Page 1 of 1

YENİDEN DOğUM - BİR VENTRUE ÖYKÖSÖ

Posted: Fri Jun 01, 2007 12:07 pm
by Barzini
O gece yine bir haftadır her gece yaptığım gibi kordonda bir şeyler yedikten sonra otelime dönüyordum. İtalya'dan geleli hemen hemen bir hafta olmuştu.
Arabamı park ettim, tam kapıyı açacakken dikiz aynasından arkadan hızla geçen bir karartı fark ettim. Sanırım içkiyi fazla kaçırdım diyerek fazla umursamadım. Kapıya uzandım, kolu çektim bacağımı dışarı uzatıp, ayağımı yere koymamla birlikte, o siyah karartı tekrar geçti, bu kez önümden. korkmuştum. Kim var orada diye seslendimse de kimseden bir ses çıkmadı. Tek başıma asansöre binmeye korktum, arabadan inip otopark gişesine doğru yürümeye başladım. Birilerinin gelmesini bekler onlarla çıkardım yukarıya. Gişeye yaklaştım, renkli camlar içerisini göstermiyordu, bir kaç adım daha attım ve gişenin kapısına uzandım. Camdaki yansımadan tekrar o karartıyı görünce korkudan ne yaptığımı bilmeden aceleyle kapıyı açıp içeri girdim ve kapattım.
Derin bir nefes aldıktan sonra içerideki eksikliği fark ettim; güvenlik elemanından bir tepki gelmemişti. O anda yerimden kıpırdayamadım, sadece başımı yavaşça arkamda duran sandalyeye doğru çevirdim ve dehşet içinde donakaldım; güvenlik elemanı başı yana düşmüş bir şekilde hareketsiz duruyor ve boynundan kan sızıyordu, sanki saatlerce morgda kalmış kadar renksizdi teni. Üzerindeki parlak sarı yelekte kandan kırmızı bir çizgi uzanıyordu. bense bu korkunç manzara karşısında dilim tutulmuş sadece bakıyordum, ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu ne bir imdat ne de başka bir şey. O anda gişe kapısının tekrar açıldığını duydum ve hızla başımı kapıya çevirdim birkaç saniye dehşet içinde kapıya baktıktan sonra içeri girenin sarı yelekli ikinci güvenlik elemanı olduğunu fark edince sanki her şey çözülmüş gibi bir derin nefes aldım. Ama daha yeni başladığımızı bilmiyordum...

Sarı yelekli adam içeri girdi, birkaç saniye durakladıktan sonra gördüklerinden ötürü bana saldırdı kollarımı yakalamak için hamle yaptı. Ben daha dur demeye bile fırsat vermeden adam beni bileklerimden yakalamış ve kollarımı arkama alıp belimde birleştirmişti bile. ben ondan sonra başlayabildim konuşmaya;"dur yanlış anlıyorsun ben biş...". "DUR" kapıdan tek kelimelik bir emir cümlesi duyuldu. Ben ve memur; ikimizde istemsiz olarak kapıya doğru baktık. Karşımızda en az 1,90 boyunda iri yarı bir adam vardı. Adamın görünüşü ürkütücüydü. Kumral dalgalı uzun saçları başının iki yanından omuzlarının önüne geliyordu, yüzünün neredeyse yarısını kapatan saçları yüzünden surat ifadesi belli belirsiz görülüyordu ama anlamsız bir sinir olduğu belliydi yüzünde. içeri doğru bir adım attı memura bakarak "bırak onu" dedi. O anda bileklerimi tutan ellerin gevşediğini hissettim ama ellerimi bile hareket ettirmekten acizdim. Bana bakarak, sanki biraz daha hafif bir ses tonuyla;"çekil kenara" dedi. düşünmeden ellerimi kurtarıp, duvarın dibine çöktüm, daha önce bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum.
Ben önünden çekilince memur hafifçe doğruldu, sanki biraz kendindeymiş gibi bir hali vardı artık ve sert sayılabilecek bir ses tonuyla "kimsin sen" dedi. İri yarı adam bir eliyle yüzünün önüne gelen saçlarını çekti ve omzunun arkasına attı, artık yüzünde o anlamsız ifade yerine sinsi bir gülümseme vardı, sanki sen benim kim olduğumu biliyorsun der gibiydi. Aniden gülümseyen dudakları yavaşça aralandı ve iki uzun diş belirdi, ben daha ne olup bittiğini anlayamadan, bir saniyeden daha kısa bir süre içinde memurla burun buruna değecek mesafeye geldi.
Bayılmıştım…

...Gözlerimi açtığımda, büyük bir salonun ortasındaydım. Yavaşça ayağa kalktığımda geniş bir kemerin (burası odanın girişi olsa gerek diye düşündüm) iki yanında duran adamları fark ettim; iki iri yarı adam daha. Neler oluyor diye geçirdim içimden. Büyük kemerin ardından ayak sesleri duyuldu, oldukça ritmik seslerdi bunlar ve oldukça ağır. Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu, gelen kişinin silueti belirince iki adam başlarını indirip boyun eğdiler, bende iki adım geri çekildim, titremeye başlamıştım. Yavaşça yaklaşan siluetin bir adama ait olduğu anlaşılıyordu artık, yüzü belli oluyordu. Adam istifini hiç bozmadan, aynı ritmik adımlarla yaklaştı, bana baktığını yeni anlamıştım ki; gözlerimin içine bakarak “BOYUN Eğ” dedi. Birden bu tanımadığım adama boyun eğme gereği duydum ve başımı yavaşça öne eğdim. Siyah saçları titizlikle geriye doğru taranmış, yüzünde belli belirsiz bir kirli sakalı olan, oldukça şık giyimli bu adamın, Hollywood filmlerindeki “mafioso”lar gibi oldukça etkileyici bir mizacı vardı, sanki doğaüstü bir karizmaya sahipti.
Adam gözlerini benim üzerimden çekip arkama doğru bakarak; “sağol Hakan” dedi. Başımı arkaya çevirdim ve aniden kendime geldim. Bayılmadan önce son gördüğüm şey şimdi karşımda duran iri yarı adamın güvenlik görevlisinin boynuna dişlerini geçirdiğiydi. Benim ona baktığımı görünce yine o sinsi gülümseme belirmişti yüzünde. Ã?nümde duran mafya babası kılıklı adamı ittirerek kapıya doğru koşmaya başladım bir yandan da bağırıyordum. Arkamdan “tutun” diye bir ses duydum ve kapının iki yanındaki adamlar beni kollarımdan tuttuğu gibi tekrar o adamın yanına getirip yere bıraktılar. Dizlerimin üzerinde yerde öylece duruyordum, yere bakıyordum. Takım elbiseli adam bir dizini yere koyarak çöktü ve bana baktı, bir eliyle çenemi tutarak başımı kaldırdı ve gözlerine bakmamı sağladı; “KİMSİN SEN” anlayamadığım bir şekilde adam benim ana dilimde; İtalyanca konuşuyordu. Benim aslen İtalyan olduğumu nereden bilebilirdi ki. Ben aklımdan bunları geçirirken bir yandan da adamla konuşuyordum:
- Ben Barzini, Alfredo Barzini. İtalyan bir Holding patronuyum. Bir görüşme için Türkiye’ye geldim, bir haftadır burada İstanbul’dayım.
- Yeter! Güzel Bay Barzini. Peki size Luigi diyebilir miyim?
Birkaç saniye duraksadım, şok olmuştum. Luigi benim ikinci kimliğimdi, bu adı sadece ortak iş yaptığım kişiler biliyordu. Yoksa Türkiye üzerinden silah kaçıracağımı öğrenmişler miydi?!
-Hakkınızda her şeyi biliyoruz Bay Barzini. Ama size bir zarar vermek niyetinde değilim. Sizden sadece bize ufak bir yardım yapmanızı talep ediyorum.
- Ne gibi?
- Oldukça kısa ve açık anlatacağım; önümüzdeki hafta Edirnekapı’dan çıkacak olan konteynerler. Onların içindekileri istiyorum. Ve uyarıyorum bize zorluk çıkarmayın.
Adam cümlesini bitirirken yüzünde hain bir gülümseme belirdi, sanki seni zorlamıyoruz ama sen bu işi yapmak zorundasın diyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Anlaşma yoluna gitmeye karar verdim.
- Peki ya bu işten benim çıkarım ne olacak? Ne kadar alacağım?
- Size ömrünüzde göremeyeceğiniz kadar güç kazandıracağım Bay Barzini. Emin olun tatmin olacaksınız.
- Daha açık konuşun. Burada bir iş anlaşması yapıyoruz sanırım.
- Yanlış anladınız Bay Barzini, burada siz anlaşmaya çalışıyorsunuz. Bizim için bir anlaşmazlık söz konusu değil. şimdi ya benim teklifimi kabul eder ve silahları bana verip rahat edersin, ya da teklifimi kabul etmezsin, bizde silahları zorla alırız. Emin ol bunu yapabiliriz.
Adamlarda biri takım elbiseli patronlarına bir kağıt uzattı. Adam kağıdı bana göstererek;
- Pekala Bay Barzini, bu işi Mafioso tarzında yapalım isterim.
Adam ceketinin içinden bir bıçak çıkardı; kabzasında parlayan taşlar olan bir bıçak, oldukça değerli görünüyordu.
- Kabul ediyor musunuz Bay Barzini?
Başımı yavaşça öne eğerek sözleşmeyi imzalamayı kabul ettiğimi belirttim ama bunu gerçekten isteyip istemediğimi bilmiyordum. Adam o kadar etkileyiciydi ki hayır diyemedim.
Ardından bileğimi kavrayıp gömleğimin kolunu sıyırdı, elindeki bıçağın önce yan yüzünü bileğime sürttü;
- Soğuk çeliği hissediyor musun?
Sanki şimdi çok farklı bir havadaydı bambaşka bir hali vardı o az önceki karizmasının yerinde başka bir duygu vardı sanki bambaşka bir tutku duymuştu eli bileğimdeyken. Ben kendi kafamda adamın halini sorgularken bileğimdeki yanık hissiyle kendime geldim. Kan bileğimden yavaşça aşağıya doğru süzüldü ve yerdeki kağıdın üzerine damladı, kağıtta yazan ismimin altında kırmızı kocaman bir nokta halini aldı. Adam kendini kaybetmişçesine kan bulaşmış baş parmağını ağzına götürdü ve bıçağında üzerindeki kanı yaladı. Daha sonra elini anlaşmanın üzerine götürdü, bıçağını cebine koymuştu, parmağını bileğine yaklaştırdı, yavaşça aşağıya doğru indirdi, parmağın ardından ince kırmızı şerit geliyordu, sanki tırnağıyla bileğine ince bir çizgi çizmişti. Onun kanıda kağıda damlayınca, bileğinde beni şok eden bir olay daha gerçekleşti; kırmızı çizgi yavaşça yok oluyordu. Birkaç saniye sonra adamın bileğindeki yara izinden eser kalmamıştı.
Tekrar bileğimi tuttu, önce bileğimdeki yaraya ardından yüzüme baktı, kanamam çok şiddetli değildi ama;
- Sanırım biraz derin kesmişim, neyse mühim değil arkadaşlar sarar yaranızı. Bir süre misafirim olacaksınız Bay Barzini.
Dedi. Ve ağzını bileğime doğru yaklaştırdı. Bileğimde bir sıcaklık hissettim; hızla dışarı çekilen kanın sıcaklığıydı bu damarlarımdan kanın çekildiğini hissedebiliyordum. Kendimden geçmeden önce son hatırladığım şey; soğuktu, çelik soğuğu.

Posted: Sat Jun 02, 2007 5:13 am
by Barzini
BÃ?LÃ?M II: ACEMİ
Uyandım…
Karanlık bir odada oldukça rahat bir yataktaydım. Çok ta rahat bir uyku çekmiştim, uyku sersemliğinden eser yoktu üzerimde. Sanki sihirli bir uykudan uyanmıştım. Yattığım yerden doğruldum, yatağın kenarına oturdum, birkaç saniye duraksayıp düşündükten sonra ayağa kalktım. Güçlükle görebildiğim elektrik düğmesine doğru yavaşça ilerledim, ağır adımlarımı atarken bir yandan da düşünüyordum... Parmağımı yavaşça düğmeye yaklaştırdım, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe dokunup, ışıkları açtım. Tavanda yan yana asılmış iki florosan birkaç kez hızla yanıp söndükten sonra tüm odayı aydınlattı. Bir iki saniye gözlerim kamaştı ışıktan pek bir şey seçemedim, ama gözlerimi tamamen açıp ta etrafımdakilerin farkına varınca, kelimenin tam anlamıyla irkilmiştim. Odanın içinde bir iki tur attım, etrafı inceledim, nerede olabilirdim? Pencerelerin yerinde tuğlalar vardı, çerçevelerin içine örülmüş duvar çok net belli oluyordu, oda kasıtlı olarak karartılmıştı. Odada sadece az önce uyandığım yatak, bir masa ve bir de sandalye vardı. Masanın üzerinde duran ufak kağıdı aldım. İkiye katlanmış olan kağıdı açtım, üzerinde güzel bir el yazısıyla “iyi geceler Barzini” yazılıydı. Kağıdı buruşturup fırlattım.
Yatağımın kenarında oturuyordum. Uyanalı beş, on dakika ancak olmuştu ki; ayak sesleri duydum. Odanın demir kapısı hiç dikkatimi çekmemişti aslında. Bir hücre kapısına benziyordu. Ben kapının üzerindeki demir kirişlere bakarken birden kapının hareket ettiğini, bana doğru açıldığını fark ettim. İçeriye Hakan denilen iri yarı adam girdi ve “günaydın Bay Barzini! Selim Bey üst katta sizi bekliyor” dedi ve kapıyı arkasından açık bırakarak çıktı. Kapıya doğru temkinli, adımlarla ilerledim. Kapıyı ardına kadar açıp arkasında kimsenin olmadığını sadece boş bir koridorun uzandığını görünce, odadan çıktım ve ilerlemeye başladım. Koridoru loş bir ışık aydınlatıyordu, az önce çıktığım odadaki kadar kuvvetli bir ışık değildi ama etraf rahatlıkla görülebiliyordu. Oldukça kasvetli bir yerdi, sanki yüzyıllar öncesinden kalma gibiydi, orta çağın kale zindanlarına benziyordu bu yürüdüğüm uzun koridor; iki yanında kapılar vardı, benim az önce çıktığım odadakine benzer, üzerinde demir kirişleri olan demir kapılar.
Biraz daha ilerleyip, demir kapıları geçince koridorun sonuna gelmiştim. Burada yukarı doğru uzanan taştan bir merdiven vardı, korkulukları demirden olan taş bir merdiven… Korkulukları sanki acemi bir demirci ustasının elinden çıkmış gibiydi, üzerindeki çekiç izleri dikkatle bakınca belli oluyordu, elimi sürttüğümde ise ne kadar pürüzlü bir yüzeyi olduğunu anlamıştım.
Peki ama ben neredeydim? İşte en büyük soru buydu.

Merdivenlerin başında Hakan’ın beni beklediğini gördüm. Hakan oldukça soğuk ve ifadesiz bir adamdı. Yüzüme bakarak; “bu taraftan Bay Barzini” dedi ve ilerlemeye başladı. Bende arkasından yürüyordum, zindandayken öldürmediklerine göre yukarıda da bir şey yapmazlar diye düşünüyordum. Yani üst katta olduğumuz sürece en azından kısmen güveniyordum. Büyük bir hol geçtikten sonra, Hakan gösterişli büyük bir ahşap kapının önünde durdu. Bu iki kanatlı, anladığım kadarıyla masif ahşap bir kütleden işlenerek yapılmış, oldukça pahalı bir kapıydı, kızıla çalan kahverengi ahşabın üzerinde özenle işlenmiş iki kol vardı; sapsarı ve parıldayan iki altın kapı kolu… kapının üzerinde ise iki kapı kanadını ortalayacak şekilde, çarmıha gerilmiş İsa figürü işlenmişti, İsa’nın başının hemen üzerine ise ortada Katolik ve Ortodoks haçları olmak üzere sağda Musevi yıldızı ve solda İslamiyet’in hilali vardı. Kapıdaki bu ifadeye bir anlam verememiştim.
Hakan, iki eliyle kapının iki koluna uzandı ve ittirerek açtı. O kocaman kapı tek bir gıcırtı sesi bile çıkartmadan usulca açılıverdi.
“Siz buyurun, Selim Bey birazdan burada olur” dedi. Ben içeri girdim ve arkamdan kapının kapanışını duydum. Odanın içinde kıpırdamadan etrafa bakınıyordum. İçerisi çok etkileyiciydi. Başımı yukarıya kaldırıp ta tavandan asılı olan şeyi gördüğümde kelimenin tam anlamıyla şaşırmıştım. Daha önce bu kadar büyük bir avize görmemiştim. İçerisi fazla gösterişliydi. Odanın ortasında tavandan sarkan devasa avizenin hemen altında yekpare granit bloktan muhteşem uzun bir masa duruyordu. Masa “U” şeklinde tek parça granitti. Masaya biraz yaklaştım, cilası muhteşemdi, siyah cilalı yüzeyde kendi yüzümü görebiliyordum. U şeklindeki masanın kıvrımının arkasında büyük bir ayna vardı. Ã?erçevesi sarı ahşaptandı, ne ağacı olduğunu çıkartamamıştım, biraz yaklaştım aynaya doğru ve birkaç metre kala fark ettim ki aynanın çerçevesi ahşap değil, tıpkı kapı kolları gibi altındı. Ã?erçevenin üst kısmı geniş ve oval geliyordu altının üzerine yine kapıdaki dört işaret işlenmişti Musevi yıldızı, Katolik ve Ortodoks haçları ile İslamiyet hilali. Hala yabancılık çektiğim İzmir’de bir mason malikanesinde olduğumu düşündüm bir an için. Aniden aynaya baktım, aynadaki yansımama, o ana kadar çerçeve ve işaretlerin etkisinde kalmış dikkat etmemiştim aynadaki görüntüme. Birden aynadaki kendimi görünce şaşırdım. Yüzüm çok solgun görünüyordu. Elimi yavaşça yüzüme doğru götürüyordum ki aniden arkamdaki kapının açıldığını gördüm aynadan. İçeriye giren adamı görünce birden dün geceki olaylar geldi gözümün önüne. Bu adam dün gece bileğimden akan kanı içmişti ve soğuk… Çok soğuktu, ölüm kadar soğuk, hemen arkanızda duran Azrail’in nefesi kadar soğuktu. Öldüğümü düşünmüştüm.
Bir an duraksadım, bana bunları yapan bu adamdan neden korkmuyordum ki? Selim Bey bu adam olsa gerek diye düşündüm ki tam ben bunu aklımdan geçirirken, adamın arkasından kapı kapandı ve adam konuşmaya başladı;
- Benim kim olduğumu merak ediyorsundur sanırım. Ben Selim; Selim Erden. Eminim kafanda burasıyla ilgili pek çok soru vardır. Sabırlı ol, tüm soruların cevaplanacak, ama önce benimkiler…
Adam konuşurken bir yandan da odanın içinde volta atmaya, bir aşağı, bir yukarı gezinmeye başladı. Aniden durdu ve bana döndü. O an gözlerimin içine bakıyordu. Düşüncelerimin karıştığını hissediyordum, kafam karışmış, tüm düşündüklerimi, aklımdan geçenleri unutmuştum. Sadece karşımda bana bakan bir çift ela gözün etkisiyle kafam allak bullak olmuştu. “Oturun lütfen Bay Barzini” dedi Selim Bey. Aynanın önünde duran yüksek arkalıklı, geniş ahşap sandalyeye oturdum. “geç kaldığım için üzgünüm ama sizde bilirsinizi ki biz iş adamları hep meşgul oluyoruz” diyerek söze başladı, büyük bir merak ve hayretle dinliyordum.
- Bay Barzini. Sizinle dürüst konuşacağım; açıkçası yaptığınız hizmet tarafımdan ödüllendirilmiş ve mükafatınız dün gece tarafımdan ödenmiştir. Artık ölümsüzler diplomatısınız Bay Barzini. Sizin bu görevi almanız için oldukça uğraştım, hatta güçlülerle ters düşüp, koltuğumu ve hayatımı tehlikeye sokmayı göze aldım. Sizinle ilgili kara bu salonda alındı Bay Barzini. Tarafımdan dün gece asillerin klanı Ventrue ailesine kabul edildiniz. Hoş geldiniz Bay Barzini.
“Peki neden? Neden ben?” diye sordum; ellerimi masaya vurup ayağa kalkarken. Sinirliydim. Aynaya döndüm, yüzümün haline baktım. Tenim fazlasıyla solgun görünüyordu, mavi gözlerimde ise yorgunluk vardı. Aynadan arkamda duran hoş giyimli adama baktım; “bu muydu vereceğiniz mükafat. Eğer beni aşağılık bir lanetli olarak sonsuza dek yaşatacaksanız bu ödülü reddediyorum. Ya geri alın verdiğiniz bu laneti ya da öldürün beni” sesim daha önce çıkmadığı kadar sertti, kendimi tutamamış, kimseye bağırmadığım kadar sinirli bir şekilde bağırmıştım.
Ardından Selim’in cevabı geldi;
- Aşağılık lanetli. Sözünü ettiğiniz lanet tüm ölümlülerin isteyeceği kadar güçlü olmamızı sağladı bundan bin yıllar önce. şimdi ise senin gibi bir patavatsız çıkmış bu gücü benden alın ya da öldürün beni diyor. Ama anlamadığı bir şey var ki; o kadar kolay olmayan şey de işte tam bu istediği şey. Sana Ã?LÃ?MSÖZSÃ?N diyorum SALAK. Gücün ne kadar etkileyici olabileceğini mi merak ediyorsun?
Bu soruyu sorduktan sonra iki elini ağır ağır havaya kaldırdı, gözleri yavaşça kapandı. Ben ise kıpırdamadan seyrediyor, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Merakla birlikte içimdeki korkuda büyümeye başlamıştı. Korkmadığımı düşünmeye başlamışken adam ellerini indirmeye başladı, gözlerini açtı. O anda kendimi kaybedip, önünde diz çöktüm, hayatımda bu kadar etkileyici birisini görmemiştim. Muhteşem bir adamdı, o ilahi bir varlık olmalıydı ve onun kadar etkileyici olabilmeyi arzuladım bir an için ama bunun mümkün olmadığını, hiç kimsenin ona erişemeyeceğini biliyordum. O anda karşımdaki adam bana doğaüstü bir varlık olarak görünmüştü, vücudundan ilahi ışıklar çıktığını bile söyleyebilirim. “Emredin Majesteleri Selim Erden” diyerek dizlerimin üzerinden kalktım.
Kısa bir süre bu şekilde düşündükten sonra normale döndü karşımdaki adam. Neler olduğuna bir anlam verememiştim.
-İşte Barzini, oğlum! Sahip olduğun güç seni tüm varlıkların Tanrı’ya eş koşmalarını sağlayabilir. Ya da onlara istediğin şeyleri söyleyip onları sanki senin kuklanmış gibi kullanabilirsin. Ya da insanları öldürecek olaylardan tek bir çizik almadan kurtulabilirisin. Ölümsüzlüğün verdiği güç, kanın gücü, babamız Caine’den miras kalan güç.
Bunları söyledikten sonra bana baktı; “sanırım bunları görüp de bu olağanüstü güce kayıtsız kalamazsın” dedi. şaşırmış ve etkilenmiştim. Bunca sene bir yerlere gelip güç sahibi olabilmek için yorulmuştum, şimdi ise sonsuz bir güç sunulmuştu bana. “kabul ediyorum, baba!” diyerek başımı öne doğru eğdim…

Posted: Sun Jun 03, 2007 11:05 am
by Barzini
- Umarım sorunuz bir öğrenci olursunuz Bay Barzini.
Ardından sesi sertleşti.
- şimdi yaklaş, bana gel oğlum!
Bunları söylerken, ceketini çıkardı ve gömleğinin sağ kolunu sıyırdı, bileğini bana doğru uzattı.
- Al Barzini. Benim kanımı iç ve damarlarımdan sana akan gücü hisset.
Yine tırnağıyla bileğine bir çizik attı, akan kanı görünce içimde bir açlık belirdi, dayanılmaz bir açlıktı bu. Ağzımı bileğine dayayıp, akan, sıcak, kırmızı kanı emmeye başladım. Daha önce hissetmediğim muhteşem bir hazla içiyordum. Birden elini çekti ağzımdan “yeter bu kadar” dedi ve ekledi; “bir süre Faruk’la birlikte dolaş, o sana bilmen gerekenleri öğretecektir. şimdi beni takip et.”
Odadan çıkarken artık kendimi ona daha bağlı hissediyordum. Ne olduğunu anlamadım. Hakan hala kapının önünde duruyordu.
Selim Bey;
- Bana Faruk’u çağır. Gençle biraz dolaşsınlar.
Ardından bana dönerek;
- şimdiye kadar bildiğin dünya geceleri çok farklıdır. Buna alışman zaman alacak ama umarın fazla sürmez…

BÃ?LÃ?M III: GECENİN AşIKLARI
- İçeri gir bakalım genç ventrue, bir iki arkadaşla tanışalım.
Kenarları iki şerit halinde neonla süslenmiş cam kapıdan içeri girdik. Kısa ve geniş bir koridor ve bir merdiven vardı karşımızda. Yukarıdan gelen müziğin sesi rahatsız ediciydi aslında. Ama yolda gelirken Faruk bana burada rahat olabileceğimi, bizim gibilerin buraya sık takıldığını söylemişti. Merdivenleri hızlı adımlarla çıkarken bende Faruk’un arkasından yürüyordum. Basamaklar azaldıkça müziğin sesi yükseliyor, daha da rahatsız edici bir hal alıyordu. Yukarıya çıktığımızda kulaklarımın patlayacağını sandım, diğerleri ise gayet rahattılar sanki hiç müzik falan yokmuş gibi davranıyorlardı. Faruk bir iki kişiye selam verdi, beni de tanıştırdı.
- Genellikle burada takılır bizim çocuklar. Piyasası iyidir.
Gülümsedi.
- Sizin çocuklar?
- Kardeşlerim; Brujah. Diğer on üç klandan birisi. Dinle dostum; bize hep serseri gözüyle baktılar, sadece kavga etmekten anladığımızı düşündüler. Ama baksana şuraya; yaşamayı bilenler bizleriz aslında. Senin ailen dostum, ventrue, onlar sadece büyük konaklarında, malikanelerinde, geniş apartman dairelerinde oturup, sanki tüm dünya onların çevresinde dönüyormuş gibi hareket ederler. Onlar için yaşam budur. Yönetip, kontrol ettiklerini zannederler. Hah! Halbuki böyle bir yerin verdiği hazzı hiç biri bilmez. Dostum onlar bir fahişenin kanının tadını bilmezler. Sende sakın böyle bir şey denemeye kalkma, onlardansın; bir ventrue asla düşük standartta kan içmez. Hah! Ukalalar. Peki ya diğerleri? Malkavian? Hepsi deli, akıl hastaları. Baksana şuradakine; barın önde tek başına oturan.
Kafasıyla işaret ederek barın önündeki yüksek taburelerden birinde tek başına oturan birisini gösterdi. Sıkılmış gibi duruyordu.
- O kimseye bulaşmaz, kimse de ona. şizofren pisliğin teki. Kendisini başka bir yerde zannediyor orada otururken. Malkavianlar hepsi aynı “deli.”
Başını merdivene doğru çevirmişti, birkaç saniye sustu ve devam etti, aynı asabi ses tonuyla;
- Toreador… bir diğer ukalalar topluluğu. Güzel, bakımlı, çekici ve olunamayacak kadar ukala. Onlar pek yaklaşmazlar çevrelerindekilere, karizmalarına bir şey dokunsun istemezler. Kendilerince çekici bir şey gördüler mi de kontrolü kaybedip öylece kalıverirler. Dolmabahçe’de saatlerce donakalanları gördüm. Neymiş efendim; sanat zevki. Güzel olan sadece güzeldir genç ventrue sana bir faydası dokunmaz.
“ Bak aradığımız adam orda” dedi, kalabalık bir grubu işaret ederek ve onlara doğru yürümeye başladı. O kadar şey söylemişti ama yaklaştığımız adamlar gerçekten serseriye benziyordu.
- Doğuş! Baba anahtarları versene, yeni bir arkadaş var biraz dalaştırayım.
- Al ama bir tarafa çarpma bu sefer. En son aldığında kaportanın halini hatırlıyorsun değil mi?
- Merak etme, bir şey olmaz.
Arkadaşından anahtarı aldı ve çıktığımız merdivenleri hızlı adımlarla inmeye başladı. Kapıdan çıktık. Alsancak’ta, sahildeydik. Yolun karşısına geçip, mavi bir Chevrolet Camaro’nun kapısını açtı. Arabaya yaklaşırken yüzünde saçma bir mutluluk ifadesi vardı. İki kapılı gece mavisi arabanın şoför koltuğuna oturdu ve yolcu kapısını açtı; “geç hadi asıl eğlence şimdi başlıyor.”

- Sakin olsana serseri düzgün kullan şu arabayı olay mı çıkartmaya çalışıyorsun?
El frenini çekip arabayı aniden durdurdu.
- Kaza yapmaya mı çalışıyorsun sen dikkat et biraz.
- Bana asla bir daha serseri deme çaylak! Yoksa kimseyi dinlemem seni ölümsüz olduğuna pişman ederim. Ölebilmek için yalvarırsın. Lanet çaylak!
Bunları söylerken elleri yakama yapışmıştı bile.
- Tamam sakin ol, sadece uyarmak istedim.
- Senin işin uyarmak değil.
Yakamı bıraktı, tekrar koltuğuna yerleşti, derin bir nefes aldıktan sonra tekrar çalıştırdı gürültülü motoru.

- Aç kulaklarını ve iyi dinle çömez;
ölümsüz olabilirsin, çevrendeki basit homo-sapienlere göre çok güçlü olabilirsin.ama bu senin onlara hükmedip, alelade istediğin her şeyi yapabileceğin anlamına gelmez. Bağlı bulunduğun örgüt, camarilla, işte bunu korumaya çalışır ve bu kuralı bozanlar cezalandırılır. Bu birinci kural ve en önemlisi. İki; evet insanları kendin gibi ölümsüzleştirme gücün var, tıpkı sana yapıldığı gibi, ama bunu da canının istediği gibi yapamazsın. “Kıdemliler” in iznini alıp yapılır bu işte. Yani sana kalmadı neslin devamını sağlamak.
- Peki ben? Ben niye dönüştürüldüm.
- Seni Prens Selim istedi. Neden bilmiyorum. Neyse konumuz bu değil.
Bu konuşma bittikten sonra bir sorun olduğunu hissetmiştim. Faruk gözlerini uzun bir süre dikiz aynasından çekmemişti.
- Bunlarda nereden çıktı şimdi. Sıkı tutun. şimdi sorun çıkabilir.
Arkamıza iki polis arabası takılmıştı. Neden olduğunu bilmiyordum. Anladığım kadarıyla Faruk’ta bilmiyordu. Sahilden içeriye girdi. İzimizi kaybettirmeye çalışıyorduk. Arkama dönüp camdan baktığımda hemen ardımızdan ekip arabasının da hızla köşeden dönüp takibe devam ettiğini gördüm. Hız göstergesine bakmak bile istemiyordum, yeteri kadar hızlı gidiyorduk ki polis aracıyla aramızdaki fark açılmaya başlamıştı. Bir iki saniyeliğine yola baktım ve tekrar arkaya döndüm. Biz köşeleri hızla döndükçe arkamızdakiler de bir iki saniye sonra köşe başından görünüyorlardı. Bir başka sokağa daha hızla girdik. Her döndüğümüzde yaptığım gibi arkama döndüm ama bu sefer tek bir polis aracı döndü arkamızdan. Herhalde takibi bırakıyorlar diye düşünmüştüm ki; henüz bu düşünce kafamdan geçerken arabanın acı fren iniltisiyle sırtımı ön konsola çarptım az daha ön camdan dışarıya fırlayacaktım. Bizi takip eden diğer araç yan yolların birinden çıkmış ve önümüzü kesmişti. Faruk’ta çarpmamak için aniden el frenine asılmıştı. Ben belim kırıldığı düşüncesiyle ön konsola yapışmış vaziyette dururken Faruk bana baktı ve aşağılayan bir gülümsemeyle; “çaylak” dedi. Başımı Faruk’a doğru çevirdim. Çok kısa süreli bir acı ve ardında çok farklı bir duygu… Sırtımdaki tüm kemikleri ve kırılan yerlerin hızla kaynadığını hissediyordum. Yavaşça doğruldum. şok olmuştum. Böyle bir şey beklemiyordum.
Faruk arabadan çıktı. Yaklaşmakta olan polis memurunun el fenerinin ışığı gözlerine çarpınca başını yere doğru indirdi ve eliyle yüzüne gelen ışığı engelledi. Bir iki saniye sonra elini indirdi ve polis memuruyla konuşmaya başladı. Bense arabanın içinde camdan dışarıya bakıyordum, gecenin bu saatinde gürültüyü duyup uyanan herkes pencerelere toplanmıştı, sabahlıklarıyla balkona çıkmış insanlar birbirleriyle konuşup neler olup bittiğini tartışıyordu…

Posted: Fri Jun 08, 2007 8:50 am
by Barzini
Selim Bey sesini iyice yükseltmişti. Ben ve Faruk ise karşısında süt dökmüş kediler gibi el pençe divan vaziyette, başımızı yere eğmiş duruyorduk.
- Salak herifler! Hayır hayır, sizin bir suçunuz yok aslında kabahat bende, siz ikinizi başıboş sokağa salanda. Sen git çaylağın birini, bu serseri Brujah’a emanet et.
- Selim Bey, lütfen bizim bir kabahatimiz yok.
- Kapat çeneni Faruk. Senin bir kabahatin yoksa diğer serseri arkadaşlarının suçu var.
- Selim Bey bana ve arkadaşlarıma serseri demezseniz sevinirim.
- A çok pardon Faruk Bey! Af edersiniz. Başka kullanmamamı istediğiniz kelime var mı acaba? Özgünüm bir dahaki sefere dikkat ederim. SANA KAPA Ã?ENENİ DEDİM GERİZEKALI! İki tane gerzek çıksın sokaklarda gönüllerince eğlensin, ne yaptıkları sorgulanmasın serserilik yapsınlar.
- Siz o aldığınız arabanın neyin nesi olduğu sorgulamadan nereye sürüyorsunuz ulan.
Faruk hala sert tavrını koruyarak “özür dilerim Selim Bey, bir daha olmayacak” dedi.
- Umarım Faruk, umarım olmaz! Ã?ıkın şimdi.

Prens Selim’den fırça yedikten sonra odadan çıktık.
Faruk’un arkadaşından aldığı araba çalıntıymış. İki ay önce çalıntı ihbarı yapılmış ve ihbardan üç hafta sonra bir bombalama eyleminde kullanılmış; İzmir’de yapılacak olan “Cumhuriyet Mitingi”ni protesto amaçlı yapılan bombalamada. Bizi de yolda gören polisler peşimize takılmışlar ve sonunda yakalamayı başardılar. Faruk yakalandığımız anda hepsinin üstesinden gelebilirdi ama balkonda ve pencerelerdeki insanların önünde bâriz bir şekilde biz vampiriz diye bağırmak olurdu bu. Sonuçta polisler gayet rahat, bileklerimize kelepçeyi takıp, bizi nezarete attılar. şansımıza olayın Prens Selim tarafından duyulması çok uzun sürmemişti. Aynı gece, prensin gönderdiği birkaç adam tarafından beyni yıkanan ve aklı karıştırılan memurlar bizi kefaletle salıverdiler, araba; çalındı ihbarı veren eski sahibine teslim edilmiş, bombalama eylemi için ise kendini feda etmeye gönüllü birkaç adam bulunmuş, tabi yine beyinleri yıkanarak.
Odadan çıktıktan sonra Hakan’la karşılaştık; “gün doğumuna sadece yarım saat kaldı, odanıza gitmeniz sizin için iyi olur Bay Barzini” dedi. “Size odanıza kadar ben eşlik edeceğim.” Yavaş yavaş o her şeyin başladığı odaya doğru yürüyorduk. Taş merdivenleri indik ve zindanı andıran koridora döndük.
- Bu diğer kapıların ardında ne var? Orada da benim gibi ısırılanlar mı kalıyor?
- Kısmen evet. O kapıların ardında yaşam var, kan var. Oradakilerde ısırılanlar evet ama senin gibi yaşamaları için değil bizleri daha doğrusu sizleri, Selim Bey ve tüm ventrue klanını yaşatmaları için ısırılanlar.
Sabah uyandığım odanın kapısına gelmiştik, Hakan kapıyı açtı; “iyi geceler Bay Barzini” dedi, benim içeri girmemi bekledi ve ardından kapattı. Kapının yanındaki elektrik düğmesine bastım, uzun florosanlar yine bir iki defa yanıp söndükten sonra aydınlattı içerisini. Masanın üzerinde porselen bir kase duruyordu. Yaklaştım. İçindeki kırmızı sıvı birden inanılmaz bir açlık uyandırdı bende. Evet onun ne olduğunu gayet iyi biliyordum ve içmeliydim güç ve sonsuz yaşam için…