Page 1 of 3

Ödüllü Frpworld Hikaye Yarışması (3) (hikaye

Posted: Sat Apr 21, 2007 9:34 pm
by Artemis Entreri
Firble'ın Hikayesi


--------------
BEş DAKİKA
--------------


Merdivenin olduğu yönde sesler duyuyorum. Birileri çok telaşla aşağıya iniyor. Sanki birileri çığlık atıyor.

Uyanıyorum. Radyoyu açtım. Bir haber anonsu yayınlanıyor. Beş dakika… Sadece beş dakika kaldı. Ve biz sadece bekliyoruz. A… şehri…. Radyoyu kapattım. Saate baktım. On ikiye beş var.

Kasetlerden birini kasetçalara yerleştiriyorum. On yıl kadar önce dinlemiştim şarkıyı. O zaman her şey daha farklıydı. Böyle bir yurt odasında değildim o zaman. Evdeydim. Ailem vardı. Sonra arkadaşlarım. Müziğin süresini bile hatırlıyorum. Bir buçuk dakika.

Dört dakika… Annem arıyor. Bir müziği bile dinletmiyor bana. Açsam mı acaba? Ancak açsam ne konuşacağım ki? Zaten yıllar yılı neler konuştuk aramızda? Bazen her şeyi anlamak için ne kadar zaman gerekir merak ediyorum. Her halde epey gerekir. Oysa günün sona ermesine sadece üç dakika kalmış.

Üç dakika… şarkı da bitti. Telefon da sustu. Anneme mesaj yolluyorum. Belki o da bana yollayacak. Ancak bakmak istemiyorum. Ders kitaplarım var masada biraz onları karıştırıyorum. Ã?devim vardı. Sorulara biraz baktım. Cevabı bulmak uzun sürecek gibi. İki dakikadan daha uzun sürecek.

İki dakika… Kalemi kâğıdı elime aldım. Bir şeyler yazmak istiyorum. Anlamlı bir şeyler… Olmuyor. Yapamıyorum. Masada duran duvarlara yapışmış bir çok resim ve bir çok yazı bir çok fotoğraf var. Onlar bana fikir verebilir mi?

Hayır olmuyor. Hem yazsam bile bu kendime ait olmayacak ki….

Bir dakika… Dışarı çıkıp hava almak istiyorum. Merdivenlerden aşağıya iniyorum. Odaların kapısı açık kimse yok. İlerliyorum. Ã?içek saksısı devrilmiş. İlerliyorum. Bekçi de yerinde değil. Kapı açık. Dışarı çıkıyorum. Çok serin bir hava var. Ã?şüyorum ama içeri girmek istemiyorum. Gökyüzü açık. Yıldızlar çok güzel görünüyor.

On beş saniye… Gördüm. şekli ne garip sanki ilkokulda kağıda onca özenle çizdiğim ama öğretmenin beğenmediği resmime benziyor. Yaklaşıyor. Yaklaştıkça zihnimdeki diğer düşünceler siliniyor. Sadece tek bir görüntü kalıyor aklımda… Bir görüntü…

Bir saniye… Birden çok parlak bir ışık görüyorum. Ã?yle anlatıldığı gibi önce gürültü çıkmıyor. Sadece ışık...

Saat on ikiyi gösteriyor. Ve yeni bir gün başlıyor.

Posted: Sat Apr 21, 2007 9:37 pm
by Artemis Entreri
Eldaril'in Hikayesi


----------------
ATEş MÃ?HRÃ?
----------------



Nefes almakta zorlanıyordu…

Sıcak, boğucu bir sıcak… Her nefeste ciğerlerini kavuruyor, gözlerini yakıyordu. İçini göremediği alev çukurlarından sızan ışık, mağaranın duvarlarında ve her an tepesine düşecekmiş gibi görünen sarkıtlarda ürkütücü gölgeler meydana getiriyordu. Yaşayan ve asla göz göze gelmemesi gereken gölgeler.

Meiglan onların farkında bile değildi. Gözlerini korkuyla ileri dikmiş öylece ayakta bekliyordu. Nerede olduğunu biliyordu ama burada olmamalıydı, bu imkansızdı! Kimse buraya…

İçlerinden biri başını kaldırıp ona bakınca, düşünceleri benliğini saran dehşetin içinde boğuldu. Fark edilmişti. Adamın yakışıklı yüzünde gülümsemeye benzer ölümcül bir ifade belirdi. Diğerleri gibi o da bir alev çukurunun başında kılıç dövüyordu ve yüzüne vuran kızıl ışık onu daha da korkunç gösteriyordu. Kullanılmaktan eskimiş deri bir önlükten fırlayan kaslı kollar terden parlıyor ve alev almış gibi görünüyordu. Uzun siyah saçların saklayamadığı bir çift küçük boynuz, alnının hemen üstünden fırlamış, adamın kim olduğunu açıklarcasına Meiglan’ın gözüne battı. Bu gerçek karşısında duyduğu dehşeti az önceki korkusuyla karşılaştırmak, bir ejderhayı bir sinekle karşılaştırmak gibiydi.

Artık tanındığını anlayan adam, ‘nihayet’ der gibi gülümsedi ve kor halindeki kılıcı tekrar alevlere daldırdı. Evet, Meiglan onun kim olduğunu biliyor ve güçlerinden korkuyordu. Düşüncelerinin okunduğunu hissedebiliyor ama karşı koyamıyordu. Tıpkı küçük bir kızken olduğu gibi içindeki güce ulaşamıyordu.

İsmi Unutulan gözlerini tekrar kadına çevirdi. Meiglan hatasının farkına vardığında artık çok geçti. Göz göze gelmişlerdi ve zihni tuzağa düşmüştü. Vücudu, beyninin komutlarına artık cevap vermeyecekti. Ayaklarının yerden yükseldiğini hissetti. Vücudu, gözleri gittikçe daha kızıl bir ışıkla parlayan adama doğru süzülmeye başladı.

Ateşin sıcaklığını vücudunda daha yoğun hissetmeye başlamıştı. Nefes almak daha da zorlaşıyor ve kadın ölesiye korkuyordu. Zihnini araştıran adamın, bunu ve istediği her şeyi biliyor olması, çıplak kalmaktan farksızdı. Ayakları tekrar yere değdiğinde, ona bir kol boyu uzaklıktaydı. Sonra serbest bırakıldı… Ama kaçmaya yeltenmenin, kaçınılmaz olan ölümünü çabuklaştıracağını bildiği için kıpırdamaya bile korktu. Tekrar yakalanmaktan kaçınarak, gözlerini hemen yere indirdi. Deri önlüğünün altındaki uzun bacaklarının toynaklarla sonlandığını görünce bir kez daha titredi.

Adam uzanıp kolunu tuttuğunda bayılmanın sınırlarında dolaşıyor ama bir şeyin onu uyanık tuttuğunu hissediyordu. “Uzun zamandır ziyaretçimiz olmamıştı,” dedi derinden gelen sesiyle. Düşünüyormuş gibi duraksadı. Sonra beyaz dişlerini ortaya çıkaran bir sırıtmayla Meiglan’a doğru eğilerek ekledi. “Yani gönüllü olarak demek istiyorum.”

“Gönüllü mü? Tanrılar adına buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum!” diye düşündü.

“Gerçekten mi?” diye sordu İsmi Unutulan. Hissettirmeden kafasında nasıl dolaşabiliyordu! Ardından gelen kahkahası duvarlarda yankılandı. Diğer demirciler de işlerinden başlarını kaldırıp birbirinin kopyası kahkahalar atmaya başladıklarında, kulakları sağır eden bir gürültü mağarayı sarmıştı. Gözlerini kapatıp dişlerini sıktı. Bu işkenceye daha fazla dayanamayacağını düşünüyordu ki kolunu tutan el kasıldı ve kuyulardaki alevler sahibinin öfkesiyle beslenerek yükseldi. Kahkahalar sona ermiş, demirciler sessizce yan tünellere kaçışarak dağılmışlardı. Efendileri yalnız kalmak istiyordu.

“Önemli değil Meiglan, gücümü kullanmak için gözlerine ihtiyacım yok… şimdi bana bak,” dedi sakin bir sesle.

Kımıldamadı. Evet, karşı koymayı isterdi ama kıpırtısız kalmasının sebebi korkuydu. Yanı başındaki kuyudan yükselen sıcak hava onu boğmak üzereydi.

“Korkma Meiglan, henüz düşmanın değilim. Ama itaatkar olmalısın.” Bu defa sesinde sabırsızlık tınıları seziliyordu.

Ona tepeden bakan adama bakabilmek için başını kaldırması gerekti. “Ah dehşetin ne kadar katıksız,” diye iç geçirdi adam gözlerine bakarken. “Cesaretinse şimdiye kadar gelenlerle karşılaştırılamaz.” Serbest olan eliyle, korların arasına bıraktığı kılıcı çekip çıkardı. Artık gülümsemiyordu ve gözlerindeki kızıl ışık sönmüştü.

“Bana şimdiye kadar verilmemiş bir cevap sunmalısın küçük kız. Yoksa bu güzel gözlerdeki ışığı çalmak yazık olacak.” Gözleri siyaha döndükçe sesi hırıltılı çıkmaya başlamıştı. “Söyle!” diye gürledi. “Senin kanını taşıyan bir isim ver! Söyle ki canın bağışlansın! Söyle ki sana, onların elinde sonsuz bir yaşam sunulmasın!” Parlayan kılıcı savurarak, kana susamış kurtlar gibi beklentiyle etraflarını saran gölgeleri gösterdi.

Meiglan korkuyla inledi ama ağzından tek kelime çıkmadı. Ona nasıl bir isim verebilirdi? Kendi kanından veya değil, bir insanı nasıl kurban edebilirdi? Ona doğru uzanıp tam dokunacakken geri kaçan yaratıkların acı iniltileri, korkunç bir müzik gibi etrafı sardı. Efendilerinden korkuyor ama Meiglan’ı isteyen kollarını uzatmaktan kendilerini alıkoyamıyorlardı.

“Yardımcı oluyorlar değil mi?” diye sırıttı. Sanki konuştukça boyu uzuyor, uzadıkça yüzü değişiyordu. “Bana bir isim ver Meiglan!” diye hırladı sivrilen dişlerinin arasından ve kor halindeki kılıcı koluna yaklaştırdı. Sıcak cildini yaktıkça gözleri yaşarıyor ama bir isim vermekten hala kaçınıyordu. Daha da yaklaştı… Ve daha da…

“Ah demek acıdan korkmuyorsun,” diye sırıttı ve aniden kılıcı Meiglan’ın bileğine sapladı. Kadının acı çığlığı, gölgelerin iniltilerine karışırken, alevler bir an için alçaldılar. Adam tekrar yükselen alevlere bakarken, kısa bir şaşkınlık yaşadı. Sonra hoşnut bir gülümsemeyle, “Cesur ve güçlü,” diye mırıldandı. “Bana bir isim ver!”

Artık direnişi kırılmak üzereydi. Korkuyla beslenen bu yaratığa, her kimin ismini söylerse, kurbanın sonsuz işkencelere maruz kalacağını biliyordu. Yanan etin ve kanın kokusu, acısı kadar dayanılmazdı.

Gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülürken, ilk ve son olmasını ümit ettiği sözcük dudaklarından döküldü. Ona istediğini vermişti. Bir isim… Ve gözleri karardı…

***

Küçük çocuk, uyuduğundan emin olmak için birkaç kere annesinin koluna dokundu. Derin bir uykuda olduğundan emin olunca yavaşça yataktan dışarı süzüldü. Her çocuk gibi henüz anlayamayacak kadar küçük olduğu şeyler vardı. Ama şimdi, merak duyduğu o ışığa bakmanın tam zamanıydı. Annesini bu kadar endişelendiren ne olabilirdi ki?

Parmaklarının ucuna basarak yan odaya geçti. Heyecanla tahta kapaklara benzeyen pencerelere yöneldi. Büyükannesinin bile bilmediği ama bir zamanlar güzel olduğunu söylediği, şimdilerde ölüm saçan o şeyi görmek istiyordu. Adı neydi? “Ah, gün ışığı!” diye fısıldadı. Sadece bir bakacak ve kapağı hemen kapatacaktı. Ne olabilirdi ki? Heyecanla minik ellerini kapağa uzattı.

Acı çığlık, kadını yataktan fırlattı. Yaramaz oğlunun sonunda amacına ulaştığından korkarak yan odaya koştu. Neyse ki manzara korktuğu kadar dehşet verici değildi. Kadın koşarak, içeri dolan gün ışığına değmeden kapakları kapattı. Sonra hemen yerde kıvranan oğluna yöneldi. Ã?ırpınmaması için onu tutmak zorunda kalıyor ve göreceği şeyden korkmasına rağmen sürekli, “Bana bak! Bana bak!” diye söyleniyordu. Ã?ocuk sonunda sakinleştiğinde yüzünü kaldırdı. Kadın derin bir iç geçirdi. Neyse ki ışık yüzüne dokunmamıştı. Ellerine sarılmış olduğunu fark etti. “Bana ellerini göster,” dedi daha sakin bir sesle.

Ã?ocuk korkarak geri çekildi. Acıdan değil annesinden korkuyordu şimdi. “Bundan kaçamazsın. Ellerin,” diye tekrar etti. Ã?ocuk onları uzattığında gördüğü iğrenç yanıklar karşısında yüzünü buruşturmamak için kendini zorlaması gerekmişti. “Artık neden ışıktan uzak durman gerektiğini biliyorsun ufaklık. İyileştiğin zaman cezanı düşüneceğim,” diye söylendi.

Gece krallığı Noctemia’nın insanları, asırlardır ışıktan uzak yaşamak zorunda bırakılmışlardı. Işık, ölüm demekti. Lanetin nasıl başladığı konusunda pek çok hikaye vardı ancak, gerçeği çok az kişi bilirdi. Herkesin bildiği gerçek ise, canlı olan her şeyi önce yakan, sonra da öldüren bir güneşe sahip olduklarıydı. Alevden olmayan bir güneş… Sadece kin ile parlayan bir güneş… Kurbanlar almasına engel olamadıkları bir güneş… Apyros, ateş krallığı…

Gücünü, kindar Kral İra’Kous’tan alan krallık. Ã?fkesiyle ölümsüzleşen bir Kral ve toprakları… Birbirlerini ateş ve kin ile besler, öfkelerini ışıkla boşluğa kusarlardı. Noctemia’ya… Bu nedenle Gece Krallığı yok olmakla karşı karşıya kaldığında, yaşam tarzlarını değiştirdiler. Işıktan korunmak için kapalı yerler inşa ettiler. Hayvanlarını ve kendilerini buralarda saklamak zorunda kaldılar. Bütün bitki örtüsü yok olduğu için, büyüyle korunan ormanlar dışında her yer kurak topraklara dönüştü. Işık varken kullanmak için tüneller kazdılar. Geceler gündüz, gündüzler gece oldu. Gece çalıştılar, inşa ettiler, ektiler, biçtiler… Işık varken dinlendiler… Ve kurtuldular.

Asırlardır korunan bu hassas denge, bozulmak üzereydi.

Annesinin şefkatle yaralarını sardığı çocuğun çığlığı, bugün duyulan son çığlık olmayacaktı.

***

Sağa sola koşturan hizmetkarların ayak sesleri, telaşlı bağırışlar, hatta emirler yağdıran kralın gürleyen sesi bile, iki kadının feryadını bastırmaya yetmiyordu. Noctem Kalesinde yer yerinden oynuyordu adeta. Biricik veliaht, o amansız hastalığa yakalanmıştı. Onun acı içindeki çığlıkları, annesinin çaresiz haykırışlarıyla birleşip bütün kaleyi temellerinden sarsıyordu sanki. Herkes şimdiden prensesin yasını tutuyordu. Bu gizemli hastalık pek çok sıradan kadını aralarından alıp götürmüştü, ama ilk defa kutsanmış birinde görülüyordu. Ve annesi, kızının ölümünü seyretmek zorunda kalıyordu. Krallık, umudunun ölümünün çığlıklarıyla yıkanıyordu.

Noctemia’da herkesin uyuduğu öğlen saatleriydi. Kızın feryadıyla uyanmışlar ve korkunç haber kısa sürede tüm krallığa yayılmıştı. şimdi yatakta çırpınıp duran narin bedeni zaptetmek için iki hizmetkar sürekli başında bekliyordu. Rahipler ve büyücüler, ölüm anını geciktirmekten başka bir şey yapamıyor, prensesin acılarını dindiremiyorlardı.

Bu gizemli hastalık, İra’Kous’un bir silahıydı. Ebedi hayatını sürdürmek için kurbanlara ihtiyaç duyuyordu. Genç, hayat dolu… Kimse hastalığın nasıl ortaya çıktığını, Ateş Kralının bunu nasıl yaptığını ya da neden hep genç kadınları hedef aldığını bilmiyordu. Ama Noctemialılar hayat tarzlarını değiştirdiklerinde, İra’Kous, artık ışıkla ulaşamadığı kurbanlarını, bu gizemli yolla avlamaya başlamıştı. Ve ilk defa kraliyet ailesinden birini hedef alıyordu. şimdiye kadar kimse onun gazabına prenses kadar uzun süre dayanamamıştı.

Gece Krallığı, asırlar önceki görkemini kaybetmişti. Büyülü dünyaları, artık son savaşını veren ve sürekli kan kaybeden bir savaşçı gibiydi. Noctemialılar ışık olmadan güçlerini yitirmişlerdi. Büyüleri zayıflamış, zamanla neredeyse yok olmuştu. Yetenekli doğanların sayısı azalmış, artık rüzgarla konuşamaz, yağmuru çağıramaz, toprağa söz geçiremez olmuşlardı. Onlara bu kadar ihtiyaç duyulurken, İra’Kous şimdi en yetenekliye göz dikmişti. Uzun zamandır müjdelenmeyen, artık soyu tükendi sanılan bir Synr. Noctem dilinde düşüncelere sızabilen anlamına gelen, ve İra’Kous’un kara kalbini sökeceğine inanılan tür.

Her ne kadar bu efsane, eski ve kurnaz krallardan biri tarafından, halka umut aşılamak için söylenmiş olsa da, yıllar boyu insanlar öyle bir seçilmiş beklemekten yorulmamışlardı. Ve asırlar sonra Synr özellikleri, taptıkları kral ve kraliçelerinin kızında tekrar ortaya çıkmıştı. Umut, dalga dalga yayılmıştı. Elbette bu afacan kızın İra’Kous’u alt etmesini beklemiyorlardı. Bu kişinin ancak bir erkek olabileceğini düşünüyorlardı ve soyun devam ettiğini görmek herkese yetmişti. şimdi ise tek Synr ölümle pençeleşiyordu.

Gece çökmüştü ve bekleyiş devam ediyordu. Kraliçe bitkin düşmüş, istemsiz bir uykunun kollarında huzursuzca kıvranırken, kral odasında volta atıyordu. Büyücülerin ve büyülerin güçlü olduğu zamanlarda yaşıyor olmadığı için duvarlara küfür ediyordu. O zamanlar Apyros’la galibi olmayan pek çok savaş yapılmıştı. Ama şimdi… Eli kolu bağlıydı.

“İra! Bizden ne istiyorsun?” diye bağırdı. O sırada kahya telaşla içeri daldı.
“Lordum!” Yutkundu. O kelimeleri söyleyemiyordu.
Kralın omuzları çökmüş, bir anda sanki on sene yaşlanmıştı. “Başladı mı?” diye sordu umutsuzca.
“Evet,” dedi kahya gözlerini yere indirirken.
Kral telaşla kızının odasına koşarken önüne gelen herkese çarpıyordu. Odaya daldığında şaşkınlıktan devrilecekti. Bir an için kalbi, kızının iyileşmiş olabileceği umudu ile, bunun imkansız olduğu gerçeğinin ıstırabı arasında sıkıştı. O kadar sessiz ve kıpırtısız yatıyordu ki. O çılgın hali, şimdi ki masumiyetine ne kadar da uzaktı.

Yavaşça yatağa yaklaştı. Yaşların bulanıklaştırdığı gözleriyle onu seyretmeye başladı. Siyah uzun saçları yastığa saçılmıştı. Belli belirsiz nefes alışları düzensizdi. Bazen o kadar uzun süre soluk almıyordu ki… Yaşamın onu terk ettiğini sanıyorlardı. Güzel yüzü şimdi bembeyazdı.

Ve son işaret, İra’Kous’un Mührü…

Kanamayan yara Meiglan’ın kolunda belirmişti. Sonun habercisi, derin kara bir kesik. Hızlı seyreden hastalığın ölümden önceki son evresi.

Kral, kederi elle tutulurcasına gözlerinden akarken yatağın kenarına ilişti. Küçük asi burna, yaramaz dudaklara baktı. Artık açılmayacak olan kara gözlere… Buz kesmiş küçük ellerden birini avucuna aldı ve eğilip son kez öptü. Terk edip giden kendisi olmalıydı, o değil. İsyan, içinde bir çığ gibi büyürken, onu ayakta tutan tek şey öfkesiydi. Bir Kral daima güçlü olmalıydı. Yüzünde donuk bir ifadeyle yataktan kalktı ve kederini orada bırakarak odayı terk etti.

***

Gözlerini, şömineden yayılan tatlı ışığın aydınlattığı ve tanımadığı bir odada açtı. Uzun zamandır uyuyor olmalıydı. Tatlı tatlı gerindi. İpek çarşafların arasından sıyrılıp geniş yataktan çıktı. Ayakları yumuşak halıya gömülürken kaşlarını çattı. Neredeydi?

şömineye yaklaşıp ellerini ateşe doğru uzattı. İçini ısıtan sıcağın tadını çıkarırken, gördüğünü sandığı bir şey titremesine sebep oldu. Alevler gözlerinin önünde dans ederken, odun parçalarından birini kızıl bir kılıca benzetmişti. İrkildi ama anlam veremedi. Eli istem dışı koluna gitmiş, farkında olmadan, şimdi pürüzsüz olan kolunda gezinirken tembel tembel odaya döndü. Geniş odayı dolaşırken eşyaları hayranlıkla seyrederek hatırlamaya çalıştı. Bir aynanın önüne geldiğinde olduğu yere çakılıp kaldı.

Kendi görüntüsüne iyice yaklaştı. Gerçekliğinden emin olmak için aynaya dokundu. Sonra elleri saçlarına gitti. Ve yüzüne… En korkunç soru zihninde belirdi.

“Kimim ben?” diye sordu kendinden çok aynaya.

“Kendini kim gibi hissediyorsan, sen O’sun,” dedi bir erkek sesi.
Hızla arkasını döndü. Küçük yumruklarını göğsünün üstünde birleştirmiş ürkek gözlerle yeni gelene bakıyordu. Uzun boyuyla, bu geniş oda da bile dev gibi görünüyordu. Siyah saçlarını ensesinde toplamıştı. Bir heykel kadar ifadesiz ama yakışıklı yüzünde, insanı delip geçecek gibi bakan siyah gözleri vardı. Beyaz gömleğinin kollarını kıvırmıştı. Ellerinden birini kibarca kıza uzattı. İşte o zaman yüzünde beliren gülümseme, karşı koyulamayacak kadar çekici ve güven vericiydi. Farkında olmadan kız da gülümsemişti.

“Korkma küçüğüm,” dedi adam yumuşak bir sesle. “Benimle gel. Uzun zamandır uyuyordun ve acıkmış olmalısın.”

Küçük adımlarla yaklaşıp kendisine uzatılan eli tuttu. “Ben…” diyecek oldu ama adam kibarca onu susturdu.

“Biliyorum. Sorularının hepsi cevaplanacak. Dinlemen gereken bir hikaye var. Ama onu arayıp bulmalısın,” dedi parmağıyla önce kendi kafasını sonrada kızınkini işaret ederek. “Çok yeteneklisin ama önce gücünü toplamalısın. Sonra seni bir yolculuğa çıkaracağım.”
İtiraz etmeden bir şeyler yemeğe çalıştı. Adam yeterli olduğuna ikna olduktan sonra onu başka bir odaya götürdü. Ortasında karşılıklı iki koltuk olan ve tıpkı uyandığına benzeyen bir odaydı. Adam oturmasını bekledi ve sonra karşısına kuruldu.

“şimdi… Kim olduğunu, kim olduğumu, nerede olduğunu öğrenmek istiyorsun…” dedi kendi kendine konuşur gibi. Sonra şefkatli gözlerini kızınkilere dikti. “Bunları öğrenmek için, önce kendi içindeki gücü tekrar keşfetmelisin. Zihnime girmelisin küçüğüm. Kapıları senin için açtım. Daha önce defalarca yaptığını hatırlamadığın şeyi, şimdi benim için yapmalısın. Hazır mısın?”

“Ben anlamıyorum,” diye konuştu ilk kez çekinerek. “Ben…”
Adam onu yine susturdu. “Merak etme sana yardım edeceğim.” Uzanıp ellerini tuttu. şimdi öne doğru eğilmiş, daha yakından kızın gözlerine bakıyordu. “Sadece bakmalısın Meiglan. Bak ve öğren. O zaman anlayacaksın. Tek yapman gerek gözlerini kaçırmamak. Korkma küçüğüm.”

Anlam veremese de adamın dediğini yapmamak için bir sebebi yoktu. Kara gözlere daha dikkatli bakmaya çalıştı. Neyi beklediğini bilmiyordu ama bekledikçe ve hiçbir şey olmadıkça, onu hayal kırıklığına uğratmanın utancı yüzünü kızartmaya başlamıştı. Hayır. Onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu.

Ama…
Sonra onu korkutan bir şey olmaya başlamıştı. Sanki beyni karıncalanıyordu. Tuhaf his yoğunlaştıkça gözünün önündeki her şey birbirine karışmaya başladı. Ve karanlık yine gelmişti.

Gördü… Her şeyi gördü… Hatırladı. Kim olduğunu, şu an kimin zihninde, kimin anılarında dolaştığını, buraya nasıl geldiğini…

Transtan kopuşu çok ani olmuştu.
Meiglan öne doğru yıkılırken kuvvetli kollar onu sardı. Titreyen kızı sakinleştirmeye çalıştılar. “Sakin ol Prenses. Acımı paylaşmak kolay değildir. şimdi karar senin. İster burada benimle kalır bu ölü topraklara can verirsin, istersen evine dönersin. Biri benim yeniden doğuşum, diğeri son kez ölüşüm olur.”

“Neden ben,” diye soludu güçsüzce.
Adam şefkatle gülümsedi. “Sen kendini kurban edensin. Kendi ismini verdiğini hatırlıyor olmalısın.”

şimdi her şeyi anlıyordu. Fedakarlık laneti ortadan kaldırmış, bir Syrn, İra’Kous’un kara kalbini almıştı. Laneti başlatan bir aşk ve ihanetti. Görmüştü. Ona yapılan zulmün nasıl nefrete dönüştüğünü, kaybettiği aşkının bir dünyayı nasıl iki ayrı dünyaya böldüğünü... Eskiden tek parça olan Noctemia ve Apyros’un nasıl bir yer olduğunu…

Lanetin kalkması için ihanete karşılık fedakarlık, yitirilen aşka karşılık bir yenisi gerekiyordu. Bu son düşünce yüzünün kıpkırmızı olmasına sebep olmuştu. Artık bir yaratık olmasa da İra’Kous’un güçlerini hala muhafaza ettiği yüzündeki sırıtıştan belliydi.

“Hey, çık zihnimden,” diye söylendi.
“Asla,” dedi adam ciddi bir tavırla. “Buna gerek yok, yüzünün rengi her şeyi ele veriyor küçüğüm.”
“Yani şimdi…”
“Evet laneti sona erdirdin.”
“Peki sen…”
“Evet artık özgürüm.”
“Ama ben…”
Adam gülümsedi. “Seçim konusunda sana karışmayacağım.”
Bu sefer şaşırma sırası İra’daydı. Tekrar atmaya başlayan kalbinin ritmi, bu küçük öpücük karşısında teklemişti.

Posted: Sat Apr 21, 2007 9:42 pm
by Artemis Entreri
Le Sorcier'in Hikayesi


-----------------------------------
ETE KEMİğE BÃ?RÃ?NMÃ?ş
(IN SUCCUM ET SANGUINEM)
-----------------------------------


“Doğanın paramparça edilmiş başyapıtı o. Dindar bir dâhi. Bedenini sığınak olarak kullanan günahın şiddetini sözcüklerle, cümlelerle durdurmaya çalışan, ıstırap çeken, devirdiği 60 yılın ve önündeki muhtemel birkaç yılın acısıyla kıvranan usta bir laf cambazı. Vaaz verirken içindeki Tanrı sevgisi o kadar yoğunlaşıyor ki sözcükleri korkunç ve sarsıcı bir doğruluğa ulaşıyor, günahları yanına yaklaşamaz oluyor, ıstırabı diniyor, siniyor. Fakat birçok duyguyu aynı yoğunlukta barındırabiliriz, öyle değil mi? Tanrı sevgisi çoğu zaman içindeki ağır günahlar yumağına ve yaydığı vicdan azabı ve şiddet kokularına merhem olamıyor. İşte o zamanlar da, ya yazıyor ya da dua ediyor. Dalga dalga gelen bu yazma ve dua etme dürtüsü onda bir saplantı halini alıyor zamanla. Yazmaktan ve dua etmekten o kadar bitkin düşüyor ki artık sadece temel ihtiyaçları için küçücük evinde dolanmaya ve dışarı çıkmaya başlıyor. Vaaz vermeyi bırakıyor. Yemek yemesi, su içmesi, uyuması, para kazanması vb. ihtiyaçlarını ona hatırlatacak ne bir eşi ne çocuğu ne anası ne babası var bu yüzden bu ayrıntıları aklında tutmak zorunda kalıyor. Zihnini meşgul ettiği için fizyolojisine ve artık var olmayan toplumsal kimliğine lanetler yağdırıyor. Tecrit edilmiş bir yaşama, ussal yıkıma bırakıyor kendini. Küçücük evinin küçücük odasına bayılıyor. Ufak camının önüne denk getirilmiş, üstü kurumuş mum kalıntıları ve eskizlerle dolu masasına, odanın diğer köşesinde kahverengi bir battaniye ile örtülü yatağına, duvarındaki İsa resmine, yatağının başucundaki İncile ve haçına, yerdeki ekmek kırıntılarına, yazdığı tüm yazıları içine koyduğu orta boy antika sandığına bayılıyor. Sadece yazmak için mumu yakıyor, onun dışında karanlıkta oturmayı gün ışığına yeğ tutuyor. Zaman mefhumu da yok artık. Onun için “gündüz/gece- Yazı zamanı/dua zamanı” şeklinde işliyor zaman.

Yazdıkları genellikle yaşadığı ikilemler, kaygı, gurur, kibir, nefret, intikam, meydan okuma, sefahat düşkünlüğü vb. şeylerle ilgili oluyor. Kimi zaman gördüğü rüyalar üzerine yazılar yazıyor, kimi zaman da vecizeler geliyor aklına. Duaları ise… Sadece yakarış ve merhamet dilenme üzerine. Son zamanlarda birileri konuşur oldu evin içinde, odasında. Ne vakit dua etmeye kalksa, birileri fısıldaşıyor. Duasını bölmemeye çalışıyor ama kulakları sürekli fısıldaşmaların yönünü, gözleri de fısıldaşanları bulmaya uğraşıyor. Anlıyor ki, sadece dua etmeye çalıştığında duyuyor bu sesleri. İçlerinden anlamlı bir iki kelime kapıyor ama tam anlamıyla çözemiyor. Misal, “Görr”, “ Çizz”. Korkuyor mu? Hayır, hayır, korkmuyor. Korkmak için karşısında nesnel bir şey olması gerektiğini biliyor. Korkunun dehaya da cesarete de ket vuracağını biliyor. Korku onu esir almadıkça, duyduğu sesler de artıyor. Artık sadece dua ederken değil, mütemadiyen seslerle yaşamaya başlıyor. Gayet anlaşılır, kendisine yöneltilen konuşmalar. İrinli ellerini kanatarak yazdığı yazıları bırakıp çizmesini söylüyorlar ona. Başta ne çizmesi gerektiğini bilmiyor, masasının başında elinde yazı aracı önünde boş kâğıdı öylece bekliyor ilk birkaç gün. Sonra çizmeye başlıyor. Manasız şekillerle başlayan çizim aşaması gördüğü rüyaları resmetme serüvenine dönüşüyor.”

Rahip Jumanique
Narbonne, Fransa

Böylece vaiz Vasko Grefarth hayata dair yazdığı yazıların yanında kendi zamanında olmasa bile kendisinden sonraki dönemlerin en ünlü ressamlarından biri oluyor. Yaşadığı sarsıntıların, ikilemlerin, çektiği acıların, nadir de olsa sebepsiz yere içinden taşan neşenin, duyduğu seslerin, tecrit yaşamının, gördüğü rüyaların bir yansıması olan resim ve yazıların birçoğunun bendeniz koleksiyoncu Franca Liu tarafından arşivlendiğini duyan ve geç de olsa Vasko’nun çarpıcı resimlerini görmek veya satın almak isteyen herkes bir bir kapımda bitiveriyorlar. Sanata değer veren koleksiyoncular, tomar tomar paraları nereye saçacaklarını keşfedememiş sığ aristokratlar ve zengin aileler, bilim insanları rahat vermez oluyorlar. Kimileri resimleri görür görmez bu adamın bir dahi olduğunu kimileri de ete kemiğe bürünmüş bir şeytan olduğunu söylüyorlar. Bu iki uç tepki dışında ortalarda bir his uyandırdığını görmedim bu resimlerin. Ben çok dikkat etmemiştim doğrusu. Beni yazdıkları ilgilendiriyor. Vasko’nun yazılarını saklamak için özel bir kasa yaptırttım. Buna daha sonra değineceğim. Ã?nce neden bu yazıyı yazdığımı, neyi amaçladığımı, ne yapmaya çalıştığımı açıklamak istiyorum, eminim sizde “Bu da neyin nesi?” diye dudak büzüyorsunuzdur. Ancak aralardan bir iki kelimeyi cımbızla seçip bu hikâyenin çok tehlikeli bir noktada var olmuş olduğunu anlayacak olanlar da vardır; Delilik ile dehanın görünmez ama var olduğu bilinen ince çizgisinde…

Aklım karışık. Cümlelerimi toparlayamıyorum. Bu koleksiyona başladım başlayalı-yaklaşık 2 sene oluyor- Vasko’dan başka bir şey düşünemiyorum. Sürekli onun yazılarını okuyorum, resimlerine bakıyorum. Daha fazlası için seyahatler yapıyor, dolandırıcılarla muhatap oluyor, bir ikide kazıklanıyorum elbette, para harcıyor, dolaşıyor, dolaşıyorum. Elimdekilerden daha fazlası olduğunu biliyorum. Baba mesleğini devraldığım 20’li yaşlarımdan bu yana eskiye ve nadir bulunana karşı olan tutkum okulumu, sevdiğim kadını her şeyi bırakmama neden olmuştu. Pişman değilim yoksa yıllar boyu düşünü kurduğum “Sadece benim keşfettiğim ve benim olan bir koleksiyon”’a nasıl kavuşurdum? Vasko Grefarth’ı gittiğim Fransa seyahati sırasında keşfettim. Narbonne şehrinde antikacı bir dostumu ziyarete gitmiştim. Aynı zamanda bana göstermek istediği birkaç parça eserin alımı da yanıma kar kalacaktı. İşlerimizi bitirdikten sonra Narbonne Katedralini görmeye gideceğimi söyleyince bana eşlik etti. Muazzam iki kuleye sahip olmasına karşın maalesef tamamlanamamış bu başyapıt heybetli gölgesinde envai çeşit insan barındırıyordu. Bu insanlardan bir grup az ilerde yaşlıca bir adamı ortalarına almış itip kakıyorlardı. Uzatmayayım, neler olduğunu öğrenme dürtüm sayesinde kavganın ortasında buluverdim kendimi. Birilerine bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bağırıyor hatta kendimi korumak için vuruyordum da. Sonunda “Ayıptır, adil değildir” diye diye çekip çıkardım adamcağızı. Ben onu sürüklerken o direniyor, “resimlerim, resimlerim kaldı” diye dövünüyordu. En nihayetinde önce oturup sakinleşmesine ve resimleri gidip bizzat toplayacağıma ikna ederek onu oturttum. Tekrar, az önce sanki orda hiçbir şey olmamış gibi sakin olan, meydana geri dönüp adamın yere saçılan resimlerini toplamak için eğildim. Resimlerden birini ters çevirdiğimde önce kaşlarım çatıldı. Sonra ne olduğunu çözememiş gibi resmi yüzümün hizasına getirdim ve uzaktan tekrar baktım ve olduğum yere çöküverdim. Bu resimler bana hem çok tanıdık hem de hiç bizim dünyamıza ait gelmiyorlardı. Paçavra mı yoksa şaheserler miydi? O yaşlı adam mı yapmıştı bunları? Kafama yüzlerce soru üşüşüyor, beri yandan hiçbir şey düşünmüyor sadece resme bakıyordum. Dostum gelip beni kaldırana kadar ne yapacağımı bilemedim. Küçülmüştüm, un ufak olmuştum, ayaklarım çıta, beni taşımaz olmuşlardı. Bir resmin insan üzerinde bu denli katatonik bir etki yapacağını hiç ummamıştım. Ama biliyordum… O resim ve diğerleri benim düşünü kurduğum koleksiyonum olacaklardı. Koluma giren dostumla birlikte yaşlı adamın oturduğu yere geldik. Vahşice resimleri elimden kaptı ve çuvalla pardösü karışımı tuhaf giysisinin içine koydu.

“Adım Franca Liu, bayım. Resimler size mi ait?”

“Bakın, eğer size aitlerse onları satın almak isterim.” Bu teklifim dostumu olduğu kadar yaşlı adamı da şaşırtmıştı. Saçını başını düzeltirken yan gözle de beni süzüyordu.
“Resimler bana ait ama ben yapmadım.” dedi alıngan bir tonla.
“Kimin öyleyse?”
“Ölü birinin.”
“Az önce niye itip kakıyorlardı sizi?”
“Barbarlaaarrrr…” diye bağırdı meydana doğru. Sonra bana döndü.
“Niye olacak, resimler yüzünden. Ben hem yaşlı hem de fakir biriyim, anlıyor musun? Çalışamıyorum, karıma bakamıyorum, oğlum desen… Hırsız. Var olması bir lanet onun. Başıma gelen en kötü şey. Bu resimleri de bir yerlerden çalmış. Ne yapayım ha? Siz söyleyin efendiler. Bu suça ortak olmayayım da açlıktan öleyim mi? Satıyorum bende!”
“Adın nedir?”
“Adım Jean. Jean Chiliére.”
“Bay Chiliére, oğlunuzla konuşmalıyım efendim. Tüm bu yaşananlardan sonra size güzel bir de haber vereyim. Elinizdeki tüm resimleri satın alıyorum.” Chiliér’in gözleri ışıldadı. Başta oğluyla tanışma fikrim onu ürkütmüş olsa da bu anlık bir şeydi. Dostumla vedalaştıktan sonra Chiliérle birlikte evine gittik. Amacım oğlundan bu resimleri nereden çaldığı ve kim tarafından yapıldığı bilgisini almaktı. Aldım da. Oğul resimleri yakındaki bir kilisenin rahibinin evinden çalmıştı. Söylediğine göre de bunlardan daha çok vardı. Resimlerin altında imza yoktu ama oğulun fikri rahibin bu ismi bildiği yönündeydi. Çok oyalanmadan Chiliérin elindeki 14 resmi satın aldım ve kiliseye rahibi görmeye gittim ve o da bana size az önce alıntı şeklinde sunduğum sözleri ve daha fazlasını söyledi.

Evet, gelelim bu hikâyeyi yazma amacıma. Başta düşündüğüm tek şey anlaşılan bu hikâyenin rahibe yazması için yeterince çekici gelmemiş olmasıydı. Belki de hem resimlerin hem de hikâyenin sır olarak kalması gerektiğini düşünüyor olmalıydı. Ben düşünmüyorum. Yazıyorum çünkü rahibe katılıyorum. Bu bir sır olarak kalmalıydı. Mantıksız mı geldi? Yo, değil. Neler yaşadığımı bilmiyorsunuz. Vasko’nun yaşadığı ıstırabı o kadar derinden hissediyorum ki artık dayanamıyorum. Düşünü kurduğum şey tam bir kâbus halini aldı. Keşke ile başlayan cümleler kurmak istemem ama çok yaklaştım doğrusu. İnsanlar, farelerin peynire üşüştüğü gibi üşüşüyorlar başıma. Sorular soruyorlar, çılgın gibiler. Belki de bu yarayla hiç oynamamalıydım…

Resimler beni ürkütüyor artık. Rahipten öğrendiğime göre Vasko rüyalarını resmetmiş. Kim böyle rüyalar görür? Kim bende mevcut olan yaklaşık 90 resme bu denli, dilim varmıyor, iğrenç anormalliği işlemiş olabilir? Bu resimler bizim dünyamıza ait olamaz, hayır. Rüya bile olamaz. Resimlerde hep gökyüzünde salınan beyaz-gri-siyah karışımı ruhlar var. Gözlerinizi kırpmadan bakarsanız sanki hareket ediyor hissi uyandırıyorlar. Eriyen suratlar, kana bulanmış eller, cerahatli vücutlar, tuhaf, adlandıramadığım yaratıklar… Çokça altın eşyalar da resmedilmiş. Altın kalemler, altın giysiler, altın haçlar, altın dişler… Tüm resimlerin insanda uyandırdığı tek ortak his “ürperme” bence. Başta, yani resimleri bulduğumda böyle düşünmüyordum ama kim bilir; belki o zaman ki ben şimdiki ben değildir. Yazıları için yaptırdığım kasa duruyor. Heybetli bir şey. Vasko’nun yazdığı konular hepimizin bildiği şeyler. Tek fark üslubu. Okuduğunuzda utanıyorsunuz. Evet, utanıyorsunuz. Ã?ünkü Vasko size hitap ediyor, ta derinlerde gizlediğiniz işlenmiş günahları, görülmüş edepsiz rüyaları, düşünülmüş ve işlenmiş suçları, kötülükleri, hepsini birer birer buluyor ve yüzünüze vuruyor. Kaçamıyorsunuz. Ya sinirlenip kâğıt tomarını fırlatıp atıyorsunuz ya da utanç içinde okumaya devam ediyorsunuz. Zavallı aptallar! Neler satın aldıklarından haberleri yok!

Bu hikâyeyi yazmam, resimlerin tümünü elden çıkarmaya karar vermem ve geceleri yattığım yerde acı çekmeme ve dua etmeme neden olan sesler duymaya başlamamla aynı döneme denk geliyor. Yalnız yaşamam da bu korkuyu körüklüyor. Bir yerlerde yalnızlıktan veya korkudan ölü bulunma fikri git gide daha kabullenilebilir geliyor bana. Bir şeyler bırakmak istiyorum geride. Ne olursa… “Niye?” sorusuna cevap olsun diye bir şeyler…

Bilinmezliğe karşı duyduğum abartılı araştırma dürtüsü ve merak beni yatağa düşürdü. Hasta etti. Vasko’nun zihnini merak ediyordum, bu resimlerin nasıl yapıldığını, yaşayışını her şeyi. Ama artık kafamda sadece iki şey var. Birincisi size bahsettiğim resimlerin verdiği şu izlenimler. Ya bir dehanın ya da bir iblisin elinden çıktığı yorumları yapılan hani. İkincisi ise, rahibin burada size bahsetmediğim uyarıları. Vasko beni esir almışa benziyor, beni rahat bırakmayacak. Resimleri etrafımda olmasa bile zihnime kazındı, hayatımı zindan etmeye yeter derecede delilik tohumlarını beynime serpti.

“ Bay Liu, size anlatıyorum ama beni dinlemiyorsunuz. Hırsız oğlanın iştahını affettim ben. O resimleri de satın aldığınıza göre bana iade etmeniz en yerinde davranış olacaktır. Vasko burada kalmalı. Anlamıyorsunuz.”
“Tek bildiğim bu resimlerin daha önce hiçbir yerde görmediğim şekilde resmedilmiş olmaları. Vasko bir üstatmış. Bu resimler çığır açacak, asıl siz anlamıyorsunuz.”
“ 3 kuşaktır bu emanetleri saklıyoruz biz. Ã?ünkü biliyoruz ki kötülük yayıldığı vakit buna izin verenlerde lanetleneceklerdir.”

Rahibin bu son sözü mütemadiyen aklımda. Sanıyorum bu kötülüğün yayılmasına izin veren benim. Düşlerimi gerçekleştirmemin bedeli lanetlenmem ve yakında deliler evine kapatılacak olmam. Ne yazık! Uzun zamandır yatıyorum. Ã?yle bitkinim ki… Bir resim var gözümün önünde. Vasko’nun bir resmi. Bir köy burası. Üzerinde kocaman, tombul siyah bulutların ve sisin hâkim olduğu bir köy. Çok ev yok. Ben 5 tane seçebildim. Küçücük pencereleri var, sarı bir ışık süzülüyor dışarıya doğru. Sağ köşede büyüklüğü küllerinden anlaşılan ve az da olsa hâlâ yanmakta olan bir yığın var. Gerçek olsa öyle sessiz olurdu ki burası insan kendi kalp atışlarını bile duyabilirdi. Ã?yle pis kokuyor izlenimi veriyor ki, bir ara algılarımdan olsa gerek pis bir şeylerin kokusunu alıyorum. Evlerde ışık var ama hiç sevimli ailelerin şömine başına toplanıp güzel vakit geçirdikleri gibi bir izlenim uyandırmıyor. Nereden bakarsanız bakın ters bir şeyler olduğu belli. İflah olmaz bir karanlık mevcut. Tanrı hiç uğramamış bu köye sanki. Resme baktıkça aklıma üşüşen cümleleri ve duyduğum sesleri harman edip yazmaya başlıyorum…

“Zamanın bol, us’un kıt olduğu sonsuz ve acımasız Orta Ã?ağ Dönemi. Yanlış insanların bol, doğru ruhların az olduğu, Tanrı’nın çok konuşulduğu, az saygı gördüğü Narbonne. Çok konuşanı cayır cayır yakan, susanı lanetleyen acımasız köy halkı. Sevgiyle can bulmuş, nefretle beslenen bir iblis; Hathe.

İnsanların hala yanmakta olan cesetlerle ısındıklarını, sokak aralarında birbirlerini boğazladıklarını, idama mahkûm edilenleri nasıl zevkle seyrettiklerini ve daha birçok şeyi gördük biz. Türlü işkenceler icat ettiler, bu bir meziyetmiş gibi birbirlerine anlattılar, uyguladılar, zevk aldılar. Biz ise…

—Hadi, söyleyin. Sizse bir şey yapmadınız.

Bu doğru değil… değildi.

Hathe geldi sonra. İçimize giren iblis, bizi günden güne karanlığa çeken, içimizdeki duygu kırıntılarını emen ve ne yazık ki nefretimizle beslenen Hathe. Kendimizden, toplumsal rollerimizden, ilkel çekingenliğimizden, ölümden, işkenceden, çok korktuğumuz halde hiç korkmuyormuşuz gibi davranmaktan, hissizlik ve kabullenmişlikten, bu duygularla savaşmaktan, onları bastırarak yaşamaktan ve en zoru Hathe’yi içimizden çıkaramamaktan, onu susturamamaktan nefret ediyoruz. Tanrı ise…

—Işığın efendisi… Yıllar sizi ya yaşlandırıyor ya aptallaştırıyor. Belki her ikisi de. Etrafınıza bir bakın. Bakın hadi. Kaosun sıcaklığı her yanı sarmamış mı? Kuzgunlar gölgelerini serpiştirmemişler mi dört yana?, Kanın o muhteşem rengi gözlerinizi kamaştırmıyor mu? İrinli ellerinize bakın o zaman… Kanıyorlar... Siz kana alışıksınız. Kırmızı sizin en sevdiğiniz renktir. Tanrı ise... beyazdır.

Suuussss… Bizi rahat bırak artık. Ã?ek kötülük dolu pençelerini üzerimizden. Haykırıyoruz ama gücümüz tükeniyor. Tepemizdeki bulutlar şiştikçe şişiyor. Birbirimizin suretlerini seçemez olduk. Evlerde cılız ışıklar var. Rüzgârla sis o cılız ışığın yansımasında buluşup oynaşıyorlar. Ama sevimli gelmiyor. Başka diyarlarda da Hatheler olduğunu biliyoruz. İyi insanlara musallat olan. Onları canileştiren, günaha boğan…”

Benim sayemde ya da benim yüzümden… Hangi sebeple olursa olsun Vasko artık ünlü bir ressam. Hatta “Tarihteki en ünlü gotik ressamlardan biri” diyorlarmış onun için. Hastayım ama bihaber değilim. Vasko resimleri ve yazılarıyla ete kemiğe büründü. Kafamda, etrafta dolaşıyor. Bense sadece tek bir şeyi düşlüyorum artık; düş görmemeyi.





LeSorcier, 2007

Posted: Sat Apr 21, 2007 9:45 pm
by Artemis Entreri
Burak Mollamehmetoğlu'nun Hikayesi


--------
KAPICI
--------



O gece Maruaba şehri, yağmurun koynunda titreyen bir fani gibi ıslak ve mahzundu.

Sıradan bir geceydi. Ã?amura bulanmış sokaklarda kimseyi bulamazdınız. İnleyen rüzgârlar gecenin koyu gölgeleriyle kol kola girmiş tüm sokaklarda geziniyor; uğultusu kapılara yaslanıp pencereleri yokluyordu. Sağa sola –ama hep beraber savrulan yağmur damlaları, şimşek çakıp ta sokaklar bembeyaz bir aydınlıkla bir anlığına ışıldayınca şeffaf perdeler gibi görünüyor ve sert hareketlerle birbirleri içine karışıp dağılıyordu. Daracık ve çamur deryasına dönmüş sokaklar, eğer bir şimşek çakmamışsa kesinlikle kapkaranlıktı; bu sokakların uğursuz görünüşlerini naçizane bir tavırla silmeyi deneyen kandiller çoktan sönmüştü ve muhakkak rüzgâr bunu yaparken büyük bir keyif almıştı. Zira koyu gölgeler içinde Maruaba daha anlamlı ve kentin yokluğuna özlem duyan toprağın iç çekişlerini haklı çıkaracak denli çarpık bir yerleşimdi. Ne zaman güneş ışığı tozlu, bakımsız ve avare yollarına kavurucu gününü serpse ya da çarpık ve eğri büğrü evler o boğucu sokaklara garip gölgeler düşürse Maruaba, adeta bir şehir gibi görünmeye çalışan, eli ayağı aksak, pislik içindeki bir köyler topluluğunu andırırdı.

Ve işte bu içler acısı haldeki acuze kent –yani Maruaba, Laimzaran’ın başşehriydi.

Talihin üstüne yüklediği göreve aldırmadan günlerini kayıtsızlık ve düzensizlik içinde geçiren bu kentin şanı eskiden ciddiye alınır ve önemsenirdi. Ne var ki bu hikâyede öyle değil. Belki de –kim bilir?- geleceğin tahminden öteye geçilemeyecek günlerinde, toprağın bir kere daha üzerinde gururla taşımaktan şeref duyacağı mağrur ve şatafatlı bir yer olur.

Gelin görün ki bu geceyi de içine alan dönem, Kolonist Kral Kaledani’ nin, Laimzaran Ölkesi’nin başına ördüğü çorapları tarihe kaydeden yazmanların dönemini gelecek addeden bir zamandı. Yine de, Kapıyı müjdeleyen ve ölüleriyle başları belaya girmiş Tannahe halkına yardıma gelen rahiplerden sonra yaklaşık altı yüz yaz geçmişti ve hımbıl hükümdar Hurayfe’nin Laimzaran’ı sefalete mahkûm ettiği hükümranlığının günleri yaşanıyordu. Hurayfe’ nin sarayı, Maruaba’nın en tepesinde, çamurun üstünde pırıldayan bir inci gibi acayip ve akıl almaz bir yapıydı.

***

İşte böyle karanlık ve soğuk bir gecede, karmakarışık yolları adımlayarak tek katlı, metruk bir evin önüne uzun boylu bir adam geldi. Kapıyı yumruklarken, yağmur damlaları suratına hızla çarpıyor ve pelerinin etekleri uçuşup duruyordu. Bir yandan yere dayadığı kızıl asasından destek alırken, bu destek yorulmuş vücuduna yeteriz geliyormuşçasına hızlıca soluklar alıyordu. Geceyi esir almış yağmur ve soğuğun altında aceleyle ilerlediği belli olan bu yabancı, şimdi kapının öbür yanında ayak seslerini duydu. Ağlamaklı bir kadın ‘ geliyorum!’ diye bağırıyordu.

Kadın kapıyı açtığında rüzgar içeriye daldı. Kadının yıpranmış ve beyaz saçları gecenin haşin esintisiyle birbiri içine karışıp tel tel savruldu. Ne var ki o buna aldırmıyordu. Karşısında dikilmiş uzun boylu siluete azap çeken gözlerle baktı:

“ şaman?”

Adamın uzun pelerininin başlığı yukarı aşağıya oynadı; bir suratın şekillenmesi gereken yer, yüzün kıvrımlarından sıyrılan koyu gölgelerle kararmıştı. Başlığın içindeki karanlıktan, şamanın aldığı soğuk nefesin bembeyaz dumanları salınıyordu. şaman, gecenin müphem karaltısı altında bir tehdit unsuru, gecenin sadık bir neferi veya şüpheli imgelerin renksiz gardiyanı gibi dikiliyor ve hiç konuşmuyordu.

Kadın adamın karşısında asık ve acı içindeki yüz ifadesiyle durup ona bir müddet baktı. Gerçekten de yaptığı –yada yaptıklarını iddia ettikleri- işlerin tonuna uygun bir heybeti ve ürperticiliği vardı. şamanın, karşısındakini doğrudan kavrayan meçhullüğü karşısında çaresizce başını eğdi ve onu içeri, baygın bir ışığın aydınlattığı eve buyur etti. Her ne decerede korkutucu olursa olsun; gecenin solgun sıfatını andıran bu adam bir şamandı... bir kapıcı. O ve onunla aynı işi yapanlara herkesin ihtiyacı olurdu.

Evin içinden bir yerden sızlanmalar ve ağıtlar duyuluyordu. Yağmur ve yolu beyaza boyayan şimşekler dışarıda kalmıştı... Kadın kapıyı kapattı.

***

Kapı daracık bir boşluğa açılıyordu. Yer de pespaye bir yolluk, boyası kuruyup rengi atmış duvarlarda bir takım uğur takıları ve nazarlıklar vardı. Genzin diplerinde acı bir yanma yaratan ve alışmanın bir hayli zor olduğu kupkuru bir koku koridorun her yanına sımsıkı yapışmıştı. Boşluğun diğer tarafında başka bir kapı daha vardı ve kandillerle aydınlatılmış, duvarlarında aşağıya yukarıya hareket eden kol ve kafa gölgelerinin oynaştığı bir odaya açılıyordu; inlemeler ve ağıtlar o odadan geliyordu. Kadın ile uzun boylu adam beraberce oraya yöneldiler.

***

Ã?ylesine küçük bir odanın içine o kadar çok insan sığmıştı ki, neredeyse nefes almak bile imkansızdı. şaman başını kapının eşiği hizasından uzatıp içeriyi gözledi. Kalabalığı oluşturanların bir kısmı yerde bağdaş kurmuş, bir kısmı da duvar kenarlarına çekilmiş ayakta duruyordu. Bağdaş kurup oturanlar çoğunlukla kadınlardı ve ileri geri yada sağa sola sallanıp ellerini başlarına vurarak tiz ve şiddetli şekilde ağıt yakıyorlardı. Adam manzaranın vehametine çok az bir miktar üzüldü, gözlerini elinin tersiyle sildi ve oraya neden geldiğini hatırladı. Buna rağmen şaman kalabalıktan dolayı oraya geliş sebebini bir türlü göremiyordu. Tek görebildiği esmer ve yanık tenlerine kızıl kandil alevi vurmuş insanların sürekli kımıldanan kafalarıydı. Anladığı kadarıyla kimse onun gelişine aldırış etmemişti. Hafifçe başını eğerek yanındaki kadına bir şeyler söyledi ve yeniden seyretmeye koyuldu.

Kadın, kapının eşiğinde bekleyen adamın yanından geçip içeri girdi. İnsanların arasından sıyrılarak, en çok feryat eden kadının yanında diz çöktü ve ona sessizce bir şeyler söyledi. Diğer kadın aniden haykırışlarını kesip ayaklandı. Yüzünü kapıya dönüp bekledi. Bu, diğerlerinin susmalarını beklediği anlamına geliyordu. Ã?yle de oldu. Bütün o haykırış ve inlemeler öbeğinden mürekkep ağıtlar yavaşça ama tereddütsüz sönmüştü. şaman odadakilerin artık onun varlığından haberdar olduklarını biliyordu. Bütün o diz çökmüş insanların arasından inatçı ve kendinden emin bir hareketle yükselip ayağa dikilen kadınla göz göze geldi.

Bu kadın diğerinden daha da yaşlıydı. Zayıf kandil ışığında ancak seçilebilen yüz hatları, ölüme yaklaşmış bir faninin olgunlukla biçimlenmiş sıfatından çok, bir kalın çizgiler nehrini andırıyordu. Ayakta zorlukla duruşu ve başının sürekli yavaş hareketlerle sallanışı bir nebze sinirden ama büyük miktarda ona fazla uzun gelmiş yaşamındandı. Bakışlarında yorgun ve –nedense- kızgın bir ifade vardı. Doğruca uzun boylu adama bakıyordu.

“ Sen şaman mısın?” dedi titreyen ve yaşlı sesiyle.
Adam sadece omuz başlarını ve başını oynatarak cevap verdi:
“ Uzun süredir bana böyle seslenirler efendim, ama ben aslında kapıcıyım.”

Yaşlı kadın, içinde peydahlanan bir hezeyan dalgasını bastırır gibi sarsıldı, ama dirayetini yitirmedi. Kapının ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Bir nevi sevdiği insandan bir kere değil, iki kere ayrılmasının habercisiydi. Kapı eşik demekti; kapıcı da, sonsuza dek yitirilecek bir şeylerin habercisi... Yeniden, yükselip alçalan sesiyle sordu; gözleri odanın içinde amaçsız bir gayeyle dolaştı:

“ O, hala burada mı?”

“Eğer buraya, benden önce başka bir şaman gelmediyse burada.”

Kadının yüzünde belirsizlik ifadesi oluştu. Bu elbette kadın için çok zordu. Kim için kolay olabilirdi ki? İnanmak istemiyor gibi bir hali vardı. Vücudu, sanki bu gerçeği kabul etmeyip direniyormuş gibi sarsılıyordu. şaman telkin edici bir sedayla konuştu:

“ Emin olun efendim, eğer kapıdan geçmezse sonsuza dek burada kalabilir, biliyorsunuz.” Söylediklerinin ne kadar etki ettiğini anlamak için bir süre sustu. Kadının etrafındakiler onu boş bakışlarla seyrediyor, sanki şimdi söyleyeceklerine tepki gösterecekmiş gibi tetikte bekliyorlardı.

“Yalnız, kuru bir düşmanlıkla size öfke güder. Yine de bu, döngünün doğasıdır.”

Odanın üzgün ve kahır dolu kalabalığı hep beraber uğuldadı. Evet, işte bu itirazın en bilindik şekliydi. Bulanık ve kesin bir itiraz.

“ Biliyorum, biliyorum” dedi yaşlı kadın aceleyle, uğultuyu bastırarak. “Sadece buna alışmak sandığın kadar kolay değil.”

şaman hiç kıpırdamadı ve sözcüksüz bir anlayış ricasında bulunarak bekledi.

“ Acınızı önemsiz göstermeye çalıştığımı sanmayın ama her fani bunu yaşamak zorundadır. Bunu bir an evvel yapmalıyız- hala sıcakken-, yoksa bir şamandan daha fazlası gerekebilir.”

Bunun üzerine kadın kafasını sallayarak onayladı. Gerçeklerin muhteviyatını, onları reddederek değiştiremezdi. Yeniden, kalabalığın etrafına üşüştüğü noktaya bakıp şamanı içeriye davet etti. Aniden, o süre boyunca, sessiz sessiz ağlayan onca insan, yaşlı kadının bir işaretiyle duvar diplerine doğru geriledi ve hepsinin başında bekleştiği yatak ortaya çıktı.

***

Aslında yalnızca bir sedirdi. Üstüne yalnızca beyaz bir çarşaf serilmişti. Üzerinde boylu boyunca uzanmış bir adam yatıyordu. Daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, bir adamdan geride kalanlar... Yüzü kireç gibiydi. Gözleri kapalıydı ve yanakları içe doğru çökmüştü. Hiç kıpırdamıyor, en ufak bir harekette bile bulunmuyordu; kaskatı bir mukavemetle, sonsuz çürümenin başlamasına hazırdı sanki.

şaman, önünde açılan boşluktan odanın içlerine doğru ilerledi ve sedirin başucunda diz çöküp, başlığını geriye attı. Kara teni kızıl ışıklar içinde zar zor seçiliyordu. Ã?enesinden bir tutam sakal aşağıya sarkıyor, gri gözleri loş aydınlıkta pırıldıyordu. Etli dudakları, bir şeyler mırıldanırmış gibi belli belirsiz oynadı. Doğrudan yatakta yatan adama bakıyor ve ondan daha hareketsiz duruyordu.

Odanın içinde çıt yoktu. Sanki az evvel canhıraş çığlıklar atıp kendilerini paralayan insanlar bunlar değildi. Dışarıda gümbürdeyen gök gürültüleri dahi daha cılız ve sahteydi adeta. şaman bir süre çömeldiği yerde put gibi kıpırtısız durdu. Sonra yaşlı kadın bir iki adım ilerleyip şamanın omzuna dokundu; bir taş kadar sertti adam. Bir ricacı edasıyla konuştu kadım:

“ Onunla son bir kez konuşabilir miyim?” Belli ki artık gerçek, yüreğinin direniş gösteren surlarını yakıp yıkmış, azar azar benliğine hakim olmaya başlamıştı. Nihayetinde, yaşlı kadının yegane arzusu sadece buydu.

Buna rağmen şaman hayır anlamında başını sallayınca içini öyle bir çekti ki, o anda dünyanın tüm elemleri onun bedbaht ruhuna üşüşmüş gibiydi; belki de öyleydi.

“ şimdi” diyerek sessizliğini bozdu şaman. Ã?ömeldiği yerin arkasında onu seyreden kalabalığa omzunun üstünden belli belirsiz baktı:

“şimdi beni onunla yalnız bırakmanızı istiyorum. Onu son bir kez görmek istemeniz boş bir hayal çünkü olmayacak.”

“ Ama son bir kez görmek yasak değil ki. Komşularımızın çoğu ölüleriyle son kez konuşup, onları huzur içinde yolluyorlarmış. Üstelik bunu şaman sağlıyormuş” dedi kalabalığın içinden kalın sesli bir adam.

“... miş” şaman horgörünün en kalın maskesini takınarak mırıldanmıştı, “ sizi mahveden hep bu ‘miş’ ler değil mi zaten? Hurafeleriniz içinde boğuluyorsunuz. Gerçekleri değiştiremezseniz; kendiniz bir gerçek yaratıp ona inanamazsınız. Gerçek bir tanedir, daha fazla değil! Ve sizin gerçeğiniz tutmazsa, kendinizi değil de, başkasını suçlayamazsınız. Doğal olanı yalanla çarpıtmayın.”

Son sözlerini yılgınlık ve tiksinti içinde söyleyivermişti. Bu sahneye ziyarete gittiği her evde şahit olmaktan bıktığını fark etti. Fikirler önemliydi, insanları fikirleri yaşatır, fikirleri önemli kılardı. Fakat böylesi akılsızlıklar, eskinin bilgelerine akraba olması muhtemel bir halka hiç bir zaman yakışmamıştı. Kulaktan dolma saçmalıklara inanmak ancak ahmakların işi olabilirdi. Neden sonra kadim bilgeler geldi aklına. Çok eski zamanların ışıklı ve kıymetli anları... Kaç vakit geçmişti? Ve o, kaç vakittir bu yobaz fikirli insanların derdine derman olmaya gayret ediyordu?

Ev efradının hala talep eden gözlerle kendisine baktığını görünce sesi sertleşti ve tehditkar bir hal aldı:

“İsteğinizin olması imkansız; bundan önce hiç olmadı, bundan sonrada olmayacak! Ben size gerçeği söyledikçe neden bana inanmıyorsunuz?”

Hepsini teker teker süzdü ve suratlarındaki kaba ve anlamak istemeyen ifadeyi gördü. Derin bir nefes aldı, ve her ne söyleyecekse yutarak kendini sakinleştirdi:

“ Hepiniz dışarı çıkın, lütfen. Böylece işimi daha kolay yapabilirim.”

Homurdanarak hareket eden grubun, odayı boşaltması zaman aldı. En son, en yaşlı kadın kalmıştı. Kapının eşiğinde şamana bakıyordu.

“ Ben bunu kaldırabilirim. Yalvarırım kalmama izin ver. Geriye kalan sayılı günlerimi biraz da olsa huzurlu geçirmem için.”

şaman uzun süre düşünmedi. Ne önemi vardı ki? Asırlar boyunca kabuk bağlayıp sertleşmiş gelenek ve dedikoduları bir gecede mağlup edemezdi. Hiç bir zaman da edemeycekti. En iyisi boşvermek ve işini bir an önce bitirmeye çalışmaktı. Gözleri hala yatakta yatan adama bakarken kafasını salladı. Yaşlı kadın, onun arkasındaki bir iskemleye oturdu ve bitap gözlerle seyre koyuldu...

***

şaman odadan çıktığında her şey bitmişti.

Kapının önünde bekleşen kalabalık akraba topluluğu, keder ve bilinmezliğin boyası suratlarına çalınmış gibi somurtkan, kararsız ve sinirliydiler. Yabancı adamın önünde, acıklı melodilerden örülmüş bir duvar gibi dikiliyorlardı. Hepsi, kısa bir an için şamanın gri gözlerine baktılar. Uzun boylu ve soğuk bakışlı adam tek tek bütün bakışlarla yüzleşti ve herkesin yüreğini dipsiz bir zemheri kapladı. şaman, karşısında duran kalabalığın, kendi gözlerinde gördüğü katı tutumu neye yorduğunu biliyordu: şaman başarılı olmuş, bedeni terk eden ruha sonsuzluğun kapısına kadar eşlik etmişti. –Ki bu refakatin tüm anları, ayrı ve inanılmaz bir hikâyeydi-

Kara suratlı ve somurtkan adam son bir derin nefes alıp başını önüne eğdi. Hızlı adımlarla dış kapıya yönelirken, azap dolu ev halkı yanından süzülüp odayı yeniden doldurdu. Artık sesleri daha acı ve çaresiz ezgilerle doluydu. Yegâne odak noktaları bu ıstıraptı ve ağlamaklı hallerinden gayri bir şeyi fark etmez haldeydiler.

Kimse şamanı dış kapıya kadar geçirmedi, kimse şamana yaptıklarından dolayı minnet göstermedi; O’da göstermelerini bekleyemezdi. Bir an evvel bu yas evinden ayrılmak istiyordu. Ağıtların kor kor yaktığı başka bir eve giderken, aradaki mesafeyi kendi benliğini sakinleştirmek için kullanacaktı.

Başlığını kafasına geçirip kapıyı açtı ve yağan yağmura endişeyle baktı. Gecenin yağmurla palazlanan soğuğu eşikte onu selamlarken yanaklarındaki etleri ısırdı. Başlığını siper gibi gözlerinin önüne çekip silkindi; ıslak gecenin sokaklarında yağmurun onu kırbaçlamasına müsaade etmeye hazırdı.

***

Gece bitmeden üç yere daha uğraması gerekiyordu; üç evde daha aynı elzem kahrı arttırması, ölüm karşısında benzeşen yanık feryatları çoğaltması gerekiyordu.

Gittiği her hanede ona saldırmaya hazır düşman gözlerle irade mücadelesine girişmeye alışmıştı; sanki sevdiklerinin canını alan kendisiymiş gibi… Biliyordu; ne anlaması ne de anlatması kolaydı üstlendiği işi. Ölünün şaşkın ruhuna kılavuzluk ettiğini, o berbat ve savruk anda, yalnız kalmış ruhu telkin edip meçhul bir kapıya değin sürüklediğini ya da hem ölü hem de arkada kalan canlılar için en iyisi olacak seçimin uygulayıcısı unvanını barındırdığını hiçbir kelimeyle ifade edemezdi. Yine de onun benliğini yakan en kötü his, bunu başkalarının iyiliği adına yapsa da, kimseden anlayış bulamamasıydı.

Yıpranmış kösele tabanları çamurların içine batıp çıkan çizmeleri ayağına vuruyordu. Bir müddet durup, hızlı yürüyüşüne ara verdi. Yanında durduğu kambur evin duvarından destek alıp çizmesini çıkardı ve ters çevirip içine girmiş olması muhtemel taş parçasını def etti.

Aklında hala, ayrıldığı evdeki insanların feveranları tepiniyordu. Esefle başını salladı. İnsanlara sonuçları asla bilinememiş –ve muhtemelen de hiçbir zaman bilinemeyecek bir ilaç sunuyordu.

Nice zamandır hiçbir ırktan hiçbir birey normal bir ölümle hayatını noktalayamıyordu. Eski bilgiler ve kutsal yazıtlar bu konuda net bir açıklama getirmemişti. Nesiller boyu anlatılan hikâyeler vardı. Mesela eskiden ruhlar bedeni terk ettiklerinde kendi başlarına yolculuk edip kapıyı bulabilirlermiş. Kimseye musallat olmaz, yakınlarını ve akrabalarını korkutup hırpalamazlarmış. Kadim çağlarda şamanlar-ya da kapıcılar yokmuş. Olsalar bile ölünün ardından sadece dua eder ve sonra çekip giderlermiş. şimdilerde ise bir şaman ruha yol göstermedikçe, o ruh bedeni terk ettiği yerden ayrılmaz ve ayrılamadığı her an öfkesi şiddetle artar. Hatta öfkesi öyle bir raddeye ulaşır ki, yaşarken en sevdikleri olanlara tarifsiz zulümler eder ve dehşete düşmelerine sebep olur. İşte tüm bu sıkıntılar yaşanmasın diye şaman ruhun kapıyı görmesini sağlar ve ona kılavuzluk eder. Ne var ki hiçbir zaman takdir edilmez veya şükranla uğurlanmaz.


***

Köhne ve pespaye evlerin arasından yoluna devam ederken, sokağın başından birinin adını seslendiğini duydu.

İrkildi... şaşkınlıkla dönüp arkasına baktı ve yağmurdan daha soğuk bir cefa iliklerine kadar işledi. Böyle bir şey beklemiyordu. Yağmurun altında ve yağmurdan korunmaya gerek duymayan bir yabancı, karanlığın karşı kıyısında bekleyen koyu bir siluet, bir kez daha şimdi daha yüksek bir sesle şaman’ın ismini zikretti. Ã?ağrısı, yağmurun rendesinde parçalanan rüzgârın kuvvetli kolları arasında zar zor duyuldu. şaman ilk defa, yıllardır özlem duyduğu şeyden korktu; çünkü artık ölümün –yani hasretle beklediğinin- yakınlaştığını düşünüyordu. Benliğinin karanlık mahzenleri içinde toz tutmuş bir heyecan, artık yüzeye çıkmış, dur durak bilmeden şamanı sarmalıyordu. O ise her duygusunu elinin tersiyle itip, yabancıya doğru adımlar attı: yumuşak ve tedirgin adımlar... Kafasında planlar yaparken, ona zaman kazandıran adımlar.

Yabancı onun geldiğini görünce, yağmuru zar zor üzerinden aşırtan bir saçağın altına sığındı. Sokak her şimşek çakışında sulu bir parıltıyla aydınlanıyordu; rüzgârın inleyişi gerçekti ve yağmurun sayısız damlaları, okyanustaki amansız girdaplar misali beraberce dönüp yerdeki çamur birikintilerinin içlerine düşüyordu. Minik ve mahzun pencereler, sokağın göğsü üzerine solgun kızıl ışıklar salıyor ama bu titrek ve ödlek kızıl ışıklar, gecenin kudretli siyahlığı karşısında nefessiz kalıp, pencerenin pervazı önünde sönüveriyorlardı.

şaman sokağın kasvetini kalbinde taşıyordu sanki. Saçağın altına gitmedi. Yabancıya yağmurun altından baktı. Yabancı kollarını göğsünde sıkı sıkı birleştirdi ve ısınmak için hafifçe yaylandı. Tehditkar havasını maskelemeye çalışan anlamsız bir haylazlıkla gülümsedi:

“ Defur? Bu senin ismin değil mi?”

“Eski ismim. Ama o kadar eski ki, bunu bilmen tuhaf.”

“ Defur” diye sayıkladı yabancı, “ kervan soyan bir haydut. Hapse düşmüş ve idam mahkûmu bir Keraglı.”

şaman hayretler içinde dikiliyor, adeta daha fazlasını bekliyordu. Mahrem olduğuna yemin edebileceği sırları geldi aklına. Gözlerindeki afallamış ifade, sanki onları en derinlere –ama alıl acele- saklamaya çalıştığını ele veriyordu. Hayır hayır, bu uğursuz yabancı en karanlık sırlarını bilemezdi... Bilmemeliydi... Merakla beklerken, yabancı kişinin ağzından dökülen kelimeler, bilinmedik hiç bir şey kalmadığını anlatıyordu:

“ Sen her şeyin farkındaydın; en başından beri hem de.”

“Neymiş o herşey?”

“Herşey işte. Senin ve senin gibilerin, benim ve benim gibilerin dışında artık kimsenin bilmedikleri... Tüm ırkların ikinci uyanışından önce olanlar. Dilersen sana kısa bir özet geçebilirim.”

“Gerek yok.”

“Ã?yleyse kısa keselim. O kadim çağlarda, Karanlığın yeryüzündeki efendisi tamamen yok olmamak için tüm gücünü bedeninden azad edip toprağın üzerine saldı. Böylece güç irade kazandı ve kendini yaşatmak için karanlık mağaralar ve fani bedenlere sıkışmış ruhlar buldu. Karanlık mağaralarda birikenlerin nelere dönüştüğünü bildiğini sanıyorum...”

Kısa bir sessizlik. Ardından şamanın sesi:

“Mavi Göl Taşları”

“Bravo. Gücün ikinci seçeneği ise sen ve sana benzeyen faniler oldu.”

şaman tüm dalavereleri açığa çıkmış bir düzenbaz gibi ahmaklaşmıştı. Bir iki heceyi ancak kekeledikten sonra, “Bütün bunları nasıl bilebilirsin?” dedi.

“Sandığının aksine tüm bilgiler yok olmadı. Ve ben onları buldum. İkinci uyanıştan öncesini bildiğim gibi birinci uyanıştan öncesini dahi bilebiliyorum. Manduso’yu biliyorum; onun şerrinden kurtulmak için bilgelerin neler çektiğini ve onu nasıl da yok edemediklerini biliyorum. Manduso’nun gücünü yeryüzüne yayarak nasıl sinsice varlığını sürdürdüğünü ibret alarak okudum. Ve sen de, onun gücünün bir parçasını taşıyorsun. İşte bu yüzden buradayız.”

“Benim hiç bir suçum yok. Bilinçli olarak mı seçtim bu kaderi ki bana suçlayan gözlerle bakıyorsun?”

“Güzel konuşuyorsun ama yalan söylediğini anlayabilecek kadar çok karşılaştım senin gibilerle. Zira sen, Manduso’nun gücünden bir parça taşıdığını biliyordun. Hepiniz biliyordunuz. Dedim ya, onun bedeninden ayrılan güç irade kazandı ve telkinle kandırma kabiliyeti gelişti. Sana da pek çok şey vaad ettiğinden eminim… Yanılıyor muyum?”

şamanın öfkeye yenilmiş bakışları yabancının pişkin ve kendinden emin gözlerine saldırdı. Bunun dışında, dilinden dökülebilecek herhangi bir cevabı yoktu. Yabancı anladığını belirterek kafasını salladı:

“Demek yanılmamışım. İlk başlarda –yani bir tuhaflık hissettiğinde- sana ölümsüzlüğü müjdeledi. Pek mutlu olduğuna şüphe yok. Zaten azılı ve doymak bilmez bir hayduta daha şeytani bir ganimet verilemez. Ölmeyeceğini bilmek güzeldi. Ama emin olmak için pek çok şey denedin. Bunu yüzünden okuyabiliyorum.”

Ani bir el hareketi ve yabancının işaret parmağı yağmur damlaları içinde zarifçe dans ederek şamanın yüzünü gösterdi.

şaman burnundan soludu ve beyaz dumanlar loş sokağın ıslaklığı içinde kayboldu, “Kısa keseceğini söylemiştin.”

“Yaşlanıyorum” yabancı söylediğini anlatmak istercesine belini tutup hafifçe eğildi. “Yaşlandıkça konuşmadan durmak zorlaşıyor.”

Hareketlerindeki lakaytlık şamanı çileden çıkartıyordu.

“Bana neden beni suçlamaya çalıştığından bahset. Benim eski yaşamımda kim olduğumun ne önemi var? Geçmiş, gelecekte kim olduğumuzu belirleyemez.”

Yabancının birden ciddileşen hali ve şamanın sözlerini kabul etmeyen keskin bir el hareketi:

“Yanılıyorsun. Ölümsüz olarak o kadar çok yaşayıp, öyle pis ve ahlaksız işlere karıştın ki, sırf bunlar yüzünden bile şimdi cezalandırılmayı hak ediyorsun.

“Sonra ne oldu Defur?” Yabancı, şamanın ismini üstüne basarak söylemişti. “Ölümsüz olmaktan bıkıp, sana hiç vaad edilmemiş ölümün peşine düştün değil mi? Ama olmadı. Ölümü ararken ölülerle yakınlaştın ve şaman olmaya karar verdin. Ölümle içli dışlı olmanın tek yolu buydu. Eğer benliğindeki kötülük ateşini küllendiren bir şey olmuşsa, o da ölülerle olan münasebetindir herhalde.”

şaman gözlerini yere dikip yabancının haklılığını onayladı. Eğer ölümsüzlük onda bir tiksintiye yol açmasaydı, ne ölüme hasret güder ne de günahları için pişmanlık dolu geceler geçirirdi.


Yabancı yerinde tepinerek soğuktan korunmaya çalışırken, içinde taşıdığı gücün büyüleyici özelliklerine yakışmayacak derecede laubali görünüyordu. Buna rağmen sesi, bu laubali bedenin çok ayrı bir uzvu, kendi başına bir büyü gibi ciddi ve davudiydi:

“Oysa ya önceleri; ikinci uyanıştan önce… O denli sapkın günahlar peydahladın ki, gücünü içinde taşıdığın efendine layık olmak için çırpınır gibiydin. Ne oldu peki? Sizi yurduna çağırmasını beklerken küçük ve kanlı oyunlar oynadınız.” Yabancının sesi yavaşça sertleşip saldırganlaşmıştı. “Ve seni ve senin gibileri çağırdığında çılgına döndün ama gidemedin. Son işlediğin suçlar yüzünden izbe bir mahzendeydin değil mi? Seni, her yerinden zincirlerle soğuk taş zemine bağlayıp, infaz anına kadar öyle tuttular. Fakat talih benim anlamadığım bir mekanizma; kötüleri daha çok seviyor... Uyanış sırasında herkesin bilinci ve benliği uyutulduğunda sen de kurtulmuş oldun. O zincirlerden nasıl kurtulduğunu ise tahmin edemiyorum ama bunu merak ederek vakit harcayacak değilim.

“Sonuç olarak herkesten önce sen uyandın ve hiç iz bırakmadın. Ama ben seni buldum.”

“Ama ben değiştim,” şaman şiddetle itiraz etti, itirazında haklıydı. Yabancı saçaktan dökülen suların arasından sıyrılıp onunla yüz yüze geldi:

“ Bu bir şeyi değiştirmez. Bilgelerin hikmetini hala bilenler var ve bunca yıldan sonra, açtığın kapıdan senin geçme vaktin geldi.” İki adamın iradeleri yağmur altında parladı.

“ Hakkın olmadan pek çok insan ömrü yaşadın ve şüphesiz süre giden hayatın, çarpık bir ilmin eseri oldu.”

Yabancının sesi ikna etme çabasıyla samimiyet ve hiddet arasında gidip geliyordu. Birden kişilik değiştirmiş, az önce gazap kusmaya hazır adam olmaktan çıkmıştı “ ... O ilim ki, çok zorlu sınavlara tabii tuttuklarına mağlup oldu ve defedildi. Ama iki tarafında senden haberi yoktu, çünkü sen bir mahzende idam edilmeyi bekliyordun.”

“ Ama bu benim suçum değildi.” Defur açıkça isyan ediyor, içinde biriken korkunun dumanlarını soluyordu.

“ Muhakkak,” dedi yabancı. Bir süre siyah gökten düşen damlalara baktı. “Sen bir suçlu değil, ne olursa olsun, kurbansın. Senin gibiler ne uyutuldu, ne de yeniden uyandı. Ã?ünkü senin yazgını paylaşanların büyük kısmı ona gitti, geriye kalanlar bulundu ve senin gibi olanlardan hiç kalmadı sanılıyordu.”

şaman hiddetle adamın yakasına yapıştı ve tüm gücüyle haykırdı; “Ben bir insanım!”

Yabancının işaret parmağı, Defur’un göğsüne dokundu ve şaman kilitlendi. Yabancı kendini ondan kurtarıp, bir adım geri çekildi:

“ Sen ölemeyensin. İnkâr etsen de bunu biliyorsun. Ruhları eşikten geçirmen de sana yeni bir isim vermez. Sen, ölemeyensin. şimdi senden, bir ölemeyen gibi davranmanı bekliyorum.”

Ölemeyenler, hallerinden dolayı ölümü arzulayanlardı. Yabancı, eski kayıtlarda buna rastlamıştı. Ölümsüzlüğün kuruttuğu ruhları, çürümeyen bedenlerin içinde durmadan yenik düşer ve faniliğin uzaklaştığı zamanlar boyunca hüzünle kahrolurlardı. Vaat edilen özgürlüğü tadamadıkça körleşir, manasızlaşır, sönerlerdi. Eski çağlarda pek çok ölemeyen, Manduso tarafından çağrılmadan evvel, Art-Funar arifleri tarafından kurtarılmıştı. Bir kısmı da sonu, kendi yollarıyla elde etmişlerdi. Ama çağrıya başarıyla cevap verip Manduso’ya, karanlığın yeryüzündeki efendisine ulaşanlar da olmuştu.

Artık eski çağların üzerine pek çok asır binmişti. Defur, içine kondurulmuş olan gücün bencilliği sebebiyle ölümsüzlüğü benimsemişti. Ve seneler boyu kapıyı ve ardını hasretle merak etse de, şu anda o kadar emin olamıyordu. Yaşadığı uzun yıllar, birden yetmez olmuştu. Sadece kendini düşünüyordu o anda, kurtulmaya çabalaması nafileydi ve için için yanıyordu... Kurbanların en şanssızıydı...

Defur yerde, çamurun içinde yatıyordu. Yabancı az önce şamanın gözlerini kapamış, elinde tuttuğu mavi cisimle sokaktan ayrılıyordu.

şaman her zaman kapıyı merak etmişti, daha doğrusu eşiğin ardını. Yabancı Defur’un suratına son kez baktığında, sadece hayret içinde donakalmış bir ifadeye şahit oldu. şaman’ın ne için hayret ettiği muammaydı; ya son anında kendine kızmıştı, ya da haklıydı...

Posted: Sat Apr 21, 2007 9:48 pm
by Artemis Entreri
Paradoxian'ın Hikayesi


------------------
Kalehor'un Kılıcı
------------------



Eşref… Bir padişahın oğlu. Devlet-i Öli Osman’ın şehzadelerinden…

Eşref, daha 12 yaşında olmasına rağmen çok cesurdu. Arkadaşlarıyla güreş yaptığı zaman, cüssesinden hiç beklenmeyecek şekilde hep o kazanırdı. Sözünü esirgemeden konuşur, karşısındakini zekasıyla kendine hayran bırakırdı. Tam bir Osmanlı şehzadesine yakışacak şekilde davranışları vardı. Herkes onu sultandan sonra tahta geçecek kişi olarak görüyordu.

Ancak Eşref’in kimsenin bilmediği bir yönü vardı: O tahta çıkmak istemiyordu. Oysa babası da dahil olmak üzere bütün saray halkı onun tahta geçeceğinden emindi. O daha çok Lala’nın kendisine anlattığı bazı hikayeleri düşünüp dururdu. Lala’nın anlattığı masalları gece yatağında düşünür, sonra da rüyasında görürdü.

Rüyalarında her zaman bir kahramandı. O masallardaki erkekler gibi olmak istiyordu. Okuyor, dinliyor ve onların her macerasını, zorluklar karşısındaki her tepkilerini aklına kazıyordu.

Saray’da heyecan pek yoktu. Gönlü cenk ateşiyle yanar tutuşurdu lakin, hem yaşı küçük olduğundan hem de barış döneminde olduklarından bu isteğini sarayda birlikte eğitim aldığı diğer çocuklarla ve kardeşleriyle oyunlar oynayarak, kılıç alıştırmaları yaparak bastırmaya çalışıyordu. Ama çoğunlukla, çekildiği bir köşede sakince oturuyor, düşünüyordu Eşref. “Ya o diyarlar gerçekten varsa?” diye düşünmeden geçen bir günü yoktu. Oralarda olmayı o kadar isterdi ki… Devlerle güreşmeyi, güzel prenseslerin hayatını kurtarmayı, ejderhalara meydan okumayı, aslanlarla oyunlar oynamayı… Biliyordu. Her Osmanlı gibi, hele ki Hanedan soyundan bir Osmanlı gibi o da savaşçı bir Türk’tü. Ve bir gün o da savaşacaktı. Yalnız; Fransız ile, İngiliz ile savaşmak değildi istediği. İnsanların her birinin korkacağı yaratıklarla savaşmak istiyordu. Fakat onların masal kahramanları olduğunu bildiği için bu arzusuna asla ulaşamayacağını da biliyordu.

Arada sırada sarayda canı sıkıldığında Boğaziçi’ne giderdi Eşref. Arkada kendisini kollayan muhafızları olduğu halde uzaktan balıkçıları seyrederdi.

Bir gün tüm balıkçıların arasından birisi dikkatini çekti. Daha önce onu balıkçıların arasında görmemişti. Görse hatırlardı. Balıkçının uzun saçları, diğer Osmanlıların sardığı normal sarık şeklinden daha farklı duran sarığının altından sarkıyordu. Diğer balıkçılardan uzak, Eşref’e yakın bir yerde avlıyordu balıklarını. İstanbul’un serin sularında keyifle yüzen balıklar onun oltasına takılıyor, birkaç saniye sonra kendilerini Boğaz’la kıyaslanamayacak kadar küçük bir su birikintisinin içinde buluyorlar, bunun şaşkınlığını ise aynı birikinti içindeki diğer balıklarla çaresizce çırpınarak belli ediyorlardı.

Eşref balıkçıya hayran hayran bakarken, gizemli balıkçı dönüp, deniz kadar mavi gözleriyle ona baktı. Eşref aniden irkildi. Fakat nedenini anlamadı. Dönüp arkasındaki muhafızlara baktı. Ama onları göremedi. Tekrar balıkçının olduğu yere döndüğünde ise genç balıkçının malzemeleriyle beraber yok olduğunu gördü. Yerinde yeller esiyordu. Sanki orada hiç olmamış gibiydi. Ã?nce muhafızlar, şimdi de az önce orada olduğuna yemin edebileceği balıkçı yok olmuştu.

Diğer balıkçılara baktı. Fakat inanılmaz bir şekilde baktığı her balıkçı yavaşça silinip kayboldu. Eşref kendisini her zaman gördüğü rüyalardan birinde sanmaya başladı. Baktığı herkes, sonra da her şey yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı. Midesi bulanmaya başladı. Eşref cesurdu. Ama yine de korkmaya başlamıştı. Daha neleri kaybettiğini görmek istercesine yüzünde endişeli bir ifadeyle bakışlarını Boğaz’da gezdirmeye başladı. Her şey kayboldu. Sadece Kızkulesi, Boğaz’ın suları ve Eşref’in Kızkulesi ile arasındaki mesafe kalmıştı geriye. Başı döndü. Tutunacak bir duvar buldu. Gözlerini kapattı. Açtığında Kızkulesi’nin önündeydi. Tutunduğu duvar Kızkulesi’nin duvarı olmuştu. Kusmak istedi ama kusamadı.
Arkasından bir ses duydu:

-Hoş geldin!

Dönüp baktığında gizemli balıkçıyı gördü. Korkmuştu. Balıkçı:

-Korkma, dedi. Gel benimle.

Dönüp Kızkulesi’nin kapısında kayboldu. Eşref, etrafını beyaz bir sisin kapladığını gördü. Acele etmezse balıkçının ardından ortalığa yayılan sisin içinde kaybolacağını düşündü. Kapıya koşup içeriye girdi. Ve girer girmez şaşırmaya devam etti. Ã?ünkü bir ormandaydılar. Kızkulesi’nin içinde bir orman?! Uzakta yürüyen balıkçıyı gördü. Peşinden koştu. Düşmesin diye sarığını tutarak balıkçının yanına geldi.

Orman sıradan bir orman değildi. Fark etmişti Eşref. Balıkçıya nerede olduklarını sormak istiyor ama onunla konuşmaya da çekiniyordu. Nerede olduklarını kendi çabalarıyla anlamaya çalıştı. Etrafına baktığında Dersaadet’te görmediği, Anadolu’da olduğunu duymadığı, cihanda var olduklarından kimsenin haberi dahi olmadığına emin olduğu ağaçlar, hayvanlar, kuşlar ve böcekler gördü. Hatta bir ara gözünü kazara gökyüzüne kaldırdığında ejderhalara benzeyen uçan bir yaratık bile gördü. Ama sadece karaltı şeklinde. Bu yüzden ne olduğunu tam olarak anlayamadı uçan yaratığın. Kendi kendine nerede olduklarını anlayamayacağını fark edince de balıkçıdan yardım istemek zorunda kaldı:

-Neredeyim ben, dedi. Balıkçı ona döndüğünde ilk kez gözlerini yakından gördü. Gözbebeklerinin mavisi öyle soluktu ki… Uzun ve karışık saçları gözlerinin önüne düşüyor ama onları kapatmıyordu. Yüzündeki kirli sakal onu daha da heybetli gösteriyordu. Heybetine yakışan kalınlıktaki esrarengiz sesiyle konuştu:

-Kendi topraklarındasın! Burada gördüğün her şeyin efendisi sensin. Her şey senin. Sen ne bir Osmanoğlu ne de bir ademoğlusun! Adın da Eşref değil, Esfer.

- Peki sen kimsin, ben neden buradayım, diye sordu adının Esfer olmasına imkan olmadığını düşünen Eşref.

-Benim adım şirzan, sizin ülkenizin bekçisiyim. Göründüğümden yaşlıyımdır, dedi balıkçı yüzünde kurnaz bi gülüşle ve devam etti:

- Kızkulesi dedikleri kule buraya giriş için tek kapı. Tabi bu kapıdan girip bizim ülkemize yani Kalehor’a geçmek isteyen kişinin yanında benim olmam gerek. Yoksa sadece içi boş bir kuleye girersin. Seni buraya getirmek zorundaydım çünkü yakında çok büyük bir savaş çıkacak. Bu savaş burada olmayacak. Osmanlılar’ın savaşı bu. Ancak Osmanlılar üstlerine gelen tehlikeden habersizler. Bütün Yeryüzü krallıkları Osmanoğulları’na saldıracak. Bu hafife alınacak cinsten bir savaş değil. Osmanlılar tek başına yapamaz!

Biz ise Osmanlılar’a yardım etmekle mükellefiz, çünkü kapımızı onlar kolluyor. Bütün cihanda kapımızı kollayacak en güçlü devlet, senin baban sandığın kişinin devletidir. Zaten “Yer” yaratıldığından beri kim kapıyı kollamaya daha layıksa o gelir oturur bu topraklara. Daha güçlüsü gelene kadar da kimse çıkaramaz onları.

Ancak bu sefer kapıyı kollayanlarla cenk edecek olanlar ittifak halinde gelecekler.

Sana bir kılıç vereceğim. Bunu Osmanlı padişahına vereceksin. Onu kullananın sırtı yere gelmez. Ancak doğru şekilde kullanılmazsa işe yaramaz. Dikkatli olmalısın!

Eşref, dikkatle dinlemişti. Başını evet anlamında salladı. Yürümeye devam ettiler. Balıkçı pek konuşmuyordu. Sadece sorulduğu zaman cevap veren bir kişiliğe sahipti. Eşref, başlarda balıkçıdan çekinmişti ama şimdi onun efendisi olduğunu duyduğu için, içi biraz rahatlamıştı. Gerçi balıkçı, onunla efendisiyle konuşur gibi konuşmuyordu. “Yaradılışı öyledir” diye düşündü. Merak ettiği bazı şeyler vardı düşünmesi gereken. Balıkçının suskunluğundan faydalanıp bunları düşünmeye başladı.

Geldiği yer dinlediği masallardaki yerleri andırıyordu. Efsanelerde olabilecek yaratıklar vardı etrafında. Daha görmediği kim bilir neler vardı? Hayatı boyunca hep böyle bir yerin hayalini kurmamış mıydı? Heyecanlandı birden.

-Peki beni neden şimdi çağırdınız? Daha önce neden haberim olmadı?

-Aslında biraz daha zaman geçmesi gerekiyordu. Fakat zamanımız yok. Ve sana vereceğim kılıç sadece bugün verilirse işe yarar. Senden başkasını da bu topraklara sokamayacağımıza göre…

Tekrar sessiz yürüyüşlerine döndüler. Eşref burayı sevebileceğini düşünmüştü. Biraz daha gittikten sonra ormanın ortasında bir kulübe çıktı karşılarına. Ã?atısı saman gibi olan ahşaptan bir kulübeydi bu. Yeşil boyalı kulübenin önünde durdular. Balıkçı kapıyı iterek açtı. Kulübenin içinde fazla eşya yoktu. Balıkçı hiç oyalanmadan kulübenin bir köşesinde duran sandığa yöneldi. Eşref ise etrafa göz gezdiriyordu. Ortada tahta bir masa yanında sadece bir sandalye vardı. Yerde üzerinde hangi hayvana ait olduğunu bilmediği bir post olan bir döşek vardı. Eşref gördüğü en ufak ayrıntıya bile dikkatle bakarken balıkçı, sandıktan, çok açık sarı, altın bir kılıç çıkardı. Kılıcın sapında Eşref’in bilmediği bir alfabe ile yazılmış yazılar vardı. Daha önce görmemişti bu yazıyı ancak orada “Esfer” yazdığını her nasılsa biliyordu. Esfer! Kendi adı buymuş, bunca zaman kendisine Eşref demişlerdi oysa.

Yine derin düşüncelere dalıp geçmişin hesabını yapacaktı ki, balıkçının soğuk sesiyle irkildi:

-Bu gece ay dolacak. Bunu şimdiki padişaha ay görünmeden önce vermemelisin. El değiştirdiğinde ay gözüküyor olmalı. Yoksa sıradan bir kılıçtan da adi olur. Yani kimsenin bir işine yaramaz. Onu iyi sakla. Biri görür de alırsa hiçbir anlamı kalmaz. Anladın mı?

Eşref yine az önceki gibi başını evet anlamında salladı. Elindeki sarı kılıca baktı. Gözlerini kaldırıp tekrar balıkçıya bakmak istedi. Ama balıkçı yine yok olmuştu. Eşref de artık esrarengiz ormanın içinde bir kulübede değil, arkasında muhafızları kaybettiği noktadaydı yine. Ama muhafızlar gerçekten kaybolmuştu. Tabi Eşref onların büyük biraderinin emri ile en uygun zamanda ortadan kaybolmaları için anlaşma yaptıklarını bilemezdi. Emrin içinde birkaç kese altın ve kılıç tehdidi de vardı tabi ki.

Eşref, eğer elindeki kılıç olmasa uyanıkken rüya gördüğünü düşünebilirdi. Az önce başına
gelen garip olayları yorumlamaya çalışırken gözlerini iki eliyle nazikçe tuttuğu kılıçtan ayırmıyordu. Sonra karar verdi. Yaşadığı şeyler rüya değildi. Kılıç bunun kanıtıydı. O Kalehor ülkesinin sultanıydı. Ve balıkçının söylediklerini harfiyen yerine getirdiğinde kaybedecek neyi olabilirdi ki? Ama getirmezse Osmanlı Devleti’nin sonunu kendi elleriyle getirebilirdi. Belki tahtta gözü yoktu, belki kendi krallığı Kızkulesi’nin içinde bir yerlerdeydi ama Osmanlılar’ı seviyordu. Ne de olsa bunca yıl orayı ocak bilmişti. Ve hiçbir neden olmasa bile kendi krallığını kollayanlar Osmanlılar’dı.

Güneş batmaya yakındı. Eşref arkasında getirdiği muhafızları ararken karşısında büyük biraderini gördü. Sonra altı iri muhafız daha göründü Eşref’e. Eşref anlamıştı. Kardeşi düşmanı olmuştu. Bir gün böyle bir şeyin olacağı konuşuluyor ama o ağabeyinin kendisini boğdurtacağına inanamıyordu. Elbette kendisinden on yaş büyük ağabeyinin gözüne baktığında onun bunu yapabileceğine inanmıştı. Dersaadet’ten günlerce uzaklıktaki bir eyaletin sancakbeyi olarak gittiği görevinden, pederinin tahtını almak için gelmiş olan ağabeyine ise, inanamıyordu.

Sarı kılıcı kullanmak için davrandı ama geç kalmıştı. Muhafızlar onu, ne olduğunu anlayamadan etkisiz hale getirmiş, sarı sarı parlayan kılıcı kendisinden iki ya da üç adım uzağa düşmüştü bile.


“-Durun yapmayın! Osmanlı’yı kurtaracağım ben! Kılıcı Sultan’a vereceğim! Esfer’im ben! Ben Esfer’im!” Diye bağıran Eşref’i hiçbir muhafız dinlememişti. Ã?ünkü emirleri büyük şehzadeden alıyorlardı. Ve ansızın Eşref’in başına siyah bir kılıf geçirdiler.

Sancakbeyinin ise saray kadınları tarafından şımartılmış bir çocuğu dinlemeye vakti yoktu. Bu geceden itibaren Osmanlı tahtında o oturacaktı. Babasının ülkeyi yeterince iyi yönetemediğini düşünüyordu.

Eşref kılıfa rağmen bütün gücüyle bağırıyor ama kılıf sesinin boğuk çıkmasına neden oluyordu. O “Ben Esfer’im” dedikçe, oradaki herkes başına geçirilen kılıftan ötürü “Osmanlı’yı kurtaracağım ben! Ben Eşref’im!” dediğini zannediyorlardı.

Ağabeyi onu dinlemiyordu elbette çünkü tahtın kendisinden sonra tek varisi Eşref de öldükten sonra kendisi kalacaktı. Geriye babasını tahttan indirmek kalıyordu. Diğer kardeşlerini de o gece teker teker boğdurtmuştu ama asıl korkulması gereken cesur ve herkesin gözbebeği Eşref’ti. O da ortadan kaldırıldıktan sonra korkulacak bir şey kalmıyordu. Yanına babasını tahttan indirmek için yeterince yandaş toplamıştı.

Eşref’in başına geçirdikleri kılıfın boğaz kısmındaki kalın urganı sıkmaya başlamak için sancakbeyinin gözlerinin için bakan muhafız emri bir türlü alamamıştı. Sancakbeyi ise sonunda ona beklediği emrin tam tersini verdi:

-Kılıfı kaldırın!

Muhafızlar denileni yaptı. Kardeşinin kendisi kadar zeki ve cesur olduğunu biliyor olmasına rağmen, ona yaşama şansı vermeyecekti. Diğer biraderlerini boğdurttuğu gibi onu da boğdurtacaktı. Ã?ünkü onu kıskanıyor ve ondan korkuyordu. Bugün o yapmazsa yarın kardeşi yapabilirdi. Hem her şeyi planlamıştı. Eşref gözlerinin ta içine bakarak konuştu:

-Ağabey! Sen ne yapıyorsun? Yere düşen kılıcımı ver bana. Onu bu gece Sultan’a vereceğim. Osmanlılar’ı büyük tehlike bekler. Kılıcım tehlikeyi önlemenin tek yoludur! Ne olur kıyma bana!

-Eşref! Sen ki sarayın en zeki şehzadesisin! En cesurusun! Niçin ölmemek için çocukça yalanlar ve oyunlar uydurursun bana?

-Yalan söylemiyorum, cihan devletleri bir olacak, Osmanoğlu’na hücum edecek, asıl sen niçin anlamazsın ey biraderim! Tek kurtuluş bende! Kurtuluşumuz benim ellerimden gelecek!... Ben zaten başka yerin sultanıyım! Ancak Osmanlı’yı kurtarmanın anahtarı da bendedir!

Sancakbeyi zaten hiçbir zaman sabırlı olamamıştı. Kardeşinin “Tek kurtuluş bende” demesi ise zaten gergin olan ve sinirliyken iyi düşünemeyen sancakbeyini çileden çıkarmaya yetmişti. Kardeşini son bir kez süzdü ve deminden beri alacağı emri bekleyen muhafıza beklediğini verdi.

-Boğun!

Ve muhafızlar tekrar kılıfı Eşref’in boynuna geçirip boğazındaki urganı sıkmaya başladılar. Eşref çığlık atıyor, az önce söylediklerinden başka bir şey söylemiyordu.

Eşref’in çığlıkları bir süre sonra kesilmiş, sesinin kesilmesiyle aynı anda da o küçük bedeni yere yıkılmıştı. Altı muhafız cesedi saraya taşıyacaklardı elbette. Ama kimsenin umrunda olmayacaktı artık Eşref. Zaten ağabeyi taht için savaşa başlamıştı bile.

Yere düşen sarı kılıcın ise kimse farkına varmadı. Muhafızlardan biri anlaşma karşılığında aldığı altınlara bakayım derken yere düşürmeseydi varmayacaklardı da. Altın düşüp kılıcın yanına yuvarlandı. Muhafız altını yerden aldı. Kılıcı ne yapması gerektiğini şehzadesine soracaktı ki, uzaklaştıklarını gördü. Kılıç, çok beyaz görünüyordu. Gerçekten de az önceki sarı rengini kaybetmiş kurşuni bir renge dönmüştü. Zaten kısa bir kılıçtı. Ve çok da iyi bir kılıç gibi görünmüyordu. İşine yaramazdı. Muhafız, kendi inisiyatifini kullanarak kılıcı Boğaz’ın sularına attı. Ve hayatının sonuna kadar onu hiç görmemiş gibi yaptı.

O kılıç ise Osmanlı Devleti’ne vermek üzere taşıdığı büyük gücü kendisiyle birlikte İstanbul’un karanlık sularına gömdü. Ancak İstanbul’un sularına gömülen bu güç Osmanlı soyunun sonsuza dek o suların ve o toprakların sahibi olmasını sağladı. Kızkulesi’nden Kalehor’a giden kapıyı koruyan Osmanlı torunları ise hiçbir şeyi bilmeden o topraklarda yaşamaya devam etti.

***

Derler ki, sis olan gecelerde, Kalehor’un bekçisi şirzan, Kızkulesi’nin dibinde oltasını denize fırlatır ve kılıcı getirecek olan balığı yakalamaya çalışırmış. Onu görebilenler ise yalnızca soyunda çok az da olsa Osmanlı kanı taşıyanlarmış.

Posted: Sat Apr 21, 2007 9:52 pm
by Artemis Entreri
Rüyacı'nın Hikayesi


--------------------------
ATİNA'NIN AT SİNEğİ
--------------------------



-Burada yargılanmakta olan Atina vatandaşına, hakkındaki suçlamalar okundu. Kanun gereği savunması dinlendi ve Halk Meclisi’nin saygıdeğer üyelerinden oluşan jüri tarafından durumu görüşüldü. İki yüz seksen kişiden oluşan jüri, yüz yirmi beş oya karşın yüz elli beş oyla sanığı suçlu buldu. Sokrates, karar hakkında söylemek istediğin bir şey var mı?”

-Hakkımda söylenenlere dayanarak benim bu mahkeme karşısına çıkartılacağım söylendiğinde itiraz etmedim ve kendimi savunmak için buraya geldim. Eğer buraya gelmişsem, bu mahkemenin meşruiyetini kabul ettim demektir. Bu mahkemenin jürisinin vereceği her karar da, mahkemenin kendisi gibi meşrudur. Karara itaat etmekten başka seçeneğim yok.

-Sana ne ceza verileceğine henüz karar verilmedi. Sence bu yaptıklarından dolayı sana nasıl bir karşılık verilmeli?

-Bana yöneltilen tüm suçlamaları reddettiğimi belirtmiştim. Savunmamda bana yöneltilen tüm iddiaları çürüttüğüme inanıyorum. Ortada bir suç yoksa, eyleme geçirilen düşünceler yargılanmalı. Ben, uyuşmuş, asil bir at gibi olan Atina için bir at sineğinden fazla bir şey olmadım hiçbir zaman. O uykuya dalacakken onu ben canlandırdım. Ben olmasaydım Atina uyuşmuş durumundan uykuya tatlı bir geçiş yapacaktı. Onu diri tutan ben oldum. Söylediklerimle, yaptıklarımla, kışkırttığım insanların hararetiyle… Eğer tüm suçum buysa –ki öyle görünüyor- ben yaptıklarım karşılığında Helios’un meyhanesinde-ruhu şad olsun, şimdilerde torunları işletiyor meyhaneyi- güzel bir yemek, en iyi kaliteden şarap, bir de eskiyen üstlüğümün yenisiyle değiştirilmesini istiyorum. Saygıdeğer Atina’nın saygıdeğer efendileri bunu çok görmeyecektir.

Salon, koyu şerbet dolu bir kazan gibi büyük hareketlerle kaynamaya başlamıştı. Gülenler, yuhalayanlar, şaşkınlık nidaları atanlar… İnsanları susturmak zor olmuştu ama nihayetinde Yargıçlar Konseyi Başkanı ellerini kaldırıp bağırdı ve sükunet sağlandı.

-şimdi sen bize ceza yerine ödülü hak ettiğini mi söylüyorsun?

-Yaptıklarım düşünüldüğünde aksini söylemek mümkün değil. Ben Atina’ya iyilik yaptım. Elbette karşılığı mükafat olmalı.

Başkan cevap vermedi. Onun yerine perukasını düzeltti ve huzursuzca yerinde kıpırdandı. Salon yine sessizleşmişti. Mahkemeyi seyretmeye gelen kalabalığın gözü başkandaydı ve başkan hafifçe kafasını eğerek jüriye işaret verince kararın görüşülmesini istediğini tüm salon anladı. Çok yakında bilgelerin bilgesi, Atina’nın At Sineği’nin akıbeti belli olacaktı. Fakat yetmiş yaşındaki adamda herhangi bir heyecan belirtisi göze çarpmıyordu. Sakince oturuyor, etrafına bakınıp tanıdıklarına gülümsüyordu. Onu gören herhangi biri, -mahkeme salonunda oturduğu göz ardı edildiğinde- rahatlıkla agorada bir tabak ızgara kalkan balığını Samos şarabıyla birlikte mideye indirmekte olduğunu söyleyebilirdi. Nasıl bir insan bu kadar rahat olabilirdi ki? Suçsuz olduğuna inanıyordu, evet… Ama jüri böyle düşünmemişti. Üstelik son hamlesiyle onları fazlasıyla kızdırmıştı. Ã?ıkacak karar belliydi ama o yine de sakindi. Ölümü içmek ister gibi ona karşı arzu doluydu. Yine de bir insanın canından bu kadar çabuk vazgeçmemesi gerekiyordu. En azından af dileyip pişman görünmesi lazımdı. Belki de böylelikle canını kurtarabilirdi.

Jüri üyeleri kararlarını vermek için salondan çıktı. Mahkemeyi izlemeye gelen halk da bunu fırsat bilip dışarı çıktı ve boğazlarını ıslatmak için buldukları ilk meyhaneye doluştular. Salonda yargıçlar Heyeti, sanık ve birkaç kişi dışında kimse kalmamıştı. Sokrates salonda kalan arkadaşlarına baktı. Dostları büyük bir üzüntü içersindeydi. Duydukları üzüntünün nedeninin, kendisi için endişelenmelerinden kaynaklandığını neredeyse unutmuş gibi görünen Sokrates, tebessüm ederek onlara destek vermeye çalışıyordu. Çok yakında başına kötü şeyler gelecek olan sanki kendisi değildi...

Salonun köşesindeki büyük su saati öğleden sonraki dördüncü saati gösterdiğinde jüri üyeleri salona girdi. Halk çoktan yerlerini almıştı ve büyük bir sabırsızlıkla jüriyi beklemekteydi. Verilecek olan karar, ne olursa olsun herkesi mutlaka ilgilendiriyordu. Kimi işlerine burnunu sokan kişiden, kimi oğlunu ayartan ihtiyar bunaktan, kimi de kölesinin aklını çelen münafıktan kurtulacaktı. Duruma üzülenlerin sayısı da az değildi. şakacı, sabırlı, iyi niyetli ve inanılmaz derecede zeki bir insanı, bir dostu kaybedecekti Atina. Sokrates’in kendisinin de söylediği gibi, kendi kendini baltalıyor muydu site?

Kısa süren bir karmaşanın ardından jüri üyeleri salondaki yerlerini aldı ve vakit kaybetmeden jüri sözcüsü ayağa kalktı. Sözcü, Sokrates’in çok yakından tanıdığı bir Atinalıydı. Kendisi de vaktiyle kısa bir süre de olsa Beş Yüzler Meclisi’nde görev yapmıştı ve Mecliste bulunduğu günlerde onunla yakın bir arkadaşlık kurmuşlardı. İşte bu yüzden Sokrates, arkadaşının yüzündeki ifadeyi okumuş, sonucu daha karar açıklanmadan tahmin etmişti. Dostu üzüntü içerisindeydi. Yüzündeki acı ifade belirgindi. Dişerini sıktığı görülüyordu. Az sonra açıklayacağı karara katılmadığını haykırıyordu tüm salona. Sokrates tahmin etmişti. Yine de sükunetini korudu. Tek kelimeden oluşan ve kararı açıklayan kelimeyi duymasına gerek yoktu.

İdam… Sözcünün ağzından çıkan tek kelime, salonun mermer duvarlarında yankılandı. Sesin dağılması henüz bitmemişken, seyirciler arasından hıçkırıklar yükselmeye başladı. Sokrates hala sakindi. Onun halini görüp de olayların şaka olmadığına inanmak çok zordu. Ã?ılgın Aristofanes’in tragedyalarından biri sahneleniyordu sanki. Hayır, bu da mümkün değildi. Ã?yle olsa sanığın ağlayıp yakarması gerekmez miydi?

Yargıçlar Heyeti Başkanı gözünü salonda gezdirdikten sonra nazikçe elini kaldırdı ve Sokrates’e ayağa kalkmasını işaret etti. Başkanın gösterdiği saygı fark edilir şekilde yoğundu. Özür diler gibi bir hali vardı. Sokrates’in bu cezayı hak etmediğini düşünüyor olabilirdi. Fakat ne Başkan’ın ne de Jüri Sözcüsü’nün fikirleri etkileyebilirdi kararı. Jürinin kararı tanrıların sözüydü ve değiştirmek mümkün değildi.

-Ayağa kalk saygıdeğer bilge Sokrates. Karar hakkında söylemek istediğin bir şey var mı?

Sokrates kendisine mahkeme başladığından beri ilk kez “bilge” dendiğini duyup gülümsedi. İçinden ‘bilge olmak için idama mahkum edilmek gerekiyormuş meğer’ diye geçirmeden edemedi. Üstelik bilge olmadığını kanıtlamaya çalışırken başına gelenlerden dolayı almıştı bu cezayı. Birilerinin ona ‘bilge’ demesi son zamanlarda başına dertler açar olmuştu.

-Benim bilge olduğumu düşünmenizden onur duydum. Demek ki Delfi Kahini benim Atina’nın en bilge kişisi olduğumu söylediğinde doğru söylüyormuş. Ne yazık ki bunu öğrenmek bana pahalıya mal oldu. Yine de belki bu da kehanetin bir parçasıdır diye düşünmeden edemiyorum. Belki de ölüm, bilgeliğimde bir dönüm noktasıdır. Hayatım boyunca hiçbir zaman pişman olmadım. Bunu duyduğunuza belki şaşıracaksınız. Herkesin mutlaka ufak tefek hataları vardır ve bundan pişmanlık duyarlar diyeceksiniz. Ama ben öyle değilim. Sizlere göre çok şanslıyım. Ã?ünkü benim yüreğimde yaşayan küçük bir cin var. Ne zaman kötü bir şey yapacak olsam o beni uyarır. Ben de böylece sonradan pişman olacağım şeyleri yapmam. şimdi de pişman değilim. Ben kötü bir şey yapmadığımı biliyorum ve bu da bana yeter. Tek üzüntüm Atina adınadır. Ben gidince yerime kimi bulacaksınız da benim görevimi yaptıracaksınız? Yanılgıya düştüğünüzü kim haykıracak suratlarınıza? Miskinliğe düşerseniz kim yapışacak sırtınıza? Bir atın bir sineği sırtından atmak için kuyruğunu sallaması bile uykuya dalmasına engel olur. Belki kendine doğru gelmekte olan aç kurtları böylelikle fark edip zamanında kaçmaya başaracak olan şehrin kurtarıcısını öldürüyorsunuz.

Yanlış anlamayın. Canımın derdinde değilim. Neden olayım ki? Ã?ıkacağım yolculuğun iyi mi, kötü mü olduğunu bile bilmiyorum. O vadiden dönen kimseyi görmedik şimdiye kadar. Belki iyi bir yerdir, belki giden o yüzden dönmüyordur. Bunu bilemeyiz. Ama benim bildiğim bir şey var. Ben gitmekle buradan kurtuluyorum. Kalsam davacılarım bana rahat vermeyecek. Dizlerimin ağrısı da cabası… Üç beş sene daha ya yaşarım ya yaşamam. Yaşımı görüyorsunuz. Hal böyleyken, yani gideceğim yerin iyi mi kötü mü olduğunu bilmezken ve buna karşılık kalacağım yeri istemezken neden kalayım. Belki de bana büyük bir iyilik yapıyorsunuz. Ben Atina’yı düşünüyorum. Benden faydalanacağınız, beni yedirip içireceğiniz yerde beni öldürüyorsunuz. İşte gördünüz mü? Gidecek olmamın etkileri bunlar. Atina şimdiden başladı yanılgıya. Benim gibi bir adamı idam ediyor.

Başta da söylediğim gibi, bu güne kadar kendimle çelişkiye düşmedim hiç. Meşruiyetini kabul ettiğim bir mahkemenin kararı da kutsaldır benim için. Kararın herkes için iyi olmasını diliyorum.

-Cezanın paraya çevrilmesini istemeyecek misin?

-Bunu nasıl isteyebilirim ki? Cebimde yirmi drahmi var. Zaten üstümün başımın halinden de bunu anlayabilirsiniz. Geçim sıkıntısı çektiğimi pek çok kişi biliyor. Dostlarım kefalet için iki yüz elli drahmiye kadar çıkabileceğimi, bu miktarı seve seve ödeyeceklerini söylediler ama sanırım benim gibi bir suçlu için bu miktar çok az. O yüzden kefalet talep edemiyorum. Fakat sizden tek bir isteğim olacak. Bunu yerine getirirseniz çok sevineceğim. Ben sizin karşınızda yalvarıp yakarmadım. Ağlayarak ortalığı birbirine katmadım. Üç oğlumu ve karımı karşınıza getirip, onları size gösterip bana acımanızı söylemedim. Sizden isteğim, oğullarıma benim yokluğumu hissettirmemeniz. Yaşasam benim yapacağım gibi onları uyarmanız, yanılgıya düşmelerini engellemeniz. Gerekirse onlara ceza veriniz fakat hata yapmalarını engelleyiniz. İşte sizden tek isteğim budur.

Sokrates sözlerini bitirince en yakın dostuna baktı: Platon eğdiği başına rağmen üzüntüsünü saklayamıyordu. Derince bir nefes alıp yazmaya devam etti. Mahkeme başladığından beri her konuşmayı not ediyordu. Yargıçlar Heyeti başkanı devam etti:

-İtirazınız ve kefalet talebiniz olmadığına göre idam kararını sabit görüyoruz. İnfaz için olması gerekenin aksine beklememiz gerekecek. Delos’a giden elçilerin gemisi geri dönmeden idam gerçekleştirilemez. Bu yüzden otuz gün hücrenizde bekleyeceksiniz. İnfaz günü geldiğinde ne yapmanız gerektiğini muhafızlardan öğreneceksiniz. Mahkeme bitmiştir.

Sokrates üstündeki yükü atmış gibi rahatlayıp derince bir nefes aldı. Salondakiler kendisini unutmuş gibi görünüyordu. İzleyiciler kendilerine ayrılan arka kapıdan hızla salonu boşaltmaktayken, Yargıçlar Heyeti ve Jüri Ã?yeleri de ön taraftaki geniş, sütunlu kapıdan çıkmaktaydı. Sokrates bir ara salonda yapayalnız kalacağını, kendisini unuttuklarını düşünmeden edemedi.

Çok geçmeden salon boşaldı ve içeride yalnızca Yargıçlar Heyeti Başkanı, Beş Yüzler Meclisi Başkanı ve Otuzlar Tiranlığını yenerek, yeniden demokrasiyi canlandırmaya çalışan Onlar Meclisi’nin Başkanı ile muhafızlar kalmıştı. Dostlarından Platon ve Kriton, istemeye istemeye çıkmışlardı salondan. Hocalarını yalnız bırakmak istemiyorlardı

Heyet, kendi aralarında kısaca görüştükten sonra dağıldı ve geriye kalan Yargıçlar Heyeti Başkanı muhafızlara mahkumu hücresine götürmeleri için emir verdi. Sokrates geri kalan ömrünü harcayacağı hücresine götürülürken sıkıntılı, ama kendine hakim bir tavır sergiliyordu.

Muhafızlar, mahkumun yaşına hürmet ediyorlardı. Onu adi bir suçlu gibi kıskıvrak yakalamamışlardı. Kolları serbestti ve iki yanında birer muhafız olduğu halde ağır ağır yürüyordu. Arkadan gelen muhafız acele etmesi için sırtından itmiyordu. Bu dörtlü dışarıda görülse, rahatlıkla arkadaş oldukları söylenebilirdi.

Sokrates’in hücresi oldukça genişti. Hücre dendiğinde en fazla üç-dört kulaç genişliğinde olabileceğini hayal etmişti ama burası bir hücre değil, salondu. Ortada on kişinin oturabileceği dikdörtgen şeklinde tahta bir masayla on tahta iskemle vardı. Masanın üzerindeki bakır ibrik, belki de salondaki tek lüks eşyaydı. Duvarlar kirli, ıslak ve karanlıktı. İçerideki nem ciğerleri yakıyordu. Sokrates buradan bir an önce kurtulmayı diledi. Nem şimdiden kemiklerini sızlatmaya başlamıştı bile.

Salonun umulacağı üzere hiç penceresi yoktu. Duvarlardaki dört yağ kandili, salonu acınacak kadar az aydınlatıyordu. Belki de böylesinin daha iyi olacağını düşündü Sokrates. Fazla aydınlık insanları hep huzursuz ederdi.

Muhafızlar bilgeyi soğuk ve loş salona bıraktıktan sonra eline aba bir battaniye tutuşturdular ve gittiler. Sokrates battaniyenin bir lütuf olduğunu fark etmişti. Mahkumların böyle bir eşyaya sahip olamayacaklarını iyi biliyordu. Platon nüfuzunu kullanmış olmalıydı. Her ne kadar politikasını tasvip etmese de, dayısı Kritias’tan yardım istemiş olmalıydı. Zorba tiran, acımasız katil, diktatör Kritias’tan… Zamanında Sokrates ona da ders vermişti. Adam, hocasına son bir iyilik yapmak istemiş olmalıydı.

Mahkum, kendine getirilen yiyeceklerden yemek istemiyordu. Hapishanenin acı kokusu genzini yakıyor, midesini kaldırıyordu. Muhafızların getirdiği çavdar ekmeği ve sudan oluşan akşam yemeğini nazikçe geri çevirdi ve kokuya alışmak için zamana ihtiyacı olduğunu söyledi.

Kötü koku ve nem olmasa, daha rahat edeceğini düşünen Sokrates, elinden geldiğince kötü şartları unutmaya çalışıyordu. Yalnızlık, en kötüsüydü. Konuşacağı kimse olmadan oturmak gerçekten çekilmezdi. Gençliğini anımsadı: O zamanlar yalnızlığı severdi. Saatlerce kendi kendine düşünür, aklının sınır tanımayan engin ovalarında dolaşmaya bayılırdı. Bazen Daimon ile, yani içindeki küçük cin ile konuşurdu. Onunla yaptığı sohbetlerin tadına doyamazdı. Fakat şimdi kendi iç dünyasına dalmak yerine gerçek dostlarıyla birlikte olmayı yeğliyordu. Yaşlılığın belirtilerinden biri olmalıydı bu. Zaten Daimon da eskisi gibi sık gelmez olmuştu içine.

Birkaç gün sonra Sokrates yeni yuvasına alışmaya başlamıştı. Artık kokuyu az duyuyordu ve yemek yiyebiliyordu. Ã?nceki gece güzelce uyumuştu. Üstelik az önce muhafızların verdiği bir haber onu sevinçten uçacak hale getirmişti. Ziyaretçileri geliyordu. Kim oldukları söylenmemişti ama kalabalık olduklarını öğrenmişti. Gelmesini istediği kişilerin isimlerini saydı içinden. Hepsini birden görmek istiyordu. Mahpus olalı henüz birkaç gün olmasına rağmen ailesi ve dostları gözünde tütüyordu.

Gelenler gerçekten de sayıca fazlaydı. Sokrates’in zindanı bir anda sevdiği insanlarla doluvermişti. Gelenler arasında üç oğlu da vardı. Onlara teker teker sarılıp öptü ve karısı Ksantippi’yi sordu. Ã?ocuklar çekinerek annelerinin gelmek istemediğini söyleyince Sokrates kahkaha attı. Bu kez neye kızmıştı acaba?

Dostları Sokrates’in bütün kederini alıp götürmüştü. Her gün geleceklerini söylüyorlardı. Muhafızlarla anlaşma yaptıklarını gülerek anlatıyorlardı. Bu kendilerine biraz pahalıya patlamıştı ama verdikleri her şey, Atina’nın en bilge adamıyla birlikte olabilmeye değerdi. Konuşuyorlar, tartışıyorlar, yeni fikirler üretiyorlardı. Platon yine yazıyordu. Bazen yorulan kolunu öne uzatıp geriyor, yorgunluğunu atmaya çalışıyordu, bazen de stoadaki çoğaltıcıların zengin olacağını söyleyip herkesi güldürüyordu. Her şeyi not etmek gibi bir hastalığı olduğundan şimdiye kadar yüzlerce parşömen yaprağını doldurmuştu ve en az on kopya almadan içi rahat etmiyordu.

Günler büyük bir hızla geçiyordu. Sokrates her gün konuklarını ağırlıyordu. Muhafızlar da gelenlere alışmıştı. Ã?oğu zaman kapıyı dahi kilitlemiyorlardı. Ã?ünkü mahkumun tutsak edilmesinin on ikinci günü dostlarının onu kaçırmak için geldiklerini ve onun kaçmayı reddettiğini biliyorlardı. Bu yüzden artık kapıların kilitlenmesine gerek olmadığı anlaşılmıştı. Herkes çok iyi biliyordu ki, Sokrates istese soluğu çoktan Sparta’da veya daha da iyisi Trakya’da alabilirdi. Kaçmak için her şey hazırlanmıştı. Pire Limanı’na yanaşmış bekleyen bir gemi bile ayarlanmıştı ama Sokrates söylediği şeyleri yalanlayıp kendini aşağılatmaktansa kaçmayı reddetmişti.

Tutsaklığının ancak yirmi ikinci gününde karısı hücresini şereflendirdi. Ksantippi her zamanki gibi saçlarını tepesinde toplamış, bir eli belinde hücreye girdi. Kaşları çatıktı. Sokrates’e başına açtığı belalardan dolayı kızgın olduğu her halinden belliydi.

-Neden kaçmadın? Seninle biz de gelirdik. Babamın evine gidebilirdik.
-Aristides’in bizi isteyeceğini nereden çıkardın?
-Artık bunun bir önemi yok. Sonunda beni kocasız, çocuklarını da babasız bırakmayı başardın. Bize çektirdiğin sefaletten sonra bunu yapmasan şaşardım. Bu son gelişim. Tanrılardan ruhumu bağışlamalarını dileyeceğim.

Sokrates güldü ve karısıyla vedalaştı. Oğullarına kendisinden selam götürmesini istediğinde Ksantippi dönüp Sokrates’in gözlerine baktı ve çabucak çıkıp gitti.

Delos’a giden geminin döndüğü haberi Sokrates’e verilince, bilge yaşadığı son günün geldiğini anladı. Muhafızların bir şey söylemesine gerek yoktu; En kısa zamanda idam edilecekti. Nasıl öldürüleceğine dair pek çok fikir üretmişti daha önce ve zehirde karar kılmıştı. Son dönemlerde idam mahkumları hep bu şekilde öldürülüyordu. Fazla acı çekmeyeceğini ümit ederek beklemeye koyuldu. Son bir ayını geçirdiği kötü kokulu hücresini sevmeye başlamıştı. Dostlarından ayrılacak olması ise büsbütün acıya boğuyordu bilgeyi. Ölüm gününü tahmin ettiğinden biraz daha fazla heyecanla kucaklamıştı.

Dostları yine doldurmuştu hücresini. Çok yakında yaşanacak olan olayı unutmak isterlermiş gibi gülüşüp şakalaşıyorlardı. Hepsinin yüreğinde bir burukluk vardı. Geri dönüşü olmayan ayrılık çok yakındı. Sokrates dostlarının hüznünü dağıtmak ister gibi ellerini çırptı ve gülümsedi.

-Sizlere anlattıklarımı unutmamanızı istiyorum dostlarım. Ben gittikten sonra size kim ne derse desin inandıklarınızdan vazgeçmeyin. Tanrımızın beni yanına alacağı yerde sizi bekliyor olacağım. Ne Olimpos Dağı’nda, ne de Zeus’un Sarayı’nda… Var olan tek tanrımızın yanında geleceğiniz günü bekleyeceğim. Benden önce benim görevimi yapmış insanlarla birlikte olacağım. Benim için ağlamayınız. Ben gitmeye hazırım. İlk kez evimden bu kadar uzağa gideceğim. Sizleri özleyeceğim ama yeniden buluşacak olmamızın ümidiyle özlemimi gidereceğim. Söylediklerimi unutmayın, çocuklarınıza anlatın ki onlar da gerçeği bilsin. şimdi veda vaktidir. Tanrımızın gözü üzerinizde olsun. Sizi korusun, kutsasın…

Sokrates konuşmasını bitirir bitirmez muhafızlar içeriye girdi. En öndeki muhafızın elinde büyükçe bir kupa vardı. Sokrates kupayı görünce zehir tahmininin doğru olduğunu anladı. Muhafızlar vakit kaybetmeden Sokrates’e kadehi verdiler ve eğilip kulağına neler yapması gerektiğini söylediler. Bilge başını sallayarak onayladıktan sonra geri çekildiler. Dostları artık gözyaşlarını tutamıyordu. Sokrates sevdiği insanların hıçkırıkları arasında bir kadeh dolusu baldıran zehrini son damlasına kadar iğrenmeden içti. Kupayı masanın üzerine koydu ve hücresinde dolaşıp bacaklarının hissizleşmesini bekledi. Sendelemeye başladığını hissedince muhafızın talimatlarına uyarak buz gibi soğuk ve nemli taş zemine boylu boyunca uzandı. Gözleri dostlarındaydı ve gülümsüyordu. Az sonra muhafız gelip kollarını ve bacaklarını yoklardı. Yaşlı bilgenin karın bölgesi dışında kalan tüm uzuvları soğumuş ve kaskatı olmuştu. Ölüm yolunun yarısı tamamlanmıştı. Dostları metanetlerini korumaya çalışırken Sokrates masmavi gözlerini Kriton’a yöneltti ve yaklaşmasını işaret etti. Kriton eğildi ve kulağını yaşlı hocasının ağzına yaklaştırdı.

-Dostum Kriton, bir horoz borcum var demiştim sana, onu ödemeyi unutmazsın değil mi?

Kriton konuşursa ağlayacağını biliyordu. Yalnızca başını sallamakla yetindi. Bilgenin son anlarında bile doğruluktan ayrılmaması, ne denli büyük bir insanın yanında olduğunu söylüyordu ona… Ve bilge güçlükle son nefesini verdi. Kriton ve Platon artık kendilerini tutamıyorlardı. Bilgenin göğsüne başlarını koyarak hıçkırıklarla ağlamaya başladılar. Kriton başını kaldırıp bilgenin yüzüne baktı. Huzurlu bir gülümseme tüm yüzüne yayılmıştı. Ã?enesini ve gözlerini kapatıp göğsüne kadar uzanan beyaz sakallarını düzeltti. İsmi nesiller boyunca hatırlanacak olan en büyük insanlardan biri, bu dünyadan göçüp gitmişti.

Posted: Sat Apr 21, 2007 9:55 pm
by Artemis Entreri
Khufu'nun Hikayesi


-----------------------------
SADECE KÃ?Ã?Ã?K BİR NOT
-----------------------------



Sadece küçük bir not bu. Merak etme, fazla zamanını almayacak. Zaten o kadar vaktim de kalmadı. Artık terk etmem gerek burayı, tutkuyla bağlandığım tüm kitaplarımı. Ve bunu sadece bu felaketin sonsuzmuş gibi gelen diliminden, kendi sonuma gitmek için yapıyorum. Ama gitmeden önce, sana bu notu bırakıyorum. Ã?ünkü bilemeyeceksiniz belki de, sizden önce ne denli bir çıkmaza girdi bu dünya. Zamanını kaplayan ve hatta zamana bile hükmeden çıkmazlarımız…

şuan ölü noktadayız. İlk bilinmezin doğurgan karanlığı ve hiç bilinmeyecek olanın tükenmez karanlığının ortasında duruyoruz. Ben ve benim gibiler… Sanma ki bu böyle sürüp gidecek ve yokluğa erişecek -- ben sanmıyorum. Sizler, bu iki karanlığın arasında ışıldayacaksınız, her şeyin yeniden var olduğu, bütüne ulaştığı zamanda, dengeli, düzgün bir alev parçası gibi. Sen ve senin gibiler…

Size, karanlık çağların yıkıcı umutsuzluğunun arasından bir serüven sunuyoruz. Kabul ediyorum ki, “Ölü noktaya varmış olan uygarlık içinde insan, ancak yeni bir serüvenle, yalnız kafayla ruhun değil, kanın da önemli bir yer tuttuğu bir bilinç serüveniyle çıkar yolu bulabilecektir.” Karanlık çağın serüvenciliği, aydınlanma çağının bilgeliği ve savaşımların kanlı zaferleri…

Korkma, sizlerin zaferleri değil bu serüvene can verecek olan. Bizler ona, karanlığımızda, yıkımlarımızla, kıyımlarımızla ve kayıplarımızla can verdik bile.

Ã?nceleri ressam olmaya özendik. Gri ve siyah attık varlığın getirdiği tüm renklerin üzerine. Sonra anladık ki, biz boyamaya devam ederken arkamızdan soluk yüzlü kırmızılar eşlik ediyor bu resme. ‘Kızıl ile kara’ beraber olsun istemiştik halbuki ;ama kurşuni boyalarımızdan arta kalan tek kırmızı, solmuş bedenlerimizden bu tuvale akanlardı. Ã?yle ki, bu küreden resmi , gelişmişliğimizin mahkumiyet ve yitikliğinde bir sanat eseri haline getirdik. Sürrealist bir çalışma, serüvenci bir yaklaşımla…

Evet, biliyorum, yarattığımız bu sanat kuramlarını ve onun bütün demir zırhlılarını, kurşundan çivilerini sindirebilmesi için insanın devekuşununkini aratmayan bir taşlığı olması gerekir.

Aslında bizler bir düş kurduk. Özgürlük, kardeşlik, iyilik, eşitlik gibi zamanımızın gerçek birey yaşamına taban tabana zıt soyutlamalara tapındık. Hatta, daha da ileri gidip sevgiyi bile bu soyutlamalarla tekdüzeliğe indirgedik. Nitekim gerçek yaşamdan kopmuş, bireyliklerini, doğal canlılıklarını yitirmiş kör kişiler olduk. Yarattığımız kızıl-kara eserlerimizin bile ‘düşlerimiz uğruna’ adı altında sergilendiğini görmez olduk. Ve şimdi anlıyoruz ki, insanın bakabileceği , gözünü ayırmayacağı , içinde bir düş görebileceği tek şey, düşün kendisidir.

Ah, evet biliyorum, benden yaşamlarımızı, bu dünyayı böylesine bir etkiyle vuran olayı anlatmamı bekliyorsun. Sadece gülümsüyorum. Ã?ünkü, asıl damgasını vuracak olan yıkımlarımız değil, yapımlarınız olacak.

Düşünüyorum ki, sizlerin düşleri çok daha farklı olacak. Bir kafa etkinliği olmaktan çıkacaktır hayat. Bireyin, bir birim ya da bir sayı durumuna indirgenişi de yok olacaktır, yıkılmaz varlığınız doğarken.

Duvarları güzel bir çıkmaz da eksiksiz bir cennet olabilir. Ancak sizin cennetinizde çıkmazlar olmayacak. Sizin sonsuzluğunuz…
Ve bizim sonumuz…



Kitap aniden ellerimden kayıp düşüyor. Ciğerlerime içinde biriktirdiği, yılların tozu doluyor ve nefesimi kesiyor.şaşkınlığımı gizleyemem. Eğilip kitabı alıyorum. Düşmenin etkisiyle sayfalarından birkaçı kopmuş ve yıpranmış cildi yere kendinden parçalar bırakmış. Bu kitap tarihi eser gibi. Basımının üzerinden 173 sene geçmiş. Ama bu kütüphaneden daha yaşlı değil.

Buraya ilk geldiğim günü hatırlıyorum. Küçücükken babam getirmişti beni bu kütüphaneye. Daha kapısından girmeden, bu zavallı yapının başından neler geçti biliyordum. “Yine insan, yine de insan.” demişti babam, bana kütüphanenin tarihini küçük bir özet geçtikten sonra. Kafam karışmıştı, anlamamıştım eskiyi, eski insanları.

Çok az insan bilirdi bu kütüphaneyi. Bilenlerden de çok azı geçmişten kalan bu tek yapıyı görmeye yeltenirdi. Kimileri geçmişe dair bir şeyler duymuşlarsa bile onu çoktan silmişlerdi . Zaten çoğu da bilmezdi kitapların yazıldığı bu geçmiş dili. Hal böyle olunca, gözümü hırs bürümüştü. Geçmişten kalan tüm kitapları okuyacaktım. Babam gibi…

İlk gençlik yıllarımda okuduklarım alev olmuştu içimde, düşüncelerimi yakıp kavuruyordu. Hala bir anlam veremiyordum. Babam, o dönemlerimde bana unutulan geçmişi -- çağımızın tanımıyla, “Kaos”u – , bugünü ve değişimleri anlattığında, düşüncelerimin tüm ateşi ve toyluğuyla ona şunu demiştim: “ İki durumda da elde edilecek sonsuzluk, değeri hiçbir yerde değişmeyen aynı katıksız sonsuz olduktan sonra , hiçlik olmuş her şeylik olmuş, ne önemi var?”.

şuan öyle iyi anlıyorum ki ne önemi varmış. Bu not o zamanıma en iyi cevap olurmuş belki de. Ve bu asla ‘sadece küçük bir not’ olamaz. Böylesine bir kaynak, o dönemden kalan böylesine canlı bir tanık nasıl olur da burada bir toz yığını gibi bir köşede durur. Ya da nasıl olur da ben yıllar yılı ulaşamam bu kitaba, arka sayfasına kargacık burgacık yazılanlara.

Merakımı gizleyemem , acaba benden önce sana ulaşan oldu mu diye. Ya da sen kimdin diye…

Kehanet gibi sözlerinin gerçekliğini nasıl yadsıyabilirim. Ya da geçmişi –Kaos’u— anlatışına hayranlığımı ve okurken içimde doğan ürpertiyi nasıl gizleyebilirim.

şimdi aklıma, babamla bu rafların arasından son yürüyüşümüz geliyor. Ve bana eline aldığı bir kitaptan okudukları… “ Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.”

Fırsatım olsa şunu demek isterdim sana:
Artık, güneş tüm ihtişamıyla tam tepede parlıyor . Ve bizler, yüzümüzü güneşe çevirip içimize süzülen akışın tatlılığını seziyoruz. Güneşi emip bütünlenen bir tohum gibi , yaratıcı gücün görünmez sıcaklığına açılıyoruz, bütünlenmeye başlıyoruz .

Posted: Sat Apr 21, 2007 10:03 pm
by Artemis Entreri
Evet arkadaşlar, hikayeler bu kadar. Açıkçası hayal kırıklığına uğradığımı söylemek istiyorum. Geçen yarışmada da toplamda 7 - 8 hikaye çıkartmış olmamıza rağmen bu sefer başvuran 25 kişiden daha umutluydum. Daha fazla hikayemiz olacağını umut ediyordum. Başvurusunu yapmasına rağmen hikaye göndermeyen arkadaşların, hikayelerini göndermeme sebepleri eğer benimle veya yarışma ile ilgili bir sebepse bu sebebi bildirmeleri beni memnun edecektir.

Neyse, asıl konu bu değil. Asıl konumuz, elimizde birbirinden harika, muhteşem 7 hikaye var ve bunların arasından ne yazık ki bir 1. seçmemiz gerekiyor (: Puanlamaları jüri üyelerimiz yapacaktır fakat buraya yazılacak olan yorumlarda bu puanlamada rol oynayabilir. Hikayeleri okuyan herkesin aşırıya kaçmamak şartıyla yapıcı yorumlar yapmasını diliyorum.

1. olana verilecek olan kitap ödülü hala sürpriz olmakla beraber lütfen bu konua hakkında soru sormayın :P Umarım yarışmaya katılan herkes hikaye yazarken eğlenebilmiştir, çünkü ben okurken çok eğlendim. Kişilere özel yorumları bir gün içinde buraya da yazacağım. Ã?dülün sahibi, tüm jüri üyeleri bana puanlamaları yolladıktan sonra belli olacak. Bu 2 3 gün alabilir, sabırlı olmanızı dilerim.

Herkese iyi eğlenceler. Yarışmaya katılanlara en içten teşekkürlerimi iletirim.

Posted: Sun Apr 22, 2007 1:36 am
by Paradoxian
Sanırım ilk yorumu ben yapacağım hikayeler hakkında.
Yorumlarımı yarışmaya katılna bir kişinin değil de dışarıdan bir kişiymiş gibi yapmaya dikkat edecek olsam da kendi hikayemle ilgili yorum elbette yapmayacağımç. bunu sizlere bırakıyorum. :)
Ã?ncelikle belirteyim ki, Artemis Entreri'nin de belirttiği üzere bütün hikayeler harika ve muhteşemler. ancak bir ikisinde bazı imla yanlışları var -de ve -ki eklerinin yanlış yerlerde kullanılmasından kaynaklanan. Onlar haricinde hepsi çok ilginçti.

Geçelim yorumlara:

Firble-Beş Dakika

Firble zaten, "Altsınır yok denilmiş. O zaman kendimi zorlayıp altsınıra yaklaşabilirim" demişti yarışmaya adını yazdırdığı zaman. Dediği gibi alt sınıra yakın, kısa bir hikaye olmuş. kısa e öz. İlk bakışta 'evrenin tarihinde iz bırakan bir olay' arıyor gözler, bulmaıyor ama bakış açının derinliğine indiğimizde belki her gün doğan yeni bir günden daha iyi iz bırakacak bir olay olmasa gerek diye de düşünmeden edemiyor insan.

Eldaril - Ateş Mührü

eldaril, kurallar konusunda biraz daha esnek davranmayı seçmiş. kelime sayısı 2250 sözcüğü geçse de hikayenin akıcılığı ve anlattığı öyküdeki heyecanı satırlarda saklaması, bir nefeste okunacak bir hikaye koymuş ortaya. ayrıca hikayenin içinde barındırdığı ve sonunda da gözler önüne serdiği bir didaktik yapısı da var: Karanlığı bitirecek olan şey fedakarlık. Fedakarlık son zamanlarda fazlasıyla gözardı ettiğimiz belki de unuttuğumuz bir kavram.

Eldaril'in kullandığı dil ise oldukça sağlam. Üstelik farklı mekanlarda gerçekleşen olayları bir film izler gibi okudum. geçişleri yaşadım. parça bütünlüğünü korumayı çok iyi başarmış. aslında filmden ziyade bir çizgi romanın sayfalarını çeviriyor gibi hissettim de diyebilirim


Le Sorcier- Ete Kemiğe Bürünmüş (In Succum Et Sanguinem)

iddialı bir eserle karşı karşıya olduğumu başlığın parantez içerisindeki Latince karşılığını okuduğumda anlamıştım. İnsan'ı iç hesaplşaması ile babaşa kalmanın her babayiğidn harcı olmadığını belirten hikayenin dili de oldukça hoş

Burak Molllamehmetoğlu - Kapıcı

Evet. İşte kelime sınırı konusunda esnekliği tercih etmiş bir yazar daha :) göz korkutan uzunluktaki hikaye başlarda durağanlık ve dekor tasvirleriyle fazla oyalanarak biraz sıksa da hikayeye katmaya çalıştığı havayı daha iyi anlayabilmemiz için bir zemin oluşturmuş diyebilirim.


Rüyacı - Atina'nın At Sineği


Evrenimizde gerçekten iz bırakmış olan sayısız olaylardan biri de muhakkak Sokrates'ın idamı olmuştur. Ama Sokrates'ın Müdafaası sırasındaki soğukkanlılığı heralde idamından daha çok konuşulur oldu arih boyunca. Bunu akıcı ve sade, etkileyici ve sağlam bir üslupla anlatan Rüyacıyı seçtiği konudan ötürü tebrik etmek lazım.


diye yorumlarımı yapıyorum haddim olmayarak, ve yarışmacı arkdaşlara başarılar diliyorum


---------------------


Khufu'nun hikayesi hhakında da yorum yaptım sanıyordum. unutmuşum :cry:

Khufu - Sadece Küçük Bir Not

Khufu, hikayesinde doğrudan okuyucuya seslenerek etkileyiciliği eline alıyor.

"Ah, evet biliyorum, benden yaşamlarımızı, bu dünyayı böylesine bir etkiyle vuran olayı anlatmamı bekliyorsun. Sadece gülümsüyorum. Ã?ünkü, asıl damgasını vuracak olan yıkımlarımız değil, yapımlarınız olacak. " cümlesi zaten bize hikayenin özünü veriyor. akıcı bir deille bu cümleyi açmış Khufu. :clap:


Mesajlar birleştirilmiştir.
Artemis Entreri

Posted: Mon Apr 23, 2007 1:33 am
by Edmond
Diğerlerine bir şey demiycem, ama anladığım kadarıyla Firble Atom bombasını anlatmış.Ve eğer oysa, muhteşem olmuş, değilse affola

Posted: Mon Apr 23, 2007 3:18 am
by Artemis Entreri
Batı'dan Yorumlar - 1

Firble için...

Sağol Firble... Bu yazıyı biraz da beni kırmamak için yazdığını biliyorum (: Çok etkileyici bir yazı olmuş umarım sende bunu biliyorsundur. Etkileyici ve kısa. Çok farklı şekillerde yorumlanabilecek bir hikaye ki Edmond ile Paradoxian farklı farklı yorumlamışlar.

Bende Edmond gibi yorumlamıştım hikayeyi. Hiroşima, atom bombası, çağımızın en önemli tarihi olayı belki de. Tabi hikayenin bazı açıkları var. Mesela konuyu çok güzel seçmişsin ama çok da etkili anlatamamışsın. Bir hayatın değil, milyonlarca hayatın bir kaç dakika içinde sona erişi, tek bir kişinin gözünden dahi olsa bu kadar heyecansız olmamalı (: Teşekkürler ve tebrikler. Kalemin asla kırılmasın !

Eldaril için...

Eldaril, çok güzel bir hikaye. Özellikle hikayenin sonunu çok iyi bağlamışsın. İhanete karşılık fedakarlık, yitirilen aşka karşılık bir yenisi... Hikayede anlamadığım bazı noktalar var. Eminim ki açıklamaları vardır ama hikayeyi iki üç kere üst üste okuyunca bu soruların cevaplarını bulamıyorsam, bu hikayede bazı açıklar olduğunu gösterir. Kelime sayısı 100 - 200 daha fazla sadece. Jüri üyeleri bu konuda esnek davranacaktır sanırım.

Böyle bir hikayeyi bizimle paylaştığın için teşekkür ederim. Kalemin asla kırılmasın !

Le Sorcier için...

Baştan itiraf ediyim Vasko Grefarth kimdir nedir bilmiyorum. Hatta google da aradım o da sonuç vermedi. Sonuç olarak bu karakterin gerçek olmadığını, yaratılmış bir karakter olduğunu düşünmeye başladım. Ama buna inanmak istemedim. Ã?ünkü hikaye o kadar gerçekçi bir dille anlatmış ki her şeyi, Vasko kimdir ben niye tanımıyorum bu adamı diyorsunuz. Etkileyici bir anlatım, tebrik ederim. Ayrıca şunu da eklemek isterim ki hala Vasko'nun gerçek olabileceğini düşünmekteyim. Belki gerçekten var ama bizden saklıyorlar (: Kalemin asla kırılmasın !


Diğerleri yorum için biraz daha beklicek (:

Posted: Tue Apr 24, 2007 6:19 am
by Paradoxian
az önce tekrar baktım Firble'ın hikayesine ben mi yanlış anladım diye. :-o evet yanılmışım. :| bir kaos ortamı tasvir edilmiş önce. bunu atlamışım. karakterin önce bir ışık görmesi, ses duyamaması... bunlar gerçekten atom bombasını akla getirecek detaylar. heyecansızdan çok şok etkisinde bir ifade ile yazılmış gibi geldi. çaresizlik, ne yapacağını nasıl anlatacağını bilemeyen ifadeler... ben yeni bir güne başlamak ile ilgili sanarak( :idea: ) yanılmışım. üstelik evrenin terihinde çok çok büyük bir "iz" bırakan olayı Edmond ve Artemis'in yorumlarını görünce anladım. :( bu tabi ki olayı daha anlamlı kılıyor. çok güzel :clap: :clap:

Posted: Tue Apr 24, 2007 4:02 pm
by Bogus
Ben ismimi yazdırıp hikaye gönderemeyenlerdenim. Özür diliyorum. Gönderememe sebebim şu...

Başından beri aklımda bir fikir vardı ancak fikri kurcaladıkça daha da derin, çetrefilli bir hikaye çıktı ortaya. Sonra da anladım ki öyle 2250 kelime sınırı ile olacak bir şey değil ve üzerinde daha da fazla düşünmem gerekiyor. Ama yine de teşekkür ederim çünkü bu yarışma vesilesi ile bana güzel bir hikaye fikri verdiniz.

Tekrar affola.

Posted: Wed Apr 25, 2007 3:47 am
by Khufu
LeSorcier, seni tebrik etmek istiyorum.
Hikayeni büyük bir merak ve ilgiyle okudum.Ã?slubun gerçekten harika. şunu belirtmek istiyorum ki okuduktan sonra dondum kaldım. Anlatılanlar, ne “Bu da neyin nesi?” diye dudak büzülecek ne de ancak aralardan bir iki kelimeyi cımbızla seçilecek cinsten. Hatta gerçek ile kurgu ayrımına varmakta da zorlandım.Ve ilk yaptığım,Vasko Grefarth'a bakmak oldu. Narbonne şehrine de...

Heyacanıma yenilip , diğer hikayeleri okumadan "ETE KEMİğE BÃ?RÃ?NMÃ?ş (IN SUCCUM ET SANGUINEM) " ü yücelttiğim için, bunun kadar -- belki daha iyi --hikayeler yazmış olan arkadaşlardan özür dilerim.

Posted: Wed Apr 25, 2007 5:39 am
by Bogus
LeSorcier'in hikayesini ben de çok beğendim. Zaten bir Call of Cthulhu Storyteller'ı olduğum için beğenmemem mümkün değildi.

Cthulhu Mitosu'nu devam ettiren yazarların hikayelerinden farksız -aynı kalitede demek istiyorum- olduğunu bu türü fazlasıyla incelemiş birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim.

Hikayenin kurgusu H.P. Lovecraft'ın alışık olduğumuz kurgu tekniği ile kurulmuş. Bu kurgu tekniği zaten bu türün hikayelerinde neredeyse uyulması gereken bir kuraldır. LeSorcier bunu güzel kullanmışsın. Hikayende "Katatonik" kelimesi bile var ki bu sıfat H.P.L'nin çok sevdiği sıfatlardandır ve okuyucuya pek bir şey tasvir etmese de erken dönem Fantastik Korgu Edebiyatı'nın olmazsa olmazı bir sıfattır.

Hikayen bana biraz Pickman'ın modeli ve Charles Dexter Ward Olayı'nı anımsattı. En azından korku öğelerini sanki oradan biraz esinlenmiş gibisin. Ama yine de bu ikisi bir arada olunca orjinal bir korku öğesi olmuş.

Sonuç olarak hikayeni ben de çok başarılı buldum. Eğer var ise Cthulhu Mitosu kurgusu dışında (delirmek üzere olan adamın kendisinden sonra gelecek olanlara bir şeyler bırakma çabası-itirafı vs.) yazdığın hikayelerini de okumak isterim.

Anlatımında gözüme takılan tek kusur bir iki yerde kullandığın vb. kısaltması. Bu kelimeyi okuduğumda bir an bir ders kitabı okuyormuşum havasına girmekten kendimi kurtaramadım. En azından kısaltma şeklinde yazmasan daha iyi olabilirdi.

Diğer bütün hikayeleri okumadım. Bu yüzden onlar hakkında en azından şu anda yorum yapmayacağım. Hem zaten juri de olmadığım için yorum yapmam ne kadar doğru olur onu da bilmiyorum.