Aynı Kan, Farklı Kader...
Posted: Sat Mar 03, 2007 12:14 am
gökyüzü mavi bir safirin parıltısının tonları ile toprak üzerinde dolaşıyor, güneş ortaya çıkmak istemiyor, ışıkları sarı değil gümüşsü bir siliklikle isteksizce büyük ovayı aydınlatıyordu.
bu hikayeyi anlatırken aslında bu ovanın, ileride gözüken vadinin ve ufku lekeyen buz denizinin görüntüsünün çok huzurlu olduğunu, insanın baktıkça şakıyan kuşlar eşliğinde dünyada bir cennet yaşadığını söylemek isterdim. ama bu hikaye böyle değil...
ova kan içinde cesetlerle doluydu. senenin ilk karı gökyüzünden bahar kelebekleri misali düşmeye başladığında ovadaki savaşta sona ermişti. şimdi ise her yer cesetlerle, yaralılarla, acıyla inleyen askerlerle doluydu. kar ölenlerin üzerini sonusuz huzura götürebilmek için sakince örtüyor, sağ kalanlar kaçmak için biribirini çiğniyordu.
o sırada bir asker gözlerini açtı. şansına fazla yaralanmamıştı, bir iki derin kesiği vardı o kadar, ama yüzünün yanına büyük ve çirkin bir kesik almıştı, bu savaşın anısı olarak onu hep taşıyacaktı. ismi cryen olan asker başını iki eli ile tutarak ayağa kalktı. kendine biraz geldiğinde, savaşa kendsiyle gelen iki kardeşini aramaya koyuldu. ama degnen in cesedini bulması pek zaman almamıştı. peki vergil?
nereye bakarsa baksın, kime sorarsa sorsun vergil i bulamamıştı.
böylece cryen de en yakın şehire gidenlerin peşine takıldı.
şehirdeki insanlar korkuyla şehir kapılarını kapatmış hiç kimseyi içeri almıyordu. askerlerin savaştıkları irfitlerin veba saçtığını, savaşta sağ kurtulanların çoğunun bile vebadan öldüğünü ve bu vebanın hemencecik bulaştığını duymuşlardı.
cryen tiksintiyle şehire baktı. kendisi bir paralı askerdi, bu gibi insanlar için savaşmıştı çoğu zaman, ve şimdi ise gözlerinin önünde çizilen manzara sinirlenmesine yol açmıştı. diğer paralı askerler ne yapacaklarını bilemeden kapıların önünde dururken, bir çoğunda veba belirtileri gözükmeye başladı. cryen burada daha fazla bir şey yapamayacağını biliyordu.
bu yüzden gitti....
ilk gün yürüyebildiği kadar uzağa yürüdü, ama gece acıktığını, iğrenç koktuğunu farketti. bir şeyler yapması gerekliydi. güneş tekrar isteksizce ışırken çorak bir yolun kenarına oturmuş, asker pelerinine sarınmış biraz sakil vede çaresiz hissederek birisinin geçmesini bekliyordu.
öğlene doğru sonunda birisi geçmişti. bu yaşlı bir katırın sırtına binmiş yaşlı bir adamdı. cryen yola çıkıp önünde durduğunda katırını dizginlemiş, önünde duran adamı iyi görebilmek için gözlerini kısmıştı
"ne istiyorsun benden?"
"sadece yiyecek bir şeyler beyim"
"benim vebalı askere verecek yiyeceğim yok!"
"param var size para veririm"
"senin paranı istemem"
"sizi korurum"
"bunu nasıl yapacaksın?"
"isterseniz size hiç yaklaşmadan, çevrenizden gideceğiniz yere kadar"
yaşlı adam uzun bir süre düşündü
"teklifin makul gözüküyor, ama yanıma yaklaşmayacaksın"
"hayır yaklaşmayacağım"
böylece yaşlı adam katırından zahmetle indi, eğer torbalarını karıştırdı ve biraz peynirle ekmek çıkartıp bir kayanın üzerine koydu. sonra ihtiyatla uzaklaştı
"o zaman yemeğini ye ve gidelim"
alalacele ekmeği yiyen cryen in aklına o sırada bir şey dank etti. kendisinde vebanın hiç bir emaresi gözükmemişti. veba aklına savaş alanını getirdi, ve savaş alanıda kardeşlerini... degnen ve vergil...
yemeğini bitirdiğinde katırını süren ihtiyarın, çevresinde dolaşmaya etrafını kolaçan etmeye başladı. adamla bir daha konuşmamışlardı. geceleri konaklıyor, gündüzleri yürüyorlardı.
günler ve günler sonra cryen iklimin sıcaklaştığını hissetti. toprak artık daha verimsizdi. bu kendisine çok mantıksız geldi. daha öyle uzun aylar geçmemişti ki kar yağan ovadan ayrılmasından. bu düşünceler içinde günler geçti, hava ısındı ve ayakların altındaki toprak giderek inceldi ardından kuma dönüştü. bir akşam cryen anlamaz bir şekilde kumu avcuna alıp tekrar yere akıtırken, yaşlı adam ona baktı
"niye bu kadar şaşırdın saf oğlan, Lusran a geldik. burası tamamen çöldür"
"Lusran ı daha öncede duymuştum ama daha önceden hiç gelmedim"
"her halinden belli, bundan sonra yolcuuğumuz değişecek, geceleri yürüyeceğiz, gündüzleri ise sakalacak bir gölge, bir vaha arıyacağız, geceleri yolculuk ederken çöl binbir tehlike ile doludur. ama öyle akrep yada kertenlele değil! çöl tazıları, kum yaratıkları bunlar, ateş onları rahatsız eder"
sonraki yolculuklarında gündüzleri dinlendiler ve geceleri ilerlediler. cryen tek elinde meşalesini tek elinde kılıcını taşıyordu.
ve yolculuklarının bitmesin yakın bir gece, gerçekten bir tazı saldırdı. oldukça iri ve iğrenç görünüşü vardı. dudakları olmayan ağızlarından sıra sıra iğrenç dişeri bir kapan misali fırlamış, ellerinden daha büyük olan pençeleri kana susamışçasına sonuna kadar açılmış, önlerine uluyarak fırlamıştı.
cryen için verdiği sözü tutma zamanı gelmişti. adam ona anlaştıkları gibi yemeğini vermişti. ama buraya kadar karşılarına bir sorun çıkmamıştı. cryen bir elinde meşale ve bir elinde kılıcı ile tazıyı kokutmak için saldırdı. tazı ateşten geri çekilirken, keskin ve parlak çelik onlarca kez tazının teninin içinden geçti. en sonunda tazı yere düştüğünce acınası bir şekilde yalvarırcasına pençesini cryen e doğru kaldırdı. sonrada son nefesini verdi.
cryen yaşlı adamın kahkahasını duyarak arkasına döndü. adam kahkaha atarken titremeye başlamıştı. titredikçe bulanıyor, bulandıkça sesi tizleşiyordu. bulanma bittiğinde cryen karşısında narin yüz hatları ile katırın üstünde oturan vergil i gördü
"vergil yaşıyorsun"
ama vergil cevap vermemişti
"seni küçük haylaz nası böyle bir numara yapabildin, nası kendini yaşlandırdın"
vergil yine sustu. sonra yavaşça ellerini birleştirdi ve gözlerini kapatarak mırıldanmaya başladı. sesinin tonunun yükselip alçalmasıyla beraber, meşale ışıklarıda o ritme uyumla dalgalanıyodu. sonunda meşale alevleri inanılmayacak derecede yükseldi, vergilin seside artık bir kükreme halini almıştı. o sırada kararlılıkla elini kaldırdı ve....
(devamı gelecek)
bu hikayeyi anlatırken aslında bu ovanın, ileride gözüken vadinin ve ufku lekeyen buz denizinin görüntüsünün çok huzurlu olduğunu, insanın baktıkça şakıyan kuşlar eşliğinde dünyada bir cennet yaşadığını söylemek isterdim. ama bu hikaye böyle değil...
ova kan içinde cesetlerle doluydu. senenin ilk karı gökyüzünden bahar kelebekleri misali düşmeye başladığında ovadaki savaşta sona ermişti. şimdi ise her yer cesetlerle, yaralılarla, acıyla inleyen askerlerle doluydu. kar ölenlerin üzerini sonusuz huzura götürebilmek için sakince örtüyor, sağ kalanlar kaçmak için biribirini çiğniyordu.
o sırada bir asker gözlerini açtı. şansına fazla yaralanmamıştı, bir iki derin kesiği vardı o kadar, ama yüzünün yanına büyük ve çirkin bir kesik almıştı, bu savaşın anısı olarak onu hep taşıyacaktı. ismi cryen olan asker başını iki eli ile tutarak ayağa kalktı. kendine biraz geldiğinde, savaşa kendsiyle gelen iki kardeşini aramaya koyuldu. ama degnen in cesedini bulması pek zaman almamıştı. peki vergil?
nereye bakarsa baksın, kime sorarsa sorsun vergil i bulamamıştı.
böylece cryen de en yakın şehire gidenlerin peşine takıldı.
şehirdeki insanlar korkuyla şehir kapılarını kapatmış hiç kimseyi içeri almıyordu. askerlerin savaştıkları irfitlerin veba saçtığını, savaşta sağ kurtulanların çoğunun bile vebadan öldüğünü ve bu vebanın hemencecik bulaştığını duymuşlardı.
cryen tiksintiyle şehire baktı. kendisi bir paralı askerdi, bu gibi insanlar için savaşmıştı çoğu zaman, ve şimdi ise gözlerinin önünde çizilen manzara sinirlenmesine yol açmıştı. diğer paralı askerler ne yapacaklarını bilemeden kapıların önünde dururken, bir çoğunda veba belirtileri gözükmeye başladı. cryen burada daha fazla bir şey yapamayacağını biliyordu.
bu yüzden gitti....
ilk gün yürüyebildiği kadar uzağa yürüdü, ama gece acıktığını, iğrenç koktuğunu farketti. bir şeyler yapması gerekliydi. güneş tekrar isteksizce ışırken çorak bir yolun kenarına oturmuş, asker pelerinine sarınmış biraz sakil vede çaresiz hissederek birisinin geçmesini bekliyordu.
öğlene doğru sonunda birisi geçmişti. bu yaşlı bir katırın sırtına binmiş yaşlı bir adamdı. cryen yola çıkıp önünde durduğunda katırını dizginlemiş, önünde duran adamı iyi görebilmek için gözlerini kısmıştı
"ne istiyorsun benden?"
"sadece yiyecek bir şeyler beyim"
"benim vebalı askere verecek yiyeceğim yok!"
"param var size para veririm"
"senin paranı istemem"
"sizi korurum"
"bunu nasıl yapacaksın?"
"isterseniz size hiç yaklaşmadan, çevrenizden gideceğiniz yere kadar"
yaşlı adam uzun bir süre düşündü
"teklifin makul gözüküyor, ama yanıma yaklaşmayacaksın"
"hayır yaklaşmayacağım"
böylece yaşlı adam katırından zahmetle indi, eğer torbalarını karıştırdı ve biraz peynirle ekmek çıkartıp bir kayanın üzerine koydu. sonra ihtiyatla uzaklaştı
"o zaman yemeğini ye ve gidelim"
alalacele ekmeği yiyen cryen in aklına o sırada bir şey dank etti. kendisinde vebanın hiç bir emaresi gözükmemişti. veba aklına savaş alanını getirdi, ve savaş alanıda kardeşlerini... degnen ve vergil...
yemeğini bitirdiğinde katırını süren ihtiyarın, çevresinde dolaşmaya etrafını kolaçan etmeye başladı. adamla bir daha konuşmamışlardı. geceleri konaklıyor, gündüzleri yürüyorlardı.
günler ve günler sonra cryen iklimin sıcaklaştığını hissetti. toprak artık daha verimsizdi. bu kendisine çok mantıksız geldi. daha öyle uzun aylar geçmemişti ki kar yağan ovadan ayrılmasından. bu düşünceler içinde günler geçti, hava ısındı ve ayakların altındaki toprak giderek inceldi ardından kuma dönüştü. bir akşam cryen anlamaz bir şekilde kumu avcuna alıp tekrar yere akıtırken, yaşlı adam ona baktı
"niye bu kadar şaşırdın saf oğlan, Lusran a geldik. burası tamamen çöldür"
"Lusran ı daha öncede duymuştum ama daha önceden hiç gelmedim"
"her halinden belli, bundan sonra yolcuuğumuz değişecek, geceleri yürüyeceğiz, gündüzleri ise sakalacak bir gölge, bir vaha arıyacağız, geceleri yolculuk ederken çöl binbir tehlike ile doludur. ama öyle akrep yada kertenlele değil! çöl tazıları, kum yaratıkları bunlar, ateş onları rahatsız eder"
sonraki yolculuklarında gündüzleri dinlendiler ve geceleri ilerlediler. cryen tek elinde meşalesini tek elinde kılıcını taşıyordu.
ve yolculuklarının bitmesin yakın bir gece, gerçekten bir tazı saldırdı. oldukça iri ve iğrenç görünüşü vardı. dudakları olmayan ağızlarından sıra sıra iğrenç dişeri bir kapan misali fırlamış, ellerinden daha büyük olan pençeleri kana susamışçasına sonuna kadar açılmış, önlerine uluyarak fırlamıştı.
cryen için verdiği sözü tutma zamanı gelmişti. adam ona anlaştıkları gibi yemeğini vermişti. ama buraya kadar karşılarına bir sorun çıkmamıştı. cryen bir elinde meşale ve bir elinde kılıcı ile tazıyı kokutmak için saldırdı. tazı ateşten geri çekilirken, keskin ve parlak çelik onlarca kez tazının teninin içinden geçti. en sonunda tazı yere düştüğünce acınası bir şekilde yalvarırcasına pençesini cryen e doğru kaldırdı. sonrada son nefesini verdi.
cryen yaşlı adamın kahkahasını duyarak arkasına döndü. adam kahkaha atarken titremeye başlamıştı. titredikçe bulanıyor, bulandıkça sesi tizleşiyordu. bulanma bittiğinde cryen karşısında narin yüz hatları ile katırın üstünde oturan vergil i gördü
"vergil yaşıyorsun"
ama vergil cevap vermemişti
"seni küçük haylaz nası böyle bir numara yapabildin, nası kendini yaşlandırdın"
vergil yine sustu. sonra yavaşça ellerini birleştirdi ve gözlerini kapatarak mırıldanmaya başladı. sesinin tonunun yükselip alçalmasıyla beraber, meşale ışıklarıda o ritme uyumla dalgalanıyodu. sonunda meşale alevleri inanılmayacak derecede yükseldi, vergilin seside artık bir kükreme halini almıştı. o sırada kararlılıkla elini kaldırdı ve....
(devamı gelecek)