında hiçbir şey göremiyordu. Neden sonra tam da hayali sesler duyduğunu düşünürken, beynine tırnaklar batırılıyormuş gibi gelen bir acı dalgası gözlerini kör etti. Bu şok onu kendinden geçirmeden önce yere düştüğünü anlayabiliyor, lakin acı geçtiğinde hiçbir duygu yüreğinden geçmiyordu.
Gözlerini tekrar açtığında çoktan sabah olmuş, gecenin uğursuzluğu tamamen ortadan kaybolmuş gibiydi. Kultarin görünüşlerin aldatıcı olduğunu zor yoldan öğrenmek üzereydi. Yaslandığı ağaçtan ayağa kalktığında, dün geceye ait şeyleri anımsamaya çalışsa da zihninde hiçbir şey kalmamıştı. "Acaba saldırıya mı uğradım?" diye düşünürken tam yedi metre ilerisindeki uzun kayın ağacının altında bir şekil belirdi. Aniden boş havanın ortasında belirmişti. Beyaz zırhlı ve pelerinli iki metre boylarında bir adamdı. Uzun kar beyazı saçları yerlere kadar uzanıyor, aynı renkteki teni sabah ışığında bir ceset gibi görünüyordu. Göz bebeği olmayan turuncumsu alaz alaz yanan gözlerine ve nefretin sarılmış olduğu keskin ama çökük yüz hatlarına hiç yakışmayan bir ifadeyle Kultarin"e doğru gülümsüyordu. Aslında Kultarin"in o zamana kadar bir erkekte gördüğü en güzel ve zarif yüze sahipti. Alnının ortasında ise kapkara bir dövme şeklinde yapılmış ufak rok işareti bulunuyordu.
Belinin iki kısmındaki kılıflarında Kultarin"in daha önce hiç görmediği iki silah duruyordu. Birisi kılıç gibiydi. Kadının onun nasıl kullanıldığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Daha önce görmediği sarı bir metalden yapılmıştı. Kabzası tek olmasına rağmen üç başı vardı. Bir diğeri ise namlusunun ucuna doğru genişleyen kırmızı renkli bir çeşit tabancaydı.
Kultarin hiç vakit kaybetmeden parçacık hızlandırıcıyı kılıfından çıkarıp adama nişan alarak ateşledi. Silahtan fırlayan mavi enerji ışını adamın elini kaldırmasıyla havada asılı kaldı ve bir saniyede yok oldu. Genç kadın beklemediği olayın telaşıyla, bu anın garipliğini düşünmeden silahın şarjına basmak istedi, fakat daha parmağı düğmeye değmemişken sımsıkı tuttuğu silah elinden düştü. Onun için eğilmek isterken tabanca karşısındaki beyazlı adama doğru havalandı.
Yabancı süzülerek ona doğru gelen silahı eline aldığı sırada neşesiz ve ölümcül tonla bir kahkaha atıverdi. Normale göre uzun çenesinin açılıp kapanması sırasında ortaya çıkan ön dişleri yırtıcı bir hayvanınki gibi çok keskin görünüyorlardı.
Ne yapacağını bilemeden hareketsiz kalmış olan Kultarin"in tüyleri diken diken oldu. Sesteki huzursuzluk aydınlık havayı boğucu ve soğuk hâle getirmişti.
"Sen de kimsin? Benden uzak dur ucube!"
Uzun süren kahkahasından sonra adam silahı belinin başka bir bölümündeki kılıfına yerleştirdi. Bu sırada alevli gözlerini Kultarin"in üzerinden ayırmamıştı. Ancak onun sorusuna cevap vermedi.
Genç kadın bir anlığına kaçmayı düşünmeye başlamıştı ki; harekete dahi geçemeden, bacaklarını ve kollarını oynatamadığını fark etti. Sanki dev bir el bedenini sarmalamıştı. Felç olmuş gibi hareket etme kabiliyetini yitirmişti. Bunun adamdan kaynaklanan bir gücün etkisiyle olduğunun gayet tabii farkındaydı. Karşı koymak için zihniyle odaklanmak istedi, lakin her ne yaptıysa dev gibi görünen yabancının iradesinden kurtulmayı başaramadı. Birden gün ışığının emildiği hissiyle çevresi karardı. Sanki görünmez kara bir pus üzerine çökmüş, etrafındaki bütün renkleri mutlak karanlığın içinde boğmuştu. Mavi gökyüzü, ağaçlar ve toprak kokusu yok olmuştu. Tamamen kapkara bir boşluk içerisine tutsak edilmişti.
Kultarin her nasılsa bu adamın sıradan bir şaman olmadığını biliyordu. Onda diğerlerinde olmayan garip bir şeyler vardı. Daha korkunç ve ölümcül bir muhatara içeriyordu.
Ayaklarının yerden kesildiğini anladığında havada çok yavaşça süzülerek adamın çizgisiz ve kusursuz yüzünün karşısına geldi. Genç kadın yüreğinin derinliklerinde ortaya çıkmış olan panikle haykırmak istedi, fakat çığlığı gırtlağını terk edemeden sözcüklerin arasında boğuluverdi.
"Merhaba Des-Akl," dedi yabancı Kultarin"e. Sanki on kişi daha onunla birlikte konuşuyormuş gibi sesler karmaşası çıkıyordu ağzından.
"Des ne?"
"Des-Akl senin adın," dedi yabancı.
Kultarin kendisini saran görünmez bağlardan kurtulmak istercesine çırpınırken soluğunu bıraktı, ama yaptığının aptalca olduğunun farkına varamayacak durumdaydı. Zira ölecek kadar dehşete düşmüştü. Neden bu kadar korktuğunu ise hiç bilemiyordu.
"Benim adım Des-Akl değil," diyebildi zorlukla soluk alarak.
Adam çevredeki tek ışık kaynağı olan ateş rengi gözlerini genç kadının üstüne odaklamadan onun çevresinden dolandı. Aslında göz bebekleri olmadığı için yapmaya çalıştığı şey anlaşılmıyordu.
"Kiljhoonlu ismin Des-Akl," dedi adam, Kultarin sesin arkasından geldiğini biliyordu. "Dünyalı adın Kultarin."
"Ben Kiljhoonlu değilim," dedi kadın kızgınlığının her geçen saniye doruğa ulaştığının farkına varamadan.
"Doğru tabii. Ancak Kiljhoon kanı var sende. Adını baban koymuştu, Des-Akl."
"Kimsin sen?" dedi etrafını saran boşluğa doğru.
Adam bu sefer Kultarin"i tam karşısına alıp yüzüne karşı konuştu. Genç kadın boğazının yandığı hissiyle karışık büyük bir dehşetin tesiri altına girdiğini fark edemedi.
"Ben Rkahan, dört ayrı galaktik bölgenin hükümdarıyım."
Kultarin bu kadarını tahmin etmemişti işte. Zaten içinde aniden oluşan kemiklerini sızlatan soğukluk beyninde çığlıklar atmasına sebep oluyor ve bu da sağlıklı düşünmesini engelliyordu.
"Be-beni ner-den tanıyorsun?"
"Benim soyumdansın. Kandaşımın bir faniden olan çocuğusun. Hakkında tahmin edebileceğinden fazlasını biliyorum, Des-Akl."
"Ben-ben-d-den ne is-s-tiyor-s-sun?" diye sordu soğukta titreyerek.
"Benim vârisim olmanı arzuluyorum," dedi Rkahan, aynı anda onlarca kişi de sanki onunla birlikte konuşuyordu.
"Vârisin mi?"
"Evet. Kaderin sen doğmadan, biz karşılaşmadan çok vakit önce çizilmişti, Des-Akl. Doğumundan büyümene kadar her zaman seni gözledim. Senin gücün ve benim mirasım bir olursa evrene hükmedebiliriz birlikte."
"Se-se-sen saçmalıyorsun," dedi Kultarin, kendisini zorlayıp bir kahkaha patlattı. şok ve panik içerisinde gülüyordu. Beyninde yüzlerce acı ve nefret varken böyle gülebilmeyi nasıl başardığını kendisi de bilmiyordu, zaten umurunda bile değildi. Daha önce hiç kimse bu adamın karşısında bu şekilde davranamamıştı.
"Anlamıyorsun, Des-Akl. Sende hayal dahi edemeyeceğin kadar büyük güçler var," diye fısıldadı Rkahan. "Sırf bu yüzden Kultar seni eğitiminden alıkoydu. Senin kendisinden güçlü olmanı asla istemedi."
Kultarin bedenini saran görünmez dev elin kendisini azat ettiğini anladı. Sırt üstü yere düştüğünde o karanlık boşluk, yerini kuş sesleriyle cıvıldayan ufak bir ağaçlığa bıraktı. Ã?evresini saran o derin soğukluk kaybolmuştu. Neler olduğunu anlayamadığı için çevresine göz attı.
Beyazlara bürünmüş şekilde etrafında gezinen Rkahan bu sefer sırtını ona dönmüştü.
"Neden- neden sana yardım edeyim ki?" dedi Kultarin olabildiğince hızla sürünerek adamdan uzaklaşırken. Sırtını bir ağaç gövdesine verdiğinde kalbi çılgınca çarpıyordu.
"Zira bu senin kaderin, Des-Akl. Buna ne kadar çok karşı çıkarsan, o kadar çok acı seni ve sevdiklerini bekliyor olacak. şimdiden yazgını benimse, kimse incinmesin."
Kultarin içinde birden yükselen hiddetle bağırdı.
"Irkımı yok eden birinden emir almam ben!"
Rkahan ilk kez gerçekten eğleniyormuş gibi bir tavır takınarak ona doğru döndü.
"Irk- Irkın mı? İnsanlar senin ırkın değil, Des-Akl. Unuttun mu, yoksa hatırlatayım mı sana?"
"Sen-ne-neden bahsediyorsun?" diyebildi Kultarin yüzünü kasarak.
Rkahan"ın uzun kar beyazı saçları rüzgârda uçuşurken bir elini alnına koyup diğer elinin avucunu Kultarin"in başına doğru uzatarak bekledi. Bir süre ne olacağını anlayamayan genç kadın ayağa kalkmak için hamle edecekti ki; beyninde ufak bir sancı hissetti. Gözlerinin önündeki çalılarla dolu ağaçlık manzarası birden yok oldu.
Uzun bir karanlık boşluğun içinden huzurlu bir aydınlığa doğru yol aldığını gördü. Ancak hiçbir ses veya duygu yoktu burada. Neden sonra kendisini bir odaya bakarken buldu. Çok fazla tanıdık bir yerdeydi. Bir pencereden izlemek gibiydi aynı. Gümüş zırhlar giymiş bir grup insanın zihin gücü eğitimi çalıştığını görüyordu. Kultarin kendisini de fark etmişti, ancak çevredeki birkaç öğrenci hariç diğer her şey bulanıktı. Kultarin ne olduğunu hatırlayıverdi; bu ilk defa eğitim tapınağına geldiği gündü. Babası onlardan cam bir su kadehini uçurmaya çalışmalarını istemişti. Kultarin o gün kadehe gereğinden fazla odaklanmış ve onu parçalamıştı. Birçok öğrenci ondan çekinmişti sonraki günlerde. Herkes ondan uzak durmaya özen gösteriyordu.
Birden kendisini tekrar ağaçlıkta buldu. Hızlı bir resim seli zihninde büyük bir karmaşa hâline girmiş geziniyor, az önceki imgelerin fluları gözlerinin önünden çok yavaş biçimde siliniyordu.
"Bana ne yaptın?" diye sordu Kultarin her şeyin normale döndüğünü fark ederek.
"Sadece bazı şeyleri hatırlattım sana."
Rkahan ona tekrar sırtını dönerek yan taraftaki uçurumdan aşağıya bakmaya başladı.
"İnsanlar arasında yer bulamadığını unuttun mu yoksa? Kultar"ın neden seni şehirlerimden birinde casus olarak tuttuğunu sanıyorsun, eğitimine devam etmene izin vermemesinin nedeni neydi sence?
Kultarin adamın bütün bunları bilebilmesini hayretle karşılarken Rkahan"ın ona görünmeyen yüzünün gülümsediğini fark edememişti.
"Ben- benim casus olduğumu nerden biliyorsun?" diye sordu konuyu geçiştirmek için.
Rkahan tekrar arkasına döndü ve ona doğru yavaş adımlarla yaklaştıktan sonra "Senin hakkında senden fazla şey biliyorum, Des-Akl. Söylediğim gibi vâris olman için seçildin. Ancak soruma cevap vermedin, neden seni göreve göndermek istediğini açıkladı mı?" dedi, bu sefer sesinde büyük bir öfke vardı.
"Casusluk falan yapmadım," diye cevabı yapıştırdı Kultarin. Ama daha ne olduğunu anlayamadan suratına görünmeyen bir el tarafından bir darbe geldi ve onu yanlamasına düşürdü. Hâlbuki Rkahan ona bakmadığı gibi elini bile kıpırdatmamıştı.
"Bana yalan söyleme Des-Akl, bundan daha azı için bile kan akıttım. şimdi ben söyleyeyim; Kultar şehirde casusluk yapabilmek için, yani yüce-kanların arasına sızabilmek için zihin gücü gerektiğini, bu işi de en iyi senin yaptığını söylemişti, değil mi?"
Kultarin artık karşı çıkmanın veya yalan söylemenin bir yararı olmadığını anladığı için tekrar doğrulduktan sonra onu onayladı. Rkahan ona bakmadığı hâlde onun başını salladığını anlamıştı.
"Tamamen yalandı. Ã?ünkü insanlar senin hızla gelişmekte olan güçlerinden korkuyorlardı. Gerçek babanın bir yüce-kan olduğunu biliyorlardı. Tapınaktaki bazı öğrencilerin senden korktuklarını hatırlamıyor musun?"
Kultarin hayret üstüne hayret yaşarken "Bütün bunları nasıl bilebilirsin?" diye sordu.
Rkahan cevap vermeden önce düşünüyormuş gibi bir tavırla çevresine bakındı.
"Altın Yaprak şehrini sadece bir kalkanla benden gizleyebileceğini sanan Kultar"ın hatasıydı. İstediğim an tüm kenti yerle bir edebilirdim, lakin senin yaşamın için yapmadım. Senin onların arasında büyüyüp kendin görmeni istedim."
"Beni neden önemsiyorsun ki? İnsanları köleleştirmekten başka-"
"Kiljhoonlular olarak bu gezegene neden geldiğimizi biliyorsun herhâlde. İnsanlar kendi ırklarını yok etmek üzereydiler. Biz olmasak insanoğlu diye bir ırk kalmamış olacaktı," diye kızgınlıkla sözünü kesti Rkahan. "Ancak bu alışkanlıkları babam öldükten sonra da devam etti."
"Sen de yok olmasınlar diye onları kölen mi yaptın?"
"Köle diyerek küçültme, onlara yaşamaları için bir amaç vermiş oldum."
"Onların özgür iradelerini ellerinden alıyorsun ve-"
"Özgür iradeleriyle birbirlerini yok etmekten başka bir şey yapmadılar. Tarih boyunca kendi bedenlerine zarar vererek yaşadılar. Buna mecburdum. Kendi ırkları yetmiyormuş gibi onlara yardım için gelmiş olan bizlere de saldırıda bulunuldu. Oğlum aralarındaki bir savaşa mani olmaya gittiği için öldürüldü. Eminim bunu bilmiyordun, değil mi?"
Kultarin ağzını açtı, ama ses çıkaramadı. Kultar"ın ondan yine bazı ayrıntıları sakladığını fark etti.
"Merak etme," diye devam etti Rkahan ona doğru dönerek. "İnsanoğlu tamahkâr ve riyakârdır, Des-Akl. Fakat sen farklısın, sen türünün tek örneğisin. şu ana kadar Altın Yaprak şehrinin yıkılmamasının tek nedenisin."
"Benden ne bekliyorsun? Söylediğin gibi güçlü olsaydım, bunu çoktan görmez miydim?" diye sordu Kultarin yaslandığı ağaçtan kuvvet alarak güçlükle ayağa kalkarken.
"Eğitilmeden ve satran olmadan kimse yeterince ilerleyemez, potansiyelini gösteremez. Ã?ğrencim olmayı kabul et, birlikte senin güçlerini keşfedelim, Des-Akl. O zaman göreceksin, Kultar"ın seni neden beklettiğini, neden eğitim almanı istemediğini, neden güçlenmeni istemediğinden seni ölümcül bir göreve yolladığını. Hepsini anlayacaksın."
Kultarin duyduklarına inanamıyormuşçasına derin bir soluk verdi.
"Sen saçmalıyorsun."
Rkahan ceset beyazlığındaki yakışıklı yüzünde içten, şeytani bir gülümsemeyle ona doğru yaklaştı.
"Ã?yle mi? Seni neden buraya tek başına yolladığını söylemek ister misin peki? Neden seninle gelmedi?"
Kultarin gözlerini ondan kaçırarak sorulara cevap vermemeye karar verdi. Zaten söylediği hiçbir şey onu şu anki durumundan kurtarmayacaktı.
"Eğer bana karşı geleceksen, o zaman kaderine karşı gelmenin sonuçlarına katlanırsın. Sana hiçbir şeyi zorla yaptıramam, Des-Akl. Kendin seçmelisin. Ancak madem vârisim olmayacaksın, senin uğruna yapmadığım şeyleri yapmaya başlayacağım. Mesela Altın Yaprak"ı yerle bir edebilirim artık."
Kultarin"in gözleri fal taşı gibi açılırken kendisini sakin tutamadı, yine de sözcükler gırtlağından döküldü. "Bana blöf-"
"Blöf mü? Ben asla blöf yapmam, Des-Akl," diye sözünü kesti Rkahan. "Pekâlâ, bir deneme yapalım istersen."
Kultarin"in önüne geldi ve ona beyaz zırhının bilekliğindeki bir ekranı gösterdi. Genç kadın onun parmağında iç içe geçirilmiş çember sembollü kızıl renkli bir yüzük olduğunu gördü. Daha önce bu işareti bir yerde gördüğünü hatırlıyordu, ancak şu an bunu düşünecek vakti yoktu. Zira ekrana baktığında midesinin karıncalandığını hissetti. Gördüğünün gerçek olmamasını diledi. Kultar, Loxrain, Hamilton ve Richard bir vadideki yoldan aşağıya doğru iniyorlardı. Görüntü onları çok uzaktan izleyen bir kameradan geliyordu.
"Eğer bana katılıp eğitimimi kabul etmezsen, onların bulunduğu bölgeye ufak çaplı bir nükleer füze yollayacağım. Ã?ağ dışı bir teknolojidir, ama işe yarayacağından emin olabilirsin," dedi Rkahan yüzünde nefretle gülümserken.
"Hayır!"
Kultarin yerinden adama doğru hamle etmek istedi, lakin daha bunu düşünemeden Rkahan onu boynunda yakalayıp havaya kaldırdı. Ateşli gözleri genç kadının üzerindeydi.
"Bana sakın karşı gelmeye kalkma, Des-Akl. Kaderini benimsersen, sevdiklerini kurtarabilirsin. Sadece benimle gel."
"Ben-"
"Sevdiklerinin canı için yapacağın şey çok küçük bir fedakârlık bu. Benle gel ve zihninin gücünü öğren, yoksa olanlara katlanmak zorunda kalacaksın."
Adamın bilekliğindeki ufak ekran ikiye bölündü; birinde yamaçtan aşağıya yürüyen babasını diğerinde de bir rampadaki füzeyi gösteriyordu. Kultarin yine felçli hâlde uzun süre ekrana baktı, bu arada nefes almakta da zorlandığının farkına varamadı. Sonra bakışlarını onu beklentiyle süzen Rkahan"ın üzerine çevirdi.
"Ta-tamam, ka-ka-bul ediyorum," diyebildi.
****
Roxanne onlar gidince duvardaki büyük metal kapıları açmayı denedi. Ancak hiçbirinin bu tarafında açacak bir tutacağı veya kilidi görünmüyordu. Geçirmesi gereken zamanını onlara vurarak harcadı. Bir ara kapıların arkasından gelen garip mekanik sesler duydu. Tabii hiçbirine bir anlam veremedi. Dev mağaranın içinde de yardım istemek için bağırmak pek bir işe yaramıyordu.
Bazen beyazlar içinde birkaç yaratığın arenanın üstünden uçtuklarını görüyordu, ancak ne zaman onlara seslenmeye kalksa hepsi uzaklaşıp gidiyorlardı. Ona bakmaya geldiklerini adı gibi biliyordu Roxanne. Bu da kendisini bir kafesteymiş gibi hissetmesini sağlamaktan başka bir şey yapmadı. Yine de bir şey dikkatini çekmeyi başardı. Gördüğü bütün arpiyaların hepsi kadındı.
Genç kadın saatler sonra kapıların kenarındaki köşede oturup beklerken buldu kendini. Daha önce onunla konuşan arpiya muhafız yanına gelip biraz olsun yalnızlığını gidermeyi başarmıştı. Bu, diğerlerinden genç görünen bir kadının yüzüne sahipti, kar beyazı kanatları diğerlerinden daha düzgün ve taranmış gibiydi. Yüzünde birçok çizik ve yara vardı, lakin yüz hatları yorgun bir biçimde sarkık duruyordu. Gözleri de diğer arpiyalar gibi soluk buz mavisi rengindeydi. Bu sefer yanında silah getirmemişti. Roxanne ona bulundukları yer hakkında birkaç soru sorma şansı bulduğuna sevindi. Sinirleri en azından bir süreliğine yatışmış oldu. Yaratığın adının Syren olduğunu öğrenmişti genç kadın.
"Ben neden bekliyorum?" diye sordu Roxanne ona. Syren da onunla birlikte köşede duruyordu, ancak kanatları yüzünden oturamamıştı. Ona bakarken gırtlağından ince ve çok garip bir çınlama çıkardı. Roxanne daha önce diğerleriyle konuştuğu zamanki gibi onun söylemek istediğini derinden gelen ve kafasının içinde ortaya çıkan sesle anlayabiliyordu.
"Kâhinler senin hakkında karar verme aşamasındalar daha. Biraz sabırlı olmalısın, Rok-Nai,"
Roxanne neden sonra "Benimle neden o şekilde konuşuyorsun?" diye sordu.
"Ã?ünkü insan dilini konuşmakta zorlanıyorum, aslında Kâhin Aello hariç bütün arpiyalar Silmarian"dan başka dilleri pek konuşmazlar. Sen söylediklerimi anlıyorsun, değil mi?"
"Evet," diye cevap verdi Roxanne. "Böyle konuşabiliriz sanırım."
"Geldiğinden beri Buzlar Ölkesi"nde bu kadar büyük bir karar hiç alınmamıştı," dedi Syren, sesinde duyulan heyecan Roxanne"i tedirgin etti.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu şüpheyle karışık merakla.
Syren gözlerini ondan kaçırarak "Daha önce erkek olanlar dışında hiçbir fani insan ülkemize girememişti," diye yanıt verdi.
"Anlamıyorum, neden erkekleri ülkeye sokuyorsunuz da-"
"Soyumuzun üremesi için erkeklere ihtiyaç duyarız," diye sözünü kesti. "Bizim ırkımız bu yıldızın üçüncü gezegenine gelmeden önce neredeyse tükenmek üzereydi. Ã?ünkü sizin deyişinizle erkek türüne sahip değiliz. Hepimiz dişiyiz. Hasebiyle sadece erkekler ülkeye kabul edilebilir. Erkânımız bunu öngördü bizler için."
"İnsanları neden köle diye satıyorsunuz?"
Syren bu sorudan hiç de rahatsız görünmeden kollarını kavuşturdu ve kanatlarını açıp duvara yaslandı.
"Ã?yle bir şey yaptığımız yok. Bizim hakkımızda pek çok şey söylenir. İnsan yediğimizi söylerler. İnsanları köle diye sattığımızı söylerler. Bu yalanların pek çoğu insanların bize güvenmemesi için Kiljhoon Kontes"i tarafından uydurulmuştur."
Roxanne bariz ortada olan şeyi öne sürmeden önce yerde tamamen Syren"e dönerek gözlerini üzerine dikti.
"İyi de o zaman neden beni kaçırdınız?"
"İmparatorun seni aradığı hakkında bir bilgi aldık. Ancak daha sonra kâhinlere ne anlattıysan- seni kaçırmamız gerekti. Güvende değildin," dedi Syren lafını değiştirip durarak.
"Ben hâlâ anlamıyorum," diye karşılık verdi Roxanne gözlerini ondan kaçırıp önüne dönerken.
"Çok yakında anlarsın," dedi Syren içtenlikle. Sonra kocaman kanatlarını bir çırpışta yerinden hızla havalandı. Giderken "So-so-son-ra gö-gö-rüşmek üz-ze-zere, Rok-Nai," diye seslendi şahin çığlığını andıran ince sesiyle normal konuşarak.
Genç kadın mağaranın tavanındaki beyaz kente uçan Syren"ı izlerken başka üç şeklinde daha belirdiğini fark etti karanlığın içinden. Az sonra yine aynı üçlü gelip onun önüne kondular. Roxanne onların getirdikleri hava akımlarının geçmesini sabırla bekledi.
Genç kadın tam bir şey söyleyecekken ikizler Ocypete ve Celaeno aynı anda yerlere kadar eğilerek selam verdiler.
"Aramızda çok uzun süren bir tartışma yaptık, Rok-Nai," diye lafa girdi yaşlı Aello. "Beklettiğimiz için üzgünüz."
Roxanne onlara beklentiyle bakarken Ocypete Silmaria diliyle konuşmaya başladı.
"Sana her şeyi anlatacağız, ancak önce senin değerini kanıtlaman gerekiyor."
Genç kadın onu yanlış duyduğunu varsayarak "Efendim?" diye karşılık verdi.
"Anlamayacak bir şey yok," diye yanıtladı Celaeno. O da ikiziyle aynı şekilde konuşuyordu. "Bize gerçek olduğunu kanıtlamak zorundasın."
"Hiçbir şey yapmak zorunda değilim!" diye bağırdı Roxanne sinirinin iyice taştığının farkına varamadan.
"Evet, zorundasın, Rok-Nai," dedi Aello yatıştırıcı bir sesle. "Eğer kandaşını bir daha görmek istiyorsan, zorundasın."
Roxanne önce onun söylemek istediğini idrak edemedi, sonra ses tonunu düşürmeden "Bunun onunla hiçbir ilgisi-" diye devam edecekti ki; Aello elini kaldırıp onun sözünü kesti.
"Evet, var. Her şey sen ve kandaşın arasında olacak. Eğer anlamak istiyorsan, dediğimizi yapmak zorundasın. Gerçek olduğunu kanıtlamalısın."
"Gerçek olduğumu- ne yapmalıyım peki?" diye sordu Roxanne bıkkınlıkla.
"Muktedir olacak olan sınavlardan geçmelidir. Atalarımızın söyledikleri doğruysa sana sırlarımızı açıklayacağız," dedi Ocypete.
"Beni neden serbest bırakmıyorsunuz? Atalarınız umurumda bile değil," diye söylendi Roxanne onlara saldırmamak için kendisini zar zor tutarak.
"Bırakacağız, ancak önce seni sınamak zorundayız," dedi Aello, az önceki kibar ve sakin havasına dönmüştü. "Eğer doğru kişiysen, sana bilmen gereken şeyleri söyleyeceğiz."
Genç kadın kadere razı gelmiş hâlde soluğunu bıraktı.
"Ne sınavıymış bunlar?"
"Nai"lerin lideri olup olmadığını gösterecek olan sınavlardan birincisi-"
"Nai"ler mi?" diye sözünü kesti Roxanne ilgiyle.
"Daha sonra anlatacağız Rok-Nai," dedi Ocypete"in sesi zihninin içinden bir yerden. Genç kadın bir şeyler daha söylemek istedi, lakin henüz konuşmaya başlayamadan Aello"nun berrak ve kulağa bir şarkı gibi gelen sesiyle susuverdi.
"şimdi, ilk sınav bilgeliğini ölçmek için Rok-Nai," dedi sanki lafı az önce hiç bölünmemiş gibi. "Bir soru soracağız, sorunun doğru cevabını bilirsen bir sonraki sınava geçeceksin," diye ekledi Roxanne"in arkasında soldaki kapıyı işaret ederek.
"Yani devam edebilmen için ilk önce soruyu bilmen gerekecek, Rok-Nai," diye belirtti Celaeno lafı sonlandırırcasına.
Roxanne omuz silkti. Buradan kurtulmayı iple çekiyordu.
"Peki, sorun o zaman."
Aello önce diğerlerine baktı ve sonra "Nasıl bir iyilik bencilce değildir?" diye sordu ciddiyetle.
"Efendim?" dedi Roxanne şaşkınca.
"Yani öyle bir iyilik bulacaksın ki; bencilce olmayacak," diye cevap verdi Ocypete eğlenircesine.
"Bilmem gereken soru bu mu?" dedi Roxanne alay eder gibi bir edayla. Pek fazla düşünmesine gerek olmadığını düşünüyordu. Sonra Aello"nun kalkan kaşlarını gördüğünde sorunun hiçte kolay olmadığını fark etti.
"Bencilce olmayan iyilik mi? İyilikler bencilce, ama-"
Roxanne"in karışan aklı birden çuvalladı. Pekte öyle parlak fikirler zihninden geçiyor sayılmazdı. İkizler ise ona kısa açıklamalarda bulundular.
"Bilirsin işte, birine iyilik yaptığın zaman bundan istemesen de mutlu olursun. Yani bilinçaltın aslında kendini mutlu etmek için seni iyilik yapmaya iter."
"Aslında haz alırsın. Ama öyle bir iyilik bulacaksın ki, bundan zevk almaman gerekiyor."
"Tamam! Yeter susun artık!" diye kızdı Aello ikisine birden. İkizler seslerini kesip Roxanne"in hâlâ birçok soru işareti içeren ela renkli gözlerine odaklandılar.
Genç kadın beş dakika kadar düşününce sorunun hakikaten de çok zor olduğuna karar verdi. Bulduğu cevapların hiçbirinin doğru olmadığını içten içe biliyordu.
İlk önce birine karşılığında hiçbir şey istemeden yapılan iyilikler olabileceğini düşündü. Sonra karşılık istemeden yapılan iyiliklerin de bencilce olabileceğinin farkına vardı. Aslında kendi uzun hayatındaki tecrübelerini hatırlıyordu. Ã?niversitedeyken çıktığı bir çocuğa ders notlarını verdiğini anımsayıverdi, o zamanlar onunla daha yeni tanışmışlardı. Roxanne ismi Steve olan bu gence karşı ilgi dahi duymuyordu o zaman. Ancak ona notlarını verdiğinde çocuğun çok sevindiğini hatırlayıverdi. Genç kadın o zamanlar bundan haz aldığını içten içe biliyordu. Karşılıksız iyilik olsa da bencillik örneğiydi.
Kişi, iyilik yaparken bencilce düşünmese bile, ondan sonra hissettiği sevinç bunu aslında kendi mutluluğu için de yaptığını gösteriyordu. Roxanne kendince şifreyi çözmüş gibiydi.
Sonra lisede ona düşman olan sahte sarışın Carmen Jones denen kızı hatırlayıverdi. Olur, olmaz yerlerde Roxanne"i küçük düşürmeye çalışır, onun hakkında kötü imalarda bulunurdu. Son sınıftayken sürekli Roxanne"e asılan Bart Davis isimli bir çocuk vardı. Her ne yaptıysa bu çocuktan kurtulamamıştı. İşte tam o sıralar Carmen, Bart"la çıkmaya başlamıştı. Roxanne"i hiç sevmezdi, ama bilmeden ona bir iyilik yapmış oldu. Genç kadın bütün bunları anımsayabildiğine inanamazlık içerisinde kalmışken sorunun yanıtının da ortaya çıktığının farkına vardı. Kafasında bir ışık çaktı ve her şey çok sarih göründü bir an.
"Bilmeden yapılan bir iyilik bencilce değildir," dedi Roxanne arpiyalara doğru. "Birine bir iyilik yaparsan ve bundan haberin olmazsa bencilce olmaz. Yaptığını bile bilmediğin şeyden ötürü mutluluk duyamazsın."
Arpiyalar birbirlerine göz gezdirmeden konuşmadılar.
"Bilgelik insanlar için geçerli değilmiş derler atalarımız," dedi Aello. "Ama anlaşılan seninle hiç karşılaşmamışlar."
Gruptan ayrıldığından beri günler geçmiş, yorgunluktan artık yürüyecek hâli kalmamıştı. Hovboxı yanında getirdiğine şükrediyordu, zira karlı dağların zirvesine daha çok vardı. Oraya varabilmek için daha kaç günün geçmesi gerektiğini de bilemiyordu. Roxanne"i aramaya çıktığının üçüncü gününde tekrar yola başladıktan yedi saat sonra bulabildiği ilk ağaçlıkta konaklayıp dinlenme kararı aldı. Zaten karanlık iki saat kadar önce semayı hüzünlü bir havayla kendisine mahkûm etmiş, Kultarin"in uzak görüşünü kapatmıştı.
Kilometreler boyunca insandan veya başka bir canlıdan iz görünmemiş, o da yapılması gereken en iyi şeyin biraz dinlenip uyumak olduğunu düşünmüştü. Lakin ne zaman dalmak üzere olsa Roxanne"in sesini duyduğunu sanarak yerinden zıplıyordu.
Dikkat çekmemek için ateş yakmamıştı. Zaten üzerindeki gümüş deri zırh yüzünden ısınmaya ihtiyacı olmuyordu, şimdi ise bir çam ağacının gövdesine yaslanmış hâlde uyumaya çalışıyordu.
Tam dalmak üzere olduğu anda hemen birkaç metre ilerisinden gelen bir dal kırılma sesi duydu. Kultarin hızla ayağa fırlayıp elini beline attı, parçacık hızlandırıcıyı çektikten sonra zırhının göğüs kısmındaki yüksek yoğunluklu ışık cihazını çalıştırdı. Zira çok karanlık olduğu için göz gözü bile görmüyordu. Ay ve yıldızların ışığı ise iki gün önce yağmur durmuş olmasına rağmen hâlâ gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden engelleniyordu.
"KİM VAR ORADA?" diye bağırdı Kultarin. Sesi mutlak boşlukta yankılanırmış gibiydi.
Her kimse ilerdeki birkaç çalıyı yerinden oynatmıştı, ancak ortalıkta görünmüyordu. On saniye sonra bu sefer genç kadının arkasından bir çıtırdama sesi geliverdi. O yöne doğru döner dönmez bir anlığına birini görür gibi oldu. Lakin daha ne olduğunu seçemeden görüntü yok oldu.
"Hey!"
Kultarin bundan evvel salt korkunun bu kadar nafiz olanıyla kuşatılmış hâlde bulmamıştı kendisini. Hızlı solukları gecenin hiçliğiyle bir olup çok yüksek sesler çıkarıyordu. Ã?evresine tekrar bakındı, ancak hafif rüzgârdan oynayan çalılar ve arada bir uçuşan kurumuş yapraklar dışında hiçbir şey göremiyordu. Neden sonra tam da hayali sesler duyduğunu düşünürken, beynine tırnaklar batırılıyormuş gibi gelen bir acı dalgası gözlerini kör etti. Bu şok onu kendinden geçirmeden önce yere düştüğünü anlayabiliyor, lakin acı geçtiğinde hiçbir duygu yüreğinden geçmiyordu.
Gözlerini tekrar açtığında çoktan sabah olmuş, gecenin uğursuzluğu tamamen ortadan kaybolmuş gibiydi. Kultarin görünüşlerin aldatıcı olduğunu zor yoldan öğrenmek üzereydi. Yaslandığı ağaçtan ayağa kalktığında, dün geceye ait şeyleri anımsamaya çalışsa da zihninde hiçbir şey kalmamıştı. "Acaba saldırıya mı uğradım?" diye düşünürken tam yedi metre ilerisindeki uzun kayın ağacının altında bir şekil belirdi. Aniden boş havanın ortasında belirmişti. Beyaz zırhlı ve pelerinli iki metre boylarında bir adamdı. Uzun kar beyazı saçları yerlere kadar uzanıyor, aynı renkteki teni sabah ışığında bir ceset gibi görünüyordu. Göz bebeği olmayan turuncumsu alaz alaz yanan gözlerine ve nefretin sarılmış olduğu keskin ama çökük yüz hatlarına hiç yakışmayan bir ifadeyle Kultarin"e doğru gülümsüyordu. Aslında Kultarin"in o zamana kadar bir erkekte gördüğü en güzel ve zarif yüze sahipti. Alnının ortasında ise kapkara bir dövme şeklinde yapılmış ufak rok işareti bulunuyordu.
Belinin iki kısmındaki kılıflarında Kultarin"in daha önce hiç görmediği iki silah duruyordu. Birisi kılıç gibiydi. Kadının onun nasıl kullanıldığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Daha önce görmediği sarı bir metalden yapılmıştı. Kabzası tek olmasına rağmen üç başı vardı. Bir diğeri ise namlusunun ucuna doğru genişleyen kırmızı renkli bir çeşit tabancaydı.
Kultarin hiç vakit kaybetmeden parçacık hızlandırıcıyı kılıfından çıkarıp adama nişan alarak ateşledi. Silahtan fırlayan mavi enerji ışını adamın elini kaldırmasıyla havada asılı kaldı ve bir saniyede yok oldu. Genç kadın beklemediği olayın telaşıyla, bu anın garipliğini düşünmeden silahın şarjına basmak istedi, fakat daha parmağı düğmeye değmemişken sımsıkı tuttuğu silah elinden düştü. Onun için eğilmek isterken tabanca karşısındaki beyazlı adama doğru havalandı.
Yabancı süzülerek ona doğru gelen silahı eline aldığı sırada neşesiz ve ölümcül tonla bir kahkaha atıverdi. Normale göre uzun çenesinin açılıp kapanması sırasında ortaya çıkan ön dişleri yırtıcı bir hayvanınki gibi çok keskin görünüyorlardı.
Ne yapacağını bilemeden hareketsiz kalmış olan Kultarin"in tüyleri diken diken oldu. Sesteki huzursuzluk aydınlık havayı boğucu ve soğuk hâle getirmişti.
"Sen de kimsin? Benden uzak dur ucube!"
Uzun süren kahkahasından sonra adam silahı belinin başka bir bölümündeki kılıfına yerleştirdi. Bu sırada alevli gözlerini Kultarin"in üzerinden ayırmamıştı. Ancak onun sorusuna cevap vermedi.
Genç kadın bir anlığına kaçmayı düşünmeye başlamıştı ki; harekete dahi geçemeden, bacaklarını ve kollarını oynatamadığını fark etti. Sanki dev bir el bedenini sarmalamıştı. Felç olmuş gibi hareket etme kabiliyetini yitirmişti. Bunun adamdan kaynaklanan bir gücün etkisiyle olduğunun gayet tabii farkındaydı. Karşı koymak için zihniyle odaklanmak istedi, lakin her ne yaptıysa dev gibi görünen yabancının iradesinden kurtulmayı başaramadı. Birden gün ışığının emildiği hissiyle çevresi karardı. Sanki görünmez kara bir pus üzerine çökmüş, etrafındaki bütün renkleri mutlak karanlığın içinde boğmuştu. Mavi gökyüzü, ağaçlar ve toprak kokusu yok olmuştu. Tamamen kapkara bir boşluk içerisine tutsak edilmişti.
Kultarin her nasılsa bu adamın sıradan bir şaman olmadığını biliyordu. Onda diğerlerinde olmayan garip bir şeyler vardı. Daha korkunç ve ölümcül bir muhatara içeriyordu.
Ayaklarının yerden kesildiğini anladığında havada çok yavaşça süzülerek adamın çizgisiz ve kusursuz yüzünün karşısına geldi. Genç kadın yüreğinin derinliklerinde ortaya çıkmış olan panikle haykırmak istedi, fakat çığlığı gırtlağını terk edemeden sözcüklerin arasında boğuluverdi.
"Merhaba Des-Akl," dedi yabancı Kultarin"e. Sanki on kişi daha onunla birlikte konuşuyormuş gibi sesler karmaşası çıkıyordu ağzından.
"Des ne?"
"Des-Akl senin adın," dedi yabancı.
Kultarin kendisini saran görünmez bağlardan kurtulmak istercesine çırpınırken soluğunu bıraktı, ama yaptığının aptalca olduğunun farkına varamayacak durumdaydı. Zira ölecek kadar dehşete düşmüştü. Neden bu kadar korktuğunu ise hiç bilemiyordu.
"Benim adım Des-Akl değil," diyebildi zorlukla soluk alarak.
Adam çevredeki tek ışık kaynağı olan ateş rengi gözlerini genç kadının üstüne odaklamadan onun çevresinden dolandı. Aslında göz bebekleri olmadığı için yapmaya çalıştığı şey anlaşılmıyordu.
"Kiljhoonlu ismin Des-Akl," dedi adam, Kultarin sesin arkasından geldiğini biliyordu. "Dünyalı adın Kultarin."
"Ben Kiljhoonlu değilim," dedi kadın kızgınlığının her geçen saniye doruğa ulaştığının farkına varamadan.
"Doğru tabii. Ancak Kiljhoon kanı var sende. Adını baban koymuştu, Des-Akl."
"Kimsin sen?" dedi etrafını saran boşluğa doğru.
Adam bu sefer Kultarin"i tam karşısına alıp yüzüne karşı konuştu. Genç kadın boğazının yandığı hissiyle karışık büyük bir dehşetin tesiri altına girdiğini fark edemedi.
"Ben Rkahan, dört ayrı galaktik bölgenin hükümdarıyım."
Kultarin bu kadarını tahmin etmemişti işte. Zaten içinde aniden oluşan kemiklerini sızlatan soğukluk beyninde çığlıklar atmasına sebep oluyor ve bu da sağlıklı düşünmesini engelliyordu.
"Be-beni ner-den tanıyorsun?"
"Benim soyumdansın. Kandaşımın bir faniden olan çocuğusun. Hakkında tahmin edebileceğinden fazlasını biliyorum, Des-Akl."
"Ben-ben-d-den ne is-s-tiyor-s-sun?" diye sordu soğukta titreyerek.
"Benim vârisim olmanı arzuluyorum," dedi Rkahan, aynı anda onlarca kişi de sanki onunla birlikte konuşuyordu.
"Vârisin mi?"
"Evet. Kaderin sen doğmadan, biz karşılaşmadan çok vakit önce çizilmişti, Des-Akl. Doğumundan büyümene kadar her zaman seni gözledim. Senin gücün ve benim mirasım bir olursa evrene hükmedebiliriz birlikte."
"Se-se-sen saçmalıyorsun," dedi Kultarin, kendisini zorlayıp bir kahkaha patlattı. şok ve panik içerisinde gülüyordu. Beyninde yüzlerce acı ve nefret varken böyle gülebilmeyi nasıl başardığını kendisi de bilmiyordu, zaten umurunda bile değildi. Daha önce hiç kimse bu adamın karşısında bu şekilde davranamamıştı.
"Anlamıyorsun, Des-Akl. Sende hayal dahi edemeyeceğin kadar büyük güçler var," diye fısıldadı Rkahan. "Sırf bu yüzden Kultar seni eğitiminden alıkoydu. Senin kendisinden güçlü olmanı asla istemedi."
Kultarin bedenini saran görünmez dev elin kendisini azat ettiğini anladı. Sırt üstü yere düştüğünde o karanlık boşluk, yerini kuş sesleriyle cıvıldayan ufak bir ağaçlığa bıraktı. Ã?evresini saran o derin soğukluk kaybolmuştu. Neler olduğunu anlayamadığı için çevresine göz attı.
Beyazlara bürünmüş şekilde etrafında gezinen Rkahan bu sefer sırtını ona dönmüştü.
"Neden- neden sana yardım edeyim ki?" dedi Kultarin olabildiğince hızla sürünerek adamdan uzaklaşırken. Sırtını bir ağaç gövdesine verdiğinde kalbi çılgınca çarpıyordu.
"Zira bu senin kaderin, Des-Akl. Buna ne kadar çok karşı çıkarsan, o kadar çok acı seni ve sevdiklerini bekliyor olacak. şimdiden yazgını benimse, kimse incinmesin."
Kultarin içinde birden yükselen hiddetle bağırdı.
"Irkımı yok eden birinden emir almam ben!"
Rkahan ilk kez gerçekten eğleniyormuş gibi bir tavır takınarak ona doğru döndü.
"Irk- Irkın mı? İnsanlar senin ırkın değil, Des-Akl. Unuttun mu, yoksa hatırlatayım mı sana?"
"Sen-ne-neden bahsediyorsun?" diyebildi Kultarin yüzünü kasarak.
Rkahan"ın uzun kar beyazı saçları rüzgârda uçuşurken bir elini alnına koyup diğer elinin avucunu Kultarin"in başına doğru uzatarak bekledi. Bir süre ne olacağını anlayamayan genç kadın ayağa kalkmak için hamle edecekti ki; beyninde ufak bir sancı hissetti. Gözlerinin önündeki çalılarla dolu ağaçlık manzarası birden yok oldu.
Uzun bir karanlık boşluğun içinden huzurlu bir aydınlığa doğru yol aldığını gördü. Ancak hiçbir ses veya duygu yoktu burada. Neden sonra kendisini bir odaya bakarken buldu. Çok fazla tanıdık bir yerdeydi. Bir pencereden izlemek gibiydi aynı. Gümüş zırhlar giymiş bir grup insanın zihin gücü eğitimi çalıştığını görüyordu. Kultarin kendisini de fark etmişti, ancak çevredeki birkaç öğrenci hariç diğer her şey bulanıktı. Kultarin ne olduğunu hatırlayıverdi; bu ilk defa eğitim tapınağına geldiği gündü. Babası onlardan cam bir su kadehini uçurmaya çalışmalarını istemişti. Kultarin o gün kadehe gereğinden fazla odaklanmış ve onu parçalamıştı. Birçok öğrenci ondan çekinmişti sonraki günlerde. Herkes ondan uzak durmaya özen gösteriyordu.
Birden kendisini tekrar ağaçlıkta buldu. Hızlı bir resim seli zihninde büyük bir karmaşa hâline girmiş geziniyor, az önceki imgelerin fluları gözlerinin önünden çok yavaş biçimde siliniyordu.
"Bana ne yaptın?" diye sordu Kultarin her şeyin normale döndüğünü fark ederek.
"Sadece bazı şeyleri hatırlattım sana."
Rkahan ona tekrar sırtını dönerek yan taraftaki uçurumdan aşağıya bakmaya başladı.
"İnsanlar arasında yer bulamadığını unuttun mu yoksa? Kultar"ın neden seni şehirlerimden birinde casus olarak tuttuğunu sanıyorsun, eğitimine devam etmene izin vermemesinin nedeni neydi sence?
Kultarin adamın bütün bunları bilebilmesini hayretle karşılarken Rkahan"ın ona görünmeyen yüzünün gülümsediğini fark edememişti.
"Ben- benim casus olduğumu nerden biliyorsun?" diye sordu konuyu geçiştirmek için.
Rkahan tekrar arkasına döndü ve ona doğru yavaş adımlarla yaklaştıktan sonra "Senin hakkında senden fazla şey biliyorum, Des-Akl. Söylediğim gibi vâris olman için seçildin. Ancak soruma cevap vermedin, neden seni göreve göndermek istediğini açıkladı mı?" dedi, bu sefer sesinde büyük bir öfke vardı.
"Casusluk falan yapmadım," diye cevabı yapıştırdı Kultarin. Ama daha ne olduğunu anlayamadan suratına görünmeyen bir el tarafından bir darbe geldi ve onu yanlamasına düşürdü. Hâlbuki Rkahan ona bakmadığı gibi elini bile kıpırdatmamıştı.
"Bana yalan söyleme Des-Akl, bundan daha azı için bile kan akıttım. şimdi ben söyleyeyim; Kultar şehirde casusluk yapabilmek için, yani yüce-kanların arasına sızabilmek için zihin gücü gerektiğini, bu işi de en iyi senin yaptığını söylemişti, değil mi?"
Kultarin artık karşı çıkmanın veya yalan söylemenin bir yararı olmadığını anladığı için tekrar doğrulduktan sonra onu onayladı. Rkahan ona bakmadığı hâlde onun başını salladığını anlamıştı.
"Tamamen yalandı. Ã?ünkü insanlar senin hızla gelişmekte olan güçlerinden korkuyorlardı. Gerçek babanın bir yüce-kan olduğunu biliyorlardı. Tapınaktaki bazı öğrencilerin senden korktuklarını hatırlamıyor musun?"
Kultarin hayret üstüne hayret yaşarken "Bütün bunları nasıl bilebilirsin?" diye sordu.
Rkahan cevap vermeden önce düşünüyormuş gibi bir tavırla çevresine bakındı.
"Altın Yaprak şehrini sadece bir kalkanla benden gizleyebileceğini sanan Kultar"ın hatasıydı. İstediğim an tüm kenti yerle bir edebilirdim, lakin senin yaşamın için yapmadım. Senin onların arasında büyüyüp kendin görmeni istedim."
"Beni neden önemsiyorsun ki? İnsanları köleleştirmekten başka-"
"Kiljhoonlular olarak bu gezegene neden geldiğimizi biliyorsun herhâlde. İnsanlar kendi ırklarını yok etmek üzereydiler. Biz olmasak insanoğlu diye bir ırk kalmamış olacaktı," diye kızgınlıkla sözünü kesti Rkahan. "Ancak bu alışkanlıkları babam öldükten sonra da devam etti."
"Sen de yok olmasınlar diye onları kölen mi yaptın?"
"Köle diyerek küçültme, onlara yaşamaları için bir amaç vermiş oldum."
"Onların özgür iradelerini ellerinden alıyorsun ve-"
"Özgür iradeleriyle birbirlerini yok etmekten başka bir şey yapmadılar. Tarih boyunca kendi bedenlerine zarar vererek yaşadılar. Buna mecburdum. Kendi ırkları yetmiyormuş gibi onlara yardım için gelmiş olan bizlere de saldırıda bulunuldu. Oğlum aralarındaki bir savaşa mani olmaya gittiği için öldürüldü. Eminim bunu bilmiyordun, değil mi?"
Kultarin ağzını açtı, ama ses çıkaramadı. Kultar"ın ondan yine bazı ayrıntıları sakladığını fark etti.
"Merak etme," diye devam etti Rkahan ona doğru dönerek. "İnsanoğlu tamahkâr ve riyakârdır, Des-Akl. Fakat sen farklısın, sen türünün tek örneğisin. şu ana kadar Altın Yaprak şehrinin yıkılmamasının tek nedenisin."
"Benden ne bekliyorsun? Söylediğin gibi güçlü olsaydım, bunu çoktan görmez miydim?" diye sordu Kultarin yaslandığı ağaçtan kuvvet alarak güçlükle ayağa kalkarken.
"Eğitilmeden ve satran olmadan kimse yeterince ilerleyemez, potansiyelini gösteremez. Ã?ğrencim olmayı kabul et, birlikte senin güçlerini keşfedelim, Des-Akl. O zaman göreceksin, Kultar"ın seni neden beklettiğini, neden eğitim almanı istemediğini, neden güçlenmeni istemediğinden seni ölümcül bir göreve yolladığını. Hepsini anlayacaksın."
Kultarin duyduklarına inanamıyormuşçasına derin bir soluk verdi.
"Sen saçmalıyorsun."
Rkahan ceset beyazlığındaki yakışıklı yüzünde içten, şeytani bir gülümsemeyle ona doğru yaklaştı.
"Ã?yle mi? Seni neden buraya tek başına yolladığını söylemek ister misin peki? Neden seninle gelmedi?"
Kultarin gözlerini ondan kaçırarak sorulara cevap vermemeye karar verdi. Zaten söylediği hiçbir şey onu şu anki durumundan kurtarmayacaktı.
"Eğer bana karşı geleceksen, o zaman kaderine karşı gelmenin sonuçlarına katlanırsın. Sana hiçbir şeyi zorla yaptıramam, Des-Akl. Kendin seçmelisin. Ancak madem vârisim olmayacaksın, senin uğruna yapmadığım şeyleri yapmaya başlayacağım. Mesela Altın Yaprak"ı yerle bir edebilirim artık."
Kultarin"in gözleri fal taşı gibi açılırken kendisini sakin tutamadı, yine de sözcükler gırtlağından döküldü. "Bana blöf-"
"Blöf mü? Ben asla blöf yapmam, Des-Akl," diye sözünü kesti Rkahan. "Pekâlâ, bir deneme yapalım istersen."
Kultarin"in önüne geldi ve ona beyaz zırhının bilekliğindeki bir ekranı gösterdi. Genç kadın onun parmağında iç içe geçirilmiş çember sembollü kızıl renkli bir yüzük olduğunu gördü. Daha önce bu işareti bir yerde gördüğünü hatırlıyordu, ancak şu an bunu düşünecek vakti yoktu. Zira ekrana baktığında midesinin karıncalandığını hissetti. Gördüğünün gerçek olmamasını diledi. Kultar, Loxrain, Hamilton ve Richard bir vadideki yoldan aşağıya doğru iniyorlardı. Görüntü onları çok uzaktan izleyen bir kameradan geliyordu.
"Eğer bana katılıp eğitimimi kabul etmezsen, onların bulunduğu bölgeye ufak çaplı bir nükleer füze yollayacağım. Ã?ağ dışı bir teknolojidir, ama işe yarayacağından emin olabilirsin," dedi Rkahan yüzünde nefretle gülümserken.
"Hayır!"
Kultarin yerinden adama doğru hamle etmek istedi, lakin daha bunu düşünemeden Rkahan onu boynunda yakalayıp havaya kaldırdı. Ateşli gözleri genç kadının üzerindeydi.
"Bana sakın karşı gelmeye kalkma, Des-Akl. Kaderini benimsersen, sevdiklerini kurtarabilirsin. Sadece benimle gel."
"Ben-"
"Sevdiklerinin canı için yapacağın şey çok küçük bir fedakârlık bu. Benle gel ve zihninin gücünü öğren, yoksa olanlara katlanmak zorunda kalacaksın."
Adamın bilekliğindeki ufak ekran ikiye bölündü; birinde yamaçtan aşağıya yürüyen babasını diğerinde de bir rampadaki füzeyi gösteriyordu. Kultarin yine felçli hâlde uzun süre ekrana baktı, bu arada nefes almakta da zorlandığının farkına varamadı. Sonra bakışlarını onu beklentiyle süzen Rkahan"ın üzerine çevirdi.
"Ta-tamam, ka-ka-bul ediyorum," diyebildi.
****
Roxanne onlar gidince duvardaki büyük metal kapıları açmayı denedi. Ancak hiçbirinin bu tarafında açacak bir tutacağı veya kilidi görünmüyordu. Geçirmesi gereken zamanını onlara vurarak harcadı. Bir ara kapıların arkasından gelen garip mekanik sesler duydu. Tabii hiçbirine bir anlam veremedi. Dev mağaranın içinde de yardım istemek için bağırmak pek bir işe yaramıyordu.
Bazen beyazlar içinde birkaç yaratığın arenanın üstünden uçtuklarını görüyordu, ancak ne zaman onlara seslenmeye kalksa hepsi uzaklaşıp gidiyorlardı. Ona bakmaya geldiklerini adı gibi biliyordu Roxanne. Bu da kendisini bir kafesteymiş gibi hissetmesini sağlamaktan başka bir şey yapmadı. Yine de bir şey dikkatini çekmeyi başardı. Gördüğü bütün arpiyaların hepsi kadındı.
Genç kadın saatler sonra kapıların kenarındaki köşede oturup beklerken buldu kendini. Daha önce onunla konuşan arpiya muhafız yanına gelip biraz olsun yalnızlığını gidermeyi başarmıştı. Bu, diğerlerinden genç görünen bir kadının yüzüne sahipti, kar beyazı kanatları diğerlerinden daha düzgün ve taranmış gibiydi. Yüzünde birçok çizik ve yara vardı, lakin yüz hatları yorgun bir biçimde sarkık duruyordu. Gözleri de diğer arpiyalar gibi soluk buz mavisi rengindeydi. Bu sefer yanında silah getirmemişti. Roxanne ona bulundukları yer hakkında birkaç soru sorma şansı bulduğuna sevindi. Sinirleri en azından bir süreliğine yatışmış oldu. Yaratığın adının Syren olduğunu öğrenmişti genç kadın.
"Ben neden bekliyorum?" diye sordu Roxanne ona. Syren da onunla birlikte köşede duruyordu, ancak kanatları yüzünden oturamamıştı. Ona bakarken gırtlağından ince ve çok garip bir çınlama çıkardı. Roxanne daha önce diğerleriyle konuştuğu zamanki gibi onun söylemek istediğini derinden gelen ve kafasının içinde ortaya çıkan sesle anlayabiliyordu.
"Kâhinler senin hakkında karar verme aşamasındalar daha. Biraz sabırlı olmalısın, Rok-Nai,"
Roxanne neden sonra "Benimle neden o şekilde konuşuyorsun?" diye sordu.
"Ã?ünkü insan dilini konuşmakta zorlanıyorum, aslında Kâhin Aello hariç bütün arpiyalar Silmarian"dan başka dilleri pek konuşmazlar. Sen söylediklerimi anlıyorsun, değil mi?"
"Evet," diye cevap verdi Roxanne. "Böyle konuşabiliriz sanırım."
"Geldiğinden beri Buzlar Ölkesi"nde bu kadar büyük bir karar hiç alınmamıştı," dedi Syren, sesinde duyulan heyecan Roxanne"i tedirgin etti.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu şüpheyle karışık merakla.
Syren gözlerini ondan kaçırarak "Daha önce erkek olanlar dışında hiçbir fani insan ülkemize girememişti," diye yanıt verdi.
"Anlamıyorum, neden erkekleri ülkeye sokuyorsunuz da-"
"Soyumuzun üremesi için erkeklere ihtiyaç duyarız," diye sözünü kesti. "Bizim ırkımız bu yıldızın üçüncü gezegenine gelmeden önce neredeyse tükenmek üzereydi. Ã?ünkü sizin deyişinizle erkek türüne sahip değiliz. Hepimiz dişiyiz. Hasebiyle sadece erkekler ülkeye kabul edilebilir. Erkânımız bunu öngördü bizler için."
"İnsanları neden köle diye satıyorsunuz?"
Syren bu sorudan hiç de rahatsız görünmeden kollarını kavuşturdu ve kanatlarını açıp duvara yaslandı.
"Ã?yle bir şey yaptığımız yok. Bizim hakkımızda pek çok şey söylenir. İnsan yediğimizi söylerler. İnsanları köle diye sattığımızı söylerler. Bu yalanların pek çoğu insanların bize güvenmemesi için Kiljhoon Kontes"i tarafından uydurulmuştur."
Roxanne bariz ortada olan şeyi öne sürmeden önce yerde tamamen Syren"e dönerek gözlerini üzerine dikti.
"İyi de o zaman neden beni kaçırdınız?"
"İmparatorun seni aradığı hakkında bir bilgi aldık. Ancak daha sonra kâhinlere ne anlattıysan- seni kaçırmamız gerekti. Güvende değildin," dedi Syren lafını değiştirip durarak.
"Ben hâlâ anlamıyorum," diye karşılık verdi Roxanne gözlerini ondan kaçırıp önüne dönerken.
"Çok yakında anlarsın," dedi Syren içtenlikle. Sonra kocaman kanatlarını bir çırpışta yerinden hızla havalandı. Giderken "So-so-son-ra gö-gö-rüşmek üz-ze-zere, Rok-Nai," diye seslendi şahin çığlığını andıran ince sesiyle normal konuşarak.
Genç kadın mağaranın tavanındaki beyaz kente uçan Syren"ı izlerken başka üç şeklinde daha belirdiğini fark etti karanlığın içinden. Az sonra yine aynı üçlü gelip onun önüne kondular. Roxanne onların getirdikleri hava akımlarının geçmesini sabırla bekledi.
Genç kadın tam bir şey söyleyecekken ikizler Ocypete ve Celaeno aynı anda yerlere kadar eğilerek selam verdiler.
"Aramızda çok uzun süren bir tartışma yaptık, Rok-Nai," diye lafa girdi yaşlı Aello. "Beklettiğimiz için üzgünüz."
Roxanne onlara beklentiyle bakarken Ocypete Silmaria diliyle konuşmaya başladı.
"Sana her şeyi anlatacağız, ancak önce senin değerini kanıtlaman gerekiyor."
Genç kadın onu yanlış duyduğunu varsayarak "Efendim?" diye karşılık verdi.
"Anlamayacak bir şey yok," diye yanıtladı Celaeno. O da ikiziyle aynı şekilde konuşuyordu. "Bize gerçek olduğunu kanıtlamak zorundasın."
"Hiçbir şey yapmak zorunda değilim!" diye bağırdı Roxanne sinirinin iyice taştığının farkına varamadan.
"Evet, zorundasın, Rok-Nai," dedi Aello yatıştırıcı bir sesle. "Eğer kandaşını bir daha görmek istiyorsan, zorundasın."
Roxanne önce onun söylemek istediğini idrak edemedi, sonra ses tonunu düşürmeden "Bunun onunla hiçbir ilgisi-" diye devam edecekti ki; Aello elini kaldırıp onun sözünü kesti.
"Evet, var. Her şey sen ve kandaşın arasında olacak. Eğer anlamak istiyorsan, dediğimizi yapmak zorundasın. Gerçek olduğunu kanıtlamalısın."
"Gerçek olduğumu- ne yapmalıyım peki?" diye sordu Roxanne bıkkınlıkla.
"Muktedir olacak olan sınavlardan geçmelidir. Atalarımızın söyledikleri doğruysa sana sırlarımızı açıklayacağız," dedi Ocypete.
"Beni neden serbest bırakmıyorsunuz? Atalarınız umurumda bile değil," diye söylendi Roxanne onlara saldırmamak için kendisini zar zor tutarak.
"Bırakacağız, ancak önce seni sınamak zorundayız," dedi Aello, az önceki kibar ve sakin havasına dönmüştü. "Eğer doğru kişiysen, sana bilmen gereken şeyleri söyleyeceğiz."
Genç kadın kadere razı gelmiş hâlde soluğunu bıraktı.
"Ne sınavıymış bunlar?"
"Nai"lerin lideri olup olmadığını gösterecek olan sınavlardan birincisi-"
"Nai"ler mi?" diye sözünü kesti Roxanne ilgiyle.
"Daha sonra anlatacağız Rok-Nai," dedi Ocypete"in sesi zihninin içinden bir yerden. Genç kadın bir şeyler daha söylemek istedi, lakin henüz konuşmaya başlayamadan Aello"nun berrak ve kulağa bir şarkı gibi gelen sesiyle susuverdi.
"şimdi, ilk sınav bilgeliğini ölçmek için Rok-Nai," dedi sanki lafı az önce hiç bölünmemiş gibi. "Bir soru soracağız, sorunun doğru cevabını bilirsen bir sonraki sınava geçeceksin," diye ekledi Roxanne"in arkasında soldaki kapıyı işaret ederek.
"Yani devam edebilmen için ilk önce soruyu bilmen gerekecek, Rok-Nai," diye belirtti Celaeno lafı sonlandırırcasına.
Roxanne omuz silkti. Buradan kurtulmayı iple çekiyordu.
"Peki, sorun o zaman."
Aello önce diğerlerine baktı ve sonra "Nasıl bir iyilik bencilce değildir?" diye sordu ciddiyetle.
"Efendim?" dedi Roxanne şaşkınca.
"Yani öyle bir iyilik bulacaksın ki; bencilce olmayacak," diye cevap verdi Ocypete eğlenircesine.
"Bilmem gereken soru bu mu?" dedi Roxanne alay eder gibi bir edayla. Pek fazla düşünmesine gerek olmadığını düşünüyordu. Sonra Aello"nun kalkan kaşlarını gördüğünde sorunun hiçte kolay olmadığını fark etti.
"Bencilce olmayan iyilik mi? İyilikler bencilce, ama-"
Roxanne"in karışan aklı birden çuvalladı. Pekte öyle parlak fikirler zihninden geçiyor sayılmazdı. İkizler ise ona kısa açıklamalarda bulundular.
"Bilirsin işte, birine iyilik yaptığın zaman bundan istemesen de mutlu olursun. Yani bilinçaltın aslında kendini mutlu etmek için seni iyilik yapmaya iter."
"Aslında haz alırsın. Ama öyle bir iyilik bulacaksın ki, bundan zevk almaman gerekiyor."
"Tamam! Yeter susun artık!" diye kızdı Aello ikisine birden. İkizler seslerini kesip Roxanne"in hâlâ birçok soru işareti içeren ela renkli gözlerine odaklandılar.
Genç kadın beş dakika kadar düşününce sorunun hakikaten de çok zor olduğuna karar verdi. Bulduğu cevapların hiçbirinin doğru olmadığını içten içe biliyordu.
İlk önce birine karşılığında hiçbir şey istemeden yapılan iyilikler olabileceğini düşündü. Sonra karşılık istemeden yapılan iyiliklerin de bencilce olabileceğinin farkına vardı. Aslında kendi uzun hayatındaki tecrübelerini hatırlıyordu. Ã?niversitedeyken çıktığı bir çocuğa ders notlarını verdiğini anımsayıverdi, o zamanlar onunla daha yeni tanışmışlardı. Roxanne ismi Steve olan bu gence karşı ilgi dahi duymuyordu o zaman. Ancak ona notlarını verdiğinde çocuğun çok sevindiğini hatırlayıverdi. Genç kadın o zamanlar bundan haz aldığını içten içe biliyordu. Karşılıksız iyilik olsa da bencillik örneğiydi.
Kişi, iyilik yaparken bencilce düşünmese bile, ondan sonra hissettiği sevinç bunu aslında kendi mutluluğu için de yaptığını gösteriyordu. Roxanne kendince şifreyi çözmüş gibiydi.
Sonra lisede ona düşman olan sahte sarışın Carmen Jones denen kızı hatırlayıverdi. Olur, olmaz yerlerde Roxanne"i küçük düşürmeye çalışır, onun hakkında kötü imalarda bulunurdu. Son sınıftayken sürekli Roxanne"e asılan Bart Davis isimli bir çocuk vardı. Her ne yaptıysa bu çocuktan kurtulamamıştı. İşte tam o sıralar Carmen, Bart"la çıkmaya başlamıştı. Roxanne"i hiç sevmezdi, ama bilmeden ona bir iyilik yapmış oldu. Genç kadın bütün bunları anımsayabildiğine inanamazlık içerisinde kalmışken sorunun yanıtının da ortaya çıktığının farkına vardı. Kafasında bir ışık çaktı ve her şey çok sarih göründü bir an.
"Bilmeden yapılan bir iyilik bencilce değildir," dedi Roxanne arpiyalara doğru. "Birine bir iyilik yaparsan ve bundan haberin olmazsa bencilce olmaz. Yaptığını bile bilmediğin şeyden ötürü mutluluk duyamazsın."
Arpiyalar birbirlerine göz gezdirmeden konuşmadılar.
"Bilgelik insanlar için geçerli değilmiş derler atalarımız," dedi Aello. "Ama anlaşılan seninle hiç karşılaşmamışlar."
Last edited by Buzmavisi on Tue Jan 10, 2006 9:33 pm, edited 1 time in total.
On Birinci
Roxanne arkasındaki kapılardan birinden bir kilit açma sesinin geldiğini duydu. Aello gülümseyerek "Çok başarılıydın," dedi. "şimdi kapıdan geçersen bir sonrakine devam edebilirsin," diye ekledi ve eliyle kilidi açılan soldaki büyük metal kapıyı işaret etti. İkizler de zevkten dört köşe olmuş hâlde ağızları kulaklarına varıyordu.
Genç kadın o tarafa doğru yöneldiğinde büyük metal kapı otomatik olarak kenara çekildi. Arkasında karanlık bir boşluk olmasını bekleyen Roxanne mavi renkten geçidi gördüğü zaman zihninde bir ışık çaktı. Buraya ilk geldiğinde kullandığı geçide çok benziyordu; sanki ışığın üzerinden bir çeşit sıvı akıyordu.
"Tünele girmelisin Rok-Nai," dedi arkasındaki Aello.
Hâlâ tereddüt eden Roxanne şaşkınca olduğu yerde kaldı. Geldiği zamana geri döneceği düşüncesi onu ürkütüyordu aslında. Zira daha önce buna çok benzer bir geçitten geçtiğinde hayatının sonsuza dek değiştiğini görmüştü.
"Ne oldu? Neden bekliyor?" diye sordu Ocypete ikizine bakarak.
Roxanne onları yeni fark etmişçesine "Bu-bu- nedir?" diye sorabildi, boğazı tıkanmadan önce güçlükle aksırıverdi.
Onun davranışlarını dikkatle inceleyen Aello hiç ara vermeden "Bir tünel," diye cevap verdi sabırla. "Seni uzakta bir yere götürecek olan kısa bir yol sadece."
Roxanne bir süre bekledi ve arpiyaya dönmeden "Bir zaman tüneli değil yani?" dedi, kaşlarını çattı.
"Hayır zaman yolcusu. Bizler siz insanların zaman kavramını farklı şekillerde algılarız. Size göre olan geçmiş, gelecek ve şu an, bize göre farklıdır. Olacaklar, olmuşlar ve olanların hepsi sürekli olur bizde. Yani seninle şu an konuştuğumuzu düşünüyorsun sen, ama biz seninle hep konuşuyoruz. Bizim zaman kavramımız insanların algılayabileceğinden çok uzaktır. Geçmiş, gelecek, şimdiki zamanın hiçbir farkı yok," diye cevapladı Aello gayet yavaş biçimde konuşarak.
Lakin genç kadının aklı geçide odaklandığından onun anlattıklarından pek bir şey anladığı söylenemezdi. Kafası daha çok karıştığı için bakışlarını ona çevirip tekrar sordu.
"Yani zaman tüneli değil?"
Aello bu sefer gözlerine de işleyen bir gülümsemeyle başını sağa sola sallamakla yetindi. Anlaşılan o da Roxanne"in hiçbir şey anlamadığını fark etmişti.
Genç kadın ağır adımlarla ve derin soluklar alarak biraz incelemek için geçide doğru ilerledi. Birden etrafını bin bir çeşitte çiçeklerin aroması sarıverdi. Lakin bu karanlık mağarada şimdiye kadar çiçek yaşadığını düşünmemişti. Bu kokular geçidin içinden geliyor olmalıydı. Sonra garip kuş sesleri kulağına taşındı. Bütün bunlar genç kadını daha da şevkle geçidin içine taşıdı, sanki bir büyünün tesiriyle oraya gitmekten başka bir şey düşünemiyor, müthiş bir arzu tarafından esir edilmiş bedenini kontrol edemiyordu. Zaten kendisini bırakmak istiyordu, çünkü hiçbir korkusu yoktu artık. Mahmur bir biçimde ayakları üzerinden taşınıyordu. Mükemmel mutluluk onu çevrelemişti. Oradan geçtiğinde de bu duygunun süreceğinden emindi. Daha önce hiç bu kadar mutlu olmamıştı.
Yoğun sıvımsı ışık yüzünden, içeri girerken gözlerini yummak zorunda kaldı. Adımını tamamladığındaysa da kendisini hiç beklemediği bir sisin içinde buldu. Ã?yle ki göz gözü görecek durumda değildi. Az önce hissettiği bütün o güzel duygular yerlerini büyük bir terk edilmişlik ve hayal kırıklığına bırakıvermişti. İçinde bir şeylerin öldüğünü sanıyordu. Mükemmel mutluluğa erişmesine çok az vardı hâlbuki. şimdi ise yüreğinin bir parçası kopmuş gibiydi.
Bastığı toprak çamurluydu ve ayakları biraz içeri gömülmüştü. Keskin bir çeşit koku vardı sisin içinde. Ã?içek aromalarına hiç benzemiyor, daha çok küflenmiş yiyeceklerin türünde bir kokuyu andırıyordu. Genç kadın çevresine bakındı.
Alçak tavanından anlayabildiği kadarıyla küçük bir mağaraya gelmişti Roxanne. Etrafındaki koku yüzünden başının döndüğünü hissetti. Burada ne aradığını hiç bilmiyor ve hemen arpiyaların yanına gitmek istiyordu. Kendisini güvende de hissetmiyordu zaten. Başını geldiği geçide doğru çevirdi, ancak orada sadece çıkıntılı hâkî rengi bir mağara duvarından başka bir şey göremedi.
Arkasından bir haykırış duyduğunda hızla başını çevirdi. Ağrıyan başı bu sesle düzelmiş, çevresini saran pus örtüsü birazcık dağılmıştı. Fakat yine de mağaranın alçak tavanından başka bir şey görünmüyordu. Tek fark hemen önünde yere saplanmış hâlde duran sarı renkli bir kılıçtı. Kabzası da dâhil olmak üzere her tarafı aynı sarı metalden yapılmıştı ve iki yanı da keskindi. Ortaçağ Avrupa"sından kalmaya benziyordu. Altın gibi parlak değildi; tamamen mat ve soğuk bir rengi vardı. Islak toprağın içine girmişti.
Genç kadın onunla ne yapacağını bilmeden beklerken sisi delip geçerek gelen az öncekine benzer bir haykırış mağara duvarlarını doldurdu.
Hemen sonra da kara bir şekil koşarak altı metre kadar ilerde sisin içinden çıkıverdi. Roxanne ufak bir şaşkınlık anından sonra, bir adım gerileyerek onu dikkatle inceledi. Ellerinde yere saplı duranla aynı renk metalden yapılmış olan bir kılıç taşıyordu, ancak onunkinde birbirinden ayrı üç başı vardı ve hepsi de çok keskin görünüyordu. Kara deriden zırhının göğüs kısmında daha önce yüce-kanların rnamcklarının üzerinde de gördüğü beyaz rok işareti bulunuyordu. Burnundan alnına kadar olan kısmını kaplamış kara bir üçgen maskesi nedeniyle yüzü seçilemiyordu. Ancak geniş omuzlarına düşen uzun beyaz renk saçları olduğu belliydi.
Onunla aynı boyda olan yabancı üç başlı kılıcını havaya savurur savurmaz, genç kadının üzerine koşmaya başladı. Aynı zamanda bir haykırış daha patlattı.
"HEY!"
Yabancı ayaklarını çamura batırıp çıkararak olabildiğince hızla onun üzerine gelirken Roxanne yere saplanmış sarı kılıcı çekti.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" diye bağırdı ona. Fakat yabancı bir savaş çığlığı daha atarken kılıcını başının üzerinde kadına doğru savurdu.
Roxanne çok eskiden aldığı eskrim derslerinden kalma bir çeviklikle kendisini zamanında geri çekebildi. Ölümcül bir ışık daha çakınca Roxanne de elindeki kılıçla ikinci darbeyi savuşturdu. Neredeyse hiç ağırlığı yoktu bu metalin.
"Kes şunu! Ben düşman değilim!"
Hızla onu duvar köşesine sıkıştırmaya çalışan yabancı kılıcıyla darbe üzerine darbe indiriyor, genç kadınsa başını eğerek veya kılıçla karşılıklar vererek onu geri itmeye uğraşıyordu. Havada kesişen kılıçlar, ikisinin yüzlerini birbirinin karşısına getirdi. Yabancı kendi kılıcının üç başından birini onun boynuna yaklaştırmaya çalışırken, Roxanne bu sıkışmış pozisyondan kurtulmak için onu tüm gücüyle itti ve duvarı sağ tarafına almayı başardı. Ã?amur yüzünden hareket etmek çok zordu.
"Kes dedim! Ben-"
Kara zırhlının kılıcındaki keskin taraflı yan dönünce diğer başlarından biri süratle Roxanne"in kılıcına çarptı. Silahın üzerindeki döner bir mekanizma diğer uçları harekete geçiriyordu. Genç kadının ayakları kılıcına gelen darbeyle yerden kesildi ve sırtının üstüne çamura düştü. Aynı zamanda da kılıcı elinden bir metre kadar kenara uçtu. Başında kılıcıyla bekleyen kara zırhlı bir eliyle kılıcını Roxanne"in boynuna uzattı. Diğeriyle de yüzünü kapatan maskeyi çıkardı.
"Kultarin-sen-"
Roxanne bir süreliğine şaşkınlıkla öylece kaldı.
Gördüğü otuz beş yaşlarındaki uzun beyaz saçlı kadın Roxanne"in tanıdığı kişiye benzemiyordu. Normalde yeşil olması gereken hüzünlü ve güzel gözleri sapsarı olmuştu. Pürüzsüz ve zarif yüzü gitmiş, onun yerine sert, katı ve soğuk hatlara sahip şakaklarının kenarlarında ince yara izleri olan bir çehre gelmişti. Roxanne onu daha önce de sarı gözlerle görmüştü, ancak o zaman başkaydı. O sırada gözler onun karakterine hiç yakışmamıştı ve kamuflaj için oldukları belli oluyordu. Onun eski benliğinde olmaması gereken şeylerdi. Fakat şimdiyse o buz gibi donuk bakışlar Kultarin"in bir parçası hâline gelmişti. Roxanne, onun hiçbir zaman kurtulamayacağı bir ağın içine düştüğünü ışıldayan gözlerinden anlayabiliyordu.
Kultarin kılıcını büyük bir öfke çığlığıyla yerdeki Roxanne"in karnına saplamak içim hamle etti. Lakin Roxanne çok daha hızlıydı; sarı metalin üzerine geldiğini görür görmez yerde yuvarlandı ve az önce bulunduğu toprağın üzerine kılıcın üç başı saplandı. Roxanne onu çıkarmaya uğraşan Kultarin"in bacağına ayağının tabanıyla kuvvetlice vurdu. Kılıcı çamurda saplı kalırken genç kadın gerileyip sırt üstü yere düştü. Roxanne hemen ayağa kalkarak kılıcı yerinden çıkarttı ve onu çamurdan kurtulmaya çalışan Kultarin"in üzerine tuttu.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun!" diye bağırdı, ona doğru kin dolu gözlerle bakan Kultarin"e. Soluk yüzü çok zayıflamış, Roxanne"in deyimiyle hayaletlere benzemişti. Boynunda gümüş bir zincir taşıyordu.
Fakat saçları ağarmış gibi duran kadın sadece pusuya yatmış bir kedi gibiydi; bakışları bazen Roxanne"in yüzüne bazen de üç başlı kılıca doğru gidiyordu.
"Neden bana saldırıyorsun?" dedi ona daha sakin bir biçimde.
Kultarin ani bir çeviklikle boynuna bağlı zinciri kopardı ve ilk önce ne olduğu anlaşılmayan bir nesneyi zırhının altından çıkardı. Roxanne onun bu davranışından dolayı refleksle geriledi. Fakat kılıcını kadının üzerinden ayırmadan elinde tuttuğu nesnenin kırık kızıl bir madalyon parçası olduğunu gördü. Aynı kendi boynunda asılı durana benziyordu.
Kultarin dizlerinin üstüne geçti ve başını eğerek onu iki elinin avucuyla Roxanne"e uzattı. Genç kadın az önce bastırdığı heyecan duygusunun yerini kuşkunun aldığını fark etti.
Kultarin konuştuğunda sesi soğuk ve tizdi. Ölümcül bir tehlike içeriyordu sanki.
"Nai lukeim geim," dedi.
Roxanne onun söylediğinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. Ancak kılıç tutmayan eli o daha kendisine hâkim olamadan kırık madalyonun üzerine gitti. Ona dokunduğunda kemiklerine bile işleyen bir sıcaklık ve rahatlama duygusu onu sarıverdi. Kultarin"e bir şey söyleyecekti ki; sesinin kısıldığını, her tarafın karardığını ve sisin tamamen yok olduğunu fark etti. Neden sonra mavi geçidin bir benzeri gözlerinin önünde beliriverdi. Kılıç elinden yok olmuştu, ama kırık madalyon hâlâ parmaklarının arasında duruyordu.
Genç kadın karanlığın içinde yapabileceği başka bir şey olmadığını bildiğinden kırık parçayı silah kılıfının içine koyduktan sonra geçide yöneldi. Onu nedense emniyete alması gerektiğini düşünüyordu.
İki saniye sonra ise yine aynı üçlünün karşısındaydı. Fakat bu sefer Aello ve ikizler kapıların üstündeki buzdan yatay çubukların üstüne tünemişlerdi.
Az önceki olayın gerçek olmadığını biliyordu. Arpiyalar her ne yapmaya çalışıyorduysa, bunu başarmış gibiydiler. Roxanne onları daha önce hiç bu kadar neşeli görmemişti.
Genç kadın kendisini zorlayarak güçlükle konuştu, çünkü nefes nefeseydi.
"Orada neler oldu?"
"Bazı cevapları sorarak öğrenemezsin Rok-Nai. Bunlar senin benliğinin, olacağın kişinin cevapları çünkü. Kendi içinde bulman gereken bulmacalar," diye yanıtladı Aello.
Roxanne"in aklı az öncekinden daha da çok karışmıştı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Az önce gördüğün canlının adı furktadır. Zihinleri puslandıran bir yaratıktır," dedi Ocypete onu onaylarcasına. "Bu yaratığın bütün bunları nasıl yaptığını bilemiyoruz. Hiçbir zaman çözemediğimiz bilmecelerden biridir. Mistik bir canlı bize göre."
"Çok mistik, ancak daha önce hiçbir insan onun mağarasına girdikten sonra canlı çıkamamıştı. Nasıl bir şeydi?" diye sordu Celaeno dikkatle onu süzerek.
"Ben yaratık falan görmedim," diye cevap Roxanne dürüstçe. "Sadece başka bir şey-"
Aello onu eliyle susturdu.
"Canavarın kişiden kişiye yaptığı şeyler farklıdır, Rok-Nai. Neler olduğunu çözebilmen için kendi zihnine bakmalısın. Furktanın kişilere yaptığı şeyler özeldir. Ancak onlardan birini öldürebilen tek kişi senin babandı. Üzerindeki altın renkli zırh furkta derisidir. Babandan sana kaldı. Bize onun anlattığına göre canavar gelecekteki veya şimdiki en büyük düşmanınla karşılaştırıyormuş seni. Onunla savaşarak-"
"Çok saçma," diye lafa daldı Roxanne. "Gördüğüm kişi düşmanım olamaz."
"Eğer yenilirsen gelecek için hiçbir şey ifade etmiyorsun demektir, bu yüzden canavar seni öldürüyormuş," diye devam etti Aello onu hiç duymamış gibi. "Onun ne olduğunu gerçekten görüp dönebilen tek kişi babandı. İşte bu sebepten dolayı senin de onunla karşılaşmanı istedim."
Roxanne gözlerini ondan kaçırarak düşünmek istedi. Ancak zihni allak bullaktı. Onu dikkatle izleyen Ocypete"e bakmamaya özen göstererek başını onlara doğru kaldırdı.
"Aslında gördüklerim çok saçma şey-"
"Bize söyleme Rok-Nai. Bilmemize gerek yok. Hepsi sadece senin için geçerliydi. Senin için bir anlam ifade etmiyorsa bizim için de etmez," diye söz karıştı Aello, ardından boğazını temizledi. "Artık seni sınamamız bitti. Değerini kanıtladın."
Roxanne şaşkınca onlara bakakaldı.
"Ã?yle mi? Ben- ne yaptım ki?"
"Furktanın ininden sağ çıktın. şu an için tek önemli şey bu."
Bir türlü kurtulamadığı garip bir karmaşadan çıkmış olmanın verdiği rahatlamaya derin bir soluk aldı. Nedense onlara bulduğu madalyon parçasını göstermek istemedi. Ancak şu an bunu dert etmiyordu.
"Tabii bize söyleyecek başka bir şeyin yoksa," diye lafa girdi Ocypete kısa bir süre sonra.
"Ne gibi?" diyerek kaşlarını çattı Roxanne.
"Bir madalyon parçası gibi," dedi Aello gizemli bir ses tonuyla.
"Madalyon-"
"Madalyonun parçasını aldığını biliyoruz, Rok-Nai," dedi Celaeno ilgiyle genç kadını süzerken. "Bize göster onu."
"Neden bahsettiğinizi bilmiyorum," diye karşılık verdi Roxanne hiç beklemeden.
Aello ona dikkatlice göz gezdirene kadar konuşmadı.
"Önemli değil, Rok-Nai. Diğer yarısı olmadan o madalyon bir işe yaramaz."
Sonra elini kapalı kanatlarından birine attı. Geri çektiğinde avucunda Roxanne"in boynundaki kırık madalyonun aynısı olduğu görüldü. Kırık kısmındaki üçgen biçimi bile çok benziyordu.
"Seninki bizde!" diyerek kırık parçayı gösterdi. Yüzünde garip bir bilmişlik ifadesi vardı.
Genç kadın refleks ve korkunun karışımıyla elini zırhımım altına attı. Sadece madalyonu tutan zincir boynundaydı.
"Benim-"
"Bu madalyon sana ait değil, Rok-Nai. Baban onun bir parçasını furktanın ininde yitirmişti. Senin tahmin bile edemeyeceğin bir güç içeriyor," diye sözünü kesti Aello.
Roxanne elini boynunda indirirken "Anlamadım. Ne gücü içeriyor? Ben çocukluğumdan beri onu boynumda taşıyorum. Hiçbir şey hissetmedim," diye cevap verdi.
"Bütün hâlde olmadığı için anlayamazdın. Lakin bu madalyon kızıl satran elementinden işlenmiş. Bu maddenin dokunuşu bile faniler için ölümcüldür. Tabii sen normal bir ölümlü değilsin. Bunu zaten madalyonun kırık bir parçasını boynunda gördüğümüzde anlamıştık," dedi Aello, duraksamadan devam etti. Roxanne onu dikkatle dinliyordu.
"Yüce-kanlar bunun gibi madalyonları kendilerini güçlendirmek için kullanmak istediler. şimdiyse imparator Rkahan bunları arıyor."
"Ne yani? Bundan başkası da mı var?"
"Tabii ki, toplam sekiz tane. Bu madalyonları toplam sekiz gücü açığa çıkaran ateşleyiciler olarak düşün. Lakin şimdiye kadar hiçbir zaman sekizi bir araya gelmedi. şu an imparatorun yapmak istediği de bu."
Roxanne onu izleyenlere kısa bir süre göz gezdirdi.
"Söyleme biçiminden hepsi bir araya gelirse pek de iyi şeyler olmayacağını düşündüğünüzü sanıyorum."
"Doğru söyledin, Rok-Nai," diye yanıtladı Aello neredeyse huşuyla. "İmparator Rka-Akl bütün madalyonları bir araya getirdiğinde mutlak güce ulaşacağını ve her şeyin kontrolünü ele geçirebileceğini sanıyor. Kelmio-Nai"nın Yıkımı"na ulaşırsa ölümsüzlüğünü sürdürebileceğini düşünüyor."
"Gerçekte ne olacak peki?" dedi Roxanne onun son söylediği şeyi önemsemeden.
"Bulunduğu birkaç galaksiyi birlikte yok edebilecek güçte bir enerji açığa çıkaracak. Bu yüzden madalyonlar bir araya getirildiğinde yok edilmeliler. Fernoin bunu denemeye çalışırken Kelmio-Nai galaksisinin yıkımına yol açtı. Onları tek başına yok edemezdi. Bunu yapabilecek tek ırk bizleriz. Ona anlattığımızda bizi dinlememişti. Kendi sonunu hazırladı."
"Bu madalyonlar nerde peki?" diye sordu Roxanne, onun bir süreliğine susmasına sabredemeden.
Aello onun bu davranışına başını sağa sola sallayarak karşılık verdi.
"İnsanoğlu evreni kurtarabilecek tek erdemden yoksun. Sabırsız ve güvensiz olmak doğalarında var sanırım. Faik(üstün) bir ırkın parçası olmana rağmen böyle davranman üzücü," dedi Ocypete onun düşüncesini dile getirmek amaçlı.
"Eee- faik veya değil, insanlar her zaman hayatı bilerek yaşarlar. Benim de artık ne zamanım ne de sabrım kaldı," diye söylendi Roxanne. "Ama hâlen soruma cevap vermediniz. Madalyonların nerede olduğunu biliyor musunuz?"
"Biliyoruz tabii. şimdi anlaman gereken- bu madalyonlar kişiye özeldir. Yani buna sahip olan birisi ondan ne olursa olsun vazgeçmek istemez," diye devam etti Aello sözünü hiç kesmemiş gibi.
"Nasıl yani?"
"Bu madalyonları yaratan kadim, güçlü bir ırktı. İnsan veya yüce-kan anlayışının ve teknolojisinin çok üstündeydiler. Bu madalyonlar sahiplerini bırakmak istemezler. İçlerinde tam olarak anlayamadığımız bir teknoloji mevcut."
"Peki, benden ne istiyorsunuz?" diye sordu Roxanne sabırla. "Madalyonları bulmamı istemeyeceksi-"
"Evet. Olacakları durdurabilecek tek kişi sensin," diye cevap verdi Celaeno onun sözünü keserek.
Roxanne bunu tahmin etmişti, fakat yüksek sesle söylenince kulağa ne kadar aptalca geldiğine şaşırdı.
Kaşları havaya dikildi.
"Ben mi? Ben-nas-nasıl yani?"
"Bu görev sadece senin için, bunu ancak sen tek başına başarabilirsin."
Roxanne söyleyecek kelime bulmakta güçlük çekiyordu artık.
"Ben kimim ki?" dedi alay edercesine. "Önemli biri değilim. Burada ne aradığımı bile bilmiyorum."
"Furktanın mağarasından kurtulabilen kişinin görevi bu, başkasının değil. Bu senin kaderin, hayatının amacı bu," dedi Aello büyük bir şevkle ısrar ederek.
Başına bir ağrı saplanmıştı. Aslında bütün istediği bu buz dolu dev mağara kentinden çıkıp gitmek ve gerçek Kultarin"i görmekti. O mağarada ondan gerçekten korktuğunu hissetmişti. Ancak Kultarin ona saldırmazdı. Bu sadece saçmalıktı; onun düşmanı olması da imkânsızdı.
"Yani ben- madalyonları bulacağım ve- ve ne yapacağım?"
Aello uzun kanatlarını açarak yerinden havalandı ve Roxanne"in önüne konup pençelerini yere sağlama alana kadar konuşmadı.
"İlk önce seni eğitmemize izin ver, onları bulmakla daha sonra ilgileneceksin. Her bulduğun madalyon sana bazı güçler verecek. O güçler sana bir diğerini bulabilmen için gereken gücü sağlayacak."
"Nasıl?" diye sordu genç kadın bıkkınlıkla.
İkizler de aynı Aello gibi havalanıp onun önüne kondular.
"Eksik parçayı bize verirsen sana göstereceğiz, Rok-Nai" diye cevap verdi Aello.
"Ne yapacaksınız?"
"Bize güvenmek zorundasın Rok-Nai," diye cevap verdi Aello.
Roxanne itiraz etmenin artık saçma olacağını düşündüğünden, önce ikizlerin heyecanla ışıldayan buz mavisi gözlerine baktı, sonra elini silah kılıfına uzatıp kırık madalyonu çıkardı. Onu beklentiyle avucunu açmış Aello"nun parmaklarının arasına bıraktı. Arpiyanın mavimsi parlak teni kırık parçaya değer değmez, alevli bir renk aldı. Lakin hemen sonra eski haline döndü. Aello elindeki kırık madalyonu diğeriyle yakınlaştırırken Roxanne ve ikizlere "Geriye çekilin!" dedi. Roxanne birkaç adım geriledi.
Birkaç saniye sonra Aello bilinmeyen bir gücün etkisiyle geriye doğru savruldu ve onları bırakmak zorunda kaldı. Ancak parçalar yere düşmemişler, kırık tarafları birbirlerinin etraflarında dönmeye başlamışlar, aynı zamanda da bir olmak için yaklaşıyorlardı. Git gide daha hızlı dönerlerken rahatsız edici bir uğultu dev arenayı doldurdu, madalyon parçalarının üzerlerindeki kırmızı renkler ise alevlenir gibi oldu. Aslında bu parlaklık iki parçanın arasında köprü oluşturan bir ip görevi görüyordu.
Otuz saniye sonra Roxanne ve arpiyalar tamamen uzaklaştılar. Zira kırık madalyonların dönüş hızı gözle görülmez biçime, yaydığı kızıl ışıklar da onları kör edebilecek parlaklığa erişti. Uğultu ise etraflarını saran bir hava akımıyla birlikte yükseldi. Gözlerini kalkan toz yüzünden kapatmak zorunda kalan Roxanne son olarak mağaranın her tarafının kızıl ışıkla aydınlandığını görmüştü.
Anafor onları neredeyse yerden havalandırabilecek seviyeye ulaştığı zaman bir patlama sesiyle bütün mağarada yer yerinden oynadı sanki. Roxanne kendisini yere attı. Artık hiçbir şey duymadığından emin olana kadar yerden ayağa kalkmadı.
Gözlerini açtığında bir toz bulutunun arenayı kuşattığını fark etti. Biraz önce madalyon parçalarının birleştiği yer azıcık bile görünmüyordu. Roxanne patlamanın etkisiyle etrafa dağılmış olan mermer kırıklarına basmamaya çalışarak yavaş ve emin adımlarla madalyon parçalarının birleştiği yere doğru yöneldi.
Eliyle toz bulutunu kovalayıp arada bir öksürerek oraya ulaştığında dikkat etmeseydi az kalsın yerde açılmış olan on metre derinliğinde ve genişliğindeki çukura düşecekti. Hemen sonra ikizler dev kanatlarıyla hafif bir rüzgâr yaratarak yanına kondular.
Aello ise çukurun içine doğru süzüldü. Bir dakika sonra gümüş bir zincire bağlı, artık kırık olmayan kızıl madalyonu eliyle tutarak ona doğru geldi. Neyse ki bu süre zarfında arpiyaların yarattıkları hava akımıyla arenadaki toz kalkmış oldu. Roxanne"in boğazına yapışan toprak ve mermer tadını gideremese de etrafını düzgün görebilmesi ve sürekli öksürmemesi gayet güzel geliyordu.
"İşte Rok-Nai, bunu al ve koru!" diyerek madalyonu ona doğru uzattı Aello. Ancak Roxanne bundan o kadar emin değildi. Yerde on metrelik dev kraterler açabilecek bir nesneyi istediğini pek sanmıyordu. Aello onun kararsızlığını fark etmiş olacak ki; bir süre bekledikten sonra geri çekildi ve düşünmesi için ona zaman tanıdı.
Genç kadın biraz sakinleştiğinde ve o ekşimsi tadı ağzından atabildiğinde "Bu ne biçim bir şeydi?" diyebildi hayretini dile getirerek.
"Sana anlatmaya çalıştık, Rok-Nai. Bu yüzden Rkahan gibi bir soy kıranın eline geçmemeli," diye karşılık verdi Aello hemen.
"Bu-bu- bu kırık madalyon annemden bana kalan tek şeydi. Onu nereden bulmuş?"
"Madalyon babandaydı, ancak bunun hikâyesi çok uzundur. Zaten bunu sana anlatabilecek en iyi kişi olduğumu sanmıyorum. Ã?ünkü benim bile bilmediğim çok şey var bu konuda. Başka birine sormalısın."
"Madalyonu alıp korumalısın, Roxanne. Bunu yapabilecek tek kişi sensin," dedi Ocypete onu onaylarcasına.
"Ben-ben- nasıl?"
Aello madalyonu tekrar ona uzattı.
"Bunun düşmanlarının eline geçmesine izin vermemelisin. Özellikle kız kardeşine bundan bahsetme."
Roxanne yarı korkmuş, yarı şaşkın halde konuşmaya çalıştı, lakin başaramadı.
"Ben-"
Celaeno sabırsızca onu susturdu.
"Bu madalyonları yok etmek senin kaderin, Rok-Nai. Kaderini sorgulamadan benimsemelisin. şimdi soruma cevap ver. Onları düşmanlarından önce bulup koruyacak mısın?"
"Bunu bir tek sen başarabilirsin. Annen ve baban bu yüzden onu sana bıraktılar. İşte-" diye ekledi, yere eğilerek madalyonu Roxanne"in ayaklarının dibine bıraktı- "istediğin zaman onu yerden al, ortadaki kapıdan içeri gir ve eğitimin başlasın."
İkizler kanatlarını açarak havalandıktan sonra Aello eğilerek Roxanne"e selam verdi.
"Kâinatın kaderi senin ellerinde, Rok-Nai."
Roxanne önce mağaranın tavanına doğru uçan beyazlar içindeki arpiyalara doğru baktı, sonra başını eğdi ve madalyonu izlemeye başladı. Kızıl rengi biraz daha canlı duruyordu. Eskisi gibi üzerinde herhangi bir iz görünmüyordu.
Ne tür bir işe bulaştığını hâlâ anlayamamıştı Roxanne, ama buradan çıkmasının tek yolunun o madalyona dokunmak olduğunu içten içe biliyordu.
İster istemez yere eğildi ve onu zincirinden tutarak kaldırdı. Neden sonra gözlerini kapayarak onu avucuna aldı.
İşte tam o sırada elinden başlayarak ayak parmaklarının uçlarına ve kulaklarına kadar yayılan bir enerji akımının bedenini sarmaladığını hissetti. şimdiye kadar tattığı en güzel duygulardan biriydi. Eskiden ona imkânsız gelen şeyler, artık hiç de zor görünmüyorlardı.
Ancak hemen sonra bu duygu yerini, bedenini saran sabit ve katlanılmaz bir acıya bıraktı. Sanki ruhu zorla ondan koparılıyordu. Madalyonu bırakmaya çalışırken bağırmayı istedi, ancak ikisini de başaramadan yere düştü. Bütün kemikleri, iç organları ve beyni alt üst olmuş gibiydi. Gözlerini zar zor açtığında her yer kızıl rengindeydi. Boğazından yükselen bir bulantı hissiyle kendisine engel olamadan doğrulup kustu. Kalbi göğsünde çılgın gibi çarpıyordu, ancak kustuktan sonra her şey düzeldi.
Artık acı gitmişti, yerini güçlenmek arzusuna bırakmıştı. Aello haklıydı, böyle bir şeyin düşmanın eline geçmemesi gerekiyordu. Söylediği gibi bu onun kaderiydi. Artık her şey daha mantıklı geliyordu. Görevi bu madalyonları bulmaktı. Bunu daha önce neden anlayamadığını hiç bilemiyordu. Nasıl bu kadar saf olabilirdi. Zinciri boynuna astıktan sonra madalyonu zırhının altına soktu. Kendisi farkında değildi, ancak şimdi karşısındaki kızıl dünya gözlerinin önünde eskisinden daha ufak görünüyordu. Artık bambaşka biri olmuştu. Büyük metal kapıya yürürken ayak sesleri dev mağaranın içinde yankılandı.
Roxanne arkasındaki kapılardan birinden bir kilit açma sesinin geldiğini duydu. Aello gülümseyerek "Çok başarılıydın," dedi. "şimdi kapıdan geçersen bir sonrakine devam edebilirsin," diye ekledi ve eliyle kilidi açılan soldaki büyük metal kapıyı işaret etti. İkizler de zevkten dört köşe olmuş hâlde ağızları kulaklarına varıyordu.
Genç kadın o tarafa doğru yöneldiğinde büyük metal kapı otomatik olarak kenara çekildi. Arkasında karanlık bir boşluk olmasını bekleyen Roxanne mavi renkten geçidi gördüğü zaman zihninde bir ışık çaktı. Buraya ilk geldiğinde kullandığı geçide çok benziyordu; sanki ışığın üzerinden bir çeşit sıvı akıyordu.
"Tünele girmelisin Rok-Nai," dedi arkasındaki Aello.
Hâlâ tereddüt eden Roxanne şaşkınca olduğu yerde kaldı. Geldiği zamana geri döneceği düşüncesi onu ürkütüyordu aslında. Zira daha önce buna çok benzer bir geçitten geçtiğinde hayatının sonsuza dek değiştiğini görmüştü.
"Ne oldu? Neden bekliyor?" diye sordu Ocypete ikizine bakarak.
Roxanne onları yeni fark etmişçesine "Bu-bu- nedir?" diye sorabildi, boğazı tıkanmadan önce güçlükle aksırıverdi.
Onun davranışlarını dikkatle inceleyen Aello hiç ara vermeden "Bir tünel," diye cevap verdi sabırla. "Seni uzakta bir yere götürecek olan kısa bir yol sadece."
Roxanne bir süre bekledi ve arpiyaya dönmeden "Bir zaman tüneli değil yani?" dedi, kaşlarını çattı.
"Hayır zaman yolcusu. Bizler siz insanların zaman kavramını farklı şekillerde algılarız. Size göre olan geçmiş, gelecek ve şu an, bize göre farklıdır. Olacaklar, olmuşlar ve olanların hepsi sürekli olur bizde. Yani seninle şu an konuştuğumuzu düşünüyorsun sen, ama biz seninle hep konuşuyoruz. Bizim zaman kavramımız insanların algılayabileceğinden çok uzaktır. Geçmiş, gelecek, şimdiki zamanın hiçbir farkı yok," diye cevapladı Aello gayet yavaş biçimde konuşarak.
Lakin genç kadının aklı geçide odaklandığından onun anlattıklarından pek bir şey anladığı söylenemezdi. Kafası daha çok karıştığı için bakışlarını ona çevirip tekrar sordu.
"Yani zaman tüneli değil?"
Aello bu sefer gözlerine de işleyen bir gülümsemeyle başını sağa sola sallamakla yetindi. Anlaşılan o da Roxanne"in hiçbir şey anlamadığını fark etmişti.
Genç kadın ağır adımlarla ve derin soluklar alarak biraz incelemek için geçide doğru ilerledi. Birden etrafını bin bir çeşitte çiçeklerin aroması sarıverdi. Lakin bu karanlık mağarada şimdiye kadar çiçek yaşadığını düşünmemişti. Bu kokular geçidin içinden geliyor olmalıydı. Sonra garip kuş sesleri kulağına taşındı. Bütün bunlar genç kadını daha da şevkle geçidin içine taşıdı, sanki bir büyünün tesiriyle oraya gitmekten başka bir şey düşünemiyor, müthiş bir arzu tarafından esir edilmiş bedenini kontrol edemiyordu. Zaten kendisini bırakmak istiyordu, çünkü hiçbir korkusu yoktu artık. Mahmur bir biçimde ayakları üzerinden taşınıyordu. Mükemmel mutluluk onu çevrelemişti. Oradan geçtiğinde de bu duygunun süreceğinden emindi. Daha önce hiç bu kadar mutlu olmamıştı.
Yoğun sıvımsı ışık yüzünden, içeri girerken gözlerini yummak zorunda kaldı. Adımını tamamladığındaysa da kendisini hiç beklemediği bir sisin içinde buldu. Ã?yle ki göz gözü görecek durumda değildi. Az önce hissettiği bütün o güzel duygular yerlerini büyük bir terk edilmişlik ve hayal kırıklığına bırakıvermişti. İçinde bir şeylerin öldüğünü sanıyordu. Mükemmel mutluluğa erişmesine çok az vardı hâlbuki. şimdi ise yüreğinin bir parçası kopmuş gibiydi.
Bastığı toprak çamurluydu ve ayakları biraz içeri gömülmüştü. Keskin bir çeşit koku vardı sisin içinde. Ã?içek aromalarına hiç benzemiyor, daha çok küflenmiş yiyeceklerin türünde bir kokuyu andırıyordu. Genç kadın çevresine bakındı.
Alçak tavanından anlayabildiği kadarıyla küçük bir mağaraya gelmişti Roxanne. Etrafındaki koku yüzünden başının döndüğünü hissetti. Burada ne aradığını hiç bilmiyor ve hemen arpiyaların yanına gitmek istiyordu. Kendisini güvende de hissetmiyordu zaten. Başını geldiği geçide doğru çevirdi, ancak orada sadece çıkıntılı hâkî rengi bir mağara duvarından başka bir şey göremedi.
Arkasından bir haykırış duyduğunda hızla başını çevirdi. Ağrıyan başı bu sesle düzelmiş, çevresini saran pus örtüsü birazcık dağılmıştı. Fakat yine de mağaranın alçak tavanından başka bir şey görünmüyordu. Tek fark hemen önünde yere saplanmış hâlde duran sarı renkli bir kılıçtı. Kabzası da dâhil olmak üzere her tarafı aynı sarı metalden yapılmıştı ve iki yanı da keskindi. Ortaçağ Avrupa"sından kalmaya benziyordu. Altın gibi parlak değildi; tamamen mat ve soğuk bir rengi vardı. Islak toprağın içine girmişti.
Genç kadın onunla ne yapacağını bilmeden beklerken sisi delip geçerek gelen az öncekine benzer bir haykırış mağara duvarlarını doldurdu.
Hemen sonra da kara bir şekil koşarak altı metre kadar ilerde sisin içinden çıkıverdi. Roxanne ufak bir şaşkınlık anından sonra, bir adım gerileyerek onu dikkatle inceledi. Ellerinde yere saplı duranla aynı renk metalden yapılmış olan bir kılıç taşıyordu, ancak onunkinde birbirinden ayrı üç başı vardı ve hepsi de çok keskin görünüyordu. Kara deriden zırhının göğüs kısmında daha önce yüce-kanların rnamcklarının üzerinde de gördüğü beyaz rok işareti bulunuyordu. Burnundan alnına kadar olan kısmını kaplamış kara bir üçgen maskesi nedeniyle yüzü seçilemiyordu. Ancak geniş omuzlarına düşen uzun beyaz renk saçları olduğu belliydi.
Onunla aynı boyda olan yabancı üç başlı kılıcını havaya savurur savurmaz, genç kadının üzerine koşmaya başladı. Aynı zamanda bir haykırış daha patlattı.
"HEY!"
Yabancı ayaklarını çamura batırıp çıkararak olabildiğince hızla onun üzerine gelirken Roxanne yere saplanmış sarı kılıcı çekti.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" diye bağırdı ona. Fakat yabancı bir savaş çığlığı daha atarken kılıcını başının üzerinde kadına doğru savurdu.
Roxanne çok eskiden aldığı eskrim derslerinden kalma bir çeviklikle kendisini zamanında geri çekebildi. Ölümcül bir ışık daha çakınca Roxanne de elindeki kılıçla ikinci darbeyi savuşturdu. Neredeyse hiç ağırlığı yoktu bu metalin.
"Kes şunu! Ben düşman değilim!"
Hızla onu duvar köşesine sıkıştırmaya çalışan yabancı kılıcıyla darbe üzerine darbe indiriyor, genç kadınsa başını eğerek veya kılıçla karşılıklar vererek onu geri itmeye uğraşıyordu. Havada kesişen kılıçlar, ikisinin yüzlerini birbirinin karşısına getirdi. Yabancı kendi kılıcının üç başından birini onun boynuna yaklaştırmaya çalışırken, Roxanne bu sıkışmış pozisyondan kurtulmak için onu tüm gücüyle itti ve duvarı sağ tarafına almayı başardı. Ã?amur yüzünden hareket etmek çok zordu.
"Kes dedim! Ben-"
Kara zırhlının kılıcındaki keskin taraflı yan dönünce diğer başlarından biri süratle Roxanne"in kılıcına çarptı. Silahın üzerindeki döner bir mekanizma diğer uçları harekete geçiriyordu. Genç kadının ayakları kılıcına gelen darbeyle yerden kesildi ve sırtının üstüne çamura düştü. Aynı zamanda da kılıcı elinden bir metre kadar kenara uçtu. Başında kılıcıyla bekleyen kara zırhlı bir eliyle kılıcını Roxanne"in boynuna uzattı. Diğeriyle de yüzünü kapatan maskeyi çıkardı.
"Kultarin-sen-"
Roxanne bir süreliğine şaşkınlıkla öylece kaldı.
Gördüğü otuz beş yaşlarındaki uzun beyaz saçlı kadın Roxanne"in tanıdığı kişiye benzemiyordu. Normalde yeşil olması gereken hüzünlü ve güzel gözleri sapsarı olmuştu. Pürüzsüz ve zarif yüzü gitmiş, onun yerine sert, katı ve soğuk hatlara sahip şakaklarının kenarlarında ince yara izleri olan bir çehre gelmişti. Roxanne onu daha önce de sarı gözlerle görmüştü, ancak o zaman başkaydı. O sırada gözler onun karakterine hiç yakışmamıştı ve kamuflaj için oldukları belli oluyordu. Onun eski benliğinde olmaması gereken şeylerdi. Fakat şimdiyse o buz gibi donuk bakışlar Kultarin"in bir parçası hâline gelmişti. Roxanne, onun hiçbir zaman kurtulamayacağı bir ağın içine düştüğünü ışıldayan gözlerinden anlayabiliyordu.
Kultarin kılıcını büyük bir öfke çığlığıyla yerdeki Roxanne"in karnına saplamak içim hamle etti. Lakin Roxanne çok daha hızlıydı; sarı metalin üzerine geldiğini görür görmez yerde yuvarlandı ve az önce bulunduğu toprağın üzerine kılıcın üç başı saplandı. Roxanne onu çıkarmaya uğraşan Kultarin"in bacağına ayağının tabanıyla kuvvetlice vurdu. Kılıcı çamurda saplı kalırken genç kadın gerileyip sırt üstü yere düştü. Roxanne hemen ayağa kalkarak kılıcı yerinden çıkarttı ve onu çamurdan kurtulmaya çalışan Kultarin"in üzerine tuttu.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun!" diye bağırdı, ona doğru kin dolu gözlerle bakan Kultarin"e. Soluk yüzü çok zayıflamış, Roxanne"in deyimiyle hayaletlere benzemişti. Boynunda gümüş bir zincir taşıyordu.
Fakat saçları ağarmış gibi duran kadın sadece pusuya yatmış bir kedi gibiydi; bakışları bazen Roxanne"in yüzüne bazen de üç başlı kılıca doğru gidiyordu.
"Neden bana saldırıyorsun?" dedi ona daha sakin bir biçimde.
Kultarin ani bir çeviklikle boynuna bağlı zinciri kopardı ve ilk önce ne olduğu anlaşılmayan bir nesneyi zırhının altından çıkardı. Roxanne onun bu davranışından dolayı refleksle geriledi. Fakat kılıcını kadının üzerinden ayırmadan elinde tuttuğu nesnenin kırık kızıl bir madalyon parçası olduğunu gördü. Aynı kendi boynunda asılı durana benziyordu.
Kultarin dizlerinin üstüne geçti ve başını eğerek onu iki elinin avucuyla Roxanne"e uzattı. Genç kadın az önce bastırdığı heyecan duygusunun yerini kuşkunun aldığını fark etti.
Kultarin konuştuğunda sesi soğuk ve tizdi. Ölümcül bir tehlike içeriyordu sanki.
"Nai lukeim geim," dedi.
Roxanne onun söylediğinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. Ancak kılıç tutmayan eli o daha kendisine hâkim olamadan kırık madalyonun üzerine gitti. Ona dokunduğunda kemiklerine bile işleyen bir sıcaklık ve rahatlama duygusu onu sarıverdi. Kultarin"e bir şey söyleyecekti ki; sesinin kısıldığını, her tarafın karardığını ve sisin tamamen yok olduğunu fark etti. Neden sonra mavi geçidin bir benzeri gözlerinin önünde beliriverdi. Kılıç elinden yok olmuştu, ama kırık madalyon hâlâ parmaklarının arasında duruyordu.
Genç kadın karanlığın içinde yapabileceği başka bir şey olmadığını bildiğinden kırık parçayı silah kılıfının içine koyduktan sonra geçide yöneldi. Onu nedense emniyete alması gerektiğini düşünüyordu.
İki saniye sonra ise yine aynı üçlünün karşısındaydı. Fakat bu sefer Aello ve ikizler kapıların üstündeki buzdan yatay çubukların üstüne tünemişlerdi.
Az önceki olayın gerçek olmadığını biliyordu. Arpiyalar her ne yapmaya çalışıyorduysa, bunu başarmış gibiydiler. Roxanne onları daha önce hiç bu kadar neşeli görmemişti.
Genç kadın kendisini zorlayarak güçlükle konuştu, çünkü nefes nefeseydi.
"Orada neler oldu?"
"Bazı cevapları sorarak öğrenemezsin Rok-Nai. Bunlar senin benliğinin, olacağın kişinin cevapları çünkü. Kendi içinde bulman gereken bulmacalar," diye yanıtladı Aello.
Roxanne"in aklı az öncekinden daha da çok karışmıştı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Az önce gördüğün canlının adı furktadır. Zihinleri puslandıran bir yaratıktır," dedi Ocypete onu onaylarcasına. "Bu yaratığın bütün bunları nasıl yaptığını bilemiyoruz. Hiçbir zaman çözemediğimiz bilmecelerden biridir. Mistik bir canlı bize göre."
"Çok mistik, ancak daha önce hiçbir insan onun mağarasına girdikten sonra canlı çıkamamıştı. Nasıl bir şeydi?" diye sordu Celaeno dikkatle onu süzerek.
"Ben yaratık falan görmedim," diye cevap Roxanne dürüstçe. "Sadece başka bir şey-"
Aello onu eliyle susturdu.
"Canavarın kişiden kişiye yaptığı şeyler farklıdır, Rok-Nai. Neler olduğunu çözebilmen için kendi zihnine bakmalısın. Furktanın kişilere yaptığı şeyler özeldir. Ancak onlardan birini öldürebilen tek kişi senin babandı. Üzerindeki altın renkli zırh furkta derisidir. Babandan sana kaldı. Bize onun anlattığına göre canavar gelecekteki veya şimdiki en büyük düşmanınla karşılaştırıyormuş seni. Onunla savaşarak-"
"Çok saçma," diye lafa daldı Roxanne. "Gördüğüm kişi düşmanım olamaz."
"Eğer yenilirsen gelecek için hiçbir şey ifade etmiyorsun demektir, bu yüzden canavar seni öldürüyormuş," diye devam etti Aello onu hiç duymamış gibi. "Onun ne olduğunu gerçekten görüp dönebilen tek kişi babandı. İşte bu sebepten dolayı senin de onunla karşılaşmanı istedim."
Roxanne gözlerini ondan kaçırarak düşünmek istedi. Ancak zihni allak bullaktı. Onu dikkatle izleyen Ocypete"e bakmamaya özen göstererek başını onlara doğru kaldırdı.
"Aslında gördüklerim çok saçma şey-"
"Bize söyleme Rok-Nai. Bilmemize gerek yok. Hepsi sadece senin için geçerliydi. Senin için bir anlam ifade etmiyorsa bizim için de etmez," diye söz karıştı Aello, ardından boğazını temizledi. "Artık seni sınamamız bitti. Değerini kanıtladın."
Roxanne şaşkınca onlara bakakaldı.
"Ã?yle mi? Ben- ne yaptım ki?"
"Furktanın ininden sağ çıktın. şu an için tek önemli şey bu."
Bir türlü kurtulamadığı garip bir karmaşadan çıkmış olmanın verdiği rahatlamaya derin bir soluk aldı. Nedense onlara bulduğu madalyon parçasını göstermek istemedi. Ancak şu an bunu dert etmiyordu.
"Tabii bize söyleyecek başka bir şeyin yoksa," diye lafa girdi Ocypete kısa bir süre sonra.
"Ne gibi?" diyerek kaşlarını çattı Roxanne.
"Bir madalyon parçası gibi," dedi Aello gizemli bir ses tonuyla.
"Madalyon-"
"Madalyonun parçasını aldığını biliyoruz, Rok-Nai," dedi Celaeno ilgiyle genç kadını süzerken. "Bize göster onu."
"Neden bahsettiğinizi bilmiyorum," diye karşılık verdi Roxanne hiç beklemeden.
Aello ona dikkatlice göz gezdirene kadar konuşmadı.
"Önemli değil, Rok-Nai. Diğer yarısı olmadan o madalyon bir işe yaramaz."
Sonra elini kapalı kanatlarından birine attı. Geri çektiğinde avucunda Roxanne"in boynundaki kırık madalyonun aynısı olduğu görüldü. Kırık kısmındaki üçgen biçimi bile çok benziyordu.
"Seninki bizde!" diyerek kırık parçayı gösterdi. Yüzünde garip bir bilmişlik ifadesi vardı.
Genç kadın refleks ve korkunun karışımıyla elini zırhımım altına attı. Sadece madalyonu tutan zincir boynundaydı.
"Benim-"
"Bu madalyon sana ait değil, Rok-Nai. Baban onun bir parçasını furktanın ininde yitirmişti. Senin tahmin bile edemeyeceğin bir güç içeriyor," diye sözünü kesti Aello.
Roxanne elini boynunda indirirken "Anlamadım. Ne gücü içeriyor? Ben çocukluğumdan beri onu boynumda taşıyorum. Hiçbir şey hissetmedim," diye cevap verdi.
"Bütün hâlde olmadığı için anlayamazdın. Lakin bu madalyon kızıl satran elementinden işlenmiş. Bu maddenin dokunuşu bile faniler için ölümcüldür. Tabii sen normal bir ölümlü değilsin. Bunu zaten madalyonun kırık bir parçasını boynunda gördüğümüzde anlamıştık," dedi Aello, duraksamadan devam etti. Roxanne onu dikkatle dinliyordu.
"Yüce-kanlar bunun gibi madalyonları kendilerini güçlendirmek için kullanmak istediler. şimdiyse imparator Rkahan bunları arıyor."
"Ne yani? Bundan başkası da mı var?"
"Tabii ki, toplam sekiz tane. Bu madalyonları toplam sekiz gücü açığa çıkaran ateşleyiciler olarak düşün. Lakin şimdiye kadar hiçbir zaman sekizi bir araya gelmedi. şu an imparatorun yapmak istediği de bu."
Roxanne onu izleyenlere kısa bir süre göz gezdirdi.
"Söyleme biçiminden hepsi bir araya gelirse pek de iyi şeyler olmayacağını düşündüğünüzü sanıyorum."
"Doğru söyledin, Rok-Nai," diye yanıtladı Aello neredeyse huşuyla. "İmparator Rka-Akl bütün madalyonları bir araya getirdiğinde mutlak güce ulaşacağını ve her şeyin kontrolünü ele geçirebileceğini sanıyor. Kelmio-Nai"nın Yıkımı"na ulaşırsa ölümsüzlüğünü sürdürebileceğini düşünüyor."
"Gerçekte ne olacak peki?" dedi Roxanne onun son söylediği şeyi önemsemeden.
"Bulunduğu birkaç galaksiyi birlikte yok edebilecek güçte bir enerji açığa çıkaracak. Bu yüzden madalyonlar bir araya getirildiğinde yok edilmeliler. Fernoin bunu denemeye çalışırken Kelmio-Nai galaksisinin yıkımına yol açtı. Onları tek başına yok edemezdi. Bunu yapabilecek tek ırk bizleriz. Ona anlattığımızda bizi dinlememişti. Kendi sonunu hazırladı."
"Bu madalyonlar nerde peki?" diye sordu Roxanne, onun bir süreliğine susmasına sabredemeden.
Aello onun bu davranışına başını sağa sola sallayarak karşılık verdi.
"İnsanoğlu evreni kurtarabilecek tek erdemden yoksun. Sabırsız ve güvensiz olmak doğalarında var sanırım. Faik(üstün) bir ırkın parçası olmana rağmen böyle davranman üzücü," dedi Ocypete onun düşüncesini dile getirmek amaçlı.
"Eee- faik veya değil, insanlar her zaman hayatı bilerek yaşarlar. Benim de artık ne zamanım ne de sabrım kaldı," diye söylendi Roxanne. "Ama hâlen soruma cevap vermediniz. Madalyonların nerede olduğunu biliyor musunuz?"
"Biliyoruz tabii. şimdi anlaman gereken- bu madalyonlar kişiye özeldir. Yani buna sahip olan birisi ondan ne olursa olsun vazgeçmek istemez," diye devam etti Aello sözünü hiç kesmemiş gibi.
"Nasıl yani?"
"Bu madalyonları yaratan kadim, güçlü bir ırktı. İnsan veya yüce-kan anlayışının ve teknolojisinin çok üstündeydiler. Bu madalyonlar sahiplerini bırakmak istemezler. İçlerinde tam olarak anlayamadığımız bir teknoloji mevcut."
"Peki, benden ne istiyorsunuz?" diye sordu Roxanne sabırla. "Madalyonları bulmamı istemeyeceksi-"
"Evet. Olacakları durdurabilecek tek kişi sensin," diye cevap verdi Celaeno onun sözünü keserek.
Roxanne bunu tahmin etmişti, fakat yüksek sesle söylenince kulağa ne kadar aptalca geldiğine şaşırdı.
Kaşları havaya dikildi.
"Ben mi? Ben-nas-nasıl yani?"
"Bu görev sadece senin için, bunu ancak sen tek başına başarabilirsin."
Roxanne söyleyecek kelime bulmakta güçlük çekiyordu artık.
"Ben kimim ki?" dedi alay edercesine. "Önemli biri değilim. Burada ne aradığımı bile bilmiyorum."
"Furktanın mağarasından kurtulabilen kişinin görevi bu, başkasının değil. Bu senin kaderin, hayatının amacı bu," dedi Aello büyük bir şevkle ısrar ederek.
Başına bir ağrı saplanmıştı. Aslında bütün istediği bu buz dolu dev mağara kentinden çıkıp gitmek ve gerçek Kultarin"i görmekti. O mağarada ondan gerçekten korktuğunu hissetmişti. Ancak Kultarin ona saldırmazdı. Bu sadece saçmalıktı; onun düşmanı olması da imkânsızdı.
"Yani ben- madalyonları bulacağım ve- ve ne yapacağım?"
Aello uzun kanatlarını açarak yerinden havalandı ve Roxanne"in önüne konup pençelerini yere sağlama alana kadar konuşmadı.
"İlk önce seni eğitmemize izin ver, onları bulmakla daha sonra ilgileneceksin. Her bulduğun madalyon sana bazı güçler verecek. O güçler sana bir diğerini bulabilmen için gereken gücü sağlayacak."
"Nasıl?" diye sordu genç kadın bıkkınlıkla.
İkizler de aynı Aello gibi havalanıp onun önüne kondular.
"Eksik parçayı bize verirsen sana göstereceğiz, Rok-Nai" diye cevap verdi Aello.
"Ne yapacaksınız?"
"Bize güvenmek zorundasın Rok-Nai," diye cevap verdi Aello.
Roxanne itiraz etmenin artık saçma olacağını düşündüğünden, önce ikizlerin heyecanla ışıldayan buz mavisi gözlerine baktı, sonra elini silah kılıfına uzatıp kırık madalyonu çıkardı. Onu beklentiyle avucunu açmış Aello"nun parmaklarının arasına bıraktı. Arpiyanın mavimsi parlak teni kırık parçaya değer değmez, alevli bir renk aldı. Lakin hemen sonra eski haline döndü. Aello elindeki kırık madalyonu diğeriyle yakınlaştırırken Roxanne ve ikizlere "Geriye çekilin!" dedi. Roxanne birkaç adım geriledi.
Birkaç saniye sonra Aello bilinmeyen bir gücün etkisiyle geriye doğru savruldu ve onları bırakmak zorunda kaldı. Ancak parçalar yere düşmemişler, kırık tarafları birbirlerinin etraflarında dönmeye başlamışlar, aynı zamanda da bir olmak için yaklaşıyorlardı. Git gide daha hızlı dönerlerken rahatsız edici bir uğultu dev arenayı doldurdu, madalyon parçalarının üzerlerindeki kırmızı renkler ise alevlenir gibi oldu. Aslında bu parlaklık iki parçanın arasında köprü oluşturan bir ip görevi görüyordu.
Otuz saniye sonra Roxanne ve arpiyalar tamamen uzaklaştılar. Zira kırık madalyonların dönüş hızı gözle görülmez biçime, yaydığı kızıl ışıklar da onları kör edebilecek parlaklığa erişti. Uğultu ise etraflarını saran bir hava akımıyla birlikte yükseldi. Gözlerini kalkan toz yüzünden kapatmak zorunda kalan Roxanne son olarak mağaranın her tarafının kızıl ışıkla aydınlandığını görmüştü.
Anafor onları neredeyse yerden havalandırabilecek seviyeye ulaştığı zaman bir patlama sesiyle bütün mağarada yer yerinden oynadı sanki. Roxanne kendisini yere attı. Artık hiçbir şey duymadığından emin olana kadar yerden ayağa kalkmadı.
Gözlerini açtığında bir toz bulutunun arenayı kuşattığını fark etti. Biraz önce madalyon parçalarının birleştiği yer azıcık bile görünmüyordu. Roxanne patlamanın etkisiyle etrafa dağılmış olan mermer kırıklarına basmamaya çalışarak yavaş ve emin adımlarla madalyon parçalarının birleştiği yere doğru yöneldi.
Eliyle toz bulutunu kovalayıp arada bir öksürerek oraya ulaştığında dikkat etmeseydi az kalsın yerde açılmış olan on metre derinliğinde ve genişliğindeki çukura düşecekti. Hemen sonra ikizler dev kanatlarıyla hafif bir rüzgâr yaratarak yanına kondular.
Aello ise çukurun içine doğru süzüldü. Bir dakika sonra gümüş bir zincire bağlı, artık kırık olmayan kızıl madalyonu eliyle tutarak ona doğru geldi. Neyse ki bu süre zarfında arpiyaların yarattıkları hava akımıyla arenadaki toz kalkmış oldu. Roxanne"in boğazına yapışan toprak ve mermer tadını gideremese de etrafını düzgün görebilmesi ve sürekli öksürmemesi gayet güzel geliyordu.
"İşte Rok-Nai, bunu al ve koru!" diyerek madalyonu ona doğru uzattı Aello. Ancak Roxanne bundan o kadar emin değildi. Yerde on metrelik dev kraterler açabilecek bir nesneyi istediğini pek sanmıyordu. Aello onun kararsızlığını fark etmiş olacak ki; bir süre bekledikten sonra geri çekildi ve düşünmesi için ona zaman tanıdı.
Genç kadın biraz sakinleştiğinde ve o ekşimsi tadı ağzından atabildiğinde "Bu ne biçim bir şeydi?" diyebildi hayretini dile getirerek.
"Sana anlatmaya çalıştık, Rok-Nai. Bu yüzden Rkahan gibi bir soy kıranın eline geçmemeli," diye karşılık verdi Aello hemen.
"Bu-bu- bu kırık madalyon annemden bana kalan tek şeydi. Onu nereden bulmuş?"
"Madalyon babandaydı, ancak bunun hikâyesi çok uzundur. Zaten bunu sana anlatabilecek en iyi kişi olduğumu sanmıyorum. Ã?ünkü benim bile bilmediğim çok şey var bu konuda. Başka birine sormalısın."
"Madalyonu alıp korumalısın, Roxanne. Bunu yapabilecek tek kişi sensin," dedi Ocypete onu onaylarcasına.
"Ben-ben- nasıl?"
Aello madalyonu tekrar ona uzattı.
"Bunun düşmanlarının eline geçmesine izin vermemelisin. Özellikle kız kardeşine bundan bahsetme."
Roxanne yarı korkmuş, yarı şaşkın halde konuşmaya çalıştı, lakin başaramadı.
"Ben-"
Celaeno sabırsızca onu susturdu.
"Bu madalyonları yok etmek senin kaderin, Rok-Nai. Kaderini sorgulamadan benimsemelisin. şimdi soruma cevap ver. Onları düşmanlarından önce bulup koruyacak mısın?"
"Bunu bir tek sen başarabilirsin. Annen ve baban bu yüzden onu sana bıraktılar. İşte-" diye ekledi, yere eğilerek madalyonu Roxanne"in ayaklarının dibine bıraktı- "istediğin zaman onu yerden al, ortadaki kapıdan içeri gir ve eğitimin başlasın."
İkizler kanatlarını açarak havalandıktan sonra Aello eğilerek Roxanne"e selam verdi.
"Kâinatın kaderi senin ellerinde, Rok-Nai."
Roxanne önce mağaranın tavanına doğru uçan beyazlar içindeki arpiyalara doğru baktı, sonra başını eğdi ve madalyonu izlemeye başladı. Kızıl rengi biraz daha canlı duruyordu. Eskisi gibi üzerinde herhangi bir iz görünmüyordu.
Ne tür bir işe bulaştığını hâlâ anlayamamıştı Roxanne, ama buradan çıkmasının tek yolunun o madalyona dokunmak olduğunu içten içe biliyordu.
İster istemez yere eğildi ve onu zincirinden tutarak kaldırdı. Neden sonra gözlerini kapayarak onu avucuna aldı.
İşte tam o sırada elinden başlayarak ayak parmaklarının uçlarına ve kulaklarına kadar yayılan bir enerji akımının bedenini sarmaladığını hissetti. şimdiye kadar tattığı en güzel duygulardan biriydi. Eskiden ona imkânsız gelen şeyler, artık hiç de zor görünmüyorlardı.
Ancak hemen sonra bu duygu yerini, bedenini saran sabit ve katlanılmaz bir acıya bıraktı. Sanki ruhu zorla ondan koparılıyordu. Madalyonu bırakmaya çalışırken bağırmayı istedi, ancak ikisini de başaramadan yere düştü. Bütün kemikleri, iç organları ve beyni alt üst olmuş gibiydi. Gözlerini zar zor açtığında her yer kızıl rengindeydi. Boğazından yükselen bir bulantı hissiyle kendisine engel olamadan doğrulup kustu. Kalbi göğsünde çılgın gibi çarpıyordu, ancak kustuktan sonra her şey düzeldi.
Artık acı gitmişti, yerini güçlenmek arzusuna bırakmıştı. Aello haklıydı, böyle bir şeyin düşmanın eline geçmemesi gerekiyordu. Söylediği gibi bu onun kaderiydi. Artık her şey daha mantıklı geliyordu. Görevi bu madalyonları bulmaktı. Bunu daha önce neden anlayamadığını hiç bilemiyordu. Nasıl bu kadar saf olabilirdi. Zinciri boynuna astıktan sonra madalyonu zırhının altına soktu. Kendisi farkında değildi, ancak şimdi karşısındaki kızıl dünya gözlerinin önünde eskisinden daha ufak görünüyordu. Artık bambaşka biri olmuştu. Büyük metal kapıya yürürken ayak sesleri dev mağaranın içinde yankılandı.
On İkinci
Bulundukları taht salonunda Kultarin, Rkahan ve yüzleri üçgen maskelerle kapalı dev kapının muhafızları hariç başka kimse yoktu. Genç kadın içinde bulunduğu kötü durum olmasa buraya hayran olmaktan kendisini alamazdı.
Beyaz pusla kaplanarak yükselmiş geniş tavanından sarkan kristal zincirlerin uçlarına, yeşil alevleri taşıyan parlak metal kaplar konulmuştu. Salonun herhangi bir yerinde pencere olmadığı için bu alazların titrek ışıkları kristal duvarlardan, masalardan, sandalyelerden ve dolaplardan geçip kırılarak etrafa dağılıyor, son derece görkemli alanı daha da gözler önüne seriyordu.
Salonun kara metal kapısından başlayıp tahta kadar ilerleyen kırmızı halı, duvarları kaplamış onlarca portre, görünmeyen tavanına yükselmiş dev kristal sütunlar ve onların üzerine kazınmış yüzlerce sembol genç kadına kesinlikle bir şeyleri anımsatmıştı. Ne olduğunu bilmiyordu, ama bundan emindi. Daha önce buraya gelmiş gibiydi.
Hâlbuki Kultarin"i bir Tri-Scoot"a (gözetleme ve saldırı aracına) bindirerek bulutların üstünde gezinen İmparatorluk Castalion"una ilk defa getirtmişti Rkahan. Castalion göz alıcı parlaklıktaki kristallerden yapılmış uçan dev bir kale gibiydi. Kultarin getirildiği aracın içinden burayı dışarıdan görmeyi başaramamıştı.
Ancak şimdi bulunduğu yerdeki odaların, taht salonunun, eğitim kütüphanelerinin, yani her yer ve her şeyin kristallerden yapıldığını gördüğü için nerede olduğunu çabucak anlamıştı. Genç bir kızken Kultar ona bu uçan dev araçlar hakkında hikâyeler anlatırdı.
"İnsan olmak seni zayıflatmış, Des-Akl. Fakat yine de umut vaat ediyorsun," dedi Rkahan onun zihin gücüyle kaldırdığı kristal parçasını eline alarak.
Kultarin iki saat boyunca yaptığı antrenmandan dolayı çok fazla yorulmuştu. Rkahan ondan hiç memnun değildi; sürekli daha fazlasını istiyordu. Ona odaklanmasını ve uzun masanın üzerindeki kristalleri zihin gücüyle kırmasını söylüyordu.
"Yapabildiğinin en iyisi bu mu?" diye sordu ona, diğer bir kırmızı kristali kendi zihin gücüyle un ufak ederken. Parçalar toza dönüşüp havaya karıştı. İçeride nerden geldiği belli olmayan bir hava akımı vardı.
"Odaklanmakta güçlük çekiyorum," diye karşılık verdi Kultarin dizlerinin üstüne çökerken.
Genç kadın pes etmeye karar verdiği hâlde, adam herhangi bir sabırsızlık örneği göstermeden onu zorlamaya devam etti.
"Bu da bir mazeret mi şimdi?"
Rkahan masanın çevresinde ellerini arkadan birleştirmiş biçimde dolaşıyor, aynı zamanda konuşmaya devam ediyordu.
"Acınası insanî duyguların burada işe yarayabilir. Onları kullan, Des-Akl," diye haykırdı birden yerinde durarak.
"Hani insan olmak zayıflıktı?" dedi Kultarin ilgi dolu bir edayla. Bu bir soru değil, alaydı.
"Ukala olma. Eğer insanlardan öğrendiğin duyguların seni kör eder, kararlarını puslandırırsa ölümcül bir hata yapman kaçınılmazdır. Fakat sen esiri olmadan onları kullanabilirsen, istediğim vâris olmuşsun demektir," dedi Rkahan, ağzından çıkan onlarca ses boş kristal salonda yankılandı.
"Bu-bu çok zor!" diyebildi Kultarin kendisini zorlayarak. Zihniyle havaya kaldırdığı kristali kırmaya çalışıyordu. Ancak çubuk şeklindeki kristal sadece kendi çevresinde döndü.
"Başarabilirsin, Des-Akl. Sadece düşüncelerini topla ve iradeni çubuğa doğru kanalize etmeye çalış!"
"Ben- yapamı-"
"Başarısızlık kanının bir parçası olamaz, sen vârisimsin. Ama doğru ya annen bir insandı," dedi Rkahan iyi bir noktaya parmak basmış gibi bir tavırla.
Kultarin anne lafını duyunca kanında aniden yükselen bir duygu dalgasının harekete geçtiğini anlamamıştı. Daha önceleri annesinin doğumu sırasında öldüğünü zannediyordu. Ã?ünkü Kultar ona öyle anlatmıştı. Ancak şimdi gerçek annesi ve babasını hiç bir zaman göremediğini bildiği hâlde, içinde bir sinir seli harekete geçiverdi.
Bütün bu olaylar yüzünden onlar hakkında düşünme fırsatı olmamıştı hiç. Acaba nasıl kişilerdi, neye benziyorlardı? Roxanne"e sormak istediği onlarca soru vardı.
şu an Rkahan annesini aşağılayınca bilmeden de olsa içinde bu öfke ortaya çıkmıştı.
"Belki de babandandır. Kultar"dan değil öz baban Raine"den bahsediyorum. Ailemizin zavallısı, her şeyden önce bir insana âşık olabildiğine göre zayıflığın ondan geliyor olmalı."
Kultarin ayağa kalktı ve bir şey söylememek için kendisini zor zapt etti, ama içindeki öfkenin büyük bir nefrete dönüşmeye başladığını fark etmişti.
"Yoksa?" diyerek lafını uzattı Rkahan, iblis gibi gözlerini Kultarin"in konsantrasyondan kasılmış yüzüne doğrulttu. "Aslında benim bildiğim zayıflık doğuştan gelen bir şey değildir, en azından Kiljhoonlular için olan yaşanarak öğrenilir. Sen Kultar"dan öğrendin, o da babamdan öğrenmişti."
Kultarin"in odaklandığı kristal havada titremeye başladı, aynı zamanda kendi vücudu da öfkeyle sarsılıyordu. Rkahan"ın gülümsemesi ilk defa gözlerine taşındı, son derece korkunç bir manzaraydı, fakat kadın bunu fark edecek durumda değildi.
"Belki de kandaşını vârisim seçmeliydim ha? Eminim daha başarılı olurdu. Artık bunu hiç öğrenemeyeceğiz. Arpiya yemi olduğu için Roxanne-"
Kultarin"in içindeki duygu seli yüreğindeki uçurumu aşıverdi, Roxanne"in adını duyar duymaz sanki dev bir enerjiye dönüşmüştü. Korku ve nefret bir anda onu terk etti.
Odaklandığı kristal ve masadakilerin hepsi bir anda parçalandılar ve toz hâline geldiler. Bir kısmının parçaları ise yere saçıldı. Havaya karışanlar da dağılmadan önce, etrafı bir duman bulutuna çevirdiler.
Kultarin elinde olmadan gözlerinden yaşlar geldiğini anlarken dizlerinin üzerine çöküp yüzünü sakladı. Roxanne"in başına neler geldiğini bilmiyordu, belki onu bir daha hiçbir zaman göremeyecekti. Gerçekten ölmüş olabilir miydi? Tüm kalbiyle olmamasını diliyordu.
Binlerce parçaya bölünmüş kristallere basarak karşısına gelen Rkahan tepesinden alev rengi gözleriyle ona baktı ve tek elini genç kadının başının üstüne koydu.
"Güzel" Çok güzel, Des-Akl," dedi tiksindirici bir neşeyle. Sanki sonsuzluğun içinde boğulmuş hâlde nefretini dışa vururken, bir sevinç çığlığı gırtlağını sökerek onu terk etmeye uğraşıyordu. "İşte böyle yapacaksın."
Kultarin başını onun elinden kurtardı ve ondan uzaklaşmak için ayağa kalktı.
"Benden uzak dur!"
Rkahan"in yüzü bir anda nefretin çizgili hatlarına yaptığı o bastırma ifadesine geri döndü.
"Kardeşinin kaybı yüzünden duyduğun ıstırabı hissedebiliyorum, Des-Akl. Ancak insanî duygularının seni yönlendirmesine izin verme. Seni zayıflatmamasını, düşüncelerini gölgelememesini sağla. Eğer başaramazsan, zayıflık gösteriyorsun demektir. Ayrıca-"
"Bana duygulardan bahsetmeye kalkma!" diye hırladı Kultarin aniden onun sözünü keserek. "İçlerinden sadece biri oğlumu öldürdü diye, bütün bir ırkı köleleştiren ben değilim."
Salon, genç kadının öfke dolu sesinin yankılanmasıyla derin bir sükûnet içerisine gömüldü. Adamın alevli gözleri onun üzerinde olmasına rağmen, Kultarin bakışlarını kaçırmadı. Sanki ikisi arasındaki bir irade yarışıydı bu. Ama Rkahan konuşmadan önce ona bakmamayı tercih ettiğinden arkasını döndü.
"Bir konuda haklısın. Duygularımın beni kullanmasına sadece bir kereliğine de olsa izin verdim. O da oğlumu yok eden insan ordusunu intikam için ortadan kaldırmaktı. Onlara bir amaç vermeyi ise sadece mantığımı kullanarak yaptım. Kendilerini yok etmelerini engelle-"
"Üç asırdan fazla bir süredir özgür olarak Altın Yaprak"ta yaşıyoruz. Fakat birbirimizi yok etmedik," diye karşılık verdi Kultarin öfkeyle. "Buna ne diyeceksin?"
Rkahan birden arkasını dönerek genç kadının yüzüne aynı öfkeyle baktı.
"Yok olmadılar, çünkü başınızda Kultar vardı. O da bir yüce-kan her ne kadar zavallı da olsa. Ama eğer hatırlarsan insanlar imparatorlukla savaşmaya her zaman çok hevesliydiler, kendilerini yok ettirmek için yani. Onları hep Kultar engelledi. şimdi birçoğu Kultar"ın öldüğünü sanıyor, tekrar savaşmaya geliyorlar."
Kultarin buna söyleyecek bir şey bulamadı. Rkahan yine şehir hakkında bildikleriyle şaşırtmıştı onu.
"Haklı olduğumu biliyorsun ve bu seni öldürüyor. Sana söyledim, düşmanlarını ancak, onları iyice tanıdıktan sonra yok edebilirsin," diye devam etti adam hiç bölmemiş gibi.
"Yok etmekle ilgilendiğim tek kişi var!" diye hırladı Kultarin bir iki adım gerilerken. Kendisini adama saldırmamak için zor zapt ediyordu.
Rkahan konuşmadan önce derin bir iç çekti.
"Senin düşmanın değilim, Des-Akl. Zamanla sen de anlayacaksın. şu an da bile sana söylediklerim gerçekleşmeye başladı."
"Neden bahsediyorsun sen?" Ne başladı?" diye sordu genç kadın adamın söylediğini anlayamadığı için.
"Sana çok güçlü olduğunu söylememiş miydim? Benimle çalışmaya başlayalı daha iki saat oldu ve daha önce zar zor kaldırdığın nesneleri kırmayı öğrendin. Ã?evrene bir bak, şu kristallerin hâline bir bak," diyerek duraksadı Rkahan. Neden sonra devam etti.
"Ben Kultar gibi değilim, Des-Akl. Sana asla yalan söylemem. Zaten eve döndüğümüzde anlayacaksın."
Kultarin onun söylediklerinde haklı olduğunu içten içe biliyor, fakat bunu kendisine itiraf edemiyordu. şimdiye kadar (ilk defa zihin gücü çalıştığı zaman hariç) değil kırmak, nesneleri zar zor uçurabiliyordu. Gerçekten de Rkahan eğitim konusunda çok yetenekliydi.
Genç kadının asıl dikkatini çeken şey onun son söylediği oldu. Kaşlarını çatarak "Eve mi döndüğümüzde mi?" diye sordu. "Ev" kelimesinin pek de iyi şeyler çağrıştırmadığını fark etmişti çünkü.
"Evet!" diye cevapladı Rkahan hevesle. "Seni Kiljhoon"a götüreceğim. Eğitimine ve görevine bir süre orada devam edeceksin."
"Ne?"
"O zaman sana anlattıklarımın ne kadar gerçek olduğunu anlayacaksın. Mükemmel evin olan gezegeni bir görmelisin. Hayatın boyunca seni kovalayan o yoksunluk duygusunu giderecektir, güven bana," dedi Rkahan.
Kadın o duyguyu bile bilebilmesine çok şaşırdı, ama bunu ona belli etmek istemiyordu.
"Anlıyorum, inanmalısın," dedi adam onu onaylarcasına. "Ben de oradan uzak olduğumda aynı şeyleri hissediyorum. Eve dönüyoruz, Des-Akl."
Kultarin boğazından yükselen acı tadı bir anda bastırdı ve herhangi bir şey söylememeye karar verdi. Rkahan"ın az önce söylediklerini duyar gibi oldu bir an.
"Sana söyledim, düşmanlarını ancak, onları iyice tanıdıktan sonra yok edebilirsin."
Bu düşünce Kultarin"e, onu iğrendirecek kadar mantıklı geldi. Herhangi bir itirazla da bu işten kurtulacağı yoktu zaten. En azından bir şeyler yapmak, Rkahan"ın bakışlarından uzaklaşmak, masanın altında duran henüz parçalanmamış kristalleri kırmak için konsantre olmaya başladı. Rkahan ise onun sessizliğini önemsemeden onu izlemeyi sürdürdü.
*****
şehrin milyonlarca ışıktan oluşmuş gibi durduğunu düşünmekte haklıydı Roxanne. Kapıdaki mavi geçitten geçerek geldiği yer dev mağaranın tavanına yakın bir alanında kalan bahçeli büyük bir kulübeydi.
Oldukça geniş olan evin içinde daha önce insanların yaşadığı belli oluyordu. Kiremit bir şöminesi, demir bacaklı tek kişilik bir yatağı, iki tane cilasız ahşap elbise dolabı, mutfak denebilecek bir tezgâhı ve birkaç tahta çatal, bıçağı, ayrıca tuvaletle küvetin birlikte bulunduğu bir banyosu vardı.
Buradan bütün sarkıt kent her detayıyla görünüyordu. Yüzlerce kanat değişik yönlere dağılıyor veya en ortadaki dev sarkıt yapıya gidiyorlardı. Orası bir merkezdi anlaşılan. Bazıları da Roxanne"e bakmaya geliyor, hiçbir şey söylemeden de uzaklaşıyorlardı. Genç kadın onların kendisiyle konuşmamalarına anlam veremiyordu, belki de bu yasaklanmıştı.
Yanında yedi tane başka arpiya ile gelen Syren ona burasının getirdikleri erkek misafirler için yapıldığını anlattı. Diğerleri ise ona sepetler içinde kurutulmuş meyveler, adına Kemi dedikleri bir çeşit börek, birçok tahta tepsi içinde değişik sebzeler ve daha bir sürü erzak taşıdılar. Onların hepsini kulübenin içinden açılan bir alt kapağın altındaki kilere yerleştirdikten sonra gittiler. Arpiyalar Roxanne"i yakından gördükleri için çok heyecanlanmışlar, yine ona karşı tek kelime bile etmemişlerdi. Fakat kendi aralarında cıyaklayarak konuşuyorlardı.
"Bizim konuşmalarımızı anlayabiliyor mu gerçekten?" diye sormuştu on beş yaşlarındaki bir genç kızın yüzüne sahip olan.
"Evet!" diye cevap vermişti yine onun yaşlarındaki biri.
"Sessiz ol, Kyro," demişti en yaşlıları. "Konuşmayın."
Roxanne her şeyi kızıl bir filtrenin arkasından görüyormuş gibiydi hâlâ. Lakin içerdeki kare masada yemek yerken madalyonu çıkarmıştı, o zaman her şey normale döndü. Böylesi çok daha iyiydi.
Genç kadın üzerindeki rnamckı çıkarmak zorunda kaldı. Onun yerine ona verilen erkek pijamalarını giyiverdi. Artık çok yorulmuştu ve doğru düzgün uyumak istiyordu. Zaten kulübedeki şömine için yeterince odun vardı, içerisi de gayet iyi ısınmıştı. Pencere kenarındaki beyaz çarşaflı tek kişilik yatağın üstüne uzanıp kendisine engel olmaya çalışmadan hemen uykuya daldı.
Uyandığında şömine çoktan söndüğü için evin içinin soğuduğunu fark etti. Zırhını giymek zorunda kaldı. Kahvaltı ettikten yarım saat sonra Aello gelip onu arka bahçeye çağırdı. Tek başına gelmiş ve nedense bahçe çitlerinin üzerine üç tane mum yerleştirmişti. Hiçbiri yanmıyordu, ama Aello gözlerini onlara dikmiş dikkatle bakıyordu.
"Eğitimine başlama zamanı geldi, Rok-Nai," dedi katı bir tonla.
Roxanne arkası dönük olan arpiyanın yanına gelmeden önce bir şey söylemek istemedi.
"Ne yapıyoruz burada!" diye sordu.
Aello başını ona çevirdi.
"İlk önce anlaman gereken şey, madalyonun öyle birden güçler vermediği."
Genç kadın geri çekildi bir an, madalyonu mutfaktaki tezgâhın üstüne bıraktığını fark etti. Ama gidip almak istemiyordu.
"Ã?yle dememiştiniz. Güç veriyor demiştiniz," dedi kaşlarını çatarak.
Aello onun yanından geçerek arkasına doğru bir iki adım attıktan sonra "Biliyorum, fakat kastettiğim tam olarak o değildi," diye karşılık verdi. "Bu madalyonların çalışması daha karmaşıktır. Madalyon birden güç yaratmaz. Olan yetenekleri ortaya çıkarır. Bir ateşleyici, yani aslında bir katalizör görevi görür. Sana sahip olmadığın güçler vermez."
Roxanne bu tür ifadelere o kadar alışmıştı ki; artık duyduğu hiçbir şey onu şaşırmıyordu.
Kısa bir süre onun söylediklerini aklında tarttıktan sonra "Yani bende öyle güçler zaten varsa madalyon çalışacak değil mi?" diye sordu.
"Evet ve madalyona bir kez dokunman yeterliydi. Her madalyonun açığa çıkardığı yetenekler farklıdır. Sendeki kızıl madalyon ısı enerjisiyle ilgili," dedi Aello hevesle bir biçimde onun arkasından yanına gelerek. "Yani ateşi emrin altına alabileceksin."
"Ben-"
"Eğitimimiz bu yönde olacak. Diğer doğal güçlerini de madalyonlar olmadan elde edebileceksin, ama zamanla olacak bu. Eğer diğer madalyonlar olsaydı daha kolay olurdu," diye sözünü kesti arpiya.
"Bu ne biçim bir şey böyle?"
"Anlattım sana, kadim ve yüce bir ırkın buluşları, son derece gelişmişlerdi. Ancak yöntemlerinin ve bilgilerinin birçoğu uzayın karanlık boşluğunda kayboldu," dedi Aello, eliyle sönmüş mumları işaret etti. "Artık konuşmayı bırakalım, eğitimine başlamamız gerekli,"
*****
Burada günler çok garip geçiyordu. Yani en başta zırhındaki saat ve tarih göstergesinin bozuk olduğunu sanmıştı Roxanne. Ã?ünkü uykuya dalıp çok uzun zaman yatakta kaldığını düşündüğü zamanlar sonrasında bile, çok az bir vakit geçtiğini fark ediyordu. Bir keresinde yaptıkları uzun bir çalışma sırasında saatini kontrol etmiş, daha sonra yatmaya gittiğinde henüz yarım saat olduğunu görmüştü. Bu gariplik bir tek kendi saatinde olsa bunu fazla önemsemeyecekti, ancak kulübedeki Syren"ın antika ismini verdiği dijital saatte de aynısı oluyordu.
İlk önce bunun dev mağaranın temelindeki bir çekim gücünden kaynaklandığını düşünmüştü, ancak Aello onun sürekli saate baktığını fark edince "Boşuna ona bakma," demişti. "Buradaki zaman dış dünyadaki gibi hızlı değildir."
"Nasıl yani?" diye şaşırarak sormuştu genç kadın. Ã?ünkü ne demek istediğini pek anlamamıştı.
Arpiya ona bakmadan cevaplamıştı.
"Bu mağara yok edilen gezegenimizin bir parçası."
"Yok edilen mi?"
Aello bakışlarını ondan kaçırdıktan sonra "Evet, Kelmio-Nai galaksisindeydi. Silsaria büyük yıkımla birlikte yok edildi," diye cevap vermişti.
Roxanne onun ne kadar üzüldüğünü fark etmişti, ama bunu önemsemeden bariz bir şeyi belirtircesine "Silsaria yok edildiyse gezegeninizin bir parçası burada ne arıyor?" demişti.
"Gezegenimizin coğrafi yapısı, yaşamamız ve soyumuzun devamı için atalarımız tarafından bu yıldızın üçüncü gezegeninde kopyalanmıştı."
Genç kadın daha önce bu kadar garip bir şey duyduğunu anımsamıyordu.
"Bu nasıl mümkün oluyor?"
Aello onun şaşkınlığından eğlenmişti anlaşılan, çünkü yüzü alayla, akıl vermek arasındaki garip bir ifadeye bürünmüştü.
"Teknolojimiz çok ileridir. Ama biz bilgilerimizi hükmetmeye değil, yaşamaya ve yaşatmaya adarız," diye cevap vermiş ve bu konuşmaları burada sona ermişti. Birlikte çalışmaya devam ettiler.
Roxanne, Aello"nun söylediklerini harfiyen yerine getirmesine rağmen ilk üç günlük çalışma boyunca mumları yakmayı becerememişti. Genç kadın kendisinde onların söyledikleri gibi güçler olmadığını biliyordu. Ã?yle olsa hayatı boyunca bunu fark etmez miydi zaten? Fakat bunu onlara bir türlü anlatamıyordu. Aello ve bazen ziyaretine gelen Syren bunun o kadar basit olmadığını, sabırla çalışması gerektiğini söyleyerek hâlen umutlarını yitirmemiş gibi görünüyorlardı.
"İyice odaklan. Onu yakmak istediğini düşün, alevler arasında boğmayı. Düşünceni mumun üzerine yönlendir. Yapacağına inanmalısın. Ancak bu şekilde başarabilirsin," diye ona öneriler vermeye devam etti Aello dördüncü günün ortalarında.
En sonunda Roxanne iradesini ve gücünü kontrol edebildiğini fark ettiğinde o mumları yakmayı başardı. Sanki zihninde bir şekilde oluşmuş bir komut zinciri vardı. Bu da mumu etkiliyordu. Hayatında yaşadığı en garip ve bir o kadar da tatmin edici bir duyguydu. Daha önce hiç bu kadar yerinde hissetmemişti kendisini. Sanki bütün taşlar yerli yerine oturmuştu ilk defa.
"İşte!" diye bağırdı Aello inanılmaz coşkusuyla.
Genç kadın her ne kadar doyuma ulaşmışlık duygusu varlığını koruyor olsa da gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Bir yanlışlık olmalıydı, bunu yapmış olamazdı.
Aello elleri kızarana kadar alkışlamaya devam etti.
"İşte şimdi her şey daha kolay olacak. Bir kere başladın mı gerisi çok daha basit. Yapabileceklerine inanamayacaksın."
Roxanne belki kendi içinde, belki de tekrar taktığı madalyondan kaynaklanan bir nedenle çok güçlü olduğunu hissetti. Damarlarındaki kan yerinde durmak bilmiyordu. Bir anda elini kaldırarak çitlerin üzerinde duran on ayrı mumu daha aynı anda yakıverdi.
Bu sefer o kadar fazla konsantre olmak zorunda kalmamıştı. Sanki zihninin içinde bu yeteneği açıp kapatacak bir anahtar bulmuş gibi hissediyordu kendisini.
Arpiya haklıydı. Artık her şey çok daha kolay olacaktı.
Bulundukları taht salonunda Kultarin, Rkahan ve yüzleri üçgen maskelerle kapalı dev kapının muhafızları hariç başka kimse yoktu. Genç kadın içinde bulunduğu kötü durum olmasa buraya hayran olmaktan kendisini alamazdı.
Beyaz pusla kaplanarak yükselmiş geniş tavanından sarkan kristal zincirlerin uçlarına, yeşil alevleri taşıyan parlak metal kaplar konulmuştu. Salonun herhangi bir yerinde pencere olmadığı için bu alazların titrek ışıkları kristal duvarlardan, masalardan, sandalyelerden ve dolaplardan geçip kırılarak etrafa dağılıyor, son derece görkemli alanı daha da gözler önüne seriyordu.
Salonun kara metal kapısından başlayıp tahta kadar ilerleyen kırmızı halı, duvarları kaplamış onlarca portre, görünmeyen tavanına yükselmiş dev kristal sütunlar ve onların üzerine kazınmış yüzlerce sembol genç kadına kesinlikle bir şeyleri anımsatmıştı. Ne olduğunu bilmiyordu, ama bundan emindi. Daha önce buraya gelmiş gibiydi.
Hâlbuki Kultarin"i bir Tri-Scoot"a (gözetleme ve saldırı aracına) bindirerek bulutların üstünde gezinen İmparatorluk Castalion"una ilk defa getirtmişti Rkahan. Castalion göz alıcı parlaklıktaki kristallerden yapılmış uçan dev bir kale gibiydi. Kultarin getirildiği aracın içinden burayı dışarıdan görmeyi başaramamıştı.
Ancak şimdi bulunduğu yerdeki odaların, taht salonunun, eğitim kütüphanelerinin, yani her yer ve her şeyin kristallerden yapıldığını gördüğü için nerede olduğunu çabucak anlamıştı. Genç bir kızken Kultar ona bu uçan dev araçlar hakkında hikâyeler anlatırdı.
"İnsan olmak seni zayıflatmış, Des-Akl. Fakat yine de umut vaat ediyorsun," dedi Rkahan onun zihin gücüyle kaldırdığı kristal parçasını eline alarak.
Kultarin iki saat boyunca yaptığı antrenmandan dolayı çok fazla yorulmuştu. Rkahan ondan hiç memnun değildi; sürekli daha fazlasını istiyordu. Ona odaklanmasını ve uzun masanın üzerindeki kristalleri zihin gücüyle kırmasını söylüyordu.
"Yapabildiğinin en iyisi bu mu?" diye sordu ona, diğer bir kırmızı kristali kendi zihin gücüyle un ufak ederken. Parçalar toza dönüşüp havaya karıştı. İçeride nerden geldiği belli olmayan bir hava akımı vardı.
"Odaklanmakta güçlük çekiyorum," diye karşılık verdi Kultarin dizlerinin üstüne çökerken.
Genç kadın pes etmeye karar verdiği hâlde, adam herhangi bir sabırsızlık örneği göstermeden onu zorlamaya devam etti.
"Bu da bir mazeret mi şimdi?"
Rkahan masanın çevresinde ellerini arkadan birleştirmiş biçimde dolaşıyor, aynı zamanda konuşmaya devam ediyordu.
"Acınası insanî duyguların burada işe yarayabilir. Onları kullan, Des-Akl," diye haykırdı birden yerinde durarak.
"Hani insan olmak zayıflıktı?" dedi Kultarin ilgi dolu bir edayla. Bu bir soru değil, alaydı.
"Ukala olma. Eğer insanlardan öğrendiğin duyguların seni kör eder, kararlarını puslandırırsa ölümcül bir hata yapman kaçınılmazdır. Fakat sen esiri olmadan onları kullanabilirsen, istediğim vâris olmuşsun demektir," dedi Rkahan, ağzından çıkan onlarca ses boş kristal salonda yankılandı.
"Bu-bu çok zor!" diyebildi Kultarin kendisini zorlayarak. Zihniyle havaya kaldırdığı kristali kırmaya çalışıyordu. Ancak çubuk şeklindeki kristal sadece kendi çevresinde döndü.
"Başarabilirsin, Des-Akl. Sadece düşüncelerini topla ve iradeni çubuğa doğru kanalize etmeye çalış!"
"Ben- yapamı-"
"Başarısızlık kanının bir parçası olamaz, sen vârisimsin. Ama doğru ya annen bir insandı," dedi Rkahan iyi bir noktaya parmak basmış gibi bir tavırla.
Kultarin anne lafını duyunca kanında aniden yükselen bir duygu dalgasının harekete geçtiğini anlamamıştı. Daha önceleri annesinin doğumu sırasında öldüğünü zannediyordu. Ã?ünkü Kultar ona öyle anlatmıştı. Ancak şimdi gerçek annesi ve babasını hiç bir zaman göremediğini bildiği hâlde, içinde bir sinir seli harekete geçiverdi.
Bütün bu olaylar yüzünden onlar hakkında düşünme fırsatı olmamıştı hiç. Acaba nasıl kişilerdi, neye benziyorlardı? Roxanne"e sormak istediği onlarca soru vardı.
şu an Rkahan annesini aşağılayınca bilmeden de olsa içinde bu öfke ortaya çıkmıştı.
"Belki de babandandır. Kultar"dan değil öz baban Raine"den bahsediyorum. Ailemizin zavallısı, her şeyden önce bir insana âşık olabildiğine göre zayıflığın ondan geliyor olmalı."
Kultarin ayağa kalktı ve bir şey söylememek için kendisini zor zapt etti, ama içindeki öfkenin büyük bir nefrete dönüşmeye başladığını fark etmişti.
"Yoksa?" diyerek lafını uzattı Rkahan, iblis gibi gözlerini Kultarin"in konsantrasyondan kasılmış yüzüne doğrulttu. "Aslında benim bildiğim zayıflık doğuştan gelen bir şey değildir, en azından Kiljhoonlular için olan yaşanarak öğrenilir. Sen Kultar"dan öğrendin, o da babamdan öğrenmişti."
Kultarin"in odaklandığı kristal havada titremeye başladı, aynı zamanda kendi vücudu da öfkeyle sarsılıyordu. Rkahan"ın gülümsemesi ilk defa gözlerine taşındı, son derece korkunç bir manzaraydı, fakat kadın bunu fark edecek durumda değildi.
"Belki de kandaşını vârisim seçmeliydim ha? Eminim daha başarılı olurdu. Artık bunu hiç öğrenemeyeceğiz. Arpiya yemi olduğu için Roxanne-"
Kultarin"in içindeki duygu seli yüreğindeki uçurumu aşıverdi, Roxanne"in adını duyar duymaz sanki dev bir enerjiye dönüşmüştü. Korku ve nefret bir anda onu terk etti.
Odaklandığı kristal ve masadakilerin hepsi bir anda parçalandılar ve toz hâline geldiler. Bir kısmının parçaları ise yere saçıldı. Havaya karışanlar da dağılmadan önce, etrafı bir duman bulutuna çevirdiler.
Kultarin elinde olmadan gözlerinden yaşlar geldiğini anlarken dizlerinin üzerine çöküp yüzünü sakladı. Roxanne"in başına neler geldiğini bilmiyordu, belki onu bir daha hiçbir zaman göremeyecekti. Gerçekten ölmüş olabilir miydi? Tüm kalbiyle olmamasını diliyordu.
Binlerce parçaya bölünmüş kristallere basarak karşısına gelen Rkahan tepesinden alev rengi gözleriyle ona baktı ve tek elini genç kadının başının üstüne koydu.
"Güzel" Çok güzel, Des-Akl," dedi tiksindirici bir neşeyle. Sanki sonsuzluğun içinde boğulmuş hâlde nefretini dışa vururken, bir sevinç çığlığı gırtlağını sökerek onu terk etmeye uğraşıyordu. "İşte böyle yapacaksın."
Kultarin başını onun elinden kurtardı ve ondan uzaklaşmak için ayağa kalktı.
"Benden uzak dur!"
Rkahan"in yüzü bir anda nefretin çizgili hatlarına yaptığı o bastırma ifadesine geri döndü.
"Kardeşinin kaybı yüzünden duyduğun ıstırabı hissedebiliyorum, Des-Akl. Ancak insanî duygularının seni yönlendirmesine izin verme. Seni zayıflatmamasını, düşüncelerini gölgelememesini sağla. Eğer başaramazsan, zayıflık gösteriyorsun demektir. Ayrıca-"
"Bana duygulardan bahsetmeye kalkma!" diye hırladı Kultarin aniden onun sözünü keserek. "İçlerinden sadece biri oğlumu öldürdü diye, bütün bir ırkı köleleştiren ben değilim."
Salon, genç kadının öfke dolu sesinin yankılanmasıyla derin bir sükûnet içerisine gömüldü. Adamın alevli gözleri onun üzerinde olmasına rağmen, Kultarin bakışlarını kaçırmadı. Sanki ikisi arasındaki bir irade yarışıydı bu. Ama Rkahan konuşmadan önce ona bakmamayı tercih ettiğinden arkasını döndü.
"Bir konuda haklısın. Duygularımın beni kullanmasına sadece bir kereliğine de olsa izin verdim. O da oğlumu yok eden insan ordusunu intikam için ortadan kaldırmaktı. Onlara bir amaç vermeyi ise sadece mantığımı kullanarak yaptım. Kendilerini yok etmelerini engelle-"
"Üç asırdan fazla bir süredir özgür olarak Altın Yaprak"ta yaşıyoruz. Fakat birbirimizi yok etmedik," diye karşılık verdi Kultarin öfkeyle. "Buna ne diyeceksin?"
Rkahan birden arkasını dönerek genç kadının yüzüne aynı öfkeyle baktı.
"Yok olmadılar, çünkü başınızda Kultar vardı. O da bir yüce-kan her ne kadar zavallı da olsa. Ama eğer hatırlarsan insanlar imparatorlukla savaşmaya her zaman çok hevesliydiler, kendilerini yok ettirmek için yani. Onları hep Kultar engelledi. şimdi birçoğu Kultar"ın öldüğünü sanıyor, tekrar savaşmaya geliyorlar."
Kultarin buna söyleyecek bir şey bulamadı. Rkahan yine şehir hakkında bildikleriyle şaşırtmıştı onu.
"Haklı olduğumu biliyorsun ve bu seni öldürüyor. Sana söyledim, düşmanlarını ancak, onları iyice tanıdıktan sonra yok edebilirsin," diye devam etti adam hiç bölmemiş gibi.
"Yok etmekle ilgilendiğim tek kişi var!" diye hırladı Kultarin bir iki adım gerilerken. Kendisini adama saldırmamak için zor zapt ediyordu.
Rkahan konuşmadan önce derin bir iç çekti.
"Senin düşmanın değilim, Des-Akl. Zamanla sen de anlayacaksın. şu an da bile sana söylediklerim gerçekleşmeye başladı."
"Neden bahsediyorsun sen?" Ne başladı?" diye sordu genç kadın adamın söylediğini anlayamadığı için.
"Sana çok güçlü olduğunu söylememiş miydim? Benimle çalışmaya başlayalı daha iki saat oldu ve daha önce zar zor kaldırdığın nesneleri kırmayı öğrendin. Ã?evrene bir bak, şu kristallerin hâline bir bak," diyerek duraksadı Rkahan. Neden sonra devam etti.
"Ben Kultar gibi değilim, Des-Akl. Sana asla yalan söylemem. Zaten eve döndüğümüzde anlayacaksın."
Kultarin onun söylediklerinde haklı olduğunu içten içe biliyor, fakat bunu kendisine itiraf edemiyordu. şimdiye kadar (ilk defa zihin gücü çalıştığı zaman hariç) değil kırmak, nesneleri zar zor uçurabiliyordu. Gerçekten de Rkahan eğitim konusunda çok yetenekliydi.
Genç kadının asıl dikkatini çeken şey onun son söylediği oldu. Kaşlarını çatarak "Eve mi döndüğümüzde mi?" diye sordu. "Ev" kelimesinin pek de iyi şeyler çağrıştırmadığını fark etmişti çünkü.
"Evet!" diye cevapladı Rkahan hevesle. "Seni Kiljhoon"a götüreceğim. Eğitimine ve görevine bir süre orada devam edeceksin."
"Ne?"
"O zaman sana anlattıklarımın ne kadar gerçek olduğunu anlayacaksın. Mükemmel evin olan gezegeni bir görmelisin. Hayatın boyunca seni kovalayan o yoksunluk duygusunu giderecektir, güven bana," dedi Rkahan.
Kadın o duyguyu bile bilebilmesine çok şaşırdı, ama bunu ona belli etmek istemiyordu.
"Anlıyorum, inanmalısın," dedi adam onu onaylarcasına. "Ben de oradan uzak olduğumda aynı şeyleri hissediyorum. Eve dönüyoruz, Des-Akl."
Kultarin boğazından yükselen acı tadı bir anda bastırdı ve herhangi bir şey söylememeye karar verdi. Rkahan"ın az önce söylediklerini duyar gibi oldu bir an.
"Sana söyledim, düşmanlarını ancak, onları iyice tanıdıktan sonra yok edebilirsin."
Bu düşünce Kultarin"e, onu iğrendirecek kadar mantıklı geldi. Herhangi bir itirazla da bu işten kurtulacağı yoktu zaten. En azından bir şeyler yapmak, Rkahan"ın bakışlarından uzaklaşmak, masanın altında duran henüz parçalanmamış kristalleri kırmak için konsantre olmaya başladı. Rkahan ise onun sessizliğini önemsemeden onu izlemeyi sürdürdü.
*****
şehrin milyonlarca ışıktan oluşmuş gibi durduğunu düşünmekte haklıydı Roxanne. Kapıdaki mavi geçitten geçerek geldiği yer dev mağaranın tavanına yakın bir alanında kalan bahçeli büyük bir kulübeydi.
Oldukça geniş olan evin içinde daha önce insanların yaşadığı belli oluyordu. Kiremit bir şöminesi, demir bacaklı tek kişilik bir yatağı, iki tane cilasız ahşap elbise dolabı, mutfak denebilecek bir tezgâhı ve birkaç tahta çatal, bıçağı, ayrıca tuvaletle küvetin birlikte bulunduğu bir banyosu vardı.
Buradan bütün sarkıt kent her detayıyla görünüyordu. Yüzlerce kanat değişik yönlere dağılıyor veya en ortadaki dev sarkıt yapıya gidiyorlardı. Orası bir merkezdi anlaşılan. Bazıları da Roxanne"e bakmaya geliyor, hiçbir şey söylemeden de uzaklaşıyorlardı. Genç kadın onların kendisiyle konuşmamalarına anlam veremiyordu, belki de bu yasaklanmıştı.
Yanında yedi tane başka arpiya ile gelen Syren ona burasının getirdikleri erkek misafirler için yapıldığını anlattı. Diğerleri ise ona sepetler içinde kurutulmuş meyveler, adına Kemi dedikleri bir çeşit börek, birçok tahta tepsi içinde değişik sebzeler ve daha bir sürü erzak taşıdılar. Onların hepsini kulübenin içinden açılan bir alt kapağın altındaki kilere yerleştirdikten sonra gittiler. Arpiyalar Roxanne"i yakından gördükleri için çok heyecanlanmışlar, yine ona karşı tek kelime bile etmemişlerdi. Fakat kendi aralarında cıyaklayarak konuşuyorlardı.
"Bizim konuşmalarımızı anlayabiliyor mu gerçekten?" diye sormuştu on beş yaşlarındaki bir genç kızın yüzüne sahip olan.
"Evet!" diye cevap vermişti yine onun yaşlarındaki biri.
"Sessiz ol, Kyro," demişti en yaşlıları. "Konuşmayın."
Roxanne her şeyi kızıl bir filtrenin arkasından görüyormuş gibiydi hâlâ. Lakin içerdeki kare masada yemek yerken madalyonu çıkarmıştı, o zaman her şey normale döndü. Böylesi çok daha iyiydi.
Genç kadın üzerindeki rnamckı çıkarmak zorunda kaldı. Onun yerine ona verilen erkek pijamalarını giyiverdi. Artık çok yorulmuştu ve doğru düzgün uyumak istiyordu. Zaten kulübedeki şömine için yeterince odun vardı, içerisi de gayet iyi ısınmıştı. Pencere kenarındaki beyaz çarşaflı tek kişilik yatağın üstüne uzanıp kendisine engel olmaya çalışmadan hemen uykuya daldı.
Uyandığında şömine çoktan söndüğü için evin içinin soğuduğunu fark etti. Zırhını giymek zorunda kaldı. Kahvaltı ettikten yarım saat sonra Aello gelip onu arka bahçeye çağırdı. Tek başına gelmiş ve nedense bahçe çitlerinin üzerine üç tane mum yerleştirmişti. Hiçbiri yanmıyordu, ama Aello gözlerini onlara dikmiş dikkatle bakıyordu.
"Eğitimine başlama zamanı geldi, Rok-Nai," dedi katı bir tonla.
Roxanne arkası dönük olan arpiyanın yanına gelmeden önce bir şey söylemek istemedi.
"Ne yapıyoruz burada!" diye sordu.
Aello başını ona çevirdi.
"İlk önce anlaman gereken şey, madalyonun öyle birden güçler vermediği."
Genç kadın geri çekildi bir an, madalyonu mutfaktaki tezgâhın üstüne bıraktığını fark etti. Ama gidip almak istemiyordu.
"Ã?yle dememiştiniz. Güç veriyor demiştiniz," dedi kaşlarını çatarak.
Aello onun yanından geçerek arkasına doğru bir iki adım attıktan sonra "Biliyorum, fakat kastettiğim tam olarak o değildi," diye karşılık verdi. "Bu madalyonların çalışması daha karmaşıktır. Madalyon birden güç yaratmaz. Olan yetenekleri ortaya çıkarır. Bir ateşleyici, yani aslında bir katalizör görevi görür. Sana sahip olmadığın güçler vermez."
Roxanne bu tür ifadelere o kadar alışmıştı ki; artık duyduğu hiçbir şey onu şaşırmıyordu.
Kısa bir süre onun söylediklerini aklında tarttıktan sonra "Yani bende öyle güçler zaten varsa madalyon çalışacak değil mi?" diye sordu.
"Evet ve madalyona bir kez dokunman yeterliydi. Her madalyonun açığa çıkardığı yetenekler farklıdır. Sendeki kızıl madalyon ısı enerjisiyle ilgili," dedi Aello hevesle bir biçimde onun arkasından yanına gelerek. "Yani ateşi emrin altına alabileceksin."
"Ben-"
"Eğitimimiz bu yönde olacak. Diğer doğal güçlerini de madalyonlar olmadan elde edebileceksin, ama zamanla olacak bu. Eğer diğer madalyonlar olsaydı daha kolay olurdu," diye sözünü kesti arpiya.
"Bu ne biçim bir şey böyle?"
"Anlattım sana, kadim ve yüce bir ırkın buluşları, son derece gelişmişlerdi. Ancak yöntemlerinin ve bilgilerinin birçoğu uzayın karanlık boşluğunda kayboldu," dedi Aello, eliyle sönmüş mumları işaret etti. "Artık konuşmayı bırakalım, eğitimine başlamamız gerekli,"
*****
Burada günler çok garip geçiyordu. Yani en başta zırhındaki saat ve tarih göstergesinin bozuk olduğunu sanmıştı Roxanne. Ã?ünkü uykuya dalıp çok uzun zaman yatakta kaldığını düşündüğü zamanlar sonrasında bile, çok az bir vakit geçtiğini fark ediyordu. Bir keresinde yaptıkları uzun bir çalışma sırasında saatini kontrol etmiş, daha sonra yatmaya gittiğinde henüz yarım saat olduğunu görmüştü. Bu gariplik bir tek kendi saatinde olsa bunu fazla önemsemeyecekti, ancak kulübedeki Syren"ın antika ismini verdiği dijital saatte de aynısı oluyordu.
İlk önce bunun dev mağaranın temelindeki bir çekim gücünden kaynaklandığını düşünmüştü, ancak Aello onun sürekli saate baktığını fark edince "Boşuna ona bakma," demişti. "Buradaki zaman dış dünyadaki gibi hızlı değildir."
"Nasıl yani?" diye şaşırarak sormuştu genç kadın. Ã?ünkü ne demek istediğini pek anlamamıştı.
Arpiya ona bakmadan cevaplamıştı.
"Bu mağara yok edilen gezegenimizin bir parçası."
"Yok edilen mi?"
Aello bakışlarını ondan kaçırdıktan sonra "Evet, Kelmio-Nai galaksisindeydi. Silsaria büyük yıkımla birlikte yok edildi," diye cevap vermişti.
Roxanne onun ne kadar üzüldüğünü fark etmişti, ama bunu önemsemeden bariz bir şeyi belirtircesine "Silsaria yok edildiyse gezegeninizin bir parçası burada ne arıyor?" demişti.
"Gezegenimizin coğrafi yapısı, yaşamamız ve soyumuzun devamı için atalarımız tarafından bu yıldızın üçüncü gezegeninde kopyalanmıştı."
Genç kadın daha önce bu kadar garip bir şey duyduğunu anımsamıyordu.
"Bu nasıl mümkün oluyor?"
Aello onun şaşkınlığından eğlenmişti anlaşılan, çünkü yüzü alayla, akıl vermek arasındaki garip bir ifadeye bürünmüştü.
"Teknolojimiz çok ileridir. Ama biz bilgilerimizi hükmetmeye değil, yaşamaya ve yaşatmaya adarız," diye cevap vermiş ve bu konuşmaları burada sona ermişti. Birlikte çalışmaya devam ettiler.
Roxanne, Aello"nun söylediklerini harfiyen yerine getirmesine rağmen ilk üç günlük çalışma boyunca mumları yakmayı becerememişti. Genç kadın kendisinde onların söyledikleri gibi güçler olmadığını biliyordu. Ã?yle olsa hayatı boyunca bunu fark etmez miydi zaten? Fakat bunu onlara bir türlü anlatamıyordu. Aello ve bazen ziyaretine gelen Syren bunun o kadar basit olmadığını, sabırla çalışması gerektiğini söyleyerek hâlen umutlarını yitirmemiş gibi görünüyorlardı.
"İyice odaklan. Onu yakmak istediğini düşün, alevler arasında boğmayı. Düşünceni mumun üzerine yönlendir. Yapacağına inanmalısın. Ancak bu şekilde başarabilirsin," diye ona öneriler vermeye devam etti Aello dördüncü günün ortalarında.
En sonunda Roxanne iradesini ve gücünü kontrol edebildiğini fark ettiğinde o mumları yakmayı başardı. Sanki zihninde bir şekilde oluşmuş bir komut zinciri vardı. Bu da mumu etkiliyordu. Hayatında yaşadığı en garip ve bir o kadar da tatmin edici bir duyguydu. Daha önce hiç bu kadar yerinde hissetmemişti kendisini. Sanki bütün taşlar yerli yerine oturmuştu ilk defa.
"İşte!" diye bağırdı Aello inanılmaz coşkusuyla.
Genç kadın her ne kadar doyuma ulaşmışlık duygusu varlığını koruyor olsa da gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Bir yanlışlık olmalıydı, bunu yapmış olamazdı.
Aello elleri kızarana kadar alkışlamaya devam etti.
"İşte şimdi her şey daha kolay olacak. Bir kere başladın mı gerisi çok daha basit. Yapabileceklerine inanamayacaksın."
Roxanne belki kendi içinde, belki de tekrar taktığı madalyondan kaynaklanan bir nedenle çok güçlü olduğunu hissetti. Damarlarındaki kan yerinde durmak bilmiyordu. Bir anda elini kaldırarak çitlerin üzerinde duran on ayrı mumu daha aynı anda yakıverdi.
Bu sefer o kadar fazla konsantre olmak zorunda kalmamıştı. Sanki zihninin içinde bu yeteneği açıp kapatacak bir anahtar bulmuş gibi hissediyordu kendisini.
Arpiya haklıydı. Artık her şey çok daha kolay olacaktı.
Selamlar Kıyamet Kristalleri tamamlandı. Aşağıdaki linklerde bütün bölümleri bulabilirsiniz. Yorumlarınızı bekliyorum...
http://rapidshare.de/files/15196588/Roxanne-KK.pdf.html
Aşağıdaki link bazen çalışmayabilir.
http://n.domaindlx.com/Buzmavisi/Roxanne-KK.pdf
Eğer pdf'yi açamazsanız aşağıdaki linkte açabilecek çok iyi küçük bir program var.
http://www.foxitsoftware.com/foxitreade ... reader.zip
http://rapidshare.de/files/15196588/Roxanne-KK.pdf.html
Aşağıdaki link bazen çalışmayabilir.
http://n.domaindlx.com/Buzmavisi/Roxanne-KK.pdf
Eğer pdf'yi açamazsanız aşağıdaki linkte açabilecek çok iyi küçük bir program var.
http://www.foxitsoftware.com/foxitreade ... reader.zip
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests
