içebakış
Posted: Wed Apr 25, 2007 10:00 am
Ã?nce kim olduğumuza bir göz atalım.
Ben bir tarafından tanrıcıların çekiştirdiği,öbür ucunu özgürlükçülerin pörsüttüğü bir zamana doğdum.anneannem bir dizi dua öğretti,dedem zamanının en önemli politikacısın ve döneminin kahramanının inancı ile yetiştirdi beni.
Çok kavga ve savaş hikayesi duydum gelişirken.önemli bir kısmına da şahit oldum.gün itibarıyla iki bin yedi yılının ilkbahar aylarında ülkeme sınır komşusu bilmediğim bir evrende günde iki yüz insan ölüyor galiba ortalama.eh o yüzden edebi eksikliğimi,yapmamın çok mümkün olduğu gramer yada imla hatalarını bir kenara bırakıp canımın istediğini yazma özgürlüğünü tek seçmenli halk oyuyla kendime veriyorum
şahsen dostlarımla hoşca vakit geçireceğim fantastik kurgu bir hikaye yazmayı tercih ederdim.ben hayatımdaki gerçeklerden oraya kaçıyorum.düşünmek,hazmetmek zor olduğunda asla var olmamış bir diyarda bir cüce savaşçı yada insafsız bir kender olarak burası olmayan herhangi başka biryerde kafamı meşgul eden birisini oynamayı tercih ediyorum.
Galiba böyle gidersem bir gün sıra bana da gelecek.sıranın bana gelmesini istemiyorum beni es geçsin ne halt ederse etsin istiyorum ama galiba istediğim gibi de olmayacak.
Birde libidom çok yüksek ve tatmin edilmemiş,hormonlarım değil,sevme güdüm,sevilme ihtiyacım,o kadar güçlü ki acı çekiyorum.hep devasa bir boşluğun doldurulamayan bir tatminsizliğin içinde yaşıyorum.ve bu derdimin bu yüzyıl içerisinde bir derman bulabileceğine inanmıyorum.
Belki bu yüzden bir aşık olarak kabul görebilirim.çağını anlamaya çalışan ve şiir de yada namede çözümü bulamamış bir virane.
Ben deyip duruyorum değil mi?ben.ne kadar ayıp oysa ne kadar sığ bir o kadar da ahlaksız bir düşünceye başlama şekli.
Askeri yemekhanelerde bir resim asılıdır,birleşmiş milletler yardım kampına ulaşmaya çalışırken çölde sürünen Afrikalı bir çocuğun resmi.bir şehir efsanesine göre resmi çeken fotoğrafçı gazetecilik ilkelerine uyarak olaya müdahale etmemiş ve yıllar sonra bunu hazmedemeyip intihar etmiş.çocuk ölmüş tabi.yüzlercesinden biri.
Ã?nce kim olduğumuza bir bakmamız lazım,kim olmak istemiştik onu hatırlamak,kime benzememek istediğimizi de net bir şekilde bilmek mi?
Hafızam çok güçlü olmasa da iki bin yedinin sonbaharını unutmam pek mümkün değil.
Kar İstanbul da çamur olarak birkaç gün takılmış ve trafiği rahatsız etmişti sadece.tüm beklentilerin ötesinde ılık bir yaz ardından gölgede elli dereceye varan sıcaklıkları getirdi. Hepimiz Akdeniz sarhoşluğuna bulanmış umursamaz gözlerle ufku izledik yapı iznini kimin verdiğini düşünmeyi bıraktığımız gökdelenler arasından.hava her gün biraz daha ısındı,biz artık bu kadar daha çok ısınamaz dediğimiz günler serinliğini özlediğimiz hoş hatıralara dönüştü.
Kuraklığın farkına musluklardan gelen havanın tısss sesi ile vardık ve ondan çok sonra o sesin musluklardan duyacağımız son ses olduğunu kabul ettik.
Anadolunun çeşitli yerlerinden kuraklık haberleri Avrupa yakasını izlermişcesine uzaktaydı başta.manavdaki sebze fiyatları tavan yapınca sebebini araştırmaya başladık.ürün yoktu,toprağın artık bize verebileceği bir şeyi kalmamıştı,biz toprağa su veremiyorduk ve televizyon tanrının bize su vermediğinden yakınan ilahiyatçılar ile doluydu.
Biraz daha oyalandık,nasılsa geçer di.nasıl olsa bir çözümü bulunur.
Meğerse bilim adamlarımızı küstürmüşüz,meğer bizden medet ummayı bırakıp bilimlerinin para getirdiği başka medeniyetlere hizmet etmeye gitmişler kör anlarımızda.yani su gelmedi.
Toprak kurudu,Anadolu şimdi üç tuz zengini,balıksız denizin ortasında kurak bir çöl.
Ben susuzlukta çatırdayan bu toprağın ahh ını işitiyorum,bana çok geç diyor.bende cebimden onkez okuduğum bir kitabı çıkarıp yeniden okumaya başlıyorum,tasselhoff burfoot gölgesinde flint in dinlendiği ağacın altına doğru yürür:flint burada seninle oturabilirmiyim ?galiba aşağıda işler hiç iyi gitmiyor ve ben çok yoruldum ve sıkıldım da galiba.bir daha oraya dönmek istemiyorum.
Ben bir tarafından tanrıcıların çekiştirdiği,öbür ucunu özgürlükçülerin pörsüttüğü bir zamana doğdum.anneannem bir dizi dua öğretti,dedem zamanının en önemli politikacısın ve döneminin kahramanının inancı ile yetiştirdi beni.
Çok kavga ve savaş hikayesi duydum gelişirken.önemli bir kısmına da şahit oldum.gün itibarıyla iki bin yedi yılının ilkbahar aylarında ülkeme sınır komşusu bilmediğim bir evrende günde iki yüz insan ölüyor galiba ortalama.eh o yüzden edebi eksikliğimi,yapmamın çok mümkün olduğu gramer yada imla hatalarını bir kenara bırakıp canımın istediğini yazma özgürlüğünü tek seçmenli halk oyuyla kendime veriyorum
şahsen dostlarımla hoşca vakit geçireceğim fantastik kurgu bir hikaye yazmayı tercih ederdim.ben hayatımdaki gerçeklerden oraya kaçıyorum.düşünmek,hazmetmek zor olduğunda asla var olmamış bir diyarda bir cüce savaşçı yada insafsız bir kender olarak burası olmayan herhangi başka biryerde kafamı meşgul eden birisini oynamayı tercih ediyorum.
Galiba böyle gidersem bir gün sıra bana da gelecek.sıranın bana gelmesini istemiyorum beni es geçsin ne halt ederse etsin istiyorum ama galiba istediğim gibi de olmayacak.
Birde libidom çok yüksek ve tatmin edilmemiş,hormonlarım değil,sevme güdüm,sevilme ihtiyacım,o kadar güçlü ki acı çekiyorum.hep devasa bir boşluğun doldurulamayan bir tatminsizliğin içinde yaşıyorum.ve bu derdimin bu yüzyıl içerisinde bir derman bulabileceğine inanmıyorum.
Belki bu yüzden bir aşık olarak kabul görebilirim.çağını anlamaya çalışan ve şiir de yada namede çözümü bulamamış bir virane.
Ben deyip duruyorum değil mi?ben.ne kadar ayıp oysa ne kadar sığ bir o kadar da ahlaksız bir düşünceye başlama şekli.
Askeri yemekhanelerde bir resim asılıdır,birleşmiş milletler yardım kampına ulaşmaya çalışırken çölde sürünen Afrikalı bir çocuğun resmi.bir şehir efsanesine göre resmi çeken fotoğrafçı gazetecilik ilkelerine uyarak olaya müdahale etmemiş ve yıllar sonra bunu hazmedemeyip intihar etmiş.çocuk ölmüş tabi.yüzlercesinden biri.
Ã?nce kim olduğumuza bir bakmamız lazım,kim olmak istemiştik onu hatırlamak,kime benzememek istediğimizi de net bir şekilde bilmek mi?
Hafızam çok güçlü olmasa da iki bin yedinin sonbaharını unutmam pek mümkün değil.
Kar İstanbul da çamur olarak birkaç gün takılmış ve trafiği rahatsız etmişti sadece.tüm beklentilerin ötesinde ılık bir yaz ardından gölgede elli dereceye varan sıcaklıkları getirdi. Hepimiz Akdeniz sarhoşluğuna bulanmış umursamaz gözlerle ufku izledik yapı iznini kimin verdiğini düşünmeyi bıraktığımız gökdelenler arasından.hava her gün biraz daha ısındı,biz artık bu kadar daha çok ısınamaz dediğimiz günler serinliğini özlediğimiz hoş hatıralara dönüştü.
Kuraklığın farkına musluklardan gelen havanın tısss sesi ile vardık ve ondan çok sonra o sesin musluklardan duyacağımız son ses olduğunu kabul ettik.
Anadolunun çeşitli yerlerinden kuraklık haberleri Avrupa yakasını izlermişcesine uzaktaydı başta.manavdaki sebze fiyatları tavan yapınca sebebini araştırmaya başladık.ürün yoktu,toprağın artık bize verebileceği bir şeyi kalmamıştı,biz toprağa su veremiyorduk ve televizyon tanrının bize su vermediğinden yakınan ilahiyatçılar ile doluydu.
Biraz daha oyalandık,nasılsa geçer di.nasıl olsa bir çözümü bulunur.
Meğerse bilim adamlarımızı küstürmüşüz,meğer bizden medet ummayı bırakıp bilimlerinin para getirdiği başka medeniyetlere hizmet etmeye gitmişler kör anlarımızda.yani su gelmedi.
Toprak kurudu,Anadolu şimdi üç tuz zengini,balıksız denizin ortasında kurak bir çöl.
Ben susuzlukta çatırdayan bu toprağın ahh ını işitiyorum,bana çok geç diyor.bende cebimden onkez okuduğum bir kitabı çıkarıp yeniden okumaya başlıyorum,tasselhoff burfoot gölgesinde flint in dinlendiği ağacın altına doğru yürür:flint burada seninle oturabilirmiyim ?galiba aşağıda işler hiç iyi gitmiyor ve ben çok yoruldum ve sıkıldım da galiba.bir daha oraya dönmek istemiyorum.