ÖOCUKLAR ARTIK KÖBUS GÖRMESİN!

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Arkenon
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 10
Joined: Fri Jul 20, 2007 10:00 am
Contact:

ÖOCUKLAR ARTIK KÖBUS GÖRMESİN!

Post by Arkenon »

Geniş, çimenlik alanın tam ortasında devasa bir doğum günü pastası duruyordu. Yirmi katlıydı ve en alt katın çapı en azından on metreydi. Pastanın en tepesinde kalın bir mum, kocaman alevler çıkararak yanmaktaydı. Siyah dumanlar göğe yükseliyordu. Pastanın her katını rengârenk çiçekler süslüyor, bembeyaz kremanın üzerine serpilmiş renkli şekerleri andırıyorlardı.
şık kıyafetler giyinmiş, saçları itinayla taranmış, boyları ilk katın yüksekliğinden daha fazla olmayan çocuklar çevirmişti pastanın etrafını. Her biri, en değerli kumaşlardan yapılmış, en güzel işlemelerle süslenmiş, pastanın kreması ve taze hayaller kadar beyaz bir elbise giymiş olan altın saçlı güzel kızı alkışlıyor, hep bir ağızdan ona mutlu yıllar diliyorlardı. Kız sevimli bir gülümsemeyle karşılıyordu güzel sözleri. Kendisine alkış tutan çocukların önünde nazikçe eğiliyordu.
Melekler, gökyüzündeki sonsuz mavilik arasından usulca süzülerek çocuklara yaklaşınca ve onların üzerinde daireler çizerek harplerini çalmaya başlayınca, tüm başlar yukarı çevrildi. Erkek çocuklar hayranlıkla, kızlar ise gıptayla izledi doğaüstü güzellikteki kanatlı melekleri. Melekler ışıltılı gülücükler saçarak döndüler üzerlerinde ve mutluluğu anlatan melodileri boşluğa saldılar. Dünyanın en iyi kalpli ve en güzel kızının yeni bir yıla, yeni bir yaşa adım atışını anlatan şiirler okudular.
Harpler yok oldu sonra. Birkaç melek aşağıya süzülerek kızı kollarından tuttu. Gümüş kanatlarını çırparak onu yukarıya, pastanın en tepesine taşıdılar. Diğer çocuklar daha hızlı alkışladılar ve doğum günü şarkıları söylediler.
Kız, meleklerin kolları arasında pastanın tepesindeki mumun önüne geldi. Kendisini tutan meleklere gülümseyerek baktıktan sonra mumu üfledi hafifçe. Mumun şiddetle yanan alevleri bir anda sönüverdi. Aşağıdaki çocuklar coşkuyla alkışlamaya başladılar bu sefer. Altın saçlı kız utangaç bir tebessümle, meleklerin eşliğinde çimenlerin üzerine indi.
Ã?ocuklar sırayla kıza sarılıp onu tebrik ettiler. Bu arada meleklerin bir bölümü pastayı kesmeye koyuldu. İşlemeli tabaklara kocaman dilimler koyarak, ilki doğum günü çocuğuna olmak üzere tüm çocuklara dağıttılar. Ã?teki melekler de en leziz içecekleri ikram ettiler onlara.
Sonra harplerden büyüleyici melodiler döküldü yeniden, çocuklar yemyeşil çimler üzerinde danslar ettiler ve bu güzel güne daha da fazla neşe kattılar…

Büyük çimenlik alanın ortasındaki her şey mutluluğu, iyiliği, hayata bağlılığı, dürüstlüğü ve buna benzer birçok duyguyu anlatırken, alanı çevreleyen çam ağaçlarının gölgelerine sinmişti sivri kulaklı, kırmızı gözlü, buruşuk derili üç Kâbus. Sabırsızca ve sinsice bekliyor, devasa pastanın etrafında oyunlar oynayan çocukları eğlencelerinden etmek için fırsat kolluyorlardı.
Diğer ikisinin ortasında duran ve onlara göre daha iri yarı olan Kâbus, gıcırtılı bir sesle vaktin geldiğini haber verdi. İğneli çam dalları arasından sessizce geçerek, ışıldayan çimenlerin başına geldiler. Gözlerinde heyecan, sabırsızlık ve arzu ateşleri yanıyordu. Kuyruklarını sallayarak, sivri tırnaklarıyla çimenleri yoldular. Salyalarının damladığı her ot sarardı ve büzülerek toprağa karıştı.
Ã?ocuklar onlardan habersiz, sarı saçlı güzel kızın bu önemli gününde doyasıya eğleniyor, dünyadaki tüm kötülüklere inat gülücükler saçıyorlardı. Yeşilin, beyazın ve mavinin buluştuğu noktada tüm ağırlıklarından arınıyorlardı.
Neşenin doruğa ulaştığı noktadaydılar şimdi. Zamanı gelmişti. Kâbuslar onların eğlencelerini tam ortasında bölecek, boşluğa düştükleri anda, korku salacaklardı yüreklerine. Korkularla beslenecek, güçlerine güç katacaklardı.
Üçü bir anda açığa çıktıkları anda, uzun boylu çam ağaçlarının üzerinden süzülen bir gölge yollarını kesti. şaşkın bir şekilde duraklayıp önlerindeki şeyi seçmeye çalıştılar.
“Durun!!”
“Lila!”
“Yaa! Az kalsın yetişemiyordum.”
Küçük kanatlarını hızla çırpan, ucunda parıltılı bir yıldız bulunan ince asasını tehditkârca sallayan, kömür karası saçları hafif rüzgârda dalgalanan, dünyalar güzeli bir düş perisi duruyordu önlerinde. Kusursuz yüz hatlarına sahipti ve hafif çekik gözleri inci gibi ışıldıyordu. Üzerinde, kolları ve yakaları açık, diz üstüne düşen gök mavisi bir elbise vardı. Zarif ve değerli elmaslarla süslü ince topuklu bir ayakkabı giymişti. Güzelliği nefes kesiciydi. Ona karşı duydukları tüm öfkeye rağmen, çirkin Kâbuslar bile bu göz alıcı görüntü karşısında kendilerinden geçmemek için çabalıyorlardı.
“Bu sefer bize engel olamazsın Lila!” dedi diğerlerinden daha iri yarı olan Kâbus.
“Elbette ki engel olabilirim,” diye çıkıştı Lila, kendinden emin bir ifadeyle. “Altın saçlı kızın mutluluğunu bölmenize izin veremem.”
“Bak Lila, böyle yaparak aslında çocuklara zarar veriyorsun. Onları en önemli ihtiyacından mahrum bırakıyorsun.”
“En önemli ihtiyaçları mı? Korkmak nasıl bir ihtiyaç olabilir? Kim korkmak ister ki?”
“Korku en doğal ihtiyaçtır. Ã?ğrenmek için gereklidir.”
“Sizler neyin iyi olduğunu bilemezsiniz. Ã?ünkü kalpleriniz de aynı çirkin suratlarınız gibi kötülük dolu. şimdi, buradan gitmenizi emrediyorum!”
“Bize emir veremezsin!”
“Verebilirim, çünkü sizden daha güçlüyüm. Ben iyilik için savaşıyorum. Ã?ocukları sizler gibi hırs dolu, kötü kalpli, pis yaratıklardan koruyorum. Bu da bana saf bir güç bahşediyor.”
“Güç dediğin şey, gün gelip boyunu aşabilir. O zaman o cezbedici ağırlığın altında ezilirsin.”
“Vay vay vay! Canavarlar da felsefe yapmaya başlamış! İyilik ve doğruluk üzerine düşünmeye neden zahmet etmiyorsunuz?”
“Yolumuzdan çekil Lila! Ã?ocuklar mutluluk sarhoşu olmuşlar. Mutluluğun aşırısı da zararlıdır. Hem böyle bir durumda hissedecekleri korku da en az sevinçleri kadar derin olacaktır. Bu fırsatı kaçıramayız.”
“Size mani olmam için sağlam sebepler sunuyorsunuz bana. Pek de akıllıca gözükmüyor bu.”
“Lila seni uyarıyorum! Yolumuzdan çekil!”
“Kimse bana tehditkâr sözler söyleyemez! Hemen kokuşmuş yuvalarınıza dönün! Aksi takdirde…”
İri yarı Kâbus Lila’nın sözlerini bitirmesine fırsat vermeden hışımla üzerine atladı. Düş perisi kıvrak bir hareketle bu ani saldırıyı savuşturdu. Ama hasmı epey öfkeli görünüyordu. Ona diğer iki Kâbus da eşlik etti. Olabildiğince yükseğe zıplayıp pençelerini savurdular ama Lila sadece hafifçe kanatlarını çırpmakla yetindi, yükseldi ve saldırıyı boşa çıkardı. Ã?tedeki çocuklar olanların farkına varmamışlardı. Melekler de öyle. Başka bir dünyada gibiydiler.
Kâbuslar Lila’ya zarar veremeyeceklerini anlayınca, çocuklara doğru koşmaya başladılar. O anda hava karardı, aniden gece çöktü üzerlerine. Dans eden çocukların etrafında meşaleler yanmaya başladı. Yıldızlar inci gibi dizildiler göğe ve zarafetle ışıldadılar. Sonra havai fişekler atmaya başladı melekler. Karanlıklar, rengârenk fişek ışıkları altında çürüdü, etraf gün gibi aydınlandı.
Lila, Kâbusların hızla çocuklara doğru koştuklarını görünce paniğe kapıldı bir an. Ama kendini çabuk toparlayıp yıldızlı asasını salladı. Asanın ucundan üç şimşek fırlayıp Kâbuslara dokundu ve dört ayak üzerinde koşan üç Kâbus duman olup gözden kayboldu. Ã?ocuklar ve melekler hiçbir şeyin farkına varmadılar…
Lila gururla gülümseyerek, “Güzel kızın rüyasını en hoş yerinde bölmenize izin veremezdim,” dedi. Ardı ardına patlayan havai fişekleri izledi bir süre. Sonra geri döndü. Kanatlarını çırparak, çam ağaçlarının üzerinden geçti ve yıldızlı gökyüzüne salınıp gittikçe küçülmeye başladı. Melekler son ve en büyük havai fişeği attıkları zaman, tamamen küçülüp gözden kaybolmuştu bile…

* * *

Bulutların ötesine uçtu. Güneşin hiç batmadığı, yeşilin hiç solmadığı, derelerin coşkunca aktığı mutluluk diyarına vardı. Ovalar üzerinde gezinen mavi elbiseli perilere, dağlardaki gür ormanlarda yaşayan ve denizlerin engin sularında özgürce yüzen diğerlerine selamlarını sundu. Gökkuşakları altına kurulmuş, yüksek kuleli binalarıyla sonsuzluğa uzanan şehirlerden geçerek soylu perilerin şatafatlı yaşamlarını seyre daldı; tüylü battaniyeler gibi toprağa serilmiş tarlalarda çalışan köylü perilere yardımlarda bulundu; geniş ırmaklar, derin göller üzerine ağ germiş, sabır tüketen balıkçılara şans dileklerini iletti ve en sonunda kendi soydaşları arasına, düş bekleyenlerin şehrine vardı. Periler diyarının en yaşlı ağacının kalın dallarından birine kondu ve dostlarıyla, kısa ayrılığına rağmen, uzun uzun hasret giderdi…
Kendi diyarının cezbedici güzelliklerine daldı bir süre. Tepeler boyu uzanan, renkli çiçeklerle bezeli bahçelerde saatler tüketti. Asasıyla kelebekler yaratıp küçük perileri eğlendirdi. Bilgelerin, kalın gövdeli ağaçların içine yapılmış evlerine konuk olup eskiye dair hikâyeler dinledi. İyilik ve doğruluk için mücadele verenlerin hayatlarına şahit oldu, onlara gıpta etti, her birini övdü. Kendi hedeflerini düşünüp daha da hırslandı. Yalnız kaldığı zamanlarda hep, “Ã?ocuklar artık korkunç düşler görmeyecek,” diye tekrarladı ve mutlu çocukların düşlerine bekçilik yaptı. Rüyalardaki gizemlere dalıp gitti. Bu arada kötü niyetli Kâbuslara hiç aman vermedi.
Yine bir gün, küçük bir çocuğun düşüne konuk oldu. Tombul yanaklı, kısa boylu bir erkek çocuğuydu bu. Hantal bir görünümü vardı ama gördüğü rüya o kadar hareketli, o kadar hızlıydı ki, Lila ona eşlik etmekte zorluk çekiyordu. Rüyanın başında çocuk, devasa bir uçan geminin kaptanıydı. Tayfalara, mağrur bir edayla emirler yağdırıyor, gökyüzündeki en parlak yıldıza varmaları, oradaki ışıklar ülkesine bir an önce ulaşmaları gerektiğinden dem vuruyordu. İnsanüstü bir çabayla çekilen kürekler boşluğu süpürüyor, gemi hızla yol alıyor ama büyük ve parlak yıldız, gökkuşağı gibi nazlı ve çekingen bir biçimde uzaklaşıyordu onlardan. Gemi bir türlü ışıklar ülkesine varamıyordu…
Kürekler hırsla çekilir, kaptan çocuk durmadan emirler yağdırırken, görüntü aniden değişiyordu. Tombul yanaklı çocuk şimdi, hızla giden tek boynuzlu atı süren bir savaşçıydı ve diz boyu, yemyeşil otlarla bezeli uçsuz bucaksız bir ovadaydı. Atını mahmuzluyor, pelerini rüzgârda savruluyor, saçları özgürce dalgalanıyordu. Otları yararak sürüyordu atını ve nihayetinde ovanın ortasındaki açıklık bir alana varıyordu. Sahanlığı, ince bezlerden yapılmış küçük çadırların doldurduğunu görüyordu. Ã?adırların etrafında yırtık elbiseli, kirli suratlı çocuklar oturuyor ve ona aç olduklarını anlatmaya çalışıyorlardı. Bunun üzerinde savaşçı çocuk kılıcını çekip göğe kaldırıyordu ve kimsenin bilmediği bir lisana ait sözler söylüyordu. Dua eder gibi konuşmasını bitirdiği anda gökten yiyecek yağmaya başlıyordu. Ã?ikolatalar, bonbonlar, gofretler, çeşit çeşit şekerler, meyveli pastalar çimlerin üzerini dolduruyordu kısa bir süre içinde. Kirli suratlı çocuklar sevinç çığlıkları atarak, yiyecek yığınına saldırıyor, ablak yüzlü çocuğa sonsuz şükranlarını sunuyorlardı. Ã?ocuksa yere düşmek üzere olan fındıklı bir çikolata paketini yakalayıp açarken, gururla gülümsüyordu…
Görüntü bir kez daha değişiyordu. Denizler altındaki gizli bir ülkenin kralıydı artık çocuk. Yeşil saçlı denizkızları, altın kadehlerde içkiler sunuyordu ona ve…
Lila rüyanın kalan kısmını izleyemedi. Ensesinde yakıcı bir acı hissedince, gözlerinin önü karardı. O bulanıklık arasında, etrafını çeviren ve pis pis sırıtan bir yığın Kâbus gördü. Kâbuslardan biri, “En sonunda olacağı buydu,” dedi. “İşimize karışmaman gerektiğini defalarca söyledik sana.”
Karanlığa düşmeden önce boşu boşuna salladı asasını…

* * *

Pis kokulu, küflü bir odada açtı gözlerini. Bir an ne olduğunu, rüyadan nasıl çıktığını anımsayamadı. Sonra Kâbusların hain saldırısını hatırlayıp öfkeyle doldu. Kollarını kıpırdatmaya, kanatlarını çırpmaya çalıştı ama kalın iplerle sıkı sıkı bağlanmıştı. Canı acıyınca çabalamayı bıraktı. “Kimse beni esir alamaz!” diye bağırdı karanlık odaya. Sesi aksetti. Onunla dalga geçer gibi kulaklarında çınladı. Lila öfkeyle titreyerek karanlığı seyretmekten başka bir şey yapamadı.
Uzun, çok uzun bir süre, elleri kolları bağlı bir biçimde, nemli ve soğuk zeminde yattı. İntikam planları kurdu. Delice düşündü durdu. Ne var ki, bu soğuk odadan kurtulmanın bir yolunu bulamadı. Asasını da kaybetmişti. Ã?irkin yaratıklar ona el koymuş olmalıydılar. İyi ama buna nasıl cüret edebilirlerdi!? Hangi akla hizmet böyle bir şeye kalkışabilirlerdi?! Kendisi burada hiçbir şey yapamadan dururken, onlar kim bilir hangi rüyaları zehir etmekle meşguldüler. Ã?ocukların o kocaman dünyalarını nasıl da korkularla yaşanmaz hale getiriyorlardı!.. Bunun cezasını mutlaka çekeceklerdi!..
Tüm bedeni soğuktan uyuşmaya, küf kokusu içini kaldırmaya başlamışken odanın kapısı açıldı. İki şişman Kâbusun gölgesi belirdi kapının önünde. Lila’nın öfkesi onları görünce daha da kabardı. Tiz sesi boş odada yankılandı.
“Sizi aşağılık mahlukatlar!! Beni nasıl esir almaya çalışırsınız?! Buna nasıl cesaret edebilirsiniz?!.. Ama şimdiden söylüyorum; intikamım acı olacak!..”
Kâbuslar onun haykırışlarını pek dikkate almış gibi görünmüyorlardı. Bu durum Lila’nın öfkesinin çığırından çıkmasına sebep olsa da, yapacak bir şeyi yoktu. Yaratıklar yanına varıp küf kokusuna karışan kendi pis kokularıyla burnunun direğini titretirlerken ve onu iki kolundan tutup odadan çıkarırlarken, ellerinden kurtulmak için tepindi durdu. Elbette ki bunun hiçbir faydası olmadı.
Kaldığı oda gibi soğuk ve toprak bir koridordan aşağıya doğru indiler. Etraf zifiri karanlıktı ama yaratıklar yolu iyi biliyor gibiydiler. Ã?fkesinin hiçbir işe yaramadığın anlayan Lila, sonunda yorgun düştü ve kaderine razı oldu. Kendini Kâbusların kollarına bırakıp derinlere, daha da derinlere indi. Üzerine uyuşturucu bir ağırlık çökmeye başladı. Gözlerini kapadı. Kısa bir uykuya daldı…
Uyandığında ışıklar saçan bir tabelanın önünde durduklarını fark etti. Karanlığa alışmış olan gözleri bu ani saldırı karşısında feryatlar etti ama sonra ışığı benimsemeye başladı. O zaman tabeladaki parıltılı yazıyı okuyabildi:

RÃ?YA DENETLEME MERKEZİ

“Bu da nesi?” diye söylendi. O arada tabelanın altındaki kapı (Lila orasının toprak bir duvar olduğunu sanmıştı) açıldı. Yaratıklar onu sürükleyerek, duvarlara gömülü kırmızı ışıklı lambalarla aydınlanan geniş bir odaya soktular. Olduğu yere, boş bir çuval gibi bırakıp yanından ayrıldılar.
Onlar gider gitmez merakla ve hafif bir korkuyla etrafına göz gezdirmeye başladı. Kızıl ışıkta, nemli toprak duvarlar boyunca dizilmiş taş tabureler olduğunu gördü. Taburelerin her birinin karşısında ekran gibi bir şey vardı. Dikkatli bakınca bunların, birtakım görüntüler gösteren bulutçuluklar olduklarını fark etti. Her birinde farklı bir görüntü vardı ama birçoğu küçük çocuklara aitti Düşler, diye geçirdi içinden Lila, şaşkınca. Uzaktan izlenebilen düşler!.. Demek her güzel düşü bu sayede keşfedip ben bile daha varamadan girebiliyorlar içine! Ama bu… bu… Nasıl kötü bir söz söyleyeceğini bilemedi. Ne dese azdı ama şunu da açıkça ifade etmek gerekti; Kâbusları fazla hafife almıştı…
Ã?ocukları düşününce ve onlara rüyalarında bekçilik yapamadığını hatırlayınca yeniden sinirlendi. Sağına soluna bakınıp çatacak yaratık aradı.
O zaman kırmızı ışıklar arasında bir Kâbusun silueti belirdi. Kâbus yaklaştı ve görüntüsü netleşti. Diğerlerine göre daha dik duruşlu, kuyruksuz ve biraz daha az yaratığımsı bir şeydi. Sivri tırnaklı iki parmağı arasında, pofur pofur dumanı tüten, kalın bir puro tutmaktaydı. Belli belirsiz bir gülümsemeyle Lila’ya bakıyordu..
Lila farklı bir Kâbus görmenin şaşkınlığını çabuk üzerinden atarak tüm öfkesini kusmaya başladı. Onun hakaretlerini sabırla dinleyen yaratık, son ve derin bir nefes çektiği purosunu bir kenara attıktan ve dumanları Lila’nın yüzüne doğru üfledikten sonra, ciddi bir ifadeye büründü. Bir müddet sessizce düş perisini süzüp “Seninle konuşmakta epey geç kalmış olmalıyız,” dedi. “Ama zararın neresinden dönsen kârdır, değil mi?”
Söyleyebileceği her şeyi söylemiş olan Lila, derin soluklar alarak, sessizce ona baktı.
“Seninle bir anlaşmaya varacağız Lila,” diye devam etti yaratık. “Ama hırsın ve kibrin buna imkân verecek mi, bilemiyorum.”
“Anlaşma mı?” diye sordu Lila, Kâbusun dalga geçen ifadesini dikkate almayarak.
“Evet, anlaşma. Sana yaptığın hataları ve varlığımızı nasıl tehlikeye attığını anlatacağım.”
“Ben hiçbir zaman hata yapmam!”
“İşte, kendini yere göğe sığdıramaman da yaptığın hatalardan biri. Oysa diğer düş perileri senin gibi değil hiç. Hem çok daha mütevazılar hem de çocukların korkularına engel olmak yerine, daha sonra onları yatıştırmakla yetiniyorlar. Böylece düzen tıkır tıkır işliyor ama sen her şeyi alt üst ediyorsun.”
“Her şeyi alt üst etmek mi? En güzel rüyaları mahveden ben miyim yani?”
“İşte sorun da burda. Senin mükemmel düşler yaratma çaban yüzünden oluyor her şey. Neymiş efendim, çocuklar korkunç rüyalar görmesinmiş! Hiçbir şey mükemmel değildir ki!”
“Mükemmele ulaşılabilir. Bazı kokuşmuş yaratıklar güzelliklere burnunu sokmasa, pekâlâ mükemmel elde edilir.”
“Bunlar boş laflar. ‘Mükemmel’ diye bir şey yoktur. Ama her neyse… Ben daha başka şeylerden bahsetmek istiyorum.”
Lila ona iğrenç ve pislik olduğunu ifade eden kelamlarda bulunmak istedi ama karşısındakinin bilgiç tavrı ve gerçekten de bir Kâbusun ağzından duymanın pek mümkün olmadığı şeyler söylemesi, onu şaşırtmıştı. Kelimeleri dilinin ucunda bekletip yaratığı dinledi.
“şu sorunun cevabını verir misin: Neden çocukları Kâbuslardan korumaya çalışıyorsun?”
“Bunu her zaman açık bir şekilde ifade ettim.”
“Bir kez daha duymak istiyorum.”
“Emrivakilere gelemem ben!”
“Pekâlâ, rica ediyorum.”
Lila bir an kaşlarını çatıp karşısındakine baktıktan sonra, “Ã?ocukların mutluluğu düşlerde bulmasını istiyorum,” dedi. “Ã?ünkü onların orada kocaman bir dünya kurduklarını görebiliyorum. Hiçbir sınırın olmadığı, alabildiğince uzanan, neşe ve mutluluğu çağıran muazzam bir dünya! Onların bu dünyada hep istedikleri, arzuladıkları gibi yaşaması benim dileğim. Ve periler diyarındakine benzer bir huzura sahip olmaları... Ã?ocuklar bahsettiğim huzura ulaşabilirler. Saflıklarıyla kötülüklerin üstesinden gelebilirler. Ama korkular cesaretlerini kırmaya başlarsa, hiçbir şey umduğum gibi olmaz. Ben de buna razı olamam. Kâbusların, çocukların o büyük dünyasındaki huzuru bozmalarına razı gelemem…”
“Çok iyisin Lila. İyilik denilen şey nankördür ama. Geri dönüşü hiç de beklediğin gibi olmayabilir.”
“Ben bir karşılık beklemiyorum. O zaman yaptıklarımın bir anlamı olmazdı. İyilik karşılıksızdır...”
“Ã?yle mi?” Yaratık yoktan bir puro var etti ve yine gaipten gelen bir çakmakla yaktı puroyu. Oda tekrar duman altı oldu. “Söndür şu pis kokulu şeyi!” diyerek rahatsızlığını belirtti Lila.
Kâbus ona aldırmadı. Purosundan derin bir nefes çekerek, “Sen hiç korktun mu Lila?” diye sordu. “Yani ömrün boyunca hep korkusuz biri olarak mı yaşadın? Küçük bir veletken, kanatların henüz işe yaramaz bir ağırlıkken de böyle cesur muydun?”
“Elbette ki! Ben hiçbir şeyden korkmam ve hiçbir zaman da korkmadım.”
“Yaa!..”
Lila karşısındakinin alaycı tavrını umursamadan, söylediklerinin doğruluğunun kısa bir muhasebesini yaptı içinde. Hiç korkmamış mıydı gerçekten? Küçücükken?.. Korkmuştu elbet. Uçmayı yeni öğrendiği zamanlarda, ağaç-evi darmadağın etmemesi için annesinin anlattığı öykülerden korkup uslu uslu bir kenara çekilmemiş miydi? Eğer şımarıklık yaparsa, yaşlı cadı onu yakalayıp şatosundaki karanlık zindanlara, diğer küçük perilerin de hapsedildiği rutubetli hücrelere kilitlemez miydi? Kilitlerdi tabii ki. Sırf bunun için terbiyeli bir çocuk olmuştu. Ama zamanla yaşlı cadının aslında hiç var olmadığını anlamış, küçüklüğünü hatırlayıp kendi kendine gülümsemişti.
“Demek hiç korkmadın?” diyerek, alaylı tavrına devam etti yaratık. “Peki, korkmamayı nasıl öğrendin?” Puronun dumanını Lila’nın suratına üfledi.
Lila yoğun duman yüzünden nefes alamaz gibi oldu. Bir kez daha ona purosunu söndürmesini söyledi. Ama aklı bir yandan sorulan sorudaydı. Korkmamayı nasıl mı öğrenmişti?..
Kâbus, Lila istediği için değil de, bittiği için puroyu yere atıp nasırlı ayağıyla ezerken, “Cevabını bekliyorum,” dedi.
“Korkmamayı öğrenmeme gerek kalmadı. Yani, aslına bakılırsa bu öğrenilecek bir şey değildir. Ben doğuştan cesurdum. Ve öteki çocukların (yani insan ve perilerin ve başkalarının) bu eksikliği hissetmemeleri için uğraşıyorum.”
“Ah ne kocaman bir yalan! Elbette ki korktun Lila!”
Yalancı durumuna düşürülmesi epey sinirlendirdi Lila’yı. “Beni çabuk çözün!” diye bağırdı. “Hiçbir zaman, hiçbir şeyden korkmadım ben! Sizin gibi ucube yaratıklardan da asla korkmam!”
“Bizim, senin korkuna ihtiyacımız yok zaten.”
“Geri zekâlı ahmak yaratık, beni hemen çözmeni buyuruyorum sana! Eğer bu işi kendim başarırsam, sonun hiç de beklediğin gibi olmaz!”
“Kendini çok beğeniyorsun. Her şeyden üstün olduğunu, herkesle başa çıkabileceğini sanıyorsun. Oysa nesin ki sen? Bir hayalden başka bir şey değilsin. Hepimiz öyleyiz.”
Ã?fkeden kuduran ve çok çeşitli hakaretleri haykırmaya azmetmiş olan Lila, yaratığın sözlerine takıldı kaldı. Susup Kâbusun söylediği şeyi anlamaya çalıştı. Sonra da, “Ne demek ‘bir hayalden başka bir şey değilsin’?” dedi. “Sen aptalın tekisin.”
“Bak Lila, sana asıl söylemek istediğim şey de bu. Hepimiz boşluğa salınmış, boşlukta şekillenmiş dünyalarda yaşayan hayalleriz yalnızca. Onların somutlaşmış halleriyiz. Eğer kimse hayal kurmazsa, korkularla birlikte yaşamayı öğrenmezse, var olamayız.”
“Bu ne saçma şey böyle! Ben gerçeğim! Gerçek olmasam burda nasıl durabilirim? Ã?ocuklara nasıl yardım edebilirim?”
“O çocuklar olmasa sen de olmazsın. Onlar korkmazsa bizler olmayız. Düzen bozulur. Her şey çözülüp yok olur.”
“Deli saçmaları dinletmek için mi getirdiniz buraya beni? Gücünüz beni yok etmeye yetmiyor da böyle salakça şeylerle mi oyalamaya çalışıyorsunuz?”
“Anlamamakta diretiyorsun ama anlayacaksın. şöyle diyeyim; eğer biz çocukları korkutmazsak, korkmayı öğrenemezler. Korkunun ne olduğunu bilemeyen kimse cesur da olamaz. Neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini bilemez. Sonucun tehlikeli olup olmadığını ayırt edemez. Oysa biz onlara korkmayı öğretiyoruz. Onların korkularından güç alıyoruz. Varlığımızı buna borçluyuz. Onlar da hayatla başa çıkabilme gücünü bize borçlular. İki taraf da bu işten kârlı çıkıyor sonuçta…”
“Bunların benimle, perilerle ne alakası olabilir?”
“Ã?ocuklar korkmasa, kendilerini kurtaracak düş perilerinin hayalini kurmazlar. Onlardan medet ummazlar. Beklentilere kapılmazlar. Korku diye bir şey olmazsa, hayal de olmaz.. Sen olmazsın. Ã?ocukları korkulardan sakınırsan biz olmayız. Döngü olması gerektiği gibi işlemez. Her şey alt üst olur…”
Kötü kalpli bir yaratığın ağzından böyle şeyler duymak Lila’yı öyle şaşırttı ki, ne diyeceğini, söylenenleri nasıl anlamsız kılacağını bilemedi. Bir yandan da çılgınlar gibi düşündü. Hayal, diye geçirdi içinden. Ben nasıl bir hayal olabilirim? Gerçeğim, canlıyım…
“Mantıklı düşününce bana hak vereceksin. Neyse… Anlaşmadan bahsetmek istiyorum. Basit bir teklifim var sana. şöyle ki; bundan böyle hiçbir Kâbusa köstek olmayacak, korkular görevlerini yerine getirdikten sonra, sen de kendi işine bakacaksın. Çok basit değil mi? Ama şimdi cevap vermeni beklemiyorum. Artık gidebilirsin.”
“Bu bir anlaşma sayılmaz…”
Kâbusa pek fazla benzemeyen Kâbus başka bir şey söylemedi. Geri döndü ve kızıl ışığın altından çekilip gözden kayboldu. O gider gitmez, ensesinde tanıdık yakıcı acıyı bir kez daha duyumsadı Lila. Görüşü bulandı. Boşluğa savrulmaya başladı…

* * *

Uyandığında yaşlı ağacın kalın dallarından birindeydi. İki yanında, mavi elbiseli iki peri duruyordu ve endişeli bakışları onun üzerindeydi. Lila tutuk bedenini zorlayarak doğruldu ve zihnindeki kara boşluk, son yaşadıklarının görüntüleriyle dolmaya başlarken, yanındakilere baktı.
“Seni ormanda, kuru bir ağacın dibinde baygın bir biçimde yatarken bulduk. Ne oldu Lila? Sana bir şey oldu diye çok korktuk.”
Lila’nın son hatırladığı ensesindeki acıydı ama ne olduğunu tahmin edebiliyordu. Kâbuslar onu getirip ormanın bir köşesine bırakmışlardı. Üstelik ülkelerine girmeyi göze alarak. Peki ama bunu neden yapmışlardı? Lila onların baş düşmanıydı. Sadece konuşmak için mi kaçırmışlardı onu?..
Arkadaşlarına olan biteni anlatamazdı. Ã?abucak düşünüp bir yalan uydurdu.
“Ormanda geziye çıkmıştım. Biraz rahatsız hissediyordum kendimi. Yorulunca kendimden geçmiş olmalıyım. Ama şimdi iyiyim.” Çok iyi bir yalan sayılmazdı fakat mavi elbiseli arkadaşlarını ikna etmeye yetmişti.
Fark ettirmeden ensesini kontrol etti Lila. Küçük bir yara vardı ve en hafif dokunuşta bile felaket acıyordu. Saçları yarayı kapattığı için arkadaşları onu görmemiş olmalıydılar. Aksi takdirde yalan söylediği anlaşılırdı ki, dostlarının gözünden feci bir düşüş olurdu bu.
Arkadaşlarıyla bir müddet sohbet edip yanlarından ayrıldıktan sonra, uzun uzun Kâbusun anlattıklarını düşündü. Söylenen şeylerin, kendisini saf dışı bırakmak için uydurulmuş saçmalıklar olduğuna kanaat getirip boş verdi. Ya da öyle yaptığını sandı. Ama iyiden iyiye bu konuyu düşünüyor, nasıl salt bir hayal olabileceği sorusunun cevabını arıyordu.
Sonraki zamanlarda da çocukların düşlerine girdi ve onları Kâbuslardan korumaya çalıştı. Ne var ki, artık eskisi kadar şevkli değildi. Ã?ocukların korkuya gerçekten ihtiyacı olabileceği düşüncesi, onu istekle savaşmaktan alıkoyuyordu. Bundan öte kendi varlığından endişeleniyordu. Tüm her şey abuk sabuk bir yalan olabilirdi. Buna kendini inandırmaya çalışıyordu ama bir türlü zihninden kötü düşünceleri uzaklaştıramıyordu. Ya çocuklar korkudan mahrum kalır da hayal kurmayı bırakırlarsa? Ya Lila ve diğer bütün periler, cidden bir hayalden ibaretse?
Bu mümkün müydü?..
Uzun süre düşünüp işe yaramaz, her biri bir öncekinden daha anlamsız ve daha az tatmin edici sonuçlara vardı. En sonunda zihnindeki ağırlıktan kurtulmanın tek yolunun bilge bir periyle konuşmak olduğuna karar verdi. Yaşlı bir bilgeyi, kalın gövdeli bir ağaçtaki kovuğunda ziyaret etti. Ona düşüncelerini sundu. Endişelerini iletti. Sorgulanması gerekenleri, mantığına uymayanları bir bir anlattı.
Bilge, onu sessizce dinledikten sonra, “Hayalin sınırı yoktur,” dedi. “Aklın almayacağı şeylerdir hayaller. Ã?abuk var olur ama geç tükenirler. Ve sürekli yenilenirler. Değişir, sonsuzluğun ötesine kadar genişlerler. Kimi zaman bulutlara dokunan yüksek kuleler inşa ederler; kimi zaman bir ucubeyi dünyalar güzeli bir genç kıza çevirirler; bazen yıldızlarla çevrili, her şeyin sınırsız ve mükemmel olduğu bir ülkeye dönüşür, bazen de o ülkenin mutlu halkı olurlar. Gün gelir uzun boynuzlu geyiklerin sürdüğü bir arabada göğü keşfe çıkmış bir seyyah şeklini alırlar. Zaman döner, düşlere bekçilik yapan güzel mi güzel bir peri kızı oluverirler. Hayaller her şeydir. Onlar olmazsa bizler de olamayız…”
Bilgenin söylediklerini dikkatle dinledi Lila. Ama duydukları Kâbusun anlattıklarından pek de farklı değildi. Demek hepsi sırf bir hayalin parçasıydılar! Ya da hayalin ta kendisiydiler. Ama bu nasıl olabilirdi? Değişken hayaller olarak varlıklarını nasıl sürdürebilirlerdi? Yaşamaya devam etmek için hayallerin de şekillenmesi gerekiyorsa, böyle bir hayata Lila nasıl tahammül edebilirdi? Hep kendinden tavizler vermeli, yaptığı her şeye dikkat etmeliydi o halde. Ama Lila kendini sınırlamaya, bunu da geçtik, korkuların etrafta cirit atmasına katlanamazdı. Madem bir hayal olarak var olması güç olacaktı, o zaman gerçeğe ulaşmalıydı. Gerçek olmalıydı. Bunu nasıl başarabileceğini bilmiyordu ama bir şekilde gerçeğe dönüşmeliydi. Peki, ama gerçek neydi?
“Gerçek, hayallerin kurulmasına vesile olandır,” diye cevap verdi bilge, onun bu sessiz sorusuna. “Gerçeği ancak Dünya’da görebilirsin. İnsanların yaşadığı diyarlarda…”
Dünya! İnsanlar! İnsanlar gerçekti demek! Demek perilerden daha yüce varlıklardı onlar!..
O anda Dünya’ya yolculuk etme kararı aldı Lila. İnsanların arasında dolaşacak, gerçeği arayacak ve nihayetinde gerçek olacaktı…

* * *

Ölkesini terk edip Dünya’daki arayışına başladı…
Dünya tahmin ettiğinden daha büyüktü. Daha önce, insan çocuklarının yalnızca rüyalarına girmiş, Dünya ile irtibatı bundan öteye geçmemişti. Belki de bu yüzden, böylesine büyük bir diyarla karşılaşmak onu şaşırttı. Demek çocukların düşlerde de kocaman ülkeler kurmaları bu yüzdendi. Her neyse… Dünya görmekle, dolaşmakla bitecek gibi değildi. Ama aylar boyu gezindi Dünya üzerinde ve gerçeği aradı durdu.
Sıcak, uçsuz bucaksız kahverengi kumlar üzerinde gezinen sarıklı insanlar, devasa büyüklükte üçgen yapılar gördü. Irmakların taşkınına, denizlerin coşkusuna, göğün kükreyişine şahit oldu. Bulutları yaracakmış gibi uzanan yüksek binaları, denizler üzerine kurulmuş uzun köprüleri, kocaman heykelleri, su üstünde usul usul süzülen büyük demir kayıkları, öfkeyle göğü inleten kanatlı makineleri, tapınaklarda, kubbeli binalarda dua eden insanları, kara bulutların gölgelediği yemyeşil ve gür ormanları seyre daldı. Hayatın hızlılığına, binaların dağlara, tepelere, ovalara hükmüne şaşırdı; tüm bu hızın, acelenin, koşuşturmanın ötesindeki sakinlik ve güzelliğe hayran kaldı; doğanın cömertliğini takdir etti, kendi diyarının eksikliğini (o vahşi bir hazla toprağa sarılan taş yığınlarından öte durdukça) hissetmediğini fark etti. Ayak uydurulmaz bir hızla yaşayan insanların bu derin meşguliyeti üzerine kafa yordu bir zaman, sonra onların sürekli bir şeyler üretmek için çabalamalarından hoşnutluk duydu. Fakat o kör çabanın arasında güzelliklerden ayrı kalışlarını büyük bir kayıp olarak nitelendirdi. Onların çokluğu ve gerçekliğine gıpta etti ve gerçeği aramaya devam etti. Ne var ki, gerçeğin ne olduğunu kimseye soramadı, tüm çabalarına rağmen öğrenemedi. Yine de yılmadı. Daha yeni başlamıştı arayışına ve elbet bir gün gerçek bir peri olacaktı. İnsanların ne güzel, gerçek olma çabaları, hayallerden medet umma gayeleri yoktu. Ancak yine de, hep bir şeylerin peşinde koşturuyor, zamanla yarış ediyor, hatta zamanı hiç umursamıyorlardı.
Tüm bunların yanı sıra, düşlere girmeye de devam etti. İlk başta, küçük ülkelerin küçük şehirlerinde yaşayan, sıradan bir hayat süren, pek de göz alıcı evlerde oturmayan çocukların düşlerine girdi. Onların düşlerine daha önce de çok kez konuk olmuş, çok güzel anılar biriktirmiş, çocukların farklı, beklenmedik şeylerle dolu dünyalarında hoş vakitler geçirmiş, Kâbuslarla savaşmıştı. şimdi de onu aynı muhteşemlikte düşler karşılıyordu ve arada sırada piyasaya çıkan Kâbuslara çaktırmadan köstek olmaya çalışıyordu. Daha fazlasına cesaret edemiyordu ama. Gerçek olmadan Kâbusların karşısına çıkmaya niyeti yoktu.
Daha sonra, büyük, taş şehirlerde, şatafatlı evlerde yaşayan temiz yüzlü çocukların rüyalarına konuk oldu. Haftalar boyu onlarla birlikte tüketti geceleri. Onların düşlerinde tek bir Kâbusa rastlamadığı gibi, dudak uçuklatacak, onu heyecanlandıracak, ilginç rüyalarla da karşılaşmadı. Lüks binalarda yaşayan, şık giyinen, düzenli ve renkli bir hayat süren bu çocukların düşlerinde, yaşamlarındaki renkliliğe rastlamadı bile.
En sonunda uzak ve tozlu şehirlere yolculuk etti, oradaki çocukların düşlerine misafir olmak için. Ama bu tozlu, renksiz ve sıcak diyarlarda o kadar kötü şeyler gördü ki, rüyalara girme fikri aklından çıktı bir müddet. O kadar şaşırdı, o kadar korktu ki (evet korktu!), gerçeği aramakta olduğunu bile unuttu. Ölümü gördü bu diyarlarda. Geceye, gündüze eşlik eden ve hiç bitmeyen ölümü… İnsanların yıkık binalar arasında yankılanan hüzün yüklü çığlıklarını dinledi. Gözyaşları içinde, şekilsiz yığınların içinden ölüler çıkarışlarını; gökyüzünde, hırsla süzülen ve düştüğü yerdeki hayatı söndüren duygusuz ölüm araçlarını; zırhlı, miğferli, silahlı, donuk yüzlü insanları seyretti uzun uzun ve içinde soğuk rüzgârlar eserken. Tüm bu kargaşa arasında yalınayak gezinen, yalnız ve kirli suratlı çocuklar gördü. O eşsiz güzellikteki düş ülkelerinin mimarlarının nasıl da böyle çaresizlik ve acı içinde kalabildiklerini sorguladı. Ã?fkelendi, duygulandı, ürktü ve şaşırdı. Dünya’nın bir köşesinde refah ve güzellik varken, öbür köşesinde nasıl kaos ve gözyaşı olabiliyordu, anlam veremedi. O sıcak diyarlarda olmaktan nefret etti, gerçeğin gördükleri olduğuna inanamadı. Ama öyle miydi? Bunlar ‘gerçek’ miydi gerçekten?..
Hayal kırıklığına uğradı, asıl amacını unuttu ama yeni bir amaç edindi. Dünya’nın başka bir tarafına gitmeyecek, kendi ülkesine dönmeyecek, gördükleri karşısındaki iç ezikliğine yenilmeyecek, bu güçsüz, umarsız çocuklara düşlerinde sahip çıkacaktı. Onlara rüyalar âleminde, sonsuz ve güzelliklerle dolu şehirler kurmalarında yardım edecekti…
Sıcak ve tozlu toprakların ücra köşelerindeki küçük bedenlerin rüyalarına girmeye başladı. Her birini ayrı ayrı ziyaret etti, gürültülü ve uzun gecelerde. Soluk almadan, durmadan düşlerde gezindi. Ne var ki, bu sefer karşılaştıkları daha büyük bir hayal kırıklığına sürükledi onu.
Ölümün bedenlenip kol gezdiği bu ülkelerin çocukları düş görmüyordu! Zihinleri, geceler gibi ürkütücü ve karanlıktı…
Böyle olamazdı. Düşler, çocuklar için her şeydi. Apayrı bir dünyaydı. Düş görmeyen çocuk olamazdı. Hayal kurmazlarsa hayatın acımasız yüzünü perdeleyemezlerdi. Hayal kurmazlarsa…
Hayal kurmazlarsa periler ve diğerleri de olmazdı. Ama artık bu Lila’nın umurunda değildi…
şevkle, inançla çabaladı bu karanlık zihinleri aydınlığa kavuşturmak için. Başaracağına inandı, onları düşlerine kavuşturacağına yürekten inandı!..
Heyhat ki, bu zayıf, toza toprağa belenmiş, esmer tenli çocuklar artık düş göreceklerine inanmıyorlardı. Hayal diye bir şey yoktu onlara göre…
Lila yıllar boyu, çocukları güzel rüyalara kavuşturmak, hayal dünyasının engin kapısını onlara aralamak için uğraştı durdu. Ama hayaller gerçeğe çoktan yenik düşmüştü. Gerçeği gördü Lila; gerçek aslında, hayalleri pençesine alan acımasız bir kâbustu…
Hayallerden arındırılmış toprakların karanlığında yitmeye başladı Lila. Ã?yle ya, hayaller olmazsa, o da var olamazdı. Karanlık boşluklarda savruldu, soğuk düşlerde titredi. Ama her şeye rağmen haykırdı dileğini bu sonsuz karanlığa:
“Ã?ocuklar artık kâbus görmesin!..”
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 1 guest